• Sınava hazırlanırken şöyle bir soru ile karşı karşıya geldim. https://i.hizliresim.com/vjkYk6.jpg
    Ancak ben paragrafı okuyunca cevaptan ziyade soruya odaklandım. Bunu nereden hatırlıyorum diye birkaç saniye düşündüm ve hemen kitaplığıma koştum. Ve buldum Montaigne-Denemeler’den bir alıntı. En sevdiğim bölümlerden biriymiş http://i.hizliresim.com/nOzGV0.jpg
    Okuduğumuz kitaplarla günlük hayatta ne zaman nasıl karşılaşacağımızın belli olmaması beni gerçekten mutlu etti. Ne demiş ilerlemeci, yeniden kurmacı eğitim felsefesi öncülerinden John Dewey : “Eğitim (okul) yaşama hazırlık değil yaşamın kendisidir.” :)
  • Düşünme yetisinin insanlardan alınıp maymunlara verildiği bir dünya hayal edin. Nasıl bir hayatımız olurdu hiç düşündünüz mü?

    İlk cümlesinden son cümlesine kadar ilgiyle ve merakla okuyacağınız, sizi asla sıkmayan, binlerce sayfa olsa bile okunabilecek; hatta seri kitap şeklinde 6-7 kitaptan oluşsa tadından yenmeyeceğini düşündüğüm nadide bir eser. Diğer bilim kurgu eserlerinden farklı olan yanı, yazarın konudan ziyade olaylara önem vermesi. Bu yönüyle bilim kurgu romanlarını seven; fakat okurken yoğun konudan dolayı boğulup sıkılan okurların bu romanda sıkılmayacağının garantisini veriyorum.

    Günümüzde, bilim insanları tarafından insanı diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliğin düşünme özelliği olduğu kabul edilir. İnsan diğer varlıklara göre, üstün bir zekaya sahip olup mantıklı hareket edebilme yetisine sahiptir. Peki bizi özel kılan bu tek yönümüzün olmaması halinde nasıl bir hayatımızın olacağını daha önce hiç düşünmüş müydük? Özel olarak yaratıldığına inanan biz insanlar, özel olarak yaratılmadığımız bir gezegende yaşasaydık hayat koşullarına nasıl tepkiler verirdik? İşte kitabın sorduğu soru ve aradığı cevaplarla birlikte bütün anlatmak istediği budur. Tam bir bilim kurgu romanı özelliğine sahip olup insan ırkının geçmişine ve geleceğine yönelik tespitlerde bulunarak, insanlığa yol göstermek amacındadır. Bu yönüyle şimdiye ve geleceğe yapılan bir uyarı niteliğindedir. Yazar adeta insanlığın kulağını çekmektedir.

    Kitabın kapağından da açıkça anlaşılacağı üzere, romanın konusu evrim teorisiyle yakından ilgilidir. Fakat evrim teorisinin ispatı veya eleştirisi gibi konulara girmeden roman niteliğini korumayı başarabilmiş yazar. Yalnızca, günümüzde de bilimsel olarak kabul edilen, insan ırkına en yakın genlere sahip hayvanın maymunlar olduğu argümanını kullanarak bizlere müthiş ufuk açıcı bir bilim kurgu roman sunmuş yazar...

    Bana göre romanın güzel bir yönü de George Orwell'ın Hayvan Çiftliği romanına benzerliğidir. Hatta bazı cümleler dahi birbirine benzemektedir. Bilindiği üzere, Hayvan Çiftliği'nin sonunda barbarlaşan domuzlar adeta insanlara benzetilerek yazar tarafından roman sonlandırılıyordu. Hatta Hayvan Çiftliği'nin son cümlesinde yer alan; ''Dışarıdaki hayvanlar, bir domuzların yüzlerine, bir insanların yüzlerine bakıyor; ama onları birbirinden ayırt edemiyorlardı.'' cümlesi son derece çarpıcı ve etkileyici bir son olarak roman tarihinde altın harflerle yer etmiştir. Maymunlar Gezegeni'nde ise, maymunların modern ve uygar hallerinin, insanların modern ve uygar hallerine çok benzediğinin, onları birbirinden ayırt etmenin çok zor olduğunun vurgulandığı birçok cümle bulunmaktadır. Mesela Ulysee'nin maymunlarla ilk karşılaştığında şaşkınlık içerisinde kurduğu ilk cümle; ''Beni yerimde donduran bu maymunun biz insanlar gibi doğru düzgün giyinmiş olması ve üstelik giysilerini de doğallıkla taşımasıydı.'' olmuştur. Bu yönüyle her iki roman arasında kafamda bir bağ kurmuştum. Başka hiçbir okurdan bu yönde bir benzerlik duymamışsam da benim için önemli ve hoş bir benzerliktir.

    Kitabımızın konusu şu şekildedir: Bir yazar olan Ulysee Moreu, 2500 yılında Dünya üzerinde henüz gerçekleştirilmemiş büyüklükte bir projenin içerisinde bulur kendisini. Proje, Betelgeuse adında bir gezegene gidip orada yaşam olup olmadığının incelenmesidir. Bu proje için yanında dünyaca ünlü profesör Antelle ile Arthur Levain isimli bilim adamı yer almaktadır. 2 yıl süren bir yolculuktan sonra kahramanlarımızın inmiş oldukları Soror isimli gezegen, dünyaya ürkütücü bir şekilde benzemekte olup yaşam koşulları da hemen hemen benzerlik göstermektedir. Ancak bir fark vardır. Önemli bir fark. Bütün her şeyi değiştiren bir fark. Bu fark, Soror gezegeninde düşünme ve zeka gücüne sahip yaratıkların maymun olmalarıdır. İnsanlar ise, günümüz maymunları gibi en fazla taklit edebilme yeteneğine sahip, maymunlar için bilimsel deneylerde kullanılmaya yarayan, akılsız, iç güdüleriyle yaşayan birer canlıdan ibarettir. İşte kahramanlarımız böyle bir gezegenin ortasında bulur kendisini. İçeriğe fazla girmeden romanda yer alan bir paragrafı paylaşarak ne demek istediğimi sizlere göstermek istiyorum:

    ''İki tarafı kaldırımlarla çevrili, oldukça geniş bir yolda ilerliyorduk. Endişeyle yoldan geçmekte olanları inceledim: Hepsi maymundu. Dükkanın kepenklerini açmakta olan bir tüccar, bir tür bakkal gördüm; merakla dönüp geçmekte olan bizlere baktı: O da bir maymundu. Bizi geçen arabalardaki yolcular ve sürücülere dikkatlice baktım: Dünyadaki modaya uygun giyinmişlerdi ve hepsi maymundu.''

