Ah’lar Ağacı
Bir ilaç içsem bari diye düşündüm,
Biraz kolonya sürünsem,
Ferahlasam, pencereyi açsam.
Şöyle bir şey yazdım sonra:
Yağmur, çamurlu bir elbise dikiyor şehre
Sıkılıyoruz hepimiz bu çamurlu giysinin içinde.
Berbattı,
Bir şiire böyle başlanmazdı.İç ses diye söylendim,
Ardından Yıldırım Gürses...
Aptal aptal güldüm bir de buna.
Ayşecik vazoyu kırıyor
Ve ‘tamir et bakalım’ diyordu babasına.
Yapıştırsam da parçalarını hayatımın
Su sızdırıyordu çatlaklarından.
Karnabahar kızartmıyordu asla
Başrolde kadınlar.Güçlü bir el silkeledi beni sonra
Sanırım Tanrı’nın eliydi.
Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan.
Binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi,
Çok şey görmüşüm gibi,
Ve çok şey geçmiş gibi başımdan,
Ah...dedim sonra
Ah! İç ses, diye söylendim
Çocukken şöyle dua ederdim Tanrı’ya:
Tanrım bana hiç erimeyen,
Kırmızı bir bonbon şekeri yolla.
Eski tül perdelerden gelinlik biçerdik
Kardeşimle kendimize durmadan,
Olmayan çayları,
Olmayan fincanlardan içerdik.
Olmayan kapıları açardık,
Olmayan ziller çaldığında.
Siyah papyonlu olurdu mutlaka
Resim defterimizdeki damat.
Yedi günde yarattığımız dünya
Mutlu olurduk pastel koksa.Ve şimdi şöyle dua ediyorum Tanrı’ya:
Olanlar oldu tanrım
Bütün bu olanların ağırlığından beni kolla!

Corpus., Gazap ve Şafak'ı inceledi.
19 May 14:41 · Kitabı okudu · 12 günde · 1/10 puan

Binbir Gece Masalları “retelling”i olan Gazap ve Şafak kitabına geçmeden önce size bir 11 Gece Masalları anlatmak istiyorum. Kitapla alakalı, bir hayli kısa ve dramatik bir masal kendisi. Okuyucularına şimdiden teşekkürler. Kanalıma abone olmak için- Şey, bu burada denmiyordu tamam tamam. Bunlar hep kitabın yan etkileri.

Bir zamanlar, sıcak bir diyarda yaşayan genç bir kadın varmış. Çok sıcak bir diyarda, mesela Güneş’e ateş edilen bir yer gibi bir sıcakta falan. Bu genç kadın, bir gece çok sıkılıyormuş ve “okuyamama hâli / reading slump” tehlikesi ile karşı karşıyaymış. Bir hayli naif düşünerek olmayacak bir şeye aldanmış. Herkesin delice severek okuduğu, bir gecede bitirdiği, mükemmel bir kitap hayali: Gazap ve Şafak. Genç kadın kitabı zamanında yakın bir arkadaşına zorla aldırmışmışmış. İkinci kitabı da çıkmışken evet demiş kendine, hadi yapalım şunu dostum. Ve okumaya başlamış. Böylece tam 11 gece 12 gün sürecek çileli bir okuma serüvenine başlamış. Normalde su gibi akıp giden sayfalar, boğazına dolanıyor; heyecanla okumayı beklediği kitap onu sıkıntıdan sıkıntıya sokuyormuş. Bitmiyor ve bitmiyormuş. Bu adeta kitabın adı gibiymiş. Önce gazap ona eşlik ediyormuş. Bu uzun sürecin ardından şükürler olsun ki şafak geliyormuş. Son 68 sayfa kala verdiği çileli yolculuk üç güne yakın sürmüş. Kitabı eline almak istemiyor, okurken gözlerini devirmekten usanıyor ve yılıyormuş. Nihayet 12. Güne geçtiğinde Şafak görünmüş ve kâbus sona ermiş. Genç kadın, bir daha bilip bilmeden kitap okuma fikrinden Allah’a sığınarak kitabı satışa koymuş.

Evet, yoruma ne hacet diyeceğimiz masalın ardından uzun bir yorum için bilgisayarı kucağıma aldım. Eğer kitaba karşı söyleyecek çok sözüm yoksa telefondan kısa bir yorum hazırlar, ama taşacak bir baraj gibi hissediyorsam bilgisayarı açarım. Mesajı aldınız dostlar, hazırlanın.

Kitabın delice sevenlerine, orta halli sevenlerine ve daha bilumum sevene lafım yok. Önce bu konuda anlaşalım. Genelde insanlar kitaplara yaptığım yorumları şahsına yönelikmiş gibi algılıyor ve sonunda hikayelerden isimsiz atıflar, engeller, tatsız videolar falan çıkıyor ortaya. Gerek yok arkadaşlar. Hepimizin zevkleri farklı.

Bu kısmın ardından başlıyorum. Ama nereden başlasam?

