• 279 syf.
    ·27 günde·8/10
    Bu başka bir tarih, buzdağının görünmeyen kısmından küçük bir kesit bana kalırsa. Şarlatanların dünyasında yaşıyor olmamızın bir kanıtı niteliğini taşıyor bu kitap. Fakat kitabı okuduktan sonra büyük bir soru işaretine sahip kocaman bir soru oluşuyor insanın zihninde; YAŞADIĞIMIZ BU ZAMANLAR İNSANLIĞIN GERÇEKTEN İLERLEYİŞİ Mİ YOKSA TARİHİN KIYAFET DEĞİŞTİRMİŞ TEKERRÜRÜ MÜ

    ----------- Spoiler içerir----------

    “Güzel" görünmek uğruna bedenlerine işkence eden kadınlar, işkence aleti olarak kullandıkları iç organlarını, kaburgalarını parçalayan korseler, zenginliğin ve gücün(erkekler için) göstergesi olan küçük ayaklı Çin' li kadınların ayaklarını küçültmek için uyguladıkları "ayak bağlama" yöntemi, beyaz ve pürüzsüz bir ten için yüzlerine ve ciltlerine sürdükleri garip şeyler, civa, kurşun, sirüs... Ve "güzellik" arzusuyla gerçek güzelliklerinden, bedenlerinden ve hayatlarından olan kadınlara bu dayatmayı yapan kocaman bir sistem!
    Hastalanınca doktora değil "şifacı"ya yani şarlatana giden, faydasız pek çok şeyle iyileşmeye çalışan, iyileşmediği halde inatla "tedavi"ye devam eden ve sonunda hayatlarını kaybeden insanlar...
    Patatesler, evet bildiğimiz sarı patatesler ve ekmekler ah evet fırından sıcacık taze çıkmış o ekmekler ... Ve içindeki mantardan dolayı zehirli olduğunu bilmeden ekmeği yiyip kafayı da yiyen insanlar ve zehirlidir diye patatesleri yemeyerek açlıktan ölen insanlar ve bu ülkeleri yöneten insanların lafları ve inatları... Ah insanlar!

    İnsanların hurafelere olan inancıyla savaş halinde olan bilimsel gerçekler, düşünmeden hareket eden devletler, bireyler ve doğurdukları sonuçlar...
    “Haçlı Seferleri ve Hataları diye konu eklenmeli tarih kitaplarına” diyeceğiniz ve “çocuk aklı“ deyimini yeniden düşüneceğiniz eylemler.
    Din uğruna iç çatışmalar, birbirine düşmanlaşan insanlar ve bunlar sayesinde çıkarlarını ve makamlarını koruyan din adamları.
    Cadı avları ve cadı olman için sahip olman gereken özellikler; 1-Dul olmak 2-yaşlı olmak 3-çirkin olmak 4-bilgili olmak (kısacası erkeklerin işine yaramamak ve onlardan daha çok şey bilerek onları korkutuyor olmak) ve 5-bir başka"cadı"nın seni ele vermesi. Ah Tanrım gerçekten inanıyor musunuz siz bu cadılara?
    Daha iyisi için en iyisini(doğayı) yok eden o zihni pırıl pırıl insanlar...
    Geliştiğini sanan teknolojiler, insanlar ve devletler...
    Ve testis yüceliğinin kısa tarihi: "erkeğin kesesinde minyatür halde olan çocuk kadının karnında sadece büyüyor" inancı; hayvanların ve her çeşit derinin içinde çocuk büyütme denemeleri gibi parlak fikirlere sebep olmuş, kadını ikinci sınıf insana indirgemiştir. Yine bu inanç yemin üzerinde de etkili olmuş; erkekler testislerini tutarak soyunun geleceği üzerine yemin etmiş, İngilizce yemin etmek "testify" ve vasiyet "testament" kelimelerini oluşturmuştur. Testisi olmayanın yemini makbul değildi ve kadının testisi yoktu! Eşit kanıtlara sahip olan iki testisliden mahkemeyi kazanan büyük testise sahip olan tarafmış. Tanrım gerçekten mi? MÖ 1900 yıllarında Mısır kralı Seotris kuşattığı şehri ele geçirdiğinde o şehrin direnerek ölen savaşçıları anısına şehrin meydanına kocaman bir penis heykeli, direnmeden teslim olan şehirlerin meydanına ise aşağılanmak adına vajina heykeli yaptırırmış.
    Ah bir de devletler ve onların palavraları var. Gerçekten baştan sona ayrı bir kitap olmaya değecek kadar çok olduklarına eminim lakin bu kitaptakiler biraz farklı.
  • Bu yazı size bir suç armağan ediyor.

