Aynur, Serenad'ı inceledi.
 19 May 13:52 · Kitabı okudu · 5 günde · 8/10 puan

Çok kısa sürede sıkılmadan okuduğum bir kitap oldu. Benim için sıkılmamak çok önemli çünkü bazen bazı kitapları artık sırf -başladım artık bitireyim- diye okuyorum.. Serenadı okurken hikayeye ortak olduğumu fark ettim. Max'la birlikte üzüldüm, Maya'yla birlikte mücadele ettim, araştırdım... Kendi duygularımı bir kenara bırakıp kitaptan bahsetmek gerekirse; kitap, çok sık kullandığımız ifade ile akıcıydı. Aslında yer yer kendini tekrar ediyordu hatta bunu yaptığını fark eden yazar -bunu çok sık yazdım çünkü..- diye açıklama gereği hissetmişti. Yine de merak uyandıran öyküsü vardı. Olaylar ilerliyordu fakat merak hiç bitmiyordu her yeni bilgide yeni bir merak uyandırıyordu. Bu da kitabı elimden bırakmayıp kısa sürede bitirmemin nedenidir. Kitapta aile ilişkilerinden ve öneminden de çok güzel bahsetmişti. Anne ve babası ayrı olan Kerem'in ergenlik çağındaki bunalımlarına değinmesi ve internet bağımlısı olması.. Sanırım çağımızın en büyük sorunlarından birisi. Ayrıca Maya'nın ailesinin desteğiyle yaşadığı sorunlar karşısında kısa sürede toparlanması da yine aile öneminden bahsediyordu. Kitapta dikkatimi çeken bir diğer noktada biraz alakasız olacak ama -Yurtiçi kargo arayıp adıma kargo geldiğini söyledi- cümlesi oldu. Genelde şikayette bulunduğum kargo şirketidir. Hatta daha geçen hafta -numarımızı neden bırakıyoruz hiçbir zaman aramıyorsunuz- diye çıkışmıştım. Neyse konuya dönelim. Kitabın sonu çok ilginçtti. Hatta inanamadım değişiklik olmasını bekledim. Maya'nın bir rüya gördüğünü veya ona gencin şaka yaptığını düşündüm. Ama öyle olmadı. Okuyanlar da eminim benim gibi düşünmüştür. Kısaca sonu sürprizli kitabı herkese tavsiye ederim. Ama sakın akıllılık edip de kitabı alır almaz sonundan başlamayın lütfen :) Son olarak beğendiğim kitabı bitirdikten sonra içimde bir boşluk hissi oluşur. Çünkü kitap beni alıp farklı dünyalara götürmüştür. Bu kitabı ise beğendim evet, farklı dünyalara da gittim ama o dünyada da kendi dünyamı gördüğüm için sanırım bir boşluk yaşamadım ve bu kendimi daha iyi hissettirdi. Iyi okumalar..

Küçük kara balık, bir alıntı ekledi.
18 May 14:59 · Kitabı okuyor

Kim bana merhamet gösterecek ki ben kendi kendime göstermiyorsam? Ben bu şekilde düşünürken eski ben konuşuyor ve karşı çıkıyordu. Ona söyleyecek hiçbir şeyim yoktu ve susuyordum. Aramızda ortak bir nokta kalmış mıydı ki artık? Uzak geçmişteki hatıralar tükendiğinde onunla yakın geçmiş hakkında, görülmüş güzellikler, sevilmiş ve kırılmış kalpler, çay masası etrafında doğaçlanan paradokslardan oluşan bütün yeni dünyam ve artık bütün ruhumu dolduran acıklı rüya hakkında konuşamazdım.

Düşsel Konçerto 1, Giovanni PapiniDüşsel Konçerto 1, Giovanni Papini
ismihan, bir alıntı ekledi.
16 May 14:20 · Kitabı okudu · İnceledi · 9/10 puan

Eski dünya dediğimiz şey bir çam kozalağıdır, yeni sağılmış süt kokusudur, çimen yeşili ve yün kuşaktır. Bu nedir? Bu hayattır. Masal ile, rüya ile, dua ile irtibatı olan şeydir.

Hüzün ve Tesadüf, Mustafa Kutlu (Sayfa 26 - Dergah)Hüzün ve Tesadüf, Mustafa Kutlu (Sayfa 26 - Dergah)

15. Hikaye Tamamlama etkinliği ikinci kısım (Bölüm 4-6)
#29166379 iletisinde yazılan hikayenin ikinici kısmıdır. Bu kısmı Osman Y. , Kevser S. ve Necip Gerboğa yazmıştır.

4.

Bu yolculuk gelecek bin yılın belki de binlerce yılın nasıl şekilleneceği konusunda hayati önemdeydi. İşlerin çığrından çıktığı 2066 yılından önce dünyada neler olmuştu, dünya nasıl bu hale gelmişti? Her şey 2044 yılındaki gelişmeyle ilgiliydi.

Bundan önce 2030 yılına gelindiğinde artık dünyamız küresel ısınmanın etkilerini apaçık yaşamaktaydı ve bilim adamları neredeyse çaresizdi . Her şey dönüp dolaşıp “sınırlı kaynakların nasıl kullanılacağı” meselesinde düğümleniyordu. Dünya nüfusu 12 milyara dayanmıştı. Bilim adamları küresel ısınmayı tamamen durduramayacakları konusunda hemfikirdiler ve amaç bu ilerlemeyi yavaşlatmaktı. Bunun için düzenlenen sayısız toplantılarla nihayet bir karara varıldı. Çözüm “daha sade hayat” başlığıyla dünya kamuoyuna sunuldu. Buna göre yeme içme,barınma gibi temel ihtiyaçlar bile kısıtlı hale getirilecek, teknolojik araçlar kontrollü ve dengeli kullanılacak, yakıt tüketimleri minimuma indirgenecek gibi başlıklarla çözüm ortaya konulurken, geleceğin de kaçınılmaz olarak “dünya dışında yerleşim”de olduğu vurgulanmıştı.

Alınan tedbirler;devletlerin kararlı tutumu ve insanların bilinçli hareketleri sayesinde işe yaradı ve küresel ısınma neredeyse her 10 yılda 0,5 santigrat artacak seviyede tutuldu. Bu oran her şeye rağmen iyimser bakmaya yeterliydi. Böylece kısmen barışçıl bir döneme girildi. Çünkü devletlerin paylaşım mücadelesi yüzlerce yıldır hiç durmadığı gibi özellikle 21. yy.’dan itibaren çok hızlanmıştı. Başta büyük devletler için olmak üzere artık en önemli mesele “iklim”di. Ve tabi dünyanın bize yetemeyeceği bir zamana gelindiğinde nereye gidileceği?

2050’lerden itibaren dünyadaki kaynakların minimum yeterlilik seviyesinin de altına ineceği öngörülmüştü. Böylece 2044 yılına gelindiğinde artık “uzaydaki egemenlik” meselesinin masaya yatırılması kaçınılmaz oldu. Abd,Çin,Rusya,İngiltere,Fransa,Hindistan,Japonya,Brezilya,İran ve Türkiye 1 mayıs 2044 günü İstanbul’da toplandı , Uluslararası Uzay Kongresi (International Space Congress) niteliği bakımından bir ilkti. Devamında 1 yıl kadar süren alt düzey toplantılar ve müzakereler sonucunda 29 ekim 2045 günü İstanbul’da 10 büyük devletin başkanlarının katıldığı imza töreniyle, “İstanbul Anlaşması” imzalandı. Kamuoyunda anlaşmanın gizli maddeleri olduğu yönünde spekülasyonlar dolaşsa da tabi ki bu konu tam olarak bilinemedi. Başlıca maddeler şöyleydi,

1-Bu anlaşma “Güneş Sistemi” dahilinde geçerlidir.
2-Herhangi bir devletin anlaşmadan çekilmesi anlaşmayı geçersiz hale getirmez.
3-Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya , uzay çalışmalarındaki büyük katkılarından ve kadim haklarından dolayı öncelikli seçim hakkı ve imtiyaza sahiptir.
4-Egemenlik hakları;Mars ve Satürn -A.B.D, Merkür-İngiltere,Venüs- Fransa, Jüpiter-Çin,Uranüs-Hindistan , Neptün- Japonya, Plüton-Brezilya , AY- Rusya,İran,Türkiye ortaklığına bırakılmıştır.
5- “Güneş sistemi güvenlik devriyesi” A.B.D ve Rusya tarafından ortaklaşa gerçekleştirilecek, “dünya atmosferinin ve yörüngesinin kontrolü de bütün devletler arasında paylaştırılacaktır”

Temel maddeleri bunlar olan anlaşmadan sonra dünya neredeyse barışçıl bir döneme girdi, ta ki 2051 yılına gelinceye kadar. Onlarca yıldır yapılan bütün çalışmalar geleceğin en değerli yerleşim alanının “SATÜRN” olacağı konusunda ortak bir görüş oluşturmuştu. A.B.D. siyasi ,ekonomik ve askeri gücüyle SATÜRN’ü en baştan sahiplenmişti. Anlaşmadan memnun kalmayan İran, gizli bir çalışma yürütmeye başladı. Bu gizli projenin ismi, “SD 1951”di. 2051 yılı için hazırlıklarını tamamlayabileceklerini düşünerek bundan 100 yıl öncesi bir tarihi şifreli olarak işaretlemişlerdi. Projenin içeriği ortaya çıkmasa bile ismini bir şekilde öğrenenlerin dikkatini dağıtmak amacıyla açıklama getirmek gerekirse, kısaca "Sadık Hidayet Doktrini" ve ölüm yılına karşılık gelerek bunun İran’a özgü kültürel bir proje olduğu masalı anlatılacaktı. Aslında SD , tabi ki Satürn ve Dünya anlamındaydı.

“Derin bir nefes alan Prof. EARTHMAN bir an yorulduğunu hissetti. Meryem ve Levi başta olmak üzere bütün sınıf ise dikkatle ve hiç sıkılmadan dinliyordu. İsmi“ Bir Zamanlar Dünya’da” olan bu dersi öğrenciler çok seviyordu” Doktor WHOO ile EARTHMAN çok iyi arkadaşlardı. Whoo arkadaşını biraz geri kafalı bulurdu, dünya hakkında fazlaca takıntılı olduğunu söyleyip dururdu."

