• Bir ilaç içsem bari diye düşündüm, 
    Biraz kolonya sürünsem, 
    Ferahlasam, pencereyi açsam.
    Şöyle bir şey yazdım sonra: 
    Yağmur, çamurlu bir elbise dikiyor şehre
    Sıkılıyoruz hepimiz bu çamurlu giysinin içinde.
    Berbattı, 
    Bir şiire böyle başlanmazdı.

    İç ses diye söylendim, 
    Ardından Yıldırım Gürses...
    Aptal aptal güldüm bir de buna.
    Ayşecik vazoyu kırıyor
    Ve ‘tamir et bakalım’ diyordu babasına.
    Yapıştırsam da parçalarını hayatımın
    Su sızdırıyordu çatlaklarından.
    Karnabahar kızartmıyordu asla
    Başrolde kadınlar.

    Güçlü bir el silkeledi beni sonra
    Sanırım Tanrı’nın eliydi.
    Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan.
    Binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi, 
    Çok şey görmüşüm gibi, 
    Ve çok şey geçmiş gibi başımdan, 
    Ah...dedim sonra
    Ah!

    İç ses, diye söylendim
    Çocukken şöyle dua ederdim Tanrı’ya: 
    Tanrım bana hiç erimeyen, 
    Kırmızı bir bonbon şekeri yolla.
    Eski tül perdelerden gelinlik biçerdik
    Kardeşimle kendimize durmadan, 
    Olmayan çayları, 
    Olmayan fincanlardan içerdik.
    Olmayan kapıları açardık, 
    Olmayan ziller çaldığında.
    Siyah papyonlu olurdu mutlaka
    Resim defterimizdeki damat.
    Yedi günde yarattığımız dünya
    Mutlu olurduk pastel koksa.

    Ve şimdi şöyle dua ediyorum Tanrı’ya: 
    Olanlar oldu tanrım
    Bütün bu olanların ağırlığından beni kolla!

    Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
    Kapının arkasında yokum demiştim
    Ve divanın altında da.
    Bulamazsınız ki artık beni, 
    Hayatın ortasında.
    Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
    Beni kimse bulamazdı
    Tanrı’nın arkasına saklansam.
    O Kocamandı, en kocamandı o.
    Bir kız çocuğunun hayalleri kadar.

    Bir zamanlar kendimi
    Bulunmaz Hint kumaşı sanmıştım.
    Kaç metredir benim yokluğum? 
    Benden daha çok var sanmıştım.
    Benim yokluğumdan dünyaya
    Bir elbise çıkar sanmıştım.
    Dünyanın çıplaklığına bakmaya utanmadan
    Sonunda ben de alıştım.
    Ah...dedim sonra, 
    Ah!

    Güzin Ablası kitaplar olan bir kızdım, 
    İçim sıkılmasa o kadar
    Tek bir satır bile okumazdım.
    Taş bebeğim ters çevrilince ağlardı
    Bir derdi var derdim.
    Derdimi demeyi ben taşbebeğimden öğrendim.
    Ninni derdim, ninni bebeğim! 
    Cam gözlerini kapardı, naylon kirpiklerini.
    Plastik gözkapaklarının ardında, 
    Bilirdim rüyaları yoktu bebeğimin, 
    Gözyaşları da.
    Ağladıkça tükürüğümden sürerdim gözaltlarına.
    Bu kadar kolay harcamazdım rüyalarımı, 
    Kırmızı çantamda bayram harçlıklarım olmasa.

    İnsan çıtır ekmeği ısırdığında, 
    Kırıklar dolar kucağına, 
    İşte orası umudun tarlasıdır.
    Ve orada başaklar ağırlaştığında, 
    Sayısız ah dökülür toprağa.

    İç ses, diye söylendim
    Ve ah dedim sonra, 
    Böyle ah demeyi beli bükük bir ahlat ağacından öğrendim.

    Dallarına salıncak kurardı çocuklar, 
    Hızlı yaşanan bir hayatın şarkılarıydı salıncaklar.
    Meyveleri tatsızdı
    Eski bir lanetten dolayı
    Herkes dişlerdi acı meyvelerini, 
    Ve herkes söverdi ona.
    İsmini yazardı herkes onun bağrına, 
    Ah derdi o. Ah!

    Bıçağın ucundaydı insanların hafızası
    ‘İnsan unutandır
    ve insan unutulmaya mahkum olandır.’
    Tanrı şöyle derdi o zaman: 
    Ah!

    Ne çok dikeni vardı ahlat ağacının tanrım, 
    Ulaşılamazdı, 
    Sen sarılmak istesen ona, 
    O sana sarılmazdı.
    Ne çok dikenin vardı Tanrım! 
    Ne çok isterdim, 
    Sana sarılamazdım.
    Ve şöyle derdim o zaman: 
    Ah!

