• 112 syf.
    ·1 günde·8/10
    Kitap psikolojik tahlil ağırlıklı bir roman olduğundan ve roman kişileri psikolojik yönden ele alındığından, olguların tam manasıyla anlaşılması biraz güç oluyor. Eski kelimeler bir hayli fazla (kitabın sonuna bir sözlük konulması akıllıca bir iş). Dili birazcık ağır(mış) gibi geldi bana. Ancak Peyami Safa'nın biçime dayalı kullandığı dil etkileyici; kesik cümleler, olaylara ve içe bakışa olan yorumu, şiir gibi benzetmeler Safa'nın edebi yönünün güçlü olduğunu gösteriyor. Bir hastalık ve bu hastalığa tutulmuş çocuğun iç dünyasını -hissettirecek tarzda- çok iyi yansıtmış Safa.

    Kitapta, "Dünyanın hiçbir Nüzhet'i yalan söylememelidir", "Ağaçların sıhhatine bile imrenerek-bakarak yürüdüm", "Aşkta musiki, sevgilinin vesika fotoğrafını kainat ebadında bir agrandismana çıkaran muhayyilenin objektifini bir anda açıyor" gibi beni etkileyen pek çok cümle var, ve onlardan bazıları: Büyük bir hastalık geçirmeyenler, her şeyi anladıklarını iddia edemezler... İki hasta kadar birbirine yakın hiç kimse yoktur... Hasta olmayanlar bizi ne kadar az anlayacaklar!... Istırabın ilacı ıstıraptır. İkisinin hasılı zarbı: sevinç!... Halbuki mesele basit. İnsan hastalanır ve ölür... Annelere anlatılan kederler taksim değil, zarbedilmiş olur...
  • 417 syf.
    Mükemmelsin Simone de Beauvoir...


    İncelememe başlamadan önce küçük bir tavsiye vermek istiyorum ki siz de benim düştüğüm hataya düşmeyin. Bu kitaba başlamadan önce Cinsiyet Belası kitabını okumaktaydım ve kitap gerçekten, yazar kimi yerlerde gayet rahat okunabilecek şekilde yazdığını belirtse de eleştirilerden sıkılarak, ağır bir akademik dille yazılmıştı. İlk defa duyduğum kavramları araştıra araştıra, kimi cümleleri birkaç kez okuma ihtiyacı hissederek okudum, kısacası okurken hayli yoruldum. Kitap gerçekten mükemmeldi fakat kesinlikle bu kitap okunmadan okunmaması gerekiyor. Beauvoir gibi çoğu feministin görüşünü kökten bir eleştiri niteliği taşıyordu kitap ve okumak için zamanlamam çok yanlış ve bilgim yetersiz olduğu için yarım bırakmak zorunda kaldım. Okumayı düşünenlere benim gibi aceleci davranmayın derim yani.

    Gerçekten ilk defa bir kitap için inceleme yapma gereği hissettim. Bu kitap için sadece iki inceleme yapılmış, aslında tek inceleme desek daha doğru olur çünkü sonraki tarihli incelemenin sahibi ilk incelemeden kopyala-yapıştır yapmış ve saygısızlık olmasın diye de yazım yanlışlarını bile düzeltmemiş.


    Gelelim bu kitabın neden bu kadar mükemmel olduğuna...
    İlk olarak kitaba ilk başladığınızda, yani yaklaşık olarak ilk yüz sayfasında gerçekten dolu dolu, oldukça fazla bilgiye maruz kalıyorsunuz. Yazarın bilgisine, kültürüne hayran kalmamak elde değil. Kimilerimiz vardır fazla ismin, fazla kitap adının, örnek verilen olayların fazlalığından dolayı sıkılabilir, yani ilk başlarda sıkılma ihtimaliniz ortaya çıkıyor. Kimilerimiz vardır okuduğu her yeni şeyi derinlemesine araştırmak ister, araştırdıkça keyiflenir, kitap daha akıcı ilerler; bu da kitaba hayran kalma ihtimalinizi ortaya çıkarıyor.
    Kitabın alt başlığı da olduğu üzere "öteki cins" tanımlamasının nasıl ortaya çıktığını, bu tanımın neler doğurduğunu ya da ne gibi sosyal, dinsel, iktisadi durumların bu tanımı ortaya çıkardığını ve malesef ki nasıl günümüze kadar geçerliliğini koruduğunu, hem kadının hem erkeğin bu tanımın ortaya çıkmasındaki etkenlerini bilimsel, tarihsel ve ruhçözümsel verilere dayandırarak oldukça sade bir anlatımla aktarıyor bize yazar.
    Öteki cinsin nasıl ortaya çıktığını anlatırken toplumdaki yeri itibarıyla kadın ile zenci arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları göstererek bol bol karşılaştırma da yapmış yazar kitap boyunca ayrıca.
    Hatta aklıma gelmişken de belirteyim yazarın da belirttiği ve birkaç yerde alıntısını yaptığı Engels'in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni kitabını da okumanızı tavsiye ederim; aile, evlilik gibi kavramlara karşı bakış açınızı etkileyeceğinden hiç şüphem yok.

