• 288 syf.
    ·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Chuck Palahniuk’un, ülkemizde toplatılma kararı alınan, sonra da beraat ettirilen romanı.

    “Eğer bunu okumaya niyetliyseniz vazgeçin.
    Birkaç sayfa okuduktan sonra, burada olmak istemeyeceksiniz. Bu yüzden unutun gitsin. Gidin buradan. Hâlâ tek parçayken hemen kaçın.
    Kendinizi kurtarın.”

    Palahniuk daha en başından uyarıyor bizi. Ama dinliyor muyuz? Tabii ki hayır. ‘Akıllanmaz’ doğru kelime değil, ama ilk akla geleni. Palahniuk, her kitabında yaptığı gibi sağlı, sollu kroşelerle beyninize beyninize vuruyor. Bir kez daha sisteme ve sistemin bir parçası olan bizlere verip veriştiriyor.

    ‘Spoiler’ doğru kelime değil, ama yok, doğru kelime. Buradan sonrası spoiler içerir.



    Bu seferki anti kahramanımızın adı Victor Mancini. Kendisi göçmen bir annenin, seks bağımlısı olan oğlu. Palahniuk da bir dönem terapi gruplarında gönüllü olarak yer almış ve destek olduğu kişilerden birinin ölümü üstüne destek gruplarını bırakmış. Bu olayın onu etkilediği kesin, çünkü Dövüş Kulubü’nde olduğu gibi Tıkanma’da da terapi grupları temasına rastlıyoruz. Ama Dövüş Kulubü’nde terapi grupları bir kaçış ve kurtarıcı niteliğindeyken, Tıkanma’da boka biraz daha batmanın diğer adı. Bağımlılıktan kurtulmak için on iki adım aşması gereken karakterimiz, dördüncü adımda tıkanmış kalmış. Seks bağımlılığından kurtulmak için gittiğiniz terapi gruplarında en rahat ne bulursunuz? Evet, seks. ‘İflah olmaz’ doğru kelime değil, ama ilk akla geleni.

    “Her şey bir kopyanın kopyasının kopyası gibi” misali Dövüş Kulubü’nde, haftanın hangi gününde olduğunu patronunun kravat rengine göre belirleyen kahramanımız gibi, Tıkanma’daki kahramanımızda da benzer bir durum mevcut. Ama bu sefer belirleyici kravat rengi yerine, evet, kadınlar. “Nico’nun güzel poposu mu önümde kıvrılıyor, o zaman bugün çarşamba olmalı.” Her gün bir diğerinin kopyası ise günlere farklı adlar vermenin ne anlamı var zaten?

    Victor Mancini, aynı zamanda bir süre tıp fakültesine gitmiş ama annesinin hastalığı ve bakım merkezi masrafları yüzünden tıp fakültesini bırakmış ve 18. yüzyıl temalı bir canlı müzede çalışmaya başlamış bir karakter. Karakterin tıp bilgisini, Palahniuk kendi tarzında yine mükemmel yedirmiş romana. Bu ister Dövüş Kulübü’nde Anlatıcının napalm bombası yapma konusundaki bilgileri olsun, ister Tıkanma’daki gibi birinin vücudunda bulunan ben hakkındaki tıp görüşleri olsun. Palahniuk bu işi oldukça iyi beceriyor.


    “Yüzlerce hastayı kurtaracak muhteşem bir doktor olamadım; ama bu şekilde yüzlerce sözde doktor yaratan muhteşem bir hasta oldum.”

    “Zayıfmış gibi yaparak, güç kazanırsınız. Kendinizi güçsüz göstererek diğer insanların kendilerini güçlü hissetmelerini sağlayabilirsiniz. İnsanların sizi kurtarmasına izin vererek aslında siz onları kurtarırsınız.”

    Kahramanımızın bir diğer özelliği sahte kahramanlar yaratması. Lüks restoranlarda boğulma numarası yaparak, kendisini kurtaran bu insanlara ömürlerinin sonuna kadar övünecekleri ve gurur duyacakları bir durum yaratıyor. Dövüş Kulübü’ne göre biraz farklılaşıyor bu noktada Tıkanma. Dövüş Kulübünde kahramanımız çevresinde toplanan kalabalığa “özel ve eşsiz birer kar tanesi olduğunuzu mu sanıyorsunuz, değilsiniz, hepiniz aynı pisliğin farklı lacivertlerisiniz” mesajını defalarca yüzlerine vururken, Victor ise tam tersine insanlara kendilerini özel hissetmeleri için bir fırsat veriyor. Tabii ki bundan yararlanıp annesinin bakım masraflarını da karşılayarak. Çünkü bir uzakdoğu felsefesine göre birinin hayatını kurtarırsanız, ömrünüzün sonuna kadar o insandan sorumlu olursunuz.

    “Ah şu yaşlılar. Şu insan enkazları,” diyerek annesinin bulunduğu bakım merkezindeki yaşlıların hayatlarında bulunan pişmanlıkları, korkuları ve suçları üstüne alması ve İsa’nın tekrar beden bulmuş hâli olduğuna inandığı yerler ise Victor karakterinde en ilgi çekici bulduğum kısımlardı. “İsa ne yapmazdı?” diye sürekli kendine sorarak daha da dibe vurmaya çalışırken karakterin girdiği psikoloji ve verdiği tepkiler her okuduğumda aynı etkiyi yaratıyor. Hikayenin ve bu konunun finali ise Victor’un, girdikleri kısır döngüden, sistemden biraz olsun kurtardığı insanlar tarafından taşlanarak sonu İsa’ya benzer şekilde bitmesi ile oldukça iyi bağlanmış. Bir çarmıha gerilme yok. En azından fiziksel olarak.



    "Ana babalar, kitlelerin uyuşturucusudur!”

    Kitabın benim için asıl kahramanı ise İda Mancini. Nam-ı diğer Annecik karakteri. Düşünceleri, hayata bakış açısı ve küçük anarşistlikleri ile yer yer Tyler Durden karakterini oldukça andırıyor. Romanda altını çizdiğim cümlelerin, aforizmaların ve çıkarımların büyük bir kısmı Annecik karakterine aitti. Her ne kadar genel olarak çok iyi bir anne portresi çizmese bile “sana dayatılan doğruları ve dünyayı kabul etme, kendi doğrularını ve dünyanı yarat” bakış açısı takdire şayan. Otobüsle giderken, Victor’a çevrenin resmini çizdirdiği ve ‘buralara istediğin adı verebilirsin’ dediği kısım Tıkanma’nın en sevdiğim bölümlerindendir.

    ''Çünkü öncülük yapılacak tek şey kaldı, o da elle tutulamayanların dünyası; fikirler, hikayeler, müzik ve sanat'' dedi.
    ''Çünkü hiçbir şey hayalindeki kadar güzel olamaz'' dedi.
    ''Çünkü sana hatalarını söylemek için sürekli yanında olamam'' dedi.



    Tıpkı Dövüş Kulübü ve Gösteri Peygamberi romanlarında olduğu gibi bu kitabında da, ana karakterin düzenini bozan, kaçış yollarını tıkayan ve her şeyi geri dönülemez şekilde değiştiren kadın karakterini yine es geçmiyor Palahniuk. Karşınızda Dr. Paige Marshall. Oldukça iyi bir karakter yaratılmış. Ama bir ‘Marla Singer’ değil. Zaten hiçbir karakter bir ‘Marla Singer’ değil. O yüzden bu karakter için fazla kelam etmemeyi tercih ediyorum.



    Palahniuk’un, sistemin zaaflarını ve açıklarını kullanarak, sisteme karşı duran karakterleri eşliğinde postmodernizme, sisteme, saçma alışkanlıklara, bağımlılıklara, insanların her şeye gereksiz anlamlar yüklemelerine, aileye, tüketim toplumuna ve ilişkilere taşlamalarda bulunduğu, alaya aldığı bir diğer tokatı.

    Eğer hayatınızdan memnunsanız, sistem ve kurallar olmadan yaşayamayan bir koyundan farkınız yoksa bu kitap size göre değil. Gidin. Televizyonda mutlaka beyninizi daha da uyuşturacak bir şeyler vardır. Kaçın. Hep yaptığınız gibi.


    İsa ne mi yapmazdı? İsa, kesinlikle İncil yerine böyle bir roman yazmazdı.

    İyi Tıkanmalar.
  • 144 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    "Bazı acılar vardır. Geçtiğine siz bile inanırsınız ama geçmez. O sızı hiç dinmez ve bir yerlerde gizlenir kalır."
    Huzursuzum... Son sayfayı okuyup kitabın kapağını kapattığımdan beri huzursuzum. Evet huzur dolu bir renk mavi, içimi açan bir renk mavi ama artık maviyi görünce o mavi otobüsle İstanbul-Ankara yolunda olan yolculuğum gelecek aklıma hep, içlerine siyahın fazlasıyla karıştığı bir sürü rengarenk hayat hikayesi gelecek...

    Kemal,Bahar,Musa,Ömer,Aida ve İbrahim,Nermina,Mirza,Marko,Merve,Abdullah Sami,Ceylan,Matbaacı,Aysel ve İlyas ve dahası. Ben onların hayatlarına dokunamadım ama onlar tek tek benim hayatıma dokundular. Aç gözlerini Hilal, görmüyorsun! Acı çeken onca insanı görmüyorsun. Hilal, bak yolumu kaybettim, neden tutmadın elimden kayıp gidiyorum! Dinle Hilal, duymuyorsun! Dini, dili, rengi ne olursa olsun mazlum birinin çığlıklarını duymuyorsun. Sana seslendik Hilal, tıkadın kulaklarını neden?!

    ...

