• Bana ikimiz aynı insanmışız gibi baktı.Ben onun devamıymışım gibi.O zaman algılarımın kökenini anladım.Günlerdir gördüğüm her şeye karışan şiirin kaynağını anladım.

    Barış Bıçakcı
  • Başka yönlere giden insanlardık ve dünyanın yuvarlak olduğunu unutmuştuk.
    Geç olsa da karşılaştık.Belki de aynı yöne gitseydik hiç karsılaşmayacaktık.
    Ya ben senin arkanda kalacaktım ya da sen benim...
    Bu hayattaki tek keşkem sensin.
    Keşke diyorum keşke...
    Ahmet Batman
    Sayfa 163 - Destek yayınları
  • Aşk her yerde aynı derler inanmam aşk senin yanında başkadır hem her yeri bilmem ben zaten seni bilirim sende beni bil.....
  • Düğmesi açılan yeleğini ve botlarını çıkardı ama gömleğini çıkaracağı sırada, Lizzie onu durdurdu. “İzin ver ben çıkarayım.”

    Sesindeki derinlik, Patrick’in içini ısıttı ama asıl heyecanı, Lizzie’nin elleri bedenine değdiği anda yaşayacaktı.

    Lizzie, ellerini Patrick’in gömleğinin altına itip, parmaklarını, kamında ve göğsünde gezdirdi. Parmak uçlarını kaslarında dolandınp, hafif dokunuşlarıyla Patrick’i çıldırtıyordu. Patrick’in teni sıcacık oldu ve Lizzie’nin dokunuşlarıyla alev alev yanmaya başladı. Lizzie, gömleği ağır ağır çıkarıyordu.

    Patrick’e neler çektirdiğinin farkındaydı. Aynı oyunu Patrick’in pantolonunun iplerinde de yapmaya başladığı sırada, Patrick onu bileğinden tutup durdurdu. “Benim sıram,” dedi.

    Patrick, Lizzie’nin önünde diz çöktü ve ellerini Lizzie’nin bacaklarında gezdirip, parmaklarını yıpranmış elbisesinin altına doğru itti. Uzun ve şekilli bacaklannı okşarken, eteği de bir yandan yukarı doğru itiyordu. Lizzie’nin teni kadife gibiydi —inanılmaz derecede pürüzsüz ve kaygandı. Bu konuda aralarındaki uyumsuzluk inanılır gibi değildi ama bu, Patrick’i endişelendirmiyordu. Lizzie, küçük ve hassas olabilirdi ama tam Patrick’e göreydi. Patrick, onu dağıtmak istese bile —Patrick bunu düşünürken yaramaz bir çocuk gibi gülüyordu— başaramazdı.

    Patrick, Lizzie’nin pürüzsüz tenini boydan boya okşadıktan sonra, bacaklarına öpücükler kondurmaya başladı. Yavaş yavaş kasıklarına doğru ilerliyordu. Lizzie’nin kokusu, içine işliyor, onu deli gibi arzulamasına neden oluyordu.

    Patrick, kasıklarının zonkladığını hissediyordu ama beklemesi gerekiyordu.

    Patrick, hedefine doğru yaklaştıkça, Lizzie’nin bacakları titremeye, nefes alışverişleri hızlanmaya başladı.

    Patrick, başını Lizzie’nin bacaklarının arasına gömmek ve tadını içine çekmek istiyordu ama kendisini ağır olmaya zorladı —Lizzie’nin her anın tadını çıkarmasına izin vermeliydi.

    Lizzie refleks olarak bacaklarını birleştirdi ve bedeni kaskatı kesildi. Patrick bacaklarını yeniden araladı.

    “Hayır,” dedi Lizzie. “Tabii ki bunu...”

    Bir nefes aldı. Patrick’in dili, tam da kasıklarının orta yerinde dolanmaya başladığında, daha fazla konuşamadı.

    Patrick gözlerini kapatıp, inledi. Lizzie’nin tadını ve kadınsı kokusunu içine çekip, ardından da dudaklarını üzerinde gezdirmeye başladı.

    Lizzie, bacaklarını hissedemiyordu. Patrick, dilini içeri doğru iterken, Lizzie onu omuzlarından tutuyordu. Lizzie yumuşacık ve sıcaktı. Ipıslaktı. Ve tadı mükemmeldi.

    Lizzie, Patrick’in omuzlarını sıkıca tutuyordu. Patrick onu okşayıp, aklını başından alıyordu.

    Lizzie’nin inlemeleri daha da canlı bir hal aldı. Patrick, kalçasını tutup, onu dudaklarına iyice yaklaştırdı. Dilini daha derine itip, sakallarını tenine sürterek, Lizzie’nin daha fazla zevk almasını sağladı. Lizzie’nin kaskatı kesildiğini fark etti. O anda bedeninde kasılmalar başlamıştı.

