Bu karamsar, iki kelimesinden biri ölüm ve intihara varan bu kitabı sevmenin tek bir yolu var: Anlatı türünü seviyor olmak. Eğer yarı biyografi seviyor ve bilinç akışı yönteminden hazzediyorsanız, kitapta olay örgüsü ve kurgunun yokluğuna takılmayan bir okuyucu iseniz, bu kitaba 10 puan verirdiniz.
Fakat ben o okuyuculardan değilmişim. Balkanlar ve Avrupa'da otostop yaparak seyahat eden Tezer Özlü, konakladığı otellerde günlük yazıyormuş gibi notlar almış ve bunları daha sonra derleyerek kitap haline getirmiş. Çevirisini yaptığı kitapların yazarlarının peşine düştüğü bu serüvende sıkça karamsarlığa, yalnızlığa kapılıyor; çocukluğunun elma bahçelerine, samanlık manzaralarına gidip tekrar otel odasına dönüyor. Aralarda Svevo, Kafka ve Pavese adları geçiyor ve bu yazarları bu kadar tekrarlaması okuyucu olarak insanın dikkatini çekiyor. Hiç duymadığım Svevo ve Pavese ne yazmış acaba? İçimden bir his, onların da anlatı türünde eserler çıkardıklarını söylüyor.
Kitabın diline gelince, edebi dilden hoşlanır mısınız? Peki daha önce hiç duymadığınız Türkçe kelimelerden? "Susku" gibi mesela. Birkaç örnek cümle de vereyim: "Temmuz güneşi altında meyilli üzüm bağlarında, toprağın üzerinde, onun genç ve hiç sevişmemiş gövdesi ile benim bedenimin hiçbir ortak yanı yok."
"Süm ile ben, bu ana, öleceği ana bakamadık.
Kaçtığımız ve onun ölüm anını Achim'e bıraktığımızı gördüm düşümde."
Ayrıca yazarın "örnekleri uzatmak" şeklinde tanımlayabileceğim bir üslubu var. Sıkça şu tür cümlelerle karşılaşıyorsunuz: "Çevremin yalnız cansız olgulardan, duvar, yatak, koltuk, televizyon, radyo, resim, bardak, musluk, lavabo, küvet, perde, balkon, sandalye, gökyüzü, bacalar, çatılar, uzantılar, özlemler, anılar, beklentiler ya da şarkılardan oluşmaması için, yatakta yatan ve soluyan biri var." Yani