    Netice itibarıyla, mutlaka okunması ve okutulması gereken etkileyici bir eser...
  • Ben her zaman new york times bestseller romanlara bir şans tanımışımdır. Bu kitaba başlamamın nedeni de bir bestseller oluşuydu. Ama gelin ve görün ki her bestseller okunabilir değil. Hatta yazılma amacını, neden yazıldığını düşününce çıkmaza giriyorum. Neden böyle bir şey yazılmış. Hayata dair verebileceği bir ders var mı?
    Hayır!
    Daha bunun gibi bir sürü soru cevap yazabilirim ama gerçekten bu kitabın, daha doğrusu bu serinin amacı ne?
    Yazarın yazdığı kadın karakterle başlamak istiyorum. Bu kadın karakteri yazarken aklı neredeydi diye sormak istiyorum. Kitabın ilk kısmında Beth adlı kadın karakterimiz kuytu bir​ sokaktan geçerken iki tane ergen kolejliyle karşılaşıyor. Ve tahmin edersiniz ki niyetleri kızı köşeye çekip işlerini halletmek. Beth elbette izin vermiyor. Vermemeli de zaten. Hayatında ilk defa gördüğü, onu zorlayan şeref yoksunu, insan görünümlü yaratıklar bunlar.
    Onu zorlayan ve sizi şaşkınlığa uğratacak kadar açık sözlü olan oğlanın elinden bir şekilde kurtuluyor. Emellerine ulaşmalarına engel oluyor. Evet! Diyoruz. Kadın dediğin böyle olur, elbet bir kaçış yolu bulunur.
    Daha sonra bizi şaşkınlığa uğratıp her şeyi bir kenara bırakıp, oturup düşüneceğimiz bir kısma geliyoruz.
    Wrath adlı, aynı zamanda kitaptaki ana erkek karakterimiz, Beth'in evine geliyor. İlk gelişini atlıyorum. İkinci gelişince Beth'e bir şeyler oluyor. İlk defa gördüğü bir adam, evine giriyor. Ve onun düşündüğü tek şey, yakışıklılığı, cezbediciliği... Yazar bunu ne kadar haklı göstermeye çalışsa da çok üzgünüm ama bu nasıl bir zihniyet?..
    Wrath, birden çekim hissediyor, Beth bir çekim hissediyor. Ve daha dün gece erkeklerin elinden zor kaçan kızımız. 'Dokun bana' 'Öp beni' diyor. Ve bu olayın tek açıklaması o adam diye hitap edilen hala nasıl bir varlık olduğunu hayal edemediğim şeyin yakışıklılığı(!)
    Bu yıl, bir kadını aşağılayan (ve bence tüm kadınları aşağılayan) bu olayı da türlü bahaneler arasına sıkıştırıp yok eden iki kitap elime geçti. Biri bu, diğeri de Tutsak.
    Bu kitabı okuyup sevenlere seslenmek istiyorum, duygusallık anlayışınız, espri anlayışınız, yakışıklılık anlayışınız gerçekten bu kadar mı? Bu mu? Neden? Oturup neden yargılamıyorsunuz. Bu kız neden böyle zayıf, türlü yetenekler bahane değil, asla da olmayacak bana göre. Onun bir vampir olması, güçlü olması falan inanın hiç umurumda değil. Ben yüz yirmi sayfayı aşırı sabırlı bir şekilde okudum. Kendime hayret ediyorum. O yaşanan saçmalıktan sonra beynimdeki kan çekildi. Bir de şu gözümden kaçmadı. Wrath adlı karakterin kendini tutmaya çalışma çabası... Öylesine yazılmıştı, o kadar barizdi ki.
    Ben içimdeki siniri buraya daha fazla nasıl dökebilirim bilmiyorum. Devamını okumadım ama nasıl bir rezalete dönüştüğünü duymak dahi istemiyorum. Diğer kitaplarını görmek bile istemiyorum. Bu serinin bestseller oluşunu da idrak etmekte zorlanıyorum. Gerçekten bu kitabı sevenlerle aynı ortamda dahi olmak istemem.
    Yazarın yakışıklılık anlayışından da bahsedip bu saçmalığı bitiriyorum.
    Neredeyse iki metre, bunu geçtim, uzun saçlar, yüz yirmi kilo, bacaklarının üst kısmı kadar kol kasları???? (Baldırları ya da her neyse) ve de son olarak deri pantolon mu?
    Okurken ne kadar şaşırdığımı anlatamam. Hatta doğru mu okuyorum diye onu anlatan paragrafı tekrar tekrar okudum. Kafamda canlandırdım. Berbat.
    Kitabın Darius adındaki kişinin Wrath'dan kızı hakkında bir şey istemesiyle başlıyor. Okumanızı tavsiye etmiyorum ama eğer ille de okuyacağım diyorsanız o şeyi kitabı okurken görürsünüz. Wrath kabul etmiyor. Darius ölüyor. Wrath Beth'i görüyor. İkinci görüşünde ise asla, dediği. Başkasından iste dediği şeyden birini yapmış oluyor. Ya üzgünüm ama bu konunun bu kadar basit gösterilmesi. Sadece dış görünüşe bakılarak böyle bir şeyin içine girilmesi benim aklım ve mantığımın dışında. Hiçbir zaman kabullenmedim ve kabulleneceğimi de sanmıyorum.
    Saçma ötesi bir kitap, gerçekten bu kitaba para verilmesi bile israf. Daha fazla anlatırdım eğer tamamını okumaya yüreğim dayansaydı tabii.
    Bu kitaptan uzaklaşın
  • Çok Okuyan Değil Eleştirel Okuyan Bilir

