• Çocuk, hadi hadilerle girdi içeri. Kaşları çatık, gözleri öfke doluydu. Annesi, öfkeli olduğundan ve küfür ettiğinden şikayet ederek girdi söze; o da beni dövüyor diye yanıt gecikmedi.

    2 hafta önce ilaç yazdırmaya geldiklerinde görmüşüm kısaca ve bugüne randevu vermişim. Normalde 3-4 aya verilir kontrol randevuları. Ben de şaşırdım; anne de erken çağırdın bizi hoca, her şey aynı dedi.

    Notlarıma baktım. Anne çocuğu dövüyor yazmışım, elinin üzerinde tırnak izlerini görebiliyordum. Sorunca da saklamıyordu ya, hak etmeden dövmediği için ortada bir sorun yoktu. Çocuk da hak edene küfrediyordu nihayetinde, bunu göremiyordu.

    Anneyi dışarı çıkardım. Esas onu çıkarıp beni yalnız dinlemen lazım diye sitem ede ede çıktı. Okuma ödevi vermişim meğer. Herkese önerdiğim için notlarıma yazmam bazen. Okul kütüphanesi eve kitap vermiyormuş, Harry Potter'a da paraları yetmemiş; o da Saftirik almış okumuş. Anlatayım mı abi, dedi. Anlat (ulan) dedim, birden öfke yerine heyecanla parlayan mavi gözlerine dikkat kesilerek.

    Henüz hayatın yükü kaşlarından omuzlarına inmemişti.

    Hikayesini anlatmayı bitirince, hikayesinin ne olduğunu sordum. Gözlerinde yoğun bir öfke gördüğümü, canını sıkan şeyin ne olduğunu... Annesinin dövdüğünü, okulda bazı arkadaşlarının özel eğitime gittiği için kendisiyle alay ettiğini falan.

    Annesini içeri alıp da, oğlunun okulda yaşadığı zorluklardan bahsedince, "Sen de kimseye söylemeseydin gittiğini" demez mi... Benim şalter attı!

    Neye yaradı şimdi bu dediğiniz? Söylemiş ya da öğrenmişler, sonuçta böyle bir derdi var. Karşınıza alıp, yavrum canını sıkan şey ne diye sormanız, öğretmeniyle ya da diğer çocukların velileriyle konuşmanız, velisi olarak çocuğunuzun hakkını savunmanız, sorununu çözemeseniz de en azından çabalamanız, bunu ona hissettirmeniz değil midir üstünüze düşen, dedim olanca sakinliğimle.

    Gözleri ve kalbi anladı ama diline düşen hangi biriyle konuşacağım oldu.

    Annesinden uzakta annesiz büyüyen ben, annesinin yanında annesiz büyüyen çocuğa acıdım.

    Randevu vermedim. İlacın bitince, canın sıkılınca, ne zaman istersen gel çocuk dedim. Hastam bitince ben sana bakarım. Ben seni dinlerim...
  • Ne güzel öğretmensin sen.. 😊

    ""Üzmüşler çocuğu, diğer çocuklar. "Senin baban çöpçü, sen de pis kokuyorsun" demişler. Vicdan duygusu tam gelişmemiştir okul öncesi çocuklarında. Zaman zaman böyle acımasız olabilirler. Sonuçta hepsi çocuk işte. Kırmışlar yavrucağın kalbini. Çocukların güzel yanıdır gönülleri, kırılsa da çok, hemen toparlanmaya meyillidir. Yetişkinlere benzemez, kin gütmezler.
    Konuştum babayla. Çok üzüldü, çocuğunun üzülmesine. Dağ gibi adam gözyaşlarını ilk kez ayırdı gözlerinden belki de. "Üzülmek yetmez dedim, bir planım var. Dahil olur musun?" Kabul etti seve seve.

    "Pis ülke" oyunu oynattım çocuklara bir gün. Türetilmiş (uydurma) bir oyun. Ne bulduysak attık yerlere. Bu arada "kötü koku spreyi" sıktık sınıfa, çocuklar görmeden tabi. Birazdan sınıf dayanılmaz bir kokuya karıştı. Dedim niye böyle oldu* Dediler öğretmenim çöplerden, pislikten. Durun dedim, bakın kapıya, biri gelecek, kurtaracak bizi bu pislikten, kokudan.büyüleniyor sanki. Bak bak bitiremiyorlar. 1.90 boy. Heybetli mi heybetli çöpçümüz.

    Başlıyor hemen temizliğe. Bende pencereleri açıyorum hemen. Temiz hava nüfuz edince etkisini kaybediyor kötü koku spreyi. Yardımcı öğretmenimiz de yasemin kokulu oda spreyini sıkıyor birkaç fıs. Çocukların gözü bizi görmüyor zaten. Ama içlerine doluyor mis gibi çiçek kokusu.

