• Bozkırın ortasında , sarının hakim olduğu , buğday kokusunun burunlara cennet kokusunu getirdiği bir bölgede bir kadın ve adam kendi cennetlerini kurdular. Bu sevginin yapı taşlarını saygı, aşk,emek, toprak oluşturuyordu. Ekin zamanı geldiğinde toprağa hem sevgilerini hem de buğdayın tohumlarını ektiler. Hasat zamanı olgunlaşan aşklarını ve değerli Toprak Ana’nın onlara sunduğu altın başağı topladılar.

    Her biri bir başak tanesinin göz kamaştırıcı renginde ve toprağa düşen alın terinin mücevherleri gibi güzel kalpli dört evlat… Kasım, Maysalbek, Caynak , Aliman…

    Her biri adeta toprağa ekilmiş bir sevgi tohumu gibi büyüyor ailede. İnsanlar çalışıyor, kardeşlik, komşuluk bu köyde değerini yitirmemiş henüz. İnsanlar birbirlerinin acısına gerçekten üzülüyor, birbirlerine gerçekten yoldaş oluyorlar. Bir çocuk , tüm köyün çocuğu. Bir acı , tüm köyün acısı…

    Emeğin ve sevginin hükmettiği bu köye Savaş Tanrısı en büyük kudretiyle saldırıyor daha sonra. Analar emek emek büyüttükleri çocuklarını, kocalarını , ekinlerini savaşa gönderiyorlar. Geride aç ve yoksul çocuklar , kocasız , dul kadınlar, evladını kaybetmiş analar ve bir de küçük umut kırıntıları kalıyor. Sevdiklerinin alıyor olmasını umdukları nefes, kendi nefesleri oluyor. Geceleri de gündüzleri de yok artık.

    Gündüzleri ekinler için canla başla savaşıyorlar. Geceleri de bir başka çile! Kabuslar, umutlar , kötü düşünceler arasında mideye , göğüse oturan bir yumruyla geçiyor, geçmiyor!

    Kim demiş kadınlar güçsüz diye ? Dünyada bu acıları, gözyaşlarını içine döküp yine de çalışan kaç canlı vardır?

    Hangi tür canlı bir gün önceden kendini acılar içinde paramparça edip, ertesi gün içinde bulunan tüm güçle askere ekmek sağlamak için tarlada canla başla savaşır?

    İşte analar ve kadınlar bunu yaptı. Hani “bağrına taş basmak” derler ya , hah, işte bağrına kor basan anaların , kadınların öyküsü bu!
    Acılarını yazar öylesine hissettiriyor ki , okurken gözyaşlarımda satırlara eşlik etti. En acısı da bunların sadece bir kurgu değil , gerçek olduğunu bilmek…

    Dünyanın Savaş Tanrısının egemenliğinde olduğunu bilmek ve bu Tanrı’nın asla kana doymayacağını bilmek…

    Ah Tarih…
    Neden sayfaların, ölü insanlarla dolu? Neden sayfalarının altında yetim çocuklarının gözyaşları var ? Neden kanla beslenen bir vampirsin sen? Anaların , çocukların gözyaşlarından beslendiğin yetmedi mi ?
    Gençlerin umutları sayfalarında kaldı, cephanelerin soğuk, metal ağırlığı arasında duvarlara çarpa çarpa öldü umutları. Bu acıların sebebine güç diyebilecek misin tarih?

    Anaların suratlarına güç istiyorlardı, toprak istiyorlardı, daha fazla altın istiyorlardı, daha fazla kadın istiyorlardı, pis kokan ağızlarına daha fazla et istiyorlardı diyebilir misin ?

    Seni yaratan Savaş Tanrısı ey Tarih! Ne yazık ki tarih yazmak her zaman savaşlarla mümkün görülmüş bu dünyada ve düzen böyle devam ediyor. Ardında kaç okyanus dolusu gözyaşı bıraktığını hesaba katmadan , gençliği emen bir ruh gibi aramızda gezmeye devam ediyor.
    Geriye sadece anılar , ağıtlar , gözü yaşlı insanlar kalıyor. Adeta bir cennet olamayacağının kanıtı gibi canlı ve bir o kadar da soğuk nefesiyle kendini belli ediyor savaş.

    Çekilen acıların tarifi yok , olana çare de yok. Ama ya gelecek ? Gelecek de Savaş Tanrısı’nın hizmetine girecek mi ?
  • İSTASYON

