• Ağaçların arasından bir çatırtı sesiyle çınlayan büyük bir ses duyuldu: "Gümbe de güm!"

    .."Geliyoruz, davul gümbürtüleriyle geliyoruz.
    Güm güm de güm güm!"
  • 1-
    Bir ilaç içsem bari diye düşündüm,
    Biraz kolonya sürünsem,
    Ferahlasam, pencereyi açsam.
    Şöyle bir şey yazdım sonra:
    Yağmur, çamurlu bir elbise dikiyor şehre
    Sıkılıyoruz hepimiz bu çamurlu giysinin içinde.
    Berbattı,
    Bir şiire böyle başlanmazdı.

    İç ses diye söylendim,
    Ardından Yıldırım Gürses...
    Aptal aptal güldüm bir de buna.
    Ayşecik vazoyu kırıyor
    Ve ‘tamir et bakalım’ diyordu babasına.
    Yapıştırsam da parçalarını hayatımın
    Su sızdırıyordu çatlaklarından.
    Karnabahar kızartmıyordu asla
    Başrolde kadınlar.

    Güçlü bir el silkeledi beni sonra
    Sanırım Tanrı’nın eliydi.
    Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan.
    Binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi,
    Çok şey görmüşüm gibi,
    Ve çok şey geçmiş gibi başımdan,
    Ah...dedim sonra
    Ah!

    İç ses, diye söylendim
    Çocukken şöyle dua ederdim Tanrı’ya:
    Tanrım bana hiç erimeyen,
    Kırmızı bir bonbon şekeri yolla.
    Eski tül perdelerden gelinlik biçerdik
    Kardeşimle kendimize durmadan,
    Olmayan çayları,
    Olmayan fincanlardan içerdik.
    Olmayan kapıları açardık,
    Olmayan ziller çaldığında.
    Siyah papyonlu olurdu mutlaka
    Resim defterimizdeki damat.
    Yedi günde yarattığımız dünya
    Mutlu olurduk pastel koksa.

    Ve şimdi şöyle dua ediyorum Tanrı’ya:
    Olanlar oldu tanrım
    Bütün bu olanların ağırlığından beni kolla!

    Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
    Kapının arkasında yokum demiştim
    Ve divanın altında da.
    Bulamazsınız ki artık beni,
    Hayatın ortasında.
    Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
    Beni kimse bulamazdı
    Tanrı’nın arkasına saklansam.
    O Kocamandı, en kocamandı o.
    Bir kız çocuğunun hayalleri kadar.

    Bir zamanlar kendimi
    Bulunmaz Hint kumaşı sanmıştım.
    Kaç metredir benim yokluğum?
    Benden daha çok var sanmıştım.
    Benim yokluğumdan dünyaya
    Bir elbise çıkar sanmıştım.
    Dünyanın çıplaklığına bakmaya utanmadan
    Sonunda ben de alıştım.
    Ah...dedim sonra,
    Ah!

    Güzin Ablası kitaplar olan bir kızdım,
    İçim sıkılmasa o kadar
    Tek bir satır bile okumazdım.
    Taş bebeğim ters çevrilince ağlardı
    Bir derdi var derdim.
    Derdimi demeyi ben taşbebeğimden öğrendim.
    Ninni derdim, ninni bebeğim!
    Cam gözlerini kapardı, naylon kirpiklerini.
    Plastik gözkapaklarının ardında,
    Bilirdim rüyaları yoktu bebeğimin,
    Gözyaşları da.
    Ağladıkça tükürüğümden sürerdim gözaltlarına.
    Bu kadar kolay harcamazdım rüyalarımı,
    Kırmızı çantamda bayram harçlıklarım olmasa.

    İnsan çıtır ekmeği ısırdığında,
    Kırıklar dolar kucağına,
    İşte orası umudun tarlasıdır.
    Ve orada başaklar ağırlaştığında,
    Sayısız ah dökülür toprağa.

    İç ses, diye söylendim
    Ve ah dedim sonra,
    Böyle ah demeyi beli bükük bir ahlat ağacından öğrendim.

    Dallarına salıncak kurardı çocuklar,
    Hızlı yaşanan bir hayatın şarkılarıydı salıncaklar.
    Meyveleri tatsızdı
    Eski bir lanetten dolayı
    Herkes dişlerdi acı meyvelerini,
    Ve herkes söverdi ona.
    İsmini yazardı herkes onun bağrına,
    Ah derdi o. Ah!

    Bıçağın ucundaydı insanların hafızası
    ‘İnsan unutandır
    ve insan unutulmaya mahkum olandır.’
    Tanrı şöyle derdi o zaman:
    Ah!

    Ne çok dikeni vardı ahlat ağacının tanrım,
    Ulaşılamazdı,
    Sen sarılmak istesen ona,
    O sana sarılmazdı.
    Ne çok dikenin vardı Tanrım!
    Ne çok isterdim,
    Sana sarılamazdım.
    Ve şöyle derdim o zaman:
    Ah!

    Ahlat ahların ağacıydı,
    Yaşlanmaya başlayanların,
    İtiraf edilememiş aşkların,
    Evde kalmış kızların.
    Ahlat ahların ağacıydı,
    Cezayir nasıl cezaların ülkesiyse,
    Öyleydi işte.

    Ve etimoloji Eti’lerden kalma
    Bir zaman birimiydi yanılmıyorsam.
    Ve yanılmıyorsam yalnız insanların,
    Kahvaltı edip ağladıkları pazar sabahları yokmuş o zaman.
    Mesela o zamanlar
    Mutsuz olduğunda insanlar,
    Yok olurmuş bazı dakikalar.