    Ahlat ahların ağacıydı, 
    Yaşlanmaya başlayanların, 
    İtiraf edilememiş aşkların, 
    Evde kalmış kızların.
    Ahlat ahların ağacıydı, 
    Cezayir nasıl cezaların ülkesiyse, 
    Öyleydi işte.

    Ve etimoloji Eti’lerden kalma
    Bir zaman birimiydi yanılmıyorsam.
    Ve yanılmıyorsam yalnız insanların, 
    Kahvaltı edip ağladıkları pazar sabahları yokmuş o zaman.
    Mesela o zamanlar
    Mutsuz olduğunda insanlar, 
    Yok olurmuş bazı dakikalar.

    Gülümsedim o sıra, 
    Bazen sevinirim, 
    Sevinmek nedense hep yedi yaşında
    Ve ah... dedim sonra, 
    Ah!

    Bazen ah diyorum durmadan, 
    Şimdi ben ahlatın başında, 
    Otuz iki yaşımda.
    Ahlar ağacı gibi.
    Rengarenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma, 
    Mavi, mor, kırmızı ve yeşil, 
    İstedim, hep istedim, 
    Sen iste derdim, iste yeter ki
    Vereyim.
    Her istediğimi verdim.Arttım, fazlalaştım, 
    Eksikli yaşamaktan.
    Ahlar ağacıyım, gibisi fazla.
    Başka bir şey istemem
    Artık beyazlaşan üç-beş tel saçıma, 
    Hesabımı vermekten başka.

    Vasiyetimdir: 
    Dalgınlığınıza gelmek istiyorum
    Ve kaybolmak o dalgınlıkta.

    At arabasıyla kağıt toplardı
    Her sabah çingene kadınlar.
    Üst üste yığılırdı buruşuk kirli kağıtlar
    Şaşırırdım
    Kadınların mı yoksa kağıtların mı memeleri kocaman?

    Bir zamanlar öfkem beni zora koşardı.
    Kızıl yelelerim yapışırdı terli alnıma
    Ne eğere gelirsin ne de semere derledi bana,

    Yeniden doğmuş olurdum oysa, 
    Öldüğümü sandıklarında, 
    Yalnızca kağıtlarda iyi koşan bir at olarak.

    Vasiyetimdir: 
    En güçlülerinden seçilsin
    Beni taşıyacak olanlar.
    Ahtım olsun, 
    Yükleri ağırlaşsın diye iyice, 
    Tabutumun içinde tepineceğim.

    2-
    Bir göl vardı evimizin karşısında, 
    Mavi gözleri olan, 
    Kara yağız bir şehirde yaşamışım meğer yıllarca.

    Ya siz, 
    Nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat? 
    Nasıldı
    Öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak?

    İlk üç vişneyi verdiğinde bahçedeki ağaç
    Annem sevindiydi hatırlarım.
    Ah demişti.
    Ah! 
    Üç küçük kırmızı dünya verilmişti sanki ona.
    Annem çok sevinmelerin kadınıydı.
    Bazen sevinince annem gibi, 
    Rengarenk reçeller dizerim kalbimin raflarına.
    Annem çok sevinmelerin kadınıydı, 
    Sıcak yemeklerin.
    Başına diktikleri o taş, 
    Ne zaman dokunsam soğuktur oysa.
    Ben okşadığımda ama, ısınır sanki biraz.

    İç ses! 
    Bu bahsi kapa!

    Mutfağa gidip domates çorbası pişirdim.
    Çoktandır öksüz olan mutfakta
    Buğulandı ve ağladı camlar, 
    Gözyaşlarını kuruladım perdelerin ucuyla.
    Çoktandır öksüz olan dünyaya baktım, 
    Allah babasıyla baş başa kalmış insanlara, 
    Poşetin tamamını beş bardak suya boşaltınca, 
    Sanki biraz rahatladım.
    Kazanlar dolusu çorba kaynatsam sanki, 
    Artık kimse mutsuz olmayacaktı.
    Ah...dedim sonra, 
    Ah! 
    İç sıkıntımla çektirdiğimiz bu fotoğrafta, 
    Aynı vampir gibi çıkacağız.
    Kırmızı çorbama ekmek doğrayınca, 
    Sanki biraz ferahladım.
    Karıştırdım ve iç ses diye fısıldadım: 
    Hala aç mısın?

    Bir tren geçti yine tam o sıra
    Ustura gibi kara, 
    Düdük çala çala, 
    Geçti şiirimin ortasından.
    Kes şunu dedim, kes artık! 
    Oldu olacak, 
    Kan kardeşi olsun ruhumla yollar.
    Merak ederdim, 
    Kesik başları ve sarı ışıklarıyla
    Nereye gider bu insanlar? 
    Raylar uzanırdı içimde kilometrelerce
    Bir kara yılan gibi, 
    Bilemezdim menzil neresi?

