• 21 Ocak Şiirleri (5)
    OF NOT BEİNG A JEW

    İniyorum kulelerinden katil
    iniyorum maktul minarelerden
    taraçadan, bahçeden
    ilk tanıyı bulanların indikleri her yerden
    ilk tanıyı bulandıran bir vaşakla birlikte
    değdikçe ayaklarım merdiven alçalıyor
    açılıyor leşlerin, atmıkların cesurane
    canlıların korka korka uzandıkları zemin
    ağzımda kef
    iki gözIerimde mil
    iniyorum kulelerinden
    katil.
    Körüm, o halde karanlık niye benden kaçıyor?
    Sağırım, nasıl oluyor da uğultum uzaktan
    beni çağırmaktadır?
    Göklerin çökeltisinden başkaca soy
    toprağın tortusundan gayrı hısım bilmeksizin
    iniyorum kirli eteklerine
    beni emziren kaltak şehrin
    iniyorum ama indirilmedim
    iniyorum çalıntı tahtımı terk ederek
    arada bir çehremi dalgalandıran karaltı
    vurulmuş arkadaşlarımdan yansıyor olsa gerek
    iniyorum onlardan artakalan yükü indirmek için
    indiğim yerde beni bir bekleyen yok
    indiğim yerde biçilmiş ot gibiyim
    puslu, çapraşık, koklanmamış
    ihmalkâr gözle okunmuş bir kitap
    bîtab bir gözle okunmayı tercih ederdim
    yoğrulmuş olan benle bir daha yoğrulsaydı
    benimle açsaydı ağırdan
    tükeniş faslını mızrap.
    Yağmurun yoldaşı denebilir mi bana?
    Ne dökülüş inişimde, ne çakış…
    Yalnızca o çetrefil
    aralama zahmetine katlanarak
    iniyorum kızları utandıran iç çekişle
    erkekleri boğan kasvetle iniyorum.
    Öfkemdi başlattı yolu
    ısrara gerek var deyip durdu şehvetim
    istemedi doğurmak böyle bir uğraşı tabiat
    tarih onu tanımazlıktan geldi
    bir dövüş olsaydı sonunda belki gevşerdi hırsım
    belki saçlar taranırdı bir sevişmeden sonra
    ama ben hınca hınç bekçisi kalacağım burçlarımın
    sonunda yükü bıraktığıma yanacağım.
    İniyor ve inliyorum
    nereye bir kucak dolusu
    sonluluk sorgusu getiriyorsam
    oraya bir kucak da getiriyorum
    bir kucak sadece genç ve diri değil
    bir kucak sadece yaşlı ve yorgun değil
    bir kucak sadece erkek ve vakur değil
    bir kucak sadece kıvrak ve dişi değil
    bir kucak sadece kavruk ve intikamcı değil
    bir kucak sadece gürbüz ve atak değil
    bir kucak sadece üzgün ve dindar değil
    bir kucak sadece temiz ve sevecen değil
    bir kucak sadece pis ve sırnaşık değil
    bir kucak sadece cömert ve sıcak değil
    bir kucak sadece sancılı ve keskin değil
    bir kucak sadece umursamaz ve bezgin değil
    bir kucak sadece öksüz ve çolak değil
    bir kucak
    sadece bir kucak
    açılınca açıkları kapatan
    acıkınca doyuran
    ve doyurunca
    nasıl da perişan, ne kadar da ölçülü
    darası alınmaz yüküm bu benim
    kayda geçirilemez, narhı konulmaz
    resmen ve alenen ifade usulü yok
    gözümün feri saydım onu, gücüm bundadır
    dizimin dermanıdır o
    buradan gelir cesaretim
    bende bu kucak olduktan sonra
    iyi veya kötü ne yapılabilir
    kendi hayatı aleyhine
    binlerce defa dolap
    çevirmiş olan bana?
    Bakın, bulduğum her gerçeği delik deşik ediyor
    kayboluş kapımı sürgüleyen bir vaşak
    her sevincimi viran eden bu hayvan
    yalanlar içinde boğulmamı önlüyor
    ondan kurtulacak olursam biliyorum
    beni yaşamakla coşturan
    bir kaynak keşfederim
    ondan kurtulduğum an
    bütün boyutlarımı
    kaybederim.
    Önceleri, acemiyken
    bu vaşak yokken daha yanıbaşımda
    okul müdürü
    veresiye satan bakkal
    kapıcı ve akrabaları
    dört ayrı ölümle ölmeyi öğren
    demişlerdi bana
    dört bucakmış
    anlattıklarına bakılırsa dünya
    omzun güneş kokuyor demişti
    kısa eteklikli kız
    o da omzuma bir şey konduracak mutlaka.
    İşte o zaman bildimdi
    anladımdı o sıra
    ne bir atlas kalır bende, ne ibrişim
    bu çuha, bu sicim elden çıkarsa
    acemiydim gitmem dedim sizin provalarınıza
    bön ve berbat buluyorum yaldızlı yaz gecelerinizi
    berbattır balkonda o güneşli sabahlar
    biraz açılmak için açıldığınız kırların
    aniden karşılaştığınız ırmakların
    ürpertisi ahmakça
    böndür beni belimden bölmeye kalkan enlem
    benden iki bakışık parça
    çıkarmaya çabalayan boylam da berbat
    ipekli libas giymem, altın takınmam
    atımın eğerinde kaplan derisi yoktur
    çehreme iyi baksalardı yırtılırdı
    uykularının zarı
    uykuluydular sinerken bedenime kıraç dağlar
    bitek vadilerle beraber ben tenimi yumarken
    uykularına tutundular…
    Çocuklar acıları paylaşmaz demiştim omuz silkerek
    acılardır paylaşan çocukları
    gün geldi paylaşıldı acılar
    çocuklar paylaşıldı
    bana bırakılan neyse ona burun kıvırdım
    gittim bir kuyudan su çektim
    halka boynumdan geçti
    geçti boynuma kemend
    d harfine bak dedim
    nasıl da soylu duruyor sonunda kelimenin
    harfe bak, harfe dokun, harfin içinde eri
    harf ol harfle birlikte kıyam et
    harf of harfler ummanına bat
    çünkü gördüm ne varsa sonunda kelimenin
    çünkü böndür altında kaldığım töhmet
    uğradığım kinayeler bön ve berbat.
    Evet, ilmektir boynumdaki ama ben
    kimsenin kölesi değilim
    tarantula yazdılar diye göğsümdeki yaftaya
    tarantulaymış benim adım diyecek değilim
    tam düşecekken tutunduğum tuğlayı
    kendime rabb bellemiyeceğim
    razı değilim beni tanımayan tarihe
    beni sinesine sarmayan
    tabiattan rıza dilenmeyeceğim.
    Gittim su çektim en derin kuyudan
    en hileli desteden
    kendi kartımı çektim
    yaktım belgeleri
    bütün tanıkları yok etmek için
    ricacıları öldürdüm
    onlar bu dumanlı dünyanın
    beni nasıl özlediğini görmüş olabilirdi
    gerçekten özlemişti beni dünya öze çekmişti