    Lizzie’nin inlemeleri kulaklarında yankılanırken, kendisi de boşalmamak için çabalıyordu.

    Lizzie’nin kasılmaları sona erdiğinde, Patrick sonunda elbisesini tamamen çıkardı ve onu yatağa yerleştirdi. Çıplak ve bitkin bir haldeydi. Bakıştan yumuşacıktı ve yanakları kıpkırmızı olmuştu. Patrick, onu daha önce hiç bu kadar güzel görmemişti.



    Kalbi, yepyeni duygular ve şaşkınlıkla yanıp kavruluyordu. Hayatında daha önce hiç böylesine güzel bir his yaşamamıştı.

    Bir dakika daha bekleyemeyeceği için pantolonundan kurtulup, Lizzie’nin bacaklannın arasına geçti.

    Lizzie, Patrick’i omuzlarından tuttu ve içine girdiği sırada, sevgi dolu mavi gözleriyle onu izledi.

    Patrick, Lizzie’yi izlemeyi, gözlerinin ve dudaklarının arzuyla aralanmasını ve içine girdiği sırada nefes nefese kalışını görmeyi seviyordu.

    Lizzie, tam Patrick’e göreydi. İçine girerken çok dar olduğunu fark ediyor ve bu, ona kendisini çok iyi hissettiriyordu.

    Patrick inleyerek içine girdi. Onu tamamladı. Kasıklarındaki gerginlik had safhadaydı ama bu anı uzatabildiği kadar uzatmak istiyordu. Ona sahip olduğu tüm sevgiyi hissettirmek istiyordu.

    Tek eliyle, Lizzie’nin yanaklarını tutup, onu hafifçe öptü. Bunun ardından daha sert hareket etmeye başladı.

    Ona doyamıyordu. Yumuşak tenini hissetmek istiyordu.

    Lizzie’nin huzursuzluğunu ve tutkusunun giderek arttığını fark edebiliyordu. Elleri Patrick’in sırtında, kollarında dolanıyor, onu giderek daha sıkı tutuyordu.

    Patrick, daha önce hiç böyle hissetmemişti. Bir insanla hiç bu kadar uyum içinde olmamıştı. Lizzie’nin aldığı zevki hissedebiliyordu.

    Patrick’in kalbi deli gibi atıyordu. Kasıklarındaki baskı iyiden iyiye artmıştı. Daha hızlı ve daha sert bir şekilde gidip, gelmeye başladı. Lizzie’nin kalçası da onunla senkronize olarak hareket ediyordu.

    Patrick’in hissettiği zevk giderek arttı.

    Ah Tanrım, evet.

    Patrick çıldırmak üzereydi. Lizzie’nin nefes alışverişleri de hızlandı. O da çıldırıyordu.

    Gözleri birbiriyle buluştu ve birden her şey paramparça oldu. Lizzie’nin bedeni kasılıyor ve çığlıklar atıyordu. Patrick, bir kez daha içine girdi ve ardından inleyerek zevkin doruğuna vardı. Derin bir zevk dalgasına kapılırken, kendini tamamen Lizzie’ye bıraktı. Lizzie, onun sadece bedenine sahip olmamıştı. Ruhuna da sahip olmuştu.

    Hem de sonsuza kadar...


    Lizzie, onu daha derine almak için kalçasını itti.
    Patrick’in iri ve güçlü bedenini hissedebiliyordu. Tanrım, Patrick’in bedeninin kendisini sardığını hissetmeyi seviyordu. Patrick’in kaslı ve güçlü kolları, kalın ve sert bacakları, granit kadar sert göğsü inanılır gibi değildi. Bedeni sıcacıktı.

    Lizzie’nin boynunu öptü. Sıcak dudakları ve nemli dili, Lizzie’nin içini gıdıklıyordu. Büyük ve nasırlı elleri ile Lizzie’nin göğüslerini avuçlayıp, okşuyordu.

    Lizzie daha önce hiç bu kadar arzulandığını hissetmemişti. Kendini güzel, çekici ve özgür hissediyordu. Utanıp, anm tadını çıkaramamasına neden olacak hiçbir şeye izin vermiyordu. İstediğini almıştı. İstediği Patrick’ti.

    Patrick, daha derinlere giderken, kendisini ona bastırdı. Erkeksi kokusu Lizzie’nin başını döndürüyordu.

    Bacaklarının arasındaki sızı giderek arttığı için inledi. Zevk dalgalarını tüm bedeninde hissediyordu. Islanmıştı. Onu istiyordu. Tüm bedeni, Patrick’in dokunuşları için ölüyordu.

    Asla uyanmak istemiyordu.

    Hareketleri daha da coşkulu bir hal aldığında, Lizzie’nin inlemeleri de yükseldi. Artık tek bir hedefe kilitlenmiş gibiydiler.