    Ah...dedim sonra
    Ve acilen makas değiştirdim.
    İç ses, diye söylendim, 
    Raydan çıkma bundan sonra.

    Kuyruk sallardı, 
    annemden kalma maaşım
    her üç ayın sonunda.
    Sevinirdi, 
    Kocaman bir kara kediyi okşamış gibi ellerim.
    Sarımsak kokulu fötr şapkalı amcalarla, 
    Muhabbet ederdik kuyrukta.
    Bizler sarımsak kokan uzun bir dizenin, 
    Fötr şapkalı kelimeleriydik, 
    Çürük dişlerimizle bizler, 
    Dökülmüş harfler gibi kelimelerden, 
    Saf ve pembe gülümserdik.
    Bizler her üç ayın sonunda yeniden doğan bebeklerdik.
    Neden ilerlemiyor bu kuyruk derdik, 
    Neden hep aynı yerdeyiz, 
    Hayattan söz edilirdi, 
    Zor denirdi, 
    Ve ardından susulurdu mutlaka.

    Fötr şapkalı amcalardan biri
    Ah derdi sonra, 
    Ah! 
    Kuyruk öfkeyle kıpırdanırdı o zaman.

    3-
    “Bir Arap şairi şöyle demiş, 
    Savaşta yenilen halkına, 
    Ağlamayın, ağlamayın, acınız azalır”

    Uzun bir dize dayardı hayat her sabah karnıma
    Şiir için düelloya gelmiş bir sevgili gibi, 
    Sorardı: 
    Daha yazacak mısın? 
    Hayır derdim, 
    Artık yazmayacağım.
    Ama şöyle denir: 
    Kılıç çeken kılıçla ölür.
    Ama şöyle denir: 
    Kaderden kaçılmaz.

    Ama yazgısını yaldızlı çokomel kağıtları gibi, 
    Tırnaklarıyla düzeltemiyor insan.
    Yıllarca biriktirdim
    rengarenk çokomel kağıtlarını kitap aralarında.
    Aşık olduğumda, 
    Çikolata kokardı kırmızı yazgım.
    hayatıma hayat diyemem artık.
    sarı yazgım her sonbahar onu
    biraz daha fazla, ömür yaptı.
    Maviye de, yeşile de dili dönmez ömrümün artık.

    Kara yazgımı şimdi kim bilir
    Hangi kitabın arasında saklıyorsun tanrım? 
    Ah.. dedim sonra
    Ah!

    İç ses, diye söylendim, 
    Başımda rüzgar vardı
    Başımda uğultular...
    Kalbim usulca kıpırdardı
    Ve ses çıkarırdı dokununca
    Çan çiçeğiyle karıştırırdı onu belki
    Bir başkası olsa.
    Başımda rüzgar vardı, 
    Yine esiyordum
    Hızla dönmeye başladı kalbim
    Rüzgargülüyle karıştırırdı onu belki
    Bir başkası olsa.
    Başımda uğultular...
    Fırtına çıktı sonra, 
    Yaşadığını anladı kalbim, 
    Böyle yaşanamaz derdi
    Bir başkası olsa.

    Bir zamanlar meydan okumak isterdim.
    Kaç meydanını okudum da bu hayatın.
    Yalnızca iki harfini öğrendim: 
    A
    H!

    Ah benim nergis kokulu cehaletim...
    Ruj lekeleri bıraktın bardaklarda
    Anlatmak isterdin kendini durmadan
    Bir bardağa bile olsa.
    Ne diyecektin, ne söyleyecektin
    Şairlerin şahı olsan, 
    Bir AH’dan başka.
    Ah benim nergis kokulu cehaletim
    Bana yıllarca, bunca sözü boşa söylettin.
    AH!

    Güçlü bir el silkeledi beni sonra
    Sanırım tanrının eliydi, 
    Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan, 
    Çok şey geçmiş gibi başımdan
    Ah dedim sonra, 
    Ah!

    İç ses, diye söylendim.
    Gel! 
    Ahlar ağacından sen de biraz meyve topla.

    Vasiyetimdir: 
    Bin ahımın hakkı toprağa kalsın...
  • Bir otobüs yolculuğundaydım ve bir şeylerin sonuna doğruydum. Memlekete gidiyordum. Neresi olduğunu pek bilmediğim bir mola yerinde durmuştu otobüs. “Sevgili yolcularımız, otobüsümüz otuz dakika ihtiyaç molası vermiştir. Otobüsten inerken lütfen değerli eşyalarınızı yanınıza alınız,” anonsu yapılmıştı.

    İndim. Cebimi yokladım. Sigara paketimi ve çakmağımı çıkardım. Sigaramı yaktım. Otobüsün ön camının yıkanışını hayranlıkla seyrettim. Üzerime sıçrayan su damlacıkları hiçbir şekilde beni rahatsız etmiyordu. Aldırmadım.