    Bu kitabı okurken kafanızda büyük ihtimalle şöyle sorular ortaya çıkacak ya da okuduktan sonra bu gibi sorulara cevap verebileceksiniz:

    Öteki cins nedir, kadın neden ötekileştirilmiştir, bunda sadece erkeğin ve toplumun mu suçu vardır?
    Gerçekten "cinsiyet" var mıdır, cinsiyet ile toplumsal cinsiyet birbiriyle örtüşük müdür yoksa aslında ikisi de aynı şey midir?
    Kadının nesneleştirilmesi ne gibi süreçlerle oluşur, bu onun kaçınılmaz bir yazgısı mıdır?
    Kadının edilginliğinin sebebi salt fiziksel nedenlerden mi kaynaklanır?
    Ataerkil toplum yapısında kadın-erkek eşitliği imkansız mıdır, değilse bu nasıl gerçekleştirilebilir?
    Kadının öteki cins oluşunun doğal olduğunu kanıtlamak için veri olarak sunulan mitler ve efsanelerin altında yatan gerçek sebepler nedir?
    Öteki varlık tarihsel süreçte neden bu kavramın çürütülmesi adına kayda değer bir gelişme gösterememiştir?
    Analık neden kutsal olarak görülür?
    İnsan çocukluk döneminde cinsiyetinin farkında olabilir mi, kimliğini nasıl keşfeder, aile içerisinde kimleri nasıl rol model olarak alır?
    Kızın ve erkeğin çocukluk ve gençlik dönemlerinin cinsiyetle ilgili sarsıntıları nelerdir, birbirinden ne gibi konularda farklılıklar ve zorluklar gösterir?
    Kadının ilk yabancılaşması hangi dönemlerde gerçekleşir?
    Aybaşı rahatsızlıkları kadın üzerinde ne gibi ruhsal, fiziksel değişimlere daha doğrusu yıkımlara yol açar?
    Kadının kendisi dahi kendini nesneleştirebilir mi?

    Okumadan önce de meraklandırabileceği ve kitabı okumaya teşvik edebileceği için yazdım... Daha birçok ama birçok soru çıkarılabilir. Çünkü Beauvoir aklınıza gelebilecek her konuya el atmış mükemmel bir şekilde.

    Bu kitabı kimler okumalı?
    Tabiki HERKES okumalı... Hatta zorunlu ders olarak okutulan din kültürü dersine mis gibi bir alternatif ders olarak bunu sunabilirim. Hatta ders demişken bu kitabın konusuyla ilintili olan güzel bir dizi tavsiyesi de sunayım.
    Sex Education:
    https://youtu.be/o308rJlWKUc

    Bir incelemeden ziyade tavsiye mektubu oldu ama her neyse...

    En etkilendiğim bölümü "Çocukluk Dönemi" oldu. Çocuğun yavaş yavaş erginliğe geçişinde cinsel organına karşı tepkisi, bakışı, aile içerisinde cinsiyetinden dolayı maruz kaldığı tepkilere karşı bilinçaltında oluşturdukları, edindiği fikirleri uyguladığı hal ve tavırları okurken gerçekten sarsılıyorsunuz...
    Okurken çocukluğuma gittim, ilk regl olduğum an geldi aklıma ister istemez. Şu kesin ki, hiçbir kadın ilk regl olduğu anı öyle gururla (ki gururlanacak bir tarafı yok) anlatamaz ya da hafızasında güzel bir yer edinmez o anı. Unutamadığım kötü bir andır o benim için mesela. Okuldaydım ve kanı farkettiğimde ağlayarak eve kaçmıştım. Önceden bununla ilgili ablamdan birkaç şeyler duymuştum ama bilgi vermek amaçlı söylenen şeyler değildi duyduklarım... Kendime dair ne olduğuna karşı hiçbir fikrim yok, şimdi ben ne oldum sorusu var kafamda, bu beni abimden uzaklaştırır mi endişesi de vardı hepsinden daha beter olarak. Tek kelimeyle sarsılmıştım. Sizce bu sarsılma gerçekten de reglin kötü bir şey olmasından mı?