    Sonra yarım ay düzeninde oturuyoruz çöpçünün karşısına. Konuşuyor prova ettiğimiz gibi. "Çöpçüyüm ben" diyor. "Siz sabahları uyurken daha, yada gece yarısı mahallenizin çöplerini topluyorum. Arkadaşlarım da var. Onlar da topluyor. Çöpler toplanmasa sokaklardan, her yer bugün sınıfınızın koktuğu gibi kokar. Çöpçülük zordur çocuklar. Çok zor iştir."
    Anlatıyor uzatmadan. kısa, öz, keskin. Anlattıkça daha da büyüyor adam.

    Nasıl dinliyorlar anlatamam. Gözlerini hiç ayırmadan. Hele oğlu. Gurur duyuyor babasıyla ve her sözünde hayran oluyor ona. O bakışa ömür verilir inanın bana.

    Sonra fotoğraf çektiriyoruz hepimiz kahramanımızla. Alkışlarla ve aşkla uğurluyoruz çöpçümüzü. Bir baba, bir oğul. Tedavi edilmiş iki yürek. İşimiz bu. Yüreğe dokunmak. Hanımlar, beyler! Bir çocuğun alın teriyle para kazanan babasının mesleğinden utanmasına dayanamam. Dayanırsam, öğretmen olamam.
    Ertesi sabah soruyor birkaç veli. "Bizim çocuk akşamdan beri büyüyünce çöpçü olacağım diyor. Siz ne öğretiyorsunuz bu çocuklara Allah aşkına?"

    Gülümseyerek cevap veriyorum. "İnsan olmayı öğretiyoruz"..

    ~ Naim Ünver ~
  • İnsan bilmediği şeyden korkar hep. Senin sınıfındaki sıradışı ölçüde 'zeki' çocuğu, diğerleri kurşun putlar gibi öylece oturup ondan nefret ederken derslerde öğretmenlerle en çok konuşan ve yanıt veren oğlanı hatırlarsın. Okul çıkışı dövüp işkence etmek için seçtiğiniz kişi de bu zeki çocuk değil miydi? Tabi ki oydu.
  • Neredeyse kış gelecek ve onu, "kirşe"nin ne olduğunu bilmeyen çocuklar karşılayacak. Şimdiki bazı anneler de harika (!) yalnız. Çocuk hep evin içinde olmalı, sürekli ders çalışmalı, anne ne istiyorsa onu yapmalı, ses çıkarmamalı, gürültü yapmamalı, komşu çocuklarıyla oynamamalı [ komşu çocukları çok kötü (!) çünkü, çocuğun ahlakını bozabilirler :)) ], su içmemeli, terlememeli, elbiseleri her zaman gül kokmalı (ter-temiz olmalı, ter-temiz :D ), şayet hastalanırsa derhal doktora götürülmeli ve hatta doktor mutlaka iyne yazmalı (iyne olmazsa olmaz çünkü ), ve bakmayın gülmeğime... Gerçekten üzülerek söylüyorum; çocuğa seçim hakkı tanınmamalı.. varsa yoksa okul fenlerini okumalı. Tüm bunlar uygulandığı zaman ortaya çıkan manzaraya bir bakalım şimdi..

    Çocuk; dışarda, arkadaşlarıyla oyun oynamaktan yoksun.
    Çocuk; ev halkıyla iki kelime konuşmaktan yoksun.
    Çocuk; düşünmekten yoksun.
    Çocuk; yeni doğmuş tavuk yavrusu gibi hassas.. en ufak harekette hastalanıyor.
    Çocuk; neyse ya.. gerisi kocaman bir hiç. Onca emek, onca çaba kocaman bir hiç oluyor en sonda... Ya intihar ediyor, ya ailesini terk ediyor, ya kendini ne olduğu bilinmez birilerine benzeterek cool olmaya çalışıyor..