Öncelikle yazarın dilini hiç sevmedim. Doğu kültürünün ne olduğunu biliyor mu bilmem ama eski zamanlarda geçen bir kitap yazıyor ve dili en yumuşak ifadeyle laubali ve güncel dersem beni anlarsınız sanırım. Hikayenin geçtiği zamanın belirsizliği de hep beni bir irite eder. Yahu ben gerçekçi bir dönemi anlatmanı beklemiyorum zaten canparem, sen anlattığın zamanı bil de biz sürekli geçen detaylara bakıp ne diyor ya hu bu insan, güzel insan, tatlı insan diye düşünmeyelim. Mesela size birkaç örnekle ne demek istediğimi söyleyeyim. Horasan’da, eski zamanlarda geçen bir öykü söz konusu. Mumlarla aydınlanıyor, ata biniyor, parşömen kağıtlar kullanıyorlar. Ama “Ah tanrım, kes şunu. / Lanet olsun, cevap ver bana. / Tanrım, sen yardım et. / Hera aşkına! / Tanrılar aşkına/ Bana bir dizi küfür savurup şöyle dedi/” şeklinde replikler görüyoruz. HALİFE olan bir hükümdar söz konusu. HALİFE. Bakın, bu kısma dikkat edin; ADAM HALİFE. Seçimle başa gelmemesini geçtim, adamın dinle alakalı hiçbir şeyi yok. Bu kısımda diyorum, ya çevirmenin tarih bilgisi sıkıntıdaydı ya yazarın. Çünkü arkadaşlar birisi halife kelimesini çok fena yanlış yerde kullanmış. Benim bildiğim halifelik, İslamiyetten sonra başlayan bir yönetim şekli. Kendileri seçimle başa gelir ve şey, bu kısma dikkat edelim: Müslüman olurlar falan. Tabii tarihi savunmuyorum, olması gereken ile olan her daim aynı değil ama sonuçta yozlaşmanın çoğalmasını bırakın Hera vs. diye Tanrılar söz konusu. Yani zaman dilimi??? Halife adını kullanmasa ve kral dese, yönetici dese, ne bileyim başka bir şey dese takılmayacağım da halife deyince beynimde yüzlerce soru işareti oluşmadı diyemem. Neyse, demek istediğim yazarın, yazarlık yönünü sevmedim. Replikler olsun, kurgu olsun, betimlemeler olsun, karakterler olsun…. Ne gelirse aklınıza işte.

Kısaca konudan bahsetmem gerekirse Şazi, biricik kankisi öldürülünce intikam yemini eden bir kızımız. Hükümdarlar Hükümdarı Halid’in her gece biriyle evlenip gelinler sabahı göremeden öldürülmesinin 75. Gününde falanız. Ve kankisi ölen Şazi, saraya girmeye karar veriyor. Tek bir amaçla: Halid’i öldürmek!

Dırırım, dırırım, dırırırımmmmmmm.

Burada müsaadenizle size Şazi’yi anlatmak istiyorum. Bakalım aklınıza kim gelecek?

Selam ben Şazi. (Şu selam mevzusu beni yerlere yatırırdı da enerjim yok. Arkadaşlar sanıyorsunuz ki Halid bad boy. Hello diyen yavuklusuna Hi bile demez. Ama diyor. O bir JB değil, bunu bilin)
16 yaşındayım.
Mü – kem – mel – im.
Harika, demiş miydim?
Çok zeki ve cesurum. (Kitabın içinde yüz kez falan yazar bunu kafamıza kakıyor. O çok cesur, çok etkileyici, harika, güzel, çok güzel, acayip güzel, öyle böyle mükemmel değil. Bir gören pişman bir okuyan kdkkkkgf) Neyse.
Okçuyum. Acayip fena. KOCA HORASAN komutanını ve halifesini ok atarken yenebilecek kadar iyi bir okçuyum. Uzun siyah saçlarım var. Aşk üçgeni içinde yaşıyorum. (Bu kısım da şöyle: 4 yıldır gerçekten ama gerçekten aşık olduğum biri var. Yenisini görünce aklıma bile gelmiyor. Tüh, aslında çok seviyorum, görünce hatırladım da. Tabii yenisi gibi değil. Hiç düşünmedim, pişman olmadım eskisi için ama o benim için geçmiş aşk aslında. Ben artık yeni biriyim ve yeni bir hayatım var. Sertap Erener çok haklı: Yeni bir aşk, yeni bir iş, bir de gülecek yine ben lazım. Anladınız mı? Yani bende bir sorun yok.)
Ve o meşhum replik: I volunteer! (Ben gönüllüyüm!)
Bu kısımlarda kıs kıs güldüğüm doğrudur. Fena halde güldüm.
İşte Şazi böyle bir kız. Ve gönüllü olup saraya giriyor.

Gelelim Halidcan’a. Ne yazık ki sana pek ısınamadım be dostum. Nefret etmedim ama 25-29 yaş arası tavırların altından 18 yaşında bir veled çıkınca hayal kırıklığı oranım birkaç kat arttı. Tabii ki tüm güncel roman kahramanları 16 ve 18 yaşları arasında gidip gelecek. Bu roman yazmanın altın kuralıdır. Gerisi teferruat. Neyse.

Halidcan da şöyle:

Selam, ben Halid.
Üzgün ve öfkeli.
Bedbaht ve katil.
Mutsuz ve ergen.
Horasan’ın en iyi ikinci silahşoru ve stratejistiyim. (o zamanlar bu kelime çok meşhurdu, kitapta bol bol görebilirsiniz) Ama ok atmayı bilmiyor, strateji kuramıyor, koca Horasan’ı yönetirken genelde deneme-yanılma ve bekleme yöntemini kullanıyorum. Biraz bekleyeyim, bakayım lanet gerçek mi? O yeah, gerçek çıktı. Durun harekete geçeyim. Hop, gördüğüm ilk gelin beni sarstı, bakayım bir şey değişecek mi? O yeah, değişmedi, devam Halid, bastır Halid.
Gülmem.
Bad boy gibi görünüyorum ama bad boy değilim, kızlar buna bayılıyor. (Kaşlarını kaldıran çapkın emoji yok mu garson?)
Bir şarkı vardı, o ben: “Görür görmez seni inan aşık oldum
Titredim zom gibi aşktan sarhoş oldum
Çekindim utandım
Nefes alamadım
Bakışını yakalayınca dayanamadım
Gözlerim gözünde hemen yanıma gelince
Dilim tutulup orada kendimden geçince
Bir laf bulamadım
Orada öylece kaldım
Hadi birazcık cesaret kızım başaracağım”

İnanmıyorsanız kitabı okuyun, hıh.

(Ay bir de şeye çok takıldım. Şimdi bu adam her gün evleniyor ama kızları görmüyor. Gıyabında evlilikler bunlar. Ortada bir düğün, nikah vs. de yok da neyse o takıldığım son şey. Kızları görmüyor, eh kızlar da gün yüzü görmüyor ve bu mecaz değil. Derken sırf gönüllü olduğu için 76. Gelini merak ediyor. 75 miydi yoksa? Bu da açlık oyunları göndermesi mi ahsdhfdhfd. Ve tabii adam merak ediyor, ay pardon veled: Ya bu ülkede böyle salaklar da mı varmış? Ölmek için gönüllüyüm falan. Gidiyor, Şazi’yi görüyor ve 75 Günlük istikrarlı katilliği orada bitirmeye karar veriyor. Ulan insan müsveddesi. Neyse ağzımı bozmayacağım. Bilin istedim, yorum bitmişken geri döndüm.)