    Gülümsedim o sıra,
    Bazen sevinirim,
    Sevinmek nedense hep yedi yaşında
    Ve ah... dedim sonra,
    Ah!

    Bazen ah diyorum durmadan,
    Şimdi ben ahlatın başında,
    Otuz iki yaşımda.
    Ahlar ağacı gibi.
    Rengarenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma,
    Mavi, mor, kırmızı ve yeşil,
    İstedim, hep istedim,
    Sen iste derdim, iste yeter ki
    Vereyim.
    Her istediğimi verdim.Arttım, fazlalaştım,
    Eksikli yaşamaktan.
    Ahlar ağacıyım, gibisi fazla.
    Başka bir şey istemem
    Artık beyazlaşan üç-beş tel saçıma,
    Hesabımı vermekten başka.

    Vasiyetimdir:
    Dalgınlığınıza gelmek istiyorum
    Ve kaybolmak o dalgınlıkta.

    At arabasıyla kağıt toplardı
    Her sabah çingene kadınlar.
    Üst üste yığılırdı buruşuk kirli kağıtlar
    Şaşırırdım
    Kadınların mı yoksa kağıtların mı memeleri kocaman?

    Bir zamanlar öfkem beni zora koşardı.
    Kızıl yelelerim yapışırdı terli alnıma
    Ne eğere gelirsin ne de semere derledi bana,

    Yeniden doğmuş olurdum oysa,
    Öldüğümü sandıklarında,
    Yalnızca kağıtlarda iyi koşan bir at olarak.

    Vasiyetimdir:
    En güçlülerinden seçilsin
    Beni taşıyacak olanlar.
    Ahtım olsun,
    Yükleri ağırlaşsın diye iyice,
    Tabutumun içinde tepineceğim.

    2-
    Bir göl vardı evimizin karşısında,
    Mavi gözleri olan,
    Kara yağız bir şehirde yaşamışım meğer yıllarca.

    Ya siz,
    Nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat?
    Nasıldı
    Öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak?

    İlk üç vişneyi verdiğinde bahçedeki ağaç
    Annem sevindiydi hatırlarım.
    Ah demişti.
    Ah!
    Üç küçük kırmızı dünya verilmişti sanki ona.
    Annem çok sevinmelerin kadınıydı.
    Bazen sevinince annem gibi,
    Rengarenk reçeller dizerim kalbimin raflarına.
    Annem çok sevinmelerin kadınıydı,
    Sıcak yemeklerin.
    Başına diktikleri o taş,
    Ne zaman dokunsam soğuktur oysa.
    Ben okşadığımda ama, ısınır sanki biraz.

    İç ses!
    Bu bahsi kapa!

    Mutfağa gidip domates çorbası pişirdim.
    Çoktandır öksüz olan mutfakta
    Buğulandı ve ağladı camlar,
    Gözyaşlarını kuruladım perdelerin ucuyla.
    Çoktandır öksüz olan dünyaya baktım,
    Allah babasıyla baş başa kalmış insanlara,
    Poşetin tamamını beş bardak suya boşaltınca,
    Sanki biraz rahatladım.
    Kazanlar dolusu çorba kaynatsam sanki,
    Artık kimse mutsuz olmayacaktı.
    Ah...dedim sonra,
    Ah!
    İç sıkıntımla çektirdiğimiz bu fotoğrafta,
    Aynı vampir gibi çıkacağız.
    Kırmızı çorbama ekmek doğrayınca,
    Sanki biraz ferahladım.
    Karıştırdım ve iç ses diye fısıldadım:
    Hala aç mısın?

    Bir tren geçti yine tam o sıra
    Ustura gibi kara,
    Düdük çala çala,
    Geçti şiirimin ortasından.
    Kes şunu dedim, kes artık!
    Oldu olacak,
    Kan kardeşi olsun ruhumla yollar.
    Merak ederdim,
    Kesik başları ve sarı ışıklarıyla
    Nereye gider bu insanlar?
    Raylar uzanırdı içimde kilometrelerce
    Bir kara yılan gibi,
    Bilemezdim menzil neresi?

    Ah...dedim sonra
    Ve acilen makas değiştirdim.
    İç ses, diye söylendim,
    Raydan çıkma bundan sonra.

    Kuyruk sallardı,
    annemden kalma maaşım
    her üç ayın sonunda.
    Sevinirdi,
    Kocaman bir kara kediyi okşamış gibi ellerim.
    Sarımsak kokulu fötr şapkalı amcalarla,
    Muhabbet ederdik kuyrukta.
    Bizler sarımsak kokan uzun bir dizenin,
    Fötr şapkalı kelimeleriydik,
    Çürük dişlerimizle bizler,
    Dökülmüş harfler gibi kelimelerden,
    Saf ve pembe gülümserdik.
    Bizler her üç ayın sonunda yeniden doğan bebeklerdik.
    Neden ilerlemiyor bu kuyruk derdik,
    Neden hep aynı yerdeyiz,
    Hayattan söz edilirdi,
    Zor denirdi,
    Ve ardından susulurdu mutlaka.

    Fötr şapkalı amcalardan biri
    Ah derdi sonra,
    Ah!
    Kuyruk öfkeyle kıpırdanırdı o zaman.