    Mola yerleri hep anlaşılmaz gelmiştir bana. Oradaki çalışan insanların buraya nasıl geldiklerini ve evlerine nasıl döndüklerine hiç akıl sır erdiremezdim. Ama şimdi mesele bu değildi. Mesele bundan sonra hayatımı nasıl sürdürebileceğim ile ilgiliydi.

    Okul bitmişti. Önümde kocaman bir belirsizlik vardı. Böyle durumlarda genelde bu belirsizlik durumundan kaçmak için başka işlerle meşgul olurdum. Kafamı dağıtmanın binbir türlü yolunu bulurdum. Ama içimden gelmiyordu artık. Bezginlik ve yılgınlık arasında gidip geliyordum. Yorulduğumu ve biraz kafamı toparlamam gerektiğini biliyor ama ne yapmam gerektiğini hiç bilmiyordum.

    Otobüs molası tamamlanmıştı. Sigarayı söndürüp, ezmiştim ayağımın altında. Bayram zamanı olduğu için otobüs kalabalıktı. Zar zor en arkada bir koltuk bulabilmiştim. Otobüse bindiğimde yanımda boş olan koltukta biri oturuyordu. Hafif kavruk, elinde keman kutusu tutan bir çocuktu. Mola yerinde binmiş olması gerekti. Müsaade isteyip, yerime oturdum.

    Otobüs hareket etti. Yanımdaki çocuk ara ara öksürüyordu. Belli ki fena üşütmüştü. Üstünde ipince bir kazak vardı. Üşüdüğü her halinden belliydi. Çantamın içinde bulunan ceketi çıkarıp ona uzattım. “Yok abem, sağ olasın. Ben şimdi bunu giymeyeyim. Hem üzerimdeki kazak da bayağı kirli. Giyersem ceketini kir pas içinde bırakırım,” dedi. “Bir şey olmaz sen giy. Zaten hava yeterince soğuk. İyice üşüteceksin,” dedim. Ceketi aldı, üstüne giydi. “Abem çok teşekkür ediyorum,” dedi. “Adın nedir?” diye sordum. “Normalde Ali ama herkes bana Aliş der,” dedi. “Peki, Aliş ne ararsın burada, bu mola yerinde?” diye sordum. “Bu yazlık şehirde çalışıyorum. O sokak senin bu sokak benim dolaşıp keman çalıyorum. Okul harçlığımı çıkarıyorum,” dedi. “Kimin kimsen yok mudur Aliş?” diye sordum. “Var ama abem onlar da başka şehirlerde. Annem gül satar. Abem de benim gibi müzisyen, şarkı söyler. Babam da aha bu keman kutusunun içinde,” dedi.
    Bir an şaşırıp kalmıştım. “Nasıl yani?” diye sordum. “Babam iki yıl önce bu kemanı çalarken kalp krizinden vefat etti abem. Ondan kaldı bu yadigar da. Ölmeden de nasihat etti: Benim kulağım bu kemanın içinde daima seni dinliyor olacak. Onu iyi çalmalısın ve tek arkadaşın o olmalı. Sen nereye gidersen git her nerede olursan ol seni yalnız bırakmayacak tek şey budur,” dedi. “Başta pek yanaşmadım ama sevdim abem sonra bunu. Konuşmasam da bununla anlatıyorum tüm derdimi, öfkemi. Gerçi artık insanlar da pek konuşmuyor abem. Yolda kafalarını bile kaldırmıyorlar.
    Bir yerlere yetişmeye çalışıyorlar gibi hızlı hızlı hareket ediyorlar. Bekleyenleri var daima. Benim bekleyenim de yok. Canım mı sıkıldı, çıkarıyorum kutusundan vefasızı. Bir çalıyorum unutuyorum tüm derdi, tasayı.”
    “Haklısın,” dedim. “Hep bir yerlere yetişmeye çalışıyoruz. Ama ne o yere ne de zamana ait değiliz. Bize ait olmayan, bir yaşayışın içerisinde bir o yana bir bu yana gidip duruyoruz.”