Ve bir de Tarık’tan bahsetmek istiyorum. Sonra genel konuşup bitireceğim, söz. Çünkü yorum üç sayfa oldu, sığmayacak diye korkuyorum.

Selam, ben Tarık.
Yaşım belirsiz ya da Büşra gözden kaçırdı. İkincisi muhtemel. Dikkatini vermiyordu zaten. Özellikle benim olduğum kısımlarda bir uyku bastırıyordu kıza. Bana sıkıcı, bunaltıcı ve gereksiz adam gözüyle bakıyor. Zalim gız.
Ben takıntılı aşığım. Çok seviyorum, hem de çok. Tam kalbim geldi ok. Anlayacağınız okçuyum.
İnanılmaz savunma mekanizmalarım var. Freud bu zamanda olsaydı benimle özel olarak ilgilenirdi. İnkar ediyor, suçu başkalarına atıyor, sevdiğim gıza laf etmek ve onunla ilgili kendime soru sormaktansa sinirlenip başkasını pataklamayı seçiyorum.
Kitabın en çelişkili karakteriyim. Bkz: Halid’in zaafı Şazi. Adam aşık olmuş. Şaka gibi. Ah Tanrım, buna dayanamam.

Bir an sonra…

Şazi’yi o canavardan kurtarmalıyım, canı tehlikede.

Kocaman bir saray düşünün. Hükümdarların Hükümdarı orada yaşıyor. Herkesin nefret ettiği ama korktuğu bir yönetici. Yani öyle böyle güvenli değildir, anlarsınız ya? Etrafı askerlerle dolu. Bölgenin en iyi 2 silahşoru o sarayda yaşıyor. Onlardan bir tık aşağıda olan 2 meşhur komutan ve onlarca, yüzlerce asker demiş miydim? Heh, ben onların ruhu duymadan HATUN’un (adamlar Türk çıktı, iyi mi? dsjdfkjfkj) odasına girip onunla kaçamak dakikalar yaşayabilecek kadar yetenekliyim. Bu durumda en’ler sıralaması değişir ama kimin umurunda? Ah lanet olsun, Şazi’yi seviyorum.

En iyi silahşor ile karşılaşmamı Büşra size anlatsın: Tarık elinde ok ile sahneye girer. En iyi silahşor ve stratejist (bu kelime tekrarları sizi bunaltıyorsa kitabı okuyun, görürsünüz tekrarı. İngilizce’nin -re- eki ile ne alıp veremediği var yazarın çözemedim) Rajput karşısındadır. Kılıcını çeker ve gülerek OKA doğru yaklaşır. Çünkü şeye güveniyordur: Oku atamaz. Ve vurulur. Okuyucu şaşkındır: Hani senin beynin? Hani strateji? Hani en iyi??? Yazar konuyu değiştirir. Bu arada Şazi vurulan dostuna göz ucuyla bile bakmayıp odadan çıkar, okuyucu bunu da görmezden gelemez. Sadık, cesur, iyi kalpli Şazi??? Kalbin nerde canım? Yazar ilerlemeye devam eder.

İşte karakterler böyle. Ay daha da anlatamayacağım ya, bence kitabı neden sevmediğimi, neden acılar içinde okuduğumu anladınız. Uzun lafın kısası kısmına geçiyorum. Gördüğüm en saçma ve detayları en korkunç kitaplardan biriydi. Bir gün ikinci kitap pdf olarak düşerse sırf böyle eğlenerek yorum yapmak için okurum, başka sebeple değil. Feyre ve onun öyküsünden sonra daha kötüsünü okuyamam bu yıl diyordum ama büyük konuşmamak lazım. Ciddi anlamda Feyre’yi aratan bir karakter, kurgu ve akıcılıktı. Sana verdiğim 2 puanı alnının teriyle aldığını anladın mı şimdi Feyre?

Kitabı kat’i surette tavsiye etmiyorum. Hem sevmedim hem beğenmedim hem de okurken yıl – dım. Bir Kore dizisinde adı bana hep komik gelen ve okunuşu Yulgun olan biri vardı. Okurken ben oydum galiba.

Sevgiler, saygılar.

Burak, bir alıntı ekledi.
 15 May 20:00 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Sürebilir bu aşk dedi. Başımı umutsuzca iki yana salladım. Mumkün değil dedim. Devam edemez dedim. Seni görmemeye dayanamam. Aklım sende kalır. Kalbim sendeyken bir de aklım sende kalırsa, beni deli diye kapatırlar bir yere dedim. Bunu mu istersin dedim. Bunu istemem dedi. Ama ben zaten sadece kalbin bende kalsın diyorum dedi. Güldüm.

Hiçbir sey bilmiyorsun aşk hakkında dedim ona. Kalp ve akıl dedikleri, birisi kan pompalayan yumruk büyüklüğündeki et
parçası, digeri de ceviz içine benzeyen bir pembe pelte değil ki dedim. Bunlar birbiriyle savaşmaya yemin etmiş iki düşman, aşk bahçesinden içeriye girince . Devam etmek için diğeri de sende kalacak. Birisi sende kalırsa, bu savaşa devam etmek için diğeri de sende kalacak. Mecbur buna. O zaman da beni kalpsiz ve akılsız bir deli olacağım için kapatacaklar bir yerlere...

Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk, Güray Süngü (Sayfa 36)Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk, Güray Süngü (Sayfa 36)
Şüheda Büşra, Küçük Aptalın Büyük Dünyası'ı inceledi.
12 May 19:45 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Pucca için bir ton şey söylense de yazarı hala takip ediyorum. Çok sevimli bir oğlu var. Buna ayrıca seviniyorum çünkü bu kitaba ilk başlarken çok güldüm ama yazarın kendi içinde yaşadığı acıyı da hissettim. Annesinin, babasının kuzeniyle kaçıp onları terketmesi, peşi sıra üvey babasından yediği dayaklar, gerekse sevilmediği için bozulan psikolojisi beni çok etkilemişti.
Sürekli dışlanan bir çocuk olmuş. Annelerden nefret etme sebebiyse şu: Çocuklarını Pucca'dan saklıyor olmaları. Evet, yazarımız buna aşırı dozda bozuluyor, kim olsa bozulurdu.
"Yamalı Eşek" ona böyle derlermiş çünkü sürekli saçını koparırmış. Saçını bir yerinde saç varken öte yanında yokmuş.
Aslında burada yazarın hayatında yaptığı ve yazdığı oldukça özel, erotizm içerikli notların aslında normal bir hayatı olmadığından yadırganmaması için ekliyorum.
Kim bilir belki de çoğumuzun bizi yönlendirecek bir ailesi olmadığında biz de aynı şeyi yapardık.
Hep bir ailesı olmasını istedi. Bu kitapta ve peşi sıra gelen kitaplarda Pucca'nın istediği ve zırt pırt istedi yegane şey evlilik ve çocuk. Hep bir ailesi olsun diye yapmadığı şeyler kalmıyor. Bu nedenle işte yazarın şimdi evli ve çocuklu olması benim gibi düşünenleri oldukça mutlu ediyor.
Bu kitapta Pekmez adını verdiği sevgilisiyle olan hayatını ele alıyor. Yer yer kahkaha attırabilir dikkat! Sokakta okumayın o nedenle.

Didem Madak-Ah'lar ağacı
1- 
Bir ilaç içsem bari diye düşündüm, 
Biraz kolonya sürünsem, 
Ferahlasam, pencereyi açsam. 
Şöyle bir şey yazdım sonra: 
Yağmur, çamurlu bir elbise dikiyor şehre 
Sıkılıyoruz hepimiz bu çamurlu giysinin içinde. 
Berbattı, 
Bir şiire böyle başlanmazdı. 


İç ses diye söylendim,
Ardından Yıldırım Gürses...
Aptal aptal güldüm bir de buna.
Ayşecik vazoyu kırıyor
Ve ‘tamir et bakalım’ diyordu babasına.
Yapıştırsam da parçalarını hayatımın
Su sızdırıyordu çatlaklarından.
Karnabahar kızartmıyordu asla
Başrolde kadınlar.

Güçlü bir el silkeledi beni sonra
Sanırım Tanrı’nın eliydi.
Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan.
Binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi,
Çok şey görmüşüm gibi,
Ve çok şey geçmiş gibi başımdan,
Ah...dedim sonra
Ah!

İç ses, diye söylendim
Çocukken şöyle dua ederdim Tanrı’ya:
Tanrım bana hiç erimeyen,
Kırmızı bir bonbon şekeri yolla.
Eski tül perdelerden gelinlik biçerdik
Kardeşimle kendimize durmadan,
Olmayan çayları,
Olmayan fincanlardan içerdik.
Olmayan kapıları açardık,
Olmayan ziller çaldığında.
Siyah papyonlu olurdu mutlaka
Resim defterimizdeki damat.
Yedi günde yarattığımız dünya
Mutlu olurduk pastel koksa.

Ve şimdi şöyle dua ediyorum Tanrı’ya:
Olanlar oldu tanrım
Bütün bu olanların ağırlığından beni kolla!

Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
Kapının arkasında yokum demiştim
Ve divanın altında da.
Bulamazsınız ki artık beni,
Hayatın ortasında.
Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
Beni kimse bulamazdı
Tanrı’nın arkasına saklansam.
O Kocamandı, en kocamandı o.
Bir kız çocuğunun hayalleri kadar.

Bir zamanlar kendimi
Bulunmaz Hint kumaşı sanmıştım.
Kaç metredir benim yokluğum?
Benden daha çok var sanmıştım.
Benim yokluğumdan dünyaya
Bir elbise çıkar sanmıştım.
Dünyanın çıplaklığına bakmaya utanmadan
Sonunda ben de alıştım.
Ah...dedim sonra,
Ah!

Güzin Ablası kitaplar olan bir kızdım,
İçim sıkılmasa o kadar
Tek bir satır bile okumazdım.
Taş bebeğim ters çevrilince ağlardı
Bir derdi var derdim.
Derdimi demeyi ben taşbebeğimden öğrendim.
Ninni derdim, ninni bebeğim!
Cam gözlerini kapardı, naylon kirpiklerini.
Plastik gözkapaklarının ardında,
Bilirdim rüyaları yoktu bebeğimin,
Gözyaşları da.
Ağladıkça tükürüğümden sürerdim gözaltlarına.
Bu kadar kolay harcamazdım rüyalarımı,
Kırmızı çantamda bayram harçlıklarım olmasa.

İnsan çıtır ekmeği ısırdığında,
Kırıklar dolar kucağına,
İşte orası umudun tarlasıdır.
Ve orada başaklar ağırlaştığında,
Sayısız ah dökülür toprağa.

İç ses, diye söylendim
Ve ah dedim sonra,
Böyle ah demeyi beli bükük bir ahlat ağacından öğrendim.

Dallarına salıncak kurardı çocuklar,
Hızlı yaşanan bir hayatın şarkılarıydı salıncaklar.
Meyveleri tatsızdı
Eski bir lanetten dolayı
Herkes dişlerdi acı meyvelerini,
Ve herkes söverdi ona.
İsmini yazardı herkes onun bağrına,
Ah derdi o. Ah!

Bıçağın ucundaydı insanların hafızası
‘İnsan unutandır
ve insan unutulmaya mahkum olandır.’
Tanrı şöyle derdi o zaman:
Ah!

Ne çok dikeni vardı ahlat ağacının tanrım,
Ulaşılamazdı,
Sen sarılmak istesen ona,
O sana sarılmazdı.
Ne çok dikenin vardı Tanrım!
Ne çok isterdim,
Sana sarılamazdım.
Ve şöyle derdim o zaman:
Ah!

