• O, zâtı azametli olan ve mahlûkları kendisini ta’zîm edendir. Zü’l-Celâl, Allah Teâlâ'nın zâtıyla azametinden ibârettir. Zü’l-İkrâm ise âlemin O’na ta’zîminden ibârettir. "Zü’l-Celâli ve’l-İkrâm"; azîmdir ve muazzamdır.
    Bu isim kalbleri ilâhî mârifetten yana perdeleyen bir isimdir. Allah Teâlâ mahlûkları kendi zâtına ta’zîm edecek şekilde halk etmiştir. Bun-dan dolayı mahlûkların ilâhî celâli müşâhede etmesi azametinin perdelerini yırt-maya güç yetiremez ve böylece zillete ve yoksulluğunun yerine getirilmesine dö-nüş yapar. Buna, Allah Teâlâ “mâ kaderûllâhe hakka kadrihî” yani "Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler” (En’âm; 6/91) buyruğu işaret etmektedir.
    Çünkü mahlûklar, Allah Teâlâ’nın sıfatlarını ta’zîm ederler ve zâtını bilemez-ler. Eğer mahlûklar, hulûl (girme-dâhil olma) olmaksızın O'nu hakîkatlerinde müşâhede etmiş olsalardı kâinattaki ilahî azamet onlara tecelli ederdi ve mahlûk-lar ilâhî azametin şe’nlerinden başka bir şey göremezdi. Ancak mahlûklar O'nu ne zaman ta’zîm etseler, O'nu kendi zâtlarında müşa-hede etseler dahi O’ndan perdelenirler.Allah Teâlâ’nın varlığı dışında kendileri için müstakil (ayrı, bağımsız) bir var-lık kılmakla kötü bir edeb ortaya koyduklarını bilmezler. Bu yüzden sakınmaları gereken ayrılığa (farka) düşerler de ilâhî azametten kendi varlıklarıyla perdelenirler. Belki de azametten azametle perdelenirler. Mahlûkların O'na ta’zîmi olmasaydı mevcûdların hakîkatlerinde O'nu müşâhede etmekten perdelenmezlerdi.
    Allah Teâlâ; "fe eynemâ tuvellû fe semme vechullâh “ yani “Her nereye dönerseniz Al-lah’ın vechi oradadır" (Bakara; 2/115) buyurmaktadır. Fakat mahlûklar "Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler” (En’âm; 6/91).
    "Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler” (En’âm; 6/91) âyet-i kerîmesi hakîkatte, perdeli olanlar olsun, peygamberler olsun, velîler ve mukarreb melek-ler ile ulvî kerrûbî (üst melekler) gibi diğer mukarrebûn olsun, bütün mahlûklar hakkındadır. Bunlar Allah Teâlâ'yı zâtına lâyık olduğu şekilde hakkıyla takdîr edemediler. Onlar ancak kendi zâtlarına layık bir şekilde O’nun kadrini takdîr ettiler.
    Mutlak olarak O’nun kadrini takdîr edemediler.
    Bu ma’nâya, Hazret-i Resûlullah'ın (s.a.v.) şu buyruğunda işaret edilmiştir: "Senin kendini senâ ettiğin gibi; Seni senâ edemem."Nükte:
    ------------ Bilesin ki, tahkîk ehli kâmillerden olan ârifler tevhîd makâmında cem' olmuş-lar ve Allah Teâlâ'ya sâdece nebîlerine ve evliyâsına açılan özel bir ahadiyyetle ârif olmuşlardır. Ancak ârifler de Allah Teâlâ’nın kadrini takdîr etme hususunda farklı farklı-dırlar ki bu tevhîdin ötesinde bir durumdur.
    Bu ta’zîm, muazzamlık yönünden celâl ve ikrâm nazargâhından tecellî eden ilahî ta’zîmin hakîkatinden ibarettir. Bu makâm ile tahakkuk eden kişi "kutub" olur.
    Bu nükteyi ancak ilâhî azamet kendisi için tahakkuk etmiş olan ferdler anla-yabilir. O'nun azameti ise zarûrîdir. O göğüne ve yerine "isteyerek veyâ istemeyerek gelin” buyurmuş; ikisi de "isteyerek geldik” demişlerdir (Fussilet; 41/11). Bunu iyi anla!Bu isim sıfâtî isimlerdendir. Bu ismin sıfatı "celâl ve ikrâm"'dır.
    Celâl ve ikrâm; Zât'ın;
    bütün yönlerden zâtına mahsûs azametlilik sıfatının;
    azamet ve ta’zîm yönünden hakkını alması için; ilâhî şeref ve kibriyânın açığa çıkmasında ilahî kemâllerle tecellîsinden ibârettir.
    Azamet O'nun sıfatıdır, ta’zîm ise âlemin sıfatıdır. O azîmdir; âlem ise muaz-zimdir (ta’zîm edendir). *** Hazret-i Resûlullah (s.a.v.) bu isimle de tahakkuk etmiştir. Hazret-i Resûlul-lah'ın (s.a.v.) kendisi hakkında buyurduğu:
    "Benim Allah ile öyle bir vaktim olur ki ne bir nebiyy-i mürsel ne de melek-i mukarreb oraya sığmaz" (Aclûnî; Keşfü'l Hafâ Hadis No: 2159) sözünde kendisini hiçbir nebiyy-i mürselin ve melek-i mukarrebin ihâta ede-memesi Hazret-i Resûlullah'ın (s.a.v) kadrinin yüceliğindendir.