2051 yılına gelindiğinde NASA, “Büyük Satürn Projesi”ni hayata geçirdi. Prof. Alex ve Prof. Russell bu görev için yola çıktılar. Tarih de özellikle her şeyin ilk adımı olan 1 mayıs olarak seçilmişti. Bu gelişme üzerine İran ,zaten yürütmekte olduğu gizli projesini 2051 yılı sonunda hayata geçirmek yerine erkene alarak A.B.D.’den 12 gün sonra 13 mayıs 2051 günü Satürn’e gitmek üzere “SD 1951” isimli aracı başarıyla yola çıkardı. Artık dünya kaçınılmaz bir savaşın eşiğindeydi. A.B.D. ordusu ve NASA birkaç saat içinde bir plan yaparak “SD 1951”i henüz kalkışının üzerinden 24 saat geçmeden , dünya yörüngesindeki müttefik güçlerin de yardımıyla paramparça etti. Böyle belirsiz ihtimalleri çoktan göze almıştı zaten A.B.D. Üstelik gövde gösterisi ve gözdağı olması için de bu saldırıyı, dünyada bir zamanlar tehdit aracı olan ama artık kullanılmayan eski tip bir “atom bombası”ile gerçekleştirdi.

İran bunun karşılığını elbette gücünün yettiği kadarıyla sadece dünya üzerinde verebilirdi, öyle de oldu. Dünyadaki bütün vatandaşlarını harekete geçirip, 1 gün içinde A.B.D ve müttefik ülke vatandaşlarından 100 bin kişinin öldüğü saldırıları başlattı. Bütün nükleer silahlar, son teknoloji ürünü kimyasal ve biyolojik silahlar, eski dünyanın ilkel silahları hepsi devredeydi. Elbette karşılık verilmesi gecikmedi, böylece 3. Dünya Savaşı fiilen başlamış oldu. Dünya devletleri iki cepheye ayrıldı, artık tarafsız kalmak imkansızdı. İsrail ilk defa yok olma tehlikesiyle karşı karşıya geldi.

Her gün yaklaşık iki milyon kişinin ölmeye başladığı karanlık bir devir başladı. Tarihe 3. Dünya Savaşı ya da bir başka isimle "15 yıl savaşları " olarak geçen bu dönem nihayet 2066 yılında sona erdi.

Savaştan A.B.D. ve Avrupa devletleri en az etkilendi, neredeyse 2060'ların başına kadar dünyanın geri kalanı kaos içindeyken bu gelişmiş devletlerdeki halklar yaşamlarını çok az olumsuz etkilenerek sürdürmeyi başardılar. 2060'dan sonra artık savaşın etki alanına girmeyen bir nokta kalmadı.

Dünya yerle bir olmuştu, nüfus 500 milyonun altına inmişti. Artık güçlü olmanın bile bir anlamı kalmadığı anlaşıldığında kaçınılmaz olarak savaş durduruldu. 15 yıl boyunca kullanılan silahlar, daha önceki küresel ısınmayla mücadele çabalarını anlamsız hale getirmişti, bütün emek boşa gitmişti. Artık eski nüfusa oranla bir avuç sayılabilecek insanın ırkının, soyunu devam ettirmek ve dünyayı yeniden yaşanılır bir yer haline getirmek gibi bir sorumluluğu vardı. Böylece çaresiz olarak kalıcı bir barış sağlandı ve eldeki son imkanlar, teknik bilgisi en üstün olan NASA öncülüğünde devreye sokuldu. Dünya bir bütün olarak hareket ediyordu. Artık en büyük umut;2071'de dönmesi beklenen Alex ve Russell ile birlikte Satürn’ün belki Dünya eski halini alıncaya dek, belki de artık Dünyayı geride bırakarak yeni bir yaşam alanı olmasındaydı.

“Diğer detaylarını biliyorsunuz zaten dedi, Prof. EARTHMAN , bilimsel çalışmalar, klonlar ve daha pek çok konu. Sizi teknik detaylara boğmak istemiyorum çünkü bununla ilgili yeterince anlatıcı var, başta arkadaşım WHOO olmak üzere.Aslında bu dersi de belki o anlatacaktı ama benim anlatmamı rica etti, Dünya konusundaki merakım yüzünden."

Meryem söz aldı, “Anladığım kadarıyla bu savaşlar da Ortadoğu kaynaklı oldu bir bakıma ve en büyük kayıplar da oralarda oldu, yeniden barış sağlanırken bir Filistinliyle bir İsraillinin evliliği üzerinden yola çıkılmış olabilir mi? Yoksa benim adım bu yüzden mi Meryem ve arkadaşımınki de Levi? “ dedi.

“Çok zekisin Meryem” dedi EARTHMAN. “Gerçi “yapay zeka”uzun zamandır hayatlarımızın merkezinde ama ben seni çok farklı değerlendiriyorum. Gerçekten de geri kafalıyım sanırım. Sende eski insanlarda olan bir cevher var, duyguların üst düzeyde, şaşırtıyorsun beni” diye ekledi.

“Nerde kalmıştık bu arada.” 2066 evet. Arkadaşım Whoo ne demişti hatırlıyor musunuz?

“””””2066’nın 11.ayında tüm hazırlıklar tamamlandı, NASA’daki bir kaç bilim adamı, seçilmiş belirli bir zümre, sadece damızlık görevi görmeleri için seçilmiş bir grup kimsesiz ya da gönüllü insan ve laboratuvarda dünyaya gelen modern Frankesteinlar olan klon Dünya insanları NOAH- 3071 isimli gemiye binerek Enceladus’ta yeni ve bilinmezlerle dolu bir yaşama doğru yola çıktı.”””””””

Bugünlük bu kadar yeter.Ben böyleyim işte, Dünya deyince başka bir şey düşünemez oluyorum. Kendimi Satürnlü gibi hissedemedim hiç, elimde değil.

Enceladus meselesini sonraya bırakalım,bakalım onu kimden dinleyeceksiniz.

5.

“Galiba insanlık kendi sonunu fena zorladı, şuraya bak Alex her şey tahmin ettiğimizden daha erken gerçekleşmiş gibi.” dedi Russell buruk ve düşünceli bir sesle. Alex ilk anda cevap vermedi. Yorgun gözlerle pencereden dışarı, biraz sonra güneşin çıkacağı ufka doğru bakıyordu. “yine planlı hareket etmeliyiz Russell” dedi ve aniden içinde beliren bir enerjiyle teçhizat odasına yöneldi. “güneş doğduktan 1 saat sonra dışarı çıkıp neler döndüğünü daha iyi anlamak için hassas ölçümler yapacağız. Bu arada Dünya’da hala akl-ı selim insanlar olup olmadığını öğrenmek için etrafa sinyaller göndermeliyiz” dedi ve dolaptan aldığı küçük sinyal dağıtıcı cihazı Russell’e fırlattı. Russel dokunmatik cihazı yakalar yakalamaz arayüzüne girdi ve dağıtılacak sinyalin mesajı olarak şunları yazdı. “biz büyük Satürn projesinin bilim adamları, Profesör Russell ve Profesör Alex. Büyük görev tamamlandı ve geri döndük. Ancak indiğimiz yerde hiç kimse yok. YARDIM EDİN… Daha sonra sinyali her 3 saniyede bir tekrarlanacak şekilde ayarladı ve BAŞLAT butonuna bastı. Aynı anda cihazın arayüzünde bir noktadan her tarafa doğru tekdüze yayılan çizgiler şeklinde basit bir simülasyon oynamaya başladı.

Bu arada Profesör Alex teçhizat odasından çıkarmış olduğu çok fonksiyonlu ölçüm cihazını aktive etmek için uğraşıyordu. Gerçi teçhizat odasında kullanabilecekleri çok fazla bir şey kalmamıştı. Dünyadan götürdükleri birçok aracı tıpkı buradan birlikte gittikleri “yapay zeki” robot Eddie gibi Enceladus ta kurdukları fanusta bırakmışlardı. Teçhizat odasına bunun yerine oradan edindikleri tüm verileri tasnif etmişlerdi.

Çok fonksiyonlu ölçüm cihazı 2010’lu yıllarda kalmış ilkel masa üstü bilgisayarların kasası kadardı ve birbirine entegre 10’larca parçadan oluşuyordu. Bu yüzden kurmak ve çalıştırmak neredeyse 40 dakikalarını aldı. Nihayetinde artık ellerinde yer altında ki anlık hareketi algılayan ve hatta havadaki organik maddeleri yakalayıp yoğunluğunu ölçüp tahlillerini birkaç dakikada içinde yapabilen ve de bunun yanı sıra daha birçok işe yarayan cihazları vardı.
Güneş doğalı yarım saatten fazla olmuştu. Prof. Russel dışarı çıkmak için son hazırlıklarını yaparken Prof. Alex güneşin yansıttığı metruk topraklara uzun uzadıya bakıyor ve gerçekten neler yaşanmış olduğuna dair içinde kontrol edemediği bir korku uyanıyordu. 53 dünya yılı boyunca nefes aldığı bu gezegenin üzerinde barındırdığı canlıların aptalca ihtirasları yüzünden bu hale gelmesi, içinde büyük bir kızgınlık ve hayal kırıklığı da doğuruyordu. Ve içinden bir ses Satürn projesi boyunca yaşamış oldukları tüm o zorlukların bir hiç uğruna olduğunu, her şey tamamen başarıya ulaşmış olsaydı bile insanlığın bunu da bozacağını söylüyordu. Böylesi karmaşık duygulara mütakiben Alex’ in anlında birkaç damla ter peyda oldu. Bununla birlikte gözlerinin arkasında ve ense kökünde son iki yıldır aralıklı olarak nüks eden ağrılar belirdi. Derken Russell usulca yanına sokuldu ve o da aynı manzaraya bakıp “eee ne düşünüyorsun dostum?” diye sordu. “bilmiyorum” dedi Alex dalgınlıkla ve devam etti “içimden bir ses en iyi yol bildiğin yoldur, fanusa geri dön diyor. Tabiki bunun aptalca olduğunu biliyorum. Bunu yapacak imkânımız da, vicdanımız da yok” dedi. Bu sözüne karşılık Russell babacan bir tavırla sırıttı. Sonra bunu takip eden tıpkı Fanusta sıkça gerçekleşen sessizliklerden biri oluştu. Oradayken Dünya’ yı ve Dünyadakileri özlemenin ve hiçbir haber alamamanın burukluğuyla, hiç konuşmadan sadece işlerini yaparak ya da hiçbir şeyle uğraşmadan saatlerce sessizce kendi içlerine kapanıyorlardı.