    “Sen ne iş yaparsın, abem” diye sordu Aliş. “Henüz bir işim yok, yeni mezun oldum üniversiteden. Bu yüzden işsizim,” dedim. “Ama kitap gibi konuşuyorsun abem. Yalan söylüyorsam namert olayım.” Güldüm. “Sen şimdi herkese aynı şeyi söylüyorsundur,” dedim. “Yok, gerçekten doğru söylüyorum. Sen de benim gibisin. Her ne kadar inkâr etsen de bir yeteneğin var senin. Mesela ben başka birinin yanında otursam, benden kaçar. Bana iğrenerek bakar. Ya da muavine şikayet eder, kokuyor diye. Ama sen öyle değilsin. İnce ruhlusun. Tertemiz bir kalbin var. Buna sahip biri asla yeteneksiz olamaz. Senin yeteneğin içinde gizli abem. Gizli bir cevher var. Şu koca koca kitapları yazanlardan hiçbir farkın yok. Sen de yazsana,” dedi. “Ben ne yazabilirim ki Aliş? ” diye sordum. “Güzelliği yaz. İyiliği yaz. Yardımlaşmayı yaz. Sevgiyi yaz. Kardeşliği yaz. Barışı yaz. Gülmeyi yaz. Dinlemeyi yaz. İnsanların birbirini anlamaları gerektiğini yaz. Bir de babamı çok özlediğimi yaz,” dedi. “Tamam be Aliş,” dedim. “Yazacağım. Yazdığımda senin de adın olacak orada.”

    Otobüs, ineceğim otogara giriş yapmıştı. Otobüsten inerken Aliş ceketi çıkarıp bana doğru uzattı. Almadım. “Sende kalsın, benden hatıra” dedim. Aliş ayağa kalktı, sarıldı kocaman. Gözyaşları tişörtüme aktı. “Seni hiç unutmayacağım abem,” dedi.
  • “Herşeyin manasız olduğunu söylediğimiz anda manalı bir söz söylemiş oluruz.”

    Albert Camus

    Merhabalar;

    Kitap bitti, ben uzay boşluğuna bırakılan terlik gibi yerçekimsiz ortamda savruluyorum. Öncelikle size Murat Menteş'i tanıtmalıyım. Kendisiyle yollarımız 2005 yılında Afilifilintalar adlı internet sitesinde kesişti. Bir kaç blog yazısı hoşuma gitmişti, aynı yıl çıkan Dublörün Dilemması ile yolculuğumuz başladı, ama ne yolculuk :)

    Kitaplarının kapaklarına aldanıp yeni yetme sosyal medya yazarlarıyla aman karıştırmayın. Zira bu sizin için büyük kayıp olur. Menteş romanları için ; '"Romanı, saatte 300 km. gidebilen bir spor araba gibi tasarlıyorum. '' diyor. Kitabın kapağını açtığınız andan itibaren size tahsis edilmiş kırmızı bir Ferrari ile galaksiyi turluyor, başınıza galakside gelebilecek en abzürd olaylar geliyor. Eğer bir Murat Menteş romanı okuyorsanız, kendinizi 10 dakika içinde uzaya fırlatılacak bir roketin pilot kabininde, 10 saniye sonra infilak edecek bir denizaltının içinde, henüz hiç kimsenin keşfetmediği bir piramitin firavun lahitinde sosisli sandviç yerken bulabilirsiniz, ve buna kendiniz bile inanamazsınız. Menteş sizi öyle mahir bir dille oraya yerleştirir ki, neden diye sormazsınız.

    Romanlarındaki karakterlerin isimleri de hafızada yer eder, kolay kolay unutulmaz. Bknz; Şebnem Şibumi, Ruhi Mücerret, Avni Vav, İgor Mortes, Şifa Şavk, Apo Calypso, Refik Risk, Varda Rowa , Menteş aklınıza gelebilecek en abzürd olayları abzürd isimli bu karakterlerle inşa eder.

    Abzürd terimi daha çok varoluşçular tarafından kullanılmış. İnsanın, evrenin tesadüfen oluştuğunu, evrenin ve diğer her şeyin hiç bir anlamının olmadığını savunan bir terim olmuştur.

    Menteş'in hemen her kitabında felsefeyle harmanlanmış uzun bölümler bulunuyor. Kendisinin muhafazakar olduğunu zannetiğim Menteş, bu kitapta beni gerçek bir Nihilist gibi karşıladı. Varoluşla alakalı Camus'den, Kierkegaard'dan yaptığı alıntılar ve kafasında ki sorularla beni roman mı okuyorum, felsefe panelinde miyim sorularına gark etti ve bu kitabında felsefeye, varoluşa daha fazla yer ayırdığı gözümden kaçmadı.

    Ülkedeki sistemi de olabilecek en sivri, en kibar diller eleştirmekten geri kalmamış elbet bknz;
    -Bir ülkede neden teröre ihtiyaç var?
    #34332972

    -Akademisyenler neden tutuklanır, ihraç edilir?
    #34266003

    -Veeee din kisvesi altında gizlenenler sahtekar, şarlatanlar kimlerdir?
    #34263482


    Ufak bir şey de gözümden kaçmadı, Murat Menteş tam bir Orhan Gencebay tutkunu hatta Ruhi Mücerret kitabının kapağında Cüneyt Arkın ve Orhan Gencebay yer alıyor. Anlaşılan o ki, Orhan Gencebay'ın iktidara yakın söylemlerde bulunup siyaset çizgisine kayması Menteş'i biraz kırmış ve bu kırgınlığı şu satırlarla dile getirmiş bknz;
    #34270859

    Benim çok haklı ve yerinde bulunduğum bir gönderme olmuş. Şahsi fikrim, iktidarların, makam mevki sahiplerinin gelip geçici olduğu fakat sanat icra eden bir sanatçının yandaşlık neticesinde, bal tutan parmağı yalayan eşek arısı gibi vız vız iktidarı yalamasının aşağılık bir hareket olduğu yönünde. Kendileri bilir, kimseyi yargılayacak değiliz, devran hep döner.

