• Hem babadan hem de anneden gelen genetik meteryali taşıyan ve neredeyse toplu iğne başı kadar büyüklükte olan bu hücre, sürekli kendi içinde bölünerek ve çeşitli değişimler yaşayarak sonunda insan dediğimiz kompleks canlıyı meydana getirmektedir.
  • 206 syf.
    ·2 günde·2/10
    A nokta Ali Ural'dan okuduğum Posta Kutusundaki Mızıka beni aşırı derecede sıkarak, yorarak, sinirlendirerek, gıcık ederek hayal kırıklığına uğrattı. Bu kadar çok övülen, sevilen, aşık olunan ve tapılan kitabın bana öyle kötü bir etkisi oldu ki acilen sevdiğim bir yazara dönüş yapmaya mecbur kaldım. Yorumlara bakınca 10 puanlar 9 puanlar havada uçuşuyordu. Aslında kitap 1 puan bana göre hatta sıfırın altında ancak size neden 2 puan verdiğimi, yani kitabın iyi olan tek tarafını açıklayarak bir hayli uzun olan kötü tarafına geçeceğim. Kitaptaki en güzel yazarın sahibi olduğu Şule Yayınlarının kitabı birinci sınıf kağıda basmış olması. Kapak ve sayfa kalitesi muazzam. Döviz artışı yüzünden yayınevleri kan ağlayıp kağıtları inceltip basım niteliğini düşürse de bu arkadaşlar hiçbir masraftan kaçınmayıp bize lüksü yaşatıyorlar. Demek satışlar güzel yazar malı iyi götürüyor ki kağıdın en iyisini kullanıyorlar. Güzel tarafı bu kadarcık anlattım bitti, ama bunu yazar anlatmış olsa kendisi uzata uzata güzellikten soğurdunuz. Ali Ural arkadaşımız eski bir Zaman gazetesi yazarı yani malum şahsın emrinde kalem sallamış geçmişte. Şimdi ne düşünür, siyasi ideolojisi nedir bilmem ancak araştırdığımda para karşılığı konferanslar ve yazarlık seminerleri verdiğini gördüm. Anlayamadım bu adamın neyi var da yazar olmayı öğretiyor millete bir gülme geldi şimdi. Halbuki Ahmet Batman'ın (var mı öyle biri belli değil), Kahraman Tazeoğlu'nun, Hikmet Anıl Öztekin'in ya da ne bileyim o sözler köşkü tayfasının biraz okumuşu, bir tık üstü sadece. Facebook iletilerini yontup erimiş mozzarella gibi uzatarak aralara Google'dan topladığı yazarlara ait alıntılardan cımbızlayıp aralara serpiştirmiş, onları mektup havasında birleştirip alın size kitap çıkardım demiş. Dalga mı geçiyorsun sen yahu, alıntıları çıkarınca bomboş kitap hiçbir şey kalmıyor, o kadar sığ ve basit ki yazdıkları ne anlattığını kendi de bilmiyor. Böyle ayak kokusu sinmiş, tespih çekerek açık çay eşliğinde yapılan pilavlı sohbet lakırdılarının olduğu kağıtlar sürüsü. Sürekli sevgili dostum, sevgili dostum nedir bu be sevgili dostum kadar kafana taş düşsün. Şimdi sen edebiyatçıyım mı diyorsun kendine neyin kafası bu anlatsana. Bir de kendini öyle bir övüyor ki zannedersin zaman makinesi icat etti. Basit şeyleri saçma sapan liseli kafasıyla abartmış işte, hiçbir anlamı olmayan boş yazı bunlar, zırva hepsi Celal Şengör deyişiyle zırva. Mektup desen değil, deneme desen değil, öykü desen değil, aforizma hiç değil, monolog da olamaz kendi kendine yazılmış fikir çatışmalarına benzeyen, her şeyin güllük gülistanlık süper olduğu, ve en sonunda alttan alttan dine dayandırılan notumsular gibi bir şey. Çizdiği imaj dışarıdan modern yaşayış görünümlü içten içe bir kokuşmuş ve basitleştirilmiş CIA islamı yaşayan, kendini beğenmiş bir