• Suriye abd emperyalizminin işgali altındadır

    "Savaştan kaçmış bir topluluğa karşı…” ömründe hayatında emperyalizm nedir, emperyalizme karşı mücadele nedir, yurtseverlik nedir, anavatan savunması nedir, gibi daha pek çok soruyu sormayanların savaştan kaçmak mı anavatan savunmasına ortak olmak mı ikilemini anlaması mümkün değildir.

    Hele hele yıllarca emperyalist abd uzantılı, yerli burjuva medyasında gerine gerine cukkayı doldurup, oradan ayrılınca da birdenbire sözde sol damarından kan fışkırıp sonrada emperyalist almanya’ya ait bir medyada programlar yapmak, kime hizmet ettiğini anlatmaya yeterlidir.

    Suriye abd emperyalizminin işgali altındadır.

    Bu cümleyi doğru, düzgün bellemeden, kendi kendine lafazanlık yapanlar her nereden olursa olsun, emperyalist işbirlikçidir.

    "Suriyeliler defolsun" şeklinde bir slogan asla kabul edilemez.

    Bu sadece Suriyeliler için değil dünyanın hiçbir yerindeki göçmen, mülteci, sığınmacı, misafir, vs. için böyle bir slogan asla geliştirilemez ki bu her nerede olursa olsun milliyetçi, şoven, faşist bir slogandır ve kabul edilemez.


    Ömründe hayatında sokaklara çıkıp, parkta, bahçede, trende, otobüste vs. ne oluyor ne bitiyor bakmayanların, değerlendirmeleri, adeta her şeyi bilir edası sahte, yalan, asparagas, uydurma hallerini maalesef gizleyemiyor.

    *
    Bir aile düşünelim, ülkesi emperyalizm tarafından işgal edilmiş ve bu işgal karşısında ülkesini terk etmiş olsun. Sonra almanya’ya kadar uzanan bir yeni yaşama başlasınlar. Ailenin 18 yaş üstü üç kız bir erkek çocuğu olsun. Gayet güzel, yakışıklı, bakımlı, elleri yüzleri düzgün, artist denecek kadar olsun çocuklar. Şimdiden içinden “hah başlıyor senaryo” diyenler olabilir, artık ister senaryo niyetine okuyun isterseniz, gerçek fark etmez. Aile almanya geleli üç yıl olmuş. Tabi başlangıçta olup bitenlere pek takılmadan son durumu anlatacağım. Üç yıl içinde devletin deniz kenarında evet, yanlış duymadınız deniz kenarında verdiği evde otururlar. Bu arada çocuklardan üçü üniversite mezunudur, diğeri lise mezunudur. Baba ve çocuklar üç yıldır her biri farklı olmak üzere çeşitli işlerde çalışmaktadır. Gel zaman git zaman günlerden bir gün karı koca ayrılma kararı alır. Sonrasında anne en küçük kızını alır başka bir şehir de yine devletin verdiği bir eve taşınır, baba erkek çocuğuyla birlikte aynı evde kalmaya devam eder, iki kız kardeş de ayrı eve çıkar ki onlara da devlet bu evi ayarlar. Bu arada devletin verdiği ev ve maddi yardımın yanında, en küçük çocuk hariç herkes çalışmakta ve tıkır tıkır maaşlarını almaktadırlar. Hayat nasıl geçiyor diye sorarsanız. İki kız kardeş mesaileri bitince gece geç saatlere kadar “şişe bar” denilen nargile keyfi yapılan mekanlara giderler, baba yeni eş adayı olan Irak’lı bir başka göçmenle birliktedir, oğul da babadan geri kalmaz o da Afgan sevgilisiyle birliktedir. Bu arada baba ve oğul esrar bağımlısı olmuşlardır. Gerçi kızlar kardeşlerde alkol ve nargile bağımlısı olmuş her akşam ya bir alman ya da başka bir Avrupalı veya Afrikalı ile beraberlerdir, kimi zaman birkaç ay süren ilişkileri olsa da pek sıkılgandırlar habire sevgili değiştirirler. Bu arada kız kardeşlerden birinin Suriyeli bir sevgilisi vardır ve bir ayrılır bir barışırlar ama bir türlü evlenmeye yanaşmazlar. Bir süre sonra kızlardan biri annesinin bulunduğu şehre gitmek ister, çünkü çalıştığı yerin yan tarafındaki restorantın ortağı Iraklı bir kadın tarafından Avrupalılara pazarlanmaktan sıkılır. Bir süre sonra annesiyle de bir arada yaşayamaz çünkü en küçük kardeşi hastadır ve annesi onunla ilgilenmek yerine neredeyse her gün eve bir yabancıyla gelmektedir. Sonra karar verir ve ayrı bir eve çıkar. Tabi o evi de devlet verir. Etti mi toplam dört ev. Düşünebiliyor musunuz, Suriye’de derme çatma bir evleri varken Avrupa’nın ortasında devlet desteğiyle dört ev sahibi olmuşlardır. Hepsinin işi gücü, devlet yardımı vardır. Ancak aile fertleri aile olmaktan uzaklaşmış kim kimle beraberdir, ne yaşıyordur, duygusuz, düşüncesiz, sadece gecelik ilişkiler, uyuşturucu, alkol, nargile vs. bağlılığı derken uzatmayalım. Baba Iraklı kadın arkadaşının üstüne İranlı bir kadınla daha birlikte olur ve bunun üstüne Iraklı kadın kıskançlık krizine girer, adamı ve kadını adeta bir kasap gibi doğrar. Bu arada erkek çocuğun Afganlı eşi hamiledir. Bir yandan da alman bir gay arkadaş edinir ve eve artık ara sıra gidip gelir, Afganlı eş çocuğunu doğurur doğurmasına ama uyuşturucu kullanımından dolayı çocuk özürlü doğar. Bu arada eşi artık gay barlardan hiç çıkmaz ve esrarın dozu daha da artırdığı bir gün bir gay arkadaşıyla nazilerin saldırısına uğrar ve onlarca yerinden bıçaklanıp ölür. Babasının ve erkek kardeşinin ölümünü duyan kız kardeşlerden biri duymayacak kadar uzaklarda İtalyan sevgilisiyle Akdeniz de bir yatta güneşlenmektedir. Ancak İtalyan da mafya olduğundan, hasımları tarafından yatı havaya uçurulur. Diğer şehirdeki anne Yunanlı sevgilisiyle aşırı hız yaparken nehre uçup boğulurlar. Annenin yanındaki kız kardeşle sonradan gelen kız kardeş de yüksek doz da uyuşturucu alıp birbirlerinin bileklerini kesip hayatlarına son verirler.

    Evet, kısa keselim, sonuçta dizi yazmıyoruz. Emperyalizm ne senaryolar yazdırıyor değil mi? Şimdi bu anlattıklarımız eminiz ki hiçbirinizi inanacağı türden bir anlatı olmamıştır. Aklı başında kimse bu türden deli saçması anlatılara inanmaz çünkü!

    Emperyalizmin ülkelerini işgal ettikleri insanlar ülkelerini savunmayıp sağa sola savrulunca tabi ki böyle senaryolar olmuyor!

    Aile dağılmıyor, anne ve baba işine gücüne bakıyor, çocuklarıyla bir arada mutlu bir hayat sürüyorlar. Çocuklar eğitimlerine devam ediyor, herkes kendi alanlarında masterlarını, doktorlarını yaparken bir yandan da oldukça prestijli işlerde çalışıyorlar. Aile toplumda adeta örnek aile olarak herkesin imrendiği bir bir resim çizmeye devam ediyor. Bu olaylar sadece Suriyelilerin mi yaşadığı olaylar sanıyorsunuz, elbette hayır ama son yıllarda bu olayları en çok onlar yaşıyor veya en çok onlara dair haberler yayınlanıyor ondandır ki bir Suriyeli algısı oluşmuştur.

    Emperyalizmin barış, demokrasi, eşitlik, özgürlük, adalet getirmesinin sonuçları bunlardan öteye gitmez, gidemez de kimse boşuna birilerinin haklarını savunurken bir daha düşünsün ve emperyalist işgallere engel olmak mı daha değerlidir, yoksa yukarıdaki senaryo mu daha değerlidir.
    *
    Burjuva medya ve basınında vaaz veren dünün milli burjuva programcısı, gazetecisi, bugün alman burjuva medya basınının hizmetçisi olanlara kulak verelim.

    Suriyelilere her nerede verilirse verilsin hiçbir devlet veya yönetim kendi cebinden değil yine emekçilerin vergilerinden maaşlar, yardımlar veriyor.

    Bu anlamda emekçilerin emeği ikinci kez sömürülmüş oluyor.

    Anlayana tabi, gerçi birinci sömürüyü anlamayanlar, ikinci sömürüyü anlayamaz.