Ancak buradaki sessizlik o kadar uzun sürmedi. Birkaç dakika sonra Alex “artık dışarı çıkalım” diye Russell’ i uyardı. Uzay kıyafetlerini kontrol ettikten sonra Alex, kurmuş oldukları ölçüm cihazını kucakladı. Russell ise cihazı takılacak bilgisayarı ve bazı aparatları aldı. “kapıyı aç” diye ana bilgisayara sesli komut verdi. Dev kapı yukarıdan aşağıya doğru nazikçe açıldı.


Ölmüş bir kaplumbağanın çürümüş kabuğu. Ne olduğunu bilmedikleri kedimsi bir canlının kafatası, az ilerde insan kafatasları ve insanın içini acıtan ve korkutan insan iskeletleri. Prof. Russel ve Prof. Alex uzay aracından inip kuzey batı tarafında kendilerine yaklaşık 200 metre uzakta olan bir kum tepesini gözlerine kestirdiler. Zira burası çokta yüksek olmayan ancak alana hakim ideal bir tepeye benziyordu. Üstelik şu betonarme binaları da net bir şekilde gözlemleye bileceklerdi.

Nihayet tepeye vardıklarında Alex kucağında ki aleti tepedeki düz bir zemine oturttu. Sonra Russel bilgisayarı ve diğer ölçüm aparatlarını taktı. Sonunda etraflarında nasıl bir atmosfer döndüğünü anlayacaklardı. Alex aleti çalıştırmak için gerekli komutları giriyordu ki. Doğu yönünden kendilerine çok tanıdık gelen bir uğultu geldi. Ses önce belli belirsizdi fakat gitgide yükseliyordu daha doğrusu yaklaşıyordu. Biraz sonra tahmini 1-2 kilometre ötede bir kum bulutu belirdi. Tabiki Proflar bunun bir kum fırtınası oluğunu düşünseler de yanıldıklarını anlamaları uzun sürmedi.

Toz bulutunun içinden ara ara parlayan camları fark ettiklerinde ikisinin de içinde tuhaf bir his uyandı. Şimdiye kadar tamamiyle hayal kırıklığına uğramışalarda ancak tam şuan içlerinde tuhaf huysuz bir umut belirmişti.

Bunlar zırhlı, iri tekerlekli ve neredeyse 20 taneye yakın devasa büyüklükte bir jeep komvoyuydu. Hızla yaklaşıyorlardı. Russell jeeplerin tepelerinde dalgalanan flamaları seçebiliyordu. Ancak nasıl bir şekil taşıdıkları muammaydı. Alex ve Russell aynı anda uzay aracının yanına dönmeleri gerektiğini düşündüler ve yine aynı anda bu amaç için hareket ettiler. Fakat bu kez tam arkalarından gelen tiz bir ses onları durdurdu. Yine aynı anda dönüp baktıklarında kuzey batıdan 10 küsur Quinjet' in tepelerinden hızla geçtiğini gördüler. Ve daha ne olduğunu anlamadan jetler jeep konvoyuna doğru yöneldiler ve o anda birkaç şey birlikte oldu.

Quinjetler silahlarını ateşledi. Roketlerİn çoğu tuhaf şekilde hedefi bulamasa da öndeki üç jeep parçalara ayrıldı. O sırda yerin altından çığlıklar yükseldi. Aynı anda Prof. Alex uzay aracına doğru gücü yettiğince koşmaya başladı. 70 küsur yaşında ki birine göre oldukça seri koşuyordu. Fakat Prof. Russell ne olduğuna anlam verememenin karmaşıklığıyla olduğu yerde hantal hantal hareket etmeye başladı. Birkaç saniye sonra “VERİLER! VERİLER!” diye çığlık attı. Ve o da yaşından beklenmedik bir çeviklikle uzay aracına doğru koşmaya başladı.

Bu sırada Jeep konvoyu ilk saldırıyla birlikte uzay aracına 200-300 metre kala durdular. Quinjetler ikinci saldırı için havada birbirleriyle senkronize bir şekilde keskin bir manevra yaptılar. Ama jeep konvoyu buna rağmen hareket etmedi. Quinjetler ikinci saldırıyı gerçekleştirdi. Lakin bu defa roket yerine kurşunlarını kullandılar.

Kurşunlar hedeflerini bulsa da birkaç basit hasardan başka bir şey yapamadı. Derken jeeplerin üst kısımları açıldı ve boyları neredeyse 1,5 metreyi bulan insansız savaş dronları aceleyle yükseldi. 10 küsur dronun her biri çevik hareketlerle sinekler gibi etrafta gezinmeye başladı. Birkaç saniye sonra hepsi birbiriyle senkronize oldu ve hedeflerini belirlediler “QUİNJETLER”

Bu arada Alex uzay aracına kavuşmak üzereydi. Russell ise ona göre daha yavaştı ve tüm bunlar olurken yolun yarısını dahi kat etmemişti.

Tüm dronlar tek bir jeti hedef almışlardı. Hepsi aynı anda küçük ama etkili roketlerini hevesle ateşlediler. Kaçış manevrasına rağmen Quinjet bu roket yağmurundan kurtulamadı ve havada büyük bir gümbürtüyle infilak etti. Aynı anda yerin altından yine bir çığlık ve uğultu tufanı koptu.

Prof. Russell patlayan jetin etkisiyle birlikte kendini yerde buldu. Kafası bir insan kafatasına çarptı. Bununla birlikte kendisi için vizör görevi de gören uzay kıyafetinin kask kısmı çatlamıştı. Tekrar hamle yapmak için ayağa kalktı ancak yaşlı kolları ve bacakları kendisine itaat etmiyordu. Başını kaldırıp Alex’e doğru baktı.

Alex uzay aracına kavuşmuştu ve tam içeri girerken arkasına, Russell’e baktı. Arkadaşının yerde olduğunu gördüğünde bir anlık nutku tutuldu. Geriye dönüp onu kurtarmalıydı. Ama o henüz bunun için hamle yapmadan büyük bir gümbürtü daha koptu. Bir jet daha havada patladı ve onun neredeyse 10 metre yakınına düştü. Alex verileri kurtarması gerektiğini düşündü. Çünkü eğer bu uzay aracına bir şey olursa onca yıllık tüm araştırmalar çöpe gidecekti. En azından verilerin dijital kopyalarının bulunduğu tabletleri kurtarsa bile çok şey yapmış olurdu. Bu yüzden kendi kendine “özür dilerim dostum” dedi ve içeri daldı.

Prof. Russel son bir gayretle dizleri üstüne doğrulmayı başardı. Zar zor nefes alıyordu ve yaşlı kalbi deli gibi atıyordu. Sonra uzay aracına doğru baktı. Son düşen jetle birlikte kesif bir toz bulutu havalanmıştı. Uzay aracını zar zor seçebiliyordu. Ayağa kalkmalıydı ama kendinde bunu yapacak takati bulamıyordu. Biraz sonra uzay aracının yanına koca bir savaş jeepinin yanaştığını gördü. O anda “Alex” diye feryad etti. Çünkü bu hengamenin içinde kimin dost kimin düşman olduğunu bilmiyordu. “Alex Alex” diye sayıklarken kendini ayakta buldu. Ancak iki adım atmıştı ki yeniden yere yapıştı. Ve neredeyse 50 saattir Dünya’ ya dönmenin heyecanından ve döndükten sonraki şaşkınlıktan ve korkudan uyuyamayan yorgun yaşlı bedeni kendini bırakmıştı. Prof. Russell kızıl kumların üzerinde usulca bayıldı.

Prof. Alex uzay aracına girer girmez ense kökünde ve gözlerinin arkasındaki ağrı bir anda vurdu ve bu onun birkaç saniye tökezlemesine neden oldu. Kendine gelir gelmez teçhizat odasında tasnif ettikleri Enceladus verilerini almak için aceleyle oraya doğru koştu. Ağzı kurumuş nefes nefese kalmıştı ancak bunu umursayacak durumda değildi. Verilerin dijital kopyalarının yerleştirildiği rafa doğru yöneldi ve daha bir iki tanesini almıştı ki arkasından bir ses “profesör” diye ciyakladı. Korkuyla arkasına baktı ve dalış kıyafetine benzer kırmızı siyah bir kostüm giyinmiş 3 kişi teçhizat odasının kapısının önünde durmuş Alex’e bakıyorlardı. Ellerinde kocaman ağır silahlar vardı. Alex bir şey söylemek için ağzını açılmıştı ki içlerinden biri öne doğru çıktı ve “profesör Alex tüm verileri toplayın sizi buradan götürmeliyiz” dedi. Sesi boğuk ama heyecanlı çıkmıştı. Alex bir iki saniye duraksadı, sonra “siz dost musunuz?” diye sordu. “tabiki de dostuz efendim” diye karşılık verdi hemen dalış kıyafetli kişi. Sesi boğuk olmasına rağmen genç ve zarifti. “ne oldu? Dünya’ ya ne oldu? NASA nerede?” diye hararetle sordu Prof. Alex. Boğazı tamamen --rumuştu ve sesi titriyordu. “size her şeyi anlatacağız ancak şimdi buradan gitmeliyiz efendim.” Diye karşılık verdi adam. “buradaki veriler çok önemli. Bunlar 20 yılın hasadı burada bırakamayız. En azından bu tabletlerin hepsini almalıyız.” Dedi Alex. Aynı anda kapıda duran iki kişi öne doğru atıldı ve 10 küsur tabletin bulunduğu rafı tamamen boşalttılar. Tabletleri orada bulunan bir kutuya tıkıştırdılar. Alex onları “dikkat edin lütfen” diye endişeyle uyardı. Sonra aniden biri içeri girdi ve “PATRON! PATRON! BURADAN HEMEN AYRILMALIYIZ. HERİFLERİN DESTEK KUVETLERİ GELDİ! HEMEN HEMEN HEMEN…” dedi ve aniden dışarı doğru fırladı. Diğer iki adamda kutuyu kaptıkları gibi dışarı fırladılar.

Alex aceleyle odadan dışarı çıkarılmadan önce, bedeni korunsun diye özel cam fanusun içine koydukları SC’ ye baktı. Russell onu tekrar canlandıracaktı.


Alex dışarı çıktığında toz bulutu o kadar yoğunlaşmıştı ki kapının önündeki kocaman savaş jeepinin neredeyse fark edemeyecekti. Russell’ in düştüğünü gördüğü yere doğru baktı ancak etrafı görmek imkansızdı. Tam bir kaos ortamı oluşmuştu. Havada uçuşan dron ve quinjetlerin sesi duyuluyordu. Sanki kovalamaca oynuyorlarmış gibi sesler bir o tarafa bir bu tarafa dönüp duruyordu.

