• 80 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Zweig okumaya bu sene başladım ama Zweig benim en sevdiğim yazarlardan biri oldu ..Amok Koşucusu'nu da çok beğendim.Ön yargıları nedeniyle bir insanın hayatını nasıl değiştirebileceğini anlatan bir öykü . Amok koşucusu adı verilen bir hastalık var , bu hastalık bir çeşit cinnet geçirme hali sonrasında, hasta kişi koşmaya başlıyor ve biri onu durdurana kadar koşuyor.Kitaptaki kahramanımız doktor da ön yargıları nedeniyle red ettiği kadının peşinden koşmaya başlıyor pişmanlıklarını gidermek için .Yine kişisel ve psikolojik çözümlemelere yer verilmiş şahane bir öykü. Peki siz kendinizi affettirebilmek için hatta daha da önemlisi kendinizi affedebilmek için neleri göze alırsınız?
  • 80 syf.
    ·4 günde·Beğendi·8/10
    İrene soylu ve zengin bir aileden gelmektedir. Avukat eşi Fritz ve iki çocuğuyla huzurlu bir hayat süren İrene’nin bir de herkesten sakladığı, ona büyük heyecan ve tutku yaşatan müzisyen bir sevgilisi vardır. Korkuyla girip çıktığı sevgilisinin evinde kendi burjuva halinden kaçar. Ancak bu kaçış her defasında ona büyük korkular ve tedirginlikler yaşatır. Yine sevgilisinin evinden başında şapka yüzü tül ile örtülmüş halde çıktığı bir gün apartmanda bir kadına yakalanır. Kadın İrene’yi köşeye sıkıştırır ve her şeyi bildiğini ve bunu kocasına söyleyeceğini belirtir. Korkudan titreyen İrene kadından para karşılığında kurtulur.Yaşadığı olay İrene’ yi derinden sarsar ve sevgilisine bir daha onunla görüşmek istemediğini belirtmek için adam ile buluşur ancak yolda şantajcı kadına yakalanır. Kadın İrene’yi tehdit eder ve sus payı olarak İrene’ nin pahalı çantasını alarak uzaklaşır. Yaşadığı bu korku İrene üzerinde derin izler bırakır.

    Korku duygusunun insan üzerindeki etkisini anlatan bu kitap korkudan insan neler yapabilir, korku insanı nasıl etkiler sorularına cevap veriyor. Psikolojik bir kısa öykü olan bu eser çok akıcı dile sahip.

    ""Korku cezadan daha berbattır, çünkü ceza bellidir, ağır veya hafif; bilinmeyene, sınırlandırılmışa kıyasla ceza, daha az ürkütür. Cezasının ne olduğunu anlayınca kız rahatladı. Ağlaması seni şaşırtmasın: Gözyaşları şimdi dışarıya akıyor, daha önce içeride birikip kalmıştır. İçerdeki gözyaşları dışarı akandan daha fenadır."
  • 95 syf.
    ·2 günde·Beğendi·5/10
    Bir Kalbin Ölümü
    Şüphe, bir kere insanın içine düştüğünde kısa zamanda bir ormana döner ve insan o ormanın derinliklerinde kaybolur.

    Salomonsohn için de böyle başladı her şey. Çok sevdiği, gözünden sakındığı kızını bir erkeğin odasından çıkarken görünce şüphe tohumu içine düştü. Kızının saflığı, karısı ve kızı için anlamı, aile içindeki yeri, hayattaki amacını sorgulamasıyla içine düştüğü şüphenin derinlerine saplandı. Yavaş yavaş kalbinin çöküşüne tanıklık ettik biz de Zweig’in anlatımıyla.

    Yazarın psikolojik tahlilleri, insanların duygularını yansıtması yine çok başarılıydı. Yalnızca kızının saflığını sorguladığı anlardan rahatsızlık duydum. Sanırım kızının cinsel ve duygusal hayatını bu kadar açıkça düşünmesiydi beni rahatsız eden.