    Emperyalist ülkeler savaş, iç savaş, darbe, kaos, açlık, sefalet, kriz, vs. yarattığı ülkelerden göçmen, mülteci, sığınmacı adı altında esasında kapitalist sistemin çarklarının daha ucuza dönmesi için hizmetçi veya köle toplar ve onlara kendi ülkelerinde çok çok ileri olan, ama emperyalist ülkenin yerli halkının yaşam koşullarının çok gerisinde bir hayat verir.

    Elbette kendi ülkelerini terk edenler için bu hayat daha da konforlu gelse de hizmetçi ve köle olmalarını asla ortadan kaldırmaz.

    Tabi ki bu şekilde ülkesini terk edip emperyalist ülkelere yerleşenler çoğunlukla geri dönmezler, çünkü devlet yardımları ve yaşam koşullarının cezbedici özellikleri hizmetçi ve köle olarak hayatlarını devam etmekle yetinmezler, kuşak kuşak yeni hizmetçiler, köleler üreterek iyice kök salarlar.

    Emperyalizmin sırf kapitalizmin çarklarını daha da ucuza çevirebilmek için dönem dönem bu tür göç trafiklerine sebep olur ki bunu aslında bilinçli yaparlar.

    Sadece almanya’da çok büyük bir ara eleman açığı vardı ve bunu öyle kolay kolay çözemezdi ki bu ekonomisi için çok ciddi sorunlar yaratacakken, Suriyeliler imdadına yetişti ve 250 bin ara eleman Suriye’deki emperyalist işgal sonucu alman personeli olarak neredeyse durma noktasına gelecek olan kapitalizme büyük bir kan transferi olmuştur.

    Bu tür örnekler çoğaltılabilir.

    "Gidin savaşın" diyemezsiniz, elbette diyemezsiniz, çünkü “bayramlaşıp geri gelin” diyebilirsiniz veya “şişe barlarda nargile içmeye devam edin” dersiniz ama nedense “emperyalist işgale karşı gelin birlikte omuz omuza savaşalım” diyemezsiniz.

    Suriye’den emperyalist işgal sonrası çeşitli ülkelere dağılanlara nedense gittikleri ülkelerdeki yönetimler “ülkeniz emperyalist işgal altında” demediği gibi, gelenleri de ucuz emek olarak kapitalizmin çarklarının dönmesi ve daha da yüksek kar elde edebilmek için hizmetçi olarak çalıştırmayı çok iyi bilirler.

    Elbette Suriyelilerin gittiği ülkelerdeki sözde sol, sosyal demokrat, sosyalist partiler de yeterince onlarla emperyalizme karşı mücadele de ittifak olmamaktadır ve sadece adeta sırf dostlar çarşıda pazarda görsün diye onların ve ülkelerinin işgal sonrası yaşanan rezilliklerine ses çıkarmazlar.

    Burjuva aydını, gazetecisi, tv programcısı yıllarca beslendikleri çanağa hizmette kusur etmezler ve habire Suriyelilerle ilgili en ufak eleştiri yapanları ırkçılıkla suçlayarak gerçeklerin üstünü kapatacaklarını düşünürler ama tarih her şeye şahitlik ediyor onu unutuyorlar.

    Aman Avrupa’ya gelmesin, aman Suriye’ye geri dönmesinler, “Türkiye de kalsınlar da her kim kalmasınlar geçip gitsin” diyorsa biz onları sabah akşam ırkçı ilan etmeye tetikte bekliyoruz, diyerek özellikle alman ve Avrupalı efendilerine biat ve itaat etmekteler.

    Dünyanın hiçbir yerinde insanlar oradan oraya göçmesin, sığınmacı olmasın, savaşlar olmasın, herkes barış içinde kardeşçe yaşasın, … devam eden pek çok güzel sözleri dillendirmek güzel, gerçekte buna inanmakta güzel ancak bunun kapitalizmin devrimle yerle bir edilip yerine sosyalizm inşa edilmedikçe olamayacağını neden kabul etmiyorsunuz.

    HASAN HÜSEYİN BEYDİL
    28.07.2019
  • Akp hükümeti tee Cibuti'ye cami yaptı, Sultan Abdülhamid Han Camisi adını verdi, sekiz milyon dolar harcadı, karada yer kalmamış gibi denizi doldurarak yaptı, 13 bin metrekare, minareleri 50'şer metre, aynı anda altı bin kişi namaz kılabiliyor, Türkiye'nin bütün kaynakları seferber edildi, sadece dört yılda tamamlandı.



    Akp hükümeti İngiltere'ye cami yaptı, Cambridge camisi, elektriği güneş enerjisiyle üretiliyor, sıfır karbon ayakizi özelliğiyle Avrupa'nın ilk çevre dostu camisi, sensörleri var, içerde oksijen azalırsa, dışardan derhal temiz hava pompalanıyor, masraftan kaçınılmadı, 30 milyon dolara maloldu, sadece yedi yılda tamamlandı.



    Akp hükümeti Kırgızistan'a cami yaptı, aynı anda 30 bin kişi namaz kılabiliyor, stadyum gibi, 50 bin metrekare, Orta Asya'nın en büyük camisi, 35 milyon dolara maloldu, sadece altı yılda tamamlandı.



    Akp hükümeti ABD'ye cami yaptı, Maryland camisi, ABD'nin en büyük camisi, kültür merkezi var, kütüphanesi var, konukevi var, hamamı var, konferans salonları var, sergi salonları var, restoranı var, resepsiyon alanı var, aynı anda üç bin kişi namaz kılabiliyor, sıkı durun, 100 milyon dolara maloldu, sadece üç yılda tamamlandı.




    Akp hükümeti Rusya'ya cami yaptı, Moskova camisi, 20 bin metrekare, aynı anda 10 bin kişi namaz kılabiliyor, parayı döktüler, kubbesini altın varaklarla kapladılar, şimdi daha sıkı durun, 170 milyon dolara maloldu, sadece yedi yılda tamamlandı.



    Akp hükümeti tee Haiti'ye cami yaptı, Boukman Buhara camisi, sadece iki yılda tamamlandı.



    Akp hükümeti tee Filipinlere üç tane cami yaptı, Fatih camisi, Osmanlı camisi, Tacloban camisi, üçü birden sadece bir yılda tamamlandı.



    Somali'nin başkenti Mogadişu'daki merkez camisi, ülkedeki içsavaşta harap olmuştu, Akp hükümeti derhal devreye girdi, Somali'deki camiyi komple yeniden yaptı, sadece iki yılda halletti.



    Akp hükümeti tee Mali'ye cami yaptı, Bamako Eyüp Sultan camisi, sadece bir yılda tamamlandı.



    Akp hükümeti tee Kolombiya'daki Ebu Bekir Sıddık camisinin restorasyonunu yaptı, bir yılda cillop gibi yaptı.



    Akp hükümeti elalemin ülkesine cami dikmek için 500 milyon dolardan fazla para harcadı.

    50 milyon dolarımız yok diye tank fabrikamızı Katar'a peşkeş çektiler, Cibuti'ye Haiti'ye 500 milyon dolarlık cami diktiler.



    Akp hükümeti tee Tayland'ta Bang Uthit camisini restore etti.

    Akp hükümeti Macaristan'da Gül Baba türbesini restore etti.

    Akp hükümeti Etiyopya'da Kral Necaşi Eshame türbesini restore etti.

    Akp hükümeti Sırbistan'da damat Ali paşa türbesini restore etti.


    Akp hükümeti Sudan'da Sevakin Adası'nı komple inşa ediyor, zemin sondajcısı, şehir planlamacı, jeoloji-jeofizik mühendisleri, haritacılar, mimarlar, 50'den fazla uzman gönderdi, milyon dolarlar döküyor.



    Ve önceki gün…

    Ulusal kahramanımız Rauf Denktaş'ın sekizinci ölüm yıldönümüydü.

    Sekizinci defa kahrolarak gördük ki, anıt mezarı hâlâ tamamlanmadı.



    Alt tarafı avuçiçi kadar bir yer.

    Sadece bir kabir.

    Sekiz yıldır bitirmediler kardeşim.



    Israrla, tekrar tekrar söylüyorum…

    Doğu Akdeniz sorununu Libya'da Mısır'da Suriye'de zannedenler yanılıyor.



    Doğu Akdeniz sorunu, Akp'nin Türk kavramına, ulus devlet kavramına yamuk bakışından kaynaklanıyor.
  • 512 syf.
    ·13 günde·Beğendi·10/10
    Güncel şehir polisiyesinin hatta günümüz polisiyesinin tartışmasız 1 numarası olan Connelly’den yine harika bir roman. Connelly romanları genel olarak cinayet üzerine kurulu olsa da Haller’in baş karakter olduğu Güneşin Karanlığında ve bu kitabında esas konu cinayetten çok mahkeme ve mahkeme süreci oluyor. Tabii cinayet de bu mahkeme sürecinin içinde hatta mahkemenin sebebi de oluyor diyebiliriz. Şöyle desem sanırım daha doğru olacak, nasıl Harry Bosch romanlarında esas konu cinayet olup arka taraflardan çok detaya girmeden bir mahkeme süreci oluyorsa Mickey Haller kitaplarında bu sefer mahkeme ve süreci önde olup cinayet soruşturması arka taraflarda yürütülüyor. Ne de olsa Bosch bir dedektif, Haller de savunma avukatı.