    Aslında bu yazı incelemeden daha çok kendime olan kızgınlığımı kendime ve sizlere itirafımdan oluşacak. Sebeplerini birazdan anlayacaksınız ve ben, benim gibi çok kişinin olduğuna eminim. Neyse başlıyorum.

    Bir yolculuğa çıktım bu kitapla ve yolculukta bir çok kişiyle tanıştım evet ama en çok etkileyen Ömer ve onun sayesinde tanıdıklarım oldu. Aida, İbrahim ve küçük oğulları Mirza...
    Kuru bilgi: Bosna'da Sırplar katliam yaptılar.
    Ama sadece bu muydu? Orada neler yaşandığını, neler hissettiklerini hiç düşündün mü? Eh ben hiç düşünmemiştim.
    Aida'yla tanışana kadar. Hırvat,Sırp ve Boşnakların hepsinin aynı kökenden geldiğini ve hatta aynı dili konuştuklarını tek sorunun Boşnakların Türkleşmesi yani müslüman olması olduğunu... Böyle bilmiyordum. Bir arada yaşarken ne oldu da bu denli düşmanlaştılar? Onlar birbirlerinin komşusuydular. Dostlardı. Neden?
    "Ruh hastası politikacılar, kendi kitlelerini zehirleyebiliyormuş. O kitleler, artık aynı o hasta gibi konuşmaya, onjn gibi davranmaya ve onun gibi düşünmeye başlıyorlardı. Yani bir bakıma bulaşıcı bir hastalığa dönüşüyordu bu."(s.74)
    "Mesela Adolf Hitler diye bir ruh hastası olmasaydı milyoblarca insan yaşayacakltı. Hâlbuki o milyonlar Adolf Hitler'i tanımazdı, o da onalrı tanımazdı. Gelgelelim o delinin ve avanelerinin aptalca politikaları, konuyla ilgisi olmayan milyonlarınhayatını karartmıştı."(s.120)
     Doktor Aida, gözleri önünde eşi İbrahim acımadan öldürüldü. Eşinin ona son sözleri ise "Seni seviyorum Aida, biz KÖLE OLMAYACAĞIZ" oldu. Olmadılar da... Kadınlara Sırp çocuklar doğursunlar diye defalarca tecavüz ettiler, insanlıktan iğrendim. Nermina, ah o küçük kız, bırak abla öleyim,kurtulayım diye ağlarken insan olmaktan nefret ettim.
    Senelerce sustu Aida. Şimdi Zene Zvarta Rata(savaş mağduru kadınlar)derneğinin bir üyesi ve tek istedikleri ADALET!

    "Bu insanların bizimle ilgili düşünceleri bunlarken ben hiçbir şeyin bile farkında değildim. Dedelerimizin beş asır idare ettikleri toprakları bugün haritada gösterebilmekten bile aciziz. Boşnak gençlerle birazcık dahi sohbet etseniz, nasıl bir Türkiye hasreti duyduklarını, Türkiye'ye ne gibi sevgiler beslediklerini hemen anlayabilirdiniz. Onlar rüyalarında bile Türkiye'yi görürken , Türklere ve Türkiye'ye çok büyük manalar yüklerken, bizim daha "Bosna neresidir, Boşnaklar kimdir?" gibi soruları bilmiyor oluşumuz ise büyük bir acıydı."(s.100)
    "Biz toplum olarak pek tarih bilmiyoruz ama coğrafyayı hiç bilmiyoruz."(s.106)
    Bu iki alıntı işte beni sarsan gerçekler oldu. Ben tam olarak Ömer'in dediği gibi bilmiyorum, araştırmadım, o insanların duygularını önemsemedim. Bunların farkına vardıkça canım yandı. Kızdım kendime. Kitabı okumadan önce hiçbir şey bilmezken artık bir çok şeyin farkındayım. Ne yapmam gerekeni biliyorum mesela. Rahmetli Aliya'nın dediği gibi "Tarih, hayatın öğretmenidir." ve ben artık öğretmenimi dinlemeye başlayacağım... Dersimi alacağım! Yeterince geç kaldım zaten.

    ...

    Ceylan, Irak Türkmenlerinden. Konuyla ilgili kuru bilgim bile yoktu ama çektiği acılar yüreğimi dağladı. Neden insanlar bu kadar kötü?

    Üç arkadaş dedi ki: Bu dünyada ADALET YOK. Onlara katılan bir kişi daha var Matbaacı. ADALET YOK!
    Ama er ya da geç burada ya ahirette adalet yerini bulacaktır. En azından ben buna inanıyorum.

    Musa, ondan nefret ettim ama keşke elinden bir tutan olsaydı da böyle kayıp gitmeseydi kötüler arasına...

    Merve, keşke biraz daha mantıklı bakabilseydi yaşadıklarına...

    Kemal, keşke babası hep yanında olabilseydi, onunla büyüyebilseydi...

    Aysel ve İlyas, öyle hoş ki sevdaları keşke kavuşabilselerdi...

    Ne denir tüm bunlara, tüm bu keşkelere..
    Kader. Herkesin kaderi işte bunlar ve bunca insanın kaderinde bu mavi otobüste birlikte yola çıkmak varmış bunca insanın kaderi bu otobüste kesişmiş. Bilmeden birbirlerinin hayatlarına, kaderlerine dokunmuşlar. Bu yolculuğa dışarıdan dahil olan bana da...
    Artık insanların yüzlerine daha bir dikkatli bakmaya başladım biliyorum ki o yüzde görülen her kırışığın derin bir acısı derin bir anlamı var. Her çatının altında bir sürü hayat, her çatının altında bir sürü neşe, umut, hüzün, acı... 

    Söylemek istediklerim bununla da bitmiyor aslında ama alın okuyun bu kitabı. Fazlası bu 144 sayfanın içinde.
    "İnsan için en zoru, her gün İNSAN olmaktır."
    Cengiz Aytmatov

    inci Abla sana ne kadar teşekkür etsem azdır. Beni Mehmet Y. Hocamla tanıştırdığınız için bu güzel etkinlik için.
    Ve Mehmet Y. Hocam kitabı imzalı alacağımı duyunca o kadar çok mutlu oldum ki. Tekrar tekrar teşekkür ederim. Kitabınız beni derinden etkiledi gerçekten. Her daim yazın. Elinize yüreğinize sağlık. Okurunuz, anlayanınız bol olsun.
  • 279 syf.
    ·27 günde·8/10
    Bu başka bir tarih, buzdağının görünmeyen kısmından küçük bir kesit bana kalırsa. Şarlatanların dünyasında yaşıyor olmamızın bir kanıtı niteliğini taşıyor bu kitap. Fakat kitabı okuduktan sonra büyük bir soru işaretine sahip kocaman bir soru oluşuyor insanın zihninde; YAŞADIĞIMIZ BU ZAMANLAR İNSANLIĞIN GERÇEKTEN İLERLEYİŞİ Mİ YOKSA TARİHİN KIYAFET DEĞİŞTİRMİŞ TEKERRÜRÜ MÜ

    ----------- Spoiler içerir----------

    “Güzel" görünmek uğruna bedenlerine işkence eden kadınlar, işkence aleti olarak kullandıkları iç organlarını, kaburgalarını parçalayan korseler, zenginliğin ve gücün(erkekler için) göstergesi olan küçük ayaklı Çin' li kadınların ayaklarını küçültmek için uyguladıkları "ayak bağlama" yöntemi, beyaz ve pürüzsüz bir ten için yüzlerine ve ciltlerine sürdükleri garip şeyler, civa, kurşun, sirüs... Ve "güzellik" arzusuyla gerçek güzelliklerinden, bedenlerinden ve hayatlarından olan kadınlara bu dayatmayı yapan kocaman bir sistem!
    Hastalanınca doktora değil "şifacı"ya yani şarlatana giden, faydasız pek çok şeyle iyileşmeye çalışan, iyileşmediği halde inatla "tedavi"ye devam eden ve sonunda hayatlarını kaybeden insanlar...
    Patatesler, evet bildiğimiz sarı patatesler ve ekmekler ah evet fırından sıcacık taze çıkmış o ekmekler ... Ve içindeki mantardan dolayı zehirli olduğunu bilmeden ekmeği yiyip kafayı da yiyen insanlar ve zehirlidir diye patatesleri yemeyerek açlıktan ölen insanlar ve bu ülkeleri yöneten insanların lafları ve inatları... Ah insanlar!