    Bizim toplumumuzda gözümüz gibi baktığımız mis gibi tabularımız vardır. Öyle cinsellik falan konuşulmaz çocuklarla. Ayıptır çünkü, anlamaz çocuk. Çocuk çünkü o...
    Ama regl olursun, hooopp koca bir kız oldun artık derler. Sünnet olursun, birden kocaman bir adam olursun.
    Çocuklara karşı yaptığımız en affedilmez hata onları sadece sevmemiz. Saygı sıfır... Onlara karşı hissedilen sorumluluğun kapsamında sadece, ağlamalarını engellemek, sevildiğini hissettirmek ve hayatta kalmasını sağlamak var... Çocuğun eğitim hayatının yedi yaşında, üniformasıyla başladığını düşünenlerin çoğunlukta olduğunu da bildiğimize göre durum vahim. Çocuklar iyi bir insan yetiştirme gayesiyle değil, kız gibi, erkek gibi yetiştiriliyor.


    Burcu konudan daha ne kadar sapacaksın merak ediyorum diyorsanız, merakınızı şimdi gidecereceğim...


    Çocukluk hayatımda tabiki cinsiyetim konusunda kimi çatışmalara maruz kaldıysam da bilinçaltımda, rol model alarak aldığım kişi sayesinde tabulardan fazla etkilenmediğimi düşünüyorum. Rol model aldığım kişi abimdi, şimdiki kelimelerimle belirtmek gerekirse onu son derece, özerk, özgür, güçlü buluyordum. Bunlar sadece erkek olduğu için değildi ve ben de onun yanında bir kız gibi değildim. Gerçekten özgür ve öyle negatif bir özgürlük değil aksine sorumluluklarının gayet farkında olan bir özgür insan olarak hissediyordum. Abimin bana öğrettiği önemli derslerden biri; sürekli, her fırsatta kendi vücudumu aşmam gerektiğiydi. Bunun ne kadar önemli olduğunu o zamanlar farkedemesem de bu kitabı okuduktan sonra farkettim ve aynı zamanda ne kadar şanslı olduğumu bir kez daha anladım. Sürekli abimle vakit geçirişim, sadece onunla oynayışım, onun yaptığı işleri yapışım ve böylelikle fiziksel olarak güçlenişim bana bugüne dek benden asla çıkmayacak bir etiket yapıştırdı: Burcu erkek gibi kızdır...

    Eğer kadınsanız, güçlüyseniz, hakkınızı aramasını biliyorsanız ve genel olarak erkeklerin yaptığı işlerde başarılar göstermişseniz erkek gibi kadınsınızdır.
    Eğer erkekseniz, kırılgansanız, korkarsanız, her iş elinizden gelmezse tam erkek gibi olamamışsınızdır.

    Ne güçlü kadınlara izin verilir, ne de korkak erkeklere...
    Mesele sadece insanın cinsiyetine hapsedilmesi de değil, daha birçok şeye cinsiyet atfediyoruz.
    Oyunlara, oyuncaklara, mesleklere, kıyafetlere... Davranışlara bile. Mesela en kaba bir örnek olarak: karı gibi ağlama derler...
    Her neyse fazla yormayayım.
    Sadece bunlardan da bahsetmiyor mükemmel yazarımız. Kadın ve erkeğin cinselliğe bakış açısını, kadın ve erkeğin cinsel yaşamında takındığı hal ve tavırların neye göre şekillendiğini, ilk cinsel deneyimin kadın ve erkek üzerindeki ruhsal ve fiziksel etkilerini, bu etkilerin kadında oluşturduğu köklü değişiklikleri birçok kitaptan alıntılar ve gerçek hastaların söylediklerini sunarak aktarıyor. Çok fazla alıntıyla beslemiş kitabı yazar. Büyük ihtimalle bazısı okuduğunuz kitaplardan olacak ve belki de bu kitapta tekrar okuduğunuzda "Ben hiç bu yönden ele almamıştım." diyeceksiniz. İşte bu yönü de çok güzel olacak.

    Ayrı bir tartışma konusu da kitabın kapağı olmuş... Beuvoir'ın kitaplarını incelediyseniz farketmişsinizdir çoğu kitabında güzel, genç ve yarı çıplak kadınlar vardır. Bunun yeterinden fazla tartışıldığını görünce aklıma tabiki kadının çıplaklığına olan o garip tavrımız daha doğrusu tabumuz aklıma geldi. Kimileri kitabın daha çok satılması için yapıldığını söylemiş, kimi kadın çıplaklığını normalleştirmek için... Eğer farklı bir fikriniz varsa bu konuyla ilgili yorum olarak paylaşabilirsiniz.

    İncelememin bu kitap için ne kadar eksik, zayıf ve doyurucu olmayacağını bildiğim için de size güzel bir video bırakıyorum. Biraz da Beauvoir'ın ağzından dinleyin:
    https://youtu.be/VUWOl61uG5s

    Son olarak ve her zaman arkasında duracağım bir şey söylemek istiyorum. Bu kitabı hatta Beauvoir'ın bütün kitaplarını mutlaka okuyun ve okutturun. Daha önce hiçbir kitabını okumamışsanız şöyle bir tavsiye verebilirim. Şimdiye dek bu kitapla birlikte sadece dört kitabını okudum ve tavsiyem Bir Genç Kızın Anıları'ndan başlamanız gerektiği. Bunun, yazarın fikirlerinin nasıl bir ortamda filizlenmeye başladığını ve yazarı daha doğru tanımanız adına sizin için doğru olacağını düşünüyorum.