    Uzun boylu, siyah saçlı, kirpikleri uzun ve biçimli bir delikanlı elindeki bavulu ile bilet gişesinin sırasında bekliyordu. Rahat bir tavrı vardı. Onu gören genç kızlar gözünün ucuyla bakmadan yanından geçemiyorlardı. Delikanlı bunun farkındaydı ama hiç oralı olmuyor önüne bakmaya devam ediyordu. Sıra yavaş bir şekilde ilerlerken o, etrafına bakınıyor yeni yapılan istasyonu kafasında değerlendiriyordu.
    Ortaya konulmuş oturaklar, ortalıkta oynayan çocuklar, gazete okuyan ve sarma sigaralarını tüttürenler, trene yetişebilmek için koşuşan kalabalık aileler… Etrafında dönen bu olayları izlerken bilet gişesinin sırasının bitmiş olduğunu gördü. İlerleyerek orada durmakta olan yaşlı kadına baktı. Yaşlı kadın işinden bezmiş, sürekli oturmaktan biraz kilolanmış, bir an önce mesainin bitmesini bekliyor gibiydi. Delikanlıya bakmadan, önündeki dergiye göz gezdirerek;
    ‘’Nereye?’’ diye sordu. Delikanlı, kadına küçük bir gülümseme atarak –Tabii kadın bunu görmedi-
    ‘’İstanbul’’
    ‘’Kaç kişi?’’
    ‘’Bavuluma da bilet keseceksiniz İki!’’ cevabını verdi delikanlı. Kadın, kafasını kaldırarak karşısında bir insanın olduğunu fark etti. Delikanlıya yüksekten bir bakış attı. Küçümser bir ifadeyle;
    ‘’Beyefendi bugün çok şakacılar.’’ dedi. Delikanlı küçük bir gülümsemeden sonra;
    ‘’Her zaman ki hâlim, yalnız size küçük bir tavsiye vereyim. Lütfen bunu yanlış anlamayın. Karşınızda bir insan olduğunu, ona gülümsemeyi unutmayın. Kafanızı öne eğerek karşınızda ki insanın sizler için negatif düşünmesini sağlıyorsunuz. İçiniz öyle değildir umarım.’’ dedi. Kadın takınmış olduğu istifi hiç bozmayarak derin bir nefes aldı, gözündeki gözlükleri çıkararak;
    ‘’4 Lira’’ dedi.
    Delikanlı, söylediklerinin bu kadında herhangi bir etki edemeyeceğini, kadının çoktan bitmiş ve hayat içerisinde benliğini kaybetmiş olduğunu anlayınca üstelemeyerek parayı uzattı. Biletini aldıktan sonra arkasını dönerek perona doğru sakin adımlarla yürümeye başladı. Perona vardığında trenin gelmesine daha 15 dakika vardı. Gözüne iliştirdiği oturağa oturarak, bavulunu bacaklarının arasına aldı. Cebinden bir sarma yaparak tüttürmeye başladı. Bir yandan tüttürmeye dursun, diğer yandan ayrıldığı evini hayal ediyordu.
    Koskocaman bahçesini, kız kardeşi ile oynadığı çimenleri, büyük çınar ağacının altında ailesi ile birlikte keyifli sohbet eşliğinde yedikleri akşam yemeklerini… Çınar ağacının yorgun dallarına astığı salıncağı, kız kardeşini salladığını düşledi. Nasıl bunlardan vazgeçebilmişte İstanbul`a doğru yol almıştı. Burada onu bekleyen çok sakin ve pembe bir hayat varken o, neden bilmediği bir şehre doğru yol alıyor, karmaşıklığın içine girmek istiyordu. Sarmasını bitirdikten sonra tam ayağa kalkmak üzereydi ki öte yandan gelen bağırışlar duydu.
    Bir kadın elinde tuttuğu küçük çocuğu ile karşısında duran adama bağırıyordu. Adam sinirlenmişe benziyordu ama etraftan çekiniyor olacak ki kendini tutuyordu. Kadın bir iki adım atıyor, arkasına dönerek adam hakaretler yağdırıyordu. Adam, kadın gittikçe arkasından gidiyor onu geri dönmesi için ikna etme yollarını arıyordu. Delikanlı karışmak istemedi, normal karı-koca kavgalarından biri olarak düşünerek arkasını dönmüştü ki bir silah sesi duydu. Adam cebinden çıkardığı 18`liği havaya kaldırmış duruyordu. Kadının elinden tuttuğu çocuk korkmuş avazı çıktığı kadar bağırıyor, kalabalık bir anda o bölgeden uzaklaşıyordu.
    Delikanlı, yavaş adımlarla adama doğru yürüdü, kadın ve çocuğu arkasına alarak adamın karşısında dikildi. Sert bakışlarla kendisine bakan adama, hafif bir gülümsemeyle ellerini açarak;
    ‘’Sakin ol üstat! İndir o silahını bak çocuk korkuyor.’’
    ‘’Sen karışma delikanlı! Aile içi mesele, çekil önlerinden’’ diyerek havaya bir el daha ateş etti. Adamın yüzünü süzen delikanlı, çoktan her şeyden vazgeçmiş olduğunu, aile içerisinde çok sıkıntılı zamanlar geçirdiğini, artık bitme noktasına geldiğini kısa zamanda çözmüştü. Delikanlı çekilmek istiyordu, karışmak istemiyordu. Durmasının tek bir nedeni vardı; o da mavi gözlü, sarı saçlı, hayatı henüz yeni yeni tanıyan küçük kız çocuğuydu. Korkmuş, annesine sığınmış, ürkek gözleriyle babasına bakıyordu. Delikanlı biraz daha adama yaklaşarak elleri havada konuşmaya devam etti;
    ‘’Bak bilâder, kendini düşünmüyorsan şu kız çocuğunu düşün. Elinden bir kaza çıkarsa ne olacak? Sen hapishaneye düşecek, bu küçük de yetim kalacak. Gel yapma, indir o silahı ver bana!’’
    Adamın yorgun, kenarları yılların verdiği sıkıntıyla kırışık bağlayan gözlerinden yaşlar süzüldü. Silahı indirdi, yere çöktü bağdaş kurarak ağlamaya başladı. Delikanlı adamın yumuşamış ve rahatlamış olduğunu düşünecek ki yanına gitmek istedi. Birkaç adım attıktan sonra adam silahını başına dayayarak;
    ‘’Ben çoktan bitmişim. Ruhum, bedenim çoktan sıfırlanmış. Artık daha fazla bu acıyı sürdürmenin, onlara da yaşatmanın bir anlamı yok!’’ diyerek mermiyi namluya sürdü. Delikanlı donup kalmıştı. Elleri titriyor, bacakları donup kalmış hareket edemiyordu. Kadın bunu yapan kocasını görünce;
    ‘’Cevdet! Dur yapma. Hallederiz, her şeyi hallederiz. İndir o silahı kurbanın olam! Hadi lütfen.’’ diyerek adama yaklaşıyordu. Adam, bu son anında, hayatının son saniyelerinin aktığı bu zaman diliminde karısının gözlerinin içine bakarak;
    ‘’Özür dilerim sizden. Beni affedin, çok özür dilerim.’’ tetiğe bastı. Delikanlının yüzüne sıçrayan kanlarda, kadının bağırış çağırışları, ufak yavrunun gözlerini sonuna kadar açıp, babasının cansız bedenine bakması, güvercinlerin bu ses patlaması ile havaya uçuşmaları, şuan ki durumun tüm anormalliği, hayatın acımasızlığı, sıkıntıları ve çekilmez yapısı vardı.
    Akşamın sıcak, yumuşak rüzgârları delikanlının saçlarını dalgalandırıyordu. Evlerinin büyük bahçesine girilen boyasız kapısını açtığında annesi ve kız kardeşi büyük çınar ağacının altında oturuyorlardı. İkisi de, bizim delikanlıyı görür görmez ayağa kalkıp ona doğru koşarak sarıldılar. Delikanlı kız kardeşini kucağına alarak öptü. Ona bakarken, bugünkü yaşadığı olayı, küçük kızın babasının cesedini görmesini, bu acımasız hayatla tanışmasını hatırlıyordu. Geçen dakikalardan sonra delikanlı annesine yaşadığı olayı anlattı. Annesi kendini tutamayarak ağlamaya başlamıştı, delikanlı annesini bir yandan teselli ederken o da kendini zor tutuyordu.