    İnsanların hurafelere olan inancıyla savaş halinde olan bilimsel gerçekler, düşünmeden hareket eden devletler, bireyler ve doğurdukları sonuçlar...
    “Haçlı Seferleri ve Hataları diye konu eklenmeli tarih kitaplarına” diyeceğiniz ve “çocuk aklı“ deyimini yeniden düşüneceğiniz eylemler.
    Din uğruna iç çatışmalar, birbirine düşmanlaşan insanlar ve bunlar sayesinde çıkarlarını ve makamlarını koruyan din adamları.
    Cadı avları ve cadı olman için sahip olman gereken özellikler; 1-Dul olmak 2-yaşlı olmak 3-çirkin olmak 4-bilgili olmak (kısacası erkeklerin işine yaramamak ve onlardan daha çok şey bilerek onları korkutuyor olmak) ve 5-bir başka"cadı"nın seni ele vermesi. Ah Tanrım gerçekten inanıyor musunuz siz bu cadılara?
    Daha iyisi için en iyisini(doğayı) yok eden o zihni pırıl pırıl insanlar...
    Geliştiğini sanan teknolojiler, insanlar ve devletler...
    Ve testis yüceliğinin kısa tarihi: "erkeğin kesesinde minyatür halde olan çocuk kadının karnında sadece büyüyor" inancı; hayvanların ve her çeşit derinin içinde çocuk büyütme denemeleri gibi parlak fikirlere sebep olmuş, kadını ikinci sınıf insana indirgemiştir. Yine bu inanç yemin üzerinde de etkili olmuş; erkekler testislerini tutarak soyunun geleceği üzerine yemin etmiş, İngilizce yemin etmek "testify" ve vasiyet "testament" kelimelerini oluşturmuştur. Testisi olmayanın yemini makbul değildi ve kadının testisi yoktu! Eşit kanıtlara sahip olan iki testisliden mahkemeyi kazanan büyük testise sahip olan tarafmış. Tanrım gerçekten mi? MÖ 1900 yıllarında Mısır kralı Seotris kuşattığı şehri ele geçirdiğinde o şehrin direnerek ölen savaşçıları anısına şehrin meydanına kocaman bir penis heykeli, direnmeden teslim olan şehirlerin meydanına ise aşağılanmak adına vajina heykeli yaptırırmış.
    Ah bir de devletler ve onların palavraları var. Gerçekten baştan sona ayrı bir kitap olmaya değecek kadar çok olduklarına eminim lakin bu kitaptakiler biraz farklı.
  • 238 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Harry Bosch, tam adı ile Hieronymus Bosch. Bu adını ise döneminin ünlü ama günümüzde hakkında pek bir şey bilinmeyen yani fazla tanınmayan Hollandalı ressam Hieronymus Bosch’tan almakta. 2005 senesinden beri de hayatımda ve yaklaşık olarak 14 senedir soruşturduğu cinayet vakalarında yanında olduğum, bazen ise hatta çoğunlukla gerçekten de yaşadığını düşündüğüm bir roman karakteri. Connelly’nin kalemi ile hayatının, günlük yaşamının ve alışkanlıklarının her bir ayrıntısını bizler de yaşıyor gibi okuyoruz. Caz müzik ve blues müzik hayranıdır. Bira eşliğinde müziğini dinlerken Bosch ile beraber her seferinde dolaptan aynı anda soğuk bir bira alıp müzik eşliğinde düşünerek beraber yudumlamak isteriz. Her bir sigara yakışında da ayrı bir keyifle sigara içme isteği uyandırır insanda. 14 senedir Bosch hayatımda dedim ya, işte yanlış hatırlamıyorsam 7 sene önce de sigarayı bıraktı Bosch ama sanki bir şeyler kendisinde eksik olmasına rağmen bir şeyler de daha güzel gibi oldu. Bu alışkanlıklarının yanında hayatında kaybeden bir kişi de diyebiliriz Bosch’a. Kadından yana pek bir şansı yok Bosch’un, serinin birçok kitabında gerek uzun süreli gerekse de kısa süreli olarak kadınlar ile yakınlaşması oluyor ama mutluluğu bulamıyor, bulacağını düşündüğünde ise serinin keyfi başka boyutlara gidiyor ve Bosch’un gerçekten de yaşadığını daha çok düşünüyor oluyor insan, seri daha da gerçekçi hâlâ geliyor. Kurala ve düzene karşı gelen kişiliğinin yanında içini pek etrafındakilere dökemeyen, derdini paylaşamayan içinde tutan biri, genellikle etrafındaki kişiler Bosch’un durumunu anlarlar ve iç halini çözümlemeye çalışırlar. Şimdi belki bu yazdıklarım biraz fazla klişe gibi gelecek ama romanlar içinde en ufak bir klişe durum olmadan her bir şey gerçek hayata uygun bir şekilde, en ufak bir sırıtma olmayacak şekilde kaleme alınmış. Bosch için son söyleyeceklerim ise maalesef günden güne ve kitaptan kitaba yaşlanmakta olduğu ve artık yaşlandığı için de fiziksel kuvvetinden tutun da dedektiflikten de geri kalacak olması. Emekli olmuştu zaten bir ara, görevine özel dedektif olarak devam ediyordu ama tekrardan şubeye çağrılmış ve acar dedektifliğine devam ediyordu. Emekli olmasına rağmen yine de genç sayılırdı. Şimdilerde ise maalesef bayağı yaşlandı, emekli olduğu romanı 2013 yılında okumuştum düşünün artık. Okumadığım birçok devam kitabı var ve Vietnam Savaşı’na da katıldığını düşünürsek, tamam hadi söyleyeyim 1950 doğumlu olduğunu da düşünürsek devam kitaplarında nelerle karşılaşacağımı gerçekten merak ediyorum. Ah be Connelly neden kendinden büyük bir karakter yazdın ki?

    Connelly'nin romanları tamamen birbirine bağlı şekilde ilerlemese de Bosch’un hayatı, görevindeki değişiklikler olsun veya bazı soruşturmalar olsun kronolojik sıralama ile okumak bence şart. Kitaplardaki cinayet soruşturmaları devam olarak ilerlemese de diğer her bşr şey birbirlerinin devamı olarak ilerlemekte. Bosch karakterinin haricindeki seri dışı romanlarındaki karakterleri mesela Connelly farklı Bosch romanlarında hepsini bir araya getirerek tadından yenmeyecek çoklu karakterli romanlar olarak da okurlarına sunuyor. Neler olmadı ki bu romanların içinde, Bosch’un hayatına yeni kadın girdi veya seri dışı bir romanındaki karakteri tarafından cinayet suçu ile mahkemeye çıkartıldı ve zanlı durumuna da düşürüldü. Bunun için seri olarak okununca polisiye edebiyat zevkinin emin olun zirve noktalarda yaşanacağı bir seri oluyor, zaten adı da üstünde değil mi seri olduğu için sırası ile okunmalı; ama gelin görün ki hem farklı bir dilde okuyor olmamız hem de yazarın kitaplarını birden fazla yayınevinin karışık düzende basıyor olmasından dolayı maalesef ülkemizde Connelly okumanın böyle bir sıkıntısı var. Connelly’nin eski bir polis muhabiri olmasının da polisiyeyi bu derece kaliteli verebilmesinde hiç şüphesiz büyük bir etkeni var, zaten benim için güncel şehir polisiyesinin bir numarası tartışmasız şekilde Michael Connelly ve Henning Mankell . Seri ile birlikte Bosch’u kuvvetli bir şekilde yaşayıp hissederken Los Angeles şehrinde de adeta yaşıyor gibi oluyoruz. En iyi müzik çalan yerlerinden tutun da en iyi yemek yapan veya en iyi kahvesi ya da en iyi çörekleri olan yerlere kadar okuyoruz, tabii bunların yanında arka sokaklarını da tanıyıp birçok kirli noktasını da öğreniyoruz. Bilmiyorum hâlâ var mı ama 2009 senesinde filan yazarın kendi internet sitesinde Bosch’un gittiği, ziyaret ettiği mekanların resimleri ve anlatımları filan da vardı ve seriyi yaşama duygusunu daha da kuvvetlendiriyordu.

    Kayıp Delil’e gelecek olursak eğer diğer Connelly kitaplarına göre sayfa sayısı olarak daha kısa olan ama birçok romanına göre de olayların daha hızlı geliştiği ve sürükleyiciliğinin daha yüksek olduğu roman, öyle ki kitaptaki olayların toplam olarak geçtiği süre 12 saat filan. Haliyle akıcılık ve sürükleyicilik kitapta daha çok ön planda tutulmuş. Kurgu olarak da yine tüm kitapları gibi aynı kalitede, bazı romanlarında olduğu gibi bu olaya da federaller dahil oluyor ve LAPD’yi soruşturma dışına atmak için tüm yetkilerini kullanıyorlar. İşte bu kısımlarda Bosch tüm kural tanımazlığını ve düzene karşı gelmelerini kullanarak ve yine kendi kurallarını koyarak siz okurları da yanına alarak soruşturmasına yani kendi dosyasına devam etmeye çalışıyor ve harika bir okuma ile baş başa kalıyoruz. Tavsiye ederim, tek olarak da okuyabilirsiniz ama alacağınız keyif eminim ki yarı yarıya düşecektir.

    Bosch serisi Amazon tarafından dizi olarak da uyarlandı, gayet güzel başarılı bir seri ama maalesef kitap serisinin de dışına çıkacaklar gibi (izlemediğim bölümleri var) https://www.imdb.com/...502248/?ref_=nv_sr_1

    Connelly’nin Bosch serisi hariç başka film uyarlamaları da mevcut.

