• ''Ahlak, hukuk, adalet gelişmedikçe kullandığın teknolojinin gelişmesi heyecanlandırmıyor beni.
    Bir katilin eline bıçak yerine roket vermek ilerleme değildir''

    ~ Human ~
  • Bir tecavüz sahnesi düşün. Bizzat senin başından geçiyor. Ama kadın değil, erkeksin! Herhangi bir kuytuda senden daha güçlü bir erkeğin ani ve habersiz saldırısına uğruyorsun. Belki şarap, belki soğan kokan ağzını zor kullanarak ağzına yapıştırıyor. Hırıltılar arasında salyalarını dudaklarına bulaştırıyor.

    Uzaklaşmaya çalıştıkça kendine çekiyor ve bedenini bedenine yapıştırıyor. Sen kurtulmak için boğuşurken gücünü gösteriyor ve seni bir çırpıda yere atıp üstüne çıkıyor.

    Pantolonunu sıyırmaya çalıştıkça direniyor, ama debelendikçe onun gücü karşısında takatten düşüyorsun. Eli ve dudakları bedeninde dolaşıyor. Çığlık atmaya çalışıyor ama onun balyoz gibi inen darbeleri karşısında nefesin kesiliyor.

    Tamamen bitkin düştükten sonra ırzına geçiyor. "Direnme artık, zevk almaya bak" diye tıslarken iğrenç akıntısını içine boşaltıp çekiliyor.

    Eğer yalnız değilse, sen bunları yaşarken diğer arkadaşları, dünyanın başına yıkılışını bir metre öteden izliyor. Sırıtarak ve hayvani bir şehvetle sıranın kendisine gelmesini bekleyerek. Biri işini bitirince bu kez diğeri sana musallat oluyor. Her biri bir başka şekilde tatmin oluyor!

    Sonra...

    Sonra sıra senin susturulmana geliyor.

    Hangi sonu istersin? Başının taşla ezilmesini mi, yoksa onlarca bıçak darbesiyle delik deşik edilmeyi mi? Tanınmayasın diye seni cayır cayır yakmalarına ne dersin? Ya peki tırnağına zarar gelmesini istemeyen ailenin bunları yaşadığını öğrenip ömür boyu acı içinde kavrulmaları?

    Nasıl?

    Bir anlığına arkana yaslanıp anlattıklarım sanki senin başına gerçekten gelmiş gibi hayal et! İnandığın tüm değerler üzerine yemin et ve söyle?

    Nasıl hissettirdi?

    Hayali bile kulağına korkunç geldi değil mi?

    Oysa sen bu olayı hergün yaşıyorsun! Bedensel olarak tacize ve tecavüze uğrayan her kadınla beraber senin erkeklik onuruna, haysiyetine, şerefine de tecavüz ediliyor. Niye teneşir uykusundaki mevta kadar suskunsun be kardeşim, niye?

    İlla biri gelip sana fiziki olarak tecevüz edince mi çığlık atacaksın? Bu tanıdık dehşet duygusu illa senin kapını dövünce mi haykıracaksın? İsyan etmen için, sırada senin eşinin, kızının, kız kardeşinin olması ve tıpkı Özgecan gibi katledilmesi mi gerekiyor?

    Özgecan'ın annesi, "Onlarca kez bıçaklamış, öldüğünü görmeyince başına levye vurarak öldürmüş. Sonra da cayır cayır yakmış. Kızım çok acı çekmiştir. Keşke silahla öldürseydi" demiş.

    Kaçımız o an çocuklarımıza bakıp, "Bu olay onun başına gelseydi ne yapardım?" diye düşündü acaba?

    İşte bizim insanlığımızın öldüğünün kanıtı, bu sözdür! Aslında hepimiz, "İyi ki benim çocuğumun başına gelmedi" dediğimiz için utanç içinde kavrulmalıyız.

    En çok da biz erkekler...

    Özgecan'ın fotoğrağını karşımıza alıp, "Özgecan benim kızımdı. Benim namusuma el uzatıldı, benim kızımın canına kastedildi" diye düşünmüyor, kahrolmuyor, ağlamıyorsak, bilesiniz ki biz erkek adam olamamışız...

    Sadece sokaklarda erkek adam rolü oynayan birer zavallıyız...

    Süleyman Özışık
  • Sen ki,
    Şahdamarıma üç milim bir bıçaksın.
    Kalbinin kınından çıkıp da yarasını arayan.

    Ve yara benim
    Dünyayı bir kabuk bilip de
    İçin için kanayan.
    Bir yara bir bıçak
    Yaşamak budur biraz
    Birbirini kanatarak...