    Sanırım Stefan Zweig’ı pek okumadınız, zaten şu sıralarda pek moda değil… Eğer, Zweig’ı okusaydınız, onun bu yazının başlığının tam tersi bir başlık taşıyan muhteşem hikâyesini bilirdiniz… Hani şu ‘Meçhul Bir Kadından Mektuplar’ isimli şaheserini.

    İnanın, o hikâyeyi çok severdiniz.

    O, her kadının içinde saklı olan ‘meçhul bir kadın’ olma arzusunun bütün yakıcılığını, çekiciliğini ve acısını bir tek hikâyede yaşardınız.

    Zweig’ın karısıyla birlikte intihar ettiğini de bilmiyorsunuz tabii.

    Niye intihar ettiğini tahmin edemezsiniz.

    Dünya Savaşı çıktığı ve insanlar birbirini öldürdüğü için, böyle bir dünyayı daha fazla paylaşmaya tahammül edemeyip kendini öldürdü… Halbuki o sıralarda, Latin Amerika’da savaştan epeyce uzakta ve güvenlikteydi.

    Ama başkaları ölürken, kendini güvende hissetmeye dayanamayacak kadar ilgiliydi başkalarının hayatlarıyla. Bu ilgiyi kendi hayatıyla ödedi.

    'Ne kadar aptalca, ' demeyin ne olur, beni çok kırarsınız.

    Zweig’ın karısının niye intihar ettiğini ise hep merak etmişimdir. Savaşa dayanamadığı için mi kocasıyla birlikte öldü, yoksa kocasını ölüme gönderirken yalnız bırakamadığı için mi? Dünyanın yanması mı o kadına daha çok acı veriyordu yoksa sevdiği bir erkeğin acı çekmesi mi?

    Bütün yazarlar ölüme karşı Zweig gibi davranmaz elbet.

    Zweig’ın görmeye tahammül edemediği savaşa Hemingway gönüllü gitmişti.

    Eğer ikisi de bugün Türkiye’de yaşasalardı, Hemingway Güneydoğuda bir savaş muhabiri, Zweig İstanbul’da kendini vurmak için elden düşme bir tabanca arayan mutsuz bir yazar olurdu.

    Graham Green buralarda olsaydı, istihbaratçıların, teröristlerin, kaçakçıların ortaklaşa gittikleri, sınır yakınlarında bir kerhanenin romanını yazardı.

    John Le Carré, Türk, Alman ve Amerikan casusları arasında geçen görüşmeleri, yapılan anlaşmaları, ikili çalışan casusların psikolojisini anlatır, savaşsız ve düşmansız bir ortama kavuşan gelişmiş dünyanın, kendisini konusuz bırakan sıkıcılığından Türkiye sayesinde kurtulurdu.

    Savaş ve ölüm, yazarların ilgisini çektiği kadar kadınların da ilgisini çekiyor mu sizce?

    Avrupa’nın, PKK’yı desteklemekten vazgeçerek, PKK’yı güçsüzleştirirken Türkiye’deki darbe sevdalılarını da güçsüzleştirmesi günlük tartışma konularınız arasında mı?

    Eğer içtenlikle konuşursak, bunlarla çok da fazla ilgilendiğinizi sanmıyorum.

    Aşk sizin daha çok ilginizi çekerdi.

    ‘Acaba beni seviyor mu’ sorusu, ‘savaş çıkacak mı’ sorusundan daha heyecan verici gelirdi size.

