• 704 syf.
    ·32 günde·Beğendi·10/10·
    Fyodor Mihayloviç Dostoyevski! Nasıl bir adamsın, nasıl bir yazarsın sen? Üzerine tanımam artık, okuduğum ikinci kitabından sonra (en güzel kitabın budur bence!) diğer kitaplara şimdiden burun kıvırır oldum. Bundan sonra benim için kitaplar ve yazarlar ikiye ayrılacak. Dostoyevski ve diğerleri :) Gelelim kitabımıza;
    Kitabın kahramanı Rodion Romanovich Raskolnikov yaşadığı dönemin Rusya’sında toplumdan çok farklı olan akıllı, aydın dürüst hukuk okuyan bir gençtir. Raskolnikov; insanların ezilmesine yoksulların dışlanmasına karşı sessiz kalamıyor ve kendi yöntemiyle bu düzene karşı çıkıyor, ‘bir ölüm ve yüzlerce hayat’ mantığıyla insanların parasını rehin alan bir kocakarıyı baltayla öldürüyor. İşlediği cinayet onda pişmanlık yaratmıyor, ona göre insanlar ikiye ayrılır; eşitsizliğe karşı susan sıradan insanlar ve düzeni bozmak için gerekirse cinayet bile işleyen olağanüstü insanlar. Kahramanımız kendini elbette ikinci grupta görüyor, görmeye hakkı da var. Yaşadığı dönem göz önüne alındığında diğerlerinden çok farklı biridir ve bunun herkes farkındadır.
    Gel gelelimki cinayet sonrasında aslında öldürmekle bu düzeni bozamayacağını zamanla anlıyor, vicdanının sesi daha ağır basıyor ve suçunu itiraf edip cezasını çekiyor..
    Yazar kitabı öyle bir yazmış ki okurken satırlar gözlerimin önünde canlandı, zihnimde her anı yaşadım, öyle derinden betimlemeleri var ki eğer bu okuduğum kitapsa diğerleri nedir diye kendimi sorguladım. Dostoyevski’nin hayatını da okuyun derim, her kitabında yaşadıklarından bir bölüm var ve bence kendi hayatından esinlenerek kitaplarını kaleme almış, hemen hemen her kitabı bir dünya klasiği olmuştur. Aslında yazacak çok şey var ama tek diyebileceğim şey, eğer sizde benim gibi kitapların dünyasında olmaktan çok mutluysanız mutlaka Dostoyevski’yi ve Suç ve Ceza’yı okuyun! :)
  • 144 syf.
    ·2 günde·9/10
    Öncelikle kitabı kendi ismimize özel imzalatıp bize gönderen yazarımıza teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Birde benim isteğim üzerine ‘Fesleğen Hanım’a yazdığı içinde çooook teşekkür ediyorum . Issız adaya düşsem yanıma alacağım kitaplar arasında veya uzun bir yolcukta çantamda bulunduracağım kitap olacağından eminim. Kitabın ilk cümlesinden son cümlesine kadar her şeyini çok beğendim. Bazı cümlelerinde sanki beni anlatıyormuş yansıtıyormuş gibi. Kitabı ve bazı karakteleri kendime çok benzettim. Hepsini çok beğendim. Öyle kuru kuruya beğendim deyipte geçmeyeceğim. Yazarın o kadar akıcı bir üslubu var ki hiç sıkılmadan bitirirsiniz. Hatta hemen bir sonraki kişinin yaşamını öğrenmek istiyor insan. Karakter tasvirleri çok kaliteli ve güzel olmuş . Öyle ki karakterleri hayal edemedim sanki yanımda benimle birliktelermiş gibi hissettim. Ömer karakterini gerçek hayatta yaşatıp şöyle karşılıklı oturup derdimi anlatasabilseydim keşke. Aida karakterini karakterini gerçek hayatta yaşatıp ‘ Sen onca acıya rağmen hâlâ yaşayabiliyor musun ?Eğer acının geçeceğini bilseydim hepsini bana ver.’ deyipte boynuna sarılıp doya doya ağlayabilseydim keşke. ‘Veysel Dede’mi karakterini gerçek hayatta yaşatıp ‘ Anlat hele dedem kaldı mı bu devirde senin sevdiğin gibi sevmeler , sevdalar? Bu çağın gençlerinin sevmeyi iki günlük flört olarak hevesine sananlarına aşkın dokunmak olduğunu bilmeyen şu gençlere var mı bi tavsiyen? ‘ diyebilseydim keşke. Keşke ‘keşke’dediğim her şey gerçek olsa. Niye bu kötüleri yaşatmak istiyorum çünkü hayatta yok denebilecek kadar az var böyle güzel insanlardan. İnsanın iyisini kötüsünü aramak boş .