    Yemeğini yedi, karnını doyurdu. Hazırlandı ve yatağına doğru yol aldı. Yatağına giderken küçük kız kardeşini kontrol etmeyi ona uzun süre bakmayı unutmamıştı. Küçük ellerini, küçük burnundan nefes alışverişlerini izliyordu. Kim bilir, ilerleyen zamanlarda nasıl bir hayatı olacaktı, hayatta rahat mı olacaktı yoksa hayatın şamarını yiyecek kendini mi tüketecekti?
    Hayatın şamarını herkesin yemesi gerekir, o şamarı bir kez yediğinizde hayatınızın çıkmaza gittiğini anlarsınız. Önemli olan o şamardan sonra yerde yatmak yerine ayağa kalkarak ona karşı dik durmanızdır. Yatağa yattığında uyku tutmadı biçimli gözlerini delikanlının. Bir o yana bir bu yana dönerken sabah ki olayı düşünüyor, kadın ve çocuğun acaba şuan ne yaptığını düşünüyordu. Kararını vermişti. Onları bulmalıydı, sorup soruşturup onlara ulaşmalı, altüst olan hayatlarını yeniden onarmaya yardım etmeliydi. Hiç değilse o küçük kız için yapmalıydı. Aynı durumda kendi kız kardeşi de olabilirdi. Biraz bu olaylar hakkında kafasını yorduktan sonra, gecenin sessizliğinde, ılık rüzgârın vücudunu okşaması eşliğinde uyuyakaldı.
    Sabah erkenden kalkmış, takım elbisesini giymişti. Ayakkabılarını cilaladıktan sonra kapıyı çekmiş ve yola koyulmuştu. Civardaki bulunan esnafa, kahvehanelere kavurucu sıcağın altında kadın ve kız çocuğunu soruyordu.
    Küçük bir kasabada oturdukları için, yaşanan olaylar anında konuşulur, başka bir olay patlak verene kadar da o olay konuşulmaya devam ederdi. Girdiği her kahvede insanlar konuşuyordu, sürekli konuşuyorlardı. Hiçbir şeyin iç yüzünü bilmeden, adamın neler yaşadığından, ailenin içsel dünyasında ne gibi savaşlar verdiğinden habersiz insanlar konuşmaya devam ediyordu.
    Delikanlı en sonunda bir bakkala girip, soğuk bir su aldıktan sonra bakkal sahibine kadını ve çocuğu sordu. Bakkal biraz düşündükten sonra;
    ‘’Haa, sen şu meseleyi diyon! Ben tanırım onları. Kocasını tanırdım daha doğrusu, bizim evin iki ilerisinde otururlar. Yazık olmuş, bana da borcu vardı İsmail`in. Tüh tüh.’’
    Delikanlı sinirden kendini zor tuttu. Adamın kel kafasına bir yumruk indirmemek için kendini zor tutuyordu. Ortada yitip gitmiş bir adam vardı. Bakkalın tek derdi parasını almaktı. İnsanlar gittikçe çukura sürüklenmiyor! Bizzat kendi ayakları ile, gülümser tavırla kendilerini çukura atıyorlar. Bakkaldan aldığı tarif ile delikanlı kadının evinin önüne gelmişti. Kapıyı iki kez tıklattıktan sonra herhangi bir ses duymadı. Etrafına bakınıyor ama sanki salgın varmış gibi sokakta kimseyi göremiyordu. Tam ümidini kesmiş gitmek üzereydi ki kapı açıldı. Delikanlı arkasını döndüğünde küçük kızı gördü. Kızın bakışlarını, acı çeken bakışlarını. Küçük kıza gülümseyiş atarak;
    ‘’Annen burada mı küçük?’’ diye sordu. Kız hiçbir şey söylemiyor, sadece bizim delikanlıya bakıyordu. Delikanlı içeriden bir ses geldiğini duyarak gözlerini içeriye dikti. Kadının geldiğini gördü. Ağlamaktan gözleri şişmiş, kızarmış, hayatta tek tutunacağı evladı kalmıştı. O da olmasaydı kendi sonu da kocası gibi olacaktı buna emindi delikanlı.
    ‘’Buyur?’’ dedi kadın.
    ‘’Merhaba abla, başınız sağ olsun! Beni hatırladın mı? Dün istasyonda o üzücü olayda sizin önünüze geçerek, kocanızı ikna etmeye çalışmıştım.’’ Yutkunarak, zorlukla konuşuyordu. Sonunda bitirebilmişti.
    Kadın bir müddet karşısındaki delikanlıyı süzdükten sonra hafif bir gülümsemeyle;
    ‘’Evet, hatırladım. Olay esnasında size teşekkür de edemedik. Kusura bakmayın ne olur.’’
    ‘’Yok abla olur mu öyle şey. Ben sadece sizin iyi olup olmadığınızı görmek istedim, onun için gelmiştim.’’
    ‘’Sağ olasın! İyiyiz çok şükür. Çok sağ olasın.’’
    Bizim delikanlı hiç fark etmediği, daha önce hiç yaşamadığı bir his yaşıyordu.
    Kalbi nedense çok farklı çarpıyordu, kadının mavi gözlerine, uzun ve biçimli kaşlarına, yumuşak saçlarına, dolgun dudaklarına baktıkça daha çok terliyor, konuşmak istiyor ama bir türlü yapamıyordu. Ne oluyordu bizim delikanlıya? Dün kocasını kaybetmiş kadına, hayatı mahvolmuş kadına aşık mı oluyordu! Olacak şey mi bu? Delikanlı daha fazla üstelemedi. Cesareti, pısırıklığını yenemedi!
    ‘’Peki, bir ihtiyacınız olursa ben aşağı yolda ki, büyük çınar ağacının orada oturuyorum. Lütfen çekinmeyin.’’ diyerek küçük kızın saçlarını okşadı, arkasını dönerek yürümeye devam etti. O yürüyor, kadın arkasından bakıyordu. Delikanlı arkasına bakamadı, kalbi yerinden çıkacak gibi çarpıyor, tek bir şey düşünüyordu; Kadını!
    Eve kendini atar atmaz direk yatağına koştu. Gün boyu yatağının içinde kaldı, bizim delikanlı sevdanın tokadını yemişti bir kere, geri döndürebilene eski hâline getirtene aşk olsun! Kız kardeşiyle ilgilenmedi, evin bahçe işleriyle uğraşmadı sadece düşünüyordu. Tek arkadaşı sarması ve kafasının düşünceleriydi. Aradan on gün geçmedi ki artık dayanamıyordu. Daha fazla dayanamayacaktı. Biraz daha beklerse, kadını görmeye gitmezse kendine zarar verecekti, delirmişti. Cesaretini toplayıp kadının eski kapısının önünde bir kez daha bulmuştu kendisini. Elli bir kalkıyor, bir iniyordu. Daha fazla dayanamadı çaldı evin kapısını. Biraz bekleyişten sonra kapı tekrar açıldı, küçük kız onu görür görmez arkasını döndü içeri doğru yürüdü.
    Delikanlı anlam veremiyordu. Kadın gelecek diye beklediyse de gelmedi. Ayakkabılarını çıkardı evin içerisine girdi. Kızın gittiği yolu takip etti ki ne görsün! Hayatın anlam veremediği çaresizliği mi dersiniz, en hakikatli tokadı mı dersiniz. Gözleri gördüğü görüntü karşısında herhangi bir yaşam belirtisi vermiyordu. Tek gözleri olsa iyi, tüm vücudu bu görüntüden sonra herhangi bir hayat belirtisini göstermiyordu. Âşık olduğu kadını gördü. Narin saçlarını, mavi gözlerini gördü. Pürüzsüz, tertemiz boynuna dolanan ipi, kadının ayaklarının havada sallandığını gördü. Cansız bedenini, konuştuğu biricik maviş gözlüsünün atmayan kalbini hissediyordu…