    Diyeceklerim bu kadar..
  • “Eski ve kapanmış bir çocuk kaçırma dosyası yeniden açılmış ve önüme gelmişti” diye devam ediyor hâkim bey. “O davadan yaklaşık dokuz yıl önce, İzmir’de ticaretle uğraşan, otuzlu yaşlarında Serdar Yolaçan’la eşi yirmi dokuz yaşındaki Sibel Yolaçan’m iki çocuğundan biri olan Ebru kaçırılmıştı. Kaçırılma olayı da şöyle olmuş: Bir haziran günü Sibel, üç yaşındaki kızını alarak, arabasıyla Urla’ya doğru yola çıkmış, kocasıyla akşam yemeğini orada bir balık lokantasında yemek için sözleşmişler. Kocasının gündüz Urla’da işi olduğundan zaten oradaymış. Sibel’in küçük çocuğu Hakan ise bir yaşında olduğu için onu Sibel’in annesine bırakmışlar. Her zamanki gibi, Sibel, Ebru’yu arabanın arka tarafındaki bebek koltuğuna oturtup bağlamış, yola çıkmış. Urla yolunu yarıladığı zaman da benzin işaretinin yandığını görüp bir yakıt istasyonuna girmiş. Kırmızı bir Polo’ymuş araba. Oradaki genç görevli yakıtı doldurduktan sonra, sıradaki diğer arabaları engellememek için arabayı pompanın önünden çekmesini işaret etmiş Sibel’e. O da dükkâna yakın bir yere park etmiş ve parayı kredi kartıyla ödemek için dükkâna girmiş. Hemen ödeyip çıkmış ama bir bakmış ki Polo yerinde değil, işte böyle kaçırılmış çocuk. Bu işi yapanlar arabayı çalarken kazara çocuğu da mı kaçırdı ya da çocuğu kaçırırken arabayı da mı aldılar bilinmiyor. Ailenin aklını oynatacak hale geldiğini tahmin edersiniz elbette. Genç anneyi ancak ilaçlarla, iğnelerle hayatta tutabiliyorlarmış. Polis etraflıca bir araştırma yapmış, güvenlik kameralarını izlemiş ama ne yazık kamera arabanın ancak arka tarafını gösteriyormuş, şoför kısmı görüntüde değilmiş. Günlerce fidye istenmesini beklemişler ama arayan soran olmamış. Gazetelere ilanlar verilmiş, anne en perişan haliyle televizyonlara çıkıp ağlayarak çocuğunu kaçıranlara yalvarmış, ne isterlerse yapacağını, çocuğuna zarar vermemelerini istemiş Ne var ki hiç ses seda çıkmamış. Altı ay sonra polis ormanda tecavüze uğradıktan sonra boğularak öldürülen bir kız çocuğu cesedi bulmuş. Bu olay da basma intikal etmiş. Televizyon kameraları eşliğinde on yaş yaşlanmış, hüngür hüngür ağlayan ve perişan bir halde morga getirilen anne o zavallı kızın Ebru olmadığını söylemiş. Dosya da böylece kapanmış ama yaklaşık yedi ay sonra annenin adına bir mektup gelmiş, imzasız mektubu yazan, kızını kaçıran kişi olduğunu belirterek, Ebru’nun iyi olduğunu, merak etmemesini, onu kendi kızı gibi bakıp büyüttüğünü ve sık sık sağlığı konusunda haber vereceğini bildiriyormuş. Hep bir kızı olması istediğini, Allah’ın bu lütfü ondan esirgediğini, bu yüzden böyle bir yola başvurduğunu söylüyor, özür diliyor, ama hiç olmazsa annenin azabını hafifletmek için bu mektubu yazmaya karar verdiğini belirtiyormuş. Kadın gözyaşlarına boğulmuş. Hem ‘Allahım çok şükür, Ebrum sağ ve iyi’ diye seviniyor, hem de ona kavuşmak için mektubu yazan kişinin bütün uyarılarına rağmen polisi işin içine karıştırmak zorunda olduğunu hissediyormuş. Kocası kesinlikle polise gitmekten yanaymış. Gitmişler, dosya yeniden açılmış. Mektup üzerinde teknik incelemeler yapılmış; ne bir parmak izi varmış ne de el yazısından çıkarılabilecek bir ipucu. Mektup Alsancak Postanesi’nden postaya verildiği için o bölgede sıkı bir araştırma yapılmış ama sonuç çıkmamış. Soruşturma tekrar uykuya yatmış. Kadıncağız büyük bir umutla her sabah postacının getireceği mektubu bekler olmuş. Nitekim ilk mektuptan kırk gün sonra ikinci bir mektup almış. Aşağı yukarı aynı şeyler yazılıymış mektupta ama en önemli bölüm Ebru’nun neşesinin ve sağlığının yerinde olduğunu bildiren satırlarmış. Bu kez mektup Basmane Postanesi’nden atıldığı için o bölge incelenmiş ama