    Sevildiğinizi öğrenseniz, bu kez de ‘yeteri kadar sevilip sevilmediğinize’ takılırdı aklınız. Ah, biliyorum, hiçbir kadın ‘yeterince’ sevilemez. Sarah Bernard, boşuna 'Aşk oburluktan ölür, ' demiyor.

    Biliyor musunuz, Tanrı erkeklere ‘yaşanan günü’, kadınlara ise geçmişle geleceği armağan etti.

    Siz yaşanan anla pek ilgilenmezsiniz, geçmişin hesaplaşması ya da geleceğin endişesi vardır sizde. Onun için size ‘o an’ hiç yetmez. Siz geniş bir zamana yayıldığınız için huzursuz, erkekler daracık bir zamana sıkıştıkları için anlayışsız olurlar.

    Zweig gibileri ise ne o ana sığarlar, ne de geleceğin kancalarına takılırlar.

    Onların hayatı, karanlık bir boşluktan, arkalarında ışıklı bir iz bırakarak ölüme atlamakla geçer.

    İçinden geçtikleri boşluğu yazılarıyla ve bazan da aşklarıyla doldururlar.

    Zweig’ı mutlaka okumalısınız.

    Yazarların, nasıl yazı yazdıklarını incelediği bir denemesi var.

    Müthiş bir tevazuyla kendini de sıradan insanlar arasına koyarak şöyle diyor:

    'İlk bakışta onlar da sizin benim gibi insanlardır.'

    Yazarların da herkes gibi yaşadığını, herkes gibi giyindiğini, herkes gibi dolaştığını anlatıyor.

    'Bizim yaptıklarımızı yaparlar, ' diyor, 'sonra da masanın başına geçerler ve bizim yapamadığımız bir şeyi yapıp yazı yazarlar.'

    Aklına su soru takılıyor elbette!

    Bize bu kadar benzeyen insanlar bizim yapamadığımız bir işi nasıl yapıyorlar?

    Zweig’a göre, bir yazar yazı yazarken kendisinden başka bir şey oluyor. Ne yaptığını aslında kendisi de fark edemiyor.

    Yazıyı yazdıktan sonra, ona yazıyı nasıl yazdığını sorsanız, o size, ‘işlediği cinayeti bilmeyen bir katil’ gibi bakacaktır.

    Aynı sizin kimliğiniz gibi, yazının nasıl yazıldığı da meçhul kalıyor.

    Meçhul kalan yalnızca bu değil ki…

    Dağlarda birbirlerini öldürenler, bir insan öldürürken ne yaptıklarını biliyorlar mı, bir insan başka bir insanı öldürürken tam manasıyla kendinde mi? Herkes gibi âşık olan, herkes gibi seven, herkes gibi gülen biri, tüfeğini bir insana çevirdiği anda hâlâ kendisi midir, yoksa o anda başkası mı olur?

    Cinayetin, yazının ve aşkın arasında garip bir ortaklık var gibi.

    Bu üçünü de yaparken insanlar kendilerinden başka biri oluyorlar.

    Âşık olan biri, kendinin âşık olmayan halinden ne kadar farklı.

    Cinayeti işleyen, öldürmediği andaki kimliğinden ne kadar uzak.

    Yazıyı yazan, yazmadığı zamanki yapısından ne kadar değişik.

    Bir insanin, kendinden başka biri haline geldiği anı çok merak ediyorum. Tüfeği kaldırdığı, kalemi tuttuğu, özlemden yandığı anda ne değişiyor içinde?

    Cinayet, yazı ve aşk, insanın tanrısallığa en çok yaklaştığı üç durum.

    Biri öldürerek tanrısallaşıyor, biri yaratarak, biri de kendini çoğaltarak.

    Cinayet, aşk ve yazı birbirine benziyor, ama Zweig cinayetlere dayanamadığı için kendini öldürüyor, Yesenin ise aşka dayanamadığından vuruyor kendini.

    Siz Yesenin’i de bilmiyorsunuz.

    Ben bütün bunları, size anlatabilmek için biliyorum.

    Yesenin, Sovyet Devrimi sırasında yaşamış serseri bir şairdi. Herkes de onun serseri olduğunu söylerdi zaten.