şakirt modeli işte. Çayhouse ekolünün adı konmamış, henüz zigot halindeki cin olmadan adam çarpmaya çalışan sıkıcı ve suni bir tarz. Öyle bir yazmış ki uyanık sanki kendine has mükemmel bir hayat felsefesi var da, o örnek verdiği yazarlar onu görmüş de o sözleri sarf etmişler. Harcadığım zamana yanıyorum birileri söylememiş olsa yüzüne bakmam böyle kitapların, nereden bileyim bir şey zannettim zorlanarak okudum. Yazar falan değil bu edebiyat tüccarı bildiğin, bir de ödül mödül almış başlarım ödülüne birilerinin sayesinde verilmiş işte. Köpeklerle ne derdi var onu çözemedim, köpek insanın en iyi dostu derler hiç duymuş mu acaba. Köpek diye alttan alta küçümsediğin hayvan senin o para için yüzüne güldüğün tiplerden çok daha faydalı. Tabi hayvan sevgisi nedir bilmediği için köpeklere gereksiz muamelesi yapıyor, sen git bir köpek besleyenle konuş da sana anlatsın ne kadar güzel bir şey olduğunu. Konferanstan vakit bulamaz şimdi. Maça gidenlerle ne derdin var yahu, sen futbol izlemiyorsun diye millet de izlemesin sen haklısın bir değil mi. Alt tarafı top oyunu izlenimi vermeye çalışmışsın ya işte o öyle değil aslında sen anlayamazsın. Maç dediğin şey hiç tanımadığın kişileri aynı sanal çatıya toplayan bir organizasyondur. Maç izleyeni hakir görüp ayıramazsın toplumdan. Şimdi ben bunları söylüyorum ya sana göre ben boş beleş adamın tekiyim. Hadi diyelim ben boş insanım, Küçük Prens gibi bir şaheseri yazmış olan Antoine Saint-Exupéry için sen kim oluyorsun da saçma sapan laflar ediyorsun. Böyle bir şey olamaz ya, sanki arkadaş Jack London, Dostoyevski, Albert Camus vb. gelmiş Saint-Exupéry'ye atarlanıyor. Artık hayatta olmadığı için dedikoduna cevap veremez zaten yabancının biri diyelim ona da. Gençlik marşı seni neden rahatsız etti onu bir açıklasana. Ne demek dağ başını duman almış diyorlar da ortada duman falan yok nedir bu ya, milli değere de laf attın ayıptır ya. Sen bizim güzide marşımıza öyle şeyler söyleyemezsin, dağ başını duman almak bir benzetmedir edebiyatçı değil miydin nasıl anlayamadın yok artık. Sen o geçmişteki patronuna çok bağlandığın için bazı değerlerini kaybetmişsin anlaşılan, aç bir Nutuk oku da bu ülkede geçmişte neler oldu öğren Ali. Her şeyin kaynağı din zaten sana göre, sen hariç herkes haksız. İnsanları birleştiren şeylere karşı olması aşırı saçma, sen beğenmiyorsun diye kimse yapamaz diye bir şey yok. Ben de senin o saçmalıklarını beğenmiyorum bırak da görelim. İğrenç, sıkıcı, rezil, anlamsız, boş bir kitap işte. Hiç okumamış olsaydım keşke ama etkinlik hatırına zar zor bitirdim ömrümden ömür gitti. Kötü kitap okumanın faydası ne okumayacağını öğrenmek oluyor. İyi kitapların değerini anlıyoruz. Cemaatlerden ve üyelerinden nefret ediyorum.
  • Bir sözcüğün iki boyutu söz konusudur. Sözcük ve sözcüğün ihtiva ettiği anlam. Bu noktada sözcük ile sözcüğün ihtiva ettiği anlamı bir birinden ayırmak gerekir. Sözcükler değişmemekle birlikte ihtiva ettikleri anlamlar tarihsel süreç içerisinde değişime uğradığı görülmektedir. Böylece sözcüklerin işiten kişinin zihnindeki çağrışımlar da güncel kullanımı bağlamında olmaktadır.

