• Ne gece sandığın kadar siyah
    Ne de seher vakti yeterince beyaz
    Ne bulutlar pamuk şeker çocukluktaki gibi
    Ne de suyun rengi var
    Her yer alacakaranlık
    Alacağına kadar kan rengi
    Karanlıksa ışığa haps olmuş
    Ne yıldızlar parıldıyor gök yüzünde
    Ne de gözler görüyor
    Ne gökyüzü denizle aynı mavi
    Ne de gökkuşağı eskisi gibi
    Gökkuşağı siyahlarla aynı anda yıkanmış sanki
    Gökyüzünün çamaşır makinesinde
    Rengi solmuş
    Renkler soluklanmış
    Soluk benizli olmuş sanki gökkuşağı
    Toprak her zamanki gibi siyah
    İnsansa hala kendisini beyaz sanıyor
    Tuval boşluğa sürükleniyor
    Ressamların paletiyse belli-belirsiz
    Her şeyin siyah beyaz olduğu zamanki gibi
    Sadece hayaller renkli kalmış
    Onların da hromosomları sevgi ve neşe olduğu için
  • Yaz
    Yaz Bir Delinin Anı Defteri - Palto - Burun - Petersburg Öyküleri ve Fayton'u inceledi.
    223 syf.
    ·11 günde
    Yaratıcı zekasıyla insanı hayran bırakan bir yazarın mizah ve hiciv birleşimini okumamızı sağladığı kitabıdır. Çehov’dan tutun da Dostoyevski’ye kadar pek çok edebiyatçıya ışık olmuştur Gogol. İnceden inceden eleştirir bürokrasiyi, adaletsizliği, sıradan insanın yaşadığı acılara sebep olanları... Betimlemelerin etkileyiciliği büyüleyici!

    NEVA BULVARI:
    Gerçek hayattan bir örnek vermek gerekirse İstiklal Caddesi’ne; sanal dünyadan örnek vermek gerekirse instagram güzel bir örnektir Neva Bulvarı’nın karşılığına. Burada herkes en güzel hallerini en soylu ve beğenilesi şekliyle sunar birbirine. Aynı bizim hayatlarımızdaki gibi... Özellikle kadınlara inanmayın der Gogol, tıpkı kadınlarımıza inanılamadığı gibi... Yukarıdan aşağıya yaklaşan bir kamera misali yaklaşır seçeceği karakterlere doğru yazar. Birbirine göre iki zıt karakteri ortak bir amaç uğrunda birleştirir. İdealize kadın! Bir ressam bembeyaz Rus alemine nasıl ki renkler katmak istiyorsa öyle renklendirerek canlandırır hayalindeki kadını da zihninde. Bu kadın bir hayat kadını olsa da, onu sadece bir müşteri olarak görse de, bu hayatın zenginliğini sevse de, ressamın kahrından intihar edip ölmesine neden olsa da... Diğer kahramanımız olan asker ise, güzel gördüğü ve elde edemeyeceğine dair kuralları yıkmak istercesine bir evli kadına aşık olur. Hem de kocasının gözleri önünde bu kadını baştan çıkarmaya çalışarak! Neden? Fethetmek ister çünkü bir asker olarak. Nasıl ki ressam hayalini canlandırmak isteyip başarılı olamasa da bunu denemişse, işte öyle...

    BURUN:
    Bir burun insanın hayatında ne kadar yer edebilir ki bir gün kaybolduğunda onu her yerde fellik fellik arar insan? Öyle fantastik bir öyküdür ki bu mest eder insanı! Burun metaforu; pislik, kimlik, kibir, ömür boyu büyüyen ve yalan sembolü bir organ, pinokyo çağrışımı, deyimlere işlemesiyle zihnimize işleyen bir sözcük, estetik yaptıranların ilk aklına gelen ilgi çekici yerlerden biri... Ne zaman ki bir burun ihtiyacı kalmaz, o zaman döner yine kişiye yapışır o burun. Öyküdeki ilginç noktalardan biri de burnun kaybolduğunda bir berberin ekmeğinden çıkmasıdır. Neden bir emekçinin ekmeği? Çünkü ekmektir aslolan ve ekmeği kibirle kirletmek kabul edilmemelidir. Bu yüzden karı kocanın arası dahi açılma noktasına gelebilir. Büyülü gerçekçilik akımının önünü açmasına en güzel örnektir bu öykü.