Ahlat ahların ağacıydı,
Yaşlanmaya başlayanların,
İtiraf edilememiş aşkların,
Evde kalmış kızların.
Ahlat ahların ağacıydı,
Cezayir nasıl cezaların ülkesiyse,
Öyleydi işte.

Ve etimoloji Eti’lerden kalma
Bir zaman birimiydi yanılmıyorsam.
Ve yanılmıyorsam yalnız insanların,
Kahvaltı edip ağladıkları pazar sabahları yokmuş o zaman.
Mesela o zamanlar
Mutsuz olduğunda insanlar,
Yok olurmuş bazı dakikalar.

Gülümsedim o sıra,
Bazen sevinirim,
Sevinmek nedense hep yedi yaşında
Ve ah... dedim sonra,
Ah!

Bazen ah diyorum durmadan,
Şimdi ben ahlatın başında,
Otuz iki yaşımda.
Ahlar ağacı gibi.
Rengarenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma,
Mavi, mor, kırmızı ve yeşil,
İstedim, hep istedim,
Sen iste derdim, iste yeter ki
Vereyim.
Her istediğimi verdim.Arttım, fazlalaştım,
Eksikli yaşamaktan.
Ahlar ağacıyım, gibisi fazla.
Başka bir şey istemem
Artık beyazlaşan üç-beş tel saçıma,
Hesabımı vermekten başka.

Vasiyetimdir:
Dalgınlığınıza gelmek istiyorum
Ve kaybolmak o dalgınlıkta.

At arabasıyla kağıt toplardı
Her sabah çingene kadınlar.
Üst üste yığılırdı buruşuk kirli kağıtlar
Şaşırırdım
Kadınların mı yoksa kağıtların mı memeleri kocaman?

Bir zamanlar öfkem beni zora koşardı.
Kızıl yelelerim yapışırdı terli alnıma
Ne eğere gelirsin ne de semere derledi bana,

Yeniden doğmuş olurdum oysa,
Öldüğümü sandıklarında,
Yalnızca kağıtlarda iyi koşan bir at olarak.

Vasiyetimdir:
En güçlülerinden seçilsin
Beni taşıyacak olanlar.
Ahtım olsun,
Yükleri ağırlaşsın diye iyice,
Tabutumun içinde tepineceğim.


2-
Bir göl vardı evimizin karşısında,
Mavi gözleri olan,
Kara yağız bir şehirde yaşamışım meğer yıllarca.

Ya siz,
Nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat?
Nasıldı
Öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak?

İlk üç vişneyi verdiğinde bahçedeki ağaç
Annem sevindiydi hatırlarım.
Ah demişti.
Ah!
Üç küçük kırmızı dünya verilmişti sanki ona.
Annem çok sevinmelerin kadınıydı.
Bazen sevinince annem gibi,
Rengarenk reçeller dizerim kalbimin raflarına.
Annem çok sevinmelerin kadınıydı,
Sıcak yemeklerin.
Başına diktikleri o taş,
Ne zaman dokunsam soğuktur oysa.
Ben okşadığımda ama, ısınır sanki biraz.

İç ses!
Bu bahsi kapa!

Mutfağa gidip domates çorbası pişirdim.
Çoktandır öksüz olan mutfakta
Buğulandı ve ağladı camlar,
Gözyaşlarını kuruladım perdelerin ucuyla.
Çoktandır öksüz olan dünyaya baktım,
Allah babasıyla baş başa kalmış insanlara,
Poşetin tamamını beş bardak suya boşaltınca,
Sanki biraz rahatladım.
Kazanlar dolusu çorba kaynatsam sanki,
Artık kimse mutsuz olmayacaktı.
Ah...dedim sonra,
Ah!
İç sıkıntımla çektirdiğimiz bu fotoğrafta,
Aynı vampir gibi çıkacağız.
Kırmızı çorbama ekmek doğrayınca,
Sanki biraz ferahladım.
Karıştırdım ve iç ses diye fısıldadım:
Hala aç mısın?

Bir tren geçti yine tam o sıra
Ustura gibi kara,
Düdük çala çala,
Geçti şiirimin ortasından.
Kes şunu dedim, kes artık!
Oldu olacak,
Kan kardeşi olsun ruhumla yollar.
Merak ederdim,
Kesik başları ve sarı ışıklarıyla
Nereye gider bu insanlar?
Raylar uzanırdı içimde kilometrelerce
Bir kara yılan gibi,
Bilemezdim menzil neresi?

Ah...dedim sonra
Ve acilen makas değiştirdim.
İç ses, diye söylendim,
Raydan çıkma bundan sonra.

Kuyruk sallardı,
annemden kalma maaşım
her üç ayın sonunda.
Sevinirdi,
Kocaman bir kara kediyi okşamış gibi ellerim.
Sarımsak kokulu fötr şapkalı amcalarla,
Muhabbet ederdik kuyrukta.
Bizler sarımsak kokan uzun bir dizenin,
Fötr şapkalı kelimeleriydik,
Çürük dişlerimizle bizler,
Dökülmüş harfler gibi kelimelerden,
Saf ve pembe gülümserdik.
Bizler her üç ayın sonunda yeniden doğan bebeklerdik.
Neden ilerlemiyor bu kuyruk derdik,
Neden hep aynı yerdeyiz,
Hayattan söz edilirdi,
Zor denirdi,
Ve ardından susulurdu mutlaka.

Fötr şapkalı amcalardan biri
Ah derdi sonra,
Ah!
Kuyruk öfkeyle kıpırdanırdı o zaman.

3-
“Bir Arap şairi şöyle demiş,
Savaşta yenilen halkına,
Ağlamayın, ağlamayın, acınız azalır”

Uzun bir dize dayardı hayat her sabah karnıma
Şiir için düelloya gelmiş bir sevgili gibi,
Sorardı:
Daha yazacak mısın?
Hayır derdim,
Artık yazmayacağım.
Ama şöyle denir:
Kılıç çeken kılıçla ölür.
Ama şöyle denir:
Kaderden kaçılmaz.

