• 240 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Bir yazarı, fikir adamını, aksiyon insanını, siyasetçiyi vb tanımak için pek çok yol mevcut günümüzde. Adeta imkanlar bu tip insanları, dünyaya mal olmuş bu insanları tanımamız için bize yol olmaktadır. Biraz çaba ile dünyaya mal olmuş bu insanları tanımamak işten bile değildir. Peki nedir bu yollar?
    Mesela, ilk olarak, hatıratları ve günlükleri ele alabiliriz. Bu türler, aradığımız kişiyi tanımak için ilk elden kaynaktır. Günlüğü yazan kişinin yaşadıklarını samimi bir üslupla kaleme alınmasına hatırat, günü gününe bunları yazmasına da günlük denir. Bunları yazan kişinin samimi bir şekilde yazmasından, tamamen kendisinden, yaşadıklarından, iç dünyasından bahsetmesinden dolayı bu iki tür, aradığımız kişiyi tanımak için ilk olarak başvurduğumuz kaynaklar arasındadır. Ama, bu iki türü her kişi kullanmamaktadır. Yani, adı her insanın dilinde olan mühim insanlar, her zaman günlük ya da hatırat yazmamaktadır. Bu durum, aradığımız kişi ile ilgili araştırmalarda ne kadar ilk sırada olsa da genelde ulaşamadığımız kaynaklı arasına sokmaktadır bu iki türü. (Bu arada, otobiyografiyi hatırat statüsünde değerlendirdiğimiz için bir daha zikretmeye gerek duymadık.)
    Biyografiler ve monografiler de çok kullanılmakta, aranmaktadır. aradığımız kişi ile ilgili neredeyse bütün bilgilere ulaşabildiğimiz kaynak statüsündedirler. Mevzu alınan kişinin; yaşadığı dönemden doğduğu ülkeye, mensubu olduğu görüşten dostlarına, çevresine ve daha fazlasına kadar pek çok bilgiyi içerisinde barındırmaktadırlar. Bu sayede aradığımız kişi ile ilgili daha objektif bir yargıya varabilmemiz mümkündür. Ayrıca, biyografiyi yazan kişinin görüşlerine de başvurarak aradığımız kişi ile ilgili yolum yapmamız daha da kolaylaşır. Ama, bu iki türde aynı günlük ve hatırat gibi, bazı kişilere yazılmakta bazılarına yazılmamakta veya yazılamamaktadır. Bundan dolayı ne kadar faydalı olsa da az önce zikrettiğimiz gibi her aradığımız kişi için bulamamaktayız.
    Bunların yanında, bir de söyleşiler diye bir araçta mevcuttur. ( Söyleşinin içerisine röportaj, mülakat, sohbet gibi türleri de kattığımız için bir daha zikretmeye gerek görmüyoruz). Bu araç, aradığımız kişinin yaşamından daha çok, çevresinden daha çok; fikri dünyasına, belli konulardaki görüşlerine ulaşmak için birebirdir. Bu sebeple, aradığımız kişinin manevi dünyası, yaptıkları işlerin perde arkası hakkında bilgi sahibi edinmek için söyleşile çok iyi bir araçtır. Yalnız, bu aracında az önce zikrettiğimiz türler gibi, herkesle yapılmamış ya da yapılamamış olması hasebiyle çok kapsayıcı değildir yani her zaman aradığımız kişi ile ilgili ulaşabileceğimiz bir kaynak değildir. Diğer türler gibi...
    ***
    Peki hangisi? Hangi türler daha faydalı olur araştırmamız için?
    Bu konuda bir görüş belirtmek yanlış olur. Yani bu tür daha iyi, diğeri daha kötü tarzında bir görüş belirtmek yanlış olur. Bunun bizce iki sebebi var. Birincisi, her araştırmacının araştırdığı kişi ile ilgili bulmak istediği yahut cevabını aradığı mevzu farklıdır. Biri o kişinin yaşadığı dönemi merak eder diğeri yaşamını, aradığı kişinin neler yaşadığını merak eder; bir başkası onun görüşlerini öğrenmek ister bir diğeri hem onun görüşlerine, yaşamına hem de araştırdık kişi hakkında başka görüşlere başvurmak ister. Velhasılı, herkesin amacı farklı olduğu için, bu tür en iyisidir demek yanlış olur. İkincisi, az önce zikrettiğimiz türlerin tamamı, birbirlerini tamamlar niteliktedir. Türlerin bir kısmı araştırdığımız kişinin hayatı ile ilgili, başka bir kısmı onun görüşleri ile ilgili, diğer bir kısmı onun hakkındaki görüşler ile ilgili veya o kişinin yaşadığı çevre ile dönem ile ilgilidir. Ve tüm bunlar, birbirini tamamlar niteliktedir birini alırsanız araştırdığımız kişi ile ilgili bir şeyler hep eksik kalacaktır.