    3-
    “Bir Arap şairi şöyle demiş,
    Savaşta yenilen halkına,
    Ağlamayın, ağlamayın, acınız azalır”

    Uzun bir dize dayardı hayat her sabah karnıma
    Şiir için düelloya gelmiş bir sevgili gibi,
    Sorardı:
    Daha yazacak mısın?
    Hayır derdim,
    Artık yazmayacağım.
    Ama şöyle denir:
    Kılıç çeken kılıçla ölür.
    Ama şöyle denir:
    Kaderden kaçılmaz.

    Ama yazgısını yaldızlı çokomel kağıtları gibi,
    Tırnaklarıyla düzeltemiyor insan.
    Yıllarca biriktirdim
    rengarenk çokomel kağıtlarını kitap aralarında.
    Aşık olduğumda,
    Çikolata kokardı kırmızı yazgım.
    hayatıma hayat diyemem artık.
    sarı yazgım her sonbahar onu
    biraz daha fazla, ömür yaptı.
    Maviye de, yeşile de dili dönmez ömrümün artık.

    Kara yazgımı şimdi kim bilir
    Hangi kitabın arasında saklıyorsun tanrım?
    Ah.. dedim sonra
    Ah!

    İç ses, diye söylendim,
    Başımda rüzgar vardı
    Başımda uğultular...
    Kalbim usulca kıpırdardı
    Ve ses çıkarırdı dokununca
    Çan çiçeğiyle karıştırırdı onu belki
    Bir başkası olsa.
    Başımda rüzgar vardı,
    Yine esiyordum
    Hızla dönmeye başladı kalbim
    Rüzgargülüyle karıştırırdı onu belki
    Bir başkası olsa.
    Başımda uğultular...
    Fırtına çıktı sonra,
    Yaşadığını anladı kalbim,
    Böyle yaşanamaz derdi
    Bir başkası olsa.

    Bir zamanlar meydan okumak isterdim.
    Kaç meydanını okudum da bu hayatın.
    Yalnızca iki harfini öğrendim:
    A
    H!

    Ah benim nergis kokulu cehaletim...
    Ruj lekeleri bıraktın bardaklarda
    Anlatmak isterdin kendini durmadan
    Bir bardağa bile olsa.
    Ne diyecektin, ne söyleyecektin
    Şairlerin şahı olsan,
    Bir AH’dan başka.
    Ah benim nergis kokulu cehaletim
    Bana yıllarca, bunca sözü boşa söylettin.
    AH!

    Güçlü bir el silkeledi beni sonra
    Sanırım tanrının eliydi,
    Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan,
    Çok şey geçmiş gibi başımdan
    Ah dedim sonra,
    Ah!

    İç ses, diye söylendim.
    Gel!
    Ahlar ağacından sen de biraz meyve topla.

    Vasiyetimdir:
    Bin ahımın hakkı toprağa kalsın...