    Çok kitap okuduğu halde düşünce anlamında sığ kalmış insanlar vardır. Bir dönem bakarsınız bir kişiyi kendisine önder edinip papağan gibi onun sözlerini tekrarlar, bir başka dönemse farklı bir kişinin peşine düşüp bu sefer onun düşüncelerini tekrarlamaya başlar. Duyduğuna hemen inanan, bir fikri körü körüne savunabilen, düşünceleri arasında tutarlılık olmayan bu türden insanların sorunu çok kitap okumalarına karşın eleştirel okuma yetisi kazanamamış olmalarıdır.

    Emin Özdemir’in ‘Eleştirel Okuma’ kitabı bir yandan okuryazar olmakla okur olmak arasındaki farkı anlatırken diğer yandan nasıl bir gözle okumanız, ne tür bir çaba göstermeniz gerektiği konusunda çok çarpıcı bilgiler veren bir başvuru kitabı. Belki eğitim sistemimizin, belki de ailelerimizin bizi sorgulayan insanlar olarak yetiştirememesinden dolayı yetişkin düzeyine gelmiş insanların bile kitaplarda veya gazetelerde yazanları eleştirel bir süzgeçten geçirmeden okuduğuna tanık olmuşsunuzdur. Emin Özdemir’in Eleştirel Okuma kitabı, bu türden bir okuryazarlıktan gerçek bir okurluğa geçmek için kolları sıvayan kişiye hazine değerinde bilgiler sunuyor. Eğer okumayı seviyorsanız, ‘Eleştirel Okuma’, kitaplığınızdaki her kitaptan daha önde olması gereken bir kitap.
    Kitap “Okumayı öğrenmek sanatların en gücüdür” diyen Goethe’den bir alıntıyla başlıyor. Ardından Bacon’ın bir denemesiyle konuya giriyoruz: “Okuyorsan ne karşındakileri susturmak, bilgiçlik satmak için, ne her okuduğuna körü körüne inanmak, ne de konuşmalarına konu olmak için ama incelemek, düşünmek için oku.”

    Kitap eleştirel okumayı bilmeyen kişiler için tuzaklarla dolu. Size önce Sabahattin Eyuboğlu’nun dostlukla ilgili bir denemesini veriyor Özdemir. Eyuboğlu güzel Türkçesiyle çıkarlardan arındırılmış bir dostluğun yaşamın ana amacı olduğunu anlatıyor. En sonunda “Dostluk olmayan yerde hiçbir insanca değerin gelişebileceğine inanmıyorum” diyecek kadar dostluğu yüceltiyor Eyuboğlu. Verdiği örnekleri de düşününce Eyuboğlu’na hak veriyorsunuz. Sonra Salâh Birsel’den gene dostluk üzerine bir metin çıkıyor karşınıza. Şöyle diyor Birsel: ”Para babalarının dostu vardır, cebi deliklerin, atletlerin, adem babaların, ölüp ölüp dirilenlerin, kapı baca açık yatanların, yüreğine ateş düşenlerin, canını dişine takanların, yüzüstü bırakılanların, meydan dayağı yiyenlerin, bastıbacakların yoktur. Kalantorların dostu vardır, sıfırı tüketmişlerin yoktur.”

    Dostlukların zaman içinde sıkıcı bir hal alabileceğini anlatan Birsel görüş ayrılıkları, yaşama biçimleri gibi nedenlerden zamanla dostların birbirine yabancılaştığını söyledikten sonra Marcel Proust’un bir sözüyle kapatıyor perdeyi “Benim dostluklarla yitirilecek vaktim yoktur”.

    Dostlukla ilgili ilk düşünceleriniz biraz sallanmaya başladı. Hadi gerçeği söyleyelim, Birsel’in dostlukla ilgili yazdıklarını daha gerçekçi buldunuz. Şu anda iki metne de biraz mesafeli bakıyorsunuz. Çünkü birine doğru deseniz, öbürü yanlış olacak. Emin Özdemir işi bu noktada da bırakmıyor. Karşınıza Oktay Akbal’ın olgunluk döneminden bir yazı çıkartıyor. Akbal çıkar ve para ilişkileri yüzünden dostlukların çağımızda azaldığını söyleyerek şöyle bitiriyor yazısını: “Önemli olan şu, tek bir dostunuz bile varsa, bilin değerini. Küçük çıkarlar, geçici amaçlar için bozuk para gibi harcamayın. “Dünyada dost vardır” ilkesini yaratmaya çalışın. Gücünüzün yettiğince.”
    Özdemir sorgulamaya alışmamış, her okuduğunu gerçek sanan bir kişiyi öylesi bir ikilemin içine bırakıyor ki kişinin bu metinler arasında ilişki kurmaması, soru sormaması olanaksız. Farkına varmadan dostluk üzerine tez, karşı tez ve sentez olabilecek üç görüşü karşınızda bulup karşılaştırmalar yapmaya, metinleri eleştirel bir gözle yeniden okumaya başlıyorsunuz.