    Antika Titanik, isimden anlaşılacağı üzere yeni versiyon 2019 yapımı bir gemide geçiyor. Kahramanlarımızın başı kitabın sonuna denk dertten, olağandışı olaylardan kurtulmuyor. Beklediğimden de iyi bir kitap karşıladı beni, çok güldüm, çok da düşündüm ne yalan söyleyeyim, bilen bilir felsefi terimlerle aram pek iyi değil. Kitabı beğendim. Okumak isteyen arkadaşlara Dublörün Dilemması sonrasında Korkma Ben Varım sonrasında Ruhi Mücerret en son da Antika Titanik olarak okumalarını öneririm. Kitap seri değil fakat yazar her kitabında eski kahramanlarına atıfta bulunuyor ve bu jest tam kitabın ortalarında bir yerlerinde karşınıza çıkınca mütemadiyen gülümseyip zevk duyuyorsunuz bunu kaçırmanızı istemem.

    Şimdilik hoşçakalın, ben buralarda bir sonraki kitabı dört gözle bekliyor olacağım.
  • Uzak İhtimal ve Yozgat Blues, her iki filmi de beğenmiştim. Yönetmen hakkında biraz bilgim vardı. Filmlerde gezinen hüznün kaynağının senaryodan kaynaklandığını elbette biliyordum. Her iki filmde de yoğun bir tevazu vardı. Hatta Uzak İhtimal bittiğinde, içimi yoğun bir Amor Fati duygusunun kapladığını hissetmiştim. Kitap incelerken nedir bu ihtiyar? E canım, T.T’nin filmlerle bağını bildiğim için, elbette böyle bir link oluştu.

    Sevgili Osman Y. çok sever TT’yi. Hastasıdır. Eyüp’de buluştuğumuzda bir poşet kitabını hediye etti sağ olsun. Daha evvel okumadığım bir yazardı. Okudum, bu kitabına inceleme yazmaya karar verdim.

    Bitirdiğimde kitabı, ne okudum diye düşündüm. Öyle ya, insan tanımını yapmak ister muhatap olduğu şeylerin. Bir kurmaca mı? Değil. Yani ne bir roman ne de bir öykü. Anlatı olduğunu düşündüm. Fakat bir süreklilik ister anlatı da. Çamaşır ipi ve ipe dizili sarkan onlarca giysi gibi. Giysiler var evet, ya ip, işte süreklilik veren o ip ne?

    İpi buldum sonunda. Bir radyo programı yapmış TT kitap boyunca. Süreklilik buydu işte.

    İnsan incitmek istedikten sonra. Hey babam hey. Hatta, “Gri pantolonu ve lacivert ceketi iki beden büyük aldığımız saatlerdi…” Bu başlığı okuduğumda bedenine uyanı alanlarla bir kıyas var gibi hissettim. Anlamsız buldum nedense. Buradan sıkı bir arabesk parça bile çıkmaz be TT dedim. Bir on sene öncesinde anlattığının, yamalı pantolonlar moda olmadığı halde vardı. Yama yapmayanları döverdi örtmenler.

    Yeter ki ihtiyaç duy. Hele bir de nefret etmek istersen, ayıpsın, bir toplumda kimler yok ki, hangi soyutlama düzeyinden bakarsan bak çoktur onlardan. Cinsellikten mi baktın, var. İbneler var. Siyasi duruştan mı baktın, var. Dindar cahiller var. Ekonomik durumundan mı, var. Liberal kırçlar. İnanç durumundan mı, var. Allahsız tosbağalar var. İsterse insan, çok ama çok öteki yaratabilir. Ve nefret edebilir. Çünkü nefretin bedeli yoktur. Ama basit duygudur nefret be. Mide bulandırıcı. Sümük gibi.

    “Ben bir iç tehdidim doktor, dış ülke parmağıyım, birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacınız olduğu dönemde ortaya çıkan belayım, fitneyim.“ Böyle yazmış TT. Sayın TT, böyle demişsiniz ya, çok güldüm. Aslında acı acı güldüm. Devlet tam da böyle yapardı. En çok da mütedeyyinlere. Aşağılık bir hileydi yaptığı. Ben bunun farkına erken varanlardanım. Belki de yaşımdan. Ve bu cümleler benim midemi bulandırırdı. Aynı şeyleri Tayyip söylemeye başladı ya, ah aklımdan ölümüm geçer.