    Buraya kadar okuyan koca yürekli insan... Teşekkür ederim...
  • Uyanmışım.
    Mış mıyım? Yoksa uyku uyanıklık arası mıyım? Çünkü, işte hâlâ o camdan gözlü adam, yine o sinsi yüzler. Ben de yine: "Bakın durun, bunun rüya olduğunu artık çok iyi biliyorum," diyorum. Yine de uçurumdan aşağı kayıp gidişimi görmek için bu kadar istekle bekleşenler yüreğimi acıyla dolduruyor. Duyduğum korku değil, canımı asıl acıtan, insanların o beklentisi işte... Bu beklentiye karşı direnmekten bitkinliğimi uykuda da ağır biçimde yaşıyorum.
    Kendimi aşırı güç harcayarak uyandırdım yine.
    (Kalkıp su içtim, biraz kitap okudum, Lire Dergisi'ni karıştırdım, içimden: "Aa, demek Leo Malot dedektif hikâyelerini yazarken masasının üstünde kesik bir el, yanıbaşında da doldurulmuş bir hayvan gibi, doldurulmuş bir insan cesedi bulunduruyormuş? Çalışma odasına bak!" dedim. Çok bitkindim, yeniden yattım.)
  • Günün yazı önerisi Haşmet Babaoğlu'ndan geldi. Babaoğlu Birgün Gazetesi'nden Meltem Gürle'nin "Fareler ve insanlar" başlıklı yazısını okumadan günü bitirmemeyi öneriyor. İşte okumanız gereken o yazı...

    Fareler ve İnsanlar


    Bundan on beş yıl kadar önce, bahar döneminde, İstanbul'da bir lisede öğretmenlik yaptım. Geçici bir işti bu. İngilizce edebiyat dersini veren hoca hastalanmış, sınıf da bir dönem için öğretmensiz kalmıştı.

    Öğrenciler için de benim için de zor bir süreçti. Onlar bir üniversite hocasının getirdiği serbestiye alışık değillerdi. Ben de tahtaya bir şeyler yazmak için sırtımı döndüğümde, arkamda fırtınalı bir okyanus gibi dalgalanan bir sınıfa dayanamıyordum.

    Üstelik bir de sınıf öğretmeni olmuştum. Arada bir ders dışı kimi faaliyetlere de katılmak zorundaydım. Bir keresinde, bana verilen talimat üzerine, sınıfı tiyatroya götürdüm. On beş yaşında otuz kadar çocuk. Koltuklara bir bir yerleştirdim onları. Hepsi yerine oturduğunda derin bir nefes aldığımı hatırlıyorum. Fakat bir başka görevim olduğu için oyunu onlarla birlikte izleyemedim. Telaş içinde okuldan ayrıldım ve nefes nefese otobüse atladım. Yola çıktığımda bir de ne göreyim! Bütün sınıf caddenin bir tarafına dizilmiş bana el sallıyordu. Tiyatrodan kaçacak kadar hayta, ama beni yolcu edecek kadar da naziktiler.

    İşte ben bu çocuklarla, dönemin ikinci yarısında "Fareler ve İnsanlar"ı okumak durumundaydım.

    Romana el attığımız andan itibaren ciddi bir dirençle karşılaştım. Tiyatrodan hoşlanmadıkları gibi, edebiyatla ilgili "safsata"lara da kapalıydılar. Steinbeck'in çarpıcı imgelerinden, romanın sade ama dokunaklı dilinden hiç etkilenmiyorlardı.Salinas Nehri Salinas Vadisi'ne akıyordu. Eee, ne olmuştu yani? Konular da zaten bir garipti. Büyük Buhran'mış, çiftlikten çiftliğe dolaşıp iş arayan mevsimlik işçilermiş, yersiz yurtsuz olmakmış, yoksullukmuş, hiçbiri ilgilerini çekmiyordu. Hepsi yabancıydı onlara.

    Son bir umutla onlara, George'un Lennie ile dostluğundan bahsettiği meşhur tiradı okudum: "Biz onlar gibi değiliz. Bizim bir geleceğimiz var. Derdimizi paylaşacak, bizi seven biri var. Başımızı sokacak yer bulamadık diye barlara dalıp paramızı son kuruşuna kadar harcayanlardan değiliz biz. Öyleleri hapse girse, kimsenin umurunda olmaz. Ama biz öyle değiliz."