    Pisa 2015: Az Okuyan ve Okuduğunu Anlamayan Bir Kuşak
    Bir yazar, düşüncesini geliştirirken tanımlama, karşılaştırma, örneklendirme, nesnel verilerden yararlanma gibi yöntemlerden yararlanır. Okur da metinde yazarın oluşturduğu bütün iletiyi, aynı yöntemlerden yararlanarak bütünüyle anlamaya çalışmalıdır.Pisa 2015 sonuçlarına göre Türkiye okuma ve okuduğunu anlamada OECD ülkelerinin arasında Meksika’yla birlikte son sırada yer alıyor. Ne okuyan ne de okuduğunu anlayan bir kuşak için Emin Özdemir’in ‘Eleştirel Okuma’ kitabı bir başucu kitabı niteliğinde. Çünkü ‘Ne okusam?’ sorusundan çok daha öncelikli ve çok daha önemli bir soru ‘Nasıl okusam?’
    Okuduğunu anlamayan bir öğrenciden daha çok kitap okumasını istemek hiç de anlamlı değil. Bir öğrenci öncelikle bir kitabı nasıl okuması, nasıl anlaması ve yorumlaması gerektiğini öğrenmeli. Kitabın içindeki katmanları ayırt edebilmeli. Kuşkusuz bu çözümlemelerle birlikte okuduğundan da zevk alabilmeli. Okuduğunu anlamadan yüzlerce kitap okumaktansa, anlayarak tek bir kitap okumak yeğdir.
    “Bir paragrafı anlayarak okumak, bir matematik problemi çözmeye benzer. Nasıl problemin çözümünde öğeleri değerlerine göre kullanma, aralarındaki ilişkiyi doğru kurma bir zorunluluksa, paragrafı oluşturan sözcükleri de doğru algılama, birbirleriyle ilişkilerini bulma, yansıttıkları düşünceyi ve düşünsel düzeni görme de öylesine bir zorunluluktur.” E.L.Thorndike’ın bu sözleri ışığında Emin Özdemir, okuduğunu anlamak için temel yaklaşımları son derece akıcı bir dille aktarıyor.

    Öğretici metinler ve yazınsal metinlerin ayrı ayrı ele alındığı kitapta Tahsin Yücel’den Akşit Göktürk’e, Sait Faik’ten Ferit Edgü’ye, Adnan Binyazar’dan Nurullah Ataç’a, Yaşar Kemal’den Erhan Bener’e, Esendal’dan Dağlarca’ya, Külebi’den Necatigil’e, Orhan Veli’den Kemal Tahir’e kadar onlarca örnek var. Siz olay örgüsü, karakterler, imgeler üstüne kafa yorarken hiç fark etmeden kendinizi bir edebiyat şöleninin içinde buluyorsunuz. Emin Özdemir’in kitabıyla öğrenme isteğini aşan bir tutkuya dönüşüyor okumak. Özenle seçilmiş metinlerin ışığında okur yazarlıktan eleştirel okumaya doğru yelken açıyorsunuz.
    Her gerçek okurun kitaplığında olması gereken bir başvuru kitabı Eleştirel Okuma. Pisa sonuçlarını düşündüğümüzde belki de okulların Türkçe derslerinde temel kitap olarak okutulmalı.