Prof. Alex’ i hızlıca araca bindirdiler. Araç dışarıdan devasa görünmesine rağmen içeriden oldukça dardı. Herkes yerini aldığında Alex hararetle sordu “Profesör Russell’ i aldınız mı? O güvende mi?” soruya sağ tarafında oturan kişi cevap verdi. “merak etmeyin efendim diğer ekibimiz onunla ilgileniyor” dedi. O bunu söylerken araç çoktan tam gaz yola koyulmuştu bile. Toz bulutunu ve çatışmayı arkalarında bırakırken az önce ayrıldıkları yerden büyük bir patlama sesi geldi ve Alex bunun uzay aracı olmadığını umuyordu.

Prof. Russell olağanüstü toplantıda kendisi için ayrılan, diğer herkese hâkim olacağı baş koltuğa oturdu. Böylelikle herkes onu rahatlıkla görüp sorularını iletebilecekti. Russell buraya kadar tek tük şeyleri hatırlaya biliyordu. Kaos alanında hatırladığı son şey Alex’ in uzay aracına girmeden önce ona bakmasıydı. Sonra gözlerini rahat bir hastane yatağında açmıştı. Başucunda en yakın üç arkadaşını bulmuştu. Prof. Lily Parker, Prof Adam Boss ve Prof. Tom Zimmer. İlkin bunun bir rüya olduğunu düşünse de daha sonra dostlarına uzun uzun sarılıp hasret gidermişti. Tabi bir müddet sonra Prof. Alex’ in nerede olduğunu sordu dostlarına. Ancak onlar bu konuda bilgilerinin olmadığını ve buraya sadece kendisinin getirildiğini söylediler. 4’ü de bu durum için endişelenmişlerdi ki bir iki saat sonra siyah takım elbiseli biri Prof. Russell’ in kendisine gelmiş olduğundan dolayı bugün saat 19.00’da yani bir saat sonra yapılacak olan olağanüstü bir toplantıda, Profesör Alex’ in akıbeti dâhil birçok konuda malumat verileceği söylendi. Bunun için 4 profesör hemen hazırlıklara başladı.

Bu uzun beyaz odaya gelmek için asansörle 5 kat aşağı inmişlerdi. Yine beyaz uzun bir masa odanın tam ortasına konumlandırılmıştı ve etrafına hepsi de dolmuş 50 den fazla sandalye konulmuştu.
Prof. Russell oturduktan sonra masada duran küçük kulaklığı aldı ve sağ kulağına taktı. Artık masanın en ucundaki kişi konuşursa rahatlıkla duyabilecekti.

Masada sadece 14 kişinin önünde kendilerine ait ülke bayrakları duruyordu. Bunlar o ülkelerin temsilcileriydi ya da başkanları. Russell bunu bilmiyordu ve umursamıyordu da. Russell’ in karşısında yani masanın diğer ucunda Çinli biri duruyordu önündeki bayraktan bunu anlayabiliyordu. Anlaşılan toplantıya başkanlık yapan kişi oydu.

“merhaba efendim” dedi çinli ayağa kalkarak “adım Enjung Guanjie. Burada Çin halkının temsilcisi olarak bulunuyorum ve oturumun başkanlığını yapmak için seçildim. Umarım kendinizi iyi hissediyorsunuzdur efendim” dedi gayet nazik bir tavırla.
“bana Dünya’ da neler döndüğünü anlatırsanız belki iyi olabilirim” dedi Russel eleştirel bir ses tonuyla. “tabiki efendim ama isterseniz soru cevap şeklinde ilerleyelim. Önce neyi öğrenmek istersiniz?”
“öncelikle Prof. Alex’ in nerede olduğunu ve uzay gemimize ne olduğunu öğrenmek istiyorum” diye hemen karşılık verdi Russell.
Enjung cevap vermeden önce elini arkasındaki duvara tuttu ve orada gayet net ve canlı bir hologram oynamaya başladı. Uzay aracı onlarca kişi eşliğinde güvenli bir yere taşınıyordu. “gördüğünüz gibi araç içindeki tüm bilgilerle birlikte güvende. Ancak Profesör Alex’ e gelince kendisini maalesef asi gurup ele geçirdi. Onu kurtarmak için çalışmalarımız tüm hızıyla sürüyor emin olabilirsiniz” dedi Enjung gayet rahat bir tavırla.

“ Asi Grup mu? Onlar da kim?” diye hararetle sordu Russell.

“anlatayım efendim. Ancak her şeyin daha iyi anlaşılması için izin verin siz dünyadan ayrıldıktan sonra olanları anlatayım” dedi ve 2051, 13 Mayısta başlayan ve ta 2066’ ya kadar devam eden savaştan hızlıca bahsetti. Aynı zamanda bunları hologram ekranda gösteriyordu. Prof. Russel duydukları ve gördükleri karşısında hayretle kalakalmıştı. İnsanlık gerçekten çıldırmıştı.

“ 2066 başlarında büyük anlaşma oldu. Zaten Dünya da çok az ülke ayakta kalmıştı. Ve hepsi şimdi bu masadalar. Sadece 14 ülke bayraklarını kurtarabildi. Diğer ülkelerin açıkta kalan halkları bu 14 ülkeye sığındı. Nihayetinde Dünya 14 ülkelik ve sadece 400 milyon küsurluk sağlıklı insanın bulunduğu bir yer haline geldi. Aynı zamanda Dünya’ nın çok az yeri sağlıklı bir yaşamı destekler nitelikte. Diğer taraflardaysa tuhaf şeyler oluyor. Her neyse Dünyada ki bu barış ortamı fazla sürmedi. Oldukça gizli yürütülen yeni bir Enceladus görevi için NOAH-3071 isimli uzay gemisi yola koyulduktan birkaç gün sonra halk bir şekilde bundan haberdar oldu ve küçük bir insan grubu bu projeye tepki gösterdi. Onlara göre dünya kaynakları zaten sınırlıyken, insanlığın bir kısmı açlıkla boğuşurken, üstelik Satürn’ de yeni bir yaşam kurmak o kadar maliyetliyken, Dünya’ yı yeniden yaşanabilir bir yer yapmak yerine devletler neden böyle “saçma” bir işe kalkışmışlardı. Küçük bir gruplardı bu yüzden önce onları ciddiye almadık. Ancak bir müddet sonra tepkiler olağanüstü bir şekilde büyüdü. 14’ler olarak Satürn projesinin önemini anlatan 1 saatlik bir açıklama yaptık. Bu projeyle elde edeceğimiz bilgilerle belki de dünyamızı yeniden iyileştirebiliriz dememize rağmen tansiyonu düşürememiştik. Çünkü bu defa “ Enceladus da ki fanus işe yararsa orada yeni bir hayat kurulacak ve dünya elitleri oraya gidip bizi hasta Dünyamız da boğulmaya bırakacaklar” diye yeni bir inanış başladı. Tüm çabalarımıza rağmen insanların yaklaşık 30 milyonu bu inanışın arkasından gitti ve bize karşı isyan başlattı.

Asiler kendilerine THE LAST HOPE (SON UMUT) diyorlar. Liderleri eski bir Kübalı Reiner Luis.” Hologramda görünen Reiner geniş omuzlu iri yapılı birine benziyordu. Dalgalı saçları ve kemikli bir yüzü vardı. Bu geniş omuzların sahibi kararlı birisine benziyordu.

“Onları birkaç defa bastırdık. Lakin bu oluşumun zeki birkaç kişi tarafından kasten yönlendirildiğine inanıyoruz. Eski Dünya silahlarını bir şekilde toplayıp bize karşı kullanıyorlar. Ve artık bildiğiniz gibi Profesör Alex bu isyancıların elinde.Sizi son anda kurtarmasaydık büyük ihtimalle sizde onların elinde olurdunuz.

Niyetlerinin Satürn projesinde en az bizim kadar bilgi sahibi olmak istediklerini düşünüyoruz. Bu yüzden Profesör Alex’ in canına kast edeceklerini düşünmüyoruz. Ve tam şuanda askeri birlikler bir kurtarma operasyonu planı yapıyorlar” dedi Enjung ve birkaç saniye Profesör Russell’ e bakarak sessizce onu gözlemledi. “merak etmeyin Profesör, dostunuz en kısa zamanda aramızda olacak” diye ekledi Enjung sakin ve kararlı bir sesle.

“Onu bulsanız iyi olur” dedi Prof Russel “çünkü Enceladus da bulduklarımızı tek başıma açıklayamam”

6.

Prof. Alex, içinde tek bir masa ve birkaç sandalyenin bulunduğu loş bir odada tek başına düşüncelere dalmıştı. Yaşadığı şoku bir an önce üzerinden atmak ve içinde bulunduğu bu kaotik ortama bir anlam verebilmek için zihnini toparlaması gerekiyordu. Ancak bunu başarmak o kadar da kolay değildi. Beklemedikleri bir anda her şey çok hızlı gelişmişti. Saatler önce hem kendisi hem de Russel ölümden dönmüştü. Sürekli gözünde o savaş sahneleri canlanıyordu. Özellikle de Russel’la göz göze geldikleri o an… Zaten sonrasını tam olarak hatırlayamıyor, sadece birbirinden kopuk bazı görüntüler zihninde canlanıyordu. Reiner Luis’in odaya girmesiyle irkildi ve bir anda kendine geldi.

“Özür dilerim Prof. Alex, sizi korkutmak istememiştim” dedi Luis sandalyesine otururken… “Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?”

Prof. Alex iyi olduğunu ifade eden belli belirsiz bir baş hareketiyle ona karşılık verdi. Kısa bir sessizliğin ardından söze ilk giren Luis oldu;

“Profesör, öncelikle şunu bilmelisiniz ki, burada güvendesiniz ve sizi hayatta tutabilmek için şu kapının ardında kendi hayatını feda etmeye hazır sayısız insan var. Sizin can güvenliğiniz bizim için her şeyden önemli. O yüzden lütfen biraz rahatlamaya çalışın. Eğer yardımı olacaksa size bir kadeh içki ikram edebilirim.

Prof. Alex az öncekine benzer bir baş hareketiyle istemediğini belirtti.

“Peki o halde, bana sormak istediğiniz pek çok soru olduğunu biliyorum. Dilerseniz, siz bu soruları sormadan ben size bilmeniz gereken her şeyi anlatmaya çalışayım. Böylece sizi daha fazla yormamış oluruz.”

