• Hadi çocuk olalım, sabahları yataktan fırlayarak uyanalım. Akşama kadar sokaklarda ter içinde koşalım. Gece ürkütmesin bizi, düşündüğümüz tek şey ertesi gün hangi oyunu oynayacağımız olsun. Akşamları elektrikler gitsin, mum ve sobanın ışığında dede'lerimiz, nine'lerimiz hikayeler anlatsın bize. Yatağa girdiğimizde kardeşlerimizle şakalaşalım. Sabah uyandığımızda ekmeğin üstüne margarin sürüp yiyelim, sonra arkadaşlarımız kapıyı çalsın " hadi gelmiyor musun dokuz taş oynayacağız" desin. Hava kararınca da saklambaç oynayalım. Anne'lerimiz kapının önünde çekirdek yiyip çay içsin, sonra baba'larımız işten gelsin, anne'lerimiz "hadi oğlum hadi kızım baban geldi eve gir" desin. Bir tane çocukluk aşkımız olsun, o'na güzel görünmek için yeni kıyafetlerin özlemini çekelim, saçlarımız düz dursun diye limon sürelim. Tek endişemiz sokakta ki yavru kedi, köpeklerin biz uyurken ne yaptıkları olsun. Sonra... Şey sonra...

    DIT DIT DIT ( ALARM)
    Hay aksi ruya imiş...

    D.D
  • "Tanrı bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup can vererek beni ödüllendirse, aklımdan geçen her şeyi dile getiremeyebilirdim, ama en azından dile getirdiklerimi ayrıntısıyla aklımdan geçirir ve düşünürdüm. Eşyaların maddi yönlerine değil anlamlarına değer verirdim. Az uyur, çok rüya görür, gözümü yumduğum her dakikada, 60 saniye boyunca ışığı yitirdiğimi düşünürdüm. İnsan aşktan vazgeçerse yaşlanır. Başkaları durduğu zaman yürümeye devam ederdim. Başkaları uyurken uyanık kalmaya gayret ederdim. Başkaları konuşurken dinler, çikolatalı dondurmanın tadından zevk almaya bakardım.
    Eğer Tanrı bana birazcık can verse, basit giyinir, yüzümü güneşe çevirir, sadece vücudumu değil, ruhumu da tüm çıplaklığıyla açardım. Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı nefretimi buzun üzerine kazır ve güneşin göstermesini beklerdim. Gökyüzündeki aya, yıldızlar boyunca Van Gogh resimleri çizer, Benedetti şiirleri okur ve serenatlar söylerdim. Gözyaşlarımla gülleri sular, vücuduma batan dikenlerinin acısını hissederek dudak kırmızısı taç yapraklarından öpmek isterdim. Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı… Gün geçmesin ki, karşılaştığım tüm insanlara onları sevdiğimi söylemeyeyim. Tüm kadın ve erkekleri, en sevdiğim insanlar oldukları konusunda birer birer ikna ederdim. Ve aşk içinde yaşardım. Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü insan aşkı bırakınca yaşlanr. Çocuklara kanat verirdim. Ama uçmayı kendi başlarına öğrenmelerine olanak sağlardım. Yaşlılara ise ölümün yaşlanma ile değil unutma ile geldiğini öğretirdim.
    Ey insanlar! Sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim. Tüm insanların, mutluluğun gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden, dağların zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim. Yeni doğan küçük bir bebeğin, babasının parmağını sıkarken aslında onu kendisine sonsuza dek kelepçeyle mahkûm ettiğini öğrendim. Sizlerden çok şey öğrendim. Ama bu öğrendiklerim pek işe yaramayacak. Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim. Mutsuz bir şekilde… Artık ölebilir miyim?
  • Tanrı bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup can vererek beni 
    ödüllendirse, aklımdan geçen her şeyi dile getiremeyebilirdim, ama 
    en azından dile getirdiklerimi ayrıntısıyla aklımdan geçirir ve 
    düşünürdüm. 
    Eşyaların maddi yönlerine değil anlamlarına değer verirdim. 
    Az uyur, çok rüya görür, gözümü yumduğum her dakikada, 60 saniye 
    boyunca ışığı yitirdiğimi düşünürdüm. 
    İnsan aşktan vazgeçerse yaşlanır. 
    Baskaları durduğu zaman yürümeye devam ederdim. Başkaları uyurken 
    uyanık kalmaya gayret ederdim. Başkaları konuşurken dinler, çikolatalı 
    dondurmanın tadından zevk almaya bakardım. 