    BİR DELİNİN HATIRA DEFTERİ:
    Hepimiz delirmişsek de farkında değilsek? İnsan delirdiğini anlamazmış derler. Belki de bir deliliktir yaşanan dünyada uzun yıllardır. Şaka bir yana delirmek insana iyi hissettiriyorsa kahramanımız İvanoviç gibi belki de en güzelidir. Zengin kız fakir oğlan mitinin en güzel ve trajik olanından, sınıfsal farklılık örneklerinden. Günlük tutan ve hayata bağlı kalmaya çalışan en tatlı deli... Hayallerindeki kadına ulaşamıyorsa kişi gerçek hayatta, delirme hakkını kullanabilir zihin! Yaşasın özgürlük, yaşasın delilik, kahrolsun insan ezen zihniyet! (Gogol’ün de ruhsal buhranlar sonucu delirme noktasına geldiği ve intihar ettiği unutulmamalıdır.)

    PALTO:
    En meşhur, yürek dağlayan, kalbi sızlatan Gogol öyküsüdür! Sıcak yaz günlerinde değeri bilinmese de soğuk Rusya kışında hayatta kalmanın anahtarıdır palto. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde beslenmeden güvenlik gibi en alt seviyedir ısınarak hayatta kalabilmek. Peki elli yaşlarında bir adam ömür boyu yediğinden içtiğinden dahi kısarak aldığı paltoyu belli olmayan birine kaptırırsa nolur? Kimdir onun paltosunu alan? İnsan mı sistem mi? Akaki Akakiyeviç, o kadar sıradan bir memurdur ve sessiz, çalışkandır ki kendimizden biri olarak severiz onu. Palto, günümüz insanı için başını sokabileceği bir evdir çoğu zaman, bir emekli maaşıdır. Elinden alındığında can verecek kadar korktuğu...

    PORTRE:
    Şeytani bir portreye sahip olmak için, borç batağında olup ev kirasını ödeyemeyecek durumda bile elindeki avucundaki parayı kim verir? O şeytani portrede kendinden bir parça gören mi sanata aşık olup portrenin gerçekçiliğine hayran olan mı? Her ikisi de belki de. Sanatçı, resim yapmak ve dünyayı güzelleştirmek isterken dünyanın maddiyatçılığıyla mücadele edemez ve para hırsına kapılırsa kimi suçlarız? Sanatçı özgür bırakılsa bir tuval kadar temiz kalarak eserler sunmalıdır diye düşünür yazar. Öteki türlüsünde ise beyaz tuvalin kirlendiğinde çok daha fazla kirli görüleceğini de hissettirir bize. Vicdan muhasebesi öyküsü tam olarak budur!

    Güldürürken düşündüren, düşündürürken kederlendirebilen bir kitaptır bu okunması gereken.
  • Bir elinde fırça, diğerinde palet. Önünde, görünmeyen, devasa, bakire bir tuval hayal ediyorum. Ölüm kadar beyaz, bir fırça darbesiyle yaşama dönmeye hazır kadar beyaz. İki evren arasında seni bekleyen bu beyazlıktan korkuyorsun doğal olarak. 'Ya dokununca beyazı yaşama aktaramazsam' korkusu. Elindeki fırçayı öyle gergin tutuyorsun ki, bir bıçak gibi tuvale saplamayı düşünüyorsun. Yüz hatların, boyun damarların gerilmiş, gözlerin hafif aralanmış, ahşap bir kapıdan bakıyorlar sanki. Bir ısırışta dudaklarının arasındaki piponun sapını kurabilirsin. Öylesine öfkeli ve sinirli bir halin var. Eee dostum, kolay mı usta olmak? Bunu sen çok iyi bilirsin. Beyaz bir tuvalin karşısında kırmızı alevlerde yanmayı da. Alevler her yerini yakmasın diye kırmızının içinde mavi sudan çekilmiş şeritler kullanmışsın. Bütün bedenin kavrulmasın diye. Sırtını döndüğün model boşluk içinde. Latince olduğunu düşündüğüm sözcükler mırıldanıyır : Non omnis Morari (her yerim ölmeyecek). Beyazın da sanatçıyı yaktığını biliyorsun. Her yerim yanmayacak diye mırıldanıyorsun.
  • Yaşı yirmiden az olanların
    Bilemeyeceği bir zamandan
    Söz ediyorum size
    Montmartre o zamanlar
    Pencerelerimizin altına kadar
    Sarkıtırdı leylaklarını

