• Tuna'nın türküsü

    Tuna'nın türküsünü herkes dinlemeli, sadece tam olarak neresi olduğunu bilmeyen -nedendir bilmem araştırma merakı bile olmayan- ama dedelerim oradan göçmüş diyenler değil. Bakın Tuna'nın, balkanların yeri ben de başkadır ki bence herkeste olmalı sadece tarih biliminin ve geçmiş yılların tozlu sayfalarında unutamayız Tuna'yı, balkanları. İlber Hoca diyor ki "Balkanlar bizim, Osmanlı'nın anavatanıydı." Yine Kosova'da röportaj yapan bir gazeteci ile kosovalı genç arasında geçen şöyle bir diyalog izlemiştim.
    - Neredeyse benden iyi Türkçe kullanıyorsun.
    - Sen nerelisin
    - İstanbul
    - Türkler Kosova'ya İstanbuldan 100 yıl önce geldi, normal
    İlber Hocanın ne demek istediğini anlamışsınızdır umarım.
    Ben bir yörüğüm ama doğup büyüdüğüm yerde coğrafya nedeniyle çok fazla Balkan göçmeni insanlar vardı, ben onlara özenirdim hep. Yörük olmakla da gurur duyarım o ayrı ama memleketinde düğünlerde sürekli damat halayı çeken, hüzünlendiğinde debreli hasan, tuna nehri akam diyor dinleyen insanları, h'leri söylemeyen insanları görünce merak ve hayranlık uyanıyor insanda. Yüz yıl geçmesine rağmen değişmeyen bir şeyler ve özlem var anlaşılan ama merak yok. Bu arkadaşlarıma hep söylerim "Ulan ben sizin yerinize olsam şimdiye on kere gitmiştim nenemim, dedemin köyünü bulup, atalarımın yaşadığı yeri görmüş, gezmiştim" diye. İşte kitap tam beni burdan yakaladı. Tunahan isimli esas oğlanımız Deliorman'dan göçen ve Romanya cephesinde şehit düşen dedesinin mezarını bulmak ve eski memleketlerini gezmek için Romanya'ya gidiyor. Olaylar buraya gelene kadar biz Romanya cephesindeki dedenin, babasını hiç göremeyen oğlu Mustafa'nın, Mustafa'nın eşinin ve o vesileyle onun anne babasının Kırım günlerini ve oradan sürgünlerini de öğreniyoruz. Kitabın bu özelliği çok hoşuma gitti. Farklı farklı insanların farklı hikayelerini kendi ağızlarından dinliyoruz. Her bölüm ayrı bir hikaye. Ve burada kronolojik sıra güdülmeden yapılması bir bulmaca misali eksik parçaları okuyucunun kafasında tamamlıyor. Oturan taşlarla beraber hikayeden daha fazla zevk alıyorsunuz. Bir taraftan Kırım, bir taraftan Romanya, Bosna, Bulgaristan, Bursa derken arada adliye koridorlarına bile uğradığınız oluyor. Tarihi çok fazla seven ve yazımın başında belirttiğim gibi Balkanlara da fazla ilgisi olan biri olarak, kitapta karakterlerin hayat hikayelerine ve diyaloglara yerleştirilen bilgi ve anlatımlar kitapta en fazla hoşuma giden şeylerden biri oldu. Başlangıcı, sürgünler, yurdunu terk etmek zorunda kalmak ne kadar hüzünlüyse de Tunahan'ın hikayesi, arayışı ve hikayenin sonu gerçekten o kadar güzel ve sıcak ki insanı mutlu ediyor. Bu kitap ile ilgili yapılabilecek bir eleştiri varsa şudur; muazzam bir olay örgüsü ve senaryosu olan roman daha fazla ayrıntıya girilip daha uzun olsaydı kesinlikle çok ses getirebilirdi. Zira kurgusu da buna uygun. Ben Balkan göçmeni arkadaşlarıma Çağan Irmak'ın Dedemin İnsanları filmini önerirdim hep artık bu kitabı da önereceğim anlaşılan belki akıllanırlar biraz.

    Bir Gün

    Kitabın ikinci hikayesi Bir Gün ise hüzünlü bir aşk hikayesi, konusu itibariyle, bir kesimi özellikle daha fazla üzecek bir hikaye. Yavuz'un kısa dönem askerliğini bitirdiğinde kendisini almaya gelen arkadaşı Selim ile karadeniz sahil şeridinde yaptığı yolculukta geçmişini ve en büyük sırrını açıklamaya başlamasıyla sizinde hikayedeki yolculuğunuz başlıyor. Çok saf, temiz ve mutluluk içerisinde başlayan yolculuk bittiğinde içinizde büyük bir hüzün bırakarak kapatıyorsunuz kitabın son sayfasını. Tuna'nın Türküsü'ne göre daha kısa ve daha az konu olan bir hikaye. Olayların çoğunun geçtiği yer Samsun yazarın memleketi, buna çok dikkat ederim, hikayede mekan benim için çok önemli Mustafa Kutlu çoğu hikayesinde Erzincan'dan bahseder. Yine Bahadır Yenişehirlioğlu da çoğu kitabında mekan olarak Akhisar'ı kullanır. Bence yazarlar bunu yapmalı edebiyatı İstanbul'un da dışına çıkarmak lazım arada. Ee memleketçiyiz arkadaş ne yapalım.