    Didem madak
  • Sıradan bir geceydi benim için... Günüm oldukça yoğun geçmişti. Bedenim kadar zihnim de yorgundu. Boş gözlerle televizyondaki filmi seyrediyordum. Aslında sadece ekrana bakıyordum desem daha doğru olacak. Çünkü kendimi filme veremiyordum. Zaten elimde kumanda sürekli televizyon kanalları arasında dolaşıyordum. Sonrasında da sıkılıp bu filme bakmaya başladım.
    Terk etmekle alakalı bir filmdi. Erkek kadını terk ediyordu. Evlilikten sıkılmış, heyecanı tükenmişti. Daha heyecanlı bir hayat düşünüyordu. Sonrasında güzel bir kadınla karşılaşıyor o düşlediği hayatı yaşamaya başlıyordu. Ama çocukları vardı. Onlardan uzak duramıyordu. Sonra da onların hatırına o heyecanlı hayatı bırakıp yeniden eski hayatına dönüyordu. Yönetmen buradaki erkeği fedakar bir baba gibi göstermeye çalışıyordu ama bana göre hiç de öyle değildi. İnsanın sadece bir hayatı vardı ve onu istediği gibi yaşamalıydı. Çocuklar buna engel olmamalıydı.
    Çeyrek asrı çoktan devirdiğimiz bir evliliğimiz var. Karımı hala seviyorum. Dünyalar güzeli kızımızı evlendirdikten sonra yeniden başbaşa kalmıştık. Birbirimize sığınmıştık. Hele de karım… Kızım evden ayrıldıktan sonra daha bir duygusal oldu. Dünyası o kadar boşaldı ki… Kendisini kitaplara vermeye başladı. Sürekli okuyordu. Psikolojik, duygusal… Hatta bebek bakımı ile ilgili kitap bile vardı kitaplığında… Bu kitabı neden okuduğunu sorduğumda, ileride torunu olduğunda ona daha bilinçli davranmak için olduğunu söylemişti. Oysa zaten kendisi de zamanında iyi bir anneydi. Böyle düşünmesi garibime gitmişti.
    Emekli olduktan sonra da büyük bir boşlukta kalmıştı. Yıllarca süren memuriyet hayatından sonra sabah kalkıp işe gidememek öylesine garip gelmişti ki ona… Ne yapacağını bilemeden evin içinde sürekli dolaşıyordu. Bol bol da ev işi yapıyordu. Hiçbir şey bulamasa eşyaların yerini değiştiriyordu.
    Canım karım benim…
    O günlerde öylesine bunalıyordu ki… Günde birkaç kez beni arıyordu. Ne yapıyorsun, ne zaman geleceksin, sana ne yemek yapayım. Sürekli soruyordu. Hatta kızım da ben de onun emekli olmasından dolayı mutluyduk. Çünkü evde artık her şey yoluna girmişti.
    Öyle çoğu kadın gibi günlere katılmazdı. Ya da tek başına dolaşmayı sevmezdi. Beni beklerdi. Hele de haftasonlarını iple çekerdi. Beni çok seviyordu. Benim limanımda huzur bulduğunu söylüyordu. İyi ki karşılaştım seninle, iyi ki seni sevdim. Bu sözleri o kadar çok söylüyordu ki… Üstelik de söylerken içtendi, gülümsüyordu.
    Acaba…
    Acaba terk edip gitsem ne yapardı ki…?
    Ne yapacak ki… Eminim, bensiz sudan çıkmış balığa dönerdi. Nefes alamazdı. Boğulurdu. Yaşayamazdı.
    Ben kanepede uzanmış filme bakarken yan gözle de karımı izliyordum. Koltukta ayaklarını altına almış bir vaziyette oturarak kitabını okuyordu. Televizyonun sesini bile duymuyordu. Kitap sayfalarına o kadar gömülmüştü ki kendisini izlediğimin farkında bile değildi. Tabi, güvendeydi. Benim yanımda huzuru da mutluluğu da doyasıya yaşıyordu. Ancak kendisini güvende hisseden insanlar bu denli rahat yaşardı her şeyi…
    Şuna bak… Hala çok güzel… Nasıl başarıyor bu kadar güzel olmayı acaba… Yaşıtlarından bile çok genç duruyor. Yıllara nasıl da meydan okuyor.
    Neredeyse otuz yıla yaklaşacak birlikteliğimiz… Her zaman yanımdaydı. Her zaman bana destek oldu. En çaresiz anlarımda bana güç verdi, kol kanat gerdi üzerime… İyi bir eşti. Bana her zaman iyi eşlik etti. Ama ben de her zaman iyi bir kocaydım. Benim gibi birini bulduğu için şanslıydı.
    Ama yine de gidersem, terk edersem onu… Yaşayamaz. Kolu kanadı kırılır. Uçamaz.
    Yüzümde huzur dolu bir gülümsemeyle onu izlerken aniden bir şey hissetmiş gibi başını kaldırıp bana baktı. Gülümsedi.
    --Hayrola, sen beni mi seyrediyorsun?
    Güldüm.
    --Ne yapayım. Öylesine dalmışsın ki kitabına, dünyayı unutmuşsun. Seni izlemek filmden daha keyifli…
    --Yıllardan beri izliyorsun, hala bıkmadın mı benden…? Bıkmadın mı beni izlemekten…?
    Dudağında muzır bir gülümseme oluştu. Övgü bekliyordu. Birkaç güzel söz… Düşüncesi buydu. Ama ben o an kendi düşüncemle hareket etmek istedim.
    --Aynur… Sana bir şey sorabilir miyim?
    --Elbette, Murat’cım…
    Bir süre bekledim. Gözlerine baktım. Aslında bu soruyu sormak konusunda ne kadar istekliydim, bilmiyorum. Yine de kendiliğinden döküldü o sözler…
    --Mesela… Diyelim ki gitsem ben… Yani seni terk etsem… Ne yapardın?
    Bir süre yüzüme baktı. Biliyorum, beklediği türden bir soru değildi bu… Yüzündeki gülümseme silinmemişti. Ve benim gözlerimde sorduğum sorunun cevabını arıyor gibiydi. Sonra başını önüne eğdi. Ne tür bir cevap vereceğini biliyordum aslında ama yine de onun bu şekilde zor duruma düşmesini istememiştim.
    Gözlüğünü çıkardı. Elindeki kitabı kapatıp bir kenara koydu. Yüzündeki o gülümseme değişmemişti. Sonra da tane tane konuşmaya başladı.
    --Sen gitsen… Yani beni terk etsen… Ne yaparım. Sanırım nefes alamam. Yaşayamam.
    Tam da düşündüğüm gibi… Bunca zamanlık karım… Elbette ki neler düşündüğünü bileceğim. Bensiz yaşayamaz zaten… Ben olmasam bu hayatta rahatlıkla savrulabilir. Tutunacak dal bulamaz. Yok olur.
    Aynur bu sözleri söylerken ben dudağımda kendiliğinden oluşan gurur dolu gülümsemeye engel olamıyordum. Ne de olsa haklı olmak çok güzel bir duyguydu. Bu duyguyu içimde doyasıya yaşıyordum.
    --Evet, sen gitsen sanırım bocalardım. Ne yapacağımı bilemezdim. Çok kötü hissederdim kendimi…