Prof. Alex’in ağzından çok kısık bir ‘evet lütfen, sizi dinliyorum’ cümlesi çıktı. Luis, odaya gelirken yanında getirdiği siyah çantanın içinden dijital bir harita çıkartıp masanın üzerine koydu ve Hawking-2018’in Dünya’yı terk ettiği andan itibaren yaşanan tüm gelişmeleri zaman zaman haritayı da kullanarak Prof. Alex’e anlatmaya başladı…

* * *

“…Ve böylece Profesör, Dünya iki kutba ayrılarak iki farklı merkezden yönetilir duruma geldi… Bir tarafta kendilerini hala devlet olarak tanımlayan 14 şarlatan ve onların peşi sıra sürüklediği milyonlarca masum insan var. Düşünebiliyor musunuz Profesör, öyle bir savaşın ve yıkımın ardından, sayısız insanın yok olup gittiği, geride kalanların ise nefes almakta dahi zorlandığı bir dünyada hala devlet olduğunu iddia eden gruplar var. Ve işin komik tarafı, ki buna komik demek ne kadar doğru olur bilemiyorum, bu devletlerin her biri tek bir kıta üzerinde toplanmış durumda! Örneğin, sizin bildiğiniz Çin devletinin topraklarında yeller eserken, burada Çin diye bir devlet var. Evet inanması güç ama maalesef gerçek bu. Şu an sadece Amerika kıtası üzerinde belli alanlarda kısıtlı bir yaşam imkanı var. Bir de Avustralya kıtasında yaşamaya uygun küçük alanların olduğunu tahmin ediyoruz. Ancak henüz tam olarak net bir bilgi yok elimizde. 14’ler ile anlaşmazlıklarımız iyice artmaya başladıktan sonra, hatta bu yeni savaşta ilk insanlar ölmeye başladıktan sonra, her iki grup da dünya insanlarına taraflarını seçmeleri konusunda sert uyarılar yaptı. Daha sonra bizler, bizimle birlikte olan insanlarla beraber Güney’e göç edip Latin Amerika toprakları üzerinde yaşama uygun alanlarda dengeli bir biçimde dağıldık. Bin bir çeşit yalan, ve asla gerçekleştiremeyecekleri vaatlerle çoğunluğu yanına çeken 14’ler ise Kuzey’e yerleşti. Tabii şu bilgiyi de paylaşmam lazım; bizim Kuzey’de gizli üslerimiz var. Onların da bizim bölgemizde üslerinin olduğunu biliyoruz. Sizi de bu üslerin sayesinde kurtarabildik onların elinden.”

Luis bu noktada birkaç saniye durarak Profesör’ün tepkisini ölçmeye çalıştı. Prof. Alex, dinledikleri karşısında adeta yeni bir yıkım yaşamıştı. Dünyanın birgün bu çatışmayla yüz yüze geleceğini biliyorlardı. Hatta Satürn projesi de bu öngörüden yola çıkılarak hayata geçirilmişti. Ancak her şeyin bu kadar hızlı bir şekilde gelişmesi Prof. Alex gibi bir dehayı dahi çok şaşırtmıştı. Prof. Alex’in kafasında hala oturmayan yerler vardı. Kibarca Luis’den anlatmaya devam etmesini istedi.

“Bakın Profesör, sizinle gerçekten çok açık bir şekilde konuştuğumu bilmenizi istiyorum. Tüm bu anlattıklarım ve bundan sonra anlatacaklarım size garip gelebilir. Hatta bana inanmıyorsunuz belki de. Ancak üzerine basa basa tekrar hatırlatmakta fayda görüyorum; artık zamanımız çok kısıtlı ve bundan sonra verilecek her karar bizi var olmakla yok olmak arasında götürüp getirecek. Savaşın sona ermesinin ardından insanlık tarihinde örneği görülmemiş bir kaos yaşandı. Sonra sözümona varlığını sürdüren devletler bu kaosu önlemek için kendi aralarında göstermelik bir barış anlaşması imzaladılar. Bize göre her şey önceden planlanmıştı. Bir grup elit zümre, gizli antlaşmalar yaparak kendi geleceklerini garanti altına almak için işbirliği yaptı. Ancak onlar da tam olarak önünü göremiyordu ve gerekli süreyi kazanmak, aynı zamanda varolmak adına bu devletçilik oyununu sürdürmeye karar verdiler. Bu durum hayatta kalan insanların da işine geldi. Herkes din, dil, ırk, millet ayrımı gözetmeksizin kendini bir sözde devletin kucağına attı. Ancak diğer tarafta, oynanan bu oyuna dahil olmayan bizim gibi insanlar da vardı. Artık devlet denen mekanizmanın ortadan kalkması gerektiğini; farklı bir yönetim sistemi kurarak dünyada kalan çok kısıtlı kaynak ve görece az sayıdaki nüfusun yeni bir anlayışla bir arada toplanarak yönetilmesi gerektiğini savunduk. Başlangıçta bizi fazla ciddiye almadılar ancak bizim gibi düşünen insanların sayısı arttıkça bu durum onlar için bir engel oluşturmaya başladı. Ve böylece adımız ‘isyancılar’a çıkmış oldu.

Oysa ki biz kendimize ‘Son Umut’ adını vermiştik. Çünkü bizler, gezegenimiz ve kendi neslimizin devamı için gerçekten de son umuttuk. O saatten sonra amacımız devlet kurup eskiye benzer bir sistemle vakit kaybetmek yerine, bundan sonrası için hızlıca neler yapabileceğimizi konuşmak olmalıydı.”

* * *

Luis konuşmasına hararetle devam ederken o esnada kapı çaldı ve kamuflajlı bir asker içeriye başını uzatıp Luis’e bir mesaj iletmesi gerektiğini söyledi. Kısa bir süre dışarıda kalan Luis, yeniden içeri girdiğinde endişeli görünüyordu.

“Haberler çok iyi sayılmaz Prof. Alex. Aldığımız istihbaratlara göre 14’lerin ordusu sizi almak için büyük bir operasyon hazırlığı içine girmiş. Ancak endişe etmenize gerek yok; içinde bulunduğumuz oda karargâhımızın en gizli yeridir. Biz teslim etmediğimiz sürece sizi kimse bu odadan dışarıya çıkaramaz.”

Prof. Alex’ten bir onay ya da herhangi bir tepki bekleyen Luis, bu tepkiyi alamayınca tekrar söze kendi devam etmek zorunda kaldı. Tüm konuşma boyunca Prof. Alex’ten ne olumlu ne olumsuz herhangi bir tepki gelmemişti. Karşısında poker face biri oturuyor ve benzerine az rastlanır bir dikkatle kendisini dinliyordu. Luis daha fazla ikna edici olması gerektiğinin farkındaydı…

“Profesör, gördüğünüz gibi fazla zamanımız yok ve sizin de biraz dinlenmeniz gerekiyor. Ne zaman neyle karşılaşacağımızı kestiremiyoruz, bu nedenle dinlenip kendinizi daha iyi hissetmeniz bizim için önemli. Şu ana kadar size hep geçmişten bahsettim. Oysa ki asıl konuşulması gereken konu gelecek olmalı! Savaş sonrasında dünya halkının tek sorunu bölünme değildi elbette… Savaş sadece askerleri yok etmekle kalmadı, aynı zamanda farklı meslek gruplarından sayısız insan yok olup gitti. Bunların en önemlisi de bilim insanlarıydı tabii ki… Dünya’nın her kıtasından farklı uzmanlıkları olan çok değerli bilim insanlarını kaybettik. Bu kayıp, sıradan bir kayıp değildi. Bilim insanlarının yok olması, dünyanın gelişimini ve üretimini de olumsuz etkiledi. Bugün sıra dışı bir tabloyla karşı karşıyayız. Günlük yaşantımızın bazı alanlarında ileri teknoloji kullanırken bazı alanlarında ise neredeyse ilkel insanlar gibi yaşıyoruz. Tarım, enerji, tıp, madencilik ve yazılım gibi alanlarda çok büyük kayıplar verdik. Bu nedenle toplam nüfus içinde en değerli grup, hayatta kalan bilim insanları oldu. 14’lerle girdiğimiz çatışmaların büyük bir bölümüne, işte bu bilim insanlarını kendi tarafımıza çekme kavgası neden oldu. Bir bilim insanını kendi safına çekmeyi başaran taraf, eski dünyada çok değerli bir maden rezervini keşfetmiş ülkeler gibi seviniyordu.”

***

Bu noktada Luis kısa süren bir kararsızlık yaşadı. Kafasında Prof. Alex’e söyleyeceği cümleleri hızlıca toparladıktan sonra kaldığı yerden konuşmasına devam etti:

“Lafı açılmışken sizinle paylaşmam gereken çok önemli bir konu daha var Profesör… Her ne kadar Son Umut hareketinin lideri benmişim gibi görünse de aslında gerçek tam olarak böyle değil. Ben sadece saha lideriyim. Başka bir ifadeyle görünen kişiyim diyelim… Asıl bizi yönetenler, 20 kişiden oluşan ve kimliklerini hem kendi halkımızdan hem de 14’lerden saklamayı başardığımız bir grup bilim insanı… Zaten olması gereken de bu değil mi Profesör? Bakın ben tüm bu olaylar yaşanmadan önce Küba’da sıradan bir edebiyat öğretmeniydim. Tek hayalim, bir bilim-kurgu yazarı olmaktı. Bana kalan her boş vaktimde gelecekte geçen bilim-kurgu öyküleri yazar, bunları öğrencilerime okurdum. Şimdi, yaşadığımız çağda milyarlarca hayal gibi benim hayalim de uzayın sonsuz boşluğuna karışıp gitti… Aslında şunu anlatmak istiyorum; hayatımın her döneminde bilime olan inancımı asla kaybetmedim. Bundan önceki hayatımızda olduğu gibi bugün de ve tabii ki gelecekte de varlığımızı bilime borçlu olacağız. 14’lerin sözde devlet başkanlarına sürekli bu gerçeği anlatmaya çalıştık. Çekilin aradan ve yerinizi bilim insanlarına bırakın. Geleceğimize onlar karar versin diye direttik. Ancak onlar, tam da kendilerinden beklendiği gibi konumlarından asla vazgeçmediler ve kendi geleceklerini her şeyin üzerinde tuttular.”