İnsan olabilmeyi beceriyorsak zaten iyiyizdir. İyi olmayı insanlık emrediyor. Kötü karakterli insanları gerçek hayatta yaşatmaya gerek yok varsın ölsünler! Zaten yok mu etrafımızda. Dedim ya yazar karakterleri kaliteli betimlemiş. Yani yok canım böyle insanlar var mı? Diyemeyeceğiz türden. Şayet hiç şaşırmadım. Bu da çok hoşuma gitti . Bazı yazarlar vardır masal gibi roman yazarlar . Ama ‘Mehmet Yılmaz’ gerçek hayattan alıntılar, bazılarımızın yaşadığı, belki de yaşayacağı ahvalleri konu edinmiş. Bi diğer hoşuma giden konu ise geçmişte yaşanan bazı savaşların, olayların şimdi bile bazı insanlarda bıraktığı acıyı anlatması. Yazarın bir sürü cümlesi hoşuma gitmişti. Bu konu ise şu cümlesi çok hoşuma gitti ’Onlar rüyalarında bile Türkiye’yi görürken, Türklere ve Türkiye’ye çok büyük manalar yüklerken , bizim daha Bosna neresidir, Boşnaklar kimdir?’’ gibi soruları bile bilmiyor oluşumuz ise büyük bir acıydı.’’ Ne kadar da güzel . Güzel olduğu kadar da doğru bir cümle. Ve daha birçok cümlesi öyle. Ben okudum ve beğendim. Edebi yöndende oldukça iyi bir roman. Bu sıralar bir hocamla buluşucam bana’ Benim etkilenebileceğim ve sende etki bırakan kitaplarını ödünç almak istiyorum ‘ demişti. Ve ne kadar şanslı ki bu cümlesinden önce Mehmet Yılmaz‘Yola Düşen Gölgeler ‘kitabını okumuşum. Götüreceğim kitapların en başında yer alıyor. Karakterler bir türlü aklımdan çıkmıyor sanırım her yolculukta da aklıma gelecek. Ben kitabı büyük bir zevkle bitiyorum. Sizin de okumanızı canı gönülden isterim. Hem belki yazarı takipte kalarak yaptığı çeklişlere katılarak kitabı imzalı bir şekilde alabilirsiniz . Şimdiden huzurlu,iyi ve bol okumalar . Sağlıcakla kalın.
  • 106 syf.
    ·2 günde·7/10
    Bazı kitapların, belirgin hale getirilmiş bir amaç etrafında şekillendiklerini, belki ilk cümlelerinde olmasa da son cümlelerini bitirmiş olduğunuzda fazlasıyla anlamış olursunuz. Bu kitaplarda yazarlar bir şeye veya duruma taraflardır. Bir arabanın rot ayarını düşünün, rot bozuksa araba hep bir tarafa kayar ,sağ veya sol fark etmez, işte tarafgirlik böyle bir şeydir. Durum istediği kadar düz olsun o hep bir tarafa çekme yapar. Daha iyi bir şekilde açıklayamazdım bunu herhalde. Bunun örneklerini günlük hayatımızın her alanında görmek mümkündür; örneğin bir siyasi görüş veya hassaten siyasi görüşün lideri (çünkü birçok görüş karizmatik liderlerle kök salar), tarihteki bir karakter (milli ise bunun etki katsayısı daha yüksek olur), bir dini inanç, ailesel bağla bağlı olunan kişi (atomlar arasındaki kimyasal bağlar gibi düşünülür o kişiler tarafından, bağ zarar görürse parçalanırız görüşü hakimdir) ve bunun birleşik hali olan ırkçılık gibi durumlarda fanatizme varan yandaşlık hallerini görebilirsiniz. Bu özellikteki kişilerle ancak bir şekilde iletişim kurabilirsiniz o da, putlarını destekleyici bir çizgide yürümeniz gerekir, aksi halde iki şekilden biri gerçekleşir; az bilmişi direkt saldırıya geçer sözüm ona çok bilmişi ise (mübarek, mürekkebi bırak yalamayı bildiğin yutmuş) seni ikna etmeye çalışır eğer iflah olmazsan da, kılıcının en keskin tarafını böğrüne böğrüne indirmeye başlar ( https://www.youtube.com/watch?v=2x15uu4YBMc ).