    Sonra yeniden sustu. İçinde bir muhakeme vardı şu an, bunu hissediyordum. Bensiz bir Aynur’un ne kadar çaresiz kalacağını düşünüyor olmalıydı. Üstelik de ne düşünüyorsa saklamaz, söylerdi. Öyle politik bir yapısı yoktu. Her zaman objektifti. Onun bu huyunu her zaman takdir etmişimdir zaten… Şimdi de ne düşünüyorsa bana aktaracaktı.
    --Sen gittiğinde… Tanrım… Ne kadar da soğuk iki kelime… “Sen gittiğinde…”
    Bir süre anlamsızca başını salladı. Garip bir şekilde güldü. Sonra sesine belli bir ayar verip konuşmaya başladı.
    --Yine de söylemeliyim ki sen gittiğinde zaman duracak benim için… Her şey duracak. Dünya dönmeyecek bir daha… Ay dünyanın etrafında dönmeyecek. Sen gittiğinde bileceğim ki, bir daha sen dönmeyeceksin bana… Bu devran dönmeyecek. Sabahları günaydınlar olmayacak. Çünkü benim için bir daha gün aydın olmayacak, herşeyden önce… İyi akşamlar olmayacak. Dünyam kararacak. Geceler her zamankinden uzun olacak.
    Sözleri o kadar hoşuma gitti ki… Bir şey söylemek istedim ama izin vermedi.
    --Lütfen, Murat… Henüz sözlerim bitmedi.
    Yüzünde hüzün dolu bir gülümseme vardı. Sanki o an söylediklerini yaşıyor gibiydi.
    --Sen gittiğinde yüreğim ateş gibi yanacak. Canım acıyacak. Duygularım kanayacak. İçimde sadece seninle dolu olan dünyamda bir anda kocaman, ıssız bir boşluk oluşacak. Sonra o boşluk sensizliğinle dolacak. Sessiz çığlığımla haykıracağım. Ama benden başka kimse sesimi duymayacak.
    Bir anda sesi titremeye başlamıştı ama kendisini çabucak toparladı. Yine de yüzündeki hüzün dolu gülümseme silinmemişti. Soruma cevap vermiyor, sanki içinde yaşadıklarını bana anlatıyordu. Sorduğuma pişman olmuştum.
    --Bence bu kadar yeter, Aynur… Cevabımı aldım ben…
    --Hayır, yetmez Murat… Henüz sözlerimi tamamlamadım. Hem haklısın. İnsan ne kadar da sevse, ne kadar da kendisini güvende hissetse, yarının neler getireceği hiç belli olmaz. Kimbilir, belki de gerçekten gidersin bir gün… Gerçekten de beni terk edersin. Aslında böylesi bir durumla alakalı hiçbir şey düşünmemiştim şimdiye kadar… Hep denir ya, benim başıma gelmez diye… Gelebilir. Hem neden gelmesin ki…
    --Aynur’cum… Lütfen konuyu kapatabilir miyiz artık…
    --Hayır, Murat… Dediğim gibi, henüz söyleyeceklerim bitmedi. Üstelik de sensizliğin benim için ne kadar zor olacağını söylüyorum sana… Nefes alamam, diyorum. Bu sözler sanırım senin erkeklik gururunu okşuyor olmalı…
    Bu son sözlerinde bir ironi seziyordum. Yine de nasıl bir ironi olduğunun tam olarak farkında değildim. Karımı tanıyordum. Sakindi. Hem de hiç olmadığı kadar sakin… Böylesi durumlarda onun ne kadar tehlikeli olduğunu biliyordum. İnsanı sakinliğiyle ezerdi. Oysa ben öyle değildim. Çabuk parlayan, çabuk sönen bir kişiliğim vardı. En son söylenmesi gerekenleri en önce söyler, çoğu kez de haksız duruma düşerdim. Oysa Aynur sakin dururdu karşımda… Hiç sinirlenmeden, laflarını tartarak konuşurdu. Sanki avını yavaş yavaş ele geçirmeye çalışan bir yırtıcı gibi davranırdı. Çoğu zaman da beni alt ederdi. Oysa onun hırçın olmasını isterdim. Hırçın olup kendisini kaybetmesini… Hatta zaman zaman bilinçli olarak onun sinirlendirmeye çalışırdım ama o her seferinde kendine hakim olurdu. Şimdi de olanca sakinliğiyle hem de gözümün içine baka baka sözleriyle beni göklere çıkarıyordu. Gururumu okşuyordu. Henüz nereden geleceğini bilmediğim bir tehlikenin varlığını hissediyordum. Konunun uzaması beni iyice rahatsız etmeye başlamıştı. Biliyordum, Aynur tüm söyleyeceklerini bitirmeden susmayacaktı.
    --Sen gidersen eğer… Beni terk edersen, en çok da yüreğimi sızlatırsın. Orada sana ait öylesine büyük bir sevda var ki… Çünkü seni seviyorum. Yalan yok, sen bu hayatın bana vermiş olduğu en büyük ödülsün. Yüreğimde senin sevdanı taşımak benim için öylesine büyük bir ayrıcalık ki… Sen gidersen bu sevdaya zarar gelir diye korkarım en çok da… Yani onu eskisi gibi koruyamamaktan… Yani kendimden daha fazla içimdeki bu sevdayı yıpratırım korkusunu yaşarım. Hem en kötüsünü daha söylemedim.
    Bir süre yüzüme baktı. Benden bir cevap bekledi ama ben suskunluğumu devam ettiriyordum.
    --Sen gidince sadece kendin gideceksin. Ama pek çok eşyan burada kalacak. Mesela evin her yerinde senden izler olacak. Ne de olsa çok uzun zamandan beri burada birlikteyiz. Elindeki kumandadan tut da her eşyada sen varsın. Hatta kokun bile evin her tarafında… Sen gidersen geride bıraktıkların beni daha da yıpratacak. Evimi her zaman sevmişimdir. Burada çok güzel mutluluklar yaşadım seninle… Ama sen gidince burası benim tabutum olacak. Ya da hapishanem… Hele de yaşadığımız onca anı benden hesap soracak.
    Daha fazla dayanamadım. Karımın daha fazla üzülmesini istemiyordum. Cevabımı almıştım.
    --Aynurcum. Birtanem… Bence yeter artık… Böyle bir şey düşünmüyorum zaten… Merak etme… Seni terk etmeyeceğim.
    Güldü. Ama alaycı bir gülüştü bu… Karımı tanıyordum. Henüz bu kadar kolay pes etmezdi.
    --Teşekkür ederim. Bak, buna çok sevindim işte… Yine de o konuya dönelim. Yani senin beni terk edip gittiğine…
    Boşuna dememişler, insan ne çekerse kendi dilinden çekiyor, diye… Bir boşboğazlık etmiştim. Şimdi de neyle karşılaşacağımı bilmediğim bir uçuruma doğru sürükleniyordum.