    Mert Ekim
  • seni de vururlar bir gün ey acı
    uçuşup durduğun kanatlarından
    sazın, sözün, türkülerin tükenir
    ellerin koynunda kalakalırsın

    şakaklarına kar yağıyor bilesin ey acı
    gül açan yüzlerimizde
    göğeriyor rengin senin de

    biz seni
    tâ eskiden tanırız
    hani göğüslerimize taş olur inerdin
    avuçlarımızda hira dağıydın
    al atların tan yerine ayarlanmış yelelerinde
    akdeniz rüzgarlarına karışan sendin

    biliyorum
    hiçbir tarih yazmayacak ve bir
    sır gibi kalacak yakılan kitaplarda
    göbek bağı anasından henüz çözülmemiş bebelerimize 
    mitralyözlerin washingtondan ayarlandığını

    seni de yakarlar bir gün ey acı
    bir taptuk kul gözlerinden vurursa
    parmakların eğri ağaç tutmaz
    çığlıkların çağlar aşar duymazsın

    ve ben biliyorum
    örümceği, mağarayı, güvercini, asâyı

    ve ibrahim'in baltasını
    biliyorum

    nereden başladı bu kesik dans
    ve bu dansa karşı afyonlanmış hecin yüzlü
    insanlar kim?

    kim kimin yanında
    kim kimin karşısında

    meclis kürsüsünden konuşan bu adam kim

    üsküdür kız lisesinde okuyan genç kız
    çantasında kimin fotoğrafını taşıyor

    kadıköy vapurunda sigara tüttüren delikanlılar
    neden gülüyorlar ki

    seni de vururlar bir gün ey acı
    filistin'de sapan taşlı çocuklar
    dalın, kolun, fidelerin budanır
    kuru bir kütükle kalakalırsın

    öyle bakmayın balkonlarınızdan
    fırat nehri ayrılık çıbanına tutuldu,
    damarlarımızı yırtıyor
    tuna nehri, onulmaz boşnak sızıları
    pompalıyor yüreğimize

    pilevne türküleri ağıtlara dönüşürken,
    çeçenya'da yiğitler
    inancın emeğin / ve aşk'ın
    kılcal damarlarına ulanıp sustular...

    ve ne bağdat'tan
    ne şam'dan
    ne mekke'den
    ne diyarıbekir'den
    ne istanbul'dan
    ne buhara'dan
    bunca telefon direğine rağmen kimse kimseyi
    duymuyor

    seni de vururlar bir gün ey acı
    halepçe'de soldurulmuş gül gibi
    bu sevdaya düşsen, sen de yanarsın
    suskun, sıcak, uzun yaz geceleri

    ve siz
    ey analar,
    hani siz, gecelerinizi böler, çocuklarınıza ninniler
    söylerdiniz

    hani siz, fatihler doğururdunuz...

    gelin kızların giysileri kirletildi
    çocuklar hep yetim kaldı

    'elem yecidke yetimen feava'

    ve ben biliyorum
    ben biliyorum
    istanbul'un
    bağdat'ın
    diyarıbekir'in
    mekke'nin
    buhara'nın
    birbirine nasıl bağlandığını, nasıl çözüldüğünü; sonra
    ey insan
    ey insanlık
    ayağa kalk

    kolları ve bacakları budanmış delikanlıları
    boyunları gövdelerinden ayrılmış insanları
    gözleri uyur gibi kapanmış, kan pıhtıları içindeki bu
    çocukları

    gelişmiş laboratuarlarınızda dikkatle inceleyin
    ve bir gün
    bu dünya
    gül bahçesine dönecek

    bunu böyle bilin; ve
    unutmayın..


    Ferman Karaçam
  • #KitapYorumu
    #BöyleBirSevmek
    #ŞiirGecesi
    #SezginKöysüren

    SUÇLUYUZ ÇOCUK

    Ah üstü başı kir pas içinde, yüreği gökkuşağı renginde çocuk
    Çiselenen yüreğinde saf tutamadık,öylece bakakaldık.(Suçluyuz)
    Kelimeler kifayetsiz kaldılar,onlar birer birer döküldü dudaklarımızdan
    Boğazımızda düğumlendi,yankılanmadı hüngür hüngür gülüşlerin
    Yerini gözyaşı aldı tüm kaldırımların.(Suçluyuz)

    Sakın ola affetmeyesin bizi çocuk,küfür dolusu bak gözlerimize
    Bak ki resmi çıksın gökyüzünde tüm yetim kaldırımlarda
    Küçük yüreğine sığdırdığın büyük korkular canlanıyor yüreğimizde
    Hani o seni saklayamadığımız yüreğimizde.(Suçluyuz)

    Oysa ne kadar çok korkardın,ellerin kir pas içerisinde eve geldiğin vakit
    Ne kadar da masumdu annenden yediğin tokat
    Yüreğine sığmazdı gülüşlerin,caddelerde yankılanırdı
    Yetim kaldı sokaklar be çocuk,sahip çıkamadık haykırışlarına.(Suçluyuz)

    Bu muhteşemmmm şiir kitabımızın ana teması genelde sevgiliye olan aşk ve acı ,anne sevgisi,anne özlemi, yalnızlık,paylaşmak.Şairimiz şiirlerinde tekrir(tekrar) ve kişileştirme sanatlarına bolca yer vermiş.Ayrıca serbest ölçüyle yazmış şairimiz şiirlerini.Üslubu çok süslü değil yani ağır bir dil kullanmamış.Bu yüzden de şiirleri çok akıcı ve anlaşılır.Tek kelimeyle muhteşem.Herkese tavsiye ederim.Yazarımızın yüreğine sağlık.
  • Sevmek istiyorum 
    Yalnızca sevmek
    Yetim başı okşar gibi
    Sular gibi bir çiçeği
    Bir kuşun kafesini açmak gibi
    Uçar gibi özgürlüğe
    Sevmek istiyorum
    Yalnızca sevmek
    Dudağa konan nar-ı buse gibi
    Bayramda anne eli öper gibi
    Çocuğun salıncağa koşması gibi sevmek
    Başım her secdeye düşüşünde
    Seni içimde aminlemek
    İman gibi tutmak sevdamı kalbimde
    Günahsız değil
    Tövbeli
    Sevmek

    Sevmek istiyorum
    Yalnızca sevmek
    Can pahasına
    Yaratılış hikmetinin hakkını verir gibi 
    Aşk için yaratılan on sekiz bin alem gibi
    Miraçta titreyen dizler gibi
    Ümmetim ümmetim diyen Resulün (s.a.v) dili gibi
    Yalnızca sevmek

    Ayette saklı duanın hürmetine
    Kalbindeki sevdanın hürmetine
    Gerdanındaki canın hürmetine
    Allah için 
    Senin için
    Alem bir sevgi görsün
    Onca insansızlıkların arasından 
    Bunca ihanetlerin 
    Soysuzlukların arasından sıyrılıp
    Allah a sığınarak
    Bir kaplan gibi, deli taylar gibi koşmak sana
    Sana koştukça dinlenen ruhum için
    Seni sevgi yapmak için
    Cennete koşar gibi
    Feda edilecek ne varsa lügatimde vermek
    Korka korka
    Can boğazdan çıkar gibi
    Sevmek
    Şimdi benden geriye adı sen olan bir sevgi kaldı
    Canım bir kuşun kanadında ince bir tüy misali
    Sana çırpınıyor yüreğim yalnızca sana
    Sevmek istiyorum yalnızca sevmek
    Yalnızca sevmek..