    Beş para etmese de
    Bize yuva olan
    Mütevazi döşenmiş yer
    Orada tanışmıştık
    Açlıktan bağıran ben
    Ve çıplak poz veren sen

    La bohème, la bohème
    Mutluyuz demekti bu
    La bohème, la bohème
    İki günde bir yemek yerdik

    Komşu kafelerde,
    Şöhret bekleyen
    Birkaç kişiydik
    Ve sefalete rağmen
    Boş mideyle
    İnanırdık buna

    Ve bazen bir bistro
    Sıcak iyi bir yemek karşılığında
    Bir tuval aldığında bizden,
    Sobanın etrafında toplanıp
    Dizeler okurduk
    Kışı unutarak

    La bohème, la bohème
    Güzelsin demekti bu
    La bohème, la bohème
    Dehası vardı hepimizin

    Sık sık şövalemin önünde
    Beyaz geceler
    Geçirdiğim olurdu
    Bir göğüs çizgisinin
    Bir kalça kıvrımının
    Desenini düzelterek

    Sabah olunca
    Otururduk ancak
    Bir kafe-krem önünde
    Tükenmiş ama sevinçli
    Birbirimizi sevmeli
    Yaşamı da sevmeliydik

    La bohème, la bohème
    Yirmi yaşındayız demekti bu
    La bohème, la bohème
    Havasını yaşardık zamanın

    Günlerin rastlantısında
    Eski adresime
    Bir tur attığımda
    Tanıyamam artık
    Gençliğimi gören
    Duvarları, yolları

    Bir merdiven üstünde
    Artık hiçbir şeyi varolmayan
    Atölyeyi arıyorum
    Yeni dekorunun içinde
    Üzgün görünür Montmartre
    Ve leylaklar ölü

    La bohème, la bohème
    Gençtik, çılgındık
    La bohème, la bohème
    Hiçbir şey demek değil artık
  • 48 syf.
    ·1 günde·8/10
    Gelirleriyle çocuklara kitap hediye edeceğim YouTube kanalımda Wolfgang Borchert'in hayatını ve kitaplarını kronolojik okuma önerimle birlikte yorumladım:
    https://youtu.be/yAaaSmtCYn0