yine sonuç çıkmamış. Anne iki mektubu yan yana duvara asmış, onların üstüne de Ebrusunun resmini yerleştirmiş. Bu kutsal köşenin önünde vakit geçirir olmuş, iki tesellisinden biri bu mektuplar, diğeri de büyümekte olan oğlu Hakan'mış. Üçüncü mektup yine kırk gün sonra gelmiş, tamı tamına kırk gün. Her şeyin yolunda olduğunu belirten o mektup da ötekilerin yanma asılmış. Daha sonra her kırk günde bir mektup gelmiş. Her biri ayrı postaneden atılıyormuş mektupların: Aydın'dan, Muğla'dan, Ödemiş'ten, Manisa'dan... Bir süre sonra bu mektuplara resimler de eklenmiş. Sibel'i ve kocasını mutluluktan çıldırtan, gözyaşları içinde havalara sıçramalarına neden olan ilk resimde Ebru bir pastanın üstündeki beş mumu üfleyerek sön- dürüyormuş. Karıkoca, başına bir taç konmuş, bir de pelerin giydirilmiş olan çocuğun, mumları üflemek için şişirdiği yanaklarına, olağanüstü sevimliliğine bakıp günlerce ağlamışlar. Sibel Hanım’ım kızı resimlerde büyümeye başladı. Çünkü her kırk günde bir aynı büyüklükte, krem rengi dikdörtgen zarflar içinde, aynı yatık, düzgün el yazısıyla kibar mektuplar geliyor, mektupları yazan kişi, Ebru’nun son zamanlarda yaptıklarını anlatıyor, nasıl cıvıl cıvıl konuştuğuna örnekler veriyordu. Bazen de bir resim çıkıyordu zarftan. Resimlerdeki Ebru bahçede oynuyor, ip atlıyor, ders çalışıyordu, çünkü okula başlamıştı artık. Yıllar geçip gidiyor, duvar resimlerle doluyor, Sibel o duvarın karşısında diz çökerek bazen hıçkırıklar içinde, bazen gülerek, hatta zaman zaman ikisini birden yaparak teselli bulmaya çalışıyordu. En azından sevgili kızı, yavrucuğu iyiydi, resimlerde mutlu görünüyordu. Herhalde kendisini kaçıran kişileri ailesi sanıyordu ki yüzünde müthiş bir çocuk mutluluğu okunuyordu. İlk resim, Ebru kaçırıldıktan yaklaşık iki yıl sonra gelmişti. O iki yıl içinde çocuk serpilip gelişmişti, bebek ifadesi gitmiş, yüzü daha anlamlı bir hale gelmişti. Çocuğunu kaçıran her kimse, ona her doğum gününde aldığı hediyelerin resmini de gönderiyor, her yıl Sibel Hanım’ın yerine de bir hediye alıyordu. Bazen bir bebek, bazen oyuncak bir yemek takımı, bazen bir boyama kitabı, bazen bir video oyunu. Sibel kendisine her kırk günde bir mutlaka haber veren suçluya neredeyse şükran duymaya başlamıştı. Nasıl oluyorsa zalim ama merhametli biriydi bu her kimse. Çocuğunu kaçırmak gibi korkunç bir suçu işlemiş olsa da, annenin cehennem azabını hafifletmeye çalışıyordu. Sibel’le birlikte Hakan da resimlere bakıyor, artık aklı erdiği için kaçırılmış olan ablasını resimlerde tanımaya çalışıyordu. Sibel için yaşam kırk günlük devrelere bölünmüştü. Otuzuncu günden sonra kıvranmaya başlıyor, belki yanlışlıkla mektup bir iki gün önce gelir diye postacının yolunu gözlüyor, ya kaybolursa diye de büyük bir çöküntü yaşıyordu. Bir seferinde mektuptan resimle birlikte umulmadık bir hediye çıktı ve Sibel’i gözyaşlarının da tanık olduğu sonsuz bir mutluluğa boğdu. Zarftan bir tutam kumral saç çıkmıştı. Sibel bu saçı günlerce kokladı, öptü, koynunda sakladı; geceleri yastığının altına koydu, yavrusunun kokusunu alan bir hayvan gibi ondan ayrılamadı. Evet, Ebru’yu kaçırana minnet, şükran duyuyordu. Adam ya da kadın yıllardır, her kırk günde bir gönderdiği mektuplarını hiç aksatmamış, “Sibel Hanım” diye başladığı mektuplarda -ne ilginç. Sevgili Sibel Hanım. Sanki bir dostmuş gibi- Ebru’yla ilgili her türlü bilgiyi vermiş, özlemden kavrul- sa bile yine de onun sağ ve mutlu olduğunu bilmenin mutluluğunu tattırmıştı. Şimdi de elinde yavrusunun bir tutam saçı vardı işte. Ebru artık dokuz yaşındaydı. Genç kızlığa adım atan, harikulade güzel, tatlı, gamzeli gülücükleriyle parıldayan kumral bir çocuktu. Evi geçindirme sorumluluğu