    ***
    Bu eser, dünyaya mal olmuş on altı şahsiyetle yapılan söyleşilerden oluşmaktadır. Bazılarını günümüz gençleri, yani bizler, ilk kez diyebiliriz zira bu söyleşilerdeki zatların çoğu ya vefat etmiş ya da eskisi kadar seslerini duyuramamaktadır. Ama hepsinin geçmişten mühim konumları vardı (bu eserdekiler için konuşuyorum). Onların izinden giden pek çok kişi vardı ve halen daha var.
    Bu söyleşiler 1992-1997 yılları arasında yapılmış peyderpey o dönemdeki gazetelerde veya dergilerde yayınlanmıştır.
    Bu söyleşileri okuyunca bu şahsiyetler hakkında -eğer varsa- çoğu soru işaretleriniz gidecek, -eğer yoksa- yeni soru işaretleri oluşacaktır. Söyleşilerin yetersizliğinden veya kalitesinden değildi bu durum. O şahsiyetleri daha çok tanımak isteyeceğiniz den kaynaklıdır bu durum.
    İyi okumalar dilerim.
    Muhabbetle.
  • 128 syf.
    ·10 günde·5/10
    Kitabın konusu kadınlar ve edebiyat. Ancak isim olarak neden kendine ait bir oda tercih edilmiş birazdan göreceğiz.
    Yazar Virginia Woolf'a biraz bakıcak olursak kendisi çocuk yaşta anne babasını kaybetmiş, zor bir çocukluk geçirmiş, hayatı boyunca ruhsal bunalımlarla cebelleşmiş bir kadın. Aynı zamanda feminist ve lezbiyen olan yazarımız yaşadığı iç buhrana dayanamayıp hayatını eşine bıraktığı mektubun ardından intihar ederek sonlandırmış.
    1929'da yayımlanan söz konusu kitapta yazar Virginia Woolf 'kadınlar neden edebiyatta başarılı olamadı' konusu üzerine değerlendirmelerde bulunmuş.
    Erkeklerin kadınlara sorduğu 'madem bizler kadar düşünme yeteneğine sahipsiniz öyleyse neden Shakespeare gibi bir dahi çıkaramadınız' sorusuna cevaben Woolf şöyle der 'Eğer kadınların kendine ait bir odası ve parası olabilseydi hatta aynı zamanda eğitim konusunda geri kalmak zorunda bırakılmasalardı elbette kadınlar da önemli edebi eserler bırakabilirlerdi'
    Tahmin ettiğiniz gibi eserimizin ismi tam da burdan ileri gelmektedir. Virginia Woolf'a göre kadınların kendine ait bir odası olmalı ki edebi eser çıkarabilsinler. Kitabında yoksulluk konusuna dikkat çeken yazar kadınların kendine özel alanlara sahip olamamasını, maddi konuda yetersiz bırakılmalarını 'hizmetçilik' yapmaktan vakit bulamamalarını tam da bu noktaya bağlıyor. Kadınlar eser bırakabilmek için yeteneğe sahiptiler ancak maalesef ki 19.yy'a kadar özel odayı bırakın kadın hakları zaten yok hükmündeydi.
    YAZARIN FEMİNİZMİ DEĞERLENDİRMESİ
    Yazara göre feminizm erkeklerin kadınsılaşması kadınların erkeksileşmesi anlamına gelmektedir. Evet bu konuyu biraz açalım.
    Zihinlerde iki ayrı cinsiyetin varlığı varsayımı üzerine fikir yürüten Woolf ‘a göre her birimizin içinde iki ayrı güç bulunsaydı ve bunlar iki ayrı cinsiyeti temsil etseydi kadının beyninde kadın erkeğe erkeğin beyninde erkek kadına egemen olabilirdi ve böylece ikisi uyum içinde yaşar, ruhsal işbirliği yaparlar ve bundan da normal sağlıklı bir beden hali doğardı. Katıksız erkek ya da katıksız kadın halindeki zihinler tehlikelidir, diğer cinsiyeti anlayamaz ve birbirine sempati besleyemez. Yine Woolf’un yaklaşımına göre bu iki özelliğin katıldığı bir karışım olmazsa zeka baskın görünür zihnin öteki yetileri sertleşir ve çoraklaşır. Kadınsı erkek ya da erkeksi kadın olmalıyız. Kendince feminizmi bu şekilde çözümleyen yazarın burda kadınların erkeksileşmesi ve erkeklerin kadınsılaşmasının yani çift cinsiyetin bir savunucusu olduğunu görüyoruz.