***

Saatlerdir kesintiye uğramadan devam eden bu hararetli konuşmanın başından beri ağzından tek kelime çıkmayan ve sadece dinlemeyi tercih eden Prof. Alex ilk defa sohbete ortak oldu;

“Kimler var bu 20 kişilik grubun içinde?”

“Profesör, şu aşamada sizinle bu insanların isimlerini paylaşamam. Zaten böyle bir yapının varlığını sizinle paylaşarak alabileceğim tüm insiyatifi almış durumdayım. Beni anlayışla karşılayacağınızı ümit ediyorum. Ancak şunu bilmenizde sakınca yok; bu insanlarla mutlaka tanışacaksınız. Çünkü artık siz de bu grubun içinde sayabilirsiniz kendinizi.”

Prof. Alex, Luis’in bu açıklamasına da herhangi bir tepki vermeyerek eski konumuna geri döndü. Luis’in kendisi adına böyle bir karar almış olması ve bunu çok sıradan bir şeymiş gibi kendisiyle paylaşması, Prof. Alex’in bu odaya girdiği andan itibaren ilk defa kendisini tutsak gibi hissetmesine neden oldu. Prof. Alex’ten herhangi bir tepki gelmeyeceğini anlayan Luis, konuşmasına devam etti;

“Sanırım siz ve Prof. Russel’ın yanı başında neden böyle sıcak bir çatışmanın yaşandığını daha net kavramışsınızdır. Göndermiş olduğunuz sinyalin iki tarafa da aynı anda ulaşmış olma ihtimali yüksek. Sinyalin 14’lerin karargâhına daha yakın bir mesafeden geldiğini anladığımız için onların sizi almaya kara araçları ile geleceğini tahmin ettik ve 24 saat hazırda bekleyen Quinjetlerimizi hemen havalandırdık. Amacımız tabii ki hem ikinizi hem de sahip olduğunuz verileri kurtarmaktı ama bunu başaramadık maalesef. 14’ler, teknoloji yönünden bizden çok daha ileriler. Çünkü NASA, daha doğrusu NASA’dan kalanlar diyelim, hala onların elinde. Biz ise savaşın ardından dünyada kalan savaş araç-gereçlerini toparlayarak kendimize göre bir güvenlik alanı inşa ettik. Avrupa kıtasından çok sayıda yazılım mühendisi bizim tarafımızı tercih etti. Onların bu tercihi bizi ayakta tutan en önemli faktörlerden biri oldu. Her biri çok özel bir ekip tarafından korunuyor ve birkaç saatlik uyku dışında tüm mesailerini savaş araçlarımızı geliştirip güçlendirmek için harcıyorlar.”

***

O esnada kapı bir kez daha çaldı ve az önce Luis’i çağıran asker, aynı hareketleri birebir tekrar ederek Luis’i bir kez daha dışarıya davet etti. Luis bu kez dışarıda çok daha uzun süre kaldı. Bu süre Prof. Alex’e saatlerce geçti gibi gelmişti. Profesör huzursuz ve düşünceliydi. Nasıl bir adım atması gerektiğini hesap ediyor, Luis’e güvenip güvenmemesi gerektiği noktasında sezgilerini dinliyor ve bu konuda bir karara varmaya çalışıyordu. Onu düşüncelerinden ayıran yine Luis’in sert ayak sesleri oldu;

“Profesör öncelikle şunu söyleyim ki, telaşlanacak bir durum yok. Bize karşı bir operasyon yapılmak istendiğini biliyoruz. Hedef tabii ki sizsiniz. Ancak bu operasyonun hayata geçirilmesi şu an için zor görünüyor. Sizi nerede sakladığımız konusunda hiçbir fikirleri yok ve olması da imkansız. Ancak yine de benim bazı hazırlıkları yönetmem ve gerekli tedbirleri almam için artık yanınızdan ayrılmam gerekiyor. Bir sonraki buluşmamıza kadar size dinlenmenizi öneririm. Ve Prof. Alex… Şunu bilmenizi isterim ki, dostunuz Prof. Russel en kısa sürede aramızda olacak ve geleceğimizi sizlerin önderliğinde hep birlikte planlayacağız. Enceladus’ta bulduklarınız hepimiz için, tüm dünya halkı için çok önemli.”

Luis tam kapıdan çıkmak üzereyken, Prof. Alex’in sesini duymasıyla bir anda olduğu yerde durup arkasını dönmeden onun tek cümlelik cevabını dinledi ve hızla odadan ayrıldı;

“Onu bulsanız iyi olur” dedi Prof. Alex, “Çünkü Enceladus’ta bulduklarımızı tek başıma açıklayamam”

Ruh Adam, bir alıntı ekledi.
08 May 17:16 · Kitabı okudu · 10/10 puan

Efendiler,
Türkün bilhassa şu son muharebede ölüm devine verdiği kurbanlar bütün fikir ve sanat orduları, aşk ve rüya kahramanları o zavallı delikanlılardır ki bu arslan yürekli, ahu bakışlı, altın kalpli, güneş zekalı gençlerin sayısı milyonlara varır. Bu biçarelerin bıraktıkları sapanları, kazmaları, kalemleri, fırçaları, sazları kullanacak yeni nesiller, yeni gençler vücuda gelinceye kadar belki bir asır geçecek ve bu müddet zarfında bu aziz toprak, bu bedbaht ve sefil toprak onların kara dikenler bitmiş tarlalarının, sönmüş ocaklarının, yaslı çatılarının, ıssız kulübelerinin maddi ve manevi yoksulluklarının keder ve matemleriyle inleyecektir.

Fazilet ve Asalet, Mehmet Emin Yurdakul (Sayfa 75)Fazilet ve Asalet, Mehmet Emin Yurdakul (Sayfa 75)

Deformasyon
Gecenin bir vakti Tahir’in telefonu çaldı. Gözleri kapalı, yatağında bir türlü rahat edemiyordu, ya dizkapaklarını gövdesine değin çekiyor ardından süratle fırlatıyordu ya da kımıl kımıl hiç durmadan yatağın öte yanından bu yanına yuvarlanıp duruyordu. Senagül’ü düşlüyor olması bedenine huzursuzluk veriyordu. Zihninde kurduğu Tahir-Senagül evreninin imkansızlığını bedeni dahi kabul etmiyor, huysuzlanıyordu. Kurduğu düşlerle muhtemel olmayan geleceği, muhtemel yapmaya, kendini kandırmış olduğu gerçeğini göz ardı ederek devam ediyordu. Ne kadar zaman yatağında bu vaziyette dönüp durduğunu tahmin etmesi zordu, bunu düşünmedi bile. Yorgun hissediyordu, bu sıralar hep yorgundu zaten.

Gözlerini açmaya tenezzül etmeden kolunu komedinin üzerinde gezdirdi. Telefonu, zor bela buldu hatta az kalsın düşürüyordu da refleksi sayesinde durumu kotardı. İki gözünü açamayacak kadar üşengeç olduğunu ifade etmek gerek. Tek gözüyle ilkin arayanın kim, ardında da saatin kaç olduğuna baktı. Saat yarımı çoktan geçmişti, hala uyuyamamış olmasına artık şaşmıyordu. Çünkü her günün gecesi birbirinin aynısıydı. Arayan Mete’ydi. “Alo efendim hoca hayırdır bu saatte?” diye telefonu açtı. “Hoca uyuyor muydun yoksa, Cumartesi bu saatte uyunur mu yahu, haydi hazırlan seni almaya geliyorum. Aslında senden rica ediyorum. Eski Beyrut’a gitmem gerekiyor, biliyorsun oraya gidince alkol almadan olmaz. Yani işte… anladın sen hoca, dönüşte bana araba kullanacak adam lazım. Hem senin içinde farklılık olur fena mı? Ne dersin, geliyor musun?”

Esasen Tahir’in çok değil dört saat öncesinde yarın için bir planı vardı ta ki Senagül ’ün “Yorgunum yarınki buluşmayı başka bir sefere bırakalım olur mu.” mesajına kadar. Mesajı okumasıyla enerjisi iyice düşmüştü bu nedenle erkenden yatağa sokulmuştu. Tüm bu yorgunluğu, zihninde yarattığı aksiyonların neticesiydi. Yarın henüz olmamışken yarını zihninde yaşaması hatta beğenmediği olasılıkları silip tekrardan ince ince en baştan oluşturması, kendini kandırmanın ötesinde korkunç bir yorgunluğa yol açıyordu. Yalandan da olsa günün sonunda mutlu bir tablo çiziyordu. Çiziyordu çizmesine ama sözün özü ve işin tuhaf tarafı yarın olduğunda atölyeye dahi varamıyordu. Yorgundu evet, yorgunum demeliydi Mete’ye ama bir diğer yandan da Senagül ‘ün mesajı zihninde bir solucan gibi dolaşıyordu, kalbinin en derinlerinde giderek güçlenen bir acı hissediyordu. Bunu bastırması, başka şeylerle örtbas etmesi gerekiyordu. İşte bu sebeple Mete’nin isteğini olumlu yanıtladı.

Yeni aldığı kot pantolonunun kesimini çok beğeniyordu. Aynanın karşısında vuku bulan görüntüsüne, “Tamda bana göre kesmişler ha ne dersin?” gibi sözlerle kendi zatını telkin ediyordu. Özel günlerde, doğrusu gömleği çok olmasına rağmen hep iki gömleği arasında seçim yapıyordu. Yine risk almadı ve kırmızı çizgili gömleğini giyiverdi. Gece kulübü ile arabayı park ettikleri yer arasında epey mesafe vardı. Gerçi havanın pek soğuk olmadığını da biliyordu ama sabaha karşı dönüş yapacaklarından siyah bir mevsimlik ceket geçirdi üzerine. Ne olur ne olmazdı en nihayetinde İstanbul’un havasına güven olmayacağını çok defa tecrübe etmişti. Son olarak parfümünü sıktı ve tam bu esnada tekrardan telefonu çaldı.