mu, günlerini dışarda birçok kişiyle birlikte geçirmek ve mücadele etmek zorunda olması mı, nedendir bilinmez ama, aradan geçen yıllar kocasını daha olumlu yönde etkilemişti. Onun en büyük tutkusu oğlu Hakan ve Sibel’in ruh sağlığıydı. Ne var ki kadın atlatamamıştı. Zaman zaman migren ağrılarıyla ağlama krizleri birlikte geliyor, sanki o eve rastlantıyla gelmiş bir ruh gibi, insanların arasından çekilip gidiyor, kendi acılı dünyasına sığınıyordu. Bu krizler sık sık geliyordu ama iki kez çok ağır olduğu için psikiyatri kliniğine yatırdılar. Sibel bu yıllar içinde çöktü gitti. Kocasının bir başka çocuk -belki de bir kız- yapmaları önerisine şiddetle karşı koydu, istemedi. Hakan, böyle tuhaf bir atmosferde büyümesine rağmen son derece akıllı, sağduyulu bir çocuk oldu. Okulda başarılıydı, diğer arkadaşları gibi o da bir bilgisayar kurduydu, ne var ki onun bilgisayar karşısında geçen vakitleri sadece eğlenceye ya da haberleşmeye değil, bir amaca yönelikti. İyi bir araştırmacı olarak tahminine göre, bu devirdeki her öğrenci gibi Ebru’nun da Facebook, Twitter, Instagram gibi sosyal medya ağlarında bir izi bulunmalıydı. Bir yerden çıkardı nasıl olsa. Annesine yardım edebilmenin tek yolu buydu. Böylece kızıl saçlı, burnunun üstü çillerle dolu sevimli oğlan, aylarca bu işin peşine düştü. Her gün okuldan geldiğinde bir iki saat araştırma yapıyordu. Uzun süre bir şey bulamadı; sonra sosyal medyada değil ama bambaşka bir yerde, onu heyecanlandıran bir buluş yaptı. Okul yıllıklarını tarıyordu. Törenlerde çekilmiş toplu resimler, öğrencilerin kişisel sayfaları, okul gezilerinin anıları gibi hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmadan hem de. Hakan'ı heyecanlandıran resim de Milli Park’a yapılan bir okul gezisiydi. Okulun sayfasında resmi olarak yayınlanmıştı. Resimlerde kızlı erkekli öğrenciler, iki hanım öğretmenle çeşitli hatıra pozları vermişler, bazen de haberleri olmadan gezerken yansımışlardı fotoğrafa. Ebru, kimi daha yakın, kimi uzak olmak üzere en az altı fotoğrafta net olarak görülüyordu. Salondaki duvarda resimleri asılı olan kızdı bu; Ebru’ydu. Hiçbir kuşkusu yoktu bundan. Okulu, sınıfı, numarası belliydi. Hakan odaya girip de “Anne, Ebru’nun nerede olduğunu biliyorum” dediğinde, Sibel annesiyle telefonda konuşuyordu. O anda almacı elinden düşürdü. Ertesi gün polise gittiler, polis soruşturma başlattı, okulda inceleme yaptı. Çeşitli yaşlarda yedi Ebru vardı öğrenciler arasın da ama o resimde görülen kızın adı Ebru değil, Esra’ydı. Sekizinci sınıf öğrencisiydi; İzmir merkezli, su arıtma araçları imal eden bir şirketin satış temsilciliğini yapan Fatih Demir adlı birinin kızıydı. Doğum tarihi Ebru’nunkiyle aynı yıl, yalnız bir ay farklıydı. Teknik incelemeye göre Sibel’e yıllardır resimleri gönderilen kızla aynı kişiydi. Polis, Fatih Demir’in evine gitti. Adam durumu inkâr ediyor, Esra’nın kendi öz kızı olduğunu, karısının Esra’yı doğururken vefat ettiğini tekrarlayıp duruyor, işin garibi hastane ve nüfus kayıtları da onu doğruluyordu. Düzgün bir adama benziyordu, kriminal olaylara karışacak bir tipi yoktu. Esra da ifadesinde babasını çok sevdiğini tekrarlayıp durmuştu. Adam bir daha evlenmemişti, Esra tek kızıydı. Olaylar yüzünden aklını kaçırma noktalarına gelen Sibel Hanım, Ebru’yu görmek için izin almış, onunla konuşarak çocukluk anılarını canlandırmaya çalışmış, oyuncaklarını, bebeklerini göstermişti. Üç yaşında bir çocuğun zihninde kalan bazı anılara ulaşmaya çalışıyordu. Ne var ki başaramamıştı. Kız babasını çok sevdiğini tekrar edip duruyordu. Sonunda aile, Ebru’yu geri alabilmek için dava açtı; ellerindeki bütün delilleri teslim ettiler, hazırlık tahkikatı yapıldı ve