    Sözcükler, nesnelerin, olay ve olguların zihnimizde çağrışımlar yapmasını sağlar. Biz bu çağrışımlar yoluyla düşünür ve konuşuruz. Bu çerçevede sözcüklerin anlamı, anlam atfetme yöntemi ile tarihi süreç içerisinde zamandan zamana, toplumdan topluma, kültürden kültüre, dilden dile farklılık gösterir. Örneğin "masa" sözcüğüne bizim yüklediğimiz anlam ile, eğer İngilizce bilmiyorsanız, "table" sözcüğüne yüklediğimiz anlam aynı değildir. Bu nedenle bugün din dili olarak kullanılan sözcüklerin kelime olarak ilk dönemlerinde ihtiva ettiği anlamları olmakla birlikte, tarihi süreç içerisinde yüklenmiş olduğu anlamları da vardır. Anlam yükleme sonucunda bazen kelimeler ilk anlamlarından oldukça farklı bir anlamı ihtiva eder hale gelebilmektedir.

    Örneğin, "okumak" sözcüğü 1500 sene önce de bugünkü gibi kağıt üzerindeki bir metni okuma anlamını taşıyor muydu? "Alak" sözcüğü bugün çevirisi yapıldığı gibi zigot anlamını taşıyor muydu? Yoksa bu anlamları bizlermi o kelimelere yükledik. "Din" kelimesi de böyle bir kelime olduğu kanaatindeyim. Bu kelime günümüzde artık kurumsallaşmış, İslamiyet, Hristiyanlık, Yahudilik, Budizm, vb., bir organizasyon olarak dini ifade eder hale gelmiştir. Bu nedenle yapılan Kur'an çevirilerinde de genellikle tercüme etmeye de ihtiyaç duyulmamaktadır. Bu husus herhangi bir Kur'an mealine bakılınca görülecektir.

    "Dini yalanlayanı gördün mü?", "din günü" "... daha güzel dinli kim vardır.", "Dininizde taşkınlık etmeyin", "dinde zorlama yoktur", "Allah katında din İslam'dır" vb çeviriler bu kapsamdadır. Kanaatimce bu yaklaşım/anlatım Kur'an'ın anlaşılmasını zorlaştırıyor ve bazı durumlarda da insana sorumluluklarını yeterince kavrayamamasına neden olmaktadır.

    "Din" kelimesi anlam olarak bir borçluluk halini ifade etmektedir. Yani sorumluluğu ifade etmektedir. Modern dönem öncesi Türkçede borç senetleri "deyn senetleri", borçlar idaresi "duyun-u umumiye" gibi. Sanırım "dayı" kelimesi de benzer bir muhtevaya sahip. Örneğin biraz aykırı, sıra dışı davranışlar gösteren kişiler için "dayın kim senin" derken de "sen nereye bağlısın, kimden güç alıyorsun" gibi bir anlamda kullanılmakta.

    Muhasebede bir kural vardır. Alan hesap borçludur. "Allah katında din İslamdır" ifadesi de doğan her insan avans olarak almış olduğu yaşam karşılığında Allah'a borçludur ve bu borcunu Allah'a boyun eğerek ödeyecektir.

    Ben sözcüklere, Kur'an-ı Kerim'in sözcüklerine, tarihi süreçte yüklenilmiş anlamları baz alınarak yapılan tercümelerin bizim din algımızdaki büyük problemlerden biri oluşturduğu kanaatindeyim.

    Alıntı
  • İnsan tek bir hücreden yaratılmıştır."zigot" denilen gözle görülmeyen; ancak yüzlerce defa büyütülerek görülebilen bu hücre, kendinden binlerce ve trilyonlarca büyük bir konuma getirilmiştir. Hayat için gerekli olan her türlü cihazla donatılıp dünyaya bir insan olarak gönderilmiştir.
    İnsan, çoğu zaman kıymetini takdir edemediği, harika bir vücut, eşsiz bir sanat eseri ve antika bir şaheser gibi değer taşımaktadır.
  • Değerli Arkadaşlar, bildiğiniz üzere bu yıl liselerde okutulan ders kitapları yeniden yazıldı. Bu kitaplar EBA'da pdf formatında yayınlanmış durumda. Kitaplardan bir kısmı özel yayınevleri tarafından yayınlanmış. Seda Bikriç tarafından yazılan Biyoloji 10 kitabının 25 sayfasını gözden geçirdim. Aşağıda göreceğiniz üzere bariz hatalar ve yanılgılar var. Zaman bulursam diğer kısımlarını da gözden geçireceğim. Bu şekilde hatalar içeren bir kitaba nasıl onay verilir anlamış değilim.

    Biyoloji 10 (Yazar: Seda Bikriç)

    Sayfa 17: “Tek hücreli canlılarda hücre bölünmesi, basitçe ikiye bölünme şeklinde gerçekleşir. Çok hücreli canlılarda ise hücre bölünmesi mitoz ve mayoz şeklinde gerçekleşmektedir” denilmiş. Bu ifade bilimsel olarak hatalıdır. Mitoz ve mayoz bölünme sadece çok hücreli canlılara özgü olmayıp ökaryotik bir hücrelilerde de görülmektedir.