    özüm gelinceye kadar bana temas etmişti
    bu dokunuş parlatınca beni
    benden biraz dünya
    isteyen ricacıları
    öldürdüm ve
    kıtal bitti.
    Yazık.
    Yazık ki yazgımın boyası koyu.
    İnilecek kadar indim. Hayfa.
    Yine bir geçitteyim, yeniden bir liman şehri bura
    eskilerin tayfası yine hep buradalar
    hep bilinen tecimenler, tanıdık yosmalar
    havada hayza benzeyen aynı koku
    binalara yaklaşırken eskisi gibi
    sıklet artıyor
    hâlâ ayırt edilemiyor dişli gıcırtıları
    çocuk çığlıklarından
    tanıyorum bunlar
    bulutlara bakmak için penceresi evlerin
    bu da deniz
    hırs püsküren, toynak durduran deniz
    rezeleri yerlerinden oynatan
    vâdeden, vâdeden, vâdeden tesellicimiz.
    Bir yanımda kıyısı kışkırtıcı
    ufku muallâk deniz, bir yanımda
    kamu açıklamaları, genelgeler, tahvilât
    kimin yüzünü çevirdiysem
    hüznü de sevinci kadar ıskarta…
    Niye indim buraya ben?
    Boşuna mıydı yol boyunca benliğime
    musallat olan belâ?
    Bir çevrim tamamlandı mı şimdi?
    Yine mi döndüm başa?
    Olmaz diyor yanımdan ayrılmayan vaşak
    kimse başa dönmemiştir, dönemez
    hele sen geçtiğin o ormanlar
    rüyalarındaki canavarlardan sonra
    çok uzaksın o ilk
    fırlatıldığın zamana.
    Aldanma bunlar tayfa değil
    burada doğdu hepsi
    denize hiç açılmadılar
    denizi sen kadar bile
    tanıyan yoktur aralarında
    her biri uzak bir beldeden geldi
    sanılsın istiyor yosmalar
    böylece saygın fahişeler
    arasına katışacaklar
    müptezel birer facire ofsalar da.
    Tecimenler, onlar da sahi değil
    onlar da olmayan tayfaların
    gemilerinden çıkan malları
    sattıklarına inandırmak istiyor
    şehrin acemi insanlarını.
    Sen ve yağmur.
    Başa dönemezsiniz.
    Öyle bir yol yürüdünüz ki ancak
    dönüş yolunu yok ederek gelebilirdiniz
    inişiniz bir iniş olurdu başa dönmemecesine.
    Yağmur yalnız yağarken yağmurdur
    sen yalnız senken sensin
    burada kalamazsın ve başa dönemezsin
    gitmek zorundasın
    kovalanan bir Yahudi gibi
    ama Yahudiler gibi kendinle kalamıyorsun
    her şey çok yetersiz senin için
    her şey sana çok fazla
    ayıklarsan ayık durabiliyorsun
    aranı açıyorsun kendinle
    eşyayı araladıkça
    uyanmanın bedeli serapları fedadır
    uykuyu tadayım dersen
    kâbusa dalmak pahasına.
    Tarihe dersini vermen gerek
    yoldan ayrılamazsın
    yediremezsin sokulmayı kendine
    tabiatın apışaralarına
    ne yıkılmış bir tapınağın suskunluğu
    durdurabiliyor seni
    ne gürültülü bir havra.
    Yükün ağır.
    He’s so heavy
    just because he’s your brother.
    Kardeşlerin pogrom sana.
    Dostlarının eşiğine varınca başlıyor
    senin diasporan.
    Herkesin bahanesi var, senin yok
    günahlı bir gölgenin serinliğinde
    biraz bekleyebilirsin, daha sonra
    burada kalamazsın, başa dönemezsin
    ama dön
    Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön!
    Şarkıya dön! Kalbine dön! Eve dön!
    Kalbine dön! Eve dön! Şarkıya dön!
    Eve dönmek
    kendime sarkıntılık etmekten başka nedir?
    orada, arada bir beni yoklar
    intihara ayırdığım zamanlar
    bunlar temiz, kül bırakan zamanlardır
    düzgün sabuklamalardan bana kalan..
    Evde
    anlaşılmaz bir tını
    bilmem nereden gelir
    uykumdan? kanımdaki çakıldan? unutkanlığımdan?
    bilemem Yahudi değilim
    gizli bir yerde genizam yok
    bilemem insan nerenin yerlisidir
    ömrüm burada
    bütün Yahudiler gibi
    raflara doğru, çekmecelere
    sahanlıklara doğru geçti
    yabancı ellerde çitilenmekten korunmak için
    bir sıvaydım kendime kendi ellerimde
    tıpkı Yahudiler gibi
    buraların yerlisi ben değilim.
    Şarkıya dönersem ense köküm seyrelecek
    ağdası çözülecek bana aşktan bulaşan kozlarımın
    şehrin insanları yumruklarımda beyaz bulut
    yolun çamurunda revnâk-ı bahar bulacaklar
    ben şarkıya dönünce
    boğazlarındaki boğum insanların epriyecek
    ve onun yerine her günkü işleri yaparken
    kepenkleri kaldırırken, silerken tezgahı
    kalbe gizlice batan kıymık geçecek
    şarkıya dönersem, yanık bir şarkıya
    holokost neymiş meğer
    herkes bilecek.
    Kalbime döneceğim, ama hangi yolla?
    Yedeğimdeki okunaksız
    şarapla lekelenmiş, solgun harita
    uyduruk bir şey mi bilmiyorum
    yoksa sahiden definenin yeri
    gösteriliyor mu orada?
    Ama boşver... Nasıl bir ilgi olabilir
    kalbe dönmekle define bulmak arasında?
    Lâkin ben inerken her dönemeçte
    bir parçasını ele geçirdiğim
    her molada, her zorlanışında nefesimin
    her ayak sürçmesinde çiziktirdiğim haritamın
    bütün paftalarında sabit mürekkeple işaretlenmiştir
    nerelerde kıraçlaşır
    rahminde levendane öcün tohumları yatan gece
    güneşin şifa diye bilinen ışıkları
    nerelerde kıyıcı bir zehre çevrilir…
    Haritamda caddeyi ürpertiye açacak
    bir kaç kaçıktan başka nirengi noktası yok.
    Açıkça gösteriyor haritam farkı nedir
    bir cenaze kalkarken yağan yağmurun
    bir hükümet darbesinden sonra yağan yağmurdan.
    Yağmalar belli ki kim bulsa defineyi, umurumda mı
    ben kalbime döneceğim fokurdayıp pörtlemek için
    hep fokurdak ve pörtlek kalacağım kalp içinde
    canı sıkkın kızların yüzlerinden
    döşünden ahı kalmış delikanlıların
    dünyaya habire pörtleyeceğim
    evlerin olanca tınısı dindiği zaman
    kısıldığı zaman bütün şarkıların kanatları
    fokurtum dokunacak herkese yedi ırkın kavşağından.
    Yahudi değilsem bile
    bende Yahudalık da mı yok-
    Kimi öptüm de kurtuldu çarmıha çakılmaktan?


