Esir Şehrin İnsanlarını büyük bir iştahla okudum. Mübadele dönemi İstanbul’unu okurken içim sızladı; ama çoğunlukla umut doldum. Neye mi umutlandım? Çünkü bu kitapta resmen günümüz Türkiye’sini ve yaşananları gördüm.
Kuvayı Milliye’nin “çapulcu ordusu” olarak anılması, Mustafa Kemal Paşa için “isyankar”, “ayyaş” denmesi, “Neden böyle işlere kalkışıyor ki?” diye küçümsenmesi... Hepsi bir yerden tanıdık geliyor değil mi? Peyamı Sabah’ın işgalcilerle aynı safta durup mücadeleye köstek olması da öyle.
Kitabı okudukça, o dönemde manda yanlısı, padişah yanlısı, teslimiyetçi insanların var olduğunu elbette biliyordum. Fakat bu roman, bunların sadece “siyasi figürler” değil; kıraathanelerde, evlerde, sokak sohbetlerinde konuşulan, sıradan insanların zihnine kazınmış fikirler olduğunu bütün çıplaklığıyla gösteriyor. Belki en sarsıcı yanı buydu.
Kitabın başlarında içime bir sıkıntı düştü: İnsanlar bir tane canlarını vatan uğruna gözlerini kırpmadan feda etmeye hazırken, nasıl olur da nefret çekerler? Nasıl olur da boş boş kıraathanelerde oturanlara yaranamazlar? Mustafa Kemal Paşa’ya nasıl bu kadar nefret kusulur?
Sonra bir aydınlanma geldi: Tüm bunların hepsi, tamamı, bugün yine var. Düşman yine var. Peyami Sabah gibi gazeteler, teslimiyetçi zihinler, Atatürk düşmanları, vatan mücadelesini küçümseyenler yine ve yine var.
Ama en önemli fark şu: Halk kazanmış. Tarih her zaman tekerrür ediyor; sadece aktörlerin isimleri değişiyor.