    Bir şiiri, yanlış hatırlamıyorsam, şöyle başlıyordu:

    'Bilmiyorum niçin bana su Yesenin rezili
    Bilmiyorum bana şu şarlatan diyorlar.'

    Devrime içi pek ısınamadı nedense, devrimciler de onu pek sevemediler.

    Sonra, Isadora Duncan adlı o dans büyücüsüne aşık oldu. Onun peşinden dolaştı durdu dünyayı.

    Devrimin katılığına ayak uyduramadığı gibi, aşkın acısına da katlanamadı.

    İntihar mektubu yerine bir şiir bırakarak vurdu kendini.

    Biliyor musunuz, mutlu yazar pek yoktur.

    Mutlu katil ve mutlu âşık pek olmadığı gibi.

    Mutluluk daha sıradan olanlara mı nasip acaba, yoksa daha sıradan olanlar mutsuzluğa daha kolay mı dayanıyor.

    Siz soruları seversiniz, bütün kadınlar gibi… Cevapları sanki sorular kadar sevmiyorsunuz, sanki cevapsız soruları keşfetmenin peşindesiniz.

    Erkekler cevapları arar, siz soruları ararsınız.

    Siz sorularınızla huzursuz, erkekler cevaplarıyla SIKICIDIR.

    Huzursuzluklarınız ve huzursuzluğunuza duyduğunuz merak, aşkı doğurur.

    Siz Zweig’ı mutlaka okumalısınız.

    Zweig, sevgilisiyle birlikte intihar eden bir Alman şairi olan Kleist’in biyografisini yazmıştı. Şöyle diyordu Kleist için:

    'Bazan, ölmeyi beceren ve ölümden zamanı aşan bir şair yaratabilen biri de bulunmalıdır.'

    Yazdığı kitaptaki gibi, ölümden bir şiir yaratarak öldü kendi de.

    Ölümlerin bu kadar çok olduğu ülkemizde, ölümden şiir yaratanların çok az olduğunu biliyorum. Ölümü, şiirinden soyduğumuz ve sıradan acılara, manasızlıklara çevirdiğimiz bir zamanda yaşıyoruz.

    Ölümün manasızlaştığı yerde aşk da ölüyor.

    Ben ölümden değil, şiirsiz bir ölümden kurtulmak için âşık oluyorum.

    Zweig, ölümün manasızlaşmasına dayanamadığı için ölüyor.

    Siz ise… Evet, biliyorum, siz mutlu bir gelecek var mı, diye merak ediyorsunuz. Ve, hep aynı soruyu soruyorsunuz kendinize:

    'Ne olacak? '

    Dağınık kaşlarınız altında ışıldayan gözleriniz her yerde bu soruyu yaşıyor.

    Zweig öldüğü ve ben âşık olduğum sürece mutlu bir gelecek var.