    The Lincoln Lawyer : https://www.imdb.com/...189340/?ref_=nv_sr_1

    Blood Work: https://www.imdb.com/...309377/?ref_=nv_sr_1
  • 127 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Kendine ait bir oda'yı okurken Virginia Woolf'un zihninin derinliklerinde geziyorsunuz adeta. Bilinç akışı tekniği iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Satırlarda gezinirken adeta yazarla sohbet ediyorsunuz öyle akıp gidiyor kitap. Yazarın dönemine baktığımızda zaman zaman ah nasıl da değişmiyor bazı şeyler deyip hayal kırıklığı yaşamıyor değil insan.. ancak kadın hareketinin başlangıcından bu yana geldiği durumu gördüğünde belki gururlanırdı yazarımız diye düşünmeden edemiyorum. "kadınlar yüzyıllardır evde ama kendilerine ait bir odaları yok" diyor peki ne kastediyor yazarımız ? Kadınlara yüzyıllardır biçilmiş olan kalıpların içinde onlara günlük hayatlarında yüklenenlerin yanında; bir kadının edebiyatçı, bilim insanı, politikacı olmasının ne denli zor olduğunu kavramıştır da ondan. Yıllarca eğitimden ve gelişmekten alıkonmuş kadını Virginia Woolf gözlemliyor,yaşıyor ve anlıyordu. Lakin kadın hareketinin öncüsü bu ünlü feminist yazar asla bir cinsiyetin diğerine üstünlüğünü kabul etmiyor satırlarında da. Bir kadın olarak aslında aradığı tek şeyin eşitlik olduğunu ve diğer cinsiyete tanınan özgürlükleri yaşayabilmek istiyor. Okurken kitap boyunca bir kadın olarak çimlere oturmasının yasak olduğunu söyleyen görevliye olan içerlemesini seziyoruz. Kadınları sadece izin belgesiyle kütüphaneye alan otoritelere olan öfkesini. Kim öfkelenmez! Kadına ket vurulmuşluğu eleştiriyor ama kadını anlayarak. En güzel cevabı yine ustalıkla vermeyi de ihmal etmiyor : "Kitaplıklarınızı istediğiniz kadar kapatıp kilitleyin; ama benim aklımın özgürlüğüne vurabileceğiniz hiçbir kilit, hiçbir kapı, hiçbir sürgü yoktur." İlk sayfalarından itibaren beni vurmaya başlayan bu eserden alıntı yapmak istesem sanırım tüm kitabı yazmam gerekirdi, bu yüzden bir yerde alıntılamayı kestim. Kadın ya da erkek herkesi etkileyeceğini düşündüğüm bu eserle mutlaka siz de Virginia woolf'un zihnine bir yolculuğa çıkın derim eminim pişman olmayacaksınız.
  • 95 syf.
    ·Beğendi·8/10
    http://i.hizliresim.com/zja7X7.jpg

    Evvela incelemeye şu soru ile başlamak gerekiyor: ‘İnsan neyle yaşar?’ Bu sorunun cevabı kitapta anlatılan hikayelerde açıkça belirtiliyor. İncelemenin sonunda bu sorunun cevabını zannımca vereceğim.

    Tolstoy’un kaleme aldığı ‘İnsan neyle yaşar’ kitabı temelde aynı değerler üzerine oturan, 6 farklı kısa hikayeden oluşuyor;

    1-) İnsan Neyle Yaşar?
    2-) Kıvılcımı Söndürmeyen Ateşi Zapt Edemez
    3-) Mum
    4-) Kızlar Büyüklerden Akıllı
    5-) İnsana Çok Toprak Gerekir Mi?
    6-) İlyas

    Bu hikâyeler inanç, sevgi, ahlak, şükür, kanaat gibi önemli değerleri içinde bulunduruyor. Anlatılan hikâyelerde didaktik bir anlatım var. Okur hikâyenin sonunda, bir öğreti ile karşılaşıyor. Şimdi kitapta yer alan, hikâyelerden biraz bahsedelim.

    → İnsan Neyle Yaşar?: Bu hikayede ana tema sevgi üzerine kurulu. Tanrı tarafından kovulan bir melek olan Mihail’in dünyaya gönderilmesi ve Semyon ile tanışması, konu ediliyor. Mihail Semyon’a hayatı boyunca unutamayacağı, sevgi değeri ile harmanlanmış bir ders veriyor.

    → Kıvılcımı Söndürmeyen Ateşi Zapt Edemez: Bu hikâye aslında, insanların ufak tefek hadiselerden dolayı, nasıl birbirlerini kırdıklarını, üzdüklerini ve kavga ettiklerini vurguluyor. Bir yumurta yüzünden köydeki komşuların arasında çıkan, lüzumsuz kavganın ne gibi elem verici olaylara, gebe olabileceğini anlatıyor. Bu hikâyede ki ana tema ise, küçük olaylardan büyük musibetlerin türemesi.

    → Mum: Bu hikâyede zalim bir kâhyanın halka uyguladığı, acımasız davranışlar konu ediliyor. Kâhya, köy halkını uzun süre zarfında çalıştırıyor, onlara hakaret ediyor, emeklerinin karşılığını tam olarak vermiyor deyim yerinde ise, halka kan kusturuyordu. Sonrasında yaşanan olaylar, durumu tamamen değiştiriyor. Kâhya çektirdiği zulmün, cezasını ağır bir şekilde ödüyor. Bu hikâyede ki ana tema ise, Zulüm eden kimse, elbet cezalandırılır. “Tanrı’nın gücü kötülükte değil, iyiliktedir.”

    → Kızlar Büyüklerden Akıllı: Bu hikâyede iki küçük kız arkadaş arasında çıkan, ufak çaplı bir kavga yüzünden, iki tarafında ailelerinin nasıl birbirlerine girdiğini, hakaretler ettiğini, gönül kırdığını vurguluyor. Bu kavga aileler tarafından sürerken, iki küçük kız arkadaşın yaşadığı, bu ufak kavgayı unutup, ele ele tutuşarak oyun oynamaya gittiklerini gören aileler, ulvi bir ders almış oluyor. Bu hikâyede ki ana tema ise, Küçük kavgaların insanlar arasında büyütüldüğünde birbirlerine, nasıl kin bağlayacağını ve gönül kırabileceklerini vurguluyor.

    → İnsana Çok Toprak Gerekir Mi?: Bu hikayenin, teması beni çok etkiledi. Bundan dolayı hikâyenin tamamını paylaşacağım.

    “Şehirde yaşayan abla, köydeki küçük kız kardeşini ziyarete gelmişti. Abla şehirde bir tüccarla, kardeşi de bir köylüyle evliydi. Kardeşler çay içip sohbete daldı. Abla böbürlenerek şehir hayatını övdü, insanların büyük şehirde ne kadar rahat yaşadığını, çocuklarını nasıl giydirip kuşattığını, yiyip içtiklerini, gezmeye, tiyatrolara gittiklerini anlattı.

    Kardeşi biraz gücenmişti. Tüccarın hayatını küçümsemeye, kendi köylü hayatını da yüceltmeye çalıştı:
    — Benim hayatımı seninkiyle değişmem, –dedi.– Sizinki gibi renkli bir hayat sürmesek de korku, kaygı nedir bilmiyoruz hiç değilse. Harika bir hayatınız var belki ama çok kazandığınız gibi zarar da edebilirsiniz günün birinde. Atasözünü bilirsin ya: Kâr, zararın kardeşidir. Bugün zengin olduğun hâlde yarın kendini dilenirken buluverirsin. Biz köylülerin işi daha güvenilir en azından: Köylünün midesi küçüktür, ama az yese de uzun yaşar; hem zengin olmasak da karnımız toktur.
    Ablası şöyle cevap verdi:
    — Tokluk dediğin domuzlarla danalara yaraşır! Ne görgü bilir köylü, ne zarafet! Kocan çalışmaktan helak olsa da, gübre içinde yaşayıp, gübre içinde öleceksiniz, üstelik çocuklarınızın kaderi de aynı olacak.
    — Ne olmuş yani, bizim de kaderimiz böyle işte, –dedi kardeşi.– Bunlara rağmen iyi bir hayatımız var, kimseye gerdan kırmıyor, kimseden korkmuyoruz. Siz şehirde bir sürü cazip şey arasında yaşıyorsunuz; bugün hâliniz vaktiniz yerinde, ama yarın her şey tersine dönebilir. Bakarsın kocan kumara, içkiye ya da güzel bir kadına kendini kaptırır. Sonra da her şey mahvolur. Olmayacak iş değil bunlar.
    Bu arada kardeşin kocası Pahom, sobanın üzerine uzanmış, kadınların sohbetini dinliyordu.

    — Aslında doğru, –diye mırıldandı kendi kendine.– Bizim köylüler çocukluktan beri toprakla uğraştıklarından böyle aptalca şeyler akıllarını hiç çelmiyor. Tek derdimiz toprak az! İstediğim kadar toprağım olsa hiç kimseden, şeytandan bile korkmazdım!

    Kadınlar çaylarını bitirdi, biraz da giyim kuşam üzerine gevezelik ettikten sonra kap kacağı toplayıp yattılar.
    Fakat sobanın arkasına gizlenmiş olan şeytan her şeyi duymuştu. Köylü kadının kocasını böbürlenmeye yönlendirmesi pek hoşuna gitmiş, adamın toprağı olsa şeytandan bile korkmayacağını söyleyerek övünmesine de bayılmıştı.
    “Pekâlâ,” dedi şeytan, “Seninle hesaplaşacağız; sana istediğin kadar toprak vereyim de bak neler oluyor. Seni toprakla ayartacağım.”

    Köyün yakınlarında küçük bir çiftliği olan bir bey karısı yaşıyordu. Yüz yirmi desyatina kadar toprağı vardı. Eskiden köylülerle gayet iyi anlaşıyor, kimse kimseyi üzmüyordu. Sonra kendisine asker emeklisi bir kâhya tutmuş, adam da verdiği cezalarla köylüleri canlarından bezdirmişti. Pahom ne kadar kendini sakınsa da değişen bir şey olmuyor, ya atı hanımın yulaf tarlasına dalıyor, ya ineği bahçesini dağıtıyor, ya danaları çayıra kaçıyor ve adamcağız sürekli ceza yiyordu.

    Pahom kuzu kuzu cezayı ödüyor, evdekilere sövüp sayıyor, dayaktan geçiriyordu. O yaz kâhya yüzünden epey günaha girmişti Pahom. Kışın hayvanlar avludan dışarı çıkamayınca neredeyse zil takıp oynayacaktı; gerçi yeme acıdığı için canı sıkılıyordu ama korkusu yoktu.
    Kışla birlikte hanımın toprağını satacağı, kâhyanın ana yolla birlikte toprağı da satın almak niyetinde olduğu dedikoduları yayıldı. Bunu duyan köylüler ahlayıp vahlamaya başladı. “Kâhya toprağı alacak olursa, bize hanımdan çok ceza kesip eziyet edecek.” diyorlardı, “Bu toprak olmadan yaşayamayız, çocukluğumuzdan beri buradayız.” Köylüler hanımın huzuruna çıkıp, toprağı kâhyaya değil onlara satmasını teklif ettiler. Hatta daha yüksek fiyat vereceklerini söylediler.