    Bana mısın demediler! Tamamen çaresiz hissettiğimi hatırlıyorum. Elimde tuttuğum kitap en saf haliyle edebiyattı. Ama onda güzel olan şeyi çocuklara aktarmayı başaramıyordum. Steinbeck'in romanı, dostluk ve sadakat üzerine yazılmış en iyi romanlardan biriydi. Belki de en iyisiydi. Ama bunu anlatamadıktan sonra ne faydası vardı?

    Dönem böylece ilerledi. Çocuklarla mücadele derinleşti. Bu arada, bir lise öğretmeni olamayacağıma çoktan karar vermiş ve bu kararı bir kaç kez yineletecek malzemeyi biriktirmiştim. Dönemin ortasına geldiğimizde, çocuklar büyük bir haytalık daha yaptılar. Matematik hocasının çantasından sınav kağıdı çaldılar. Çalışkan olanlar soruları çözdü. O kadar akıllıydılar ki, sınavda hepsi kendine yetecek kadar soruyu cevapladı ve farklı farklı notlar aldılar. Ancak, planlar bir noktada yattı. Çünkü Matematikçi matematikçiydi. Kağıtları sayarak numaralamış ve birinin eksik olduğunu hemen anlamıştı. Böylece bizimkiler de kendilerini sınıfça disiplin kurulunda buldular.

    O pazartesi okula gittiğimde, sınıfta yas havası esiyordu. Hafta sonunda olaylar patlamış, öğrenciler önce gruplar halinde ve sonra birer birer sorguya çekilmiş ve sonunda bu işi kimin yaptığı ortaya çıkmıştı. Kağıdı çalan iri yarı sevimli bir oğlandı. Notları çok kötüydü. Ders dinlediğine de pek şahit olmamıştım. Gizli gizli sigara içmekten birkaç kez yakalanmıştı. Disiplin defteri hayli kabarıktı. Ama sınıfın en sevilen kişilerinden biriydi.

    Onu ele vermeyeceklerini düşünüyordum. Sınıf bu eylemi hep beraber planlamış ve gerçekleştirmişti. Hep birlikte kopya çekmişler ve yakalanmışlardı. Sonuçlarıyla da birlikte yüzleşeceklerini düşünüyordum. Ancak öyle olmadı. Sorgulamalarda birisi kağıdı kimin çaldığını söyledi. O çocuk uzaklaştırma cezası aldı. Diğerleri de disipline gitmekten kurtuldular.

    Uzaklaştırma cezası tamamlanıp da okula döndüğünde, eski neşesi kalmamış gibiydi. Bir gün onu bahçede duvara dayanmış, etrafı seyrederken gördüm. Artık yaz gelmişti. Okulun son günleriydi. Etrafta bunun izleri görülüyordu. Kızların etekleri kısalmış, oğlanların kravatları gevşemişti. O sabah her şeyin üzerinde neşeyle oynaşan ışıklar vardı. Ama o gölgede duruyordu. Bütün bunlardan uzakta. Beni görünce farkında olmadan elini ceket cebine attı. Sigarasını orada sakladığını biliyordum. Gülümsedim ona. Bir şey yapmayacağımı anlayınca rahatladı. O da gülümsedi.

    Dönem ortasında olanlardan bahsettik. Uzaklaştırma cezasından konuştuk. "Babam beni bu okuldan alacak," dedi. Sesinde üzüntüden çok şaşkınlık var gibiydi. Bunun üzerine, uzun süredir merak ettiğim şeyi sordum ona. "Planlayan kimdi?" dedim. Sıra arkadaşının adını söyledi. Ufak tefek, cin gibi bir oğlandı bu. Her zaman suyun üzerinde kalacaklardan biri. "Neden daha önce söylemedin?" dedim. "Kim olduğunu neden anlatmadın? Bu kadar ağır bir ceza almanı engelleyebilirdi."

    Bunun üzerine gözlerini kaldırıp bana baktı. Yine şaşkınlık içinde. Sonra George'un laflarından birini söyledi. Derste defalarca tekrar ettiğim ve onun hiç duymadığını sandığım bir sözdü bu:

    "Çünkü tanıdığın biriyle gezmek yalnız olmaktan çok daha iyi."
  • 95 syf.
    -Teknik bir inceleme değildir. Sadece kendim için yazmak istedim, kendimi aktardım.-

    Galiba çoğu zaman yazmaya nereden başlayacağımızı bilemiyoruz.. Hadi yazmayı bir kenara koyalım, karşımızda birisi olsa ve ona anlatacak olsak, konuşmaya nereden başlayacağımızı bile kestiremiyoruz. Bizler de bu sebeplerden ötürü hep susmayı tercih ediyoruz.