    Mahkeme ve mahkeme süreci de demişken özellikle ABD filmleri ve romanlarında en çok hoşuma gidenlerin başında şüphesiz hukuk gerilimleri vardır. Avukatların ve savcıların birbirine şov yaptığı, başta jüriler ve yargıca oynadıkları, hazır cevapları ile beraber gelen üstün zeka ile sorulmuş soruları her zaman ilgimi çekmiş ve hoşuma gitmektedir. Connelly romanlarında da bu lezzetlerden fazlasıyla mevcuttur, Betondaki Sarışın , Hile , Güneşin Karanlığında ve bu kitabı ile o mahkeme salonlarındaki romanlaştırma başarısını fazlasıyla kitaplarına geçirebildiğini göstermektedir. Okurken paragrafların ve sayfaların nasıl bir şekilde elinizde eridiğine şaşıracaksınız. Bu hızda okunan romanlar yazmasının yanında bir diğer başarısı da karakter, olay güzelliğinin yanında kitabı okuyup üzerinden zaman geçtikten sonra geriye dönüp baktığınızda kitabın birçok yerinin aklınızda kalıyor olmasıdır. Biliyorsunuz bu tip romanlar maalesef okunduktan sonra detaylı olarak akıllarda kalmıyor ve özellikle de finalde atılan yumruk gibi ters köşeler genel olarak akılda maalesef kalmayıp kendilerini unutturuyorlar ve bu durumun Connelly kitaplarında olmaması kendi kalitesini daha da arttırıyor. Keşke bu durum Harlan Coben kitaplarında da olsa ve geriye dönüp baktığımda kitaplarından birazcık bir şeyler hatırlıyor olabilsem diye düşünmeden edemiyorum.

    Connelly kitaplarının bir başka güzelliği de farklı roman karakterlerini bir romanda bir araya getirip hepsini ortak bir soruşturmanın içine dahil etmesidir. Bu romanında Mickey Haller baş karakter iken ikinci karakterimiz Connelly’nin en önemli roman karakteri olan Harry Bosch ve diğer üçüncü karakterimiz de Şair romanındaki gazetecimiz Jack McEvoy. Yalnız kitabın bazı yerlerinde Bosch sanki gerçek Bosch gibi değildi, ya kitabın sonundaki sürprizden dolayı olacak ya da ikinci karakter olmasından dolayı Connelly ya isteyerek ya da istemeyerek romanın gidişatı için böyle bir yola başvurmuş diyebiliriz. Baştan sona ilgi çekici, cinayet ve hırsızlık davalarının içinde koşturacağınız, son sürat okuyacağınız güzel bir roman.
  • 294 syf.
    Kızıl kapitalizm kesinlikle okunması gereken bir kitap. 68 kuşağı olarak tanımlanan bizim nesil, Türk solunun Çinci – Rusçu veya Leninist-Maoist olarak bölünmüşlüğüne, içlerinde olmasak da tanık olageldik. 1917 devrimi ile başlayan Rus komünizmi 1991 de çöktüğü halde, 1949 da başlayan Maoist Çin devrimi kimilerine göre değişime uğrayarak, kimilerine göre de kapitalizme doğru makas değiştirerek yoluna devam ediyor.
    Çin’i her kesim kendi bakış açısına göre başka türlü değerlendirmektedir. Ben bunu körlerin bir fili tuttuğu organına göre farklı tarif edişlerine benzetirim. Mesela, termik santrallerine ve sanayi tesislerine bakınca, çok fazla CO2 salınımı ile küresel ısınmaya olumsuz katkı yaptığını düşünebilirsiniz. Ama aynı zamanda her yıl 0n milyon dekar ile dünyanın en fazla ağaçlandırma yapan ülkesi olarak, bu soruna olumlu katkısını takdir edebilirsiniz. Keza Şanghay merkezli doğu kesimini görünce Amerika’ya benzetebileceğiniz gibi, Batı Çin’de azgelişmiş bir toplum manzarası ile karşılaşabilirsiniz.Kapitalist veya liberallere göre; Komünizm iflas etmiştir. Çin artık bir kapitalist rejime sahiptir. Sosyalistlere göre; Çin bir komünist rejime sahiptir. İktidarda tam bir komünist parti vardır. Bu parti, kapitalist sistemin enstrümaanlarını kendine özgü bir tarzda kullanmaktadır. ABD gibi bir kapitalist dev varken, dünyamız bir başka kapitalist devi kaldırmaz.Çin yüz yıldan fazla süren politik kargaşa ve savaşlardan sonra, 1949 Mao devrimi ile kendine has bir komünist rejim kurmuştur. Mao’nun 1976 da ölümünden sonra da 1978-2008 yıllarını kapsayan 30 yıllık büyük dönüşüm programı ile de günümüzdeki başarısını sağlamıştır.
    Konfüçyüs ve Mao;
    Konfüçyüs ve Mao günümmüzdeki Çin kalkınmasını anlamamız için bilinmesi gereken iki önemli fenomen. Konfüçyüs bir düşünce adamıdır. Konfüçyanizm, bir din değil ama 1912 yılına kadar resmi din olarak işlev görmüş, bir ahlaki sistemdir. Şurası bir gerçek ki, hangi dine mensup olursa olsun, bir Çinlinin kültüründe, hayat anlayışında, ahlaki yapısında, toplumsal ilişkilerinde en etkin unsur, Konfüçyüs öğretisidir.Konfüçyüs, metafiziği reddeder. Akla hitap eder. Atalara saygıyı esas alarak, atalar kültünü ön plana çıkarır. Bilgiye ve eğitime önem verir. “Bilgi desteğinden yoksun fikir tehlikelidir.” der.Çin insanı ve Çin toplumu Konfüçyanizmi içselleştirerek kendine hayat düsturu yapmıştır. “Çin kalkınmasını sağlayan beşeri sermayenin hamurunu Konfüçyanizm yoğurmuştur.” demek abartılı olmasa gerek.
    Çin, geçen yüzyılın ilk yarısında emperyalist–kapitalist sistemin en geri, en yoksul ülkesiydi. Batılı ülkelerin 200-300 senede tamamladığı bir süreci 1949 dan sonra 65 yılda tamamlayarak büyük aşama kaydetmiştir. 1949-1976 Mao dönemi, 1978-2008 yıllarını kapsayan 30 yıllık büyük değişim döneminin de altyapısını oluşturmuştur.Mao’nun başarısız Sovyet rejiminin hatalarına düşmeyerek, günümüzdeki Çin kalkınmasına giden kanalları nasıl açtığını birkaç örnekle açıklamanın uygun olacağını değerlendirmekteyim.Çin devriminin başarısı toprak devrimine dayanır. Günümüzdeki sanayileşme için gereken dev işgücü kaynağı, topraklandırılan bu özgür köylüden çıkmıştır. Mao köylüyü topraklandırarak işe başlamış sulama sistemi, teraslama gibi arazi iyileştirmelerini teşvik ederek verimi arttırmış, toplumu doyurmuştur. Sovyetler gibi hantal tarım işletmeleri (Kolhozlar) kurmamıştır. Mao, bir tarım toplumunda köylülüğü değiştirerek her şeyi değiştireceğini düşünmüştür ve uygulamıştır. Marksist teorideki gibi işçi sınıfına dayanmayı düşünmemiştir. Sonuçta, şehir-köy farkını, işçi-köylü farkını, tarım-sanayi farkını büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır.
    Mao, Çin’de milli burjuvaziyi devlet kapitalizmi yoluyla adım adım ehlileştirerek, burjuvalara işletmelerden pay vererek, birikimlerinden yararlanarak sisteme entegre etmiş, dışlamamış, yani sistemin içinde bırakmıştır.
    Mao, “Rus prezidyumu” gibi halktan kopuk bir bürokratik sınıfın gelişmesine izin vermemiştir.
    Rusya’nın Çekoslovakya ve Afganistan’ı işgallerini tasvip etmemiştir. Mao, gerçeği geçen yüzyılın teorilerinde aramamış, hayatı boyunca teoriyi pratikten çıkartmıştır.
  • 456 syf.
    ·18 günde·Beğendi·9/10
    Kendisi de Paris doğumlu Filistinli bir anne ile Mısırlı bir Yahudi babanın oğlu olan doktor, yazar ve yayıncılık yapan siyasetle de ilgilenen yazar, kronolojik bir anlatıyla Fransız devrimini ele almış kitabında.