    Cennetin kapıları önünde açıldığı sırada, Lizzie’nin nabzı deli gibi atıyordu. “Ah, Tanrım... Evet!”

    Bacaklarının arasındaki sızı dayanılmazdı. Patrick, daha derinlere girdi. Zorlukla nefes aldığını ve inlediğini duyabiliyordu.

    Onu daha sert bir şekilde öpmeye başlamıştı. Sakalı, Lizzie’nin ensesinde dolaşıyordu.

    Bu kadarı fazlaydı. Lizzie’nin kalbi yerinden çıkacak gibiydi. Nefesi kesiliyordu. Kendinden geçmeye başladı.

    “Evet tatlım,” diye fısıldadı Patrick. “Gel bakalım.” Sesi kısıktı ve nefes nefese konuşuyordu. “Tanrım, mükemmelsin.”

    Lizzie, zevk dalgaları arasında hiçbir şey düşünemiyordu. Baştan ayağa kadar tüm bedeninde kasılmaları hissetti. Her yerinde...

    Patrick bir kez daha içine girdi ve iyice derine gidip, beliyle daireler çizmeye başladı. Bu, Lizzie’nin aklını başından aldı —daha önce hiç tırmanmadığı bir zirvedeydi.

    O sırada Patrick de zirveye çıktı.

    Kasılmaları sona erince, Patrick, Lizzie’yi göğsünün sıcak ve korunaklı zırhına yasladı. Hâlâ içindeydi. Bitkin düşmüşlerdi.

    Lizzie, derin bir nefes verdi. Bu şekilde sonsuza kadar kalabilirdi.

    “Uyandın mı?” diye mırıldandı Patrick kulağına.

    Lizzie güldü. “Şimdi uyandım.”
  • Yüz binlerce Suriyeli'nin devlet imkanlarıyla bedavaya okutulduğu, giydirildiği, yedirildiği Türkiye'de, İsmail Devrim adlı bir Türk, oğlunun pantolonu olmadığı için derse alınmadığını öğrenince bunalıma girdi ve lise 1'e giden oğluna okul pantolonu alamadığı için intihar etti.
    İsmail Devrim olayı öğrendikten sonra, eşine ve çocuklarına, ‘Ben size bakamayacaksam niye yaşıyorum ki? Ölseydim bundan iyiydi' dedi ve aynı gün kendisini banyoda iple astı ve öldükten sonra cebinden sadece 20₺ çıktı.
    45 yaşındaki İsmail Devrim, memleketi Balıkesir'e götürülerek defnedildi.

    4 milyon Suriyeli'ye 40 milyar dolar harcamakla övünen hükümetin idarecilerine ve destekçilerine duyurulur.
  • Kaçan ömrüm benim
    Gökyüzünün altında, bir ağacın dibinde çökmüş seyrediyorum seni
    Soyum; bir çiçeğin balından,
    Soyum; belki de bir kuşun kanadından gelir
    Mührüm; gökkuşağında, renklerin dansında gizli
    Terastaki uykularımda gördüm ben en güzel rüyalarımı
    Kaçan ömrüm benim
    Sahte yüreklere emanet etmişim gönül hoşluklarımı
    Çıplak omuzlar üzerinde lanete çarpa çarpa akarken zaman
    Kulak kesildiğim acılardan, mutluluklara sağırlaşmışım
    Yüreğimi astığım dikenli tellerde kuruturken kahırlarımı, paramparça etmişim tüm hayatımı
    Kaçan ömrüm benim
    Kefarete hazırım
    Hazırım tüm kıvrımlarını tekrar tekrar yaşamaya
    Sen geri sar hayatımı
    Bir daha
    Ve bir daha
    Yine aynı yollardan geçmeye,
    Geçtiğim her yola tekrar imza atmaya hazırım
    Bu sefer mutlulukla...

    Kaçan ömrüm benim
    Seni böyle harcadığım için özür dilerim.

    Tuğba Topal
  • YENİ BİR BİREY OLUŞTURURKEN GEREKLİ ŞARTLAR:

    1-AŞK
    2-1

    Putkırıcılık... İşte Almanya'da Schopenhauer'ı 1800'lü yılların ortalarında tanımlayan söz. Annesi bir edebiyatçı olan Schopenhauer'ın hayatı, insanları, yaşayış tarzlarını ilişkileri vs anlamaya, sorgulamaya, kendi içinde çözmeye çalışmasını bir nevi açıklar nitelikte. 9 yaşından beri babasıyla seyahatlere çıkan Arthur'un ''çok gezen mi bilir yoksa çok okuyan mı?'' sorusunu da çürüttüğünü görmekteyiz. Hem okuyup hem de gezen biri olarak hayatı çok erken yaşta tanımıştır. Daima yalnızlığı seven, gürültüden uzak duran Arthur'un insanların iç dünyasına derinlemesine dalmasından ötürü böyle bir düşünce içinde olduğunu düşünmekteyim. Çünkü çocukluğumuzdan itibaren bir umut silsilesinin içindeyizdir. Bu umutların içinde muhakkak bir insan figürü bulunmaktadır. İnsan bazen öyle bir duruma düşer ki kendi arzularından, isteklerinden, düşüncelerinden bile korkar hale gelir. Okuduğum bir çok kitabında eleştirirken kendini de o paydanın içine sürüklediğine bir çok kez şahit oldum. Geothe, Newton, Platon, Sokrates, Eflatun gibi düşünür / filozofların düşüncelerini önemser ancak bir yandan da ''bir ahlakçının sadece kendisinin sahip olduğu erdemleri örnek göstermesinin saçma olduğunu'' söyler. Erdemler nitelik ve nicelik bakımından kişiden kişiye değişmemelidir onun gözünde. Tıpkı doğrunun nereden ve hangi pencereden bakılırsa bakılsın aynı kalması gerektiği gibi. Ona göre farkında olmak her şeydir. Sorgulamak da bilmenin tabanında yer alır. Sorgular da sorgular Schopenhauer! Şüphecidir ama tereddüt etmez. Tahlillerin adamı Peyami Safa hem şüphe eder, hem de tereddüt. Bu yüzden iç dünyası daima karanlıktır. Onun çıkarımlarıyla Schopenhauer'ın varsayımlarının birbirine bir çok noktada benzeştiğini düşünmekteyim. Sadece Peyami Safa'nın daima dünyaya olumsuz bakışı bir noktada Schopenhauer'ı ondan ayırır. Schopenhauer daime gerçekle ilgilenir. Gerçeği açıklarken acımasızdır. Düşüncesini bize doğrudan sunar. Bilinmeyenle işi yoktur onun daima halihazırda fikirlerle ilgilenir. Tabularla ya da putlarla da ilgilenmez kendi deneyimlerini ön planda tutar. Bireysel olgulardan evrensel yargılara ulaşmayı amaçlar. Zaman ya da yer fark etmez yazarların bulundukları çağdan, zamandan şikayet ettiğini görürüz. Arthur'un da zamanın siyasi ve toplumsal olgularından ötürü dünyayı bir cehenneme benzettiğini anlayabiliyoruz. Ona göre dünya olunabilecek en kötü yerdir. Sadece zamanın şartları değil insanlarla da sorunu olan bir filozoftur. ''İnsan varoluşu bir tür hata olmalı. İnsan varoluşuyla ilgili şöyle söylenebilir: “Bugün kötü, yarın daha da kötü olacak ve en kötüsü olana dek de bu böylece sürüp gidecek'' demiştir. Ne kadar da doğru bir söz değil mi? Gittikçe, daima kötüye gidiyoruz. Arthur'un Nietzsche'nin fikir babası olduğunu da düşünürsek bugünümüze ışık tutan biri olduğunu söyleyebilirim.

    Genel bilgilerden sonra kitaba gelirsek, Aşkın Metafiziği kitabında yer alan bir çok fikrin yansımasını bu eserde de görebiliriz. Bir ara kitaptan bir alıntının altına atılan yorum acaba aynı kitabı mı okuyorum dedirtti. Karşılaştırma yaptığımda aynı adamı ancak farklı bir kitabı okuduğumu anladım. Schopenhauer'ın acımasızca gözümüze soktuğu ''aşkın amacının yeni bir birey oluşturmak olduğu'' bu eserde de sesli olarak dile getiriliyor. Bunu kabul etme noktasında sıkıntılar yaşasam da her sayfada bunun örnekler eşliğinde ısrarlı bir şekilde dile gelişi bilinçaltımda çoktan yer etmiş durumda. Bir erkek ile bir kadın birbirinde ne arar? ya da ne bulur? İnsanlık tarihinde aşkın ve cinselliğin yerini derinlemesine inceliyoruz.

    Nietzsche Schopenhauer hakkında: ''Onun ilk sayfasını okuduktan sonra bütün sayfalarını okuyacaklarından ve dediği her kelimeyi dinleyeceklerinden emin olan okurlarındanım'' demiştir. Buna katılmamak elde değil. Gözünüz korkmasın. ''Ben felsefeden anlamam yeaaa'' da demeyin. Çok açık, sadece, anlaşılır bir dil kullanıyor kendileri. Okumakta geç kaldıysanız bir uçtan başlayın derim. Ancak anlayarak ilerleyin. Kitabın her bir sayfası apayrı hazine. Müsait bir zamanda yeni bir Schopenhauer kitabıyla sizi alıntılara boğacağıma emin olabilirsiniz. İyi okumalar.

    https://www.youtube.com/watch?v=8EAePnL9jk8