deliller kuvvetli görülerek açılan dava Atıf Bey’in başkanlığındaki mahkemenin önüne geldi. Duruşmalar boyunca Fatih Demir garip bir biçimde sessiz kaldı, hiçbir soruya cevap vermek istemediğini belirtti, bu da üzerindeki şüpheyi kuvvetlendiren en önemli etken oldu. Sadece mahkeme heyetine yalvarıyor, bu işin üstüne daha fazla gitmemeleri gibi akıldışı bir istekte bulunuyordu. Sibel Hanım ise duruşmalar boyunca gözünü adama dikiyor, sanki onu bakışlarıyla çarmıha germek istiyordu. Mahkeme heyeti, Fatih Demir’in hiçbir şey söylememesini ve aleyhindeki delilleri göz önüne alarak kızın, kaçırılmış Ebru olduğundan neredeyse emindi artık ama karar aşamasından önce Atıf Bey, davaya müdahil olanların DNA örneklerinin tespiti için adli tıbba yazı yazılmasına karar vererek duruşmayı erteleyince, baştan beri sessiz kalmış olan Fatih Demir “Ne olur, bunu yapmayın” diyerek hâkime yalvarmaya başladı. “Ne olur bunu yapmayın, felaket olur” diye tekrar edip duruyordu. Bu durum adamın suçunu itiraf etmesi gibi bir şeydi. Karar duruşmasında herkes mahkeme salonunda hazırdı. Sibel Hanım kızını o gün alacağından emindi. Atıf Bey duruşmayı açtı ve adli tıptan gelen raporun, herkesi hayrete düşüren sonucu açıklandı: Esra Demir, Fatih Demirin öz kızıydı; Ebru değildi. DNA’sının da Sibel Hanım ve eşiyle hiçbir benzerliği yoktu. Mahkemede bir uğultu yükseldi. Heyetin de kafası karışmıştı. Oysa herkes sonuçtan o kadar emindi ki. O sırada Fatih Demir konuşmak istediğini belirtti. Mahkeme heyetine gerçeği anlatacağını söyledi, çünkü rapordan sonra artık gizleyecek bir şey kalmamıştı. Atıf Bey hem mahkeme reisi hem de bir insan olarak durumu çok merak etiği için Fatih Bey’i sorguya aldı. “Yıllardır Sibel Hanım’a giden bu mektupları sen mi yazdın?” diye sordu Fatih Demirce. O da, “Evet efendim” dedi. Hâkim, “O mektuplarda Esra'nın Ebru olduğunu sen mi belirttin?” diye sordu. “Evet efendim” dedi sanık. “Sibel Yolaçan’a, kızı Ebru’yu kaçırdığını sen mi iddia ettin?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” dedi sanık. “Peki, Ebru’nun kaçırılma olayına karıştın mı?” diye sordu hâkim. “Hayır efendim” dedi sanık. “Ebru’yu tanır mısın?” diye sordu hâkim. “Hayır efendim” dedi sanık. “Esra Demir senin öz kızın mı?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” dedi sanık. “Ebru’yu kaçırmadığın halde kaçırmış gibi gösterdin, ailesinde bu kanıyı uyandıracak mektuplar yazdın öyle mi?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” diye cevap verdi sanık. “Bu davranışının sebebi neydi?” diye sordu hâkim ve sanık anlattı: “Sayın hâkim bey ve mahkeme heyeti, mahkemenin başından beri işlerin bu noktaya gelmemesi ve önüne geçilemeyecek felaketler olmaması için çok uğraştım ama artık saklanacak tarafı kalmaması üzerine bildiğim her şeyi anlatıyorum size. Yıllar önce eşimi bir kız çocuğu doğururken kaybettim, kızımı, annemin de yardımıyla büyüttüm. Esram üç yaşına geldiğinde televizyonda aynı yaşta Ebru adlı bir çocuğun kaçırıldığını duydum. Annesi, yani bu hanım, Sibel Hanım dayanılmayacak kadar çok acı çekiyor, çocuğunu kaçıranlara yalvarıyordu. Basından bu olayı izlemeye devam ettim. Kaçırılan çocuk, Esrama benziyordu. İkisi de kumraldı, burunları kalkıktı. Küçük Ebru’yla ilgili hiçbir talep gelmemiş, kaçıranlar aileyle irtibat kurmamıştı. Bu durum açık olarak -ne yazık ki- küçük Ebru’nun belki tecavüze uğrayarak, belki de başka nedenlerle öldürüldüğünü gösteriyordu. Annesi babası umut kesmiyorlardı ama bana göre durum çok açıktı. Buna rağmen bir yıl bekledim. Aradan geçen zaman ne yazık ki tahminimi haklı çıkarıyordu; polis de aynı görüşteydi zaten. Kadıncağızın acısı beni çok etkiledi. Ekranda döktüğü