    Başlıktan da anlayacağınız üzere dostlar, kitapta yok yok. Neler mi var? Buyurunuz…

    1- XVI. Louis dönemine genel bir bakış ile başlayan kitabımız, önce fransa daki sınıfları anlatarak konuyu açıyor. Üç sınıf var Fransa da; soylular, ruhbanlar ve halk yani 3. Sınıf. İşte devrim bu sınıfın ayaklanmasıyla temelleniyor. Emigre denilen taşradan gelen göçmen işçiler (inşaat işçileri, bacacılar, sucular vb) de önemli bu süre zarfında. Ve kadınların ayaklanmada oynadığı roller.
    2- ABD nin etkisine de değiniyor devamında ki; 1785’te ABD nin paris büyükelçisinin Benjamin Franklin (doların üzerinde resmi olan arkadaş  ), 1785-1789 arasında ki büyükelçinin ise Thomas Jefferson ( ABD nin kurucu babası olur kendileri) olduğunu da öğreniyoruz.
    3- Ekmek fiyatlarındaki artış, vergilerin 3. Sınıf üzerindeki ağırlığı (başta tuz olmak üzere her şeye vergi konmuş, neredeyse bir tek hava bedava –orhan veliye rahmet- ), sarayın harcaması gani ama kasa tam takır, bütçe açığı rekor seviyede
    4- Ulusal meclis kurulur, Komünler oluşturulur her belediyede, en önemlisi elbette paris komünü, ulusal meclis yani konvansiyonda taraflar belli olur. Sağcılar, solcular; jirondenler, jakobenler; ovalılar, dağlılar; ılımlar, kral yanlıları, cumhuriyetçiler, devrimciler, radikaller; robespierreler, maratlar, dantonlar….
    5- kral kovulur hatta yallah giyotine ardından kraliçe antoniette de nasibini alır bu süreçte. Doğal olarak bu süreç çok kanlı olur. Herkes sırayla giyotinin tadına bakacak ve meşhur “devrim en nihayetinde kendi çocuklarını da yer” klişesinin neden çıktığı da yaşayarak öğrenir Fransızlar.
    6- Hristiyanlıktan arınma dönemi başlar, ateizm savunulur gerçek inanç ve değer özgürlüktür mottosu yaygınlaşır (gençler deizme kayıyor azizim ) , rahipler bile rahipliği bırakır, cüppeler çıkar, haçlar çöpe konar, meydanları devrim şehitlerinin heykelleri kaplar, şehir, cadde ve sokak isimleri bile özgürlükten nasibini alır. Devrim takvimi yaratılır, gregoryen takvim yürürlükten kalkar. 1789 denmez, I. Devrim yılı denir. Ayların ismi de dinden arınır. Brumairre, germinal, thermidor gibi ay isimleri vardır artık.
    7- Önce kralcılar, ılımlılar ve jirondenler giyotine gider jakobenler zafer ilan eder lakin onların sonu da diğerleri gibi olacaktır.
    8- Nihayetin de kitap, Temmuz 1794 yani 9 Thermidor günü robespierre ve arkadaşlarının idamına karar verilmesi ve 10 Thermidor da giyotine gitmeleriyle ve karşı devrimle kapanır.

    Kitap, kronolojik ve oldukça detaylıydı, gün gün, ay ay anlatma yolunu seçmiş yazar, aklımda kalan yönlerini yazıya dökmeye çalıştım. Sürç-ü lisan ettiysek affola efenim
    Kitapta da yer alan marx’ın sözü ile yazıma son veriyorum. “fikirler kesinlikle bir şey gerçekleştirmez. Fikirleri gerçekleştirmek için pratik bir güç ortaya koyan insanlara ihtiyaç vardır.”

    Bu da bonus olsun. “Devrim, vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi” Tol, murat uyurkulak
  • 217 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    Yazdığı kitap başına bela olmasın diye, muska niyetine, İngiltere’nin kralları arasında insanların ağzına en çok sakız olan hükümdara, yani 8. Henry’e övgüler düzerek başlıyor kitabına. ( En eski mesleğin fahişelik olduğuna inanılsa da; bence, en eski meslek “kıç yalayıcılığı”…)

    Emme, su testisi su yolunda demişler… Kitaptaki düşünceleri başına bela olmasa da, farklı düşünceleri yüzünden idam edilmekten kurtulamadı. Hem de 8. Henry tarafından idam edildi.

    Kankası Erasmus’un kendisine ithafen yazdığı ‘Deliliğe Övgü’ kitabında olduğu gibi burada da “kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” metodu kullanılarak, düzendeki çarpıklıklar eleştirilmeye çalışılmış.

    Ancak, Erasmus daha çok sosyal hayattaki sorunlara laf sokarken; More devlet düzeni üzerinde durmuş. Deliliğe Övgü ile son kez karşılaştırmak gerekirse, buradaki yergiler daha bir “sok gözüne gözüne “ olmuş.

    Tarım ve Hayvancılıkla ilgili yaşanan sorunları saymaya başlayınca, bir an coşup, cehaletimden güç alan tüm hadsizliğimle günümüzde yaşadıklarımızla karşılaştırdım.

    Ama hemen sonra sildim tabi ki. Çünkü, “Silivri” ağustos ayında çok sıcak oluyor… YAŞASIN OTOSANSÜR!!!

    Hukuk devleti ile yasa devletinin aynı şey olmadığının altını çiziyor.

    Hırsızların yetenekli insanlar olduğunu söylüyor. Millet olarak bu düşünceye yakın bir düşünceyi destekliyoruz di mi?

    Baklava çalarken falan yakalanan beceriksizlerden bahsetmiyorum tabi ki. Allah onları nasıl biliyorsa öyle yapsın! Hırsızlığın yüz karaları onlar. Benim bahsettiğim “büyük kahramanlar”. Hiçbir fakire faydaları olmasa da, canları sağ olsun, Robin Hoodlaştırdıklarımızı söylüyorum.

    Mesela Cem Uzan, ABD şirketlerini dolandırmakla suçlanınca hep beraber “helal olsun aslanıma” demedik mi? Hatta kıssa süre sonra , partisi seçimlerde %7 almadı mı?

    Günde altı saat çalışmanın daha verimli olacağını söylüyor. Proletarya olarak EVET!!! diyoruz.

    Tek tip elbisenin gerekliliğinden ve şaşadan uzak durmaktan bahsediyor. O halde bu kitabın İngiltere’de en az okunduğu dönem Viktoria dönemi olsa gerek.

    Herkesin mutlu olduğu bir yer olarak tasvir ediyor Ütopyayı. Ama Ütopyadaki kölelerden bahsediyor sıkılmadan. Kölelerin bir çok sıfatı olabilir ama “mutlu” hariç…

    Şehir hastanelerinden bahsediyor. Gerçekten, şehrin dışındaki çok büyük hastanelerin yararlılığından(!)

    Kerhane de yok; meyhane de yok diyor. Neredesin Hayyam?

    Gelin adaylarını hamama götürüp orada her yerini inceleyen kaynanalar var mı hala bilmiyorum. Soy adının “More” olmasından mütevellit, yazarımız bu düşüncenin daha da ilerisinde. Adayların evlilik öncesi birbirlerini çırılçıplak görmeleri gerektiğini söylüyor.

    Söylediği en dikkat çekici şeyler ise; devlet düzenindeki temel sorunun paranın varlığı olduğu söylüyor. Paranın olduğu yerde çıkar; çıkarın olduğu yerde kavga; kavganın olduğu yerde de kaos olur diyor. Lidyalıları mezarlarında ters döndürmek için hatimler indirecek bir ruh haline sahipmiş rahmetli.

    Ve son olarak; Komünist Manifesto’dan üç yüz yıl önce özel mülkiyete karşı çıkıyor.

    Başlığına yaraşır bir kitap di mi?

    https://youtu.be/fqCVcazgnDU
  • Peygamber efendimizden “Seyfullah” (Allah’ın kılıcı) ünvanını alan kahraman. Eshâb-ı kiramın ve İslâm kumandanlarının büyüklerindendir. İsmi Hâlid, künyesi Ebü’l-Velîd ve Ebû Süleymândır. Nesebi Hâlid bin Velîd bin Mugîre bin Abdullah bin Amr bin Mahzûn’dur. Ebû Cehil bin Hişâm ile ve Velîd bin Abd-i Şems ile kardeş çocuklarıdır. Velîd bin Velîd’in kardeşidir. Annesi Lübâbe, Ümmül-mü’minîn Hazreti Meymûne’nin kardeşidir. Hazreti Hâlid bin Velîd’in soyu, Mürre bin Kâ’b’da Peygamber efendimizin soyu ile birleşir. Kureyş’in ileri gelenlerinden ve kumandanlarındandır. Bütün Arab kabileleri tarafından tanınır ve sevilirdi. 8 (m. 630) senesinde müslüman oldu. 21 (m. 642)’de Humus’ta vefât etti.