    İsmet Özel
  • 229 syf.
    Ahmet OKTAY:
    Fazıl Hüsnü Dağlarca ile konuştuk biraz. "Sen şair değil bilginsin" dedi, şunları da ekleyerek: "Şiirlerini küçümsediğimi sanma, ama senin gibi her alana açılan bir kişi daha yok. Ne zaman yapıyorsun bunları?"

    Sana öyle hak veriyorum ki Dağlarca!

    (Uzun zamandır herhalde bir kitabı okurken hiç bu kadar keyif almamıştım. Zaten genelde de beni çok etkileyen kitaplara inceleme yazıyorum.)

    Günlük, anlaşılması güç kelimeler ve çok fazla terim içermesine rağmen yine de -benim gözümde- kendini okutmayı başardı.

    Kendisinin ortaokul mezunu olduğunu öğrendiğimde açıkcası çok şaşırdım. Şaşırmamın nedeni eğitim hayatını bu kadar erken bırakması değildi.. Okumaya böylesine aşık birinin okul hayatınının neden yarım kaldığıydı. Bununla ilgili günlüğünde hiç bahsetmiyor.

    Oktay, Sovyet iktidarıyla çok fazla ilgilenmiş, sol görüşlü, hayatını Marksist düşünce sistemi ile şekillendiren toplumcu gerçekçi aydınlarımızdan biridir. Kapitalist sistemin karşısında durmuş, dönemin amiyane tabirle yalaka kişilerine de haddini çok güzel bildirmiştir. Sonuna kadar laik sistemi savunmuş, kendisi de sol görüşlü olmasına rağmen Türkiye’de bu durumun Kemalistlik ile karıştırıldığını, insanların yanlış yorumladığını anlatmaya çalışmıştır. Stalin’i sevmediğini, Lenin’e ise daha yakın olduğunu yazılarından ben anladım.

    “Fransa'da yaşayan bir araştırmacının gösterdiği duyarlığı ve anlayışı, Türk aydınlarının büyük bölümünün gösterememesine şaşmak gerekiyor. Sol-Kemalistler kadar bazı Marksistler de din sorununu gerektiği biçimde algılayamıyorlar. Artık mürteci ile muhafazakarın özdeş olmadığını anlamak gerekir. Di­ni ideolojinin Türkiye'de de solun tatmin edemediği beklenti uf­kuna sızmaya çalıştığı bellidir. Liberal/demokratik bir muhafazakar kesim var. Hiç kuşkusuz bu kesimler politik konjonktür gerektirdiğinde en azgın gerici kesimlerle ittifaka girişebilirler. Ama girişmeyebilirler de.”

    Bu alıntı da burada kalsın.

    Oktay, edebiyat camiasına çok hakimdir ve sürekli kitap okuyup, gazete ve dergilerde yazıları yayınlanmıştır. Şiirde Gerçeküstücülük konusunda geri kaldığımızdan da yakınır. Tanzimat ve Cumhuriyet dönemi şairlerine göndermelerde bulunur.

    Kendisinde hoşuma giden tespitleri çok olmuştur fakat doğal olarak hepsini yazamıyorum. Oktay, “Yapı bazen imgeye göre şekilleniyor bazen sese göre,” diyor. Ama bazı dönem yeni şairlerin güzel gözükmek adına illa kelimenin ikinci anlamını kullanıp yapıyı bozduklarından yakınıyor.

    Kendisi şiirin çıkmaza girdiğini ve popüler kültürün esiri olduğunu düşünüyor. Ama sadece şiir demekle kalmıyor popüler kültürün esiri olan birçok aydından da bahsediyor. Burada kendi sözlerinden bir ekleme yapmak istiyorum.
    “Gerçekten, 19'unda yazdığım gibi edebiyat çevreleri olmadı­ğı için, yeni bohem mekânlarında şiir falan okunmuyor artık. Yazınsal ritüeller unutuldu. Şimdi, yazarların, şairlerin bir tür teşhirciliğe bitişmiş gösterileri moda: İmza günü, açık oturum, konuşma. Şüphe yok: Yararlı uygulamalar hepsi. Ama ister is­temez hepsi tecimselleştirildi.”

    Bir akşam camiadan arkadaşlarıyla oturup yemek yediğini yazıyor ve günlüğünde bunu anlatırken bazı noktalar dikkatimi çekiyor.
    Kendisi herkesten uzaklaşmakta haklı olduğunu ve artık bir araya gelince kitapları konuşmak yerine insanların sadece dedikodusunun döndüğünü söylüyor. Aslında hepsi bizimle aynı, bizden biri ve hep aynı hikayeler, aynı şikayetler... Temsili 1K işte.

    Yahu orada bir de ne öğrendim, “Nâzım’dan sonra şiir mi yazacağız?” diye düşünüp şairliği bırakan birçok isim varmış. Şaka gibi geldi..

    Bunun gibi benim çok dikkatimi çeken buraya birkaç tane dedikodu yazayım.

    -Can yücel ile Ahmed Arif kavga etmiş. Ahmed Arif çok duygusal davranıp gitmiş.
    Hee bir de bu Oktay, şairliğe ilk başladığı zamanlarda Nazım ve Arif’ten etkilendiğini belirtiyor ama sonrasında Arif’ten öyle bir soğumuş ki onu yermekten de hiç geri kalmıyor.
    (Can Yücel ile Oktay da kavgalıymış bu arada.)

    -Sevim Burak ve Sait Faik meselesi.
    Sevim Burak’ın öldükten sonra mektupları yayınlanmış. Orada da Sait Faik’in ne oğlancılığı kalmış ne de ayyaşlığı.. Ahmet Oktay buna çok içerlemiş ve Sevim Burak için sen ayyaş değil miydin Eyy Sevim diyor.
    Ödül almak için aylarca adam kovaladığını hepimiz biliyoruz, diyor.

    -Kemal Tahir ve Cahit Sıtkı meselesi.
    Kemal Tahir meğersem şair olarak başlamış bu yola ama her ne olduysa nasıl bir düşünceye girdiyse birden romana çevirmiş yönünü. Daha sonradan tekrar şiire döner gibi olmuş ve şöyle demiş “Cahit Sıtkı’nın şair sayıldığı...”
    Ee Ahmet Oktay da durur mu yapıştırmış cevabı. Tahir için, sen şiire devam etseydin de Sıtkı bu konuda senden daha yeteneklidir, ustandır, saygı duymalısın diyor.