    Sayfa 18: Tablo 1.1’de Embriyo hücresinin bölünme süresi 30 dakika olarak verilmiş. Böyle bir genellemenin yapılması bilimsel olarak mümkün değildir.

    Sayfa 18: “Sinir ve kas hücreleri gibi hücreler, bölünme yeteneklerini kaybettikleri için yaşamlarını bu evrede sürdürür. Bölünemeyen hücrelerin bu durumlarına aynı zamanda durgunluk evresi (G0) de denmektedir” denilmiş. G0 fazına “durgunluk evresi” dendiğine bilimsel kitaplarda rastlamadım. Zira kas ve sinir hücreleri G0 evresinde olmlarına karşın gayet aktif şekilde çalışmaktadır. Bu uydurma tanımlar, yanılgılara yol açar.

    Sayfa 20: “Kromozomlar kromatit adı verilen iki adet bükülmüş iplikten oluşmaktadır” denilmiş. Bir kromozomun iki kromatidten oluşma zorunluluğu yoktur. Anafaz ve telofaz evresindeki kromozomlar tek kromatidlidir. Kromozom interfazın S evresinde kendini eşlediğinde iki kromatitli hale gelir.

    Sayfa 21: “İki takım halinde bulunan kromozomlara diploit kromozom denir. …Tek takım halinde bulunan kromozomlara haploit kromozom denir” denilmiş. Bu ifadelerin ikisi de yanlıştır; diploit ve haploit olanlar kromozomlar değil hücrelerdir.

    Sayfa 23: “Ana hücrenin bölünerek iki yeni hücre oluşturmasına mitoz denir. Mitoz, bütün canlılarda görülen bir bölünme şekli olmakla birlikte, tek hücrelilerde çoğalmayı, çok hücrelilerde ise genel olarak büyüme, gelişme ve yaraların onarılmasını sağlar” denilmiş. Bu ifade bilimsel olarak tamamıyla yanlıştır. Mitoz bölünme tüm canlılarda gözlenen ortak bir özellik değildir. Bir bakteri hücresi bölünerek iki yeni hücre meydana getirir; ancak bakterilerin bölünmesi mitoz bölünme değildir.

    Sayfa 24: “Kinetokorlara tutunmamış olan iğ iplikleri ise birbirini iterek hücrenin boyunun kutuplar yönünde uzamasına neden olur denilmiş. Polar mikrotübüller bu süreçte birbirini itmez birbirinin üzerinde kayarlar. Verilen ifadenin bilimsel bir tarafı yoktur. Yazarın kendi yorumudur.

    Sayfa 26: Tablo 1.3de bitki ve hayvan hücresindeki mitoz karşılaştırılırkan hayvan hücersinde “iğ iplikleri sentrozom organeli tarafından oluşturulur” denilmiş. Bunun karşılığı olarak bitki hücresinde “İğ iplikleri sitoplazmik mikrotübüller tarafından oluşturulur” denilmiş. Karşılaştırma doğru yapılmamıştır. Zira bitki hücrelerinde iğ iplikleri, mikrotubül organize edici merkez tarafından oluşturulmaktadır. Hayvan ve bitki hücrelerinin her ikisinde de iğ iplikleri mikrotübüllerden oluşturulur.

    Sayfa 32: “Eşeysiz üremenin temeli, mitoz hücre bölünmesine dayanır. Bu nedenle eşeysiz üreme sonucu oluşan bireyler arasında kalıtsal çeşitlilik görülmez” denilmiş. Bu tanımlar bilimsel olarak doğru değildir. Çünkü bakteriler eşeysiz çoğalır ancak onlarda mitoz gözlenmez. Haploit partenogenezde bireyler mayozla çoğalmaktadır ve partenogenez bir eşeysiz üreme şeklidir. Haploit partenogenezle oluşan yavrular arasında kalıtsal farklılık görülür. Eşeysiz üremede ana kriter döllenmenin olmamasıdır.

    Sayfa 56: Mayoz I ve Mayoz II’nin karşılastırıldığı Tablo 1.4’de Mayoz I’de tek çekirdek eşlenmesi, Mayoz II’de iki çekirdek eşlenmesi olur denilmiş. Çekirdek eşlenmesi ne demektir? Bu şekilde tanımlar biyolojide yok. Yazar resmen uydurmuş.