    Eğer Tanrı bana birazcık can verse, basit giyinir, yüzümü güneşe çevirir, 
    sadece vücudumu değil, ruhumu da tüm çıplaklığıyla açardım. 
    Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı nefretimi buzun üzerine kazır ve 
    güneşin göstermesini beklerdim. 
    Gökyüzündeki aya, yıldızlar boyunca Van Gogh resimleri çizer, Benedetti 
    şiirleri okur ve serenatlar söylerdim. 
    Gözyaşlarımla gülleri sular, vücuduma batan dikenlerinin acısını 
    hissederek dudak kırmızısı taç yapraklarından öpmek isterdim. 
    Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı... Gün geçmesin ki, 
    karşılaştığım tüm insanlara onları sevdiğimi söylemeyeyim. Tüm kadın ve 
    erkekleri, en sevdiğim insanlar oldukları konusunda birer birer ikna 
    ederdim. Ve aşk içinde yaşardım. 
    Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne 
    kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü insan aşkı bırakınca yaşlanr. 
    Çocuklara kanat verirdim. Ama uçmayı kendi başlarına öğrenmelerine olanak 
    sağlardım. 
    Yaşlılara ise ölümün yaşlanma ile değil unutma ile geldiğini 
    öğretirdim. 
    Ey insanlar! Sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim. Tüm 
    insanların, mutluluğun gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden, dağların 
    zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim. 
    Yeni doğan küçük bir bebeğin, babasının parmağını sıkarken aslında onu 
    kendisine sonsuza dek kelepçeyle mahkûm ettiğini öğrendim. 
    Sizlerden çok şey öğrendim. Ama bu öğrendiklerim 
    pek işe yaramayacak. Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim. Mutsuz bir 
    şekilde... 
    Artık ölebilir miyim?
  • Kitap okurken içeriden dışarıya, gerçeğin keşfine doğru durmadan hareket eden bu temel inancın ardından, benim de katıldığım olaylar zincirinin yaşattığı heyecanlar gelirdi, çünkü bu öğle sonraları, çoğunlukla bir ömür boyu yaşananlardan daha fazla dramatik olayı barındırırdı içinde. Bunlar, okuduğum kitapta cereyan eden olaylardı; evet, olayların etkilediği kişiler, Françoise'ın dediği gibi "gerçek" değillerdi. Ama gerçek bir kişinin mutluluğunun veya bahtsızlığının bize yaşattığı bütün duygular, bu mutluluğun veya bahtsızlığın sureti aracılığıyla ortaya çıkar ancak; tarihteki ilk roman yazarının yaratıcılığı, duygu mekanizmamızda zorunlu tek unsurun bu suret olduğunu ve dolayısıyla, gerçek kişileri ortadan kaldın vermekten ibaret bir sadeleştirmenin, belirleyici bir gelişme olacağını anlamaktı. Gerçek bir insan, kendisiyle ne kadar derin bir yakınlık kursak da, büyük ölçüde duyularımız tarafından algılanır, yani saydam değildir, duyarlılığımıza, taşıyamayacağı bir yük bindirir. Başına bir felaket geldiğinde, ona ilişkin kafamızda taşıdığımız bütünsel kavramın ancak küçük bir bölümü çerçevesinde duygulanabiliriz; dahası, o da kendisine ilişkin bütünsel kavramının ancak bir bölümü çerçevesinde duygulanabilir. Romancının buluşu, ruhun nüfuz edemediği bölümlerin yerine, eşit miktarda manevi, yani ruhumuzun özümleyebileceği unsur koymaktı. Bu noktadan itibaren, bu yeni türdeki varlıkların eylemlerinin, duygularının, biz onları kendimize mal ettiğimize, artık bizim içimizde oluştuklarına, kitabın sayfalarını coşkuyla çevirirken nefes alıp verişimizi, bakışlarımızın yoğunluğunu onlar belirlediğine göre, bize gerçek gibi görünmesinin ne önemi vardır? Romancı bizi bir kez bu duruma soktuktan sonra, yani bütün duyguların, tamamen içsel durumlardaki gibi on kat arttığı, kitabının, bizi bir rüya misali, ama uyurken gördüklerimizden daha açık seçik, hatırası daha uzun sürecek bir rüya misali allak bullak edeceği bir duruma soktuktan sonra, bir saat boyunca, gerçek hayatta sadece birkaçının yaşanması bile yıllar sürecek ve en yoğun olanları, meydana gelişlerindeki yavaşlıktan ötürü algılanamayacak, dolayısıyla da asla görünürlük kazanamayacak, olası bütün mutlulukları ve talihsizlikleri peş peşe yaşatır bize. (Kalbimiz de hayatta böyle değişimler geçirir ve ıstırapların en büyüğü budur; ne var ki biz bunu sadece kitap okurken, hayalden biliriz; gerçek hayatta kalbimizin geçirdiği değişimler, tıpkı bazı tabiat olayları gibi, o kadar yavaş gerçekleşir ki, kalbimizin içinde bulunduğu farklı durumların her birini saptar, buna karşılık, değişim duygusunu yaşamayız
  • Bugünlerde hep, yıllar önce gördüğüm bir kâbusuhatırlıyorum. 1960'lardaydı. Bir gece, ateşim de çıkmış, baygın gibi uyuyakalınca bir kâbus gördüm. Korkulu rüyamda kendimi 40 yıl sonra İstanbul'da buldum. Zaman değişmiş, sokakta yürüyorum, tüm dükkân isimleri İngilizce. Girip bir dükkâna sordum:
    Hayrola, bu dükkân kırk yıl evvel de vardı, ne oldu? Güzel bir isminiz vardı; Gül Bahçesi gibi bir şey. Şimdi Beauty Land olmuş. Yoksa el mi değiştirdi? Yeni sahibi Amerikalı mı?