    Peki, bunu somut haliyle anladık da, bir yazar, eserinde bu durumu nasıl ortaya koyar? Yazar, amacına hizmet eden şeyleri pozitif bir şekilde ele alırken, zarar verecek şeylerden ya hiç bahsetmez ya da zayıflatılmış (aşı sistemindeki zayıflatılmış virüsler gibi) bir şekilde negatif o olarak ele alır. Eğer bu durumlara alışık değilseniz, bunu anlamakta güçlük çekebilirsiniz bu da muhakeme gücünüzü sekteye uğratır ve sonuç olarak bir taraftan yazarın amacına doğru koşarken, diğer taraftan kendinize de zarar vermiş olursunuz. Böyle bir durumda yazara teslim olmadığınız süre boyunca mental olarak yazarın şiddetine maruz kalırsınız. Bu eserde kutsal amaç "insan onuruna yakışmayan idam cezasının kaldırılması"dır. Tabii ki kara çuvalın içine düşüp tek taraflı bir değerlendirme değil, diğer yönleriyle birlikte değerlendirmeye çalışacağım...

    Eserde üzerinde durulan belli başlı konular:
    *İdam cezasının neden kaldırılması gerektiği
    *Kalabalık şuursuzluğunda ruh bulan vahşi insan hali
    *Bir idam mahkumunun hisleri, korkuları, düşünceleri kısacası onun gözünden dünya

    *İdam cezasının neden kaldırılması gerektiği... Aslında eser bu soru etrafında şekilleniyor, diyebiliriz. Hugo, idamın kaldırılması gerektiğini savunurken iki şey üzerinde durur. Birincisi idamın insan onurunu zedelediği ve dolayısıyla kaldırılması gerektiği, başka bir ifadeyle de, bir kişinin insan olması hasebiyle temel hak olarak kazanmış olduğu yaşama hakkının insanlar tarafından bilinçli bir şekilde elinden alınamayacağı. İkincisi ise suçlu diye bir kişi idam edilirken masum olan ailesi de ağır bir şekilde cezalandırılmış olunur. Bu durum göz önünde bulundurularak idam cezasının kaldırılması gerektiğini anlatmaya çalışır ve eser de bunun üzerine kurgulanır. Gerçekten ikinci gerekçesini çok etkileyici bir şekilde aktarmış (özellikle kızıyla bulaşması). Birincisi için şunu söyleyebilirim, bu kaybedilebilir haklardandır. Kişi söz konusu suçu işleyerek bu hakkını kaybetmiştir. İkincisinde dile getirilen durum her ne kadar bir açıdan mantıklı gelse de, genel olarak kabul edilebilir bir şey değildir. Çünkü söz konusu örnekte her ne kadar bu durum, bu olayla uyumlu olsa da farklı örneklerle bu gerekçe rahatlıkla çürütülebilir? Örneğin söz konusu kişinin ailesini katlettiğini düşündüğümüz zaman bu gerekçeler hiçbir işe yaramaz, yani onun canını alarak kimseyi bu insani (örneğin baba şefkati) haklardan mahrum etmiş olmazsınız. Sonuç olarak idamın kaldırılmasından ziyade hangi şartlarda idamın olması veya olmaması gerektiği üzerinde düşünmek daha akıllıca olur. Bence hiçbir şekilde kişi söylemlerinden veya düşüncelerinden dolayı idamı söz konusu olmamalı, diğer taraftan masum birinin canına kıyan, yaşama hakkını elinden alan biri de, şartlar ne olursa olsun yaşatılmamalı.

    Kalabalık şuursuzluğu.... Kalabalık şuursuzluğunun sadece insana özgü olduğunu söyleyemem diğer hayvanlarda da aynı durum söz konusudur. Örneğin köpekleri düşünün, toplu halde bulunan köpeklerden biri size havladığında diğerleri de refleks olarak saldırıya geçerler. Linç olaylarının çoğunda bu şuursuzluk vardır. Galiba bu durumu en güzel ifade eden Spartacus dizisindeki arena sahneleridir. İnsanların o vahşetler karşısında nasıl haz aldıklarını gördükçe tüyleriniz diken diken olur. Belki o kişileri tek başına bırakarak, onlara söz konusu vahşetleri izletirseniz daha farklı duygulara kapılabileceklerini görebilirsiniz.

    Bir idam mahkumunun hisleri... İnsan olarak zaaflarımız vardır, bunlardan biri de korkudur. Bana göre dünya hayatında olabilecek en büyük korku, ölüm korkusudur. Bu korkuyu bu kadar ön plana çıkaran şey belirsizlik ve aklın ölümü açıklamakta yetersiz kalmasıdır. Bu konuda insanlar kendilerini inançlarla (toprak olacağına inanmak veya ölüp cennete gideceğine inanmak gibi)sakinleştirmeye çalışırlar ama bu ne derece etkile olabilir! O da ayrı bir mevzu. İnsan, ölümün kapısına gelmişken tabii ki bu korkuyu en derinden hissetmeye başlar ve o an hissettiği, düşündüğü şeyler, bir suçluya ait olan düşünceler ve hisler değil, bir insana ait olan düşünceler ve hislerdir. Yazar bunları çok etkili bir şekilde aktarmış, o mısraları okurken, o anları derinden hissedersiniz...