    Alıntı
  • “Savaş ve Barış”, bugüne kadar okuduğum en uzun roman olmuştur ve bildiğim kadarıyla hali hazırda dünyanın en uzun romanları arasında yer alır. Toplamda dört kitap ve son sözden oluşan romanın her kitabı da çeşitli bölümlere ayrılmıştır. Tolstoy, bu eserde tarihe dair kişisel görüşlerini kaleme alırken felsefi düşüncelerine de yer vermiştir. Başka bir deyişle, bu eseri okurken, bazen edebi bir roman, bazen tarihi bir belge, bazen ise felsefi bir düşünce içinde kendinizi buluyorsunuz. Bu eser, edebi statüsünden ziyade kendine özgü tarzı ile belirginlik kazanmıştır.
    Tolstoy, bu romanında yeni bilgi verme, nakil etme yolunu kullanmıştır. Onun nakil yapısı kıyasa dayalı olarak okuyucuya, yaşanan olaya ilişkin her iki tarafın konumunu açıp gösteriyor. Yazar hızlı ve dikkate çarpmayan şekilde olayların arka planında kendi kahramanlarının özelliklerini okuyucuya iletiyor. Olayların derin ve ayrıntılı tasvirine dikkat ederek, özellikle savaş sahnelerinin ve ziyafet salonlarının okuyucuda dramatik ilgi oynatmasını sağlıyor.
    Tolstoy, romanı Rus dilinde yazsa da, diyalogların büyük bir bölümü (açılış paragrafı da dahil) Fransızcadır. Bu, romanda anlatılan dönemin Rus aristokrat yaşamına özgü durumundan kaynaklanır. Çünkü, o dönemde Rusya asil ortamında Fransızca konuşmak prestij sayılıyordu ve Fransız dili Rusçaya üstün tutulurdu. Fransızca olan diyaloglar olayların gelişimi sırasında, özellikle Fransa ile sorunun şiddetlenmesinden sonra azalıyor ve Moskova’nın yakılması ile yok seviyesine iniyor. Fransız dilinin romanda giderek azaltılması Rusya’nın kendisini Fransız kültürünün etkisinden muaf tutması anlamına gelir.
    Bu eser aşağıdaki şekilde özetlenebilir:
    Roman 1805 yılında Petersburg’da, Mariya Pavlovna tarafından kraliçe Ana Mariya Fyodrovna’nın onuruna verilen ziyafetle başlar. Romanda yer alan temel karakterlerin çoğu ve asil ailelerin temsilcileri Anna Pavlovnan’ın davetine katılırlar. Piyer Bezuhov, kontun yasadışı doğmuş oğludur. Birçok kişi, Piyer, zengin mirasın tek varisi olduğu için ona yaranmaya çalışır. Annesinin ölümünden sonra, babasının maddi desteği ile yüksek eğitim alması sağlanan Piyer, açık yürekli ama yüksek toplum içinde kendini gösteremeyen, kendisinin saf ve naif huyu ile Petersburg asalet hayatına uyumda zorlanan birisidir. Ziyafete davet edilen misafirlerin hepsi, Piyer’in, babası yaşlı kontun tüm çocukları arasında en çok sevdiği oğlu olduğunu iyi bilir.
    Yemekte aynı zamanda Piyer’in dostu, akıllı ve asil prens Andrey Nikolayeviç Bolkonski ve onun, asil ortamların ünlü simalarından olan eşi Liza da yer alır. Petersburg’un asil hayatını aşırı gösterişli, bununla bile sıkıcı bulan prens Andrey karısının da içinin boş ve yüzeysel düşünceli olduğu kanısındadır. Bu üzücü yaşamdan canını kurtarmak amacıyla Mihail İlarionoviç Kutuzov’un ordusuna yazılan prens Andrey Napolyon’a karşı savaşta yer alır.
    Daha sonra olaylar Rusya’nın eski şehri ve eski başkenti Moskova’da devam eder. Petersburg’un yüksek asil ortamından farklı olarak, bu şehir Rus milli özelliklerini daha çok korumayı başarabilmiştir. Kentte yaşayan Rostov asil ailesi anlatılır. Kont İlya Andreyeviç Rostov’un dört çocuğu vardır. Onlardan birisi olan on üç yaşındaki Nataşa (Natalya İliyiçna) Rus ordusunda subay olarak hizmet etmek arzusunda olan Boris Drubetskoy’un onu sevdiğine inanır. On iki yaşındaki Nikolay İliç ise, yetim olan ve Rostov’lar ailesi tarafından evlat alınan kuzeni Sonya’yı (Sofya Aleksandrovna) sever. Ailenin büyük çocuğu Vera İliyiçna biraz soğuk karakterli olsa da, başarılı bir evlilik yaparak Rus-Alman zabiti Adolf Karloviç Berg ile evlenmiştir. Ailenin en küçük temsilcisi olan Petya (Pyotr İlyiç) ise, ağabeyi gibi, gereken yaşa ulaştığında orduda hizmet etme arzusundadır. Ailenin büyükleri olan Kont İlya Rostov ve Knyaginya Natalya Rostova, mutlu ama her zaman ailenin maddi durumu hakkında endişe eden bir çifttir.
    Bald tepelerinde, Bolkonski’lerin hakim olduğu ilde ise başka olaylar cereyan eder. Prens Andrey kendi sıkıcı karısı Liza, zalim babası Prens Nikolay Andreyeviç Bolkonskini ve dindar, sakin kız kardeşi Mariya Nikolayevna Bolkonskaya’yı terk ederek orduda göreve gider.
    İkinci bölüm Rusya-Fransa savaşının hazırlık aşamalarının tasviri ile başlar. Artık orduya çağrılmış Nikolay Rostov, Hollabrunne savaşında ilk savaş deneyimini yaşar. Burada, Prens Andrey ile karşılaşır ve aceleciliği yüzünden ona karşı saygısızca davranır. Birçok genç asker gibi, Nikolay da, Çar I. Aleksander’ın emrindedir. Nikolay hizmet ettiği bölüğün subayları Vasili Dmitriyeviç Denisov ve sonradan psikolojik sorunları olduğu belirginleşen Fyodr İvanoviç Dolozov ile dosttur.
    İkinci kitap Nikolay Rostov’un Moskova’ya, evlerine dönmesi ile başlar. Rostov ailesinin tam müsrifleşme arifesinde olduğunun ve kötü maddi durum yaşadıklarına tanık olur. Kışı evlerinde geçirir ve bakım yaptığı Pavlovhad alayından dost olduğu Denisov ile ilişkilerini daha da geliştirir. Nataşa, güzel, çekici ve genç bir kızdır. Denisov ona aşık olur ve evlenmeyi teklif etse de, bu teklifi reddedilir. Aynı zamanda annesi, Nikolay’a zengin bir kız bularak onunla evlenmesini önerir. Fakat bu fikre kulak asmayan Nikolay, kendi gençlik sevgilisi olan Sonya ile evlenmek ister.
    Piyer Bezuhov, babasından kalan mirasa sahip olduktan sonra, nihayet Rus elit kesim tarafından kabul edilir ve imparatorluğun nüfuzlu, zengin ailelerinden birine dönüşür. İçten içe, bunun yanlış adım olduğunu düşünse de, Prens Kuragin’in genç ve çekici kızı Elen (Elena Vasilyevna Kuragina) ile evlenir. Yüksek sosyetenin en popüler ve çekici kadını olan Elen, yakında Piyer’e ondan çocuğu olmasını istemediğini bildirir. Elen, Dolohov ile ilişkiye girer ve buna dayanan Dolohov, Piyer’i toplum içinde aşağılamaya çalışır. Kendisine kontrolü kaybeden Piyer, Dolohov’u düelloya çağırır ve düello sırasında onu ölümcül bir şekilde yaralar. Bu olaydan dehşete düşen Elen, Piyer’i katil olarak görür ve yaşanan karmaşadan sonra, Piyer, Elen’i bırakmaya karar verir. Piyer, karışık ruhsal durum yaşadığı bir dönemde, masonluk toplumuna katılır ve masonların uluslararası politikasından kaynaklanan fikirlerin yayıcısı gibi davranır. İkinci kitapta, Piyer’in iç ıstıraplarının, iyi insan olma ve ideal insan arayışlarının tasvirine geniş yer verilir. Şimdi bu zengin asil, bir felsefi soru etrafında düşünür: bir insan akılsızlarla çevrili bir ortamda nasıl ahlaklı yaşam sürülebilir? Bu soru, Piyer’in sonraki yaşamında dayanak olur. Kendi köylülerini serbest bırakmaya ve onların yaşam koşullarını iyileştirmek için çalışmaya başlar.