    https://youtu.be/uM4bwo7tLTg

    #nazımköyce
  • ( Adam koltukta yatmaktadır. Elinde ısırılmış elma vardır, elinden kaymış düşmüştür. Etraf dağınık, kağıtlar etrafa saçılmıştır. Kapı çalar, adam dayanamaz kapıyı açmaya gider. )

    ADAM – Ben sana kaç sefer diyeceğim Azray?. ( Şaşkın ) Siz kimsiniz?.
    KADIN – Özür dilerim, apartman ışığına basacaktım ama sizin zile basmış oldum.
    ADAM – Önemli değil canım.
    KADIN – Siz Sır olmalısınız?.
    ADAM – Tanışıyor muyuz?.
    KADIN – Yok buraya büyük harflerle yazmışsınız da…
    ADAM – ( Kapı Girişine bakar. ) Ha… evet… Sırrı olmayan bir sır ( Gülümserler. ) Siz?.
    KADIN – Yeni taşındım aslında, hemen üstünüzde oturuyorum artık.
    ADAM – Orası perili diye düşünmeye başlamıştık.
    KADIN – Tık derken?.
    ADAM – Ev arkadaşım, Azray… Sizi o sandım.
    KADIN – Hım.. ( Gülümser. ) Anladım.
    ADAM – Zaten anlayışlı bir kadın olduğunuzu sezmiştim.
    KADIN – ( Tutamaz kendisini. ) Sizin de, esprili yanınız halinizden belli oluyor.
    ADAM – ( Adam çıplaklığını fark eder, kapının diğer tarafına yaslanır. ) Çok özür dilerim, işte öyle bir anlık öfkeyle kalkınca, insan zararla oturuyor işte. Şey diyecektim, yardıma ihtiyacınız var mı?.
    KADIN – Yok hallettik her şeyi, teşekkür ederim.
    ADAM – Şey diyecektim…
    KADIN – Dediniz az önce şeyi… ( Gülümser. )
    ADAM – Yok, yani bir hoş geldin kahvesi arzu eder miydiniz, tabi ben hemen üstümü değiştirip, yapabilirim, üstümü derken, altımı yani?.
    KADIN – Tamam olur, o zaman bende bu eşyaları bırakıp geleyim.
    ADAM – Süper, nasıl tercih ederdiniz kahvenizi?.
    KADIN – Orta…
    ADAM – Baş üstüne, başımın üstünde yeriniz var zaten…
    KADIN – ( Gülümser. ) Teşekkür ederim, tamam bekle hemen geliyorum ben. ( Kadın hızlıca gider. )
    ADAM – Linda… ( Adam uzun bir süre anlamsızca durur. Kapıyı kapatır. ) Yok hayır, şaka olmalı bu... Linda… ( Yukarıya bakıp sevinir. ) Kahve!. ( Koltuğun orada ki pantolonu hızlıca geçirir. Mutfağa geçer. Kapı çalar. ) Ne çabuk!. Ama daha kahveleri yapmadım. ( Kapıyı açar. Azray elinde laptopuyla kapıdadır. ) Azray hiç hoş gelmedin, hemen sektire sektire git. ( Yüzüne kapıyı kapatır. Kapı hem zil, hem yumruklanır. ) Off!. ( Kapıyı açar. Azray bir hışımla içeri girer. )
    AZRAY – Nereye gidiyorum oğlum burası benim de evim!.
    ADAM – Yahu Azray!. Hayatımın kadını gelmiş, başımın üstüne konmuş, birazdan buraya kahve içmeye gelecek. Sen burada oturuyorsun, it’s a amazing!. Shit the fuck!.
    AZRAY – Ne oldu oğlum heyecandan beynin mi yandı?. Tamam gelsin gideriz.
    ADAM – Olmaz seni burada görürse ürke bilir.
    AZRAY – ( Kahkaha atar. ) Niye lan! Hayatında insan mı görmemiş?.
    ADAM – Bak sen öyle aralarsan topu, yok yok senin gibi bir kıl yumağı görmemiş, hadi biraz yumuşattım.
    AZRAY – Oğlum kız nereden geliyor?
    ADAM – Ya tutma beni lafa, daha kahve yapacağım, anlamıyor musun?. Ben sana böyle mi davranıyorum?. Üstümüze taşınmış, Linda oğlum o!
    AZRAY – Üstümüze mi?. Ooo beyimizin telleri yanmış, sen benden gizli bir şeyler mi kullanıyorsun lan bu evde?. Oğlum yukarısı boş, az önce kedi kaçtı, onu çıkarttım dışarı, lan şimdi anladım… bende diyorum pantolonu niye giydi bu herif?. ( Adam hızlıca yukarı çıkar. Azray Laptopu açar bir şeyler tıkırdatır... Sır kapıdan girer üzgün ve anlamsız bir halde. ) Oğlum erken geldin, misafir bulduğunu da yerdi bir şeyler yeseydin…
    ADAM – Ama…
    AZRAY – Tamam oğlum olur arada, sakinleş, relax man, calmn down, okey?. Bak etrafın azına sıçmışsın zaten, yine bir şeyler mi yazıyorsun?.
    ADAM – Linda…
    AZRAY – Çok sarıyorsun oğlum, çok içine giriyorsun yazdıklarının, böyle olmaz, profesiyonel düşün lütfen. Yazdıkların sana hükmetmemeli, sen yazdıklarına hükmetmelisin, gel böyle koca oğlan… ( Adam gelir koltuğa Azray’ın kucağına uzanır. ) Sen bence yazma hacı, benim gibi ol, yazılımcı ol, kodlar türet. Eskide kalmış öyle hayallerde yaşamak, artık kodlarla orta da her şey.
    ADAM – Linda, beklesem gelir mi?...
    AZRAY – Şekicem Linda’na, tamam sakin ol oğlum, benimde vardı bir Manolyam, ne oldu sonra? Elalemin oldu, eminim onlarında şimdi Lindasıdır, Marifaritikosudur, anlatabiliyor muyum?. Yok işte, hayal ettiklerimiz, hayal ettiğimiz gibi olmuyor, olsaydı hayal etmemiş olurduk. Ya oğlum sen beni yaz, uzakta arıyorsun mevzuları, konu yakınında.
    ADAM – Hayır, ben zaten huylandım zaten kardeşim de bir an öyle… Çok gerçekçiydi oğlum, ilk defa yaşadım bu mevzuyu anlıyor musun?.
    AZRAY – Ben çok yaşadım. ( Adam doğrulur. )
    ADAM – Sahi mi lan?.
    AZRAY – Tabi oğlum sana her baktığımda, gerçekten böyle bir insan var mı acep, cidden yaşıyor olabilir mi, diye düşünmüyor değilim yani.
    ADAM – Aman be geç dalganı sen…
    AZRAY – Sır,
    ADAM – Efendim.
    AZRAY - Sana bir sır vereceğim.