    Bugüne kadar bütün meslek gruplarından savaşa "Evet" demiş insanın süngülerle deşilmiş bağırsaklarını ve zehirlenmiş ciğerlerinin kömürsü rengini, kitabın beyaz sayfaları tuval olarak kabul edilmek üzere ressam Borchert aracılığıyla boyayarak savaşın ardından kalmış son insanı dev beton bloklarının şehirleri kıyamet senaryosuna çevirdiği duygusuz ihtişamları ve sessizlikleri arasında "HAYIR" diye bağırmaya ikna ederek anlatır.
  • Hayatını kendisi çizer insan. Bazıları bembeyaz sayfayken girer mezara. Bazıları da simsiyah sayfalarla. Tadında yapmak lazım bazı şeyleri. Sıfırdan bembeyaz başlayıp hayatına renk katacaksın. Ama bunuda tadında yapacaksın. Hayatın beyaz bir tuval olsun. Zamana da fırça diyelim. Renkler de yaşadıkların olsun. Önce bi bakacaksin. Ne eksik hangi renk lazım diye. Yavaş yavaş boyayacaksin hayatını. Öyle abartiya da kacmayacaksin. Çünkü tüm renkleri karıştırınca yine siyahı bulacaksın. Karartacaksın bu kez sayfanı. Neyi ne zaman yapman gerektiğini çok iyi bileceksin. Önce 3 ana rengi bileceksin. Kırmızı mavi ve yeşil. Asıl ana rengin beyaz olduğunu unutmadan yapacaksın bunu. Sonra başlayacaksın bu renklerle ortaya bir şeyler koymak için. Aceleci olmayacaksın bir kere. Sonra kıvamını bulmadan dokundurmayacaksin fırçanı tuvale. Yerinde ve zamanında en uygun fırça darbesiyle çıkar bir başyapıt. Usulca başlayacaksın hayatını çizmeye. Gayenden asla sapmayacaksin. "Şuraya bi ağaç şuraya da bi ev cizeyim" demeyeceksin. Vakti zamanı geldiğinde onlar diyecek sana "benim yerim şurası" diye. Ailen bir ev olsun mesela. İlk onu cizdin hayatına. Kimse yokken kağıtta, bir tane ev olsun kağıdın tam ortasinda. Işte bundan sonrası senin elindeki fırçada. Fırçayı nasıl kullanman gerektiğini iyi bileceksin. Bazen elinde olmadan farklı renkler karışacak sayfana. Bunlara ara renkler diyelim. Bir çiçek çizdin sayfana. Arkadaşların olsun bu çiçek. Yada biz onu dost yapalım. Gül olsun çizdiğin çiçek. Dikenleri olsada bahçenin olmazsa olmazlarından olsun. Arkada ufak bir köy çizdin şimdide. O köy de akrabaların olsun. Bir kaçı yıkılmış ama hala yaşamın devam ettiği bir köy. Biraz yesillendir sayfayı. Evinin etrafı yeşillik olsun. Bu yesillikte senin hayatını güzelleştiren diğer faktörler olsun. Kurudukca yeşeren mutlu olmanı saglayan nedenler. Bir nehir aksın evinin yanından. Bu nehir karşına çıkan engeller olsun. Önce ufak ufak kağıttan gemiler koyarsın nehre. Bu kağıttan gemiler senin hayallerin olsun. Bir kaçı geçebilir ancak karşıya. Diğerleri de nehrin suyuna kapılıp gidecek ister istemez. Onlarla büyüyeceksin. Bir güneş cizeceksin tuvalin en tepesine. Bu güneş senin tecrübelerin olacak. Yaşamına devam etmek için her baktığında ders alacaksın geçmişinden. Ve tabi anılarını olgunlaştıracak. Şimdi bir fidan çiz nehrin yanına. Bu fidan senin çocukluğun olacak. Büyüyüp ağaç olduğunda tek tek anılarını toplayacaksın dallardan. Bazı anıların cicekken dökülecek yani unutacaksın. Bazıları kurtlanacak. Bazıları çürüyecek. Biraz daha büyüyeceksin. Nehrin karşısına geçmek için bir köprü yapman gerekecek. O da eğitimin olsun mesela. Mesleğin olsun bu köprü. Karşı kıyıya geçmek hedefin olsun. Öyle alelade bir köprü çizemezsin pat diye.  Başlayacaksın taş taş öreceksin köprüyü. Renklerini iyi ayarlayacaksin. Nehir yani engeller küçükken hep kağıt gemileri götürürdü. Bir süre sonra büyüdükçe götürdüğü şeyler çok daha ağır olacak mesela. Senin onca zaman uğraş verdiğin köprüyü yıkıp gidecek bir dalgasıyla. Elinde olmayan sebeplerden dolayı ağır bedeller ödeyeceksin. Ama azimle sabredeceksin. Uzun uğraşlardan sonra köprüyü bitirdiğinde karşıya geçeceksin. Oraya küçük bi baraka çizeceksin. O baraka senin bundan sonraki ailen olacak. O barakanın arkasında yine bir köy olacak artı olarak ön tarafında bir köy daha ve önünde yine güller olacak tabiki. Bundan sonra iki resim birleşmiş olacak. Ve yine tek fırçayla devam edecek bu çizim.