    Son olarak iki hikaye ya da romanın aynı kitapta olmasını hiç bir zaman tasvip etmiyorum çok kısa kısa değillerse. Ki bu kitaptakiler özellikle Tuna'nın Türküsü ayrı bir kitabı hakediyor. Tefrik edilse çok iyi olur bence.
  • Ölümden sonra yaşam varsa ve hepimiz aynı yerde buluşacaksak, beni aramayın, ben sizi ararım

    woody allen
  • Tutamadım kendimi yine, inceleyeceğim.
    Önce niyetlendim, sonra vazgeçtim ama şimdi tekrar niyetlendim; inceleyeceğim.

    Öncelikle bu akademik, kuramsal bir kitap.
    Bir disiplin olan Bilgi Sosyolojisi hakkında yazılmış, giriş niteliğinde, kısacık, incecik, içi dolu bilgicik bir kitap.
    Dili gayet açık, "Sosyoloji mi? Ben anlamıyoom yiaa." denecek bir şey değil, bu kitabın dilinden anlamamak için Türkçe bilmemek gerek.

    Zaten sevgili yazar zahmet edip de derinlere girmemiş hiç!
    Bilgi Sosyolojisi alanında ülkemiz büyük bir açlık çekiyor ne yazık ki, ne özgün içerik var ne doğru düzgün çeviri. Bu kitap o açlığı gidermemiş ama işte kovukta yer almış.

    İlk önce Bilgi Sosyolojisi'nin ne olduğundan ve üstün körü tarihinden bahsetmiş. Oysa ülkedeki yazın eksikliğini göz önünde bulundurarak çok daha kapsamlı ve faydalı bir içerik yazılabilirdi.

    Aç parantez,
    Bunlar ne?
    Ders notları?
    Ne yapayım bunları?
    Düzenleyip bastırayım, kitap olsun, sonra da satayım.
    İyi fikir valla.
    Kapa parantez.

    Sonra, Bilgi Sosyolojisini dönemlere ayırmış (bunu neye dayandırarak yaptığını açıklasaymış keşke), kısa kısa da onları açıklamış. Zaten kitapta her şey kısa kısa açıklanmış.
    Neden?
    Bilmiyor da mı yazmıyor yoksa biliyor da paylaşmak mı istemiyor?
    Nelerle uğraşıyoruz...

    "Kim bu ya?" deyip yazarı arattığınızda, aldığı eğitimlere ihanet edercesine bir profil görüyorsunuz, ya da ben öyle görüyorum.
    Belli bir alanda uzmanlaşamamış, onu da yazayım, bunu da yazayım, şu konu hakkında da yazayım, dur kadınlar hakkında da bir şey söyleyeyim, kürtler hakkında da diyeyim, islamdan da bahsedeyim derken .......
    Utanıyorum.

    Her neyse, kitabı hırpalamak istemiyorum daha fazla.
    Giriş niteliğinde eh işte derecesinde bir kitaptır, ilgiyi açığa çıkarabilir belki. Dili basittir.

    Çok daha derin, daha doyurucu bir kitap ararsanız;
    Bilgi Sosyolojisi ve Hermeneutik
    Ders notları, makaleler, yardımcı kaynaklar, tezler vs.'ye ihtiyacınız varsa, müracaat: BEN.

    Son olarak şunu söylemek istiyorum;

    Bilgi Sosyolojisi zihinsel bir orgazmdır!
    Ona dalınız.
  • Hep aynı şeyi diyorlar: Doktora git.

    Ne diyeceğim ben doktora? "Radyoda haberleri dinlerken hastalanıyorum, korkunç bir tedirginlik duyuyorum sözgelimi, ellerim avuçlarım kaşınıyor, gözlerim yanıyor, tırnaklarımı kemiriyorum, boğazımda bir öfke düğümleniyor, yok yere kavga çıkarıyorum, kırıcı oluyorum."

    Ne güç aslında! Bir çiçeğe, bir çocuğa sizin gözünüzle bakamayacak, bakmak istemeyecek, temel çıkarları ve gelir kaynağı, sizin gönül verdiğiniz düzenin, dünya görüşünün tam karşısında duran, bu düzenle beslenen birine derdinizi açacaksınız: "Her şey bir yana, şu somut belirtiler kalksa ortalıktan," diye yalvaracaksınız, "Bilgiçlik yapamayacak kadar yorgunum, ellerinize bırakıyorum kendimi. Yeter ki yüreğimin dibinde yatan o keskin, acıtıcı buzul yüzeye çıksın, katlanılır olsun. Uykuda göğsüme giren burguyu söküp atabilsem, ansızın avlanmasam. Bir deneseniz belki anlarsınız: Yoz bir düzende yaşamanın bellibaşlı, adlı adınca bir hastalık olduğunu. Her insanın teşhis edilmiş kişiliğinin yanısıra, sahip olmak istediği kişiliğin de bir o kadar önem taşıdığını."
  • Nikâhımızda bir masanın çevresine dizildik; Süreyya da ben de yeşil giymiştik; İslam'ın rengi, ama aynı zamanda da baharın, taze başlangıçların rengi.
  • Bir yetişkinle, bir Çocuğun seyrettiği yağmur aynı yağmur değildir çünkü.
  • Ben aynı ben ama eksildim biraz, kısacası senin dönecek yüzün olsa bile benim seni koyacak bir yerim yok..

    Alıntı