    Ben de öyle güzel yazılar yazamam aslında bakma şimdi uğraştığıma. Otururum bir defterin başına, saatlerce sayfaları karalar dururum. Anlayacağın kendi yalnızlığıma bile dökemem içimi. Bir konuşsam, anlatsam, saçsam dünyamı ulu orta her yere, birileri gelse, toplamak zorunda kalsa...
    Eminim çok güzeldir, eh pek yaşamadım ama güzeldir diye tahmin ediyorum. Gerçi genelde çok konuştuğum söylenir de aldırma sen onlara, o konuşmak o konuşmaktan değil. Havadan sudan anlatır, içimdeki karanlığı gizlerim çoğu zaman.

    “Lâkin tek korkum: yarın ölebilirim kendimi tanıyamadan. — Hayat tecrübelerimle şu yargıya vardım ki, başkalarıyla benim aramda korkunç bir uçurum var, anladım, elden geldiğince susmam gerek, elden geldiğince düşüncelerimi kendime saklamalıyım. Ve şimdi yazmaya karar vermişsem, bunun tek nedeni, kendimi gölgeme tanıtmak isteğidir. Duvardan doğru eğilmiş, yazdıklarımı oburca yutmak, yok etmek isteyen gölgeme. İşte onun için denemek istiyorum: Birbirimizi ola ki daha iyi tanırız. Uzun zamandır başkalarıyla bütün bağlarımı koparmışım, kendimi daha iyi tanımak istiyorum.”

    Benim de tek korkum ZAMAN.

    Bir şey olacaksa oluyor, bazen farkına varıyoruz elden bir şey gelmiyor, bazen de asla farkına varmıyoruz. Bazı şeyler inceden işliyor insanı.
    Dakika dakika, saniye saniye, giriyor ruhuna, kaplıyor seni. En gizli korkuların, duyguların, hepsi zamanla, yavaş yavaş dolduruyor benliğini.

    Bazen bir hastalık çalıyor kapını. Sen konuşmuyorsun, anlatmıyorsun ama biliyorsun olacakları. Susuyorsun, gülüyorsun, gerçeklerden kaçıyorsun, bununla birlikte etrafını da mutlu ediyorsun belki de, ama zamandan kaçamıyorsun... Sadece kaçtığını sanıyorsun, yanılıyorsun. Misal işte.

    Kitabımızda da karakter deli gibi ölmek istiyor.
    Bazılarımızın ruhu öyle yorgun oluyor ki, ölmeye hali bile kalmıyor. Bence bu ölmek istemekten çok daha kötü.
    Hem ölüm nedir ki? Kurtuluş mu?
    Ah! Kocaman bir saçmalık.
    Eğer ölmeyi bir kere denemiş ve ölememişsen bunun bir kurtuluş olmadığını anlamışsındır, ee bravo sana.

    Ne kadar da saçmalıyorsun sen yine Neslihan. Hayır konuşacağım bu sefer diyerek oturdun şu defterin başına ama yine boş boş doldurdun şu satırları. Hem neyi konuşacaktın ki? Kendinden kaçtığın gerçekleri yazmaya cesaretin var mı senin Sadık Hidayet gibi?

    Ee bir kalem duraksadı tabi, olmadı di mi, ıhıh olmaz olmaz.

    Olmayacaktır da zaten, biz yalnız insanlarız. Alışmışızdır susmaya, öyle ağzımızı da kolay kolay açmayız. Şu kalem mi açacakmış benim ağzımı? O öyle sanmaya devam etsin o zaman.

    Yazar da demiş ki;
    “Kendimden kaçmak istiyorum, böyle bir şey mümkün mü?”

    Bırak abicim sen de kendinden kaçma. Zaten kimsen yok, kendini terk edip ne yapacaksın? Batıyorsa batsın nefesin, konuşuyorsa konuşsun için. Alış, dinle, ses ver, cevap ver.. Bırak kendin kalsın bari sana.

    Herkes her gün düşüyor zaten, -mecaz anlamda bahsediyorum canım tabi- düşüyor da nasıl kalkacağını bilemiyor. İşte yalnız insan düştüğü yerden kalkmasını en iyi bilen insandır! Yahu seçeneği yoktur bir kere. Sağ elini önce koyacak yere, işte onun gücünü alabileceği tek yer doğadır, topraktır, aldın mı gücünü, heh şimdi doğrul işte, mis. Ne yapsın canım adam ya da kadın? İlla gitsin birilerinden yardım mı beklesin? Beklemeyecek tabi. Bilecek en iyi yardımın ona kendisinden geleceğini. Bilmiyorsa da yardım beklerken sürünmeye devam edecek, kirlenecek.

    Hepimizin hayatı eminim bok gibidir. Ya da ben sizlerin hayatınızın da öyle olmasını istiyorumdur. Eminim Sadık Hidayet’in hayatı da öyleydi. Belki benim hayatım da öyledir.