    Mete Özgür'ün katkılarıyla
  • Züleyha evli, Züleyha efendi.Âşıktı, hemde kölesine tutsaktı! Ne kadar ayıptı, ne kadar yasaktı!
    Dedikodular gelince Züleyha'nin kulağina dedi: Ateşe düşmeyen yanmayı nerden bilsin? Elini bıçak kesmeyen kanın rengini nasıl öğrensin?
    Nazan Bekiroğlu
    Sayfa 99 - 46.baskı
  • "Haklısın insanın mal olmaması lazım ama oluyor işte. Ve sen bunu ancak şimdi, yani bıçak kemiğe dayanınca düşünebildin. İğne etine saplanınca..."
    Orhan Kemal
    Sayfa 336 - Everest - 20. Baskı - 2014
  • Körlük deyince insanın aklına görme fonksiyonunu kaybetmek gelir hep. Bunu kime sorsanız kuşkusuz bu cevabı verecektir.

    Kör olmak kendi işlevini kaybetmektir aslında. "bıçak körelmiş" dediğimde neyi kastettiğim hemen anlaşılacaktır.

    O halde "insanlık körelmiş" dediğimde neyi kastettiğime sayfalar dolusu cevap gelecektir. Benim aklıma gelenler yardımlaşma, diğergamlık, düşünceye saygı, tahammül, hoşgörü, fedakarlık, cinsiyete saygı, kişisel alanlara saygı, temizlik, hüsnü zan, eğitim, inançlara saygı, yaşama hakkına saygı...

    Bu tip bir körleşme olduğunda sadece görememe yetisi çok insânî kalıyor. Birbirine hakaret eden, inanclar ve düşünceler ile alay eden, hayatı gösterişten ibaret gören, kendisine sunulanı sorgusuz sualsiz kabul eden, kendi gibi düşünmeyenleri küçümseyen insanları gördükçe körleşmenin sosyal çevremizde tıpkı bu kitaptaki gibi körlük salgınına dönüştüğünü görebiliyorum.
    Kör olmak bir yerde iyi! Peki milyonlarca körün içinde bu saydıklarımı görmek... Bu tarif edilemez bir acı veriyor.

    "Bunları görüyorum."dediğinizde linç edilme endişesi ile eskilerin tabiriyle " Gittiğin yer kör ise bir gözünü kapat." anlayışı içinde sessizce farkındalık oluşturmaya çalışıyorsunuz. Sadece linç edilme endişesi de değil bunları yaptıran size! Az çok durumun farkında olan kişilerin de körlükleri sebebi ile yerlerinden kıpırdayamayıp "Madem görüyorsun o halde sen daha iyi yaparsın." mantığı ile tüm işi sizin üzerinize yıkmaları da gördüğünüzü söylemenize engel oluyor. Sonuç ne peki kişisel haklara tecavüz edildiğinde, inanç ve değerleriniz ile dalga geçildiğinde, fedakarlık ve diğergamlığınız enayilik olarak görüldüğünde, tahammül sınırlarını zorladıklarında; hiç sesi çıkmayan, olana gözlerini kapayan, bencilliği tavan yapmış, sadece kendi çıkarlarına dokunulduğunda harekete geçen körleşmiş bir insan yığını içinde kendinizi buluveriyorsunuz. Ve bir kaygı sarıyor sizi " Ben ne zaman körleşeceğim kim bilir!"...

    Kitabın beyaz körlük olarak gösterdiğini görebilme fonksiyonunu yitirmemiş olan kalp ve aklımızın süt beyazı bir körlük salgınına maruz kaldığı için görememesi olarak nitelendirebiliriz. O kadar parlak bir beyaz ki tarif edilemez bir boşlukta kendinizi arayıp duruyorsunuz. Bu arada dış dünyayı afedersiniz 130k (13=B) götürse de sizin tek düşünceniz karnınızın birazcık doyması. Bu açlık için insani değerleri bile satabilecek kıvama gelebiliyorsunuz. İçinde yaşadığı süt liman hayat dışardan bir gözle bakıldığında kokuşmuş bir foseptikten farklı değil. Bu sebeple görmediğiniz kokusundan rahatsız olduğunuz bu pisliklerden bir an önce arınmak için yağmuru bekliyorsunuz. En sonunda gözleriniz görmeye başladığında "insanlığımdan ne kaldı?" diye düşünüyorsunuz.