    Mürebbiye
    Yetişkin dünyasının katı ahlak kurallarıyla tanışan iki kız kardeşin öyküsü bu. Çocukların bitmek bilmeyen merakları, yetişkin yerine konulmadıklarında hissettikleri çok güzel anlatılmıştı. Tek sorun tam olaya dahil oldum, şimdi öğreneceğim ne olduğunu derken öykü bitti. E noldu şimdi diye kaldım öykünün sonunda
  • 264 syf.
    ·5 günde
    Normalde öykü okuyucusu değilim. Ama ders çalışırken öykü okumak gerçekten zihni dinlendiriyormuş. Hele ki içerisinde Zweig psikolojik tahlilleri barındırıyorsa, kitabın içerisine girmeden edemiyorsunuz. En sevdiğim öyküsü-hepsi birbirinden güzel- alacakaranlık hikayesi oldu. Hayalimizdeki kişiye yüklediğimiz anlama aşık oluyoruz aslında. O tasvirlerimize uygun başka bir insan çıktığında yine gözümüz hayal kurduğumuz(özellikleri yakıştırdığımız) kişiyi arıyor nedensiz. Sanırım insan gerçekten ne aradığını bilmediği yollarda yürümeyi çok seviyor...
  • 95 syf.
    ·2 günde
    ———————————————————————
    İL HALK KÜTÜPHANESİNDEN DİZİSİ - 3
    TAVSİYE KİTAPLAR DİZİSİ - 2
    ———————————————————————

    (F. K.+ Ö. H.) x (E. A. P. + S. Z.) = S. H.

    Evet, yukarıdaki formülden de anlaşıldığı üzere bir Sadık Hidayet elde etmek hiç de kolay değildir.. Sözelci arkadaşlarımız için yukarıdaki zımbırtının manası şöyledir: Bir adet Hidayet elde etmek için; Ömer Hayyam felsefesini alıp Franz Kanka'nın bireysel yalnızlık ve toplum içindeki bireyin dışlanmışlığı ile bir araya getiriyoruz.. Sonra da Edgar Allan Poe'nun(bu Stephen King de olabilirdi ama ne yazık ki King o zamanlar meşhur değildi -hatta meşhur olmasını bir kenara bırakalım, daha piyasada yoktu-) karanlık ve gerilimli sahnelerini alıp Stefan Zweig'in psikolojik tahlilleri ile bir araya getiriyoruz.. Sonra iki adımda bir araya getirmiş olduğumuz bu yazarları ve özelliklerini çarptığımız zaman ortaya Sadık Hidayet çıkmış oluyor.. Ee.. Dedik ya!. Bir Sadık Hidayet elde etmek kolay değildir..

    Kör Baykuş'u ilk elime alıp da ilk sayfalarını okumaya başladığım zaman bir tür trans haline girdiğimi hissettim.. Tıpkı kitabın ana kahramanı gibiydim.. Hani, kahraman karısı için "kahpe" diyor ya.. ve bütün hücreleri, zerreleri ile kadına bir açlık hissetmesinin yanı sıra ona dokunamadığı gibi.. Ben de kitabı ne bırakabiliyor, ne de salimen devam edebiliyordum.. Dış dünya ile bağım koptu ve o trans hali ile ilk sayfaları okudum.. Ama mekansızlık ve zamansızlık daha ilk sayfalardan başlıyor olacak ki böyle bir etki yaratmış olsun kitap.. Bu fark, omuzlarımda kendini hissettiren bir yoğunluk olarak sirayet etti bana.. Bu halden kurtulmak için kitabı beş sayfa okuyup hemen kendimi oyuna verdim.. Tekrar beş sayfa ve onbeş dakika oyun.. Bu döngü kitabın havasına alışıncaya kadar devam etti.. Daha önce bu hisleri sadece Tezercim Özlü okurken hissetmiştim.. Kitabın sayfa sayısının azlığına aldanmıştım.. Yoğunluğu altında ezilmiştim..

    En başta kendimce belirlediğim o formül aslında tüm her şeyi açıklamakta.. Ama yine de birkaç lakırdı edeyim..

    Uzun uzun tavsiye baskıları sonucu okumaya başladım.. Ruhumun bir benzerini okudum.. Kitapta: Zaman; Yok!. , Mekan; Yok! , Kahraman; Yok!. Fakat bu, ne zamanın ne mekanın ne de kahramanın hiç olmadığı manası taşımıyor.. Sadece Hidayet, zaman, mekan ve kahraman kalıplarını yıkmış, bu üç kavram aniden değişebiliyor.. Birden odada olan kahraman birdenbire sokakta, başka bir evde veya başka bir odada olabiliyor.. Birden gündüz olan zaman hemen geceye dönebiliyor.. Kahraman, ana kahraman iken yan kahramana dönüşebiliyor.. Daha doğrusu tüm karakterler, bir karakterdir.. Özellikle çıkış dönemini ele alıp değerlendirecek olursak bu uzun öykü, edebiyat alanında bir devrimdir.. Yepyeni bir başyapıttır.. Edebiyat için bir kilometre taşıdır.. Hem İran Edebiyatı, hem de Dünya Edebiyatı için.. Geleneksel anlatının yok edilip modern anlatının ilk örneklerinden sayılması mümkündür.. Bu özelliği ile bu kitap bir "Modern Dünya Klasiği"dir..