    Hayır, dedi dükkâncı, o zaman babam vardı, ben oğluyum.
    Peki, bir çok iş yerinde de böyle adlar fark ettim. Tuhafıma gitti, yıllardır burada yoktum da.
    Muhatabım, yarı, İngilizce adları garipsediğime şaşırır, yarı da hafif hüzünlü bir ifâdeyle izah etti, eksik olmasın:
    Ben okuldayken bir 'Kolej', bir 'Anatolia (Anadolu) Lisesi' furyası başlamıştı; herkes çocuğunu, Türkçe ile eğitim
    yerine tüm derslerin İngilizce olarak verildiği okullara göndermeğe can atıyor, çoluk çocuk, giriş sınavlarına
    hazırlanıyoruz diye, akşam karanlıklarında, hafta sonları, dershaneler önünde sefil oluyorlardı. Babam Türk
    geleneklerine ve de Atatürk'e çok bağlı bir insandı, uzun müddet direndi. O okullara, 'İngiliz taşoronu yerli Hıristiyan
    misyoner okulları' diyordu. Orta okulda, ben Türk okuluna (yâni Türkçe eğitimli okula) gittim. Gerçi bundan çok utanıyordum; konu komşu, arkadaşlar, beni küçümsüyor, bazıları bu talihsizliğime acıyorlardı. Liseye
    başlayacağımda, babam bir de baktı ki, Türk Lisesi kalmamış. Topunu İngilizce yapıvermişler. Mecburen ben de "The New Byzantium College"a gittim. Okul, devletin "Küresel Eğitim Bakanlığı"na aitti, nispeten ucuz. Fakat derslerden hiç bir şey anlamadığım, İngiliz edebiyatına, Amerikan 'tarihine, Amerikan pop şarkıcılarının uyuşturucularla sona eren hayatlarına pekmeraklı olmadığım için, kısa süre sonra okulu terk ettim. O gün bugün dükkânımızdaçalışıyorum.
    Adı Ali'ymiş, ben hayretle, tedirginlikle dinliyorum. O da anlatacak adam arıyormuş herhalde. Bir çay getirdi, sallama Lipton çayı, yurt dışındayken nefret ettiğim, ne tadı, ne kokusu olan, plastik bardakta boya bir "çay". Allah Allah, diyorum, bizim nefis Rize çaylarına ne oldu? Demedim tabii, ayıp olur. Sonradan öğrendim ki, çay üreticileri, "küreselleşme", "özelleştirme", "devleti küçültme" laflarıyla batırılmış, Tekel idaresi dağıtılmış. Bu çay bozuntusu da Amerika'dan ithal. Onu da herkes alamıyor, kaynatıp çay niyetine sıcak su içiyormuş halk. Ali, (adı da artık "Âly" diye yazılıyormuş, duvardaki İngilizce, belediyeden ruhsat tabelâsında gözüme ilişti), devam etti:
    Her gün basmyayında, ki çoğu yabancıların elindeydi, İngilizce bilmeyenin adam olmadığı, Türkçe diye bir dil kalmadığı, Afrika'daki kabilelerin dili gibi bir dil olduğu, küresel olmak için resmi dilimizin İngilizce'ye dönüştürülmesi
    gerektiği anlatılıp duruyordu. Çevremde bir tek babamın kahrolduğunu görüyordum. Kimsenin umurunda değildi.