Gidiş yolunda arabayı Mete kullandı, pek konuşmadılar. Kulüp havasına girmek için Mete radyoda bir süre yabancı müzik aradı. Hatta arabayı kullanırken İnstagramdan birkaç story falan da paylaştı. Tahir nezdinde gecenin her bir eylemi garipti, tuhaftı, yabancıydı. Çok trafik yoktu ama tahmin ettikleri süreden yine de geç vardılar Eski Beyrut’a. Taksimin eski hanlarından birine girdiler. Müzik sesi hafiften kendini hissettirmeye başladı hanın hemen girişinde. Kapıda onları izbandut gibi bir güvenlik görevlisi karşıladı. Top sakalı, sert bakışları ve kulağındaki kablosuz kulaklığı ile örneklerinin aynısıydı. Mete ile tanışıklıkları vardı. Selamlaştılar ardından Mete’nin ve Tahir’in bileğine, yuvarlak içine alınmış bir “EB” damgası bastı. İçeri girdiklerinde müzik ve sigara dumanı kalabalıktan arda kalan alanı doldurmuş vaziyetteydi. Keskin bir alkol kokusu Tahir’in burnuna çalındı. Bu koku kalabalıkta ilerledikçe yerini değişik parfüm kokularına bırakacaktı. Bir zaman sonra ise sigaranın kokusu tüm kokuları bastıracak ve dumanı da gözlerini acıtacaktı.

İlk olarak ikili ve üçlü gruplar göze çarpıyordu. Ortamda az zaman vakit geçirecek olunsa aslında bu ikili ve üçlü grupların daha büyük gruplara dahil oldukları, hengamede hep birlikte takılmanın imkansızlığından ayrı kaldıkları kolayca anlaşılabilirdi. Bir tarafta pipetli alkol bardaklarıyla dans edenler diğer tarafta ise alkol faslını çoktan geride bırakmış tamamen kendini müziğe kaptırmış bireyler dikkat çekiyordu. Kenarlarda kalan koltuklarda dakikalarca öpüşen çiftlerin varlığı ise azımsanmayacak ölçüde fazlaydı.

Tahir’i içeri girişinden itibaren tedirgin bir hissiyat kaplamıştı. Herkesin ona baktığını, bunun burada ne işi var gibi düşüncede olduklarını hatta onu oradan kovacaklarını bile düşünmeye başlamıştı. Mete çoktan kalabalığa karışmıştı bile son olarak uzun sarı saçlı, kolları dövmeli, burnunda pearcing ve kulaklarında çokça küpeleri olan birine sarıldığını gördü. Şimdi tek başınaydı. Kendi kendine; “Hiç kimsenin seninle ilgilendiği yok, seni görmüyorlar bile.” diye telkinlerde bulundu. Sigara dumanı o kadar yoğunlaşmıştı ki nefes almakta dahi zorlanıyordu. Sağ arka tarafta öpüşen çiftlerden nasıl olduysa fark edilmemiş küçük bir bar masası ve sandalyesi gördü. Hızlıca ilerledi ve o yeri gece bitinceye değin bırakmamak üzere sahiplendi.

Oturduğu yerden alanı gözlemlemeye başladı. Bir grup vardı ki dikkat kesilmemek imkansızdı. Orta bölmede giyinişleriyle cezbedici iki genç kadın ve sıska adamın olduğu bir grup hatta ekip demek daha doğru olacaktır, danslarıyla tüm dikkatleri üzerlerinde toplamayı başarıyordu. Kadınlardan birinin kıvraklığı ki bu diğerine göre daha balık etli olmasına mukabil böyleydi, diğerinin ise geniş bir koreografi repertuvarı vardı. Popolarını birbirlerine dayayarak ahenkle dansları ve bunun üstüne yüzlerine kondurdukları ustaca mimiklerle dikkati kabaran erkek ahalisinin kalp atışlarını hızlandırıyorlardı. Tüm dikkatlerin bizatihi kendilerinde olduğunun ayırdımında, gururla danslarına devam ederlerken hemen yan tarafta orta yaşını aşmış, göz torbaları alenen belli, sarışın bir kadının tek başına sağdan sola, öteden beriye, beriden öteye kıvrıla kıvrıla tek başına yaptığı dans kimseyi ilgilenmiyordu. Doğrusu bir taraf diğer tarafa baksa gençliğini diğer taraf bu tarafa baksa geleceğini hatta akıbetini görebilecekti.


Tahir’in etrafı şaşkınlıkla gözlemlemesi henüz bitmişti ki masasının üstüne bir alkol bardağı konduğunu fark etti. Çok ani gerçekleştiği için korku haliyle “Kimse benimle ilgilenmiyor.” diye iç sesini dışa vurdu. Bardağı masaya koyan kadın önce kendisini tutmaya çalıştı ama başaramadı ve bardağın ardından müthiş bir kahkaha bıraktı aynı masaya. Tahir duruma bozulmuştu. Ne yapacağını da şaşırdı, eli ayağına dolandı, bardağı düşürmemek için masanın kenarından ortasına doğru ittirdi. “Şey yanlış anladınız.” diyebildi en sonunda. Genç kadın elini uzattı “Gizem” dedi. Tahir bunu hiç beklemiyordu, gayri ihtiyari o da elini uzattı “Tahir” dedi. Gizem gülümsedi ardından garsona işaret edecekti ki Tahir, kızın havadaki eline mâni oldu. “Araba kullanacağım teşekkürler.” dedi.

Tahir sohbet ilerledikçe huzursuzlanmaya başladı. Alkolün ve müziğin etkisiyle Gizem başlara nazaran daha samimi davranıyordu. Hoş müziğin sesinden ağızlarını kulaklarına dayayarak konuşmak zorunda kalıyorlardı. Tahir’in parfümü iddialıydı, Gizem’e etki etmesi uzun sürmedi. “Parfümün çok güzel.” deme gereği duydu. Tahir utanarak teşekkür etti ama ne olduysa bundan sonra oldu. Gizem’in kendini tanıtmasıyla Tahir kısa süreli bir şok geçirdi. Senagül ile aynı yaşta olmaları bir kenara boyları, giyiniş tarzları bile neredeyse birebir aynıydı kaldı ki Gizem de Senagül gibi muhasebeciydi ve onunda beş yıllık bir muhasebe geçmişi vardı. Tahir bir an zamanın ve gerçekliğin var olup olmadığını sorguladı. Rüya da olabilirdi yahut hala yatağında debelenirken kurguladığı düşlerin önünü kesemediği için buralara varmış olabilirdi. Bu sebeple zihnindeki Senagül deformasyona uğramış olup ona ilgi gösteriyor olabilirdi.

Çevredeki aksiyon yavaşladı ardından bir baş dönmesi ve kalp çarpıntısı başladı. Panik atağı birden ortaya çıkmıştı. Bir taraftan da alnından ve sırtından sicim gibi terler boşanmaya başladı. O esnada aklına tek bir şey söylemek geldi.

“Benim kız arkadaşım var.”

Şehrin sokaklarında ihanet yürüyor bu şiirlerde; tanıdık birileri ölüyor, mahkûmlar koğuşlarında sevda, özlem, özgürlük, sevgili örüyorlar gizlice, genç ayrılıklar, tutsak mutluluklar yaşanıyor… Aykırı hayatların resmi geçitinde hep bir ağızdan söylüyoruz: “hayat zamanda iz bırakmaz / bir boşluğa düşersin bir boşluktan / birikip yeniden sıçramak için / elde var hüzün”…

“Attilâ İlhan toplumcu şiirimize olduğu kadar, bireyci şiirimize de yeni boyutlar kazandırmıştır.”
– ASIM BEZİRCİ

İçindekiler;

yağmurda sis düdükleri

tut ki gecedir
o vahim orospu
t
kısa devre 1
kısa devre 2
kısa devre 3
kurtalan treni’ne gazel
rüya bu ya 1
rüya bu ya 2
rüya bu ya 3
gözleriyle cellat
zeynep beni bekle
yağmurda sis düdükleri
ayıp resimler

rast ‘zenci’ peşrevi
bunlar insanı parçalar
zenci çengi mi…
fokur fokur
sunturlu bir karanlık
ayıp resimler 1
ayıp resimler 2
ayıp resimler 3
ayıp resimler 4
ayıp resimler 5
ayıp resimler 6
rubaiyat

zulmetmeyi yeğler
sürekli bir dalgınlıktır
döne döne
bir vapur gibi uğuldayarak
yağmurlu kış günü
trenler katar katar
korkunun kulak gibi
buz kuşları
sabah uyanırsın
serbest gazeller

gibi redifli gazel
an gelir
kim kaldı
harem-i hümayun
bâki’ye gazel
elde var hüzün
drang nach osten

raviyân-ı ahbar…
nâkilân-ı âsâr…
şöyle rivayet ederler kim…
meraklısı için ekler

“kelime”
deryanın günahı ne?
“genç ozanlar” üzerine söyleşi
şiir üstüne konuşma
avuntu mu?
“kocatepe” ile söyleşi
türk şiirinde gençler (ustalar ne diyor?)
şiirde, kurtuluş savaşı
şiir söylemek
şiirden çok, laf…
(Tanıtım bülteni )