    -Cemal Süreya’ya öldükten sonra baya sahip çıkmış ve İslamcı Şairlerin saldırılarından da olabildiğince korumaya çalışmış. (Kendisi İslamcı Şair diyor.) Günlüğünde de Cemal Süreya’nın şiirini ve kendisinin nasıl bir insan olduğunu anlatmıştır. Yineee birilerine de laf elbette göndermiştir;
    “Acaba Sezai Karakoç Cemal Süreya’nın ölümüyle ilgili bir şey yazacak mı çok merak ediyorum.”

    Ahmet Oktay’ın sevdiği pek nadir kişi vardır ve Cemal Süreya’da bunlardan biridir. Enis Batur, Ferit Edgü, Selim İleri, Melih Cevdet Anday, Emre Kongar.. Aklıma gelenler bunlar. Genel olarak günlükte hep iyi sohbetlerine şahit oldum.

    -İlhan Berk ile çok uğraşıyor. Onun için “oldum olası aforizma delisidir böyle konuşmaya çok bayılır,” diyor.

    -Attila İlhan ve Küçük İskender’den hiç hoşlanmıyor. Hatta ufak tartışmaları da olmuş. Attila İlhan’ın kendisini çok elit havalara sokmasına katlanamıyor galiba haha. Küçük İskender için de üff neler neler diyor. Ama en net yazabileceğim şey şudur; “Aykırı olmak ve aykırı görünmeye çalışmak birbirinden farklıdır.”


    -Tahsin Yücel, Orhan Pamuk “Kara Kitap” sorunu.
    Ahmet Oktay, Orhan Pamuk’u beğeniyor fakat bir eleştiri şuradan yapıyor. Tahsin Yücel Arı Türkçe kullanmaya özen gösterdiğinden dolayı Orhan Pamuk’u Türkçe konusunda eleştiriyor ve Ahmet Oktay şöyle bir soru yöneltiyor: “Yazın dilbilgisi midir?” Daha sonradan ise Oktay şunu söylüyor: “Eğer dilbilgisi kötüyse yazarın düşünmeden yazdığını ve yazdığını okumadığını gösterir.”

    -Mehmet Fuat, Ahmet Oktay hakkında bir yazı yazmış ve Oktay ona şöyle cevap veriyor;
    “Benim çok fazla "modaya uygun giyindiğimi" yazıyor. Ye­ni paradigmaları anlama çabasının, onun küçültücü anlamda kullandığı moda sözcüğüne ya da kavramına indirgenmemesi ve ona eşitlenmemesi gerektiğine inanıyorum.
    Memet Fuat tam da bu eğilim yüzünden tutucu bir konu­ma yerleşebilir.
    Tutuculuk moda'nın öteki ucudur. Negatifi değil.
    Ben modaya göre giyinmiyorum ama M. Fuat'ın elbiseleri çekmiş.” :D

    -Oktay, Ece Ayhan, Nazım Hikmet, Ahmed Arif taklitçiliğinden çok sıkılmış. Hatta Cemal Süreya şiir ödülünde şeçili kurulda görevdeymiş fakat Orhan Alkaya arasında bir gerginlik olduğundan dolayı çekilmek istemiş. Eğer oy vermiş olsaydı Metin Altıok’a oyunu verecekmiş.

    -Mahmut Makal, Orhan Veli, Ferhan Şensoy, Aziz Nesin.. Daha aklıma gelmeyecek bir sürü kişinin bazı noktalarını eleştiriyor. He şimdi diyeceksiniz Oktay çok mu mükemmeldi? Hayır elbette değildi. Ama kendisi gerçekten bu yolda çok büyük emekler vermiş ve bana günlüğünde asla boş bir insan olmadığını kanıtlamıştır. Her eleştirisine elbette katılmadım ama dönemin aydınlarına da farklı bir bakış açısıyla yaklaşmamı sağladı.


    Günlüğünden bahsederken Oktay “kendi okur tarihim” diye söylemiştir ve hakikaten de öyledir. Bundan sonrasını isterseniz okumanıza gerek yok. Tamamen kendimi düşünerek yaptığım bir şey. Fakat dönemin isimlerini merak ederseniz ve okuduğu kitaplar hakkında fikir sahibi olmak isterseniz göz atabilirsiniz. Okuduğu kitaplardan çok etkilendiğim ve cidden bu yazarı da mı biliyormuş yahu diyerek şaşkınlığa uğradığım için kitapların listesini yapmaya çalıştım. Günlükte bahsettiği, üzerinde konuştuğu isimleri de tek tek yazdım. Elbette eksikler, gözümden kaçanlar olmuştur çünkü bunlar bir liste halinde değildi ve ben okudukça, elimde bir kalemle, işaretleyip yazarak listeyi oluşturdum.