Ama yazgısını yaldızlı çokomel kağıtları gibi,
Tırnaklarıyla düzeltemiyor insan.
Yıllarca biriktirdim
rengarenk çokomel kağıtlarını kitap aralarında.
Aşık olduğumda,
Çikolata kokardı kırmızı yazgım.
hayatıma hayat diyemem artık.
sarı yazgım her sonbahar onu
biraz daha fazla, ömür yaptı.
Maviye de, yeşile de dili dönmez ömrümün artık.

Kara yazgımı şimdi kim bilir
Hangi kitabın arasında saklıyorsun tanrım?
Ah.. dedim sonra
Ah!

İç ses, diye söylendim,
Başımda rüzgar vardı
Başımda uğultular...
Kalbim usulca kıpırdardı
Ve ses çıkarırdı dokununca
Çan çiçeğiyle karıştırırdı onu belki
Bir başkası olsa.
Başımda rüzgar vardı,
Yine esiyordum
Hızla dönmeye başladı kalbim
Rüzgargülüyle karıştırırdı onu belki
Bir başkası olsa.
Başımda uğultular...
Fırtına çıktı sonra,
Yaşadığını anladı kalbim,
Böyle yaşanamaz derdi
Bir başkası olsa.

Bir zamanlar meydan okumak isterdim.
Kaç meydanını okudum da bu hayatın.
Yalnızca iki harfini öğrendim:
A
H!

Ah benim nergis kokulu cehaletim...
Ruj lekeleri bıraktın bardaklarda
Anlatmak isterdin kendini durmadan
Bir bardağa bile olsa.
Ne diyecektin, ne söyleyecektin
Şairlerin şahı olsan,
Bir AH’dan başka.
Ah benim nergis kokulu cehaletim
Bana yıllarca, bunca sözü boşa söylettin.
AH!

Güçlü bir el silkeledi beni sonra
Sanırım tanrının eliydi,
Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan,
Çok şey geçmiş gibi başımdan
Ah dedim sonra,
Ah!

İç ses, diye söylendim.
Gel!
Ahlar ağacından sen de biraz meyve topla.

Vasiyetimdir:
Bin ahımın hakkı toprağa kalsın...

şükriye tuğçe gümüş, Peri Gazozu'yu inceledi.
21 Nis 18:25 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Bir doktorun kaleminden notlar diyebilirim kendimce.Yeri geldi üzüldüm yeri geldi güldüm yeri geldi ağzım açık kaldı ve yeri geldi şok oldum..Vay bee ne hayatlar varmış dedim..Bu kitapta 31 özel hayatın birbirinden güzel hikâyeleri çıkacak karşınıza sizde benim yukardaki hissettiğim tüm duyguları hissedeceksiniz buna eminim..
31 hikâyenin hepsi birbirinden etkiliydide beni en çok etkiyen 2 hikâye oldu Biri "Analar kokularından bulur kuzularını"
Diğeri ise "İçimizdeki yanık kokusu"
İstemsizce aktı gitti gözyaşlarım hatta birsüre durdumda öyle devam ettim.
Kısaca hepsi çok güzel yaşanmış anlardı.Bir ara böylesi doktorlarda varmış dedim.Okuyun okutun efendim tadı damağınızda kalacak bir kitap daha..

Pavel Fyodoroviç Smerdyakov, Yol'u inceledi.
 10 Nis 09:58 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 6/10 puan

Jack London, Jack London, Jack London... Okunabilecek değişik eserlerden, London'ın Yol'u. Kitabı okurken, okumaktan ziyade konuştuğumu hissettim. Şöyle ki; gürül gürül şömine yanan genişçe bir odada rahat koltuklarımıza oturmuş, çayımızı yudumlayıp -London, her ne kadar sütlü kahve aşığı olsa da sağlığı için yasaktı- London'ın çocukluğuna, ilk gençliğine indik. Dede torun misali. Olur ya hani dedelerin her zaman anlatacak bir hikayesi... On altı yaşında gördüm dedemi. Bir zamanlar onun da benim gibi genç olduğunu duymak garip idi. Her genç gibi elbette ki yaşlanmayacağımı düşünüyor, hep olduğum gibi kalacağımı sanıyordum. Her neyse bırakalım beni şimdi. On altı yaşında serserilik ediyor. Diyor ki, çevremde dürüst olan, serseri olmayan bir tek kişi yoktu. Peki neden insan serseri olur? Neden bu yolu seçer? diye soruyorum. Dedem derin bir nefes alıp, gençlik dolu olan gözlerini bana dikerek: İnsanın serseri olmaması için karın açlığı denen şeyden haberdar olmaması gerekir ve insan bu yolu, karnının acıkıp acıkmamasını seçemediği gibi seçemez, buna zorlanır. Bu cevabı verdikten sonra arkasına yaslandı hafifçe ve oturduğu koltuk hafifçe ses çıkardı. Verdiği cevabın etkileyiciliğini artıran bir sessizlik çöktü etrafa... Açlık çekmedim hiç. Bunları hazmetmem biraz zaman alacak. Elbette ki asla gerçek bir sindirim olmayacak bu, günlerce aç kalmadığım sürece. Ben ne düşüneceğimi o sırada pek bilemedim bunları sonradan düşündüm. Dedem iç çekip devam etti: On sekiz yaşında yaman bir serseriydim artık. Arkadaşlarım vardı elbette onlar da serseriydi. Saatlerce tren beklerdik kaçak olarak binmek için. Cepte para ne gezer tabi bilet alacak. Öyle sessiz sakin bir yolculuk da olmazdı. Saklanmayla, gizlenmeyle, trenden atılma korkusuyla geçerdi saatler. Elbette ki gece binmek lazım trenlere. Gündüz serserilik edilmez. Peki neden trenlere binerdik bilir misin diye aniden sordu bana: Ben birkaç anlamsız kekelemeden sonra hayır anlamında kafamı iki yana salladım. Dilencilik etmek için diye kısık bir sesle yanıt verdi. Millerce yol katederdik, dilenmek için. Düşünüyorsun değil mi şimdi insan nasıl dilenir diye. İlk başlarda bana da zor gelmişti hatta ilk gün dilenemedim ama dilenen bir arkadaşımın ekmeğini yiyip asalak gibi yaşamaktansa kendi emeğimle dilenirim diye düşündüm. Ve ondan sonra hiç zorlanmadım. Zenginlere gittim, karın açlığından habersizlere... Yılların tokluğunu garanti altına alanlara... Çoğu beni geri çevirdi. Dostoyevski Ezilenler'de şöyle der: "Tok olan açın halinden anlamaz derler; ama bazen aç olan açın halinden de anlamıyor." Ne yazık açken açın halinden anlamayanlara dedi birden sesini yükselterek. Yaşı bile heyecanlı yapısının önüne geçememişti. Ardından fazla heyecana kapıldığının farkına varıp kendini dizginleyerek devam etti : Çok hapse girip çıktım. Serserilikten tutup yakalarlardı. Bir ay hapis. Aynasızlar, tutup yakaladığı serseri başına para alırdı. Onlarında ailesi vardı. Dolayısıyla yakalanmadığım zamanlar bir üzüntü duyar, benim yüzümden eve az para götüreceğini düşünürdüm... Yani anlayacağın, serseriler de gereklidir. Olaya hiç bu açıdan bakmadığım için ağzım hafifçe açılmıştı. Dedem şaşkınlığımın farkına varıp, düz, sağlıklı ve şömine ateşinden dolayı kırmızımsı görünen dişlerini göstererek gülümsedi. Ben de güldüm. Dedemin çok mutlu olduğunu hissettim geçmişini anlatırken. En az serserilik günlerindeki kadar mutlu hem de... Onu daha fazla yormamam, bana daha anlatacak çok hikayesinin olduğunu düşünerek, dedeme iyi geceler dileklerimi ilettikten sonra, onun bana tavsiye ettiği, Yaşama Hırsı'nı okumak üzere odama çekildim...