    Hanım tekliflerini kabul etti. Köylüler bütün toprağı almak için aralarında toplantılar yaptılar; bir, iki derken bu toplantılardan sonuç çıkmayacağı anlaşıldı. Şeytan onları kışkırtıyor, bir türlü anlaşmayı beceremiyorlardı. Sonunda herkesin gücü yettiğince ayrı ayrı almasına karar verdiler.

    Hanımları bunu da kabul etti. Pahom komşusunun yirmi desyatina toprak aldığını, ayrıca hanımı paranın yarısını da bir yıl boyunca taksitle ödemeye razı ettiğini öğrendi. Çok kıskanmıştı Pahom, “Bütün toprağı alacaklar, bana bir şey kalmayacak,” diye düşündü. Konuyu karısına açıp onun fikrini almaya karar verdi:
    — Millet kapış kapış alıyor toprağı, –dedi,– bizim de on desyatina falan almamız gerek. Başka türlü yaşayamayacağız yoksa. Kâhyanın verdiği cezalardan gına geldi artık.
    Nasıl alacaklarını düşünüp taşındılar. Bir kenarda biriktirdikleri yüz rubleleri vardı, tayı ve arıların yarısını sattılar, oğlanı bir işe yerleştirdiler, kayınbiraderden de biraz borç aldılar ve gereken paranın yarısını denkleştirdiler.
    Pahom parayı aldı, pek beğendiği, içinde küçük bir koru da olan on beş desyatinalık bir toprak seçti, sonra hanımla pazarlık yapmaya gitti. On beş dönüm için el sıkışıp anlaştılar, kaporayı verdi. Şehre inip anlaşmayı imzaladılar, paranın yarısı ödendi, kalanın da iki yıl içinde ödenmesi kararlaştırıldı.
    Pahom’un toprağı olmuştu nihayet. Satın aldığı toprağı hemen ekti; karşılığında iyi de ürün aldı. Bir yıl içinde hem hanıma hem de kayınbiraderine olan borçlarını ödedi. Pahom pomeşçik olmuştu: Kendi toprağını sürüp ekiyor, kendi toprağında ot biçiyor, kendi ormanında odun kesiyor, kendi arazisinde hayvan otlatıyordu.

    Sonsuza dek onun olacak öz toprağını sürmeye, ekine veya otlağına bakmaya gittiğinde sevinçle doluyordu içi. Onun toprağında biten otlar, rengârenk açan çiçekler başkalarınınkine benzemiyordu sanki. Önceden buradan geçerken sıradan bir toprak parçası görürdü; şimdiyse bambaşka bir özellik kazanmıştı toprak.
    Pahom’un keyfi yerindeydi. Köylüler Pahom’un ekinine ve otlağına tecavüz etmeselerdi sorun çıkmayacaktı. Gidip efendice rica etti, ama hiç kimse umursamadı: Bazen çobanlar inekleri çayırına salıyor, bazen de atlar geceleri ekinine dalıyordu. Pahom başlarda hayvanları kovup, sahiplerini affediyor, kimseyi mahkemeye vermiyordu ama sonra bu işten sıkıldı, gidip vilayete şikâyet etti. Köylülerin bunu kasten değil, darlıktan yaptıklarını bildiği hâlde şöyle düşünüyordu: “Onlara izin veremem, yoksa her şeyin kökünü kazırlar. Bir ders vermeli.”

    Sonunda dava açarak bir ders verdi; sonra bir defa daha verdi ve bir iki köylüyü cezalandırdılar. Komşusu olan köylüler Pahom’a gücenmişlerdi; birkaç kere kasten toprağına zarar verdiler. Hatta bir tanesi bir gece korusuna girip on tane ıhlamur ağacını kesti. Pahom korudan geçerken gözüne bir boşluk çarptı. Koruya girince yerde dal parçaları, kesilmiş ağaç gövdeleri, kökler gördü. Canavar adam kenardakileri bile kesmemiş, birini bile atlamadan hepsini sırayla temizlemişti.

    Pahom deliye dönmüştü, “Ah bunu kimin yaptığını bir bilseydim; ondan hıncımı öyle bir çıkarırdım ki,” diye geçirdi içinden. Düşündü taşındı ve “Bunu Semka’dan başkası yapmış olamaz,” diye kararını verdi. Hemen Semka’nın avlusuna koştu, ne kadar aradıysa da bir şey bulamadı, karşılıklı hakaret etmeye başladılar. Pahom’un bu işi Semka’nın yaptığına dair inancı daha da kuvvetlenmişti. Hemen şikâyete gitti. Dava açıldı. Dava çok uzun sürdü ama sonunda delil bulunamadığı için Semka beraat etti.
    Pahom daha da kızmıştı bu işe; mahkeme başkanıyla, yargıçlarla kavga etti.
    — Siz, –dedi,– hırsızları kolluyorsunuz. Onurlu insanlar gibi yaşasaydınız hırsızları beraat ettirmezdiniz.”
    Pahom sadece yargıçlarla değil, komşularıyla da kavga etti. Komşuları onu evini kundaklamakla tehdit ettiler. Böylelikle Pahom’un toprağı geniş ama toplum içindeki yeri dar oldu.
    Tam bu sıralarda köy ahalisinin başka topraklara göç edeceğine dair söylentiler yayılmaya başladı. Pahom da aklından şunları geçirdi hemen: “Toprağımı bırakıp gidecek hâlim yok, ama bizim köylüler gitse, daha geniş topraklarım olur. Onlarınkini alıp kendiminkine katar, şimdikinden daha iyi yaşardım. Yoksa şu daracık yerde sıkışıp kalacağım hep…”
    Bir gün Pahom evde otururken bir yolcu geldi. Gece onlarda kaldı; yemek verdiler, adamla sohbet ettiler, nereden gelip nereye gittiğini sordular.

    Adam aşağı taraftan, Volga’nın ötesinden geldiğini, orada çalıştığını söyledi. Laf lafı açtı ve sonunda halkın oraya nasıl yerleştiğini anlatmaya başladı. Pek çok hemşiresinin oraya göçüp yerleştiğini, her birine adam başına onar desyatina toprak hibe edildiğini söyledi:
    — Toprak öylesine verimli ki, –dedi yolcu,– çavdarlar öyle bir boy atar ki tarlanın içinde atını göremezsin. O kadar da sık olur ki beş avuç ekince bir demet alırsın. Köylünün biri beş parasız, elleri bomboş, neredeyse çırılçıplak geldiydi, şimdi altı atı, iki ineği var.

    Pahom heyecana kapılmıştı: “Çok daha iyi yaşayabilecekken, neden bu daracık yerde sefalet içinde yaşamalı? Toprağımı, evimi satayım, elime geçen parayla orada kendime yepyeni bir düzen, bir çiftlik kurarım. Burada bu darlık içinde yaşamak bile günah. Yalnız evvela kendim gidip bir bakayım, her şeyi soruşturayım.”
    Yaz gelince yola çıktı. Volga üzerinden vapurla Samara’ya kadar gitti, oradan da dört yüz verst yürüdü. Sonunda aradığı yere ulaşmayı başardı. Her şey yolcunun anlattığı gibiydi. Köylüler geniş topraklara sahipti, her birine adam başı on desyatina toprak verilmişti ve yeni gelenleri de aralarına sevinçle kabul ediyorlardı. Parası olan biri kendine verilen pay haricinde desyatinası üç rubleden dilediğince toprak alabiliyordu; ne kadar istersen o kadar toprak alabiliyordun!
    Pahom bunları öğrendikten sonra sonbaharda evine döndü ve her şeyini satmaya başladı. Toprağını kârla elden çıkardı, evini, hayvanlarını sattı, nüfus kaydını sildirdi, ilkbahar gelir gelmez de ailesiyle birlikte yeni yere gitti.

    Pahom ailesiyle birlikte yeni yere varınca büyük bir köyün kütüğüne yazıldı. Köyün büyüklerine bir ziyafet çekti, belgelerini çabucak çıkarttı. Pahom’u aralarına kabul ettiler, satın aldığı topraklardan başka beş kişilik aileye adam başı onar desyatinadan elli desyatina arazi daha verdiler. Pahom bu topraklara yerleşti, bir sürü hayvan aldı. Eskiye göre üç kat fazla toprağı olmuştu. Üstelik toprak çok verimliydi. Hayatları da eskiye göre on kat iyileşmişti. Sürecek onca toprağı, otlakları olmuştu. İstediği kadar da hayvan alabilirdi.
    Yerleşip düzenlerini kurarken Pahom’a her şey güzel görünüyordu, ama bir süre yaşayıp alıştıktan sonra burası da dar gelmeye başladı. Payına düşen toprağa ilk yıl ektiği buğday iyi ürün vermişti.

    Buğday ekmekten memnundu ama hibe edilen toprak ona az geliyordu. Sahip olduğu bütün topraklar bile yetmiyordu. Buralarda her nedense sadece bir ya da iki yıl ekim yapılıyor, sonra da tarlaları ot bürüyünceye kadar nadasa bırakıyorlardı. Ayrıca böyle toprakları almak isteyen çok olduğundan herkese yetmiyordu. Toprak yüzünden kavgalar çıkıyor, zenginler kendileri ekmek istiyor, fakirler de borçlarını ödemek için tüccarlara satmak zorunda kalıyordu. Pahom da daha fazla buğday ekmek istedi. Ertesi yıl bir tüccardan bir yıllığına toprak kiraladı.