    Nihilist ruhaniyeti çökmüş Andrey, orduya dönmez ve mülklerin yönetimi ve Rus ordusunun durumunun iyileştirilmesi için yasa tasarısının hazırlanması ile meşgul olur. Aynı dönemde Piyer yeniden Andrey ile görüşür ve ona yeni bir soru ile gelir: Bu ahlaksız dünyada Tanrı nerededir? Piyer, panenteizm ve ölümden sonra yaşam ile ilgilenmeye başlar.
    Piyer’in uzun süre kendinden uzaklaştırdığı karısı Elen yeniden onu kabul etmesi için rica eder ve ondan sonra Petersburg’un yüksek toplumunda saygın ev hanımlarından biri olarak tanınmaya başlar.
    Prens Andrey hazırladığı yeni askeri yasanın kabul edilmesi ve doğrudan imparatora ulaştırılması için girişimler yapar. Aynı dönemde Petersburg’da olan genç Nataşa Rostova ilk kez Petersburg asalet balolarından birine katılır ve orada Prens Andrey ile tanışarak onu kendine hayran bırakır. Prens Andrey, Nataşa ile görüşmesinden sonra yeniden adeta hayata döndüğünü hisseder ve birkaç ailevi görüşmeden sonra Nataşa’ya evlilik teklifi eder. Fakat oğlunun Rostov’larla akraba olmasına karşı çıkan yaşlı Prens Bolkonski düğün için bir yıl beklemesi gerektiğini söyler. Bu olaydan sonra Prens Andrey Nataşa’yı terk ederek yeniden orduya döner. Bundan ciddi sarsıntı geçiren Nataşa’nın moralini düzeltmek için Kont Rostov onu ve Sonya’yı yanına alarak Moskova’ya götürür.
    Nataşa Moskova’da operaya gelir ve burada Elen ve kardeşi Anatol ile tanışır. Aynı dönemde Anatol yeni bir kadınla evlenmiş ve onu Polonya da bırakarak Rusya’ya kaçmıştır. Nataşa’ya çok yakın ilgi gösterir ve onunla ilişki kurmaya çalışır. Elen ve Anatol bunun için bir plan hazırlarlar. Anatol, Nataşa’yı öper ve sevgi mektupları yazarak onunla birlikte kaçmayı teklif eder. Uzun düşünceden sonra, Nataşa, Anatol’u sevdiğine karar verir ve Prens Andrey’in ablası Mariya’ya mektup yazarak nişanı bozduğunu belirtir. Son anda kaçış planından haberdar olan Sonya, bu planın hayata geçmesi önler. Piyer, önce Nataşa’nın davranışından korksa da, sonradan onun aşık olduğunu anlayarak bunu normal kabul eder. 1811-1812 yılları büyük kuyruklu yıldızını Moskova semalarında gördükten sonra Piyer için yeni bir yaşam başlar.
    Prens Andrey, Nataşa’nın nişanı bozmasını soğukkanlılıkla karşılar. Piyer, giderken Nataşa’ya özgür seçim imkanı vermiştir. Ama yakında Nataşa’nın yaptığından çok pişman olduğunu ve çok ağır rahatsızlandığını duyar.
    Ailesinin, özellikle Sonya’nın desteği ve dini inançlarının aracılığıyla Nataşa hayatının bu zor döneminden kurtulur. Aynı zamanda artık tüm Rusya yaklaşan tehlikeden ve Napolyon ile olacak savaştan konuşmaya başlamıştır. Piyer ise, kendini Napolyon’un Deccal olduğuna inandırır. Kendi topraklarını Fransızlardan korumak için köylü ordusu yaratmakla uğraşan yaşlı Prens Bolkonski’nin durumu ağırlaşır ve ölmek üzeredir. Rus ordusunun geri çekilmesi sonunda Bolkonski’lere ait arazinin Fransızların eline geçme ihtimalinin yaşandığı günlerde, köylü isyanı nedeniyle bölgeyi terk edemeyen hanım kız Mariya, tesadüfen o bölgede olan Nikolay Rostov tarafından görülür. Nikolay, Mariya’ya karşı yakınlık duysa da, Sonya’ya verdiği sözü hatırlar.
    Savaşın başladığı dönemde çarın Moskova’ya kadar gitmesi tüm Rus gençlerini şevke getirir ve herkes orduya yazılmaya çalışır. Böyle bir anda, genç Petya Rostov da nihayet, orduya yazılmak için ebeveynlerinin rızasını almayı başarır.
    III. cildin temel kahramanlarından birisi Napolyon Bonapart’tır. Yazar, bu ciltte imparatorun kişisel kalitelerini, alışkanlıklarını detaylarıyla tasvir eder, hatta onun sık sık itüzümü koklamasını belirtir. Aynı zamanda, 400.000 kişilik (yalnızca 140.000’i Fransızdı) Fransa ordusu ve onun Smolensk’e kadarki savaş yolu, Fransızların Rusya topraklarına girmeleri, Smolensk’in işgali açıklanmıştır.
    Piyer, Moskova’yı terk ederek Borodino Savaşı’nı izlemek için savaşa giden orduya katılır. Bir süre savaş ortamında yaşadıktan sonra Piyer’de ağır ruhsal sarsıntı oluşur. İnsanların birbirini öldürmesi, ölümün bir karış yakında olması onu teemmülde ve bu zamana kadar yaşamadığı yeni ve çok korkunç duygular yaşamasına neden olur. Savaş, orduların yok olması sonucu her iki tarafın çok büyük kaybıyla sona erer. Ruslar, Napolyon’un dev ordusu karşısında durabilmeyi başarırlar ve büyük kayıplara karşın avantaj elde ederler. Fakat stratejik nedenler ve ordunun ciddi kayıplarından dolayı, savaşın ertesi günü Ruslar geri çekilir ve Fransız ordusunun Moskova’ya doğru yolunu açarlar. Savaşta eserin iki ana kahramanı da ciddi yaralanır. Anatol Kuragin ayağını kaybeder, Andrey Bolkonski ise füze patlaması sonucu ölümcül yaralanır. İkisinin ölüm haberi yayılır ama ailelerine hiçbir resmi bilgi verilmez.
    Fransız ordusu Moskova’ya yaklaştıkça şehir nüfusu arasında çalkalanmalar olur ve Moskovalılar şehri terk ederek kaçmaya başlarlar. Şehri terk ederken evleri yakarlar. Bu ise kentte büyük yangının ortaya çıkmasına neden olur. Rostov’lar şehri en son terk eden ailelerden biri olur. Giderlerken kendileriyle sadece önemli eşyaları götüren aile, yaralıların şehirden çıkarılmasına yardımcı olur. Yaralıların arasında Prens Andrey Bolkonski de vardır. Ama Nataşa’nın bundan haberi olmaz.
    Napolyon’un ordusu Moskova’yı fethettiği zaman şehri terk etmeyen az sayıdaki Ruslardan biri de Piyer’dir. Moskova’ya giren Napolyon’u öldürmeye karar verir. Bunun için de, asıl kimliğini gizleyerek dilenci kılığına girer. Daha sonra Fransız askerlerinden birini kurtaran Piyer, hem askerler hem de esirler arasında nüfuz kazanır. Burada o, esirlerden Platon Karatayev ile dost olur. Karatayev ile sohbetleri Piyer’in moral yönünden zenginleşmesine ve dünyaya bakışının değişmesine neden olur. Fransız askerlerinin Moskova’yı yağmalaması ve silahsız Ruslara eğlence için ateş açmalarının tanık olduktan sonra, Piyer Bezuhov ordu ile beraber hareket etmeye zorlanır ve bu sırada ağır Rus kışına maruz kalan Fransız ordusu acilen geri çekilerek Rusya’yı terk etmeye çalışır. Bir süre sonra, Rus ordusu ile küçük çarpışmalar meydana gelir ve Piyer serbest bırakılır. Aynı zamanda, Petya Rostov, Fransızlar tarafından öldürülür.
    Bu arada, Napolyon’a karşı savaşta ağır yaralanan Andrey tesadüfen Rostov’ların evine getirilir. Aile, diğer yaralılarla birlikte onu da kendileri ile Moskova’dan Yaroslavl’a götürür ve ilgilenir. Nataşa yakında Andrey’in onlarla olduğunu öğrenir, bir süre sonra Marya Bolkonskaya da kardeşinin yanına gelir. Andrey, ölmeden önce Nataşa Rostova’yı bağışlar.
    Romanın sonunda Elen Kuragin Fransız askerlerinin birbirinden geçen hastalıktan ölür. Piyer yeniden Nataşa’yı bulur, Nataşa ona Andrey’in ölümünden, Piyer ise Karatayev’in ölümünden konuşur. Her ikisi birbirlerine karşı sevgi hissettiklerini anlarlar ve evlenirler.
  • İlk kitabı okuduktan sonra orijinal dilindeki pdf'sini indirmiştim belki okurum diye. Aslında benim beklediğim Türkçe pdf'sinin çıkmasıydı fakat İngilizce dil yapısı aşırı basit olduğu için buradan devam etmeye karar verdim seriye.