    Sayfa 58: “Tablo 1.5: Mitoz ve mayoz bölünmenin karşılaştırılması” kısmında mayoz sadece eşeyli üreme amaçlıdır denilmiş. Bu ifade hatalıdır. Haploit partenogenez bir eşeysiz üreme şeklidir ve mayoz sonucunda oluşur.

    Sayfa 64: Tablo 1.6’da eşeyli ve eşeysiz üreme karşılaştırılmış. Eşeysiz üremede yavruların tek atadan geliştiği ifade edilmiş. Eşeyli üremede ise “Erkek ve dişi bireylere ait üreme hücrelerinin birleşmesi sonucu yavrular gelişir” denilmiş. Bu tanım yanılgılara yol açabilir; çünkü hermafrodit olan yüzlerce canlı türü eşeyli olarak çoğalmaktadır. Örneğin çoğu çiçekli bitkinin erkek ve dişi bireyleri ayrı değildir. Bu nedenle eşeyli üremenin tanımlanmasında ana kıstas iki farklı ata olması değil döllenmenin olmasıdır.

    Sayfa 66: Daphnia’ beslenmesiyle ilgili olarak “Kendisi etçil bir canlı olmakla birlikte etçil beslenen balıkların da besinidir” denilmiş. Bu bilgi tamamıyla hatalıdır. Daphnia’nın doğal besinin en önemli kısmını nanoplanktonik algler ve özellikle kamçılılar teşkil etmektedir (Bkz. Peter, R.H & De Bernardi, R., 1987: Daphnia, s.143-192)

    Sayfa 80: “DNA molekülünün çeşitli proteinler yardımıyla kısalıp kalınlaşarak oluşturduğu kalıtsal birime kromozom denir”. Bu tanım bilimsel olarak doğru değildir. Zira interfaz sırasındaki kromozomların ve bakteri kromozomlarının kısalıp kalınlaşmış olması söz konusu değildir. Kromozom kalıtsal birim de değildir. Kalıtsal birim gendir.

    Sayfa 80: “Canlıların kalıtsal özellikleri, alel çiftleriyle belirlenir. Bu genlerden biri dişi bireyden, diğeri ise erkek bireyden üreme hücreleri yoluyla zigota taşınır” denilmiş. Böyle bir genellemenin yapılması mümkün değildir. Bakteriler ve haploid diğer canlılarda alel çiftinden bahsedilemez. Zigot oluşumu her canlıda görülmez.

    Sayfa 80: “Aynı kalıtsal karakterle ilgili, farklı aleller bir araya geldiğinde, etkisini canlının dış görünüşünde ortaya çıkaran gene dominant (baskın, başat) gen, baskın genle birlikte olduğunda etkisini gösteremeyen genlere ise resesif (çekinik) gen denir” denilmiş. Bu tanımlar bilimsel hatalar içermektedir. Burada bahsedilenlerde birbirine baskın ve çekinik olanlar alellerdir; genler değildir. Genetikte bir genin diğerine baskın çekinik olma durumu da vardır; ancak bu durumda epsitat ve hipostat gen kavramları söz konusudur.Yazar, gen ve alel kavramlarını tüm kitapta birbiriyle karıştırmıştır.

    Sayfa 88: “ Zıt karakterlere sahip bireyler çaprazlandığında, F1 nesli aynı fenotipte olur. Buna izotip (benzerlik) yasası denir” denilmiş. Olay tamamen yanlış ifade edilmiştir. Zıt karakter değil, aynı karakterin iki zıt özelliğine sahip homozigot genotipteki bireyler çaprazlanınca F1 dölü aynı fenotipte olur.

    Sayfa 105: “Anne Rh(+) çocuk Rh(–) olduğunda benzer durum gerçekleşmez çünkü çocuğun bağışıklık sistemi henüz tam olarak gelişmemiştir” denilmiş. Bebekle anne arasında bu durumda kan uyuşmazlığı olmamasının nedeniyle ilgili yapılan açıklama bilimsel olarak tamamıyla yanlıştır. Çünkü anne karnındayken annenin kanı bebeğin kanına karışmaz. Bu nedenle bebekte Anti D antikoru gelişmez. Rh(+) kan grubuna sahip olan annenin kanında da anti Rh antikoru yoktur; anti-Rh antikoru olsaydı annenin kendi kanı çökelirdi. Böylece Rh uyuşmazlığı söz konusu olmaz.