    Bedir ve Uhud savaşlarında henüz müslüman olmadığından düşman birliklerinden birinin kumandanıydı. Hudeybiye’de de düşman tarafında bulundu. Hazreti Hâlid bin Velîd’in kardeşi Velîd, Bedir’de esîr edildi. Fidye karşılığında serbest bırakılıp Mekke’ye dönünce imâna geldi ve tekrar Medine’ye döndü. Oradan, Hazreti Hâlid bin Velîd’in müslüman olması için teşvik edici mektûblar gönderdi. Peygamber efendimiz Umre yapmak için Mekke’ye gidince, Hazreti Hâlid bin Velîd saklandı. Hazreti Peygamberimize görünmedi. Hazreti Hâlid bin Velîd’in kardeşi Velîd de, Peygamber efendimizin yanında bulunuyordu. Sevgili Peygamberimiz Ona “Hâlid nerelerde? Onun gibi birinin İslâmiyeti tanımaması, bilmemesi olamaz. Keşke o, bütün gayret ve kahramanlıklarını müslümanların yanında müşriklere karşı gösterseydi ne kadar hayırlı olurdu. Kendisini, sever, üstün tutardık.” buyurdu. Hazreti Hâlid bin Velîd, Peygamber efendimizin bu sözlerini haber alınca İslama meyli arttı. Hazreti Peygamberimizin yanına gitmek için toparlandı. Bunu kendisi şöyle anlatıyor: “Allahü teâlâ bana ihsân etti. Kalbime İslâm’ın sevgisini yerleştirdi. Hayrı ve Şerri ayıracak hale getirdi. Kendi kendime, “Ben Muhammed’e ( aleyhisselâm ) karşı her savaş yerinde bulundum. Ama bulunduğum her savaş yerinden ayrılırken, bozuk ve yanlış bir hâl üzere olduğumu ve Muhammed’in ( aleyhisselâm ) bir gün mutlaka bize galip geleceğini biliyordum. Bunu sezmiş olarak oradan ayrılıyordum. Resûlullah ( aleyhisselâm ) Hudeybiye’ye geldiği zaman, ben de düşman süvarilerinin başında bulunuyordum.” Usfan’da onlara yaklaşıp gözüktüm. Resûlullah ( aleyhisselâm ) bizden emîn bir şekilde, Eshâbına öğle namazı kıldırıyordu. Üzerlerine ânî baskın yapmak istedik, ama mümkün olmadı. Böyle olması da hayırlı oldu. Muhammed ( aleyhisselâm ) kalbimizden geçenleri anlamış olmalı ki, ikindi namazını temkinli olarak kıldılar. Bu durum bana çok tesir etti. “Bu zât her hâlde, Allah tarafından korunuyor ölmedi” dedim. Birbirimizden ayrıldık. Ben çeşitli düşünceler içinde bulunuyorken Muhammed ( aleyhisselâm ) Umre etmek için Mekke’ye gelince ondan gizlendim. Kardeşim Velîd de Onunla beraber gelip beni bulamayınca, şöyle bir mektûb yazıp bırakmıştı. “Bismillahirrahmânirrahîm. Allahü teâlâya hamd ü sena ve Resûlullaha salât ü selâmdan sonra derim ki, hakîkaten ben, senin İslâmiyyetten yüz çevirip gitmen kadar şaşılacak görüş bilmiyorum. Halbuki, gittiğin yolun yanlış olduğunu anlıyabilecek haldesin, niye aklını kullanmıyorsun? İslâmiyet gibi bir dîni tanıyamamak, anlıyamamak ne kadar tuhaf. Hazreti Peygamberimiz, bana seni sordu. Senin, İslâmiyyeti tanıman, gayret ve kahramanlığını Müslümanların arasında, müşriklere karşı kullanman, Peygamber efendimizin arzusudur. Ey kardeşim! Çok fırsatları kaçırdın; ama, daha fazla gecikme!”

    Kardeşimin mektûbu bana ulaşınca, müslüman olma arzusu bende çok kuvvetlendi. Gitmek için acele ediyordum. Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) söyledikleri beni çok sevindirmişti. O gece uyurken, rüyamda sıkıntılı dar ve çöl gibi susuz yerlerden, yemyeşil geniş ve ferah bir yere çıkmıştım. Medineye varınca bu rüyamı Hazreti Ebû Bekir’e anlatıp, tabirini ondan sormaya karar verdim.

    Ben Resûlullah’a ( aleyhisselâm ) gitmek için toparlanırken, “Acaba oraya giderken bana kim arkadaş olabilir” diye düşünüyordum. Safvân bin Ümeyye’ye rastladım. Vaziyeti ona anlattım. O teklifimi reddetti. Daha sonra İkrime bin Ebû Cehil’e rastladım. O da aynı şekilde davetimi red edince evime gittim. Hayvanıma binip Osman bin Talha’nın yanına gittim. Ona da aynı şekilde, müslüman olmak üzere, Hazreti Peygamberimize gideceğimizi, kendisinin de gelmesini söyledim. Tereddütsüz kabûl etti ve ertesi günü seher vakti beraberce yola çıktık. Hadde denilen yere vardığımızda Amr bin Âs ile karşılaştık. O da müslüman olmak için Medine’ye gidiyordu. Hep beraber Medine’ye vardık. Elbisemin en güzelini giyip Resûlullah efendimizle görüşmeğe hazırlandım. O sırada kardeşim Velîd geldi ve “Acele et. Çünkü Peygamberimize ( aleyhisselâm ) sizin geldiğiniz haber verilmiş ve O da çok sevinmiştir. Şimdi sizi bekliyor” dedi. Ben de acele ile O yüce Peygamberin huzûruna vardım. Gülümsüyordu. Selâm verdim, “Allah’dan başka ilâh olmadığına ve senin de Allah’ın Peygamberi olduğuna şehâdet ediyorum” dedim. “Sana hidâyet eden, doğru yolu gösteren Allah’a hamd olsun.” buyurdu. Sonra günahlarımın affı için Allahü teâlâ’ya duâ etmesini istedim. Benim için duâ etti ve “İslâmiyet, kendisinden önce işlenmiş olan günahları kesip atar.” buyurdu. Diğer iki arkadaşım da müslüman oldular.

    Peygamber efendimiz bana kendi evinin yanında bir yer verdi. Beni savaşta hep süvari birliklerinin başına kumandan tayin etti. Daha sonra Mekke’de iken gördüğüm rüyayı Hazreti Ebû Bekir’e anlattım. O da “Görmüş olduğun o ferahlık yer, Allahü teâlâ’nın, seni, müşriklikten İslâmiyete erdirmesidir” buyurdu. Hazreti Hâlid bin Velîd’in müslüman olması hicretin sekizinci yılında oldu. Müslüman olduktan sonra Medine’de yerleşti.

    Hazreti Hâlid bin Velîd, müslüman olduktan sonra ilk olarak Mûte gazâsında bulundu. İslâm askeri Mûte’ye hareket ederken Peygamber efendimiz “Cihada çıkacak olan şu insanlara Hazreti Zeyd bin Hârise’yi kumandan tayin ettim. Eğer o şehîd olursa yerine Cafer bin Ebî Tâlib geçsin. O da şehîd olursa yerine Abdullah bin Revâhâ geçsin. Eğer o da şehîd olursa, aranızda münâsib gördüğünüz birini seçip ona tâbi olursunuz.” buyurdu. Mû’te harbi başladı. Şiddetli çarpışma olurken; Hazreti Zeyd bin Harise, Hazreti Cafer ve Hazreti Abdullah bin Revâhâ şehîd oldular. Sancak Hazreti Sabit bin Akrem’e verildi. O, sancağı bir yere dikip, mücâhidleri yanına çağırdı. Herkes toplanınca “Aranızdan birini kendinize kumandan olarak seçiniz ve ona tâbi olunuz.” dedi. “Biz seni kumandan seçtik” dediler. “Ben bu işi yapamam” dedi ve Hazreti Hâlid bin Velîde dönerek, “Yâ Hâlid! Senin savaş tecrüben, askerî bilgin, askeri heyecanlandırarak harekete geçirmen benden fazladır. Sancağı acele al. Savaş devam ederken bu işlerle oyalanmamız bizim aleyhimize oluyor” dedi. Böylece Hazreti Hâlid bin Velîd sancağı aldı. Akşam vakti yaklaşmış idi. Güneş batıncaya kadar pek müthiş çarpıştı. Onun bu maharetine kâfirler bile şaşırdılar. Akşam oldu. Sabahleyin tekrar saldırılacaktı. Hazreti Hâlid bin Velîd, şaşılacak derecede askerî dehâya ve muharebe tecrübelerine sahip bir kahramandı. Sabah olunca, İslâm askerinin, düzenini değiştirdi. Sağ taraftakileri sol tarafa, sol taraftakileri sağ tarafa, ön taraftakileri arka tarafa ve arka taraftakileri ön tarafa aldı. Rum askerleri, daha önce tanımış oldukları kişilerle karşılaşmayınca hepsi birden şaşırdılar. “Demek ki bunlara yardımcı kuvvetler gelmiş” diyerek korkuya kapıldılar. Hazreti Hâlid bin Velîd’in kumandasındaki mücâhidler, Rum askerlerinin morallerinin bozulmasından istifâde edip, hücuma geçtiler. Üçbin kişilik İslâm askeri Heraklius’un yüzbin kişilik ordusunu bozguna uğrattı. Başkumandan Hazreti Hâlid bin Velîd’in elinde, o gün dokuz kılıç parçalandı. Rum askerinin çoğu kılıçtan geçirildi. Peygamber efendimiz, Hazreti Hâlid bin Velîd’in bu, fevkalâde başarısını haber aldığı zaman onu “Seyfullah” (Allah’ın kılıcı) lakabı ile şereflendirdi.