    Bana göre serinin ikinci kitabı, ilkine göre az biraz daha iyiydi. Tek tek sıralayacak olursam:

    * Yukarıda da dediğim gibi, kitap orijinal dilinde gayet anlaşılırdı. Okurken anlamayacağınız yerler olacağını sanmıyorum.

    * Erotik sahnelerde olumlu yönde bir azalış görülüyor. Yani bir erotik romanda olması gerektiği kadar erotik sahneler içeriyor kitap.

    * Kitabın ilk yarısı bildiğimiz erotik roman tarzında ilerliyor. Çiftimiz sevgili oluyor ve çoğu erotik kitap çiftinde gördüğümüz şeyleri yaşıyorlar. Ama 2. yarıya geldiğimde beni ters köşeye düşürecek bir durumla karşılaştım. Ve bu okur bilmiyordu bunun sadece ufak bir başlangıç olacağını. Sonrasında "Ne! Nasıl yani? Hadi canım! Aman tanrım!" tepkilerini vereceğim durumlar gerçekleşmeye başladı. Neler olduklarını söylemiyorum, yoksa kitaptan alınacak bütün zevk gider. En fazla şu kadarını söyleyebilirim. 2. kitap "Olaylar,olaylar." dedirtecek durumlar yaşatacak size.

    * İlk kitaba oranla Ava'yı biraz daha sempatik buldum. Yaptıkları gözüme fazla çarpmadı, bana aşırı saçma gelecek bir harekette bulunmadı kendisi.

    * Hayatımda ilk kez bir kitapta bir evlilik teklifine hiç zorluk çıkarmadan "evet" cevabını veren birini gördüm. Belki olumsuz gelebilir size ama bu yönüyle şaşırtması iyi oldu benim için.

    * Belki de kitabı orijinal dilinde okuduğum için aldığım zevk daha fazlaydı.

    Fakat kitap için olumsuz söyleyeceğim şeyler de mevcut. Daha doğrusu az sonra birine çok fena saydıracağım.

    * Kitabın kapağı rezalet. İlk kitabın kapağına göre çok alakasız olmuş. Aslına bakacak olursak kitabın kapakları gerçekten hikayenin hiçbir kısmıyla örtüşmüyor. Fakat son kitapta şaşırtabilir de.

    * Ava'nın arkadaşı Kate, bana hiç de arkadaş gibi görünmedi. Tabi buldu erkeği (Sam'i), Ava'nın varlığını bizim erkekler olmasa unutacak kızı.

    * Kitapta çok fazla gereksiz çift kaplıyor. Örneğin Victoria-Drew ikilisi. Bunlar sevgili midir, değil midir kısacası ne idüğü belirsizler benim için.

    * Şimdi geliyorum saydırmaya: Arkadaşlar, hatırlarsanız ben Jesse Ward için "Baskıcılıkta dünya markası" gibi bir tanım kullanmıştım. İlk söylediğimin hala arkasındayım. Benim değinmek istediğim başka noktalar var. Meğer bu Jesse düşündüğümden daha pislik biri çıkmasın mı kitapta? Adam bildiğimiz orospu çocuğuymuş da benim haberim yok. Mümkün olduğunca spoiler vermemeye çalışarak neden nefretimi kazandığını anlatmaya çalışacağım.