    Şayet, Allah Teâlâ'nın “Mü’min kulumun kalbi Beni ihâta etti” sözünden do-layı bir mü'min Cenâb-ı Hakk'ı ihâta ettiği halde bir nebiyy-i mürselin ve melek-i mukarrebin Resûlullah’ı (s.a.v.) ihâta edememesi nasıl olur? dersen. Biz deriz ki: "Melek-i mukarreb ile nebiyy-i mürselinin Cenâb-ı Hakk'ı ihâtaları, ancak kendi miktarlarıncadır, Cenâb-ı Hakk'ın kadrince değildir.
    Resûlullah’ın (s.a.v.) ihâtası ise Allah Teâlâ’nın takdirincedir. İşte bundan dolayı melek-i mukarreb ile nebiyy-i mürsel Resûlullah’ı (s.a.v.) ihâta etmekten yana âcze düşmüşlerdir. Bu da "celâl ve ikrâm" makâmının kendisidir. Hazret-i Resûlullah (s.a.v.) eşyâyı ihâta eder ancak eşyâ Hazret-i Resûlullah’ı (s.a.v.) ihâta edemez. Muhyiddin İbn Arabi Abdülkerim Cili
  • “Anlamaya çalış; kısa akıllılarından olmayasın”
    [Ahmed Serhendî]
  • Komplo teorileri tarihsel bilgiyi sıkıştırarak mekanik açıklamalara sığdırmaya çalışırlar. Tarih boyunca evrensel bir şekilde işleyen büyük bir neden-sonuç ilişkisi vasıtasıyla olayları anla. maya çalışırlar.56 Niyetleri kötücüllükle sabitlenmiş bir veya bir grup insan bu tabloda belirleyici bir rol oynar. Yani neden. sellik ve bireylerin öne çıkması çelişki arz etmez. Aksine evrensel bir nitelik kazanan nedensellik, aslında kasıtlı bir failligin üzerinden kurulur. Dolayısıyla komplo teorileri yaşadığımız bu karmaşık dünyayı son derece basit bir şekilde açıklama egilimi taşırlar. Komplo teorileri bir yandan dünyayı siyah ve beyaz kamplara bölerek ikili karşıtlıklar üzerinden açıklamaya çahşır ve ara tonları görmezden gelerek meseleyi basitleştirirler fakat diğer yandan “fantastik” denebilecek baglantllar kurarak denklemi işin içinden çıkamayacak kadar karmaşıklaştırirlar da.

    “Bütün bunlar bir tesadüf olabilir mi?” sorusunu komplo teorisyenlerinin agzından sıklıkla duyarız. Aslında sorunun cevabı bellidir: “Hayır, olamaz.” Komplo teorilerine inananlar tesadüflere inanmaz. Komplo dünyasında her şey birbiriyle baglantılıdır. Komplo kurgusunda mantık ve nedensellik önemlidir. Komplo teorilerindeki mantık ve nedensellik unsuru her ne kadar sorgulanabilir olsa ve teoriye şüpheyle bakanlara göre zorunlu gözükse de komplo kurgusunun en önemli özelliklerindendir.57 Komplo teorilerinin epistemolojik zayıflığı bu noktada iki tanedir. Birincisi gerçek dünyada her şey düz mantıksal bir kalıba oturtulamaz ama komplo teorileri bu konuda zorlayıcıdır. Plan kusursuzdur, tesadüf diye bir şey yoktur ve dolayısıyIa her şeyin keşfedilmeyi bekleyen bir nedeni vardır. Neden burada tek bir nedendir çünkü komplo teorileri çok nedenli analiz yapma kapasitesine sahip değildir.
  • Bunun kitaba düşmesini,mahpusluğun can
    sıkıntısından belleme!Sağ olsun cephedeyken
    de böyleydi.Bakarsın,bir kuytu yer bulmuş,oku
    maya çökmüş."Bırak şunu binbaşım!Omuz
    başımızdaki Azrail solum solum solurken,
    bizim kitap sıramız mı?"diyemezsin!Bundaki
    okuma tutkunluğunu anla ki,çantasında ekmek
    gezdireceğine,mum gezdirirdi.
    Kemal Tahir
    Sayfa 183 - İttihaki
  • En iyisi siz de benim gibi yapın ve benim çocukluğumdan başlayarak girin konuya. Kü­ çük bir çocukken, öbür küçük çocuklardan ayrı bir yanım yoktu pek -gündüz saatlerinde tabii. Uyku saatlerinde ise değişiyor, hiç kimseye ben­ zemez, herkesten ayrı bir yaratık oluyordum. Ken­ dimi bildiğimden beri uyku, anlatılmaz bir deh­ şet dönemiydi benim ıçın. Düşlerimı;le mutlu olduğum pek seyrekti. Genellikle korku doluydu düşlerim -hem de öyle anlaşılmaz, öyle yabancı bir korku ki, oturup üzerinde düşünmeme, anla­ maya çalışmama olanak yoktu