    Hazreti Hâlid bin Velîd, bundan sonra Mekke’nin fethinde bulundu. Ordunun sağ kanadının kumandanı idi. Hissedilir bir mukavemetle karşılaşmadan, ilk önce Hâlid bin Velîd’in ( radıyallahü anh ) kumandanı olduğu birlik, daha sonra Hazreti Zübeyr bin Avvâm, Muhacir süvarilerle Mekke’ye girdi. Nihâyet, Peygamber efendimiz, hicretin sekizinci yılı Ramazan-ı şerîf ayı, on üçüncü Cuma günü Mekke’nin fethini ihsân ettiği için Allahü teâlâ’ya şükranından ve tevâzu’undan dolayı mübârek başını eğmiş bulunuyordu. Yüksek sesle Fetih sûresini okuyarak Mekke-i Mükerreme’ye girdiler. Mekke’nin fethinden bir hafta sonra Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) etrâfa askerî birlikler gönderip, İslama uymayan her şeyi değiştirmelerini, düzeltmelerini emretti. Hazreti Hâlid bin Velîd, otuz süvari ile birlikte Uzzâ putunu yok etmek için gönderildi. Uzzâ, Nahle’de üç sakız ağacı veya büyük dikenli ağaç idi. Bunun yanında Gatafan kabilesinin tapdıkları bir put vardı. Bu put, müşriklerce en büyük put sayılırdı. Hazreti Hâlid bin Velîd gitti ve bu putu yok etti. Uzzâ ağacını da kesip, oranın kapıcısı olan Dâbbe’yi öldürdükten sonra geri döndü. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) memnun oldular. Bundan sonra, Hazreti Hâlid bin Velîd, üçyüzelli kişi ile beraber, Benî Cezîme kabilesini İslâm’a davet için gönderildi.

    Mekke feth edilince; Evtas, Sakif ve Hevâzîn kabileleri birleşerek Müslümanlara karşı, binlerce kişilik bir ordu meydana getirdiler. Hazreti Hâlid bin Velîd, bu gazâda süvari birliğinin kumandanı olup en önde çarpışıyordu. Çok büyük kahramanlık gösterdi. Bir ara yaralandı. Peygamber efendimiz, Hazreti Hâlid bin Velîd’in yaralandığını işitti. Düşmanlar bozguna uğratıldıktan sonra, Peygamber efendimiz, Hazreti Hâlid bin Velîd’in yerini sordu. Gösterdiler. Peygamber efendimiz geldi, yarasına baktı. Yaranın iyileşmesi için duâ buyurdu. Allahü teâlâ’nın izniyle yara iyileşti.

    Huneyn muharebesinde bozguna uğrayan kâfirler Taif kalesine sığınıp, kale kapılarını kapattılar. Peygamber efendimiz, Hazreti Hâlid bin Velîd’i bin kişilik bir kuvvetle, önden yola çıkardı. Hazreti Hâlid bin Velîd, Taif kalesini muhasara etti. Çarpışmak için er diledi. Kimse kale kapısından çıkıp çarpışmağa cesâret edemedi. Müşrikler, kaleyi çok iyi şekilde tamir edip bir yıllık yiyeceklerini depo etmişlerdi ve dışarı çıkmıyorlardı. Kale içinde bir sıkıntıları yoktu. Peygamber efendimiz, kalenin fethi için şimdilik izin verilmediğini buyurunca, İslâm askeri geri döndü.

    Hicretin dokuzuncu senesinde, Bizanslıların müslümanlara karşı, Şam civarında 30 000 kişilik bir ordu hazırladıkları haberi alındı. Haber kat’î olmamakla birlikte, derhal İslâm ordusu hazırlanıp gönderildi. Bu ordu Tebük Mevkiinde 20 gün kadar bekledi. Civarda yaşayan Arabların hepsi Hıristiyan olup, Rum Kayserine bağlıydılar. Herhangi bir savaş halinde, bunlardan İslâm ordusuna zarar gelmemesi için, itaat altına alınmaları gerekiyordu. Ezrah ve Eyle adındaki reîsler, itaati kabûl ettikleri halde Ekider adlı reîs kabûl etmedi. Hazreti Peygamberimiz, Hazreti Hâlid bin Velîd’e “Dörtyüzyirmi sahabe ile git. Ekîder’i zahmetsiz, alır gelirsiniz. İnşâallah onu dışarıda avlanırken yakalarsınız.” buyurdu. Hazreti Hâlid bin Velîd, emre uyarak, derhal hareket etti. Oraya varınca, hakîkaten Ekîder’i avlanırken yakaladılar, diri olarak Hazreti Peygamberimize teslim ettiler. Ekîder cizye vermeği kabûl ettiğinden, kendisine emân verilip serbest bırakıldı. Tebük” gazâsından sonra, kabileler, grup grup Medine’ye geldiler ve müslüman oldular. Bunun için o seneye (elçiler yılı) denildi.

    Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) Hazreti Hâlid bin Velîd’i Benî Huzeyme kabilesini İslâm’a davet için gönderdi. Onlarla anlaşma yaptı. Hicretin onuncu senesinde, yine Hazreti Hâlid bin Velîd’i ( radıyallahü anh ) Haris bin Ka’boğullarına gönderdi. Peygamber efendimiz ilk üç gün kılıç kullanılmamasını tenbîh etmiş idi. Bunun için Hazreti Hâlid bin Velîd tatlılıkla işi halletti ve onlar da İslâm’ı kabûl ettiler. Hazreti Hâlid bin Velîd, Haris bin Ka’boğullarının İslâm’a gelmesi üzerine, Peygamber efendimize bir mektûb gönderdi.

    Bu mektûb şöyledir:

    “Bismillahirrahmânirrahîm.

    Allahü teâlâ’nın Resûlü, Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm’a Hâlid bin Velîd tarafından.

    Esselâmü Aleyke Yâ Resûlallah!

    Kendisinden başka ilâh olmıyan Allahü teâlâ’ya hamd ederim. Yâ Resûlallah, beni Haris bin Kâ’b Kabilesine gönderdiniz. Onlarla üç gün muharebe etmememi ve İslâm’a davet etmemi, müslüman olurlarsa aralarında kalmamı ve İslâmın esaslarını, Allahü teâlâ’nın kitabını ve Resûlünün sünnetini öğretmemi, eğer müslüman olmazlarsa muharebe etmemi emir buyurmuştunuz.

    Ben de, emr-i şerifleriniz üzere hareket ederek, Haris bin Ka’boğullarına üç gün nasîhat edip, İslâm’ı tebliğ ettim. Süvarilerim “Ey Benî Harisler! Selâmete ermek isterseniz, müslüman olunuz” diye onları İslâm’a davet ettiler. Onlar, hiç çarpışmadan müslüman oldular. Ben de onlara, Allahü teâlâ’nın emirlerini Resûl Aleyhisselâm’ın sünnet-i şeriflerini öğrettim. Yâ Resûlallah! Bundan sonra, nasıl hareket etmem gerektiği hakkında ikinci bir emr-i şerîfiniz gelinceye kadar burada bekliyeceğim.

    Esselâmü aleyke Yâ Resûlallah!”

    Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) de, Hazreti Hâlid bin Velîd’in mektûbuna şöyle cevap yazdırdılar:

    “Bismillahirrahmânirrahîm.

    Allahü teâlâ’nın Resûlü Muhammed Aleyhisselâm’dan, Hâlid bin Velîd’e,

    Esselâmü aleyke Yâ Hâlid, Allahü teâlâ’ya hamd ederim. Benî Haris bin Kâ’blıların kendileriyle çarpışmanıza ihtiyâç kalmadan müslüman olup, Allahü teâlâ’nın birliğine ve Muhammed’in, O’nun kulu ve Resûlü olduğuna şehâdet ettiklerini ve hidâyete kavuştuklarını haber veren mektûbunu elçiniz bana getirdi.