    Her ne kadar amacına katılmamış olsam da, iyi ki yazmış bu eseri diyorum. Çünkü düşünceler, düşünceleri doğurur. Yazılan bir şey söz konusu konuyla ilgili insanları düşünmeye sevk eder. Tam bu noktada, edebiyata müdahalenin olmaması gerektiğini düşünüyorum, konu ne olursa olsun; iyi veya kötü olarak müdahaleye başlandığı andan itibaren ortaya çıkan eserler değerlerini yitirmeye başlar. Eğer yazarın özgürlüğünü kısıtlarsanız, eserin özgünlüğü kısıtlanmış olur. Özgünlüğün olmadığı yerde edebiyatın tadı da tuzu da olmaz....
  • Bu sebepten ötürüdür ki eski yazarlar -ki düşünceleri kendi sözcükleri ile ifade edilmiş olduğundan binlerce yıllık dönemlere aşıp gelmiştir ve dolayısıyla saygın klasik ünvanını taşırlar-her zaman özenle yazmışlardır. Gerçekten Platon'un Devleti'ne girişini farklı değişikliklerle yedi kez yazdığı söylenir.
  • 400 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    Peyker’in izdivacı onun için bir darbe-yi müdhişe [müthiş darbe] olmuştu. Mesele çıkar çıkmaz kızının fikr-i izdivacına [evlilik fikrine] karşı isyan etti. Hususiyle Peyker’in yapmak istediği gibi bir izdivac-ı âşıkâneye [âşıkâne evliliğe] affolunmaz bir kabahat nazarıyla bakıyordu. Muvafakat etmemek için bir müddet uğraştı; sonra Peyker’in firar etmek tehdidine mukabil bütün kuvvetleri düşerek bir teslimiyet-i mezbûhane [boğazı kesilmişçesine bir teslimiyet] ile rıza gösterdi...
    "Ne anlatır Halid Ziya, üzerine çok sayıda makale ve tez yazılmış olan bu unutulmaz romanında? Benim düşünceme göre Halid Ziya bir tezi savunmak için kaleme almamıştır Aşk-ı Memnu’yu. Trajik biten yasak bir aşkı hikâye etmek de değildir tek derdi. Düşündüğü ve okurunun da düşünmesini istediği meseleler vardır. Bu meseleleri ele alış şekli ve üslubu da son derece özenle seçilmiştir. Tanzimat Fermanı ile başlayan yenilenme sürecinde romancıların en çok üzerinde durdukları konuların başında kadınlarla erkekler arasında kurulan ilişkiler ve özellikle evlilik gelmektedir. Bunların Müslüman Osmanlı’nın kurallarına aykırı olmayan dinamiklerini tespit etmeye, halkı bilinçlendirmeye çalışmışlardır yazarlar var güçleriyle. Servet-i Fünûn edebiyatçıları da bu ilişki ve evliliklerin kendilerinin de dahil olduğu üst-orta sosyal kesimde nasıl yaşandığını yansıtmışlardır eserleri aracılığıyla...
    Halid Ziya, Aşk-ı Memnu’yu, kendisinin de dahil olduğu üst-orta sosyal kesimin sık sık rastladığı insanlarından ve onların tanıklık ettiği hayatlarından yola çıkarak kurgulamıştır..."
  • Franz Kafka, gündüzleri sigorta memuru olarak çalışıyormuş. İçerdiği ince mizah ve zarif üslubu nedeniyle mesai arkadaşları onun yazdığı rapor ve tutanakları sabırsızlıkla beklermiş.
  • 742 syf.
    ·68 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Mill on the Floss) isimli romanı, kitabın ana kahramanı Maggie dokuz yaşında küçük bir kız çocuğu iken açılır ve tam da yaşam tecrübesi edinmeye başlamış genç bir kadına evrilirken erkenden gelen ölümüyle sona erer. Eliot, romanın anlatı süresini belirleyen bu aralıkta okura Maggie gibi soru yönelten, okumaya meraklı ve çevresinde gelişen olaylara karşı ilgili kızların dönem İngiltere'sinde deneyimledikleri sosyalleşme sürecine dair baskıları; benlik oluşumları kadar benlik algılarını da yaralayan "toplumsal cinsiyet olarak kadınlık" kavramının toplumsal kurulumu karşısında yaşadıkları iç çelişkileri ve öz-şüpheyi; kadınları bütünüyle baskılamış bir toplumsal yapıda varlık gösterebilmek için kabullendikleri fedakârlıkları; kendi psikolojik ve ahlakî gelişimlerini mümkün kılacak yolları el yordamıyla bulma çabalarını ve erkeklerin "önemli" addedildiği bir toplumsal yapıda psişelerinde meydana gelen yaraları gözler önüne serer.