    Günlük içinde geçen dönemin edebiyat camiası isimleri ve Dünya Edebiyatından bahsettiği isimler;
    1. Selim İleri
    2. Latife Tekin
    3. Enis Batur
    4. İlhan Berk
    5. Ahmed Arif
    6. Önay Sözer
    7. Attila İlhan
    8. Fazıl Hüsnü Dağlarca
    9. Ivan Gonçarov
    10. Dostoyevski
    11. Melih Cevdet
    12. Lale Müldür
    13. Şükran Kurdakul
    14. Murathan Mungan (Cinsel tercihi sebebiyle birkaç problem olmuş ve Mungan’ın arkasında durmuştur.)
    15. Güner Kuban
    16. Kafka
    17. Yılmaz Gruda
    18. Hilmi Yavuz
    19. Ferhan Şensoy
    20. Fromm
    21. Refik Erduran
    22. Korkut Boratav
    23. Ali Bulaç
    24. Mehmet Ali Kılıçbay
    25. Ruşen Çakır
    26. Ahmet Kahraman
    27. Adalet Ağaoğlu
    28. Emre Kongar
    29. Emil Galip Sandalcı
    30. Mine G Saulnier
    31. Abdurrahman Dilipak (-)
    32. Sevim Burak
    33. Sait Faik
    34. Cemal Süreya
    35. Edip Cansever
    36. Aziz Nesin
    37. Baudelaire
    38. Oğuz Atay
    39. Yusuf Atılgan
    40. Nazım Hikmet
    41. Necip Fazıl
    42. Refik Durbaş
    43. Yahya Kemal
    44. Ülkü Tamer
    45. Nezihe Araz
    46. Uğur Kökden
    47. Can Alkor
    48. Ara Güler
    49. Jean Genet
    50. Küçük İskender
    51. Azra Erhat
    52. Sabahattin Eyüboğlu
    53. İrfan Şahinbaş
    54. Tarık Buğra
    55. Kemal Tahir
    56. Turgut Uyar
    57. Metin Altıok
    58. Vedat Günyol
    59. Agatha Christie
    60. Gorki
    61. Mihail Şoholov
    62. Ingmar Bergman
    63. Luis Bunuel
    64. Andrey Tarkovski
    65. Tahsin Yücel
    66. A. Huxley
    67. Aziz Çalışlar(-)
    68. Orhan Alkaya
    69. Nurdan Gürbilek
    70. Yılmaz Öner
    71. Balzac
    72. Stendhal
    73. Flaubert
    74. Shakespeare
    75. Suphi Aytimur
    76. Özdemir Nutku
    77. Eliot
    78. Halid Ziya
    79. Şerif Mardin
    80. Proust
    81. A. Ş. Hisar
    82. Demir Özlü
    83. Fethi Naci
    84. Ahmet Cemal
    85. Füsun Akatlı
    86. Gül Işık
    87. Simone De Beauvoir
    88. Umberto Eco
    89. Salah Birsel
    90. Özdemir İnce
    91. Nietzsche
    92. Ahmet İram
    93. Süreyya Berfe
    94. Seyhan Erözçelik
    95. Tuğrul Tanyol
    96. Ömer Naci Soykan
    97. Susan Sontag
    98. Ahmet Muhip dıranas
    99. Uğur Mumcu
    100. Oktay Akbal
    101. Mehmet Fuat
    102. Sartre
    103. Aliye Berger
    104. Orhan Koçak
    105. Ercüment Behzat
    106. Van Gogh
    107. Foucault.
    108. Ataol Behramoğlu
    109. Tanpınar
    110. Nedim Gürsel
    111. Orhan Veli
    112. Rilke
    113. Mayakovski
    114. Afşar Timuçin
    115. Sennur Sezer
    116. Adnan Özyalçıner
    Bunlar haricinde gözümden kaçanlar elbette olmuştur.

    Günlükte geçen kitapların listesi; (eksikler vardır.)
    1. E. H. Carr- Dostoyevski
    2. Jean Genet- Gidcometti’nin Atölyesi
    3. Metin Kaçan- Ağır Roman
    4. Ferit Edgü- O
    5. İlhan Berk- Pera
    6. J. M. Albertini- Azgelişmişliğin Mekanizması
    7. Tarık Zafer Tunaya- İttihat ve Terakki
    8. Tony Cliff- Rusya’da Devlet Kapitalizmi
    9. Peyami Safa- Sözde Kızlar( En ucuz, en acemi, üstünkörü yapıtlarından biri diyor. Safa’yı da pek sevmiyor.)
    10. Levent Köker- Modernleşme, Kemalizm, Demokrasi
    11. Güner Kuban- Sevişmenin Rengi( Beğenmiyor)
    12. Pierre Clatres- Devlete Karşı Toplum
    13. Fazıl Hüsnü Dağlarca- Uzaklarda Giyinmek, Çocuk ve Allah
    14. M. Jay- Diyalektik imgelem
    15. Paul Valery- Bugünkü Dünyaya Bakış
    16. Orhan Pamuk- Kara Kitap, Sessiz ev
    17. J. Needham- Doğunun Bilgisi Doğumun Bilimi
    18. Kürşat Bumin- Batıda Devlet ve Çocuk
    19. Fromm- Sahip Olmak ya da Olmak
    20. Sadri Ertem- Bacayı indir bacayı kaldır
    21. Cassirer- Devlet Efsanesi
    22. Yıldız Ecevit- Oğuz Atay’da Aydın Olgusu
    23. Oğuzhan Akay- CinAyetler
    24. Carr- Bolşevik Devrimi
    25. Eric J. Hobsbawm- Devrim Çağı
    26. Eric J. Hobsbawm- Kapital Çağı
    27. Eric J. Hobsbawm- İmparatorluk Çağı
    28. R. Jakobson- Sekiz Yazı
    29. Doğu Perinçek- Stalin’den Gorbaçov’a
    30. L. Benevolo- Modern Mimarlığın Tarihi
    31. Julius Welhausen- İslamiyetin İlk Devrinde Dini Siyasi Muhalefet Partileri
    32. Salvador Dali- Bir Dahinin Güncesi
    33. Hallac-ı Mansur- Kitab’üt Tavasin
    34. Proust- Swann’ların Semtinden(Hatta bu kitap üzerine konuşuyor ve Yakup Kadri ile Tahsin Yücel çevirisini kıyaslıyor.
    35. Kierkegaard- Korku Titreme
    36. Lyotard- Postmodernist Durum
    37. Flaubert- Üç Hikaye
    38. S. Zweig- Dünya Fikir Mimarları
    39. Borges- Alçaklığın evrensel tarihi(Bu kitaba çok şaşırdım ve mutlu oldum. Borges’i aynı anladığımızı görmek ve kitapta da aynı hikaye üzerinde odaklanmamız ise ayrıca hoşuma gitti.
    40. Ezra Pound- Konfüçyüs
    41. Agatha Christie- Ackroyd’un Katili
    42. Igmar Bergman- Büyülü Fener
    43. Barthes- Çağdaş Söylenler
    44. Bilge Karasu- Gece (Bu kitaba bir inceleme yazısı yazacakmış ama hep ertelemiş. Açıkcası merak etmiştim.)
    45. Adalet Ağaoğlu- Üç Beş Kişi
    46. Walter Benjamin- Parıltılar
    47. Joyce- Sürgünler
    48. Yıldız Sertel- Ardımdaki Yıllar
    49. Jale Parla- Babalar ve Oğullar
    50. Ercüment Uçarı- Ziba Sokağı
    51. Karl Korsch- Marksizm ve Felsefe
    52. Simone De Beauvoir- Mandarinler
    53. Ahmet İnsel- Türkiye Toplumun Bunalımı
    54. Ali H. Neyzi- Kızıltoprak
    55. Cahit Irgat- Irgatın Türküsü
    56. Şerif Mardin- Makaleler
    57. Salah Birsel- Hafiyeler önde gider
    58. Marcuse- Karşı devrim ve başkaldırı
    59. Ömer Naci Soykan- Müziksel Dünya Ütopyasında Adorna ile Bir Yolculuk
    60. Turgenyev- Babalar ve Oğullar
    61. Nietzsche- Putların Alacakaranlığı
    62. Daryush Shayegan- Yaralı Biliç(-)
    63. Kundera- Roman Sanatı
    64. Gündüz Vassaf- Cehenneme Övgü
    65. Carr- Romantik Sürgünler
    66. Paul Avrich- Anarşist Portreler(Bunu okumasına da baya baya şaşırdım. Kendisi de çok önemli bir eser olduğunu düşünmüş ve beğenmiş.)
    67. Sade- Sodom’un 120 günü
    68. Doğu Perinçek- Parti ve Sanat(-)
    69. Orhan Veli- Bütün Yazıları
    70. Gilles Kepel- Tanrının İntikamı
    71. Nurdan Gürbilek- Vitrinde Yaşamak
    72. David Dickson- Alternatif Teknoloji