    * Sally'i sürekli "O sadece arkadaşım. Bizi ayırmaya çalışmıyor, kafanda kuruyorsun bunları Ava." diye savunması çıldırttı beni.

    * Kitap boyunca Ava'nın her işine burnunu soksun, kızın her bir sırrını bir şekilde öğrensin ; fakat iş kendisine geldiğinde tam bir kapalı kutu olsun. Hele bir itirafı var ki... Allah belanı versin Jesse, tez zamanda geber inşallah! Ben Ava'nın yerinde olsam o anda bitirirdim ilişkiyi. Çünkü Jesse'in orada yaptığı tek şey bağımlılığına sığınmaktı (Tabi ona göre bu bir bağımlılık değil ya.) .

    * İlk kitapta Jesse tam bir boş adamdı benim gözümde. Burada ise hafif karanlık geçmişi olduğu gösteriliyor. Bence böyle bir şeye gerek yoktu. Yazar, boş adamı biraz doldurayım demiş ama böyle olması için geçerli hiçbir sebebi yok.

    Kitap bazı soru işaretleri bırakıyor elbette ama 2. kitap çok normal bir şekilde sonlanıyor. Hal böyle olunca "3. kitapta fazla bir şey olmaz, özetini okusam da olur." dedim. Demez olaydım a dostlar! Kitap daha da şoka sürüklüyormuş meğerse okuyucuyu. Az önce üst paragrafın son cümlesinde yazmış olduğum şeyi yazar bana güzel yedirdi. Biraz da bu ironi için üst paragrafı koyu renkle belirttim.


    http://belleninkutuphanesi.blogspot.com.tr/...a-beraber-yorum.html
  • Oğullar ve Rencide Ruhlar isimli kitabın devamı olan bir kitap: Cehennem Çiçeği. Alper Canigüz bu kitapta da ilk kitapta olduğu gibi Alper Kamu isimli 5 yaşındaki büyümüşte küçülmüş bir çocuğun başından geçen maceraları anlatılıyor. Kurgusuyla, okuru şaşırtan olaylarla ilk kitabı hiç aratmıyor. Bu kitapta sorun olan bir şey kitabın sayfa sayısı. Yazar ilk kitapta tek bir olay üzerinden daha çok gittiği için ilk kitabın 204 sayfa olması yeterli olmuştu ama bu kitapta Alper Canigüz üç farklı olayın üzerine gitmiş; mahallerine yeni taşınan Ümit’in ve ailesinin olayları, Alper Kamu’nun dadısı Hatice’nin olayı ve Alper Kamu’nun ölen amcasının olayı. Hadi dadısının olayı çok uzun değildi o yüzden bunu es geçsek de diğer iki olaydan iki ayrı kitap çıkabilirdi. Tabi üçüncü kitabın artık okuru şaşırtmayacağı için biraz sıkmaya başlayacağından üçüncü kitap fikri biraz mantıklı gelmiyor. Onun yerine 221 sayfa yerine şöyle 350 sayfa civarı yazılsaymış, olaylar hızla gelişmeyip okurun ağzında daha güzel bir tat bırakabilirdi. İşte böyle yapmayarak iskenderi ayransız yemiş gibi oldum. Bir puan kırma sebebim tamamen bundandır.
    Bu kitapta pek fazla Alper’in mahalledeki arkadaşlarıyla yaşadığı olayları göremiyoruz. Şöyle bir mahalle maçı yapılsa fena olmazdı. Tabi pek göremememizin sebebi Alper’in mahalleye yeni gelen Ümit ve ailesinin sırrını çözmeye odaklanması. Ailenin içine girdikçe “Rıza Baba aile tam bir pislik çıktı” moduna giriyoruz. Tabi tüm olayların açığa çıkmasında vesile olan tek kişi de bizim sivri zekalı karakterimiz olan Alper Kamu’dan başkası değil.
    Şimdi ilk paragrafta bahsettiğim duruma tekrar dönelim. Alper Canıgüz’ün sadece 4 tane yayınlanmış kitabı var ve kitapların sayfa sayısı ortalama 200 sayfa. Kitaplarını okuduğunuzda kaleminin ne kadar kuvvetli olduğunu görüyorsunuz. Hatta bu hissiyat daha ilk sayfalarda oluyor. İşte bu kadar iyi bir yazma yeteneğine sahip biri niçin daha uzun romanlar yazmıyor? Acaba yazamıyor mu desek imkanı yok. Bu kadar iyi bir kaleme sahip birinin daha uzun romanlar yazamaması fikribana çok mantıklı gelmiyor. Bu durumu kafamda soru işareti bırakarak bu paragrafı sonlandırıyorum.
    Bu iki kitabın bir de ben de ayrı bir özel yeri oluştu. Batmanlı bir arkadaşımı bu iki kitap sayesinde bir kitap kurduna dönüştürmüş olabilirim. Sizin de çevrenizde çok okumayan ama potansiyeli yüksek biri varsa mutlaka bu kitapları eline verin. Eğer ki kitabın kapağını açarsa emin olun okumayı çok sevecektir.
    Kitapta bir de habire dipnot olarak Oğullar ve Rencide Ruhlar kitabına bakınız yazıyordu. Bana bu biraz gereksiz geldi. Yani iki kitap arasında yayınlanma süresi olarak 10 yıl olmasından dolayı belki yazar okurlar ilk kitabı unutmuştur diyerek böyle bir şeye başvurmuş olabilme ihtimali olsa da bu mantık bana çok mantıklı gelmedi. Sonuçta hiçbir seride böyle bir şey görmedim. Yazar hiç böyle bir şeye başvurmadan akışına bırakmalıydı olayları.

    Buradan sonra yazacaklarım ilk kitaba yazdığım incelemeye benzeyeceğinden burada incelememi kesiyorum. Kesinlikle herkes bu iki kitabı okumalı.
    http://ahmedyasirorman.blogspot.com.tr/...er-canguz-kitap.html