    Ömrünün sonuna kadar. Ne çizdiğine dikkat et...
  • Bir ressam düşlüyorum,
    Fırça darbeleriyle anlatsın istiyorum; hayatı ve ölümü.
    Aynı tuvalin içinde bir resim yapsın, Mona Lisa gibi.
    Hem gülen hem de ağlayan!
    Nereden başlardı acaba?
    Hangi renk dilini kullanırdı,
    Tüm bunları bir bakışta anlatabilmek için?
    Mesela; ölüm için tuvalin karşısına geçsin.
    Önce bir ihtiyar resmi çizsin.
    Sonra tükenme anını,
    Sonra tabut ve mezar,
    Sonra çevredeki her şey, bir bir yokluğa gömülsün.
    En son tablonun tamamını karanlığa boyasın.
    Simsiyah bir resim,
    Her şeyi yutan bir karadelik gibi.
    Sonra, yeniden hayatı düşlesin.
    Yokluğun yok olduğunu.
    Önce bir ışık belirsin içinde.
    Derken bir tek beyaz nokta kondursun tuvalin ortasına.
    Sonra bir tane, bir tane daha.
    Her bir isteğinin adını beyaz nokta koysun.
    O kadar artsın ki beyaz noktalar, tabloda beyaz renk hakim
    olsun.
    Hayattan ölüme,
    Ve ölümden tekrar hayata ...
    Renknedir?
    Ya da neyi ifade eder?
    Renklerin dili, yeter mi tfun bunları anlatmaya?
    Güneşten cisimlere, oradan da gözümüze çekilen bir fırça darbesi midirler?
    Bilinmez.
    Peki, ya güneş yoksa?
    Sadece karanlık.
    Bir amılııın renk dünyası gibi.
    Gözleri görmeyen birine sordum:
    "Mavi nedir, sana neyi ifade ediyor?" diye.
    "Gökyüzü" dedi. Şaşırdnn.
    "Beyaz nedir?" dedim, "gündüz" dedi, "siyah da gece."
    Hepsi bu
    Sarı denince aklına yumurta geliyormuş, yani yuvarlak bir
    şey!
    "Peki, yeşil?" dedim.
    "Yaprak" dedi.
    Cevabı gayet rahat ve berraktı.
    Ve son soruyu o bana sordu:
    "Zevkler ve renkler tartışılmaz derler.
    Ben, tarif de edilmezler diyorum.
    Doktor beyim siz söyleyin, renk nedir?!"
    Sahi, nedir?
    Güneşin okşamadığı bir nesne,
    Giyebilir mi renk elbisesini üzerine?
    Obje yoksa, rengi kalır mı ortada?
    Varlık sahnesinde boy gösteren ne varsa, Yuttuğu renk ile değil de, yansıttıklarıyla birlikte anılmıyor mu?
    Şu dünya tablosuna, nazar edip bakmak gerek.
    Mesela; bir yaprak, onca rengi kendine mal ettiği için, Sadece 'yeşil' renkli bir nesne olarak tanınılanmıyor mu?
    Yani, güç yetiremediği tek renk olan yeşil ile birlikte.
    Ya özünde yokluğun mayalandığı siyaha ne demeli!
    'Bütün renkler benim malım' iddiasının hazin sonu değil mi,
    'Kapkara' kalmak,
    Ve hiçbir rengi yansıtamamak?
    Güneşe karşı diklenmenin bedelini,
    Kor olup yanarak ödemiyor mu kömür?
    Renkler, söyleyemedikleri şeyleri ifade ediyorlar.
    Yani, acizliklerini.
    İçinde her şeyin bulunduğu bir tablo,
    Sanırım daha el değınemiş bir tuval olsa gerek.
    Güneşe kafa tutmakla, renk elbisesi giyilmiyor.
    Güneşe kafa tutmakla, ressam da olunmuyor.
    Ressam olmak, berrak olmaktır.
    Şeffaflığın ve berraklığın teminatı olan elmas gibi.
    'Hiçbir renge sahip değilim' itirafının biçimlendiği güzelliği kuşanmaktır.
    Meziyet, güneşin karşısında her renge sahip olma onurunuelde etme yeteneğidir.
    Güzelin güzelliği, güzelce yansıtıldığı için de güzelin değeriyle değerlenme şerefidir.
    Ve aşk-ı beka talebine, Cenab-ı Baki canibinden sonsuz 'selamlarla' cevap verilmesidir.
    Hangi ressamın fırçası elmas,
    Boya takımları şeffaf,
    Tablosu su gibi, arı duru olan?
    Ezelden gelip ebede uzanamayan bir fırça darbesi, Hayatı ve ölümü aynı tuvalin içerisinde gösteremez.
    Kendime bakıyorum da, bu konuda hem fakirim hem aciz.
    İşte bu yüzden diyorum ki, ben ressam olamam.