    Kendisi bunun daha nicelerini okumuştur..
    Yanlarına (-) koyduklarımı hiç sevmemiştir. Aralarda tabi yine sevmedikleri var ama olumlu özelliklerinden de bahsediyor. Bilmediğim birçok isim vardı açıkcası böyle listelemek benim çok hoşuma gitti ve büyük bir keyifle yaptım. Hepsini tek tek araştırmayı düşünüyorum. Buraya kadar okuyan olduysa da gözlerine sağlık.
  • 611 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Spoiler içerebilir. Dickens ın Büyük Umutlar kitabını bölümde okumuştuk ve bu kitabı okuyunca acayip benzerlik buldum. Londra’nın iki kitapta da iş bulma imkanı için açılan bir kucak gibi oluşu ama bir yandan da insanı yutan o kirli havasına değinilişiyle başlıyorum .Dickens ın kendisinin çocuk işçi olup maddi zorlukları görmesiyle oradaki Pip ve buradaki David in çocuk işçi olarak karşımıza çıkıyor oluşu ve Pip Miss Havishamın evine giderek David de farklı yerlerde çalışmak zorunda kalışı ikinci ve bence en önemli benzerliktir. 19. Yy endüstri devriminin yarattığı makine insanların yanında makine çocukları da görüyoruz biz bu iki kitapta. Dickens bizim gözümüze gözüme sokuyor çocukları nasıl kullandığımızı kendisi de yaşadığı için bu olayları çok güzel içimize işleyen betimlemeler kullanabiliyor. Sahi o zamandan bu yana ne değişti ki ? Günümüzde hala yok mu çocuk işçiler? Hala üç kuruş aşağı para vermek için çalıştırılmıyorlar mı okul çağlarında? Demek geçen 2 yüzyılda biz hala çocukları makineleştirmekten bıkmadık. Ah ne yazık bize!
  • 416 syf.
    ·4 günde·10/10
    Haberciliğe ve habere bakış açısını değiştiren , istenildiğinde ve azmedildiğinde mümkün olmayan hiç bir şey olmadığını gösteren, doğru ve sevilen bir iş yapılıp seçildiğinde ne kadar müthiş sonuçlar elde edildiğini anlatan harika bir kitap.
    Kitabın başlarında anlatılan hastane zamanları, okul dönemlerinde ayağının durumu ile hissettikleri ve kendini etrafına kabul ettiriş; kitabın sonlarına doğru anlatılan kanser ile mücadelesi ve takındığı tavrı, ailenin (oğlu ve eşi) kanserden ötürü içinde bulunduğu ruh hali ve baba oğlun yıllar sonra yakınlaşması, aradaki bağın güçlenmesinin anlatılması benim için çok duygusal ve özeldi, beni çok etkiledi diyebilirim.
    Kitabın içindeki en etkili cümlelerden bir kaçını paylaşmak istiyorum;
    “ O topallama, çocuk ruhunda eziklik hissi yaratıyordu. Bu hisle baş edebilmek, bacağının kusurunu gizleyebilmek, aksamayı dengeleyebilmek için topuğunun altına gazete koymuştu. Mezuniyetinde gazete, baş tacı olarak hayatına girecekti.”
    “ Aksıyor olması, artık dışlanmasına yol açmıyor, dikkat çekmesini sağlıyordu.”
    Kitapta o döneme ait resimlere de yer verilmesi ayrıca güzeldi.
    Okurken çok keyif aldım ve bol bol altını çizdiğim cümlelerim oldu.
    Bana bu kitabı önerip alan Fatih arkadaşıma teşekkürler ve sevgiler.. :))

    Herkese keyifli okumalar :)
  • BİR MÜDDET ZEYTİN YİYECEĞİZ, SONRA..

    Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle görüşmek istediğini söyledi.
    Bunun üzerine sekreter birden ciddileşti:
    "Nazif Bey mi?"dedi.
    "Evet, Nazif Bey!" diye cevap alınca, hüzünlü bir ses tonuyla
    "Nazif Bey sizlere ömür efendim, onu kaybedeli dört yıl oldu." dedi.
    Hiç beklemediği bu haberle bir acı saplandı yüreğine.
    "Ya, öyle mi...?"diyebildi sadece.
    Hicranlı bir suskunlukla bir müddet öylece kalakaldı.
    Gözlerine hücum eden yaşlar yanaklarından süzülüp göğsüne damladı.

    Kendisini toparlayıp "Onun adına görüşebileceğim bir yakını var mı acaba?" diye sordu.
    "Evet var, oğlu Selim Bey....".
    Titrek bir sesle "Öyleyse Selim Beyle görüşebilir miyim?" dedi.
    Görevli hanım,insanda saygı uyandıran bu kibar beyefendiye,
    "Selim Bey oldukça meşgul bir insan, randevusuz görüşmek pek mümkün olmuyor; ama ben yine de kendisine bir haber vereyim. " Dedi ve telefona yöneldi..
    Sonra "Kim diyelim efendim?" diye sordu.
    "Kendimi ona ben tanıtmak istiyorum kızım." cevabı üzerine sekreter dahili telefonu çevirdi.

    Daha sonra mütebbessim bir çehreyle, "Selim Bey sizinle görüşmeyi kabul etti, lütfen beni takip edin."dedi.
    Beraber merdivenden çıktılar.
    İnce bir zevkle döşenmiş geniş bir salondan geçip büyük bir kapının önünde durdular, sekreter kapıyı açarak, 'Buyurun!' dedi.
    O da içeri girdi.

    Kendisini ayakta bekleyen vakur ve mütebbessim gence doğru hızlı adımlarla yürüdü, elini uzatarak,
    "Merhaba, ben Prof. Dr. Mehmet Baydemir."dedi.
    "Bendeniz de Selim Cebeci... Lütfen buyurun, oturun." dedi, genç iş adamı.

    Mehmet Bey, kendisine gösterilen yere oturur oturmaz:
    "Yirmi üç yıl, tam yirmi üç yıl... Vaktiyle bana burs verip okumama vesile olan insanın elini öpmek için bu ânı bekledim." dedi ve dudakları titredi,gözleri doldu.
    "Ama o büyük insanın elini öpmek nasip değilmiş, bunun için ne kadar üzgünüm anlatamam."
    Yaşarmış gözlerini kuruladıktan sonra Selim Beye döndü:
    "Fakat en azından o büyük insanın mahdumunun elini sıkmaktanda bahtiyarım."