    Fazla ekti ve yine iyi ürün aldı. Ama toprağı köyden epey uzaktaydı ve on beş verst taşımak gerekiyordu ürünü. Sonunda çiftlik kuran tüccarların gittikçe zenginleştiğini gördü. “Demek ki,” diye düşündü Pahom, “Ben de kiralamak yerine toprak almalı ve üzerine bir çiftlik kurmalıyım. Böylece bütün toprağım bir arada olur.” Sonra da nasıl daha fazla toprak alacağını düşünmeye başladı.

    Pahom bu şekilde üç yıl geçirdi. Toprak kiralamaya, buğday ekmeye devam etti. Ürün hep iyi oldu; buğdaylar yetişti, para çoğaldı. Böyle yaşayıp gidebilirdi, ama her yıl birilerinin toprağını kiralamaktan, toprak yüzünden insanlarla çekişmekten gına gelmişti Pahom’a: İyi bir yerde toprak boşalınca bütün köylüler oraya koşuyordu ve herkesten önce kiralamayınca ekecek yer bulunmuyordu. Üçüncü yıl bir tüccarla ortak olarak köylülerden bir otlak kiraladılar; toprağı sürmüşlerdi ki köylülerle mahkemelik oldular, iş de mahvoldu elbette. “Kendi toprağım olsaydı kimsenin karşısında eğilmek zorunda kalmazdım, hiçbir sorun çıkmazdı,” diye düşündü Pahom.
    Kimden toprak alabileceğini araştırmaya koyuldu. Bir köylü buldu. Köylünün beş yüz desyatina toprağı vardı, üstelik darda olduğundan ucuza satıyordu. Pahom adamla pazarlığa tutuştu. Uzun süren bir pazarlığın ardından yarısını peşin, yarısını sonra vermek üzere bin beş yüz rubleye anlaştı. Tam işi bitirecekleri anda yoldan geçen bir tüccar Pahom’un evine uğradı. Çay içip sohbet ettiler. Tüccar çok uzaktan, Başkurdistan’dan geldiğini söyledi. Başkurtlardan beş bin desyatina toprak satın aldığını anlattı. Üstelik tamamı bin rubleye mal olmuştu. Pahom ayrıntıları sordu. Tüccar da anlattı:
    — Sadece önde gelenleri memnun ettim. Yüz rublelik kaftanlar, halılar hediye ettim, iki kilo çay dağıttım, içenlere içki verdim. Desyatinası yirmi kapiğe geldi bana.
    Sonra da tapusunu gösterdi tüccar:
    — Hem de ırmak kıyısında topraklarım. Koskoca bozkır da otlağım.
    Pahom bir sürü soru sordu.
    — Oradaki toprakları bir yıl dolaşsan bitiremezsin, –dedi tüccar.– Hepsi de Başkurtların. Koyun gibi saf bir halk. Neredeyse bedava verecekler toprağı.
    “Madem öyle,” diye düşündü Pahom, “neden burada beş yüz desyatina için bin ruble vereyim, üste de borç altına gireyim? Orada bin rubleye ne kadar çok toprak alırım!”
    Yolu da öğrenen Pahom, tüccarı geçirir geçirmez yola çıkmaya hazırlandı. Evi karısına bırakıp uşağıyla birlikte yola koyuldu. Bir şehirden geçerken iki kutu çay, hediyelik eşyalar, içki ve tüccarın dediği her şeyi satın aldı. Yaklaşık beş yüz verst kadar yol aldılar ve nihayet yedinci gün göçebe bir Başkurt köyüne ulaştılar. Tıpkı tüccarın anlattığı gibiydi. Başkurtlar bozkırdaki bir ırmak kenarında, keçe çadırlarda yaşıyordu.

    Toprak hiç sürülmemişti, ekmek yiyen de yoktu. Büyükbaş hayvanlarla atlar sürü halinde bozkırda dolaşıyordu. Çadırların arkasında taylar bağlıydı; bunları emzirmek için günde iki defa kısrakları getiriyorlardı. Kısrakların sütünü de sağıp kımız yapıyorlardı. Kadınlar kımız ve peynir yapıyor, erkeklerse kımızla çay içmekten, koyun eti yemekten ve kaval çalmaktan başka bir şey bilmiyordu. Hepsi sağlam yapılı, neşeli insanlardı; bütün yazı bayram gibi geçiriyorlardı. Halk tümden cahildi; Rusça bilen yoktu ama tatlı insanlardı.

    Pahom’u görür görmez çadırlarından çıkıp misafirlerin etrafını sardılar. Bir çevirmen buldular hemen. Pahom çevirmene toprak almaya geldiğini söyledi. Başkurtlar buna pek sevindiler, Pahom’u güzel bir çadıra götürüp, altına halılar, kuş tüyü minderler serdiler, etrafına oturup ona çay, kımız ikram ettiler. Bir de koyun kesip pişirdiler. Pahom arabadan hediyeleri ve çayı çıkarıp Başkurtlara dağıtmaya başladı. Başkurtlar buna da pek sevinmişti. Aralarında bir şeyler konuştular, sonra çevirmene aktarmasını söylediler.

    — Seni çok sevdiklerini söylememi istediler, –dedi çevirmen.– Bizde misafirleri memnun etmek, her istediklerini yapmak âdettir, hediyeye hediyeyle karşılık verilir ayrıca. Sen bize hediye getirdin; şimdi söyle bakalım bizden ne istersin, sana ne hediye edelim?
    — Her şeyden çok toprağınızı beğendim, –dedi Pahom.– Bizim oralarda toprak çok az, olanı da hep sürülmüş; sizdeyse hem toprak çok hem de verimli. Böylesini hiç görmedim.
    Çevirmen Pahom’un sözlerini aktardı. Başkurtlar aralarında uzun uzun bir şeyler tartıştı. Pahom ne dediklerini anlamasa da neşeli olduklarını, kahkahayla gülerek bağrıştıklarını görüyordu. Bir süre sonra susup Pahom’a baktılar.
    — Seni mutlu etmek için ne kadar toprak istersen verecekler, –dedi çevirmen.– Sadece istediğin yeri göster yeter, sonra senin olacak.
    Bu arada yine aralarında bir şey tartışmaya başladılar. Pahom ne dediklerini sordu.
    — Bazıları toprak konusunu reise soralım, ona sormadan veremeyiz diyor, –dedi çevirmen.– Diğerleri de reise sormaya gerek yok diyor.
    Başkurtlar tartışırken birden tilki kürkünden bir başlık takmış bir adam içeri girdi. Herkes susup ayağa kalktı.
    — İşte reis, –dedi çevirmen.
    Pahom hemen kaftanların en iyisini çıkarıp ona verdi, iki kilo da çay ekledi. Reis bunları kabul etti ve geçip başköşeye oturdu. Başkurtlar ona bir şeyler anlatmaya başladı. Reis dinledi, dinledi ve başıyla susmalarını işaret edip Pahom’a Rusça olarak:
    — Hayhay, verelim, –dedi.– Nereyi istiyorsan seç. Toprak bol.
    “İstediğim kadarını nasıl alacağım ki?” diye düşündü Pahom, “Öyle veya böyle bu işi güvence altına almalı. Yoksa senin olsun dedikleri yerleri sonra geri alırlar.”
    — Güzel sözlerinize müteşekkirim, –dedi.– Sizde gerçekten epey toprak var ama bana azıcık gerek. Fakat toprağımın neresi olduğunu bilsem iyi olurdu. Hem bir ölçüm falan yapmak, sonra tapu çıkarmak gerek. Ayrıca bugün var, yarın yokuz, kaderimizi Tanrı bilir. Siz iyi insanlarsınız, verirsiniz ama ya çocuklarınız geri alırsa?
    — Haklısın, tapu çıkarmalı, –dedi reis.
    Pahom devam etti:
    — Daha önce yanınıza tüccar geldiğini duymuştum. Ona da toprak hediye etmiş, tapu da vermişsiniz. Bana da aynısını yaparsınız herhâlde.
    Reis, Pahom’un derdini anlamıştı.
    — Hepsini hallederiz, –dedi.– Burada bir kâtibimiz de var, şehre gider, bütün belgeleri mühürletiriz.
    — Ne kadar peki? –diye sordu Pahom.
    — Fiyatlar hep aynı bizde: Bir gün için bin ruble.
    Pahom anlamamıştı.
    — Nasıl yani bir gün? Kaç desyatina ediyor bu ölçü?
    — Biz o ölçüyü bilmeyiz. Biz gün hesabıyla satıyoruz; bir günde ne kadar toprak çevirirsen o kadarı senindir, bir günün fiyatı da bin ruble işte.
    Pahom şaşırdı.
    — İyi de bir günde bir sürü toprak çevrilir, –dedi.
    Reis güldü:
    — Hepsi de senin olur! Yalnız tek şartımız var: Toprağı çevirmeye başladığın yere gün bitmeden dönemezsen paran gider.
    — Geçtiğim yerlere nasıl nişan koyacağım? –diye sordu Pahom.

    — Biz seçeceğin yerde durup bekleriz, sen de gidip bir daire çizersin; yanına da bir kürek alıp istediğin yerde çukur açar, işaret koyarsın; sonradan biz çukurların arasına sabanla çizgi çekeriz. İstediğin kadar büyük bir daire çizebilirsin, fakat güneş batmadan başladığın yere dön. Ne kadar toprak çevirirsen senin olur.