    Yahu nankörlük değil bu bak dinle hemen çat diye yapıştırdın suratıma, anladım ben seni.
    Cidden nankörlük değil, yazıp anlatamam sana ama buna ne nankörlük denir ne de şımarıklık. Kimisinin elinde gerçekten çok sağlam sebepler vardır. Herkesi kendin gibi göremezsin ki. Kimisi sınav stresi yaşar ve bu sebepten ölmek ister. Ee buna basit ya da saçmalık diyebilir misin?
    Diyemezsin, sen bence öyle deme. Herkesin yükü kendisine ağırdır. Herkesin acısı da kendisine göre çok fazladır.

    O yüzden hayatım boyunca kimseyle acı kıyaslaması yapmadım. Bizimki de kendimize en acı geldi.
    Yani anlatamadık, dökemedik, çoğu zaman en yakınımızdan, ailemizden bile sakladık ama olmadı yapamadık işte. Sorguladık, kaybolduk, kaçtık, terk ettik, geri döndük..
    Hepimiz yaptık bunları. Ama saklamasını sadece birkaçımız başardı. Ee iyi bok yedik o zaman o birkaç olarak ne diyim.

    Herkes zamanının kıymetini bilsin. Hepimiz bilelim. Zamandan korkan insan, zamanının kıymetini bilir. Zamandan korkun. Size getireceklerinden de korkun. Mutluluk olsa bile korkun. Sizler sadece mutluluğu, heyecanı, sevinci, aşkı güzel duygulardan sayarsınız. Ben korkuyu da güzellikten sayıyorum. Çünkü onun hep içimde olduğunu biliyorum. Güzelleştirdim onu, eğittim. Etrafıma gülücükler saçıyorum mesela bak şu an bile gülüyorum. Hastaysan, ölüm döşeğindeysen bile kalk gül. Her şeyden kork, bir tek gülmekten korkma.
    Bana diyorlar ki “maşallah ya ne güzel hiç derdin tasan yok gibi sürekli gülüyorsun, Allah herkese senin bahtından versin,” ee ne diyim ben şimdi buna? Bütün insanlık adına beddua ettin ablacım deme öyle şeyler desem anlamayacak, ben de bir daha anlatmak istemeyeceğim. Yine güldüm geçtim. Artık bütün insanlık adına cidden felaketler gelirse bilin sebebi o abladır. Neyse cidden ağır boş yaptım. Kitabı okuyanlar belki yazdığımı anlayacaktır, okumayanlar ise anlamayacaktır. Bana yarattığı kasvetten bir an önce kurtulmak istedim sadece. Çok güzel bir dil, çok güzel bir anlatım.. Bazı yerlerinde kadına duyduğu o derin arzudan rahatsız olmadım değil ama genel olarak bu kitap okuduktan sonra tam intihar etmelik ya da intihar düşüncesindeysen vazgeçmelik. (Üzgünüm.)

    “Gel gidelim içelim,
    Rey şarabından içelim!
    Şimdi içmezsek onu,
    Ya ne zaman içelim?”

    Eğer buraya kadar okuduysan rica ediyorum senden yorum yapma. Çünkü ben kendi kendime konuştum ve bu incelemeyi de kendim için yazdım. Ama bana diyeceklerin varsa özelden belirtebilirsin :)
    Şimdiden teşekkür ederim.
  • Scarlett derin derin iç çekti. Kendi onlar gibi değildi. Onlar kaybettiklerini ağırbaşlı bir ifadeyle karşılıyorlardı. Scarlett bu ağırbaşlılığa sahip değildi ve olmak da istemiyordu. Ağır işler yapmaları, yamalı elbiseler giymelerine rağmen hepsi birer hanımefendiydi. Oysa Scarlett sırtındaki yepyeni kadife elbiseye, mis gibi kokan saçlara, arkasında uzanan asil bir sülaleye ve bir zaman sahip olduğu büyük bir servete rağmen bir hanımefendi olmadığını biliyordu.
  • 348 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Bilinçli Okumaların Sentezi: 2

    Bu kitaba inceleme yazarken bu türdeki incelemelerime ekleyeceğim hayatta aklıma gelmezdi!
    1. incelememde de anlattığım gibi roman-anı vb. basit türden kitaplar yerine felsefe,sosyoloji,psikoloji gibi ağır ve dolu dolu bilgi içeren konular için yazdığım incelemeleri bu isimleri yazacaktım. Peki sorun bakalım; roman diye adlandırılan bir kitabı ben, neden Bilinçli Okumaların Sentezi'ne koydum?