    Birçok kimse, eserin karamsar ve gerilimli ve hastalıklı havasından ürküp okumamakta ve okuyacak olanlara da engel olmaktadır.. Yapmayın arkadaşlar.. Bu eserde karamsarlık yok.. Gerilim yok.. Hastalıklı bir hava yok.. Bu eserde sadece tek bir gerçek vardır: O da insan gerçeğidir.. Zaten bu kadar yoğun ve bizi afallatan yönü, (yukarıda saymış olduklarım hariç) insanı ve iç dünyasını -özelikle de Orta Doğu insanın- çırılçıplak, olduğu gibi anlatmasıdır.. Kendi iç alemi ile yüzleşmek istemeyen veya başkası tarafından iç alemi belli olsun istemeyen kimseler bu kitabın okunmasına engel olmaktadırlar..

    Oysa, Sadık Hidayet'in de okunma kaygısı yoktur.. Sadece, anlatması gerekirdi.. Yazması gerekirdi.. Bunun için yazdı.. Ya da kendi sözleri ile okuyalım ve incelemeye noktayı koyalım.. Kitabın 39. sayfasında der ki:

    "Ben gidince de, adam sen de, kim isterse okusun benim bu kağıt parçalarını. Ne gelecek umurumda, ne onlar. Yazıyorsam, yazmak ihtiyacı beni zorluyor da ondan. Mecburum, düşüncelerimi hayalî bir varlığa, gölgeme bildirmek baskısını çok, pek çok hissediyorum."
  • 80 syf.
    ·1 günde·7/10
    Zweig'ın üslubunu hep "tam ağzıma lâyık" bulmuşumdur. Bu kitabında da etkileyici beş öykü ile yine beni kendisine hayran bıraktı. Özellikle Leporella adlı öyküde kendimi biyolojik açıdan mümkün olmasa da, psikolojik açıdan karakterle bir olmuş hissettim. Diğer öykülerde en az Leporella kadar vurucu. Okunması tavsiye edilir.
  • 77 syf.
    ·8/10
    Satranç, Stefan Zweig dendiğinde akla gelen ilk eserlerdendir. Gerek kurgusu gerek kurgunun işleniş biçimi bakımından bariz bir şekilde Zweig imzası taşır. Yazarın biyografi eserlerinde karşımıza çıkan üstün psikolojik tahlil yeteneği bu eserin karakterlerinde de kendini müthiş bir biçimde gösterir.
    Öykü New York'tan Buenos Aires'e gitmekte olan bir yolcu gemisinde geçer. Anlatıcı, bu gemide bulunan sıradan bir satranç oyuncusudur. Tesadüfen aynı gemide dünya satranç şampiyonu Mirko Czentovic'in de olduğunu öğrenir. Anlatıcı, Czentovic'in dikkatini çekmek ister. Ama nasıl? En sonunda en iyi fikrin yine satranç olduğuna karar kılar, eşiyle birlikte bir satranç tahtasının başına oturur. Gemidekilerin ilgisini çekmeyi başaran anlatıcı, bir başkasından oyun daveti bile alır. Davetin sahibi McConnor adında son derece hırslı, mağlubiyeti asla kendine yediremeyen İskoç bir inşaat muhendisidir. Dünya şampiyonu Czentovic ile aynı gemide olduğunu öğrenir öğrenmez ona bir oyun davetinde bulunur, böylece anlatıcının da hedefi gerçekleşmiş olur. Oyun, gemideki diğer satrançseverlere karşı Czentovic olarak oynanır. Fakat hiçkimsenin beklemediği biri ortaya çıkacaktır. Dr.B. Olay bu garip adamın ortaya çıkmasından sonra beklenmedik bir hal alır.
    Dr. B. ile Mirko Czentovic arasındaki psikolojik bağlantılar, ortak yanlar, farklılıklar, kaderin bu iki adam ve anlatıcıyı bir araya getirmesi ve dahası öyküyü fazlasıyla ilgi çekici kılıyor. Satranç, yazarın intiharından önce yazdığı son öykülerden olması ile de büyük önem taşıyor. Zweig'ın yazınsal olgunluğunun zirvesine ulaştığı dönemlerde kaleme aldığı bu yapıt, okurken fazlasıyla keyif verenlerden.