gökçe c., Sizin Memlekette Eşek Yok Mu'yu inceledi.
 05 Nis 23:38 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 9/10 puan

Aziz Nesin’in kitabını ilk kez okuyorum. Buna vesile olan, buraya 1000k’ya adımımı attığım ilk günlerde tanıdığım ve tanıdığıma çoğu kez memnun olduğum sevgili okur arkadaşım nam-ı diğer popüler işsiz Tuco Herrera ve NigRa çok teşekkür ederim. Efendim açılış konuşmamı yaptıktan sonra, dilim döndüğünce, müsait kelimeleri bir araya getirip bir karnaval oluşturabilir miyim bilemiyorum. Üstat hakkında yapacağım inceleme, ilk kez okuyan birinin acemiliğini yansıtacaktır, şimdiden sürç-i lisanım için affınıza sığındım sevgili kitap dostları orada kaldım, kolay kolay çıkmam :)

Kendisinin hicivyen, nükteist yapısını, olaylara hep bir mizahla devirme harcını ekleyip şahane yazılar ortaya çıkardığını biliyorsunuz. Ben kendisini Sabahattin Ali’nin en yakın dostu olarak okumuştum. Beraber çalıştıklarını, bir çok yaşadıkları şanssız olaylarda birbirlerinin yanında olduklarını. Onun dışında al bir kitabını oku değil mi? Yok. Ah bu yoklar parça pinçik edecek beni. Neyse bugünü de gördüm. Hatta bu etkinliği kaçırdım zannedip üzüm üzüm üzüldüm. Tuco’ya sordum. Deme dedim demeeee. Sonuç, gökkuşağı belirdi Azizim!

Evet kendimi yana kaydırıp, kitaba gelirsek, her sayfada ayrı bir yurdum insanı / insanları / vakaları / hem gülünecek, hem acınacak, hem düşündürecek bir sürü şeyle karşılaştım. Açılış sayfasında okuduğum, Nesin Vakfı’nın kurulma amacı da kimsesiz, yoksul ve eğitime muhtaç çocukların ilköğretimden yükseköğretime dek sürecek yolculuklarında onların yanında olması, üstada bir kez daha sevgimi arttırdı. Nasıl çok ulvi bir amaç değil mi? Kaç yazarın ya da kaç aydınlık kalemin bu ya da buna benzer amaçları oldu, hayata geçti diye içimden geçirdim. Sonra Aziz baba yapmış dedim. Yapacağım dememiş!

Tülsü’yü Sevmek’i okurken, o nasıl sevmektir öyle deyip masadaki üçüncü kişi ben oldum. 70 yaşındaki bu adamın hiç yaş almayan sevdasına sevdalandım. Aziz baba da dinledi, ben de. Sonunda dedim ki ben de Tülsü’yü seviyorum! O kadar yani. Altı Bekçi Atlıkarıncada’ya hem güldüm, hem üzüldüm. O bekçilerin halleri gözümün önünden hiçbir yere gitmedi. Çok detay verip başlarından geçeni anlatmıyorum. Allah düşmanımın ayağını yerden kesmesin ve hiçbir kulun altından yel esmesin!

Deniz Ayak Altında adlı anlatıda, kiracı mısın senden iyisi yok! Deniz manzaralı ev buldun ama görünürde deniz yok. Yoo deniz var bal gibi, senin boyun yetişmiyor Azizim görmeye! Çok iyiydi, buna da güldüm epey. Donla Şaka Olmaz, Parle Vu Fransızca ve kitabın adı olan Sizin Memlekette Eşek yok mu en beğendiklerimden oldu. Ulusal Konukseverlik ise beni benden aldı! “Konuk evsahibinin eşeğidir” atasözünü gittiğim hiçbir misafirlikte unutacağımı sanmıyorum şu dakikadan sonra. Aziz baba bunları kafama çaktın, hep gelecek aklıma…

Sondaki taşlamaları da unutmamak gerek. Onlarda taşı gediğine koyup gidiyorlar. Atam İzindeyiz!
Atam, hala yaşıyorsak / Edepsizlik sayesinde!/ Altı oku soruyorsan/ Politika dehlizinde!/ Hele partin senden sonra/ Devrimlerin tavizinde!/Vasfedeyim halimizi/Kalemime ver izin de!...diye devam ediyor daha.