    Pahom çok sevindi. Ertesi sabah şafakla işe başlamayı kararlaştırdılar. Sohbet ettiler, biraz daha kımız içtiler, koyun eti yediler, üstüne de çay içtiler. Gece olmuştu; Başkurtlar Pahom’a kuş tüyü bir yatak gösterip dağıldılar. Ertesi gün ağarmadan toplanıp, başlayacakları yere gitmek üzere sözleştiler.

    Pahom yatağa uzandı, ama gözüne uyku girmiyor, sürekli alacağı toprağı düşünüyordu: “Kocaman bir toprak parçası çevireceğim! Bir günde elli verst çevirebilirim. Bu mevsimde günler bir yıl kadar uzun sürer; elli verstlik alanda ne biçim toprak olur. Kötü kısmını satarım veya mujiklere veririm, iyi kısmını da kendime ayırır yerleşirim. İki tane saban, iki çift öküz alırım, iki de işçi tutarım. Elli desyatinasını sürdürür, geri kalanını da hayvanlara ayırırım.”

    Pahom bütün gece uyuyamadı. Sadece sabaha karşı biraz içi geçti ve bir rüya gördü. Rüyasında yine aynı çadırda yatıyor, dışarıda da birinin sürekli güldüğünü duyuyordu. Kimin güldüğünü öğrenmek için kalkıp dışarı çıktı ve Başkurt reisinin çadırın önünde oturmuş, göbeğini tuta tuta kahkahalar attığını gördü. Yanına gidip, “Neden gülüyorsun?” diye sordu. Fakat adama bakınca bunun Başkurt reisi değil, evine gelip Başkurt topraklarından bahseden tüccar olduğunu fark etti.

    Sonra da tüccara, “Epeydir burada mısın?” diye sordu, fakat karşısındaki artık tüccar değil, vaktiyle evine misafir olan yolcuydu. Pahom bir daha baktı ve karşısındakinin köylü falan değil şeytan olduğunu anladı. Boynuzlu, toynaklı şeytan oturmuş kahkahalarla gülüyor, önünde de üstünde sadece bir gömlekle pantolon olan, çıplak ayaklı bir adam yatıyordu. Pahom adamın kim olduğuna da baktı.

    Yerde cansız yatan adam ta kendisiydi. Pahom’un ödü koptu ve uyandı. Sonra da, “Rüya işte canım,” diye düşündü. Etrafına bakındı: Açık kapıdan ortalığın ağardığını gördü.

    “Gitme vakti geldi, milleti uyandırayım,” diye düşündü. Kalkıp arabada yatan uşağını uyandırdı, atlara koşmasını emredip Başkurtları da uyandırmaya gitti.

    — Vakit geldi, –dedi.– Bozkıra çıkıp ölçmeye başlayalım.
    Başkurtlar kalkıp toplandılar, reis de geldi. Yine kımız içmeye başlamışlardı, Pahom’a da çay verdiler ama o oyalanmak istemiyordu:

    — Gideceksek gidelim, vakit geçiyor, –dedi.
    Başkurtlar toplanıp atlara arabalara bindi ve yola koyuldu. Pahom uşağıyla arabasına bindi, yanına da bir kürek almıştı. Bozkıra vardıklarında şafak söküyordu. Başkurtçada şihan denen bir tepeciğe çıktılar. Arabalardan, atlardan inip toplandılar. Reis, Pahom’a yanaşıp ileriyi gösterdi:
    — İşte şu gördüğün arazinin hepsi bizim. İstediğin yeri seç.
    Pahom’un gözleri parladı: Her taraf çayırdı, toprak avuç içi kadar düz, haşhaş tohumu gibi karaydı, koyaklardaki çeşit çeşit otlar insanın göğsüne geliyordu.
    Reis başlığını çıkarıp yere koydu.
    — İşte işaret, –dedi.– Buradan başlayıp yine buraya döneceksin. Ne kadar toprak çevirirsen hepsi senin olacak.
    Pahom parayı çıkarıp başlığın üzerine bıraktı. Kaftanını çıkardı, yalnızca uzun yeleğiyle kaldı, kuşağını karnının altından iyice sıkılaştırdı, yeleğin eteklerini düzeltti; ekmek torbasını koynuna soktu, matarasını kuşağına bağladı, çizmesinin konçlarını çekti, uşağından küreği aldı, yola çıkmaya hazırlandı. Her taraf çok güzeldi; düşündü, düşündü ama ne tarafa gideceğine bir türlü karar veremedi. “Hepsi bir nasılsa, güneşe doğru gideyim iyisi mi,” diye düşündü sonunda. Yüzünü doğuya çevirdi, biraz gerinip ısındı ve güneşin doğmasını bekledi. “Hiç kaybedecek zamanım yok,” diye düşünüyordu, “Hava serinken daha iyi yürünür.” Güneş doğar doğmaz Pahom küreğini omuzlayıp bozkıra doğru yürüdü.
    Pahom ne yavaş, ne de hı
    zlı yürüyordu. Bir verst kadar yürüdükten sonra durup küçük bir çukur kazdı, daha iyi görünsün diye de çukurdan çıkan kesekleri üst üste yığdı ve yoluna devam etti. Heyecanlanmış, hızını biraz daha artırmıştı. Biraz daha yürüdükten sonra bir çukur daha kazdı.
    Dönüp ardına baktı Pahom. Güneş ışığında şihanla üzerindekiler açık seçik görünüyor, arabaların tekerlekleri parlıyordu.

    Pahom aşağı yukarı beş verst yürüdüğünü düşündü. Sıcaklık artmıştı, yeleğini çıkarıp omzuna attı, yürümeye devam etti. Beş verst daha yürüdü. İyiden iyiye sıcak basmıştı. Güneşe baktı, kahvaltı zamanının geldiğini anladı.

    “Günün ilk kısmı geçti,” diye düşündü Pahom, “Fakat günde dört öğün var, dönüş için henüz erken. Sadece çizmeleri çıkarayım.” Oturup çizmelerini çıkardı, kuşağının altına sıkıştırdı ve tekrar yürümeye başladı. Yürümek kolaylaşmıştı şimdi. “Beş verst daha gideyim, sonra sola dönerim,” diye geçirdi içinden, “Burası çok güzel bir yer, vazgeçersem yazık olur. İlerledikçe toprak güzelleşiyor.” Bir süre daha dümdüz ilerledi. Ardına baktı, şihan güçlükle seçiliyor, üzerindekiler karınca kadar görünüyor, belli belirsiz bir şeyler parlıyordu.

    “Bu tarafa yeterince yürüdüm,” diye düşündü Pahom, “Artık sapayım. Zaten çok terledim, susadım da.” Durdu, bu kez daha büyük bir çukur kazıp kesekleri yine üst üste yığdı, matarasını çıkarıp su içti, sola doğru keskin bir dönüş yaptı. Uzun süre yürüdü, otlar iyice uzamış, sıcak gittikçe artmıştı.
    Pahom yorulmaya başlamıştı; güneşe baktı, tam öğle vaktiydi. “Biraz dinlenmek gerek,” diyerek olduğu yere çöktü; ekmek yiyip su içti. Uzanmak da istiyordu ama uzanacak olursa uyuyakalacağını düşündü. Biraz daha oturduktan sonra yola devam etti. Başta rahat yürüyordu; yemek güç vermişti. Ama hava çok sıcak olmuş, uykusu da gelmişti. Yine de durmadan yürüyor, “Bir günlüğüne buna katlanacağım, sonrası bir ömür keka,” deyip duruyordu.

    Bu yöne biraz daha fazla yürümüştü. Sola saparak yön değiştirecekken önünde sulak bir koyak gördü; burayı bırakmaya acıdı. “Burada iyi keten olur,” diye düşünüp düz yürümeye devam etti. Koyağı çevirince bir çukur kazdı ve sola döndü. Yine şihana baktı: Sıcaktan havada hafif bir bulanıklık olmuştu; bu bulanıklığın arasında bir şeyler titreşiyor, şihandaki insanlar güçlükle seçiliyordu; yaklaşık on beş verst uzaktaydılar. “Ah, kenarları uzunca tutmuşum, bunu kısaltmam gerek,” diye düşündü Pahom. Üçüncü kenarı çevirirken adımlarını hızlandırdı. Güneşe baktı, ikindi yaklaşıyordu, oysa üçüncü kenar için sadece iki verst çevirmişti. Başladığı noktadan da en fazla on beş verst uzaktaydı. “Olmayacak böyle,” diye düşündü, “Varsın çiftliğim yamuk olsun, dosdoğru yürüyüp, gün batmadan yetişmeli. Daha fazla çevirmemeli. Zaten yeterince çevirdim.” Pahom bulunduğu yere hızla bir çukur kazıp dosdoğru şihana yürümeye başladı.
    Dosdoğru şihana gidiyordu ama Pahom artık iyice yorulmuştu. Sıcaktan pişmişti; çıplak ayakları paralanmış, dermanı kalmamıştı. Dinlenmek istiyordu ama imkânsızdı; yoksa güneş batmadan yetişemezdi. Güneş de beklemiyor, batıya doğru alçalıyordu sürekli. “Ah,” dedi Pahom, “Hata mı ettim yoksa, fazla mı çevirdim? Yetişemezsem ne yaparım?” Bir şihana, bir güneşe bakıyordu: Şihan çok uzaklardaydı, güneşse iyice alçalmıştı.