    Önce dergilerin, gazetelerin isimleri İngilizce oldu, sonra sayfalarının bazıları, derken tümü. Zaten içlerinde pek
    okunacak bir şey de yoktu ya. Okuyup kısmen anlayacak da azdı. TV'lerde öyle, bilgilendirici, ülke sorunlarının
    tartışıldığı, açık oturumlar, söyleşiler azaldı azaldı, sonunda tamamen kalktı. TV'ler tümüyle yabancı şirketlerin
    olmadan önce bile, öyle programların, hele Türk kültürü, tarihi, Kurtuluş Savaşı, Atatürk gibi konuların sessizce bir
    yerlerden yasaklandığını haber aldık. Açık saçık programlar, uyuşturucuya özendiren filimler, vahşi yaygaralardan ibaret yabancı "rock" müzikleri, yabancı bira ve alkollü içki reklâmları arttıkça arttı. Orta okul çocukları, gençlerellerinde, gazozdan daha ucuza satılan büyük biraşişeleriyle dolaşır oldular. Bir genç alkolikler ordusu türedi, uzun saçlı, küpeli, dövmeli, gece yarıları sokaklarda bağrışan bir ordu. Duruma itiraz edenler, meslek sahibi iseler, aforoz edilip bir kenara atıldılar. Yazanların, konuşanların bazıları, "irticacı", "tedhişçi", "yeni dünya düzeni karşıtı" gibi
    yaftalarla hapishanelere atıldılar.
    "Yahu nasıl olur? Yıllar önce ben buradayken hiç öyle şeyler yoktu, gençler saygılı, terbiyeliydi, dedim.
    "Ah, sorma Bey'im" dedi Ali, "daha neler oluyor, bilsen alışamazsın."
    "Peki," dedim, "ilk soruma dönersek, sizin dükkânın adı niye Türkçe olarak kalmadı? Babaoğul o kadar bilinçli olduğunuza göre. Kusura bakma, seni mahcup etmeğe çalışmıyorum."
    Ali: "Yok, iyi ki soruyorsun. Derdimi anlatacak kimseyi bulamıyorum" deyip ekledi:
    "Önce konu komşu esnaf özendi. Öyle ya, okula gitmişse yarım buçuk Tarzan İngilizce'sinden başka bir şey öğrenmemiş. Yalnız İngilizce bilen, adamdan sayılıyormuş ya, o da itibar kazanmak için, "kolej"e falan gitmişolduğunu belirtmek için, veya öyle zannedilsin diye, dükkânının üstüne, çoğu kez mânâsını bilmediği bir takım
    İngilizce lâflardan tabelâ astı. Kısa sürede bu öyle yaygınlaştı ki, İstanbul'da Türkçe adlı dükkân, işyeri parmakla gösterilecek, sayılacak kadar azaldı. İşin garibi, memlekette, ata köyümüze kadar aynı durum olmuş. Babam direndi, illâ değiştirmeyeceğim diyor, "Ulan, burası sömürge oluyor" diye bağırıyor. Fakat bir gün, kapıya, kasketlerinde
    "New Byzantium Municipality" yazan, "Yeni Bizans Belediyesi" demekmiş , iki tane zabıta geldi; bize 2500 dolar ceza kestiler. Babam çırpınıyor, korkuyorum, kızıp götürecekler. "Sakin ol baba", diyorum. Sonra bir hışım, "on gün içinde İngilizce tabelâ asmazsanız, dükkânınız kapatılacak ve müsadere edilecektir" deyip gittiler. Tanıdık bir avukata sorduk. "Aman hemen dediklerini yapın, yoksa işiniz kötü, bilinçli olarak direniyor derlerse hapse bile atılabilirsiniz. KKMF'nin ("Küresel Kraliyet Para Fonu") üç ay evvel dayatıp apar topar geçirdiği yasalar arasında bu da var. Ha, ona göre!". Ne yapalım dövünmekten başka; üstelik bize hak verecek bir tanıdık bile bulamıyoruz. Sonunda biz de, bir
    sürü masraf edip, nah şu gördüğün rezil tabelâyı astık. Allah hâlimize acısın." Vah vah, dedim Aly'e, ne diyeyim? Üzülme, Allah büyüktür, bu dünya kimseye kalmaz. Sonunda hainler er geç
    belâlarını bulacaklardır, gibilerden teselli etmeğe çalıştım, tabii kendimi de. Vedâlaşıp ayrıldım. Kadıköy iskelesine
    doğru yürüyorum. Belki denize bakarsam içime biraz huzur gelir.