Bu arada üstadın kendine özgü yazım biçimleri bolca mevcut. Yani bunlar bilinçli, imla hatası filan değil. Aynı Jose Saramago’nun hep bilinçli virgül kullanması, konuşma çizgisini yok etmesi gibi. O da kendine has. Mesela biçok, bisüre, bibaşına, candarma, bikez, bidolu gibi harf yenilip yutulmuş, birleştirilmiş ifadeler. Okurken önce acaba yanlış mı yazılmış diyordum, hakikati öğrenince rahatsız olmadan okudum. Usta bir kalem, bir üstat, bir dönemin, devrin görmüş geçirmişi. Okuyacak herkese şimdiden iyi okumalar dilerim.

Esther. Sema, Stepançikovo Köyü'ü inceledi.
01 Nis 16:52 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 9/10 puan

Dostoyevski yolculuğumda bir köye uğradım. Bu köyde Sergey ile karşılaştık. Oturduk bir güzel çay ısmarladı bana. Dedim:" Beyefendi nedir bu köyün aslı astarı? Nedir yaşadıkları? "Başladı bana koskoca bir hikaye anlatmaya. Bu hikaye beni kah güldürdü, kah acı acı tebessüm ettirdi. Kendisi de pek olayların içinde olmayı tercih etmediği için sanki bir gözlemci edasıyla her şeyi anlattı bana. Ben ise süprizleri bozmamak adına detaylandırmadan siz değerli kitapdaşlar ile paylaşıyorum bazı durumları:

Bu köyün Sergey 'in de dayısı olan bir sahibi var:Albay. Oldukça iyi kalpli, asil, babayiğit bir insan. O kadar saf ve temiz ki... Böyle adamlar var mı ki dedirtiyor insana. Ancak bazen o kadar ahmakça davranışlarda bulunmuş ki sinirlendim dinledikçe hikayeyi. Albayın bir annesi var tam bir cadaloz. Bu ne biçim anne dedirtti. Ananın yufka yüreği, evlat için canfeda gibi şeyleri göremezsiniz bu kadında. Bencillik içine işlemiş sanki. Ama beni en çok güldüren karakter olduğu şüphesiz. Ayılıp bayılmaları ile ünlüdür:) Bu video karşıma çıktı ve istemsizce güldüm. Bakın kendisi oğluna inat bir generalle evlenmiş. General karısıdır.
https://youtu.be/xUDBftjW2lg

Generalin rahatsızlığı yüzünden eve alınan bir çalışan var: Foma. Bu çalışan zamanlar sonra tüm ev halkına, köy halkına bilgelik taslayan birisi. Bu adam sıklıkla karşılaşabileceğimiz yöneticilerden farksız. Kibirli oluşu, herkese tepeden bakması gibi özellikler işte. Ağzının iyi laf yapması ile herkesin el pençe durduğu birisi. Bana kimi zaman ters köşe yaptırdı. Hak verdim bazen öyle haykırışları var ki... Fakat insanları aşağılaması ve ulaşılamaz büyüklükteki kibri yüzünden tüm iyi yönleri yok oldu gözümde. Oysa insan olmak yeterli.
#28558394 /> Bu alıntının, bize verilen mesaj olduğunu düşünüyorum. Kendim bu sonuca vardım. Elbet başka türlü görenlerde olacaktır. Benim alacağım ders bu oldu.

Her şeyin bir sebebi var bu hayatta. Tüm canlı ve cansız varlıkların, hepsinin bir amacı var. Her şeyin birbiri ardına bağlantılı işlevi olduğunu düşünüyorum. Domino taşı etkisiyle...

Bir insanın egosunun altında kim bilir üzüntü dolu bir hikaye yatıyor olabilir. Ağlayan insanlara da ne kadar mızmız ve ağlaksın demek yerine, ne olduğunu ısrarla ilgileniyormuş gibi sormak yerine, sarılsak yetmez mi? Hiçbir şey demeden sadece sarılsak...

Katlanamıyorum birçok şeye. Saygı duymaya çalışıyorum, öfke duymamaya çalışıyorum, düşünüyorum... Kimi zaman bu benim ani patlama yaşamama sebep oluyor. Aklımda hiçbir zaman tek bir düşünce olmuyor. Her zaman birden çok şey düşünüyorum. İnsanlara kızıyorum. En çok da kendime kızıyorum. İyi bir insan olamadığıma kızıyorum. Herkese kucak açamadığıma kızıyorum. Herkes gibi bir mahluk olduğuma kızıyorum...

Kırıldım. Çok kırıldım. Parçalandım. Parçalarım birilerine battı. Sakındıkça kimseye zarar vermemek için, daha çok zarar verdim. Kendimi boş verdim, başkalarını düşündüm. Bir de baktım ki yalnızım... Ne yapmalı? Bununla yaşayıp kendime bakmaya başladım.
İnsan yaşamalı ne olursa olsun. Çünkü eğer hala nefes alıyorsak, bir yerde birinin bize ihtiyacı vardır. Bu dünyanın daha bize ihtiyacı vardır. Böyle düşünüyorum ben.

Sergey ile sohbet ederken, kafamda o kadar çok düşünce oluştu ki. Bunlar zaten devamlı aklımda olan şeyler aslında. Daha anlatamadığım o kadar beni deli eden şeyler var ki...

Yine soru işaretleri oluşturan, 5N1K'lık sorular oluştu ki karakterle ilgili, alıştım artık. Dostoyevski yine yaptı yapacağını. Güldüm tabiki buna. Yolculuğa devam etmek üzere başka diyarlara doğru yol alırken hikaye beni bu şarkıyı dinlemeye iteledi:
https://youtu.be/Aw5SKDoe2QQ
Sizlere de iyi insanlar diliyorum...