    Sayfa 107: Multiple alellerin baskınlık durumlarıyla ilgili olarak kitapta şu formüller verilmiş: C1 = C2 > C3 = C4 ; D1 > D2 > D3 = D4 > D5. Hiçbir bilimsel kitapta bu şekilde formüle rastlamış değilim. Eğer bu formüller veriliyorsa bunun biyolojideki kalıtım örnekleri verilmiş olması gerekir. Unutulmamalı, biyoloji matematik değildir.

    Sayfa 109: “Canlıların eşeyinin belirlenmesinde görevli olan genleri taşıyan kromozomlara eşey kromozomları (gonozom) denir” denilmiş. Tanım yanlıştır. İnsanda X ve Y kromozomları eşey kromozomlarıdır. Yazara sormak lazım, X kromozomu üzerinde eşey belirlenmesiyle ilgili hangi gen var?

    Sayfa 114: Y kromozomuna bağlı kalıtım konusunda balık pulluluk (İhtiyosis) ve yapışık parmaklılık durumları örnek olarak gösterilmiştir. Bunlar Y kromozomu üzerindeki alellerle kalıtılmadığı kanıtlanmıştır. Eski yanılgılara kitapta yer verilmemelidir.

    Sayfa 118: “İki ayrı DNA molekülünün birleşerek yeni DNA molekülü oluşturması sonucu oluşan kalıtsal çeşitliliğe rekombinasyon denir” denilmiş. Tanım yanlış ifade edilmiş. Genetik rekombinasyon için DNA moleküllerinin birleşmesine gerek yoktur. Çünkü, bağlı olamayan genler, kromozomların mayozda bağımsız dağılımına bağlı olarak döllenme sonucunda yeni genetik kombinasyonlar meydana getirebilir.

    Sayfa 137: “Popülasyonu oluşturan bireyler, aynı besin kaynaklarını tüketir ve çevresel şartlardan benzer şekillerde etkilenir” denilmiş. Böyle bir genellemenin yapılması mümkün değildir. Sivrisinek populasyonunu düşünecek olursak popülasyondaki erkek bireyler polenle dişi bireyler kanla beslenir. Eşeyli üremenin görüldüğü bir popülasyondaki her birey çevre şartlarından aynı şekilde etkilenmez. Her bireyin çevre koşullarına direnci farklılık göstermektedir. Yazar konuyu oldukça dar bir çerçeveden bakarak ifade ettiği görülüyor.

    139. “Ekosistemlerden biri zarar gördüğünde diğer ekosistemler tarafından onarılır” denilmiş. Böyle bir genelleme nasıl yapılıyor hangi bilimsel temele dayanıyor belli değildir.

    Sayfa 140: “Kutup bitkileri uzun gün, ekvatoral bölge bitkileri ise kısa gün bitkileridir” denilmiş. Böyle bir genellemenin yapılması mümkün değildir. Örneğin ekvatoral bölgede nötr gün bitkileri yok mudur? Bu görüş yazarın kendi görüşüdür ve hiçbir bilimsel tarafı yoktur.

    Sayfa 141: “Genellikle enzimler 37°C’ta optimum hızda çalışır” denilmiş. Bu görüş, yazarın kendi görüşüdür. Belki insan vücudundaki enzimler için 37°C optimum sıcaklık olabilir. Doğada binlerce canlı türü var. Hepsinin vücut sıcaklığı 37°C değil. Bunlardaki enzimler optimum hızda çalışmıyor mu?

    Sayfa 154: “Ekosistemde değişen çevre şartlarına bağlı olarak sayıları hızla artan ve besin ağına zarar veren türlere istilacı türler denir” denilmiş. Bu tanım doğru değildir. Ekosistemdeki çevre koşullarındaki değişikliğe bağlı olarak ekosistemdeki yerli bir türün birey sayısında aşırı artışın olması onu istilacı tür statüsüne sokmaz. İstilacı türler, ekosistem için yabancı (egzotik) türler olup hızla çoğalan, geniş şekilde yayılış gösteren ve girdiği ekosistemdeki yerli türleri olumsuz etkileyen türlerdir.