    Pahom güç bela yürümesine rağmen gittikçe hızlanıyordu. Hiç duraklamadan yürüdü, fakat şihan hâlâ uzaktaydı; sonunda koşmaya başladı. Uzun yeleğini, çizmelerini, matarasını, şapkasını yere attı; elinde sadece destek yaptığı küreği kalmıştı. “Ah açgözlülük ettim, her şeyi mahvettim, güneş batmadan yetişemeyeceğim!” Korkudan soluğu kesiliyordu. Pantolonuyla gömleği terden vücuduna yapıştı, ağzı kurudu. Sanki bir demirci körüğü göğsünü şişiriyor, bir çekiç durmadan yüreğine iniyordu; bacakları kesilmiş, kendisinin değilmiş gibiydi. “Yorgunluktan ölmeyeyim sakın?” diye düşündü Pahom ve dehşete kapıldı.

    Ölmekten korksa da durmak gelmiyordu elinden. “Bu kadar koştuktan sonra durursam aptal derler,” diye düşündü. Koştu, koştu… Şihana iyice yaklaştı; Başkurtların onu gayrete getirmek için bağırıp çağırdığını, ıslık çaldıklarını bile duydu. Bu bağırışlar yüreğini tutuşturdu. Var gücüyle koştu; güneş ufka iyice yaklaşmış, hafifçe dumanlanmış ve kan kırmızısı kocaman bir daireye dönmüştü. Neredeyse batacaktı. Güneş batmak üzereydi ama şihan da uzak değildi. Pahom artık şihanın üzerinden acele etmesi için ona el sallayan insanları açıkça görüyordu. Üzerinde para bulunan tilki kürkü başlığı gördü; sonra da yere oturmuş göbeğini tuta tuta gülen reisi. Rüyasını hatırladı Pahom. “Toprak çok,” diye düşündü, “Ama Tanrı üzerinde yaşamama izin verecek mi bakalım? Ah harap ettim kendimi, yetişemeyeceğim!”

    Pahom güneşe bir göz attı; ufka erişmiş, bir ucu kaybolmuştu, diğer ucuysa ufuk çizgisiyle kesilmiş gibi yukarıdaydı. Pahom son gücünü toplayıp ileri atıldı, müthiş bir çabayla bacaklarına hâkim olmaya çalışıyordu; neredeyse düşecekti. Tam şihana varmıştı ki hava kararıverdi. Bir inilti koyverdi Pahom, “Çabam boşa gitti,” diye düşündü. Durmak istedi ama Başkurtların bağrışlarını duydu ve şihanın eteklerinden batmış gibi görünen güneşin yukarıdan hâlâ görülebileceğini hatırladı. Bir soluk alıp şihanın üstüne koştu. Şihanın üstü aydınlıktı hâlâ. Pahom başlığı gördü. Reis başlığın yanı başında göbeğini tuta tuta gülüyordu. Pahom yine rüyasını hatırladı, inledi, dizlerinin bağı çözüldü, öne doğru düştü; elini uzatıp başlığa dokundu.
    — Aferin! diye bağırdı reis. Bir sürü toprağın oldu!
    Pahom’un uşağı hemen yanına koştu, onu tutup kaldırmak istedi. Fakat Pahom’un ağzından kan sızıyordu, ölmüştü.
    Başkurtlar dillerini şaklattılar, Pahom’a acımışlardı.
    Uşak küreği aldı, tam Pahom’a göre bir mezar kazdı: Üç arşınlık toprak parçası yetti Pahom’a” İşte vurgulanmak istenilen, doyumsuzluk hissi ne güzel de anlatılmış bu hikâyede. Bu hikâyede ki ana tema ise, İnsanda ki doyumsuzluk hissi.

    → İlyas: Bu hikâyede vaktiyle çok zengin olan, İlyas’ın yaşadığı olaylar anlatılıyor. Zenginliği tüm halkın dilinde olan İlyas’ın, yaşantısı herkes tarafından kıskanılıyor ve özeniliyordu. Zaman geçtikçe İlyas’ın, maddi durumu kötüleşmeye başladı. Elinde ne varsa kaybetti. Arık İlyas, fakir biri olarak tanınmaya başladı. Yakın bir arkadaşı, ona kendi evinde hizmetçilik yapması teklifini söyledi. İlyas’ın zoruna gitse de, bu durumu kabul etmek zorundaydı.

    Teklifi kabul ederek, karısını da alıp arkadaşının evinde hizmetçilik yapmaya başladılar. Zaman akıp geçerken, İlyas ve karısı Zengin’ken yaşayamadığı huzuru ve sevgiyi şimdilerde yaşamaya başlamıştı. Bir gün çalıştıkları eve, bir misafir geldi. Misafir İlyas’ın, evde hizmetçi olarak çalıştığını duyunca, şaşkınlığını gizleyemedi. Ev sahibinden İlyas’ı ve karısını çağırmasını istedi.

    İlyas ve karısı odaya geldiler ve misafir şu soruyu sordu: “Ne oldu da bu hallere düştünüz?” İlyas olanları anlattı. Misafir bir soru daha yöneltti, İlyas ve karısına: “Peki şu an mutlumsunuz?” İlyas’ın yüzünde bir tebessüm oluştu. Bu sorunun cevabını, karım versin diyerek yanıtladı. Misafir aynı soruyu İlyas’ın karısına sordu.

    Kadın şöyle cevapladı: “Evet mutluyuz, hem de hiç yaşamadığımız kadar huzurlu ve mutluyuz. Zenginken kocamla bir saat bile huzurumuz yoktu. Sürekli iş tantanası, daha fazla kazanç için çalışmak, işçileri sürekli kontrol altında tutmak yani anlayacağınız, yatarken bile iş düşünüyorduk. Şimdi öyle değil, karnımızı doyuracak bir kazanca sahibiz. Eski kadar zengin değiliz, lakin huzurlu ve mutluyuz. Kocam İlyas ile birbirimize daha fazla vakit ayırıyoruz.

    Artık ikimizde birbirimize, hak ettiği değeri veriyoruz…” Bu hikâyede ki ana tema ise, maddi durumun huzur ve mutluluk getirmeyeceği vesselam.

    Evet, hikâyeleri ’de inceledikten sonra, gelelim ‘İnsan neyle yaşar?’ Sorusunun cevabına. Benim kitaptan yola çıkarak varacağım cevap şudur: ‘İnsan inanç ile yaşar vesselam.’

    Saygılarımla…
  • 136 syf.
    ·Beğendi·10/10
    ''İyi bir savaş ve kötü bir barış yoktur.'' diyor bir fikir adamı.
    *
    Savaşlara lanet okumak istiyorum.
    Cengiz Aytmatov'un Toprak Ana'sı savaşlara bir lanet okumadır.
    Acılı bir isyandır.
    Hüzünlü bir direniştir.
    Barış çığlığıdır.
    Bütün yakınlarını yitiren bir kadının vaveylası...
    *
    Savaşlara lanet okumak istiyorum.
    Cengiz Aytmatov savaşlara lanet oluyor Toprak Ana'da.
    Toprağa çekilen anlamsız mistik çitlere ve bağrına basılan sersem mühürlere lanet okuyor.
    Ve bunu savaş karşıtı kitabına Toprak Ana ismini vererek yapıyor.
    Ve bunu uğruna kanlar dökülen toprağı konuşturarak yapıyor:
    *
    ''Durun kan dökmeyin!
    Ey dağların, denizlerin öbür tarafındaki insanlar, siz ki mavi göğün altında yaşıyorsunuz, savaş neyinize gerek?
    Ben toprağım bana bakın!
    Ben herbiriniz için aynıyım ve siz de benim gözümde eşitsiniz.
    Benim için önemli olan sizin sözleriniz değildir.
    Ben sizin dostluğunuza muhtacım, çalışmanıza, beni işlemenize!
    Saban izine bir çekirdek, bir tohum tanesi atın, size yüz katını vereyim, küçük bir fidan dikin kocaman bir çınar vereyim!
    Üreyin, çoğalın, hepinize güzel bir barınak olayım!
    Derinim, yükseğim, büyüğüm, ucum bucağım da yok... hepinize yeterim ben!''
    *
    Toprak ana hepimize yeterdi.
    Doğurganlığı ile merhameti ile hepimize yeterdi.
    Ama insanlar onu çekiştirip durdular.
    Çekiştirmelerine kutsal ifadeler buldular.
    *
    Ah, Aytmatov insanın boğazına yumruk atar gibi, ... çöken ağır kasvetin içinde ne güzel konuşturuyor toprağı:
    *
    ''Ölen köylülerin güçlü kollarını özlüyorum hep.
    Tohum eken evlatlarımı yitirmiş olduğum için hep ağlıyorum.''
    *
    ''Savaş her şeyi, kimsenin gözünün yaşına bakmadan yutup yok ediyordu: Hayatı, işi, hürriyeti, hatta çocukların bir kaşık çorbasını yalayıp yutuyor, en küçük bir buğday tanesini bile doymak bilmeyen midesine indiriyordu. ''
    *
    Savaşlara lanet okumak istiyorum.
    Anasız babasız bıraktıkları çocuklar için..
    Kocasız bıraktıkları kadınlar için..
    Evlatsız bıraktıkları anneler babalar için..
    Geriye hasta, sakat insanlar, kırık duygular bıraktıkları için..
    *
    Savaşın bu lanetini, bu yüzlerce yaşındaki koca laneti;
    ''Ey gökyüzünde parlayan güneş, sen bütün küreyi dolaşıyorsun, onlara sen anlat!
    Ey yağmur bulutu, dünyanın üzerine sağnak sağnak boşal, her damlan bir konuşmacı olsun da, onlara sen anlat!
    Ey besleyici Toprak Ana, hepimizi bağrına basan sensin. Onlarla sen konuş Toprak Ana, insanlara sen anlat!''
    .....
    - Hayır, bir insansın sen! Onlara sen anlat!
    *
    Anlatın ey insanlar, anlatın.
    *
    Korkunç bir hüzün...........,