    Tür olarak Bildungsromanı aşındırmak
    Romanın diğer karakterleri ile Maggie arasındaki gerilimli ilişkinin sürekli değişen dinamikleri içerisinde okur, küçük kızın tüm içsel çelişkilerine şahitlik eder. Bu bağlamda Floss Nehrindeki Değirmen, kişisel serüveni, varoluş çabası ve yaşama kendi varlığı bağlamında anlam katma çabası erken gelen bir ölümle kesilen Maggie’ye odaklanmış bir Bildungsroman’dır diyebiliriz. Bu romanı, Bildungsroman türünün "erkek" ana kahramanlı diğer örneklerinden ayıran ve onu feminist bir bağlamda yeniden okumamızı mümkün kılan ise Eliot’ın ana karakterinin psikolojik ve ahlakî gelişimi üzerine kurulu bu roman türünü yeniden-yazıma tabi tutarak aşındırmasıdır. Kadın olmanın beraberinde getirdiği toplumsal baskılar, kadına yüklenen fedakârlık, meleksilik, adanmışlık; kısaca erkeğin ve erkekegemen toplum düzeninin varlığını aynı koşullar altında sürdürmesine ve yeniden üretmesine önemli ancak bir o kadar da ikincil bir katkı olarak "kadınlık" gibi meseleler, Maggie’nin eril algıyı büyük ölçüde içselleştirmesine, ağabeyi Tom’a kendini sevdirmek uğruna türlü ödün vermesine ve romanın son çeyreğinde yaşadığı kısa süreli ahlak temelli sürgün sonucunda da derin bir suçluluk duygusu altında ezilmesine neden olacak; böylesi bir ağırlığın altında ağabeyine, hem kendini hem de ona karşı beslediği sevgiyi ispatlamak uğruna nehirdeki taşkın sonucunda yitip gidecektir. Bir bakıma Eliot bize kadın kahramanın yazgısının kendi kişisel serüveninin yarıda kesilmesi olduğunu göstermektedir. Maggie, bir Bildungsromanı mümkün kılacak kadar uzun bir yaşam süremeyecek, kendi serüveninde yol kat edip gelişemeyecektir. Bu anlamda Eliot, Floss Nehrindeki Değirmen’de kahramanı kadın olan bir anlatı aracılığıyla, o kahramanın psikolojik ve ahlakî gelişimini ölüm gibi geridöndürülemez bir sonla kesintiye uğratarak, bunu da ataerkil ve erkekegemen algının kadınlara yüklediği ve içselleştirmelerini sağladığı öz-yıkım dinamikleriyle gerçekleştirerek bizatihi Bildungsroman türünün kendisini yeniden-yazıma tabi tutarak aşındırmaktadır.
    Eril onay ve kadınlık inşaları
    Romanın açılışından itibaren Maggie’nin ağabeyi Tom’a karşı duyduğu sevgiye vurgu yapar Eliot. Dönem İngiltere'sinde kız çocuklarına yüklenen tek toplumsal rol erkekegemen toplum düzeninin uygun gördüğü kurallara göre kendi toplumsal cinsiyetlerinin gerektirdiği davranış biçimini edinmeleri; böylelikle etraflarındaki erkeklerin onayını alarak güvenli bir yaşam sürmeyi başarmalarıdır. Kadınların toplumsal rolleri kamusal alana taşınmaz, onlardan eğitim görmeleri ve ailenin sorumluluğunu almaları beklenmez. Kişisel gelişime dair her türlü yatırımın erkek çocuğa yapıldığı bir toplumda kız çocuktan beklenen uysal, ev işlerinde becerikli, fedakâr olması; bir anlamda erkeğin yaşamını olabildiğince kolaylaştırmasıdır. Eliot, roman boyunca ağabey Tom ile Maggie arasındaki farkı açık bir biçimde ortaya koyar. Maggie okumaya meraklıyken Tom, tam da becerikli bir çiftçiden beklenecek yeteneklere sahiptir. Ancak baba Bay Tulliver, oğlunun okumuş bir genç adam olmasını istemekte, onun kendisi gibi basit bir değirmenciden "daha fazlası" olmasını arzulamaktadır. Bu nedenle Tom’u akıl dışı bir eğitim almaya zorlarken, entelektüel bir zekâya sahip olduğunu bildiği, okumaya meraklı Maggie’yi bu anlamda neredeyse yok sayar. Bay Tulliver, Maggie’nin yeteneklerinin farkındadır; ancak kendisinin de mensubu olduğu, normlarını içselleştirdiği dönem İngiltere'sinin toplumsal yapısı onu Maggie için farklı bir gelecek tahayyül etmekten alı koyar. Bu bağlamda Eliot, eril ve erkekegemen kodların yeniden üretilmesinde işleyen dinamikleri büyük bir başarıyla işlemektedir. Esasen baba Tulliver her iki çocuğunun da yeteneklerini yok sayarak hem Maggie hem de Tom’u toplumsal kodların dayattığı biçimde yetiştirme yoluna gider. Bu da her iki çocuğun da sıkıntılı günler geçirmesine neden olur. Ancak yine de Tom, erkek