    --Ama ne kadar kendimi kötü hissetsem, tüm düzenim alt üst olsa, içimde ve bu evdeki sensizlik beni deliye çevirse de ben yine yaşarım. Uykusuz gecelere rağmen, günün kasvetine rağmen, sessiz çığlıklarıma rağmen yaşarım. Yine her zaman ki saatte kalkarım yatağımdan… Yine her zaman ki saatte yaparım kahvaltımı… Hatta bir tabak da senin için koyarım masaya… Her zaman ki gibi… Sen sanki karşımdaymışsın gibi yaparım kahvaltımı… Sen yine yanımdaymışsın gibi yaşarım seni… Yeri gelince saklamam gözyaşlarımı… Üzüntümü, özlemimi saklamadan yaşarım. Sensizliği de yaşarım.
    Bir süre yüzüme baktı.
    --Diyelim ki sen beni terk edip gittin. Nereye gideceksin, peki..? Diyelim ki bir ev tuttun. Bence en mantıklı ihtimal bu… Çalışıyorsun. Para da kazanıyorsun. Maddi sıkıntı çekmeyeceğim malum… Yine de sen…? Sen bensiz yaşayabilir misin peki…?
    Bozulmuştum.
    --Elbette yaşarım. Madem ki sen yaşayabiliyorsun, ben de yaşarım.
    --Elbette yaşarsın. Ama şunu söylemeliyim ki; sen mükemmel değilsin.
    --Ben sana mükemmel olduğumu söylemedim. Ama ideal bir koca olmadığımı da söyleyemezsin.
    Yüzündeki sinir bozan gülümsemesi hala devam ediyordu.
    --Sen ideal bir koca değilsin, inan bana… Mesela mutfağın yerini bile bilmiyorsun.
    Konuşmaları canımı sıkmaya başlamıştı.
    --Yok daha neler…
    --Yani demek istiyorum ki; daha yağda yumurta pişirmesini bile bilmiyorsun.
    Bunu bilmediğim için mi ideal koca olamıyorum.
    --Hayır, canımın içi… Bak sana bir şey izah edeyim. Sen bir giydiğin gömleği ertesi günü giymiyorsun. Neden?
    Cevabımı beklemeden kendisi cevapladı.
    --Çünkü ben istemiyorum. Her gün temiz ve ütülü gömlek giymeni istiyorum. Her gün değişik şeyler giymeni seviyorum. O yüzden de hepsini hazır ediyorum. Hatta iç çamaşırlarını, çorabını… Çoğu zaman sen farkında bile olmuyorsun bu değişikliğin… Nasılsa bunu düşünen biri var. Mutfakta bir gün olsun bana yardım etmedin. Mesela bir salata… Bunu bile yapmaktan kaçındın. Her şeyi ayağına gelmesini seviyorsun. Ve sen beni terk etmekten bahsediyorsun. Söyler misin, Sevgilim… Gittiğin yerde nasıl yaşayacaksın? Sürekli lokantadan yemeyeceğine göre zaman zaman mutfağa girmek zorunda kalacaksın. Çamaşırı makine yıkıyor. Ama sen nasıl yıkayacağını biliyor musun? Hayatında hiç çamaşır astın mı? Ya da ütü yaptın mı?
    Yüzümdeki ifadeyi görmek onu daha da mutlu etmişti ki bol bol sırıtıyordu. Kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyordu benimle…
    --Canım Sevgilim… Aklıma geldi de… Seninle bunca senedir evliyiz. Bir kez olsun bu evi süpürdün mü? Ya da temizlik yaptın mı? Temizlik derken, tüm evin temizliğinden bahsetmiyorum. Mesela bir kez olsun masayı sildin mi, ya da camları…? Genelde bu kanepenin üzerinde uzanmayı seviyorsun. Peki, sonrasında kanepenin örtüsünü düzelttiğin oldu mu hiç…? Tüm bunları geçtim Canım Kocacığım, bir kez olsun yemek yediğin tabağı mutfağa götürdüğün oldu mu?
    Bu kadarı da fazlaydı artık… Haddini aşmıştı.
    --Ne yani… Benim beceriksiz biri olduğumu mu söylüyorsun?
    --Elbette ki hayır… Senin öyle özelliklerin var ki, tüm bunlar fark edilmiyor bile… Bütün bunları zevkle yapıyorum ben, inan… Hiç de rahatsız olmuyorum. Ama beni terk edip de yalnız yaşamaya başladığında sadece bunları da değil, daha göze gözükmeyen pek çok şeyi de yapmak zorunda kalacaksın. Buna hazır mısın?
    Cevap vermedim. Aslında veremedim. Denize düşen yılana sarılır hesabı o an bir şeyler söyledim ama ağzımdan çıkanların ne anlama geldiğini düşünmedim bile…
    --Belki de yalnız kalmayacağım. Belki biri olur o evde…
    Canını yakmak istemiştim ama o tınmadı bile… Kahkaha atmaya başladı. Deli gibi gülüyordu.
    --Aynur, yeter…!
    Beni duymuyordu. Gülmeye devam ediyordu. Gözlerinden yaş gelmeye başlamıştı artık. Kendisini kaybetmişti.
    --Aynur…!
    Biraz olsun kahkahasını kontrol altına alıp konuştu.
    --Özür dilerim, Sevgilim… Bir an için boş bulundum.
    Yine de gülmesi kesik kesik de olsa devam ediyordu. Sonra derin derin nefes alarak içindeki kahkaha fırtınasını biraz olsun dindirmeye çalıştı. Sonra da olabildiğince ciddi bir tavır takınıp sözlerini sürdürdü.
    --Murat… Bu yaştan sonra ne herhangi bir kadın sana karılık yapar ne de bir erkek bana kocalık… Bu zamandan sonra sana en iyi eş olacak kişi sadece benim… Anlıyor musun, ben… Senin bana ihtiyacın var. Sen bensiz asla yaşayamazsın. Nefes bile alamazsın. İki yakanı bir araya bile getiremezsin. Bütün bunları laf olsun diye de söylemiyorum. Senin kahrını şikayet etmeden ve büyük bir zevkle ben çekiyorum. Üstelik de bundan mutluluk duyuyorum. Çünkü ben seni çok seviyorum. O yüzden de otur oturduğun yerde ve filmini seyret… Gece vakti canımı sıkma benim…
    Sonra yeniden gözlüğünü gözüne takıp kitabını eline aldı ve hiçbir şey olmamış gibi okumaya başladı.
    Bir süre Aynur’u izledim. Bir şeyler söylemeli miydim acaba… Belki konunun daha fazla uzamaması ikimiz için de iyi olurdu.
    Tekrar filmi setretmeye başladım. Ya da televizyon ekranına bakmaya… Ama koca ekranı görmüyordum bile... Yan gözle karımı izliyordum. Söyledikleri beni oldukça yaralamıştı. Moralim sıfıra düşmüştü. Altında kalamazdım. Karım da olsa haddini bildirmek istiyordum. Beni bu kadar aşağılamaya hakkı yoktu.
    --Aynur, sana bir şey söylemek istiyorum.
    Sesimde biraz kırgınlıkla karışık bir sertlik vardı. Yüzüme baktı. Tam da gözlerime… Nedense bakışlarından çekinmiştim.
    --Seni dinliyorum, Murat…?
    --Şey... Çay içer misin, diyecektim. Yani çay yapsam birlikte içer miyiz?
    Gülümsedi. Gülümserken öyle güzeldi ki…
    --Elbette içerim, Sevgilim… Hem de büyük bir zevkle…