    Benim ise bu kısma katılabilmem mümkün değil. Virginia Woolf’a göre kadın ve erkeğin birbirini anlayabilmesi için içlerinde biraz da diğer cinsiyeti barındırmaları gerekiyor. Ancak eğer bu fikri kabul edecek olursak insanların doğayla, insanlarla, hayvanlarla, bitkilerle uyum içinde yaşayabilmeleri tamamen tüm mevcudatı içinde barındırabilmelerine bağlı. Bu ise yaratılan her şeyin birbirinin birebir kopyası haline getirir ki eğer farklılıklarımız bulunmasaydı dünya hiç de çekilir bir yer olmazdı. Aslında Virginia Woolf’un bu ütopik görüşünün altında yatan sebebin ayrımcılığın ve cinsler arasındaki katı kuralların son bulması dileği olduğunu biliyoruz. Buna çözüm bulmak hepimizin ortak temennisi. Bu ise insanları birbirine benzetmekten ziyade farklılıkları kabul edecek, diğerlerinin de en az kendisi kadar haklara sahip olduğunu özümseyecek, empati ve merhamet duygularına sahip insanlar yetiştirmekten geçer. Yaşadığımız alanın hepimize ait olduğunu, bu ortak alanda mutlu kalabilmek için hakka riayet etmeyi öğretmekten geçer. Biz farklı düşüncelere ve bedenlere sahip olabiliriz ancak sahibi bulunduğumuz haklar eşit, adil ve hakkaniyetli olmalı.
    Ben Virginia Woolf’un femizmle ilgili görüşlerine katılmıyorum ancak katıldığım bir şey var ki yüzyıllarca kadınlara gereken değerin verilmediği de bir gerçek. Kadın okumaz, kadın bilmez, kadın çalışmaz safsatalarıyla kadını tamamen köleliğe mahkum edildiği kadının kendine ait bir yaşamının olmadığı zamanlardan 21. Yüzyılda dahi tam anlamıyla kurtulabilmiş değiliz. Umarım daha adil, mutlu ve huzurlu bir gelecek inşa edebiliriz.
  • Ve ölü, en derin rüyalarına kadar ölümünün de hayatı gibi anlamsız olduğunu hissediyor: Ölümü anlamsızdır, değersizdir, renksizdir. Sen de tutmuş, bana yaşa diyorsun! Niye? Kimin için? Ne için? Ölmek benim hakkım değil mi? Canıma kıymak hakkım değil mi? Yetmez mi kendimi bu kadar katlettirdiğim, bu kadar katil olduğum? Nereye gitsem? Ne ile yaşasam? Kiminle? Ne için? Bu yeryüzünde bizler nereye gitsek ki? Bizler ihanete uğradık. Kalleşçe ihanete.
    Sen neredesin, ey öteki?..
  • Çünkü bilim insanlara nasıl yaşamaları gerektiğini öğretmez ve hiçbir değer yargısı üretmez. Din olmasaydı, biyolojik yaşamı insan hayatı seviyesine yükselten bu değerler mechul ve anlaşılmaz olurdu. Çünkü din, daha üstün başka bir dünyanın tabiatı, ahlâk ise onun anlamı ile ilgili "bilgi"dir.
  • Bu memlekette niçin emeğin değeri, sabrın meyvesi, hasbi çalışmanın semeresi alınmıyor? Bu memleket kendi kozasını örenlere niçin hiç kıymet vermiyor?
    Mustafa Kutlu
    Sayfa 163 - Dergah Yayınları 14. Basım
  • Alçaklık bu! Bütün sahtekarlık da burada, - dedi; gözleri kor gibi yanıyordu. - Hayat acıdır; hayat korkudur ve insanoğlu mutsuzdur bugün yalnızca acı ve korku var. İnsanoğlu hayatı seviyor, çünkü acıyı ve korkuyu seviyor. Buna da uygun yaşıyor. Acı ve korkuya karşılık olarak verilmiştir hayat; hep aldatılan yer burası. Bugünkü insan, o insan değil daha. Ama bir gün o yeni insan gelecek; yaşamakla yaşamamak arasında hiçbir fark göremeyen mutlu, gururlu, yeni insan. Acıyı ve korkuyu kim alt ederse o Tanrı olacak. Öbür Tanrı artık olmayacak.
  • 126 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Kitabı oldukça sevdim, önemli olan vardığın yer değil yolculuğundur derler ya bu kitabın da aslında öyle bir fikirle yazılmış olduğunu düşunüyorum. 36 yaşında Keiko Furukura adlı karakterimiz, 18 yıldır yarı zamanlı olarak çalışan bir süpermarket personeli, onun marketi gördüğü gözden bizde hikayeye dahil oluyoruz. Anlatım o kadar güzel ki her an raf düzenleyici ve kasiyer olduğumu hayal edebildim. Bir market çalışanının hislerini hissetmek hoşuma gitti, içselleştirdim, bu da benim kanımca kitabın iyi yazıldığını gösterir. Ayrıca konu; toplumun bakış açısı, artık normal ol nidaları arasında değer yargılarının ne kadar katı olduğunu yer ve mekan farketmeksizin gözler önüne seriyor. Bununla birlikte, iş hayatına yeni başlayanlara da önerimdir. Ben de biraz olsun bu durumu hissetmek, iş hayatı üzerine düşünmek için bu kitabı almıştım, alanınızın bir önemi yok iş dünyasına tanık olabiliriz.