    Onları, Allahü teâlâ’nın ve Resûlünün emirlerine göre hareket ederlerse âhıret ni’metleriyle müjdele. Eğer aykırı hareket ederlerse âhıret azâblarıyla korkut. Sonra buraya gel. Onların elçileri de seninle beraber gelsin.

    Vesselâmü aleyke ve Rahmetullahi ve berekâtühü.”

    Bundan sonra, Peygamber efendimiz Hazreti Ali’yi, bir müfreze ile Yemen’e arkasından O’na yardım etmeleri için, Hazreti Hâlid bin Velîd’i de bir müfreze ile gönderdi. Hazreti Ali’ye ulaştıkları zaman, ona tâbi olmalarını tenbîh etti. Gittiler. Yemen halkı biraz karşı koydu ise de az bir çarpışmadan sonra, İslâm’ı kabûl ettiler.

    Hazreti Hâlid bin Velîd, Peygamber efendimizin vefâtlarından sonra Hazreti Ebû Bekir devrinde, ortaya çıkan ve Peygamberlik iddiasında bulunan bazı kimseler üzerine yürüdü. Bunlardan Tuleyha ve Avânesini öldürdü, Ayniye bin Husayn’i yakalayıp Medine’ye getirdi. Yemâme’de Müseylemet-ül-Kezzab’ın ordusunu dağıttı. Bu muharebede Müseyleme’nin ordusundan 20 bin kişi, Müseyleme de Hazreti Vahşi tarafından öldürüldü, İslâm ordusundan 2000 asker şehîd oldu. Bundan sonra Hazreti Hâlid bin Velîd, mürted olanlarla ve zekat vermek istemeyenlerle uğraştı. Daha sonra, İslâm’ın yayılması için, Irak tarafına gönderildi. Muzar muharebesinde 30 000 İran askeriyle çarpıştı. Galip geldi. Çoğunu nehre döktü, İranlı kumandan Hürmüz’le müthiş çarpışmalar oldu. Hazreti Hâlid bin Velîd’in kumandanlarından Hazreti Ka’ka bin Amr fevkalâde kahramanlıklar gösterdi, kalın zincirlerle yapılmış istihkâmları kırdı. İran ordusuna karşı muzaffer oldular.

    Hazreti Hâlid bin Velîd Kesker’de İran’ın büyük bir ordusunu ani gece baskınıyla hezimete uğrattı. İran kumandanı, kederinden öldü. Elis’te de İranlılarla yapılan savaşta Hazreti Hâlid bin Velîd gösterdiği kahramanlıklarla askerini coşturdu. Bu savaşta da galip geldi.

    Hazreti Hâlid bin Velîd, Hire üzerine yürüdü. Kaleyi kuşattı. Görüşmek üzere bir kimse istedi. Hireliler: “Öldürmezseniz göndeririz” dediler. Hazreti Hâlid bin Velîd öldürmeyeceklerini söyleyince Abdülmesih bin Hayyam bin Bukayle ile Hîre vâlisi, Hazreti Hâlid’in huzûruna geldiler. Hazreti Hâlid onlara: “Sizi Allah’a ve İslâm’a davet ediyorum. Eğer müslüman olursanız, müslümanlara âit olan haklara sahip olursunuz ve müslümanın yapacağı vazîfeleri de yaparsınız. Bunu kabûl etmezseniz, cizye verirsiniz. Bunu da kabûl etmezseniz, sizin yaşamaya karşı olan hırsınızdan daha fazla şehîd olmaya karşı hırslı olan bir orduyla geldim” dedi. Bunları söylerken Abdülmesih’in elinde bir şişe gördü. Şişedekinin ne olduğunu sordu. Abdülmesih şöyle cevap verdi: “Yâ Hazreti Hâlid! Bu zehirdir. Eğer sen, bizim arzularımıza uygun bir anlaşma yaparsan ne âlâ. Milletimin arzularına uygun olmayan bir anlaşma ile gitmektense, bu zehiri içerek hayatıma son vereceğim.” Hazreti Hâlid bin Velîd, zehiri Abdülmesih’in elinden aldı ve “Bismillahillezi lâ yedurru ma’asmihi şey’ün fil erdi ve lâ fissemâi ve hüves-semî’ul-alîm.” diyerek sonuna kadar içti. Abdülmesih ve Hîre vâlisi, Hazreti Hâlid bin Velîd’i hemen ölecek diye boş yere beklediler. Sonra Abdülmesih ve vâli anlaşma şartlarını görüşmek üzere kaleye girdiler. Halk onları merakla bekliyordu. Abdülmesih onlara: “Ben, kendilerine zehir tesir etmeyen bir kavmin yanından geliyorum” dedi. Kavmiyle istişâre edip tekrar Hazreti Hâlid bin Velîd’in yanına gelerek: “Biz, sizinle harp edemeyiz. Fakat dîninize de giremeyiz. Size cizye vermeğe hazırız” dedi. 90 bin dinar üzerinden sulh anlaşması yaptılar. Hazreti Hâlid bin Velîd, Hirelilerle yaptığı sulhnâmeyi bitirince İran hükümdârına ve erkanına bir mektûb yazdı. Bu mektûb aynen şöyledir:

    “Bismillahirrahmânirrahîm,

    Hâlid bin Velîd’den, Rüstem, Mihran ve Acem reîslerine. Selâm, hidâyete kavuşanlara olsun. Allahü teâlâ’ya hamd ederim. Onun kulu ve Resûlü olan Hazreti Muhammed Aleyhisselâma salât ü selâm olsun.

    Yaptığınız bütün çalışmalarınızı dağıtan, topluluğunuzu parçalayan, sözlerinizde sizi ihtilâfa düşüren, gücünüzü kuvvetinizi zayıflatan, mülk ve hakimiyetinizi elinizden alan Allahü teâlâ’ya sonsuz şükürler olsun.

    Bu mektûbu Hîrelilere, İran’a gönderilmek üzere teslim etti. Hazreti Hâlid bin Velîd buraları emniyet altına aldıktan sonra, Anbar kalesini muhasara etti. Sulh yoluyla şehri ele geçirdi. Bundan sonra, Mehran’ın, müslümanlarla savaşmak üzere Aynüttemr’de hazırlık yaptığını haber aldı. Üzerine giderek bu kaleyi de fethetti. Bu sırada, Dûmet-ül-Cendel’de, Ekîder ve etrâfındaki kabile reîsleri ayaklandılar. Bunlar için Iyâd bin Ganem ( radıyallahü anh ) gönderilmişti. Bu, Hazreti Hâlid bin Velîd’den yardım istedi. Hazreti Hâlid gelip, Dûmet-ül-Cendel’i iki taraftan kuşattılar. Hazreti Halîd, Dûmet-ül-Cendel’in reîslerinden Gûdî’yi öldürdü. Az zaman sonra kale müslümanların eline geçti.