    Zweig ölerek, ben âşık olarak, kendi geleceklerimizi yaksak bile…

    Ahmet Altan
  • Ben hayalimde romanlar yaratırım. Ah, siz beni bilmezsiniz!
    Bunlar hiç kadın tanımadan olmaz, ama siz benim hangi kadınları tanıdığımı sormayın! Tanıdığım bütün kadınlar, birkaç ev sahibesinden başkası olmadı! Hem de öylelerine çattım ki...
    Size bir şey söylesem gülersiniz. Birkaç kez sokakta kibar bir kadınla konuşmayı geçirdim aklımdan. Doğaldır ki bu konuşmalar sadelik içinde, çekine çekine, saygılı ve içim ateşten yanarak yapılacaktı.
    Ona yalnızlıktan kahrolduğumu,hiçbir kadınla tanışmadığımı anlatarak beni yanından uzaklaştırmamasını isteyecek; benim gibi umutsuz bir erkeğin dileğini reddetmesinin kadının şanına yakışmayacağını söyleyecektim. Ondan bütün dileğim, bana kardeşçe söyleyeceği tatlı iki sözcük, evet iki sözcük olacaktı. Ağzımı açar açmaz beni kovmamasını, sözlerime inanarak dinlemesini, canı isterse söylediklerime gülebileceğini, bana yanıt vermesini, iki söz, yalnızca iki söz söylemesini, ondan sonra da bir daha görüşmeyeceğimizi bildirecektim. Bakın gülüyorsunuz... Zaten ben de bunun için anlatıyorum.
  • "Ah kadınlar kadınlar, siz yalnız aşkınıza, yalnız fedakârlık ulviyetinize müştak ve mağlup olup mesut yanarken erkeklerin kalbinde ne çirkin, ne hain, ne bigane hisler olduğunu bilseniz"
  • "Ah kadınlar, kadınlar siz sade aşkınıza, sade fedakârlık yüceliğinize müştâk ve mağlup olup mahmûm ve mesut yanarken erkeklerin kalbinde ne çirkin, ne hâin, ne bigâne hisler olduğunu bilseniz..."diyordu.
  • 238 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Harry Bosch, tam adı ile Hieronymus Bosch. Bu adını ise döneminin ünlü ama günümüzde hakkında pek bir şey bilinmeyen yani fazla tanınmayan Hollandalı ressam Hieronymus Bosch’tan almakta. 2005 senesinden beri de hayatımda ve yaklaşık olarak 14 senedir soruşturduğu cinayet vakalarında yanında olduğum, bazen ise hatta çoğunlukla gerçekten de yaşadığını düşündüğüm bir roman karakteri. Connelly’nin kalemi ile hayatının, günlük yaşamının ve alışkanlıklarının her bir ayrıntısını bizler de yaşıyor gibi okuyoruz. Caz müzik ve blues müzik hayranıdır. Bira eşliğinde müziğini dinlerken Bosch ile beraber her seferinde dolaptan aynı anda soğuk bir bira alıp müzik eşliğinde düşünerek beraber yudumlamak isteriz. Her bir sigara yakışında da ayrı bir keyifle sigara içme isteği uyandırır insanda. 14 senedir Bosch hayatımda dedim ya, işte yanlış hatırlamıyorsam 7 sene önce de sigarayı bıraktı Bosch ama sanki bir şeyler kendisinde eksik olmasına rağmen bir şeyler de daha güzel gibi oldu. Bu alışkanlıklarının yanında hayatında kaybeden bir kişi de diyebiliriz Bosch’a. Kadından yana pek bir şansı yok Bosch’un, serinin birçok kitabında gerek uzun süreli gerekse de kısa süreli olarak kadınlar ile yakınlaşması oluyor ama mutluluğu bulamıyor, bulacağını düşündüğünde ise serinin keyfi başka boyutlara gidiyor ve Bosch’un gerçekten de yaşadığını daha çok düşünüyor oluyor insan, seri daha da gerçekçi hâlâ geliyor. Kurala ve düzene karşı gelen kişiliğinin yanında içini pek etrafındakilere dökemeyen, derdini paylaşamayan içinde tutan biri, genellikle etrafındaki kişiler Bosch’un durumunu anlarlar ve iç halini çözümlemeye çalışırlar. Şimdi belki bu yazdıklarım biraz fazla klişe gibi gelecek ama romanlar içinde en ufak bir klişe durum olmadan her bir şey gerçek hayata uygun bir şekilde, en ufak bir sırıtma olmayacak şekilde kaleme alınmış. Bosch için son söyleyeceklerim ise maalesef günden güne ve kitaptan kitaba yaşlanmakta olduğu ve artık yaşlandığı için de fiziksel kuvvetinden tutun da dedektiflikten de geri kalacak olması. Emekli olmuştu zaten bir ara, görevine özel dedektif olarak devam ediyordu ama tekrardan şubeye çağrılmış ve acar dedektifliğine devam ediyordu. Emekli olmasına rağmen yine de genç sayılırdı. Şimdilerde ise maalesef bayağı yaşlandı, emekli olduğu romanı 2013 yılında okumuştum düşünün artık. Okumadığım birçok devam kitabı var ve Vietnam Savaşı’na da katıldığını düşünürsek, tamam hadi söyleyeyim 1950 doğumlu olduğunu da düşünürsek devam kitaplarında nelerle karşılaşacağımı gerçekten merak ediyorum. Ah be Connelly neden kendinden büyük bir karakter yazdın ki?