    Sayfa 157: “Organik bileşiklerin temel yapısı karbon (C), hidrojen (H) ve oksijen (O) atomlarından oluşur” denilmiş. Bu ifade bilimsel olarak hatalıdır. Organik maddelerin yapısında oksijen atomunun bulunma zorunluluğu yoktur. Örneğin metan (CH4) bir organik maddedir fakat oksijen atomu içermez. Oksijen atomu içermeyen yüzlerce organik bileşik vardır.

    Sayfa 159: “Bitkiler, topraktan azotu nitrat tuzları şeklinde alarak kullanabilir. Nitrat tuzlarını nükleik asit, protein ve vitaminlerin sentezinde kullanır” denilmiş. İfade hatalıdır. Bitkiler için vitamin olan bir madde yoktur. Eğer vitamin denilen maddeyi canlı kendisi sentezliyorsa o madde o canlı için vitamin olamaz. Zira vitaminler, esansiyel maddeler olup dışarıdan alınan maddelerdir

    Sayfa 161: “Bazı hastalıklar, hem hayvanlarda hem insanlarda ortak olarak görülebildiği gibi, hayvanlarla taşınan bazı mikroorganizmalar da hayvanlar tarafından insanlara bulaşabilmektedir. Kuş gribi, deli dana hastalığı ve kanamalı kırım kongo virüsü bunlardan birkaçıdır” denilmiş. Bu ifade hatalıdır; çünkü kuş gribine ve kanamalı kırım kongo hastalığına virüsler neden olamaktadır ve virüsler de mikro organizma değildir. Deli dana hasatalığının etkeni ise virus değil prion adı verilen proteinlerdir. Deli dana hasatalığının etkenin hayvanlardan insanlara taşınması bulaşma şeklinde değil hasta hayvanın etinin tüketilmesiyle olur.

    Sayfa 170: “Yeryüzündeki bitki örtüsünün azalması, fosil yakıtların kullanımının artması, fabrika bacalarındaki zehirli gazların filtre edilmeden atmosphere verilmesi, deodorant kullanımı gibi sebepler atmosferdeki karbondioksit, metan, ozon, azotdioksit ve kloroflorokarbon (CFC) bileşiklerinin artmasına neden olmaktadır”. Fosil yakıtların ve deodorant kullanımının atmosferdeki OZON miktarını artırdığı yazılmış. Böyle birşey nasıl olabilir?

    Sayfa 172: “Egzoz gazları, güneş ışığının etkisiyle çeşitli tepkimelere girerek ozon (O3 ) ve azotdioksit (NO2 ) gazlarının oluşumuna neden olur. Atmosferde bu gazların birikmesi sonucu oluşan kirliliğe ozon kirliliği denir” denilmiş. Bu olay atmosferin hangi tabakasında oluyor? Örneğin stratosferde ozonun birikmesi ozon kirliliği midir?

    Sayfa 174: Bilgi Kutusu kısmında “Gökyüzü, ozon tabakası nedeniyle gün ışığında mavi görülür” denilmiş. Bu ifade bilimsel olarak tamamıyla yanlıştır. Gökyüzünün mavi görünmesinin nedeni ozon tabakası değil görünür ışıkta ve insan gözünün iyi algıladığı dalga boyu aralığında mavi ışığın SAÇILIMININ daha fazla olmasıdır.

    - Prof. Dr. Ertunç Gündüz
  • 382 syf.
    ·3 günde·10/10
    "Andolsun biz insanı çamurdan (süzülmüş) bir hülasadan yarattık. Sonra onu (Hz. Âdem`in nesli olan) insanı sarp ve metin bir karargahta (rahimde) bir nutfe (zigot) yaptık. Sonra o nutfeyi alaka (yapışan şey) hâline getirdik, derken o alakayı mudga (bir çiğnem et) yaptık, o bir çiğnem eti kemik(lere) çevirdik (ve) o kemiklere de et (kaslar) giydirdik. Sonra onu başka yaratılışla inşa ettik (can verdik, konuşma verdik)..." (Mü`minun, 23/12-14).


    İşte Cennette başlayan o yaratılış, irade ve akılla bütünleştirilerek Allah'ın yeryüzündeki halifesi olmak üzere başladı. İlk insan. Adem! Balçık olan suretine Rabb'in kendinden bir nefes sunduğu, yaratılmışların en güzeli, iyiliği de kötülüğü de içinde barındıran, hangisini yüceltmek isterse aslı ona bürünen bu sebepten diğer yaratılmışlardan farklı olarak akıl ve irade verilen...

