• Tiyatro idolü; bu idol tabiatı kurgularla anlamaktır. Dünyayı maymunca taklit etmektir. Doğuştan gelmez. Algılama yetisine gizlice girmez ama yavaşça sokulur ve orada beslenir. Dogmalar, yanlış ispat kuralları felsefe ve bilim sistemleri, gelenek, itimat, astroloji, simya, büyü faaliyetleri ve batıl inançlar bu idolün kaynağını teşkil ederler.
    Francis Bacon
    Sayfa 24 - Say Yayınları
  • Bazı kültürlerde şamanlar veya paganlar kendilerine öz alt kültürler de kurmuş ve doğa ile bütünleşme içinde olan paganik gizli yapılar da oluşturmuşlardır. Avrupada Dionysos kültünün ve paganizmin bir devamı olarak pek çok cadı kültü türemiştir. Kilisenin yasakladığı pek çok olguyla uğraşmışlardır: alkemi (simya), büyü, ölüleri diriltme, insanları kontrol altına alma, astronomi ve astroloji matematik, doğa bilimleri vb. Cadılar cinselliği de olduğunca hat safhada yaşayan sosyal kültürler ve topluluklar oluşturmuşlardır. Kadının cinsellikten haz almasını ve orgazm olmasını engelleyen Katolik ve Hristiyan kültürüne karşı Dionysos kültlerinden gelen mitlerin ve davranış kalıplarının da etkisiyle kadın orgazmına çok önem vermişlerdir.
    Ümit Sayın
    Sayfa 105 - Tantra Akademi
  • 007 Orijinal Bond’un ne gibi meziyetleri vardı dersiniz? O, 16 yy’da yaşamış bir matematikçi, astronom, astrolog yazar ve bir seyyah… Kraliçe I. Elizabeth’in danışmanlığını yapmış. Tüm hayatını simya, kehanet ve Hermetik felsefeye adamış bir büyücü. Kod Adı: Dee, John Dee.

    Bir bilgin olması, onun siyasi kariyerini etkiledi. Sessiz ve gizli çalışmaları da çağının politik ve bilimsel iklimini… I. Elizabeth’e bazen danışmanlık bazen de öğretmenlik yaptı. Onun döneminde bakan olan Francis Walsingham ve William Cecil’in gelişmesinde önemli rol oynadı. John Dee, aynı zamanda Britanya İmparatorluğu ismini kullanan ilk yazar.

    Dee’nin hayatını araştırmaya kalkanlar bu bilim ve sihir adamının hayatının gizemlerle örtülü olduğunu düşünüyorlar. Üstelik bu bir kaza da değil… I. Elizabeth ve İngiliz Hükümeti ile Dee’nin özellikle bu yolu seçmiş olmalarından… Dee bir danışman ve sonrasında gizli bir ajan olarak I. Elizabeth tarafından görevlendirilmiş. Dee’nin ülke dışındaki görevlerde Walsingham yoluyla Elizabeth’e ve konseye gönderdiği mektupların altındaki imza baskı tekniği ile yapılmış yalnız gözlükle görülebilen bir “007”. Çift sıfır “Kraliçe’nin gözleri” demek. Bu da mektubun yalnızca Kraliçe tarafından okunabileceği anlamına geliyor. 7 sayısı ise Dee’nin inancı olan Kabala’da kutsal kabul edilen bir sayı. Görünenin ardındaki görünmeyen zekanın sembolü…

    Dee özellikle o dönemdeki İspanya’ya yaptığı ziyaretler için biyografisinde “Kraliçenin ismi konmamış işleri için yapılan bir seyahat…” notunu düşmüş. Elbette bu onun ilk orijinal James Bond olduğunun da göstergesi. O sadece Bond’un yaratıcısı Ian Fleming’in ilham kaynağı değildi. Shakespeare’in 5 perdeden oluşan traji-komik ve fantastik oyunu Fırtına’daki sihirbaz karakter Prospero’nun John Dee’nin birebir portresi olduğu da bir başka bilgi.

    Dee, Paris Üniversitesi’ne ileri cebir dersleri vermek amacıyla davet edildiğinde henüz yirmili yaşlarının başında. Matematik üzerine çok fazla çalışmış bir profesör ve saygın bir astronom olarak tanınıyor ve seviliyor. İngiltere’de coğrafi keşifler yapmak isteyenlerin başvurduğu bir seyir uzmanı haline de geliyor. Bu çalışmalarının yanı sıra sihir, astroloji ve Hermetik felsefe konularında da çalışmalar yapıyor. Dee hayatının son otuz yılını, ruhani varlıklar ile iletişime geçerek, yaratılışın evrensel dili ve kıyamet bilgilerini edinmeye adıyor. Yaptığı araştırmalarda, görünen Dünya’nın altında yatan ilahi formların neler olduğunu bulmak yegane amacı oluyor. Yaptığı bu tür araştırmaların tamamını bir kütüphanede toplayan Dee, 1608 yılında ölene kadar son yıllarını deli muamelesi görerek yoksulluk içinde geçirmiş.
  • Simya, astroloji ve büyü türünden uygulamaları aldatmaca bulduğunu açıkça söyleyen Leonardo, doğayı neden-sonuç ilişkisi içinde düzenli, nesnel bir gerçeklik olarak algılıyordu. Dinsel inançlara saygılıydı, ama onun için bilim teolojik baskıdan uzak, özgür bir arayış olduğu ölçüde amacına ulaşabilirdi.
  • Dünya Gezegeni