    Yıllar önce denize nazır, kalabalık, tabureli çaycılar vardı. Kalmamış, simitçiler de görünmüyor. Yıkıntı bir duvar
    üstüne iliştim, bir iki tane yolcu motoru. O Şirketi Hayriye'den beri devam edegelmiş şehir vapurları da ortalıkta yok. (Bir ara birine sordum sonra, o da özelleştirildikten sonra batırılmış). Kadıköy'ün eski canlılığı yok. Melül melül
    dolaşan hirpanî bir kaç kişi. Caddeler tenha. Arkadaki benzin durağının önünde kırık dökük, paslı, her biri en az on beş yıllık bir arabalar kuyruğu. Benzin
    bulunmuyormuş. Kışın da ahali bayağı bir yakıt sıkıntısı çekmiş. Neyse ki şimdi hava iyi. Gene sonradan sorduğum biri durumu aydınlattı: KKMF'nin dayattığı bir dizi yasa hemen geçmeyince, dış güçler hem taşyağını (yâni neft,
    petrol), hem de doğalgazı kesmişler. Âdi kömür, linyit bile bulunamamış, eskiden Türk Devi eti'nin olan tüm
    madenler arasında bunlar bile "özelleştirilip" yabancılara yok pahasına satılmış olduğundan. Onlar da linyiti bile
    vermiyor. Zaten artık, o eskiden bildiğim dış güçlerin tamamı "Küresel Kraliyet" tarafından idare ediliyormuş. Fakat
    sorduğum kişinin dediğine göre, hükümet yakınlarda KKMF'nin dayattığı son dizi yasaları da geçirivermiş de, sıkıntı
    biraz giderilecekmiş. Haber doğruysa. Bu basma güvenilmez diyor adam. Zaten KKMF de dayatmaları yapılınca daha
    borç veririz falan diye vaad edip edip, istediği olduktan sonra sözünü tutmazmış. Yeni bir dizi dayatmalarla gelirmiş.
    Böyle yapa yapa hiç bir şeyimizi bırakmamışlar. En son yasalaşıveren dayatmalar arasında, resmî dilin "küresel
    ingilizce" (sulandırılmış Tarzan, yahut Afrika İngilizce'si demek oluyor) yapılması, gizlice çocuklara Türkçe öğretmeğekalkışanlara ağır ceza müeyyideleri, Türkiye'deki Türkçe kent, kasaba, köy, dağ, dere, tepe isimlerinin Lâtincemsi ya
    da eski Yunanca'yı andıran İngilizce isimlere acilen çevrilmesi, şahıs ad ve soyadlarının ilk aşamada İngilizce imlâya
    göre yazılması zorunluluğu ("Aly"de olduğu gibi), kişisel arsa, bina, ev, veya apartıman dairesi konutlarına dolar
    cinsinden ağır vergiler konması, yabancıların bu mallan satın almak istemeleri hâlinde kendilerine öncelik tanınması,
    vb.. Yeni bir dizi dayatma yasası da yoldaymış, vay canına. Çok yerde yabancılar için yerleşim bölgeleri seçilmiş,
    oralarda hükümet KKMF'den alacağı yeni kredilerle yabancılar için konutlar, daha alt tabaka yabancılar için de toplu
    konutlar inşa edecekmiş....
    Yatakta ateş içinde sağa sola çırpınırken kan ter içinde uyandım. Ne kâbus, ne kâbus. Bari korkulu bir rüyadan
    ibâretmiş, diye sevindim ama, günlerce, aylarca bu kâbusun etkisinden kurtulamadını. 1960'lardan sonra, belki
    '90'lara kadar kâbus zaman zaman aklıma geliyor, sanki o kâbusu bir daha yaşıyordum. Bir titreme alıyordu
    vücudumu. Son bir kaç yıldır artık unuttum zannediyordum Ama, son bir kaç aydır çok sık aklıma gelmeğe başladı.
    Bazan uyumadan önce âdeta niyetleniyorum: Bir rüya daha görsem, Türkiye'de tüm halkın uyandığını, milli birlik ve
    beraberliğin yeniden tesis ediliverdiğini, ulusal hedeflerin saptanıp oralara doğru devlet millet elele hızla
    yüründüğünü, şanlı tarihimize yaraşır itibar ve haysiyetimizi dünya yüzünde yeniden kazandığımızı düşlesem bari bu
    gece, diyorum. Nasip olur inşallah.