gözyaşları, nasıl bir cehennem azabı çektiğini gösteriyordu. Bunun üzerine onun acısını hafifletecek, onu bir yalanla dahi olsa teselli edecek bir yönteme başvurdum. Aynı yaşta olan kendi Esramı Ebru gibi göstererek onu cehennem azabından kurtardım. Ona mektuplar, resimler gönderdim. Eğer bu dava olmasaydı, sevgili kızının yaşadığını, mutlu olduğunu sanarak deva bulacaktı. Ama şimdi ne olacak bilmiyorum efendim. Hepimizin dünyası yıkıldı.” Adam susup yerine oturduktan sonra bir sessizlik oldu, kimse ne diyeceğini bilemiyordu. Bu şaşkınlık içinde, yüzü bembeyaz kesilmiş Sibel Hanım’m ayağa kalktığını gördüler. Sibel birkaç adım atıp Fatih Bey’in önüne geldi, adam da ayağa kalktı; olayın iki kahramanı bir süre öyle kaldılar. Sonra Sibel Hanım adama “Yalancı!” diye bağırdı, çantasından çıkardığı tabancadaki altı kurşunu onun üstüne boşalttı. Fatih Demir hastaneye yetiştirilemeden öldü, Sibel cezaevine gönderildi. Duruşmalar boyunca öldürme sebebi olarak hep aynı şeyi tekrarlayıp durdu: “Yalan söylüyordu, öldürdüm, çünkü yalan söylüyordu, ölmeyi hak etti, çünkü yalan söylüyordu.
  • Türkiyede kurulması düşünülen İngiliz Eton koleji seviyesindeki millî mektebin müdürünün özellikleri, meziyetleri neler olmalıdır? (Önem sırasına göre yazmıyorum.)
    Evinde en az beş bin ciddî ve kıymetli kitaptan oluşan şahsî bir kütüphanesi bulunacaktır. Bunların yarısı yabancı dillerde olacaktır. Ayda Türkçe, İngilizce, başka dillerde en az beş ciddî kültür ve düşünce kitabı okuyacaktır. Zengin yazılı edebî Kültür Türkçesine sahip olacaktır. En az elli bin kelime ile düşünecek ve yazacaktır. Osmanlıcası 10 üzerinden 9 olacaktır. İkisi çok kuvvetli olmak üzere dört dil bilecektir. Yabancı dilde yazılmış ilmî kitapları, araştırmaları, makaleleri olacaktır. Yüksek lisansı ve doktorası olacaktır. En az bir sanat konusunda ihtisası ve ustalığı olacak, eser verecektir. Estetik boyutuna sahip olacaktır.
    Beş vakit namaz kılan mütedeyyin, kültürlü, samimî bir Müslüman olacaktır.
    İstanbul efendisi olacak, İstanbul ahlakı, kültürü, edebi ile mütehalli (ziynetli) olacaktır.
    Başta Kemalizm olmak üzere hiçbir ideolojinin holiganı, militanı olmayacaktır.
    Karizmatik bir şahsiyete sahip olacaktır.
    Olgunluğunu, faziletlerini, meziyetlerini düşmanları bile kabul, itiraf, teslim edecektir. Pahalı ve lüks olmamak şartıyla çok güzel giyinecektir. Türkiye Eton’unda müdürlük yapabilecek ehliyete, liyakate, güce sahip olacaktır. Ofisi, dünyanın en güzel ve estetik ofisi olacaktır. Madalyonun bir yüzünde çok halim selim, öbür yüzünde çok otoriter ve disiplinli olacaktır. Reklâmını yapmamak, gizli kalmak şartıyla bir tarikata (tercihan Mevleviliğe müntesip) olacaktır.
    Masonlukla, ona paralel kuruluşlarla hiçbir ilgisi olmayacaktır. Salih ve ziyalı bir Müslüman olacaktır. Onunla görüşenler, konuşanlar, sohbet edenler; ilmine, irfanına, ahlakına, fazl u kemaline, nezaket ve necabetine hayran kalacaktır. Entiütif düşünce sahibi olacaktır. Sünuhata nail bir kişi olacaktır. İrtibatlı ve rabıtalı olacaktır. Kendisinde zerre kadar arivistlik, şan ve şöhret düşkünlüğü, tûl-i emel olmayacaktır. Fütüvvet ahlakına ve disiplinine sahip olacaktır. Terazinin bir kefesine İngiliz Eton müdürünü, öteki kefesine Türk Eton’u müdürünü koyunca, Türk kefesi ağır basacaktır. (Sanırım yukarıdaki 27 madde bir fikir vermek için yeterlidir.) Şu seksen milyonluk Türkiye’mizde böyle kaç kişi vardır? Bizim Eton böyle müdürle olur. Bu yoksa olmaz.
    ***Cep telefonu bağımlısı bir çocuk nasıl bir çocuktur? Bitmiş, tükenmiş, harcanmış bir çocuktur.
    ***Hangi din kitabında fazla para, telif veya tercüme ücreti var, onun hazırlayayım da, köşeyi döneyim?.. Böyle düşünen bir din âliminin ciğeri beş para etmez.