    Moskova'dan selamlar Tarık bey. Bir an aklımdan bunlar geçti. Yazmak istedim yazara. Vurmak istedim. O kadar derim de, hala analojiden medet umarım ya, tü benim suratıma.

    Sanki Kemal Sayar psikolojik sınırları çizmiş, TT anlatmış. Çoğu yerinde böyle hissettim anekdotların. TT felsefe okumuş. Psikoloji yazmış ama.

    Senaryoları gibi değil kitapları. Çok şeye uzanmış, her uzandığının aşağı yukarı bir karşılığını bulmuş mahallesinde. Mahalle kifayetsiz kalınca radyodan bulmuş.

    Mütedeyyin, dindar demek. Ben ilk kelimeyi daha çok severim. Dinin benim içimdeki çağrışımıdır. Gördüğümden farklıdır biraz. Empresiyonistimdir bu konuda. Hoşuma gider benim. Camileri, hazireleri, ezan sesiyle uyanmayı çok severim. Çünkü ben bir muhafazakârım. Ateistim ama.

    Muhafazakarlık=dindarlık diye yazmazlar mı, çok sinirlenirim. Cahillik işte.

    Muhafazakarlık neden dindarlık olsun arkadaş? Alakası yok. Dinsiz bir insan muhafazakâr olamaz mı yani? Olur. Aha da benim örneği. Muhafazakarlık ve din, belki aynı mahallenin çocukları ama illa da kardeştir diyemeyiz.

    TT mütedeyyin ama pek de muhafazakâr gibi gelmedi bana. Eric Clapton’dan “Tears in Haven” çalıyor programında. You see what I mean? Gerçi bu şarkının hikayesi çok yıkıcıdır.

    Türkçeye çevirecek vaktim olmadı. Aslında gücüm de. Belki bir hayır sahibi çevirir bilmeyenler için. Şöyle karar vermiş E.Clapton şarkıyı yapmaya.

    Clapton said to me, 'I want to write a song about my boy.' Eric had the first verse of the song written, which, to me, is all the song, but he wanted me to write the rest of the verse lines and the release ('Time can bring you down, time can bend your knees...'), even though I told him that it was so personal he should write everything himself. He told me that he had admired the work I did with Steve Winwood and finally there was nothing else but to do as he requested, despite the sensitivity of the subject. This is a song so personal and so sad that it is unique in my experience of writing songs.

    Yıkıcı dediğim bu işte. Gözleri kızarıyor insanın. :(((

    Bir anekdotundan sonra Üstü Kalsın, demiş. Bunu Cemil Kavukçu’ya bir gönderme aldım ben. Hoştu.

    Kazım Kartal üstünden Yeşilçam göndermesine eyvallah dedim.

    Üçüncü sayfa haberleri he mi? Olsun bari. Üçüncü sayfa haberleri o memleketin en hakikatli resmidir. Bende de.

    TT bu eserinde insancıkların yüreğine dokunmayı denemiş. Bir kurmaca tadı almazsanız da, yüreğinize dokunan antagonist bir yazarın kalemini kesin hissedersiniz. Ama anlamaya çalışmanız lazım illaki. Siyaseti yelek yapmanız, yeleği de çıkarmanız gerek. Çünkü TT buna gayret etmiş çok. Bilge Karasu epigrafisini okurken bunu hissediyorsunuz. Sıfır ön yargıya ulaşmalıyız okur dostlarım. Sıfır.