toplumsal cinsiyetine mensup olmanın avantajlarınden faydalanacak, kendisini var etme yolunda daha özgür adımlar atabilecektir. Oysa Maggie’nin kendi varlığına bir değer atfedebilmek için kendini gerçekleştirmek gibi bir olanağı yoktur. O ancak etrafındaki erkeklerin kendini sevmesi ve ona bir değer atfetmesi aracılığıyla kendine bir değer atfedebilmektedir. Bu da kendini sürekli bir biçimde sorgulamasına, yaptığı her hareketin sonucunda kendini suçlu ve değersiz hissetmesine neden olur. Bu hastalıklı benlik algısı dönem kadınlarının aşk ile kurdukları ilişkiyi anlamak açısından da önemlidir. Yaşama bir değer katarak kendi varlığını anlamlandıramayan kadın kahraman ve karakterler çoğunlukla kendilerini değerli hissetmek için bir ikincinin yoğun onayına ihtiyaç duyarak aşk tuzağına düşerler. Söz konusu aşk tuzağı dönem koşulları gereğince büyük bir servete sahip olmayan genç kızların mutlak bir suretle evlenme ve böylelikle de geleceklerini güvence altına alma zorunluluğu ile birleşince kadın kahramanın hem erkek toplumsal cinsiyetinin onayına muhtaç olma gereksinimi hem de bu gereksinim sonucunda erkekegemen toplum yapısına teslim olmasıyla sonuçlanan süreç daha da anlaşılır bir hâl alır. Ev içi yaşam dışında bir varlık gösteremeyen, kendini gerçekleştirmek adına eylemde bulunamayan bir toplumsal cinsiyetin dünyadaki varlığını onaylatma çabası için de aşk peşinde koşmasında anlaşılmayacak pek de bir yön bulunmamaktadır. Benzer biçimde evlilik kadınların hayatlarını güvence altına almaları için tek geçerli yoldur. Maggie de aşk tuzağına düşecek, dahası bunu toplumsal normlara bütünüyle aykırı bir biçimde yaptığı için cezalandırılacaktır.
    Lucy ya da Maggie olmak
    Dönem İngiltere'sinde kadınlar üzerindeki baskı ve kadınlığın ne olması gerektiğine dair tanımlar öylesine keskin, öylesine yerleşik bir niteliktedir ki erkekegemen toplumsallaşma sürecinden geçmiş, yetişkin kadınlar eril dayatmaları büyük ölçüde içselleştirmiştir. Eliot bu içselleştirmenin en kuvvetli örneklerinden birini kolayca biçim verilebilen saçlar ile inatçı saçlar arasındaki ayrım üzerinden gösterir okura. Maggie’nin kuzeni Lucy kolayca şekil verilebilen ince saçlara sahiptir. Annesi küçük kızın saçını küçük bukleler hâlinde kıvırmakta hiçbir zorluk çekmez. Oysa Maggie’nin gür ve inatçı saçları vardır. Dahası Maggie hareketli bir çocuk olduğu için Bayan Tulliver’ın zar zor biçim verdiği saçları hemen bozulur; doğal, dağınık ve kabarık hâline geri döner. Maggie’nin "inatçı" saçlarına dair bu durum ailenin kadınları arasında Maggie’nin karakterini yansıtan bir nitelik olarak değerlendirilir. Onlara göre küçük kız, genç kızlığa adım attığında saçlarından da kolaylıkla anlaşılan bu özelliği -inatçılığı- nedeniyle kendine kolay kolay uygun bir eş bulamayacaktır. Maggie’nin saçları aile arasında o kadar büyük bir meseleye dönüşür ki en sonunda küçük kız saçlarını keserek bu soruna bir son vermek ister. Ancak bu sefer de kendisini küçük bir oğlan çocuğuna dönüştürdüğü için alaya alınır, hatta azarlanır. Dahası Maggie’nin ten rengi de yeterince açık değildir. Bu da büyük bir servete sahip olmamasıyla birleşince Maggie’nin geleceğine dair şüphelerin daha da belirgin bir hâl almasına neden olur. Bir diğer ifadeyle Maggie küçük yaştan itibaren davranışları nedeniyle olduğu kadar fiziksel özellikleri nedeniyle de eleştirilir. Maggie kendine güvenli bir genç kadına dönüşmesini mümkün kılacak her türlü onaydan yoksun bırakılmıştır. Yalnızca babasının kendisine karşı beslediği sevgiden emindir; ancak bu sevgi de dönemin erkekegemen kadınlık anlayışından bağımsız olmadığı için Maggie küçük yaştan itibaren kendi içinde bir tür sürgünü deneyimler. Dönem kadınlarının erkekegemen kadınlık algısını içselleştirmiş olmaları da kadınlar üzerindeki toplumsal baskının erkek müdahalesine gerek kalmadan kadınlar arasında yeniden-üretilmesini ve bir nesilden diğerine aktarılmasını mümkün kılar.