    ADAM – Bravo Zıbaray, İlkokul 3 esprileri ( Alkışlar ) Kahve içiyor musun?. Kime niyet, kime kısmet.
    AZRAY – Yap içeriz… orta olsun…
    ( Işıklar söner. Açıldığında adam koltukta yine benzer pozisyonda uzanmaktadır. Yine etraf kağıtlar, Kapı çalar. Direnir kalkmamak için, sonunda dayanamaz kalkar. )
    ADAM – Yahu senin anahtarın ( Kapıyı açar. ) sen?.
    KADIN – Ama sen hala çıplaksın?.
    ADAM – Nasıl yani?.
    KADIN – Üstünü değiştirip, yani altını. ( Gülümser. ) Gerçi değiştirmek yeni bir boxer demek olur neyse anladın sen işte, kahveleri koymayacak mıydın?.
    ADAM – Evet, ama sen yoktun?.
    KADIN – Uyudun mu yoksa?
    ADAM – Lan uyudum mu yoksa?.
    KADIN – Pardon?.
    ADAM – İnanmıyorum ya uyudum ben.
    KADIN – Evet halbuki çok istekliydin?.
    ADAM – Hala öyleyim. Yani kahve koymak konusunda, lütfen içeri geç lütfen, ( Koltuğun üzerinden Pantolonu alır. ) Biraz dağınık kusura bakma lütfen, orta içiyordun değil mi?
    KADIN – ( Kadın etrafa anlam vermeye çalışarak ) evet… Bu kağıtlar ney böyle?.
    ADAM – ( İÇERİDEN SESLENİR ) Sen keyfine bak geliyorum.
    KADIN – ( Kadın koltuğa oturur. Yerden rasgele bir kağıt alır, okur. ) Gözyaşı doğdu geceye, doğup durmaktan, ölmeyi beceremedi. Tuhaf, öldükçe yeniden doğuyor aynı yerden, acaba bu spermi, kim akıtıyor gözlere?. Gözler çocuk sahibi, çocuklar yetim. Linda, ağlama yeter… ( ADAM Girer. Kahveyi uzatır. ) Sen şair misin?.
    ADAM – Yok be canım, öyle kendimce karalıyorum bir şeyler diyelim.
    KADIN – Şey mi yapıyorsunuz şu an, mübalağa.
    ADAM – ( Gülümser. ) Yok henüz yapamadım.
    KADIN – Ama çok güzeldi, gerçekten gözlerimize kim koyuyor acaba sperm mi?. ( Adam kahvesini içerken etkilenir. ) Şey diyeceğim…
    ADAM – Evet…
    KADIN – Linda kim?.
    ADAM – Siz ( Toparlamaya çalışır. ) Yani sizin gibi bir bayan, yani kadın, hanım efendi.
    KADIN – Bir özelliği yok mu yani?. Herkes gibi mi?.
    ADAM – Yok, aslında çok özelliği var.
    KADIN – Açıklayabilirsin bana Kerem?.
    ADAM – Kerem mi?.
    KADIN – Evet, Kerem?.
    ADAM – Yani aslında ona çok benziyorsun.
    KADIN – Kime Linda’ya mı?.
    ADAM – Evet, yani O’sun diyebilirim, değilsen de o zaman Linda kim?.
    KADIN – Tamam sen nasıl istersen, öyle olsun olur mu?. Sen yazarsın, istediğin zaman silersin.
    ADAM – Peki sen nesin?.
    KADIN – Kağıt… Her şeyini üzerime işliyorum…
    ADAM – Şey diyeceğim…
    KADIN – Tabi söyleyebilirsin Ekrem
    ADAM – Kerem değil miydim?.
    KADIN – Ekrem?.
    ADAM – Linda sen misin?.
    KADIN – Sen nasıl istersen öyle dedim değil mi?.
    ADAM – Ama, sen yoksun, yoktun, yok…
    ( KADIN Adamı öperken ışıklar söner. Işıklar açıldığında Adam neredeyse Azray’ı dudaklarından öpecektir. )
    AZRAY – Napıyorsun şu an mesela?. Kim var rüyanda?. Beni öpüyorsun şu an mesela, lan gorum gorum kafana!
    ADAM – ( Fark eder. ) Hasiktir. Rüya mıydı lan, oğlum Azray kalk hastaneye gidelim.
    AZRAY – O nereden çıktı?.
    ADAM – İyi değilim abi ben, bir şeyler oluyor bana, Linda.
    AZRAY – Yine mi Linda?. Birader, insanın ayarını bozuyorsun ama oğlum niye böyle büyük yaşıyorsunuz anlamıyorum. Yok öyle bir aşk, hep filmlerin, oyunların etkisi bunlar. Gerçekten seven insanlar buluyor oğlum birbirini ya da birbirlerine ait değiller başka doğruları bulduklarında fark ediyorlar. Hayat real anlıyor musun, gerçek, sana bir şey olduğu yok, sadece kabullenmiyorsun, kafanı yaşamak istiyorsun, ama öyle bir kafa yok kardeşim, kabullenmek istemiyorsun ama ben sana bir Sır vereyim mi?. Gerçekten… siz bundan keyif alıyorsunuz, yani yabancı yüzlere benim gibi Manolyayı yapıştırmaktan ve o yabancı yüzlerde aynı şeyi yapıyorlar zaten!. Lan oğlum hiç sevmem kendisini çok ama Şeykss Pirrr boşuna dememiş lan cidden “ Beğendiğiniz bedenlere, hayalinizdeki ruhları koyup “ aşk “ sanıyorsunuz!. “ sen sanıyor musun ki bu adam yaşamadı?. Yaşadı ki yazdı, onun da mesela bir Juliet’i, ne biliyim, neydi, neydi, neyse boşver, vardı işte bir şeyleri ha! Hamleti, gerçi hamlet erkekti değil mi?. Ham atlet ( Sırıtır. Adam Yüzünü hiç bozmaz. ) Ya kardeşim hem adam tee ne zaman söylemiş azına sıçıyım, kapat oğlum ağzını sıçarım cidden. ( Ağzını kapatır. ) Biraz feyzlenin, bari adamın yaşına hörmet edin.
    ADAM – Ben kendimi mi kaybettim acaba?. Adım ne benim?.
    AZRAY – Sır…
    ADAM – Yok hayır, Kerem…
    AZRAY – Si Kerem, non capisco! Oggi a te, domani a me!.
    ADAM – Ne?.
    AZRAY – Yani diyorum ki, bugün sana olan, yarın bana olur.
    ADAM – Hayır hayır, Ekrem…
    AZRAY – Güzel kardeşim, senin adın Sır… Anlıyor musun?. Ve sen kafayı falan yemedin tamam mı?. İnatçılık ediyorsun diyorum sana. Ya her derdin bitti azına sıçayım bir Linda’sı kaldı. Oğlum kira var, ne biliyim elektirik var, su var, interneti var, kıçımın kenarı anca yatıyorsun boyuna.
    ADAM – Şey diyeceğim…