    ***Dinî imanî Kur’anî hizmet hayatını cahillerden, geri zekâlılardan, yarı mühtedilerden, din sömürücülerinden, soygunlardan, goygoyculardan temizlemezsek, zahirde hizmet gibi görünen bütün faaliyetler mizmet olacaktır.
    ***Ruh asaleti itibarıyla Müslümanların en asilleri din hizmetlerine yönlendirilmelidir.
    ***Kâfirlerin, münafıkların, zalimlerin, fasıkların baskıları varken bazı hizmet ve faaliyetler yapılamıyordu. Bugün ikrah kalkmıştır, geniş bir hürriyet vardır, para imkân fırsat meydan vardır. Bunlara sahip olan ve hizmet etmeleri gereken kimseler hizmet etmezlerse hain olurlar.
    ***O hep aynı yerde otlayan, saatleri çoktan durmuş olan adamlar, davet, tebliğ, irşad vazifelerini mıncıklayıp duruyor.
    ***Müslümanlar kurmuş olduğu bir özel kolejde, zaruriyat-ı diniyeden olan farz namazların kılınması ihtiyarî olursa, isteyen kılsın, istemeyen kılmasın denilirse o okul kesinlikle bir İslam okulu olmaz.
    ***Müslüman, İslam tıbbı ile tedavi olunmalıdır.
    ***Ateizm, deizm yayılıyor. Diyanet ne yapıyor?
    ***İlim Yayma Cemiyeti idarecilerine hürmet ve selamlarımı arz ederek soruyorum: Ne gibi ilmî faaliyetler yapıyorsunuz? Kamuoyunu bu konuda aydınlatmanızı istirham ediyorum.
    ***Tevfik Allah’tandır. Başarı bendendir diyenin imanı tehlikeye girer.
    ***Be adam, paran yok diyelim, sadaka veremiyorsun, bari kardeşinin yüzüne tebessüm etsene.
    ***Karışık kebap olsun, bir buçuk porsiyon baklavanın üzerine kaymak konulsun... Onun hayat felsefesi de bu.
    ***Faydalı, lüzumlu, değerli konularda merakından çatlamayan çocuk adam olamaz.
    ***Mıh çıkını gibi trafiğin içinde kalmış, on dakikalık yolu bir saatte aşmış, bana geldiğinde “Bu İstanbul bitmiş artık!” diye haykırdı. Ona sakince, biteli on beş sene oluyor, yeni mi fark ettin dedim.
    ***Teşekkür ve arz-ı hürmet ederim. Hiçbir isteğim yoktur, gölge etmeyin başka ihsan istemem.
    ***Aklım fikrim şu: Acaba bir nebzecik, zerre kadar da olsa hizmet edebiliyor muyum?
    ***Seni Allahtan başkası kurtaramaz. Bu temel gerçeği ne zaman anlayıp idrak edeceksin?
    ***Adam zavallının teki ama kibrinden gururundan yere göğe sığmıyor.
    ***O bahçelerin hepsi târumar oldu.
    ***Bir tas çorbanın içine ekmek doğradı, yedi, karnını doyurdu, çok mutlu ve minnettar oldu. Yatsı namazını kıldıktan sonra yattı uyudu.
    ***Kefere külahı yüzünden kaç Müslümanın kellesi gitti.
    ***Be adam öyle tembel tembel oturacağına, kendi yolunu kendi kazman ile açsana.
    ***Büyük sarsıntıdan sonra, ölüleri gömecek yeterli arazi kaldı mı?
    ***O adam dünya sarhoşudur, mest ü sersemdir. Yanına yaklaşmayın, çarpar.
    ***Devlet-i ebed-müddeti kefere batırmadı. Ehliyetsiz, liyakatsiz, dini imanı para, abede-i denanir yarı Müslümanlar batırdı.
    ***Babası iftiharla oğlum hafızdır dedi, bendeniz gence sordum, namaz kılıyor musun? Kılmıyorum dedi. Kur’anda en fazla tekrarlanan ibadet namaz, bizim hafız namaz kılmıyor. Bu ne biçim hafızlıktır? Ya Rabbi ne günlere kaldık!
  • Toplum hemen çocukları yakalar ve zihinlerini kapatır, farkındalıklarını engeller, uyuşturur - bu uyuşturucuya bu toplum okul, eğitim adını veriyor.
    Küçük çocuklara yönelik küçük bir okula git, bir anaokuluna mesela. Pencereden izle. Çocuklar çok canlıdır. Bilinçlerinden hiçbir şey kaçmaz; her şeye dikkat ederler. Bir kuş öter; hemen camdan dışarı bakarlar. Öğretmen kızar. Der ki, "Dikkat edin! Dikkatinizi bana verin!"
    Şimdi, çocuk nasıl dikkat etsin ki? Ne yapsın? Numara yapar. Öğretmene bakar, kafasını, gözlerini zorlar, dikkatini veriyormuş gibi yapar. Öğretmen de memnun olur. Egosu şişer.