    Neyse şu deli dolu incelememize geçelim bence :D

    Öncelikle bana bir çeşit sponsor olan ve bu ay da bu kitabı hediye eden Zafer Beye teşekkür ederim :)

    Mülksüzler denilince akla ne gelir? Şahsen benim aklıma hiçbir şey gelmedi ama "Mülk" hani şu bir şeye sahip olma durumu, mülk edinme'den Mülksüzler'miş :D

    Ben cidden bunu kitap okurken anladım...
    The Dispossessed kitabın orijinal ismidir. Ki kitabı da çok yükseltmemiz gereken nokta burada başlıyor.
    Dostoyevsk'nin Ecinniler adlı kitabının İngilizcesi de The Possessed...
    Ruhuna sahip olunanlar ya da içine cin girmişler gibi anlamlara gelen bu isme Ursula "Dis" eki getirerek kitabına isim yapar. Bu da bir çeşit "zıttı" demektir.

    Kitabımızda iki farklı dünya vardır,birisi Anarres diğeri de Urras.
    Anarres Anarşi'den türetilmiş bir kelime olup Urras'ta (USA ve USSR) dan türetilmiştir.

    Kitabı efsane kılan nokta ise şudur; Ana karakterle beraber Anarres'ten Urras'a doğru yolculuğa başlarsınız.
    Burada tuhaf olan ve sizin bütün olayları sorgulamanıza neden olan olay şudur.
    Anarres'te her türlü otorite "anarşik" bir şekilde reddedilir. Herhangi bir devlet yoktur. Kendilerini "özgürlükçü" olarak tanımlarlar.

    Urras ise Anarres'e gidenlerin geçmişidir aslında. Orada göç eden insanlar gidip Anarres'i kurar. Ama Urras Anarres'in zıttı gibidir. Devlet sistem yasalar vb. her türlü zıtlık vardır...

    Bu noktada ise tekrardan söylemek istediğim şey şu, kitabı mükemmel kılan ve bu listeye de alan şey sorgulatmasıdır.
    Anarres gerçekten de Ütopya olabilir mi?
    Ve siz bunu yaşayarak öğrenirsiniz.

    Örneğin 30. sayfada iki tane çocuğu izlersiniz, çocuklar küçük oldukları için "iyelik ekleri" kullanmaya çalışırlar. Ama onları hemen azarlarsınız.
    Çünkü Mülkiyet kavramı yoktur siz Mülksüz'sünüzdür.

    Benim diyemezsiniz, ya da benim ellerim acıdı yerine "eller acıdı" demelisiniz. Aynı olay 55. sayfada anlatılır.

    30. ile 40. sayfalarda geçen olay ise insana farklı bir açıdan sorgulatma yaşatır. Küçük çocuklar yasalar polisler ve diğer şeylerin dünyalarında olmadığını bildiği için bir gün hapishane ne acaba diye kendi aralarında oynamaya başlarlar. Ve bu olay onlar için aşırı komiktir. Komik olan ise şudur, bizler, yani modern çağın insanları mitoloji ile dalga geçeriz değil mi?

    Ne yani birisi elindeki mızrağı oynatıyor ve şimşek mi çakıyor?
    Ya da bir boğa hareket ediyor da ondan mı deprem oluyor yeme bizi yaaaa :D

    İşte aynı durumda onlar için vardır.

    129. sayfada ise tuhaf bir olayla karşılaşırız. Kendisine tuzluk uzatılan ana karakterimiz teşekkür etmediği için azar işitir.
    Şaşırdınız mı? Hayır, neden?
    Çünkü teşekkür etmek doğaldır değil mi?
    Kapıyı açtığımız zaman teşekkür edilmesi gibi ya da birisine yardım edince...

    Peki ana karakterimiz ne der?
    Onu bana hediye etseydin teşekkür ederdim ama benimle paylaştın ki sen...

    Anarres'li olan karakterimizin dünyasında paylaşmak normaldir ve bunun için teşekkür edilmez.

    Kitap için incelememi sonlandırmadan önce söylemem gereken birkaç şey daha var.
    Öncelikle bu kitaba roman denilmesi bence yanlış olmuş. Felsefe derdim ben olsam. Her sayfasında hissederek, yaşayarak ve zıtlıkları görerek size bazı şeyleri sorgulatıyor ve düşünmenizi teşvik ediyor.

    Bu açıdan ilk defa bir romanda bu seviyede bir doygunluğa ulaştım.

    İkinci olarak da kitabın akış kısmı biraz karmaşık. Elime kağıt kalem almama rağmen bazı noktaları kaçırdım ve defalarca anlamak için tekrar ve tekrar okudum. Puan kırmamdaki neden de budur zaten.

    Kitap hakkında yaptığım incelemeyi buraya kadar okuyabilenlere teşekkür ederim. Kitap hakkında fazla derine girmeden aldığım notlar eşliğinde yaptığım "Sentez"in sonuna geldik.

    Kitabı en sevdiğim kitapların listesi olan "Derviş'in Kütüphanesi" adlı listeme ekleyeceğim.

    Okumak isteyen herkese iyi okumalar dilerim.