    Kitabın dili akıcı fakat konuşma çizgileri bulunmadığı,virgül kullanılarak devamı getirildiği için biraz karmaşık gelebiliyor.ama anladığınızı görünce bunun çok da önemli olmadığını görebiliyorsunuz.
    #18383429 etkinliğine dahil olmak için okuduğum bu kitapla ilk José Saramago kitabını okumuş bulunmaktayım. Emeği geçenlere ve bize tanıtanlara teşekkürü bir borç bilirim.
  • Başka birinin evine girmek gerçekten zor bir şeymiş. Bugün hayatımda ilk defa hırsızları takdir ettim. İnsan başkasının evine girerken karşısına ne çıkacağını bilemiyor. Dışarının havasıyla içerinin havasının birbirinden farklı olması mıydı beni engelleyen, yoksa içeride karşıma çıkabileceklerden bunca zaman sonra korkmam mıydı, bilemiyorum... Ama sen değil miydin, bu yaşına kadar kendi ayaklarının üzerinde durup içinden her bulduğu fırsatta hayata karşı meydan okuyan kişi? Şimdi ne olmuştu da için tedirginlikle ve korkuyla dolmuştu? Anahtarı kapının kilidine sokup çevirmen gerekiyordu, bu kadar basit. Bileklerin, ellerin, parmakların yerli yerindeydi; ama iraden kilidi çevirmeye yetmiyordu. Kilometrelerce uzaktan bu işi yapmak için gelmemiş miydin? Şimdi neden duraksıyordun korkak bir çocuk gibi? O tık sesi seni çok korkutuyordu, itiraf et. Ya o tık sesi geldiğinde kapı açılırsa?

    Anahtarı kilide soktuktan sonra arkama dönüp baktım. Arkamda bekleyen ablamı daha fazla telaşlandırmamak için bu yaşıma kadar takındığım soğukkanlı halime yeniden bürünmek zorunda kaldım. Ben ki, yaşça küçük bir kardeş olarak, hayata karşı her zaman ablamdan daha soğukkanlı ve katı olmak zorunda kalmıştım. Belki de, armağan denilebilirse, hayatın bana bir armağanıydı bu: Dışarıdan soğukkanlı görünmek ve içinde patlayan yanardağı hiç kimseye belli etmemek.

    Biraz cesaret biraz da mecburiyet ile kapının kilidini çevirdim ve o çok korktuğum an başıma geldi. Kapının açıldığını ifade eden tık sesi kulaklarımdan girip beynime bir çivi gibi çakıldı. Kilidin açılmasıyla kapının geriye doğru hareket etmesi hemen hemen aynı anda oldu. İçerinin kesif ve ağır kokusu yüzüme çarptığında kalbimin, yıllar sonra belki de, pır edip göğsümden hareketlendiğini hissettim. Ablamın yüzümde belirebilecek korku ifadesini arkamda olduğu için göremeyeceğini bilmek ise o an beni bir nebze rahatlattı ve kendime getirdi.

    Evin içerisine girdiğimde, sanki ev sahibi 1 yıl önce ölmemiş de daha biraz önce evini kapayarak dışarı çıkmış, akşam tekrar evine gelecekmiş gibi bir manzara vardı. İç çamaşırları kurumak üzere etrafa saçılmış; son gün okunan gazete ve su içildiği her halinden belli olan bir bardak yatağın kenarına kaldırılmak üzere yerleştirilmişti. En dramatiği ise, ev sahibinin pijaması, yatağın içerisinde akşam giyilmek üzere yorganın altında bırakılmış; fakat 1 yıldır sahibinin öldüğünden habersiz çoktan ölüm uykusuna yatmıştı.

    Ağzımı bıçak açmıyordu. Tek yaptığım evi incelemek ve ilginç bir şeyler bulmaya çalışmaktı. Belki ev sahibine dair ufacık bir ipucu bulurdum ve bir gün onu içimde affedebilirdim. Bu umutla her yere baktım. Her kağıdı okudum, belki bir mektup vardır diye. Affetmemi gerektirecek hiçbir ipucu bulamadım. Çekmecelerden birinde ise, ev sahibinin umreye gittiği fotoğraflara rastladım. Hafif bir gülümseme sardı yüzümü. Engel olamadım. Sonra, bir kenara bırakılmış seccade ve evin çeşitli yerlerinde bulunan Kur'an-ı Kerim'ler gördüm. Bütün bunlar ev sahibinin son zamanlarında kendisini dine yönlendirdiğini açık bir şekilde söylüyordu. Peki ama, ev sahibinin inancına göre, Allah'ın verdiği canı Allah'tan önce alan bir kişi sırf umreye gitti diye Allah tarafından affedilir miydi? Karşısına gelinmemesi emrolunan 7 emirden birini ihlal eden kişi, ömrünün son dönemlerinde pişman olsa her şey yeniden başlar mıydı? Başlamamalıydı. Affedilmemeliydi. Çünkü ben affetmiyordum...

    Evden çıkmaya yakın, ev sahibinin yatağının başında turuncu renkli çok eski bir bavul gördüm. Aklıma Orhan Pamuk'un Babamın Bavulu isimli kitabı geldi. O an aklımdan yüzlerce düşünce geçti. Son bir defa daha gülümsedim ve bir hırsız gibi girdiğim evden bu sefer korkusuzca kapıyı kapayarak birkaç saatliğine ara verdiğim sahte hayatıma geri döndüm.