Tüy...
Bir kuş tüyü kondu penceremin önüne…
Mavi ve yeşil renkli..Sonra küçük bir esinti tam ben ona dokunacakken uçuruverdi tüyü.. Dayanamadım, içimdeki heyecana, sıkıca tutundum ona. Rüzgar bizi görmüş gibi keyiflendi ve sanki kıkırdıyormuş gibi artırıverdi esintisini. Biraz hızlandık tüyle.. Yukarıya, daha yukarıya uçtuk… Bulutlara dokunabilecektim birazdan. Uçmanın heyecanıyla kahkaha attım... Aşağıya baktım gökten yavaşça gözlerimi alıp. Aşağıda çocuklar oynaşıyordu… Tüyün beni kavradığını, sıkıca tutmama gerek kalmadığını fark ettim. Ve sanki tüy de beni sevmişti…
Bulutlar bizi memnuniyetle kabul etti tombul gövdelerinin içine… Ilık bir buhar tüm bedenimi kavrayan.. Bu his hoşuma gitmişti. Yüzüme dokundum soğuğa yakın bir ılıklık. Hiç olmadığı kadar yumuşamıştı cildim..
Sonra yine aşağıya bakmaya başladım ki iki tane yaşlı adam tavla oynuyordu bir çayhanenin önünde. Birisi kahkaha atıyordu keyifle. Adamın kahkahası komikti, güldüm.. Benim gülüşümle tüyüm olduğu yerde dönüverdi, sanki gülüşümden, gülüşümün renginden keyif almış gibi…
Biraz alçaldık ve bir ağacın dalları arasında tatlı bir kalabalık gördüm. Ağacın bu dallarına yaklaştığımda ise gördüğüm, yeni yuva yapan iki kuştu.. Çevreden topladıkları çalılıkları ağacın bu kuytuluğuna getirip yuvalarını yapıyorlardı. Dişi olan, olduğu yerde bir süre durunca erkek kuş ona doğru yaklaşıp boynunu gagasıyla kaşıdı. Gülümsedim, gördüğüm şey çok güzeldi…
Ağaçlık alandan çıktıktan sonra hava karanlık bir hal almaya başlamıştı.. Gökyüzü çok sessizdi. Anlaşılan yağmurla beraber dökecekti tüm toprağa içini… Kurumuş toprağı şenlendirecekti mutlulukla.. Sonra güzel taşıt aracım tentesi örtülü bir kitapçının önündeki gazeteliğe kondu. Yağmurun yağacağını hissetmişti sanki. Çevreme bakındım. Dışarıda tek tük insan vardı. Kitapçıya baktım sonra. İçeride sarışın güzel bir kız vardı. Saçları dalgalı açıktı. Gözleri yeşil, parlak bir şekilde bir kitaplara bir de yanındaki adama bakıyordu. Yanındaki adam ise esmerdi. Kızdan gözlerini çekemese de arada bir gülerek ona bir şeyler söylüyordu.. Birbirlerine aşık oldukları besbelliydi. Kitapçı kadın onları izliyordu büyük bir keyifle gözlüğünün üzerinden, elindeki kitap ise onun kendisini okumasını bekliyordu.. Ve o an birden gök tüm haşmetiyle gürledi. Şimşeklerle karışmıştı gök gürültüsü ve kısa bir süre herkesi huzursuz etti. Sağanak bir yağmur inmeye başladı sonra… Yağmura doğru uzattım kolumu…
İçerideki aşıklar ise yağmurun sesiyle pencereye doğru ilerlediler. Yağmuru izliyorlarken adam kızın elini tutup dışarıda ıslanmayı teklif etti. Kız ilk önce birleşmiş ellerine baktı, sonra sevdiği adamın gözlerine. Gülümseyişi tüm dünyayı ısıtabilecek güçteydi. Ama gülüşünün o bir parçası dahi karşısındaki adamın yüreğini ısıtmaya yetmişti ve artmıştı bile… Birlikte dışarı çıktılar… Kimse yoktu bu karanlık havada. Adam sevdiğine sarıldı, tüm sıcaklığıyla.. Bu hayatının en güzel anıydı. Bir süre öylece kalmışlardı ki kız yavaşça ayrıldı adamdan. Adam korktu, yüzüne bakıyordu şaşkınca, kendi yüzünden farksız.. Sarı saçları dalgalı kız ise adamın arkasına doğru, gözlerini ayırmadan… Adam o an ne olduğunu anlayabilmek için arkasını dönmüştü ki üstü başı kirli, yırtık ve mutsuz bir çocuk gördü. İçi parçamparça olmuştu. Bu yağmurda bir çocuğun dışarıda ne işi vardı? Kız, çocuğa yaklaşıp önünde şefkatle diz çöktü. Adamın içi merhametle kuşanmıştı.. Kızın ve çocuğun yanına gitti ve sevgi dolu bir telaşla kitapçıyı işaret etti.. Birlikte içeriye girdiler, koşarak. İçerideydiler.. ve adam kitapçıda bulunan kuru ceketini çocuğun sırtına şevkatle bıraktı. Kız bir yandan çantasından çıkardığı mendille çocuğun ıslak yüzünü kuruluyordu. Kitapçı ise tüm bu güzelliğe, sevimliliğiyle çay ikram ediyordu.. Bir süre konuştular ve o sırada yağmur sakinleşmişti. Yağmur durduğunda ise kitapçıdan birlikte çıktılar, çocuğun ellerinden tutmuş, gidiyorlardı.
Çocuk gülümsüyor, sevgi gözleriyle ışık saçıyordu.. Mutluydular…

Yanımdaki tüy hareketlenmeye başladı o an; güven dolu sırtındaydım.. yolculuğumuz yeniden başlamıştı… Bakalım nereye gidecektik şimdi? Biraz ilerleyince o sıcacık sevgiyi yeniden gördüm...Fakir ve bitkin görünen bir kadının yanına gidiyorlardı.
Çocuk o kadına sarılmış, kadın hafifçe gülümseyerek karşıya bakıyordu.

Aşıkların elleri poşetle doluydu. Bir kuş tüyü ağırlığında gibiydi dünya sanki.. Yüzlerinde başka bir hayata dokunmuş olmanın harika gülümseyişi, ışık dolu…

Gözlerim dolmuştu… Hayatımda gördüğüm en anlamlı sahneydi bu.. Boynumdaki mavi eşarbımı çıkardım ve onlara doğru esen bir rüzgara emanet ettim.. Eşarp sarı saçlı kızın omzuna düştü. Yukarı baktı… Ama hiçbir şey göremedi. Adam kıza yaklaştı ve eşarbı boynuna sardı. Gülümsedi ve kızın elinin ayasını dudaklarına yakınlaştırıp öptü…



Uyandığımda saat sekizi gösteriyordu. Pencerenin önündeki kitap okuma köşemde uyuya kaldığımı fark ettim. Önce afalladım, nasıl yani hepsi rüya mıydı diye düşündüm. Sokak lambasının aydınlattığı yerden yerlerin ıslak olduğunu gördüm. Aralık penceremden ıslanmış toprağın enfes kokusu odama süzülüyordu..
Ayağa kalkıp gerindim. Sırtım ağrımıştı. Dağılmış saçlarımı açıp yeniden toplamak için aynanın karşısına geçtim. Boynumda bana ait olmayan mavi bir eşarp sarılı duruyordu...

İncikupelikiz

Tertuliano Maximo, Amerika'yı inceledi.
 05 May 21:00 · Kitabı okudu · 7 günde · 7/10 puan

Ailesi tarafından aforoz edilip Amerika' ya dayısının yanına gönderilen Karl Rossmann 'ın başından geçenleri konu edinen Kafka romanı.

Senatör olan dayısının yanında güzel bir eğitim alırken, kariyeriyle ilgili umutlar taşıyorken dayısının yanından da ayrılmak zorunda kalınca, dar gelirli insanların kötü yaşam şartları içinde kendisine yer bulur kahramanımız. Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe olayına pek takılmadan yeni hayatına ayak uydurmaya çalışır. Çalıştığı yerlerde kraldan çok kralcıların olması, kendisini kullanıp, sömüren arkadaşlarıyla yaşamak zorunda olmasına rağmen hayata tutunma azminden taviz vermez.

Çoğu arkadaşın söylediği gibi Kafka' nın diğer romanlarından çok akıcı. Dava, dönüşüm romanları gibi alt metin zenginliği olmadığı için daha akıcı geliyor sanırım.

Türkiye İşbankası Kültür Yayınlar 3.basımını okudum. Oklahoma Açık Hava Tiyatrosu bölümünden sonra tekrar Bir Barınak bölümünün devamı gibi gelişen olayları Oklahoma Açık Hava Tiyatrosu bölümüyle bağdaştıramadım ve bu bölüm havada kaldı. Bu bölüm rüya mı, düş mü, ya da Karl' ın henüz başına gelmemiş ama gelecekte karşılaşacağı bir olaydan kesit mi bilemedim.

Okuyunuz arkadaşlar, Karl' a çetrefilli yolculuğunda arkadaşlık edin, buna ihtiyacı var.

alper’den 700 lira borç aldım bugün
israil devleti gömülsün diye karanlıklara!
çünkü eğer borcu varsa bir mazlumun
başka bir mazluma
bir mazluma
mazlum…
sevgilim
tam buraya uygun bir ayet bulamıyorum.
oysa ne çok ayet vardı 90’larda…
baktığımız her yerde ayrı bir allah
gördüğümüz her peygamber yeni bir mağara.
insan olmak bizatihi sansasyoneldir.
diline döktüğüm dilleri hatırlasana…

alper bana 700 lira borç verdi bugün
israil kaç mermi yapabilir bu parayla?
tarık ali’nin muhammed ikbal için söyledikleri doğru mu?
frengiden öldü diyor lahor pavyonlarında.
işte 90’larda böyle şeyler düşündük biz sevgilim
düşündük şiir yazınca temizlenir ülkemiz.
şimdi ikbal cennette, tarık ali ingiliz
merminin de biliyorsun, bini bir para
ve diyelim ki humeyni’yi de seviyorum jack daniel’ı da
diyelim ki ev kirasından muaftır bütün şehir
diyelim ki zalimler de centilmen olabilirler…
bana duyduğun sevgiyi azımsasana!
lira bana alper borç bugün verdi 700.
hemen iki paket malbora, biraz mızrak, biraz kuz.
bilhassa ecnebi reyonundan seçtim bunları sevgilim
fosforun pişirdiği çocuklarda bulunsun tuzumuz.
ah evet biliyorum demode lakırdılar bunlar
demode irrasyonalizm, antikapitalizm demode.
dünya kocaman bir köy, en iyi sigara malbora

araplar arkadan vururlar, meşru bir ülke israil.
eğer bir gemi dolusu hayvan
haksız yere böğürüyorsa
ölen her zaman suçludur ne yapabilir ki katil?
biliyorsun zalimin dediği olur ortadoğu’da
dur küfretme. zalimler de allah’a dahil! söylemiş miydim alper’in bana borç verdiğini?
mızrak aldım, çok arabesk, fazla anakronik.
kuz desen; alnım açık, dolaşmam kuytularda.
belki de lirayı kapar kapmaz 700
yüzümü dönmeliydim olduğu gibi batıya.
bir bakmışım karşıdan tarık ali geliyor
hey bayım; şu var ya; şu koca london bridge…

90’larda espriler hep böyleydi sevgilim
çok açık göstermeci, nobran, edepsiz ve kitsch!
90’larda zalimler biraz racon bilirdi.
karıları çocukları köpekleri olurdu.
yalnız kalan bir zalim allah’ı düşünürdü
dur gevşeme. zulüm, allah’tan hariç!
ah o gemide ben de olsaydım eğer
mızrağı sallardım aştot’a kadar
belki gider çirkin bir faşiste değer
belki de bir masumun tam kafasına.
ama savaş böyleymiş bazen siviller
ölebilirlermiş devlet uğruna.
90’lar bitti artık onlar var ve hey
siz devlete inanan bütün reziller
cehennemde karşıma çıktığınızda
öyle bir yumruk patlatacağım ki tam burnunuza
hayatınız gazze şeridi gibi geçerken gözünüzden
anlayacaksınız allah ne demek
ahlak ne demek
ve rüya
bu sözlerimi cennet ehline aynen ilet sevgilim:
devletin bekasının da allah belasını versin
malboranın da!

Ah Muhsin Ünlü