    Sizin gibi düşünmeyenler, eğer ellerinde silah yoksa, asla düşman değildir. Anlamaya çalışın söylediklerini. İnanın daha zengin olacaksınız. Paranız artmayacak ama :))))
  • Ooota’nın söylediğine göre, dingolar kabilenin çürük bir eti peşleri sıra sürüklediğini sanıyorlardı ve bu da onları çıldırtıyordu. Buna çok güldüm, çünkü gerçekten de, güneşte unutulmuş bir hamburger kokusu yaymaktaydım etrafa.
  • #kitapyorum
    #aşkçarpsınki
    #bangühavvakeskin
    Sayfa sayısı:428
    Mutlulukla okuduğum okurken onlarla yaşadığım bir kitaptı. Kızın hazır cevaplılığını lafın altında kalmayışını kendime benzetim bazen beni duyacak gibi yönlendirmeye kalktım. Eğlenceli bir kitaptı.
    Tek olumsuz tarafı diğer kitaptan benzerlikler bulmam oldu.
    Kitabın konusuna gelecek olursak. Okul arkadaşının tavsiyesi üzerine abisinin iş yerine başvurması ve orada işe başlaması ile başlıyor herşey.
    Kız bir sakarlık sonucu oğlanla tanışır. Işe başladığı günden bu yana oğlanın ilgisini çeker zamanla oğla kızı yakınlarından bile kışkanmaya başladığını anlar ama buna anlam veremez.
    Kız işinin dışında kendi de kitap yazmaktadır. Yazdığı kitaba yaşadıklarını yansıtır. Kız ve oğlan anlam verermese de birbirlerine yakınlaşmaktadır. Oğlanın huysuzluğu söylediği sözler kızı çileden çıkarsa da zamanla hoşuna gitmekte ve karşılık vermektedir sevgisine.
    Tam herşey güzel giderken kızın duyduğu bir olay herşeyi alt üst eder. Kız oglanı terk edip gider. Oğlan ne kadar çabalasa da ulaşamaz.
    Oğlanın başına gelen feci olay yaşamlarını farklı bir yöne çevirir.
    Okurken bazen güldüm bazen şaşırdım ama keyifli dakikalar geçirdim. Okumanızı tavsiye ederim. Bu kitabın bende özel bir yeri var ilk defa bir kitabın teşekkür bölümünde yer aldım.
    Yüreğinize sağlık Bengü Havva Keskin hocam kaleminiz daim olsun ben teşekkür ederim bize bu güzel eseri sunduğunuz için...
  • YILMAZ GÜNEY, ÖLÜMSÜZLÜĞÜNÜN 34. YILINDA...
    🌹🌹🌹
    Zor anlar için yedeğinde ikinci bir yürek bulunduran sanatçıyı / sanatı anlayabilen, hadi söyleyelim “okuyabilen” kişilerden süzüle süzüle sızma duyarlıklar kalıyor.
    Özgürlüğün alfabesini insanlık, kalbimize gömülü kıdemli tutsaklarından ve sanatçı oğullarından öğreniyor…
    Sonrasında, “sevgi duvarı”nın tuğlalarını birem birem örmek, insan olabilmeyi başarmada yolu kısaltıyor.
    Özgürlüğü yalnızca sanat ve sanatçı için değil, boylu boyunca karşımızda duran her “birey” için; onu var eden, “insan” olabilmesinin ön koşulu sayabilir miyiz; sayarız…
    Özgür sanatın dilini karanlıktan beslenen güçler bu nedenlerden dolayı bile isteye anlamaz görünür.
    Yılmaz Güney’i de anlamadığı gibi!
    9 Eylül 1984'ü yok sayarız; çünkü o, 2018'in 9 Eylül'ünde ölümsüzlüğünün 34. yılında da bizimle...

    ...VE YILMAZ'INDAN NEBAHAT'İNE BİR MEKTUP(*)

    "BİNLERCE KİLOMETRE UZAĞIMDA, AMA UYKULARIMIN İÇİNDESİN..."

    "Dün gece Adana sokaklarında seni aradım. Duvarlarda, köprülerde, ışıklarda.
    Biliyorum,
    Sen binlerce kilometre uzağımda,
    ama bana en yakın,
    bir uykunun içindesin.
    Yanılırsam diye ürküyorum. Çünkü insanlar değişken ve insafsızdır.
    Çünkü her an bir başka duyguya gebedir.
    Seni her düşünüşte iyiyi, kötüyü yan yana kuruyorum.
    Neyse,
    Çocukluğum geldi aklıma. Babamı beklediğim kahvenin önünde durdum. Geceydi ve ben,
    bütün geçmişi bütün derinliğiyle yaşadım. Buradan sana varan yol,
    o kadar yakın geldi ki,
    buna şaşırdım.
    Sanki çocukluğumda bir günün,
    içinde sen vardın.
    Yavrum,
    sen benim kadınımsın.
    Beni düşündüğün anlar sıkılıp,
    Bana aykırı şeyler,
    yapmayacağını biliyorum.
    Ama gene de içim rahat değil.
    Yalnız kadının bir boşalması vardır hani.
    Gece Ağba'ya çıktım.
    Kimsecikler yok. Orkestradaki çocuklar beni görünce,
    "Aşk Güzel Şeydir"i çaldı.
    Kırık, dökük dansımı hatırladım.
    Sarı elbiseni hatırladım. Bana geçmiş, benim olmuş o kadar çok şeyin var ki. Senden uzak olmak hiç de uzaklık değil.
    Seni her gittiğim yere götürüyorum.
    Gece arabada seninle konuştum.
    Durdum, güldüm, hüzünlendim.
    Geçmişin bütün günlerine,
    ortak ettim seni.
    Boynumda, kollarımda,
    bir zincirsin sen yavrum.
    Birazdan Antep'e hareket edilecek...
    Gel be.
    Bu çocuk sevgilin,
    sana şimdiden hasret kaldı.
    Gel be...📌

    Yılmaz Güney,