    “Rabbin meleklere demişti ki: Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Onu tamamlayıp, içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın! Bütün melekler toptan secde ettiler. Yalnız İblis secde etmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu. Allah, 'Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni men eden nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden misin?' dedi. İblis: 'Ben ondan hayırlıyım! Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.' dedi.”(1)Sâd, 38/71-78; A’raf, 7/12.

    Ve şeytanın ilk başkaldırısı. İlk itaatsizliği. İlk günahı. Yaratılışının üstünlüğüne duyduğu kibir onu cennetten sürdü ve cehenneme bekçi kıldı. Bilinen en eski düşmanlık hikayesi Adem'le şeytan arasında başlamış oldu. Yemin verdi.

    Dedi ki: "Senin izzetin adına andolsun, ben, onların tümünü mutlaka azdırıp-kışkırtacağım." (Sad Suresi, 82)

    Ademoğlunun iradesiyle itaatine engel olacağına, yolundan döndüreceğine, imanını zedeleyeceğine... Ama bir gerçek var ki şeytanın Allah'ın kendisine tanıdığı imkan dışında bir gücü yoktur!

    Ve Rabb'i dedi ki 'Şüphesiz onlar effedilmeyi diledikçe ben de onları affedeceğim.'

    Cennet Âdem'e yuva olmuştu fakat tekliği onda eksiklik hissi uyandırıyordu. Rabb'i bunu bilendi ve ona Havva'yı gönderdi. O zamandan sonra Adem anladı ki yalnızlık bir tek Allah'a mahsustu.

    Ve cennetten dünyaya yol açılmıştı bir kere. Bir ağaç da bahanesi oldu. Ama en önemlisi de şeytan isyanından sonraki ilk saptırmasını gerçekleştirdi. Vesvese oluştu ya bir kere yasaklar cazip geldi göze, gönüle...

    Pişmanlık tövbe etmektir bir yerde. Yasak olan, boğazına durdu ikisinin de ve tam o an idrak denen şey gün yüzüne çıktı ve Adem'in ilk sözü 'utanıyorum' oldu.

    Kader belliydi de kazası tecelli etmiş oldu. Ama ilk günah onlara lanet getirmedi asla! Yol çizdi sadece. Zaten Allah'ın halifesiydi Adem, yeryüzüne göderildi. Sonucu belli olana sebep işlenmiş oldu.

    Yeryüzünde ayrılık. Adem Havva'sı olmadan tanıdı dünyayı. Zaman lazımdı, tanımaya, öğrenmeye, yaşamaya ve kavuşmaya. Vuslatın olması ayrılığı gerekli kılar. Nitekim vakit erince de kavuşma şahidi olur Arafat. Oğul olma hissiyatını bilemedi Âdem fakat baba oldu, vasfını bildi, Havva zaten cennetten aldığı annelik duygusuyla yabancılık çekmedi hiç duruma.


    İlk günah cennette işlenmişti ama insanoğlunun ilki olmak bununla sınırlı kalmayacak; ilk cinayette yeryüzünde işlenecekti.

    Maide Suresi, 27. ayet: Onlara Adem'in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Onlar (Allah'a) yaklaştıracak birer kurban sunmuşlardı. Onlardan birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen) Demişti ki: "Seni mutlaka öldüreceğim." (Öbürü de:) "Allah, ancak korkup-sakınanlardan kabul eder."

    Sonuçlar ezelde belliydi zaten sebepler işlenecekti sadece ve şeytanın yeryüzündeki görevi de başlamış oldu. Fitne, fesatlık, kin, nefret, kıskançlık daha nicesi insan hamurunda tabiki vardı. Ama özü iyilik olan bunları beslemez kalbine kara çalmazdı. Şeytansa bunu kendine vazife bilendi...

    İlk insan, ilk günah, ilk tövbe,ilk affedilen, ilk peygamber, ilk baba, ilk evlat acısı...
    Bu liste uzar daha. Ne çok bilinmezlik var ve ne çok tecrübe içerir bir ömür.

    Bir insanın ölümü tüm insanlığın ölümüydü. Adem'in yüreği bir insanın ölümüne dayanamadı da şu an dünyadaki insanlığın ölümünü görse nasıl hissederdi acaba?

    Hesabı tüm mazlumlar gibi, Hesap Gününün Sahibine havale etti!