    Misafirin bu sözleri üzerine Selim Bey yerinden fırladı, kulaklarına inanamıyordu.
    Kelimelerinin her biri birer hayret nidâsı gibi dizildi cümlelerine:
    "Mehmet Baydemir demiştiniz değil mi, Tosyalı Mehmet Baydemir mi?"
    Profesör, delikanlının bu heyecanlı haline bir anlam veremeyerek başıyla "Evet" dedi.
    Bunun üzerine Selim Beyin gözleri sevinçle parladı.
    "Babamla sizi uzun yıllar aradık; ama bulamadık." dedi.

    Profesörün yanına gelerek iki eliyle elini tuttu, candan bir dost gibi sıktı ve "Sizi karşıma Allah çıkardı." dedi.
    Bu sözler profesörü çok şaşırtmıştı
    "Uzun yıllar beni mi aradınız? Peki ama neden?" dedi.
    Selim Bey gülen gözlerle profesöre bakarak
    "Bizdeki emanetinizi vermek için..." deyince, profesörün şaşkınlığı iyiden iyiye arttı.
    "Emanet mi?" dedi.

    Selim Bey cevap vermeden yerine geçip telefonu çevirdi.
    Karşısındakine "Gelebilir misiniz?" deyip telefonu kapattı.
    Mehmet Bey, Şaşkın gözlerle Selim Beye bakarken kapı çalındı, odaya iyi giyimli bir bey girdi.
    Selim Bey ona yanına gelmesini işaret etti, sonra kulağına bir şeyler fısıldadı.
    Gelen kişi bir şey söylemeden geldiği kapıya yöneldi.

    O çıkarken Selim Bey, misafiriyle tatlı bir sohbete başladı.
    Sohbetleri koyulaştıkça, çehrelerindeki şaşkınlık, yerini birbirlerine hasret kırk yıllık ahbapların yeniden buluşmalarındaki sevinç, samimiyet ve güvene bırakmıştı.
    Mehmet Bey yurt dışındaki tahsilinden, araştırmalarından ve yirmi üç yıl boyunca her yıl büyüyen memleket hasretinden bahsetti.

    Sonra Nazif Bey'in duvardaki portresini göstererek,
    "Bu günlerimi şu büyük insana borçluyum." dedi.
    "Bana yalnızca maddî destek vermedi, mânen de beni hiç yalnız bırakmadı.
    Yurt dışında tahsil görürken yanlışa her yeltendiğimde hayalen yanımda hazır oldu.
    'Sana bunun için burs vermedim.' diyerek bana istikamet verdi.
    Ona her namazımda dua ediyorum." dedi ve gözlerini Nazif Beyin duvardaki fotoğrafına mıhladı.

    Sonra gözleri portrenin altındaki ilk anda mânâ veremediği diğer tabloya kaydı.
    Son derece şık bir çerçevenin içinde, bazı yerleri yamalı ve tamir görmüş oldukça eski bir çift çorap duruyordu.
    Biraz daha dikkatli baktığında çerçevede bazı cümlelerin de sıralandığını fark etti:
    "Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra..."

    Selim Bey, kendisine bir soru sorduğu için başını ona çevirdi; fakat aklı tabloda kalmıştı.
    Selim Beye cevap verirken tabloya bir daha baktı.
    İkinci cümle de birinci cümle gibi üç nokta ile bitiyordu:
    "Bir müddet sabredeceğiz, sonra..."

    İyice meraklanmıştı.
    Bu ilk görüşmeleri olmasaydı, yanına gidip tabloyu iyice inceleyecekti; fakat bu uygun düşmez, düşüncesiyle yalnızca sohbet arasında göz ucuyla merakını gidermeye çalışıyordu.
    Ancak her seferinde biraz daha artan bir merakın içinde kalıyordu.

    Üçüncü cümlede:
    "Bir müddet yürüyeceğiz, sonra..."
    diye yazıyor ve altta böyle birkaç cümle daha sıralanıyordu.
    Artık aklı hep tablodaydı.

    Sonunda dayanamayıp,
    "Selim Bey merakımı mazur görün. Şu tabloya bir mânâ veremedim." dedi.

    Selim Bey kendisine has bir gülüş ile misafirine baktı, derin bir nefes alarak
    "Malumunuz, babam varlıklı bir insandı.
    Oldukça iyi bir hayatımız vardı.
    Sonra ne olduysa her şeyimizi kaybettik.
    O zenginlikten geriye hiçbir şey kalmadı.
    Köşkümüzdeki hizmetçiler de gitti.
    Yemekleri artık annem yapıyordu.
    Hatırlıyorum da bir sabah, kahvaltıya sadece zeytin koyabilmişti.
    O zengin kahvaltılarımıza bedel, yalnızca zeytin...
    Şaşkınlık içinde, 'Başka bir şey yok mu?' diye sormuştum.
    Bu soru karşısında annemin hüngür hüngür ağlayışı gözümün önünden hiç gitmiyor.

    Annemin ağlayışına mukabil babam:
    'Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra...'
    dedi ve durdu, güçlü bakışlarını üzerimizde gezdirdi,
    'Alışacağız.'dedi.
    Ve iştahla bir zeytin alıp ağzına attı.

    Birkaç gün sonra haciz memurları gelip köşkümüzü de elimizden aldılar.
    Kenar bir mahallede küçük, eski bir eve taşındık.
    Doğru dürüst bir eşyamız da kalmamıştı.
    Annem bezgin bir sesle:
    'Bu evde hiçbir şey yok! Burada nasıl yaşayacağız.' diye haykırdı.
    Bunun üzerine babam:
    'Bir müddet sabredeceğiz, sonra alışacağız.' dedi.

    Gittiğim özel okuldan ayrılmış, bir devlet okuluna yazılmıştım.
    Sabahleyin okula servisle gitmeyi umarken, babam elimden tuttu,
    'Bu ilk günün, okula beraber gideceğiz.' dedi.
    Yürümeye başladık.
    Okul oldukça uzak gelmişti bana, yorulup geride kaldığımı hatırlıyorum.
    Babam kim bilir hangi düşüncelere dalmıştı.
    Geride kaldığımı fark etmemişti.
    Biraz sonra fark edince bana döndü.
    İsyan dolu bakışlarımı yüzünde gezdirdim.
    Bir an bana ızdırapla baktıktan sonra, yanıma geldi.
    Bir şey söylemesine fırsat vermeden, kızgın aynı zamanda nazlı bir tavırla, 'Yoruldum.' dedim.
    Babam oldukça sakin bir şekilde:
    'Bir müddet yürüyeceğiz, sonra alışacağız.' dedi.