    “İnceledikçe, derinlere indikçe daha net görüyorum. Bu gezegende tuhaf şeyler oluyor, sistemli bir tuhaflık... Kurulan bu ilkel yaşantıya işçi yetiştirmek için geliştirilmiş bir eğitim sistemleri var. Yavrularını prototip bir şekilde, insan organizmasının en büyük özelliğinin, bireylerdeki farklılıklar olduğunu anlamamış bir halde eğitiyorlar. Kalıplar var, ya bu kalıpların içinde konfordasın ya dışında cehennemde. Kalıplara uygun olamadıkları belirlenen çocuklara ilaç veriyorlar.


    Evrenin, bu insansıların saçmalıklarını değiştirmek için gönderdiği ruhları ilaçla uyuşturup zehirli sistemlerine uymayan herkesi dışlıyorlar. Sanat ve bilim tarihi yerine okullarda savaş tarihi okutuluyor ve kendilerinden öncekilerin nasıl birbirlerini öldürdüğünü anlayan yavruları için eğer kendisiyle aynı topraklarda doğmadıysa bir insansıyı öldürmek normalleşiyor. Milliyet diyorlar buna. Aynı milliyetten olmayanlar periyodik aralıklarla savaşıyorlar, milliyetten çok daha büyük bir kümenin, insanlığın üyesi olduklarını unutmuşlar! Savaş tarihi yerine bilim ve sanat tarihi okutsalar bu durum ilk nesille birlikte yirmi beş yılda değişir, savaşların yerini sanat ve bilim yarışları alır.


    Sanatta ve bilimde ileri oldukları kadar saygı gören milliyetlere ve uygarlıklara dönüşebilirler, böylece uygarlıkları da kalkınır. Belki o zaman yaşama saygı duymayı da öğrenirler ve insana dönüşebilirler. Savaş tarihini bırakmak, hatta kınamak zorundalar. Kendi kümelerinden görmedikleri insansıları öldüren bir uygarlıktan, yaşama saygıyı öğrenmeleri beklenemez. Öldürmenin normalleştiği, alkışlandığı, kahramanlık madalyalarıyla onurlandırıldığı bir yerde yaşama saygı var olamaz. Bireysellik algıları yok. Herkesin motivasyonu bir başkası gibi olmak. Birey yok, biri gibi olmak var. Bireyselliğin keşfiyle ancak gelişebilecek kolektif bir bilinçle üretken arılar gibi yaşayabilecek potansiyelleri varken, tüketime adanmış bir sistem içinde önüne gelen her şeyi tüketen ve amaçsızca üreyen yağmacı çekirgeler gibi yaşıyorlar. Önce böylesine kalabalık olduklarından yaşantılarının tüketime odaklandığını düşünmüştüm ama değil, özellikle kurulmuş bir sistem tarafından resmen böyle dizayn ediliyor insansılıkları. Karakter yok. Toplumda karakterlere yer yok. Kendini para ile koruyamıyorsan karakter sahibi olman çok tehlikeli olabilir. Karakterli bireylerin kalabalıklarca öldürüldüğü bir yaşam kurmuşlar. Tarihleri katlettikleri karakterlerle dolu. Uygarlığın gelişmesine katkısı olanları öldürüyorlar yaygın olarak. Bireyselliğin önü tamamen tıkanmış durumda, sanki birileri, bir şey kolektif bilincin ancak bireysellik üstünden gelişebileceğini unutturmak istiyor bu insansılara. Kendi soylarına yaptıklarını inceleyince diğer canlılara karşı bu kadar saygısız ve hadsiz olmaları normal bile geliyor.

    Annenin kanımı kesip bebekleri kendi gündelik hayatlarına uyan saatlerde dışarı çekiyorlar, bebeğin doğum saatinin deneyimlerini ve şansını belirleyen evrensel etkisinden haberdar değiller diye düşünmüştüm ama kültürlerinde astrolojik bilginin aslında detayıyla var olduğunu araştırdım. Bilgiye sahipler ve korkunç olanı umursamıyorlar, öğrenmiyorlar. Astroloji, evrendeki gökcisimlerinin birbirleri üzerinde oluşturdukları manyetik alanların yaşam üzerine yaptığı biyolojik etkilerini ölçen bir bilim olarak değil, üzerine dalga geçtikleri bir konu olarak anlaşılıyor bu gezegende. Zavallılar! Simya yok. Her maddenin var olduğu anda evrenden aldığı etkiyi yok sayıyorlar. Kendilerini evrenin bir parçası olarak göremeyecek kadar ilkel olduklarından belki de... Medeniyette işte bu yüzden sıfır seviyesinde bile değiller.