    AZRAY – Deme şey mey, gidiyorum ben… ( Kalkar ) Uslu dur… ( Çıkar gider. Adam pantolonunu giymiş olduğunu fark eder. Kadın havluyla saçlarını kurulayarak girer. Yeni duştan çıkmış gibidir. )
    KADIN – Aşkım…
    ADAM – ( Şaşkın ) Aşkım?.
    KADIN – Neyin var senin?.
    ADAM – Bende merak ediyorum, neyim var acaba?. Sanırım ben delirdim.
    KADIN – Bundan on, on beş dakika önce formun gayet yerindeydi ama.
    ADAM – Lan yoksa, bir saniye!. Özür dilerim lan diye bir giriş yaptığım için ama yapbozu tamamlamaya çalışıyorum. Biz burada en son öpüştük değil mi?.
    KADIN – Evet...
    ADAM – Azray yoktu?.
    KADIN – Azray?.
    ADAM – Ev arkadaşım.
    KADIN – Ben geldiğimden beri onu, hiç görmedim Serhat.
    ADAM – ( Sinirlenir. ) Serhat kim ya?.
    KADIN – Sensin…
    ADAM – Ya ben anlam veremiyorum, sanırım ara ara halüsinasyonlar görüyorum, yediğim bir şey mi dokundu acaba?.
    KADIN – İyisin sen aşkım, hiçbir şeyin yok senin.
    ADAM – ( Sırıtır. ) Aşkım?.
    KADIN – Aşk… ( Omuzlarına biraz masaj yapar Adamın )
    ADAM – Oy canım ya, Linda…
    KADIN – Efendim erkeğim, paşam, haşmetlim!
    ADAM – Allah allah!.
    KADIN – Havluyu bırakıp geliyorum hemen, bekle beni.
    ADAM – Hemen gel ya da dur gitme!.
    KADIN – Neden?.
    ADAM – Sen gidince, her şey de gidiyor, aklım gidiyor, sen aklımda bir hayal oluyorsun, gitme…
    KADIN – ( Kadın adamı öper. ) Korkma canım, buradayım, geçti o tüm olanlar tamam mı?.
    ADAM – Tamam… ( Arkasından bakar uzun bir mühlet. ) Yoğunlaş kopma oğlum buradan, aklını başka şeylere ver ama buradan kopma, ( Adım atarken ayağına takılan kağıdı alır okur. ) Kadın adamı öper. Korkma canım, buradayım, geçti o tüm olanlar tamam mı?. Adam – Tamam… Arkasından bakar uzun bir mühlet. Yoğunlaş kopma oğlum buradan, aklını başka şeylere ver ama buradan kopma, Kadın gelir. ( Kadın gelir. ) Adam… ( Kadına bakar. ) Hasiktir!. Nasıl ya?.
    KADIN – Ne oldu hayatım?.
    ADAM - Yaşadıklarımız?.
    KADIN – Ne varmış yaşadıklarımızda Gürkan?.
    ADAM – Ya değiştirme beni lütfen!. ( Kağıtlara bakınır. ) Yaşadıklarımız, hepsi yazılıyor mu?. Yoksa yazıldı mı?. Yoksa ben mi yazdım bunları?.
    KADIN – Hiçbir şey anlamıyorum dediğinden biraz daha açar mısın konuyu lütfen?.
    ADAM – ( Adam sayfayı bulmuştur. ) Al buyur. Kadın – Hiçbir şey anlamıyorum dediğinden biraz daha açar mısın konuyu lütfen?. Adam – Bak.
    AYNI ANDA – ( Adam kağıttan okur. ) Delirdin galiba sen?.
    ( Sessizlik. )
    ADAM – Bir saniye… ( Diğer kağıtları arar. ) Devamı?. Devamı nerde?.
    KADIN – Neyin devamı hiçbir şey anlamıyorum Ferit,
    ADAM – Ya beni değiştirip DURMA!. LÜTFEN!.
    KADIN – Teşekkür ederim Ahmet, hep bana kızıyorsun haksız yere!.
    ADAM – Lanet olsun!.
    KADIN – Biraz sakin olur musun?. Cengiz?.
    ADAM – Lütfen!. Sus artık!. Sen Linda değilsin!.
    KADIN – Hani ben oydum?.
    ADAM – Sen o değilsin, bende senin dediğin gibi Cengiz, Ahmet, Serhat ve diğerleri değilim tamam mı?.
    KADIN – Hani ben oydum?.
    ADAM – Ya değilsin, değilsin işte, olsan olurdun, niye anlamak istemiyorsun?. Ben Cengiz değilim diyorum sana veya Kerem, değilim lan hiçbiri!. Anlıyor musun beni?.
    KADIN – Hani ben oydum?.
    ADAM – Sen o olduğuna inandın!.
    KADIN – Sen demedin mi?.
    ADAM – Evet, ben dedim özür dilerim!. Seni o sandım!.
    KADIN – Hani ben oydum!.
    ( Azray kapıdan girer. )
    AZRAY – Vay müdür! Ne yaptın ya?.
    ADAM – Azray kağıtları sen mi karıştırdın, veya attın mı?.
    AZRAY – Yenge kim?.
    KADIN – Hani ben oydum!.
    AZRAY – Af buyur yenge?.
    KADIN – Hani ben oydum!.
    AZRAY – Kim?.
    ADAM – Ya Azray buradan kağıt mağıt attın mı sen?.
    AZRAY – Hayır…
    KADIN – Hani ben oydum!.
    AZRAY – O’sun sen bacım, ne diyor bu ya?.
    ADAM – Herhalde replikleri bitti.
    AZRAY – Replikleri bitti derken?.
    KADIN – Hani ben oydum!.
    AZRAY – Lan O’sun desene oğlum sende?
    ADAM – Tamam O’sun sen…
    KADIN – Seni seviyorum!.
    AZRAY – Vay…
    KADIN – Aycan ben şimdi çıkıyorum tamam mı?.
    AZRAY – Aycan kim ya?.
    ADAM – Hacı ben delirdim…
    KADIN – Aycan sana dedim?.
    AZRAY – Ne olduğunu bir çözsem.
    KADIN – Geç kalmam tamam mı?.
    AZRAY – Memnun oldum ben Azray bu arada.
    KADIN – Sana haber veririm, sende bir şey olursa beni ararsın. Bu arada ben Linda…
    AZRAY – Memnun oldum Yenge. ( Adam ve Azray kadının gidişini izler… ) Ne oluyor burada Sır?.
    ADAM – Abi kafamı toplayamıyorum.
    AZRAY – Neden ki?.
    ADAM – Ya Azray ağlayacağım sinirden…
    AZRAY – Tamam sakinleş patron!. Otur şöyle, 5,4,3,2,1 sakinleş 5,4,3,2,1 nefes al, ver.
    ADAM – Az –
    AZRAY – Dur hemen konuşma bekle… bir kafanı toparla, hiç iyi gözükmüyorsun!.
    ADAM – Tamam…
    AZRAY – Evet?.
    ADAM – Bir saniye…
    AZRAY – Aha kafası geldi.
    ADAM – Sen o kadını gördün mü?.
    AZRAY – ( Taklidini yapar. ) Hani ben O’ydum!. Hani ben O’ydum!.
    ADAM – Gördün yani?.