    Özcan KIYICI
  • 190 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Atilla İlhan'ın kitaplarını ne zaman okusam,ismini duysam,aklıma dünyanın en komik,en keyifli adamı;üniversite yıllarımdaki kadim dostum Nasuh gelir.Sebebini anlattıktan sonra ve biraz da dedikodusunu yapıp incelememe başlayacağım! :)

    Nasuh,sürekli Atilla İlhan şiirleri ezberlerdi.Bir gün sordum:'Kardeşim,sen Atilla İlhan'ı çok mu seviyorsun?'dedim."Yok kardeşim,kızlar Atilla İlhan'a bayılıyor.Flört ederken mahcup olmayalım,kızı etkilemek lazım"demişti.Saatlerce güldüm bu sapkın,kalitesiz ama bir yandan da müthiş samimiyet kokan açıklamanın ardından.Nasuh şimdi ne yapıyor dostlarım,anlatayım:Evli.Hiç mutlu değil.Karısı edebiyattan hiç hoşlanmıyor.Nasuh günahını aldığı kızların vebalini ödüyor! :) Ona da diyorum buna "ilahi adalet"diyorlar.Ahahahaha :)Şimdi incelememe gönül rahatlığıyla başlayabilirim ! :)

    Bildiğiniz üzere;Duvar,Attila İlhan’ın ilk şiir kitabı. Daha çok özgürlük, eşitlik ve mutluluk ideali üzerine yazılmış, toplumsal gerçekçi ilk şiirler... İlhan, "Duvar’daki şiirler, belki harbi etiyle kemiğiyle yaşamamış; ama gazete, radyo ve sinema yoluyla bir yandan; fırında kaybolan ekmek, seferber edilmiş ordu, pasif korunma ve karartmalar yoluyla öbür yandan; onun sertliğini ve hainliğini ‘etinde duymuş’ bir harp delikanlısının şiirleri’ diyor, "sahillerimize asker cesetleri vuruyordu, barut ve yangın kokusunu alıyorduk..." Duvar’da kendini dünyayla ve tüm insanlarla bir ve beraber hisseden, kendi ülkesinde kendi insanlarına reav görülenlere isyan eden gencecik bir şairin sesini dinleyecek, çağrısını duyacaksınız.

    Bildiğimiz gibi Atilla İlhan;Divan Edebiyatına ve özellikle Halk Edebiyatına çok hakim,dilini hatim etmiş bir hatip aslında.Her şiirinde o kadar farklı metaforlar gördüm ki,ben kelimeyle böylesine ritüeller ve formlar yaratan başka bir şair tanımadım.Sisler Bulvarı başta olmak üzere bütün kitapları okunmalıdır!
  • — Ne okuyorsunuz üstad? dedim.
    — Demokrasinin canına okuyorum, dedi.
  • 104 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Bu kaçıncı sevmem seni..
    ..dört oldu sanırım ..
    Dörtleri sevmem aslında ..
    her sey üçte bitmeli .. 1..2..3
    üç benim uğurlu sayım..
    bir dünya safsata yazılmış üç üzerine numaralojide..
    çok da umurumda değil...
    merak da etmiyorum artık derinlerdeki anlamları.. ..
    ..yoruldum
    ..oysaki ki en büyük özelliğidir kedinin "merak" ..
    ..ta ki bir gün onu öldürene dek .. 1..2. 3

    Ne diyordum ..
    Ali Lidar .. Evet ..
    ..seni merak ettim ..
    "Veysel gelsin beni alsın Şirintepe parkındayım" dediğinde merak ettim. .