    Beyaz ten ve sarı saçın meleksilik ve iyi huy ile ilişkilendirilmesi ise dönem İngiltere'sinin erkek şair ve yazarlarının ürettiği "iyi kadınlık" tiplemeleri ile yakından ilgilidir. Eliot, eril edebiyat üretimindeki kadınlık imgelerinin toplumsal normların bir parçası hâline gelişini büyük bir başarıyla yansıtır. Babasının kaçınılmaz iflasından sonra kendini yalnızca dinî eserler okumaya adayan Maggie, Philip ile tekrar karşılaşması sonucunda farklı kitaplar okumaya geri dönecek; ancak bu sefer edebiyatın dayattığı kadınlık tipleme ve basmakalıplarını sorgulamadan edemeyecektir. Philip’in ödünç verdiği bir kitabı bitiremediğini itiraf ederken şöyle demektedir,
    Maggie, “Kitabı bitiremedim,” diye cevap verdi. “Parkta roman okuyan sarı saçlı genç kıza gelir gelmez kitabı kapadım. Ve esere devam etmemeye karar verdim. O beyaz yüzlü kızın Corinne’in aşkını elinden alıp, onu mutsuz edeceğini hemen anladım. Artık sarı saçlı kadınların bütün mutlulukları alıp götürdükleri o romanları okumamaya kararlıyım. Neredeyse sarışınlar aleyhinde peşin hükümlere sahip olmaya başlayacağım: Eğer şimdi bana siyah saçlı bir kadının zafere ulaştığı bir roman verirsen o zaman denge sağlanmış olur. Rebecca’nın, Flora Macivor’un, Minna’nın ve diğer mutsuz esmerlerin intikâmını almak istiyorum.” (470)
    Edebî babaların dünyasında
    Görüldüğü üzere genç kız yaşadığı toplumda fiziksel özelliklerin kadınların yaşamlarında ve geleceklerinde oynadığı rolün bütünüyle farkındadır. Fiziksel özellikler salt fiziksel özellikler olarak kalmaz. Onlar aynı zamanda bir kadının karakterini, naturasını gözler önüne seren işaretler olarak da değerlendirilir. Eliot burada eril edebiyat eserlerindeki farklı kadın kahramanları Maggie’nin ağzından sıralayarak erkek yazarların yüzyıllar içerisinde inşa ettikleri kadınlık basmakalıplarına açık bir eleştiri getirmektedir. Bu anlamda Eliot dönemi için son derece yenilikçi bir işe soyunmakta, edebiyat üretim ve tüketimi ile bu eserlerin erkekegemen toplum yapısının inşasında oynadığı rolü gözler önüne sermektedir. Özellkle John Milton, Alexander Pope gibi şairlerin sıradan bir İngiliz evinde kolaylıkla bulunan, okunan edebiyatçılar olduklarını da göz önünde bulundurduğumuzda bu etkinin ne derece kuvvetli olduğu kolaylıkla anlaşılacaktır. Gerçekten de dönemin eril edebiyat üretimi kadınlık imgelerini "meleksi" ve "fettan" kadın dikotomisi üzerinden kurar. Bu dikotomi çerçevesinde sorgulayan, meraklı, dışa dönük, hareketli kız çocukları "fettan" kadın kategorisine yakın düşerler ve bu tipte kızların ehlileştirilmesi için türlü yönteme başvurulur. Meleksi kızlar ise fedakâr, diğerkâm, sevecen ve edilgendirler. Dikotominin iki kutbundaki bu kadınlık basmakalıpları önceden de ifade ettiğimiz üzere kimi fiziksel özellikler ile ilişkilendirilmiştir. Kıvırcık, kabarık, sert telli ya da kızıl saçlar ile birlikte koyu ten rengi fettan kadın tiplemesinin genel özellikleriyken açık ten, düz ve yumuşak saçlar, sarışınlık ve beyaz ten meleksi kadın tipinin özellikleridir. Elbette bu dikotominin kurulmasında bir diğer önemli faktör de İngiltere İmparatorluğu'nun kolonileriyle ve bu kolonilerdeki "yerli halk" ile kurduğu ilişki bağlamında okunmalıdır. Yerli halkları "ötekileştirmek", "ehlileştirlmesi", Batılı standartlara uygun hâle getirilmesi gereken bir "unsur" olarak görmek Batılı kadın tiplemesinin (açık tenli ve sarışın) dışında kalan kadınlık hâllerini ya bütünüyle egzotik cinsel bir nesneye indirgenmesine ya da yerli kadın basmakalıbını anıştıran her türlü kadınlık hâlinin bir tehdit unsuru olarak değerlendirilmesine neden olmuştur.