    AZRAY – Sende takılı kaldın galiba?.
    ADAM – Ya Azray, ben yazdığım şeyi yaşamaya başladım galiba.
    AZRAY – Bunu yeni mi anladın?.
    ADAM – Nasıl?.
    AZRAY – Dedim ya ben sana çok içine giriyorsun, yazarken yaşıyorsun diye…
    ADAM – Hasiktir!. Yazdığım şeyi yaşıyorum!.
    AZRAY – Ahanda Şok Tiyatrosu!.
    ADAM – Sana niye bu kadar doğal geliyor mevzu?. Sen şaşırmıyor musun?.
    AZRAY – Artık o kadar çok şaşırdım ve şaşırmaya devam ediyorum ki, tepki veremiyorum güzel Sırrım benim…
    ADAM – Bu kadın nereye gitti ki?.
    AZRAY – Ne biliyim oğlum sen yazıyorsun, ben mi yazıyorum!.
    ADAM – Gördün mü sen kadını hala cevap vermedin?.
    AZRAY – Sır… Üzülerek söylüyorum, gördüm ama oğlum ben senin harbi delirdiğini düşünmeye başladım. Şimdi sen diyorsun ki bu kadını, ben yazdım öyle mi?.
    ADAM – Öyle kağıtlar da replikleri yazıyordu.
    AZRAY – E nerde oğlum kadın?.
    ADAM – Ne biliyim?
    AZRAY – Madem yazarı sensin, o zaman kadın nerde?.
    ADAM – Bir saniye… ( Masanın başına geçer. Yazmaya başlar. ) Kadın içeri girer. ( Kadın evin kapısından içeri girer. )
    ADAM / AZRAY – Hasiktir!.
    AZRAY – Vallahi geldi lan!. Bir tane de bana yazsana hacı!.
    ADAM – Bir saniye, Kadın –
    İKİSİ AYNI ANDA – Benim adım Linda.
    AZRAY – Vay anasını!.
    ADAM – Linda, sen isen lütfen sabit kal yalvarırım. Değişme lütfen ve değiştirme beni!.
    KADIN – Anladım artık her şeyi…
    ADAM – Gerçekten mi?.
    AZRAY – Gelin gelin önüme geçin…
    KADIN – Evet… Geç oldu ama öğrendim, özür dilerim her şey için.
    ADAM – Asıl ben özür dilerim…
    KADIN – Hep sen haklıydın, evet artık kabul ediyorum.
    ADAM – Hangi konu da?.
    KADIN – Hepsi…
    ADAM – Linda?.
    KADIN – Evet ben O’ymuşum, inatçılık ettim.
    ADAM – Ya ben?.
    KADIN – Sen benim Sırrımsın…
    AZRAY – Ve iki mutlu çift gibi sarılırlar!. ( Adam ve Kadın Sarılırlar!. ) Çok klişe oldu!. Ayrılın… ( Kadın ve Adam ayrılırlar. ) Gelin yanıma oturun… İşin tuhaf tarafı ne biliyor musunuz?.
    ADAM – Ne?.
    AZRAY – Siz yoksunuz…
    KADIN – Evet?.
    ADAM – Ne?.
    AZRAY – ( Kadına ) Kusura bakma, bunu biraz yaratırken asalak oluşturdum karakterini, geç anlıyor. Gerçi beni canlandırıyor ama mevzuyu geç anlıyor.
    ADAM – Nasıl yani?.
    AZRAY – Oğlum sen yoksun…
    ADAM – Nasıl yani?.
    AZRAY – Baya…
    ADAM – Linda?.
    AZRAY – O da yok…
    ADAM – Nasıl yani?.
    AZRAY – ( Kadına ) Biraz asalak oluşturduğumu söylemiştim değil mi?. Linda da yok… Yani aslında varsınız ama, kodlardan ibaretsiniz. Yazılımlardan oluşturduğum bir robotsunuz o kadar. Bilinçaltımı tazeliyorum sizle, güzelleştiriyorum desem yeridir. Neler yaşadığınızı çok iyi anlıyorum, çünkü bende yaşadım. Belki bende yokumdur ne dersiniz?. ( Projeksiyondan bu kısımlar WORD sayfası olarak sahneye yansır. ) Belki beni de şu an biri yazıyordur olamaz mı?.
    ADAM – Olabilir.
    AZRAY – Hadi siz beni gördünüz, mutlu sona erdiniz, hafızalar sıfır!. Ya ben, onunla konuşabilecek miyim acaba?.
    ADAM – Evet şu an konuşuyor olabilirsin mesela…
    AZRAY – Hasiktir lan!. Beni teşkoya mı getirmeye çalışıyorsunuz?.
    ADAM – Yo…
    KADIN – Sende yoksun…
    AZRAY – Yok artık…
    ADAM – Evet…
    AZRAY – Yapmayın gençler, bunu kaldıramam…
    ADAM – Kaldırırsın, tabi böyle yazılırsa, neden olmasın?.
    AZRAY – Oy… İliklerime kadar soğudum resmen… Yani hiçbirimiz yokuz öyle mi?.
    ADAM – Evet… ( Karakterler Seyirciyi Görür. )
    HEPSİ AYNI ANDA – Hasiktir!.
    AZRAY – Ne yani lan? Hepsi bir Tiyatro Oyunu muymuş?.
    ADAM – Hacı niye kızıyorsun ki, yoksun :)
    AZRAY – Aga ben rolümü acayip sahiplendim ya!
    KADIN – Emir neyi keserdi.
    ADAM – Demiri keser.
    KADIN – O kadar keskin yani.
    AZRAY – Yazar boş yapıyor şu an.
    ADAM – Hep biz mi yapacağız?
    AZRAY – Vay anasını kendini güvene aldı.
    KADIN – Adam şu an çayını içiyor biliyor musunuz?.
    AZRAY – Kızım o bilgiyi bize vermedi sana verdi, sayende öğrendik, teşekkürler Linda. Gerçi sen artık Linda değilsin.
    ADAM – Aslında hepimiz O ‘nun ürettiği hayalden ibaretiz, burada ki her şey canlı cansız…
    AZRAY – Öyle mi?. Seni hep salak hayal etmiştim ama zekisin.
    KADIN – Benim repliğim için baya düşündü, ne yazacağını sapıttı.
    AZRAY – Boş yapacak yer arıyor diyorum anlamıyorsunuz.
    ADAM – Biz onun beyninin içindeyiz hacı.
    AZRAY – Zeki çocuk bu ya!. Neyse ben ona da dertleniyorum.
    KADIN – Kime?.
    AZRAY – Yazar ve burada ki herkese…
    ADAM – Neden ki?.
    AZRAY – Sanırım onlarda bizim gibi ama daha mevzu onlarda patlak vermedi.
    ( OYUNUN BİTİMİNE SON 3 DAKİKA…
    BUNDAN SONRASINI ARTIK KADER YAZAR…
    AMATÖR YAZAR’DAN BURAYA KADAR…
    OYUNCULAR KARAKTERİNDEN SIYRILIP ÖZLERİNDE NASIL DİLERLERSE DAVRANSINLAR. OYUN GÜNÜ,
    OYUNUN SONUNU, KADER BELİRLEYECEKTİR…
    BAŞ YAZAR’A SEVGİLERİMLE… )