    Hazreti Hâlid bin Velîd, bundan sonra Hîre’ye geri döndü. Bu sırada, İranlılar El-Cezîre’yi (Irak) geri almak için hazırlanmışlardı. Hazreti Hâlid, ani bir gece baskını ile İran ordusunu dağıttı. Hazreti Hâlid’in üstün gayretleri neticesi bu mıntıkaya hakim olundu. Hazreti Hâlid, yavaş yavaş Fırat tarafına ilerledi. Burası, asker sevkiyatı için çok mühim bir mevki idi. Fırat nehri kenarında, gayri müslim Arablar, Rumlar ve İranlıların müşterek ordusu ile çetin bir muharebe oldu. Bu büyük zaferin elde edilmesi ile Irak’ın her tarafı müslümanların hakimiyetine girmiş oldu. Bundan sonra, Halife Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Hâlid bin Velîd’e Şam tarafına hareket etmesini emretti. Derhal yola çıktı. Bir çok yerleri ele geçirerek Busra’ya ulaştı. Busra’da İslâm ordusu hücum etti. Müslüman ordusu karşısında aman dilediklerinden onlarla cizye ve haraç vermek şartıyla sulh yapıldı. Böylece Busra’lılar can ve mallarını teminat altına aldılar. Bu İslâm ordusu Ecnadeyn de yapılan savaşta da galip geldikten sonra, Şam civarına geldiler. Şehir üç taraftan muhasara edildi. Üç ay süren muhasarada netice alınamadı. Şehirde, bir gün, patriklerden birinin bir oğlu dünyâya geldi. Halk her şeyi unutup, bayram yapmaya başladılar. Hazreti Hâlid bin Velîd geceleri uyumayıp vaziyeti araştırırdı. Askerî dehâsı ve halkın bu zaafından istifâde edip, ordusuna hücum emri verdi ve ordu şehre girdi. Fahl mevkiinde Rumlarla yapılan savaşta, Rum orduları perişan edilerek, zafer kazanıldı. Şam’da yapılan ikinci karşılaşmada, Rumların bütün orduları yok edilinceye kadar savaş devam etti. Ard arda yenilen Rumlar, Anadolu’da papazlar vasıtasıyla köy köy dolaşarak asker topladılar. Büyük bir haçlı seferi düzenlediler. 240 bin Rum askeri Yermük’te toplandı. Buna karşılık, 46 bin kişilik müslüman ordusu vardı. Başkumandan Hazreti Hâlid bin Velîd, ordusunu biner kişilik bölüklere ayırdı. Her bölüğe kumandanlar tayin etti. Askerin maneviyatını kuvvetlendiren nutuklar irad ettikten sonra, düşmana hücum emri verdi. Bu savaş târihde eşine ender rastlanan kahramanlıklara sahne oldu. Rum kumandanlarından Yorgi, Hazreti Hâlid bin Velîd’e gelip müslüman oldu. O da kâfirlere karşı çarpışmaya başladı ve şehîd oldu. Harbin şiddetinden öğle ve ikindi namazlarını imâ ile kıldılar. Bu harbte İslâm kadınları bile fevkalade cenk ettiler. Allah’ın kılıcı Hazreti Hâlid, bütün gücü ile Haçlı ordusunun merkezine yüklendi. Merkezdeki kuvvetlerini dağıtınca Rum ordusu kaçmaya başladı. Bu savaşta kan gövdeyi götürdü. 100 binden ziyade Haçlı öldürüldü. Buna karşılık 3000 müslüman şehîd oldu. Bu savaşta da zafer, İslâmın oldu. İran, Irak, Şam, Suriye, Filistin Hazreti Hâlid bin Velîd’in kumandanlığı ve fevkalâde güzel idâresi ile feth edildi. Her gittiği yerde İslâmiyeti tanıttı. Hazreti Ebû Bekir, tarafından, Suriye bölgesi vâliliğine tayin olundu. Hazreti Ömer devrinde Medine’ye çağrıldı. Bütün hesaplarını muntazam olarak verdiği için, Halife Hazreti Ömer’den çok ihsân ve ikram gördü. Kısa bir süre sonra Harran taraflarına vâli tayin edildi. Bu vazîfede bir sene kaldı.

    Hazreti Hâlid bin Velîd, 21 (m. 642) yılında Humus’ta hastalandı. Yanında silah arkadaşları vardı. Vefât edeceği sırada kılıcını istedi. Kabzasını tutarak şefkatle okşadı. Sonra: “Nice kılıçlar elimde parçalandı, işte bu benim ölümümü görecek olan son kılıcımdır. Beni en çok üzen, hayatı hep savaş meydanlarında geçip, yatak yüzü görmemiş olan bu Hâlid’in yatakta ölmesidir. Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) hiçbir Eshâbı, rahat yatağında ölmedi. Ya savaş meydanlarında veya uzak beldelerde Din-i İslâmı yayarken garîb olarak şehîd oldu. Ah... Hâlid!... Şehîd olamıyan Hâlid! Harb, benim etimi çiğneyemedi. Şehîdlik mertebesi hariç elde etmediğim makam kalmadı. Vücûdumda bir karış yer yoktur ki, ya kılıç yarası, ya bir ok yarası veya bir mızrak yarası olmasın, ömrü, Din-i İslâmı yaymak için savaşlarda at koşturan kimsenin sonu, böyle yatak üzerinde mi olacak? Ölümü, harb meydanında, atımın üzerinde, düşmana Allah için kılıç sallarken şehîd olarak beklerdim.” dedi. Sonra Yermük savaşını hatırlayarak: “Ah... Yermük günü... İnsan kanlarının vadide sel gibi aktığı Yermük!... Şiddetli bir kırağının olduğu gece, gökten boşanan yağmura karşı kalkanımın altında gecelediğimi unutamıyorum. O gece Muhacirlerden kurulu akıncı birliğimle baskın yapmak için sabahı zor etmiştik. Ah.. Yermük harbi... Üçbin yiğitle, yüzbin küffara karşı zafer kazandığımız Mûte’yi bile unutturdun!... Ey yakınlarım! Cihada sarılın. Bu topraklar ancak Cihad etmekle korunabilir. Yermük, Rumlarla yaptığımız ilk büyük muharebedir. Bundan sonra, daha nice savaşlar birbirini takip edecektir. Sakın gaflete düşmeyin!... Şimdi, kendimi at kişnemeleri arasında, Allah Allah nidalarıyla insanlara dar gelen Yermük Vâdisi’nde hissediyorum. Vallahi Rabbimden beni her gazâda diriltmesini ve o savaşın hakkını vermeyi isterim...” dedi. Sonra “Vasıyyetimi bildiriyorum, beni ayağa kaldırın...” deyince ayağa kaldırdılar. “Beni bırakınız, şimdiye kadar hep taşıdığım kılıcım artık beni taşısın” diyerek kılıcına dayandı, “Ölümü, savaştaymışım gibi ayakta karşılayacağım, öldüğüm zaman atımı muharebede tehlikelere dalabilen bir yiğide veriniz. Atım ve kılıcımdan başka bir şeye sahip olmadan öleceğim. Mezarımı, bu kılıcımla kazınız. Kahramanlar kılıç şakırtısından zevk alır,” dedi ve yatağına düşüp kelime-i şehâdet getirerek vefât etti.

    Bütün Eshâb-ı kiram gibi, Hazreti Hâlid bin Velîd de, ömrünü İslâmiyyetin yayılması için harcamıştır. Peygamber efendimize olan hürmeti, muhabbeti ve bağlılığı son derece idi.

    Peygamber efendimiz, Veda Haccı’nda mübârek saçlarını tıraş ettiriyordu. Bütün Ehsâb-ı kiram etrâfında toplanmış saçları yere düşürmemek için havada yakalıyorlardı. Mübârek alınlarındaki saçlarına sıra gelince Hazreti Hâlid bin Velîd “Anam, babam, canım sana feda olsun Yâ Resûlallah, ne olur, mübârek alnınızdaki saçları bana verir misiniz” diyerek o kadar yalvardı ki, Hazreti Peygamberimiz onu kıramadı. Tebessüm buyurdular. Mübârek saçları alan Hazreti Hâlid, öptü kokladı, yüzüne gözüne sürdü ve sarığının içine yerleştirdi. Bütün savaşlarda muzaffer olmasının sebebini sorduklarında, sarığını çıkarıp içindeki mübârek saçlar sayesinde olduğunu söylerdi. Yanında, Peygamber efendimizin ism-i şerîfinin, salât ü selâm ilâve edilmeden yalnız olarak söylenmesine müsaade etmezdi. Resûlullah’tan ( aleyhisselâm ) kendisine bir şey gelirse bundan, büyük şeref ve se’âdet duyar, iftihar ederdi. Bütün Eshâb-ı kiram gibi, o da, sevgili Peygamberimizin rızasını ve hoşnutluğunu kazanabilmek için çırpınırdı. Bunun için her şeylerini feda eder, hiçbir şeyden çekinmezdi. Cesâret ve şecaatini ve askerlikteki tecrübelerini İslâmiyetin her tarafa yayılması için harcamış ve bunun için Peygamber efendimiz tarafından meth edilmişti. Bir gün, Peygamber efendimiz kendisi için “Allahın iyi kullarından biridir” diye söylemişlerdir. Hazreti Hâlid hitâbet ve fesâhatta da çok mahir idi.

    Hazreti Hâlid bin Velîd’in çocukları hakkında, teferruatlı malûmat olmamakla beraber, Muhacir ve Abdurrahmân isimli iki oğlundan bahsedilmektedir ki, bunlar da kendisi gibi şecaat ve cesâret sahibi idiler.

    ¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾

    1) El-A’lâm cild-2, sh. 300

    2) El-İsâbe cild-1, sh. 413

    3) El-İsâbe cild-1, sh. 413

    4) Târîh-ul-hamîs cild-2, sh. 247, 144

    5) Üsûd-ül-gâbe cild-2, sh. 109

    6) Tabakât-ı İbn-i Sa’d cild-4, sh. 262, cild-7, sh. 394

    7) Târîh-i Taberî cild-3, sh. 103, 156

    8) Mevâhib-i ledünniye cild-1, sh. 197

    9) Ensâb-ul-eşrâf cild-1, sh. 356

    10) İbn-i Hişâm cild-4, sh. 239

    11) El-Kâmil fi’t-târîh cild-2, sh. 303

    12) İnsan-ül-uyûn cild-2, sh. 788

    13) Sahîh-i Buhârî cild-5, sh. 87

    14) İbn-i Haldûn târîhi cild-2, sh. 41

    15) Zerkânî Mevahib Şerhi cild-2, sh. 273