    Zıt ikizler ve eril himaye
    Romandaki bir diğer önemli unsur da Eliot’ın kuzen Lucy ile Maggie arasındaki varoluşsal farkları ortaya koyarken bugün feminist edebiyat kuramında sıkça başvurduğumuz "zıt ikiz" kavramını yazınsal bir strateji olarak kullanmış olmasıdır. Önceden de belirttiğimiz üzere Lucy erkekegemen İngiliz toplumunun genç bir kızdan beklediği tüm özelliklere sahiptir. Öyle ki genç kızlığına kadar olan süre içerisinde annesi genç Lucy’yi ileride uygun bir evlilik yapabileceği biçimde yetiştirmiş; bir anlamda genç kız çocukluğundan itibaren başarılı bir evlilik için hazırlanmıştır. Diğer taraftan Maggie’nin uygun bir evlilik yapabileceğine duyulan inanç pek de kuvvetli olmadığından Bay Tulliver, Tom’a ileride kız kardeşine iyi bakması, onu hayatta yalnız bırakmaması için sürekli telkinde bulunur. Bu da dönem İngiltere'sinin bir diğer önemli kamusal niteliğini ortaya koymaktadır. Bilindiği üzere İngilitere hukukunda ebeveynlerin ölümünden sonra tüm mülk en büyük erkek kardeşe kalmaktadır. Bu da kız çocuklarının kendilerine bir gelecek kurmak konusunda hiçbir söz hakkına sahip olmadıklarını gösteren bir diğer önemli noktadır. Evlenmeyen bir genç kız bu sefer de ailenin en büyük çocuğu olan ağabeyinin eline bakmak zorunda, onun kendisine biçtiği yaşamı sürdürmek zorunda kalmaktadır. Bu çerçeveden okunduğunda Maggie’nin ağabeyinin sevgisi için duyduğu ihtiyaca bir de ekonomik ve yaşamsal boyut eklenmektedir. Bir diğer ifadeyle Maggie’nin ağabeyine duyduğu varoluşsal ihtiyaç birden fazla boyuta sahiptir. Hem dünyadaki varlığının onaylanması için ağabeyinin sevgisine ve kabulüne ihtiyaç duymaktadır hem de evlenmemesi durumunda yaşamını idame ettirmesini mümkün kılacak maddi koşulların sağlanmasında ağabeyinin insafına kalmıştır.
    Eliot bu romanında İngiltere toplumunda öncelikle kız çocuk ardından da genç bir kadın olmanın ne anlama geldiğini, erkekegemen toplum yapısının kadın psişesi üzerindeki etkilerini, aynı yapının kadına dayattığı ekonomik zorunlulukları ve bunlar sonucunda kadın psişesinde meydana gelen öz-yıkıma dönük dinamikleri farklı katmanlarda işleyerek gözler önüne serer. Eliot kadınlığa dair meseleleri ele alırken kadın toplumsal cinsiyeti ile baş etmek zorunda kalmış diğer yazarlar gibi eril edebiyat algısına ve bu algının üretimine de meydan okur. Bildungsroman gibi iddialı bir türü ele alarak bir kadın roman kahramanı için bu hem içsel hem de dışsal yolculuğun olanaklarının neler olduğu sorusuna yönelir. Öyle görünmektedir ki kadın toplumsal cinsiyetine atfedilen ikincil özellikler kadının "doğasına" dair efsaneleşmiş söylencelerin dayatttığı gibi kadın türünün özellikleri olmaktan ziyade, eril bir söylemin içerisinde yeniden-üretimleri mümkün kılınmış ve bu yolla da toplumsal yaşamda kadının içselleştirmesi sağlanmış bir dizi iknâ mekanizmasından ibarettir. Kadına belirli türde "bir şey" olmak dayatılır. Bu "olmaklık" da içselleştirildiği ölçüde hakikatin ta kendisiymiş gibi yeniden-üretilir. Floss Nehrindeki Değirmen eril algının ve erkekegemen toplum yapısını belirli kadınlık hâllerinin yeniden üretiminde nasıl bir rol oynadığını Maggie Tulliver’ın öyküsü aracılığıyla anlatan en kuvvetli örneklerden bir tanesi.