    Connelly'nin romanları tamamen birbirine bağlı şekilde ilerlemese de Bosch’un hayatı, görevindeki değişiklikler olsun veya bazı soruşturmalar olsun kronolojik sıralama ile okumak bence şart. Kitaplardaki cinayet soruşturmaları devam olarak ilerlemese de diğer her bşr şey birbirlerinin devamı olarak ilerlemekte. Bosch karakterinin haricindeki seri dışı romanlarındaki karakterleri mesela Connelly farklı Bosch romanlarında hepsini bir araya getirerek tadından yenmeyecek çoklu karakterli romanlar olarak da okurlarına sunuyor. Neler olmadı ki bu romanların içinde, Bosch’un hayatına yeni kadın girdi veya seri dışı bir romanındaki karakteri tarafından cinayet suçu ile mahkemeye çıkartıldı ve zanlı durumuna da düşürüldü. Bunun için seri olarak okununca polisiye edebiyat zevkinin emin olun zirve noktalarda yaşanacağı bir seri oluyor, zaten adı da üstünde değil mi seri olduğu için sırası ile okunmalı; ama gelin görün ki hem farklı bir dilde okuyor olmamız hem de yazarın kitaplarını birden fazla yayınevinin karışık düzende basıyor olmasından dolayı maalesef ülkemizde Connelly okumanın böyle bir sıkıntısı var. Connelly’nin eski bir polis muhabiri olmasının da polisiyeyi bu derece kaliteli verebilmesinde hiç şüphesiz büyük bir etkeni var, zaten benim için güncel şehir polisiyesinin bir numarası tartışmasız şekilde Michael Connelly ve Henning Mankell . Seri ile birlikte Bosch’u kuvvetli bir şekilde yaşayıp hissederken Los Angeles şehrinde de adeta yaşıyor gibi oluyoruz. En iyi müzik çalan yerlerinden tutun da en iyi yemek yapan veya en iyi kahvesi ya da en iyi çörekleri olan yerlere kadar okuyoruz, tabii bunların yanında arka sokaklarını da tanıyıp birçok kirli noktasını da öğreniyoruz. Bilmiyorum hâlâ var mı ama 2009 senesinde filan yazarın kendi internet sitesinde Bosch’un gittiği, ziyaret ettiği mekanların resimleri ve anlatımları filan da vardı ve seriyi yaşama duygusunu daha da kuvvetlendiriyordu.

    Kayıp Delil’e gelecek olursak eğer diğer Connelly kitaplarına göre sayfa sayısı olarak daha kısa olan ama birçok romanına göre de olayların daha hızlı geliştiği ve sürükleyiciliğinin daha yüksek olduğu roman, öyle ki kitaptaki olayların toplam olarak geçtiği süre 12 saat filan. Haliyle akıcılık ve sürükleyicilik kitapta daha çok ön planda tutulmuş. Kurgu olarak da yine tüm kitapları gibi aynı kalitede, bazı romanlarında olduğu gibi bu olaya da federaller dahil oluyor ve LAPD’yi soruşturma dışına atmak için tüm yetkilerini kullanıyorlar. İşte bu kısımlarda Bosch tüm kural tanımazlığını ve düzene karşı gelmelerini kullanarak ve yine kendi kurallarını koyarak siz okurları da yanına alarak soruşturmasına yani kendi dosyasına devam etmeye çalışıyor ve harika bir okuma ile baş başa kalıyoruz. Tavsiye ederim, tek olarak da okuyabilirsiniz ama alacağınız keyif eminim ki yarı yarıya düşecektir.

    Bosch serisi Amazon tarafından dizi olarak da uyarlandı, gayet güzel başarılı bir seri ama maalesef kitap serisinin de dışına çıkacaklar gibi (izlemediğim bölümleri var) https://www.imdb.com/...502248/?ref_=nv_sr_1

    Connelly’nin Bosch serisi hariç başka film uyarlamaları da mevcut.

    The Lincoln Lawyer : https://www.imdb.com/...189340/?ref_=nv_sr_1

    Blood Work: https://www.imdb.com/...309377/?ref_=nv_sr_1