Bu Tendürek'teki çatışmada bir üsteğmen ayağından vuruldu, bu üsteğmen zamanında bir askeri sopayla döve döve öldürmüş. Ceza yemiş, yatmış da birkaç sene. Gece içki içip geliyor, koğuşlarımıza girip bizi dövüyordu. 40-45 yaşında, yarbay falan olması gerekiyor ama kıdemli üsteğmendi. Bir keresinde, yatıyorum, kaldırdı, "ne yapıyorsun" dedi. Beni güldürmeye çalışıyor. Gülmedim. Sonra bir yerlerimle oynamaya başladı. Ben de güldüm, ondan sonra beni dövdü. Çatışma çıkarsa, arkadaşlardan biri "ben vuracağım", öbürü "ben vuracağım" diyordu. Göreve giderken de, mesela beş bira bana zimmetliyor, beş bira öbürüne... Adam alkolik yani. Yük ağır, bir de beş bira, yeri geliyor ağırlıktan kumanyamı bile atıyorum. Molada çağırıyor, birasını veriyoruz. Herkes içtiğini biliyordu, bölük komutanları da. Tendürek'te çatışmadayken, bu üsteğmen şahlanmış, ayağa kalkıyor, küfür ediyor. Ayağa kalkmak yasak. Bacağına kurşunu yedi. Çatışmada 16 keleş, bir kanas çıktı. Ona değen G3, yani askeri. Üsler de "asker vurmuş" dedi. "Yanlışlıkla oldu" diye yorumlandı ama herkes askerin bilerek vurduğunu biliyordu. Geri dönmedi. Askerin hepsi, bunu yapana dua ediyordu..
Uykularında içsavaş yüreklerinde göçük
Televizyonda haberler ölü bir zaman
Bardakta siyah bira fena halde köpük
Nasıl da usanmışlar kurt gibi yaşamaktan
Her şeyi yapmak istiyordum ama kalkıp dolaptan bira almaya üşeniyordum. Ne zamandır üşeniyordum, sabahları kalkmaya, kitap okumaya, yemek yemeye, kanalı değiştirmeye…
"Ben nerde bir çift göz gördümse
Tuttum onu güzelce sana tamamladım
Sen binlerce yaşayasın diye yaptım bunu
Bir bunun için yaptım
- Garson bira getir
Garsonun adı Barba
Ben nereye gittimse bütün zulumlardı
Bütün açlıklardı kavgalardı gördüğüm
Kötülüklerin büsbütün egemen olduğu
Namussuz bir çağ bu biliyorsun
- Garson rakı getir
Garsonun adı Hakkı
Sen belki de bir resimsin ne haber
Kırmızı bir Beykoz'un yanında duruyorsun
Yapan bir de ağaç yapmış yanına
Dallarına konsun diye kelimelerin
- Garson şarap getir
Garsonun hali harap"
Yağmur yağıyordu ve ortalık hâlâ çok karanlıktı o sabah. Çocuk sabahçı kahvesine vardığında gazeteleri dağıtma işini bitirmiş sayılırdı. Bir fincan kahve içmek için içeriye girdi. Burası Leo adında, aksi ve cimri bir adamın işlettiği bir kahveydi. Soğuk ve bomboş sokaktan sonra kahvenin dostça ve aydınlık bir görünüşü vardı. Tezgâhın önünde birkaç asker ve dokuma fabrikasından üç işçi oturuyordu. Köşede de, kamburunu çıkarıp eğilmiş, burnuyla yüzünün yarısını bira bardağına gömmüş oturan bir adam vardı. Çocuk başına pilotların taktığı gibi bir kask geçirmişti. Kahveye girerken çenesinin altındaki tokayı açıp yüzünün sağındaki siperliği küçük pembe kulağının üzerine kaldırdı. Kahvesini içerken çoğu zaman birisi gelip onunla dostça sohbet ederdi. Ama bu sabah Leo onun yüzüne bile bakmadı; oradaki adamlardan da konuşan yoktu. Hesabı ödeyip kahveden çıkmak üzereyken birisi ona seslendi:
"Evlat! Baksana!"
Arkasına dönüp baktı. Köşedeki adam bir parmağını kıvrık tutarak havaya kaldırmış, başını sallayarak onu çağırıyordu. Kafasını bira bardağından kaldırmıştı...
Sayfa 147 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 9.Basım, Ağustos 2024·Kitabı okudu