    Bebeklere dişleri sağlam olsun diyerek florür veriyorlar, florürün epifiz bezinin küçülmesinde ve kireçlenmesindeki negatif etkisini anlatan yüzlerce makale olmasına ve diş hekimlerinin florür kullanımının dişe, beyne, kemiğe zararlarını anlatan onlarca makalesi olmasına rağmen önemsemiyorlar. Şeker ve geri kalan kimyasalları da sayarsak, kendi evrimlerine savaş açmış, sanki ölmek için doğan, tekâmülle savaşan bir nesil yetiştirmek peşindeler.

    Nesillerine mutluluğu hedef gösteriyorlar. Herkesin amacı mutlu olmak! Sanki yaratılışın ana amacı mutlu olmakmış gibi ciddi bir yanılgı var. Daha da korkuncu mutluluğu çiftleşmeye odaklamışlar ve insansı yetişkinlerin hemen hemen hepsinin ortak hedefi hayatlarının aşkını bulmak. Aşkı bulmaya adanmış bu yaşamsal mutluluk anlayışı, aklı bozacak şekilde deforme olmuş bir cinsellik anlayışına bağlanmış. Üremenin Çi’nin beden alması için gerekli bir ritüel olduğunu umursamadan ve boşalma sırasında yaşanan orgazmın beden enerjisini çoğaltmak için olduğunu bilmeden çiftleşiyorlar. Çok zavallılar. Yaratıcının, farklı boyutlardaki farklı Çi’ler aracılığıyla kendi bütünlüğünü deneyimledığı algısında değiller. Evrenin en te-mel bilgisi nasıl burada olmaz!

    Tarihleri 6000 yıl öncesinde başlamış gibi anlatılırken araştırmacı bir grup insansının yazdığı kitaplarda aslında çok gelişmiş uygarlıkların çöküşü sonunda bugünlere gelindiğini anlıyorum. Bu gezegende kurdukları en az dördüncü büyük sistem olmalı bu. Önceki üçünün nasıl bittiğini ve kendi geçmişlerinden bihaber olduklarını, niye tekrar sıfırdan başlamaları gerektiğini anlamak zor değil.'

    Gezegendeki bazı yapılar sadece frekans gücüyle inşa edilebilecek teknikte. Bugünkü insansıların çok ötesinde bir teknoloji bu. Bu insansıların DNA'sını incelemek istiyorum. Kendilerindeki bu çelişkiye yol açan şey sadece sistemleri olamaz, bedenlerindeki kimyasal bir anomali yüzünden bu şekilde yaşadıklarını düşünüyorum. Programlamaya, yönetilmeye, maniple edilmeye aşırı uygunlar. Tekâmül etmekle ilgili bir problemleri olduğu kesin. Sürekli aynı hataları tekrarlayan uygarlıklar halinde önce büyüyüp sonra çöküyorlar.

    Atlantis diye bir yerden bahsedilen kitaplar okudum. Bana babamın anlattığı Lemurya adalarına ve Nacaalların hikâyesine benziyor. Eğer Nacaalların yaşadığı gezegen burasıysa nasıl olur da o uygarlığın yüksek bilinçlerinden geriye bu bilinçsiz insansılar kalmış olabilir?! Nasıl olur da Nacaallar bu insansıların atası olabilir?
  • Tanrı Moşe Rabenu'ya( Hz.Musa) "som altından bir şamdan yapacaksın. Şamdanın kaidesi ve kolları çekiçle işlenecek. Sütun başları, çanakları, çiçekleri tek bir parça halinde olacak. Hepsi bir talant altından yapılacak. Bak ve sana dağda gösterilen örneklerine göre yap" şeklinde tarif eder.
    Yahudiliğin en eski simgesi olan yedi kollu şamdan ya da Menora olarak da bilinen şamdanın Tanrı tarafından Moşe Rabenu'ya( Hz.Musa) tarifi sonucunda yapılan şamdandır. 7 Kollu olması antik dönemin astroloji, simya, retorik, aritmetik, geometri, müzik ve etniği temsil eder.

    Bu bilgilerin üzerine Stefan Zweig kendi kurgusunu ekleyip çok güzel bir kitap ortaya koymuştur. Kendi deyimiyle "bu kitap yahudilerin bitmek bilmeyen azaplarını kendilerine yurt bulamayışını anlatır".
    Kitap klasik bir Zweig kitabı, her zamanki gibi biraz daha okuyup bırakayım yarın devam ederim dedikten sonra kitabı bırakamayıp devam etmekle geçiyor. Bugüne kadar niye okumamışım dediğim kitap oldu kendisi. Kütüphanenizde kesinlikle bulunması gereken bir kitap.

    Dip Not: Çok fazla spoiler vermek istemediğimden içeriğine daha fazla girmek istemedim. Ayrıca merak uyandırması daha hoş olur.
  • ...kadim tecrübeye göre bir rüyada görülen bir evlilik, ölüm demektir ve rüyadaki bir ölüm de bir evlilik demektir.