    Babam her sabah erkenden çıkıyor, geç saatlerde ancak dönüyordu.
    Döndüğünde ise küçük odaya çekiliyor, bazen saatlerce orada kalıyordu.
    Çoğu zaman buradan gözyaşları içerisinde çıktığını görüyordum.
    Bir gün, merakıma yenilip babamın küçük odasına girdim.
    Yerde bir seccade, seccadenin üzerinde de bir tespih vardı.
    Duvarda ise Arapça bir ibarenin altında şu yazı vardı:
    'Allah borcunu ödeme niyetinde olanın kefilidir.'

    Babamın dediği gibi oldu, zor da olsa zamanla alıştık.
    Bu hal birkaç yıl sürdü.

    Bir gün babam eve çok farklı bir yüz ifadesiyle geldi.
    Ağlamaklı bir yüz ifadesi vardı.
    Her birimize bir paket getirmişti.
    Köşkten ayrıldığımız günden beri ilk defa paketlerle eve geliyordu.
    Bizi bir araya topladı.
    'Bugün, benim için ne mânâya geliyor biliyormusunuz? ' dedi, kelimeleri boğazına düğümlendi, gözlerine yaşlar hücum etti.
    Sözlerini kesmek zorunda kaldı.
    Her birimize hediyelerimizi teker teker verdi ve bizi ayrı ayrı kucaklayıp yanaklarımızdan öptü, kendisi
    de bir koltuğa oturdu.
    Cebinden gazeteye sarılı bir şey çıkardı.
    O sırada da ağlıyordu.
    Hepimiz şaşkınlık içinde babama bakıyorduk.
    Gazeteyi açtı, içinden bir çift yeni çorap çıkardı.
    Bu gözyaşlarıyla, bir çift çorabın alâkasını kurmaya çalışırken babam, beklemediğimiz bir şey yaptı.
    Çorabı burnuna götürdü, kokladı, kokladı.
    Arkasından hıçkırarak ağlamaya başladı.
    Hepimiz şok olmuştuk, tek kelime bile söylemeden bekledik.

    Babam nihayet kendisini topladı ve
    'Bir zaman önce, büyük bir borcun altına girmiştim.
    Borcumu ödeme niyetiyle yeniden çalışmaya başladığım zaman kendi kendime 'bütün kazancım, borçlarımı ödeyinceye kadar alacaklılarımın hakkıdır. Onların hakkını vermeden ayağıma bir çorap almak bile bana haram olsun.' demiştim.
    Bugün ise, Allah'ın yardımıyla, borcumu bitirdim.
    Artık kimseye tek kuruş borcum kalmadı." dedi.
    Sonra gözyaşları içinde ayağındaki çorapları çıkarıp yeni çoraplarını giydi.

    Ben de o eski çorapları hem aziz bir baba yadigârı, hem de bir ibret nişanesi olarak sakladım.
    Bu çoraplar her gün bana:
    'Paralarını ödeyinceye kadar bütün kazancım alacaklılarının hakkıdır.' diyor."

    Selim Beyin bakışları bilinmez âlemlere dalarken o, nemlenen gözlerini kuruladı, sonra dönüp duvardaki siyah-beyaz fotografa hayran hayran baktı.
    "Babanız sandığımdan da büyükmüş Selim Bey.
    Ben olsaydım öyle müreffeh bir hayattan sonra anlattığınız gibi bir darlıkta, herhalde çıldırırdım."
    Selim Beye döndü ve
    "Siz ne yapardınız?" diye sordu.
    Selim Bey kendisine has tebessümü ile:
    "Bir müddet zeytin yerdim, sonra..."dedi ve gülümsedi.

    O sırada kapı çalındı, biraz önceki beyefendi elinde bir kutuyla içeriye girdi.
    Kutuyu Selim Bey'in masasına bırakıp çıktı.
    Selim Bey yerinden kalkıp kutuyu alarak Mehmet Beye uzattı.
    'Buyurun, yıllarca size vermek istediğimiz emanetiniz.' dedi.
    Mehmet Bey bilinmez duygular içerisinde kutuyu açtı.
    İçinden kadife bir kese çıktı.
    Keseyi açıp içini kutuya boşalttığında merakı iyiden iyiye arttı.
    Keseden birkaç tane cumhuriyet altını ile bir not çıkmıştı.
    Mehmet Bey hassasiyetle katlanmış kâğıdı açıp okumaya başladı:

    "Sevgili Mehmet Bey oğlum,
    Bazen istediğimizi yaparız, çoğu zaman da mecbur olduğumuzu...
    Tahsil hayatınız boyunca size burs vermeyi taahhüt etmiştim.
    Ancak eğitiminizin son altı ayında size burs verme imkânını bulamadım.
    Bir müddet sonra imkânlarıma yeniden kavuştum;
    lâkin bu sefer de size ulaşamadım.
    Dolayısıyla size borçlandım ve borçlu kaldım.
    Eğer böyle bir borcu gözyaşı ve ızdırapla ödemek mümkün olsaydı,ben bu borcu fazlasıyla ödemiş olurdum.
    Zira sevgili oğlum, bu altı aylık zaman diliminde bursunu verememenin ızdırabıyla kaç gece ağladım.
    Her neyse, bursunuzu tarihlerindeki değeriyle altına çevirdim.
    Bu altınlar sizindir.
    Bunlar elinize ulaştığında, borçlarımın tamamını ödemiş olacağım.

    Sevgilerimle, Nazif Cebeci."

    Mehmet Bey neye uğradığını şaşırmıştı.

    Bu büyük insanın yüceliği karşısında bir çocuk gibi yalnızca ağlıyor, ağlıyordu.
    Selim Bey de bir hayli duygulanmıştı.
    Onun da yanaklarından yaşlar süzülüyordu.
    Bir ara yaşlı gözlerle babasının siyah-beyaz portresine baktı.
    Kendisine yıllarca hüzünle bakan gözleri, bu sefer sevinçle bakıyor gibiydi....
  • Yirmi yıl... Hayatımın üç ya da dörtte biri, insanların dur daha yolun başındasın dediği zaman dilimi. Yetişkinliğe adım adım ilerleyişimdeki bir basamak, hala kabul edemesemde çocuk olmadığımı haykıran sayı. Ama ne olursa olsun gençliğimden bir parça. Geride bıraktığım birçok anının ev sahibi. Sanırım en zor yaşlarımdan biri olacak yirmi. Gerek dertler açısından, gerekse kendi kendimle savaşımda ve sağlık problemleri açısından da. İlk ameliyatım, ilk hastaneye yatırılışım, ilk büyük korkularımın olduğu o yirminci yaş... Bir yandan güldürürken bir yandan ağlatan yaş. Ama ne olursa olsun yaşadıklarımdan ders aldığım güzel bir deneyim. Yeni yaşımda elbet yine bazı sıkıntılar olacak ama bu yeni yaşımda sağlıklı bir yıl ve başarılı bir okul dönemi istiyorum. Onun dışında her şey olacağına varır. Selam yirmi bir, selam yeni sayfalar..