    Çorabının tekini buldun mu acaba mütemadiyen düştüğün dalgınlıklarda merak ettim ..

    "Ne eksikse sen tamamla" yorgunum dediğinde öpüp üstünü örttü mü beklediğin. ..
    ..merak ettim ..

    Annen baban sustu mu "bağırmak tedavülden kalktı mı " mesela. .
    Sana da "Sakin " diyen oldu mu?
    Söylediler mi sorduğunda "neden seni sevmediğini " en son babana sormuştun cevap verdi mi ?
    .. merak ettim

    SEN ....
    Asla başarısız bir proje değilsin ..
    hiç bir yerin yanlışı ya da sokağın çıkmazı değilsin ..
    ben seni sevdim ..
    Apartman gölgelerinde sevdim ..
    "Aranıza karışmaktan vazgectim" dediğinde sevdim ..
    "Çırkinim dediğinde sevdim ..
    Bu şiiri sana yazmadım dediğinde küsmedim..
    Vasıfsız vuruşlarında incinmedim ..
    "Herkes gider " dedim sen _dilinde :)
    Sinir krizi de geçemiyorum ayrıca :) Niye?diye sorup durma:)
    Evet şarkıyı dinlerken ağlamayı beceremedim ama bu şarkıyı hep sevdim ..

    https://youtu.be/9KkAtcPku2k

    Sen sağ ben selamet yağmura dikkat ettim ..merak etme
    Vakitsiz yağıyor yapacak bir şey yok :)
    Ayaklarım üşümüyor söylediğinin teknikle ısıtıyorum onları. .
    Dün San Antonio kilisesine gittim Katedral bulamadım buralarda ..
    bahçeye seni gömmeme izin vermediler ..
    ..üzgünüm
    Acele gidişlerinin ve kayboluşlar ardından sallamaya mendil de yok hiç bir yerde ..
    Yoksa seni ..
    ..yine
    .....severim
    Şu kedi beslemek işine aklım takıldı:)
    Birde yüksek sesle "Kafka" okumak neyimize gerek..
    Hayatın orta yerinde öptüğün o kadını düşündüm biraz ..
    "Merhamet et...
    ... merhamet bir bakışınla mümkün " dediğin o kadındı yüksek ihtimal ..
    Gövdeme iyi bakmak gibi bir fikir soktun aklıma komik oldu :))
    Haklıydın ve bu can yaktı :)

    "Ateşle buz neyse seninle ben oyduk"
    Ayrı ayrı çok güzel ..
    Birlikteyken ölümcül .."
    ....diye tekrarladım. .

    Kuyuya beton döktüm ..
    hatta üstüne bir de Thomas Bernard "Beton " okudum sağlam olsun diye ...

    Ekinoks geldi geçti "bana ne " dedim ..
    Ruhumda kir görmedim o yüzden çabucak geçme dediğin o noktayı "çabucak " geçtim ..

    Dağınık sicimlere dönmüş "içim" i de toplamak gelmedi "içim " den _affet:)
    Üşendim :))
    Tıpkı kahin kargayı vurmaya üşendiğim gibi ..

    Ay tutulması olsaydı izleyecektim _olmadi onun yerine Sebahattin Ali okudum ..
    Anti_emperyalist ..
    Mukavemetsiz ..
    Narkotik. .siirlerle devam ettim ..

    Yani demem o ki
    Ottowa da bir yerlerde canım geyik kanı çekerken .
    ."Ben seni severdim sevmesine de toplum buna hazır değildi " dedim :)) güldüm :)
    Kışa rağmen koştum :)
    Gülümsedim ..
    Denedim ..
    Çok amin ..

    On dakikada deliğinin çağına erdim. .
    Sümbülteber çiçeğinin nasıl bir şeye benzediğini merak etmedim "çiçek sevmem" ..
    Ağaç severim ben "Sedir ağacı "
    bir de "Sakura" ...
    'Bir ağaç bize yeter dedim ikincisini mavi saplı bir baltayla "yok ettim " ..

    Yukarısını "konmaktan vazgeçmiş kuşlar"a bıraktım belki "pes" ettim bilmiyorum "melek " de değilim ..
    Eflatun bir at hiç değilim. .
    Ağustosta doğdum ama ağustos böceği de değilim. .
    o yüźden #sustum

    "Susarız ve ..
    Ne derlerse o
    Bundan sonra ..ne
    ..derlerse
    ..o

    Peki ..demenin kaç kilo duygu barındırdığı öğrendim bolca. .
    Çok acayip değil "çok acaip" in farkına vardım. .

    Bütün bu okuduklarımı"gazete kağıdına " sardım sonra :)) ...
    ruh halimi çekmeceye kaldırdım ...
    Arzın merkezine bir bilet aldım ama yine Nemo ile okyanusa daldım :)
    Sarı rengi hiç sevmedim ..
    Haksızlık bu ! ..diye isyan da etmedim
    Biterken..
    ..dedim sadece
    Giittim...

    Dip Not ..
    "Bu incelemeyi sadece kitabı okuyanlar anlayacaktır "

    Şiir le kalın ..