• 209 syf.
    ·18 günde·Beğendi
    Yıldız Cıbıroğlu’nun Kadın Saçı kitabını “Ocak Ayı Feminist Kitaplık Okuması” etkinliği kapsamında okudum. Etkinliği düzenleyen oblomov_klonu’na teşekkür ederim.

    Kitapta yazdığınıza göre “türban” sözcüğü, “tülbent” sözcüğünden türemiştir. Britannica World Language Dictionary’de türban şöyle açıklanmış:

    Tur-ban, 1. Doğulu birinin başındaki kepin etrafında kuşağın ya da şalın çevrilmesiyle oluşur. 2. Ona benzer herhangi bir başlık. 3. Kenarsız bir şapkanın çevresini çocuklar ve kadınlar için süsle çevirmek. Bu açıklamadan sonra paranzet içinde, Türkçe’de kullanılan tülbent sözcüğünün Fransızca’ya turban olarak geçtiği belirtilmiş.

    Başörtüsünün neden erkeklerin bu kadar
    ilgisini çektiğini hep çok merak etmişimdir. Neden bu şey sadece kadınlara takılıyor? Erkeklerin buna yüklediği anlam nedir? Neden erkekler kadınların saçının gözükmeksinden hoşlanmıyor? Biliyorsunuz ki İran’da başörtüsü takmadığı için ya da “yanlış” taktığı için pek çok kadın sokak ortalarında şiddete uğruyor, bu saldırılar genelde kadınların yüzüne kezzap atılarak gerçekleşiyor. Acaba sorun kadınların güzelliği mi? Ülkemizde, Cumhuriyet Dönemine geçişle birlikte artık kadınlara zorunlukuk olmaktan çıkan peçe ve çarşaflar atılıyor. Bu bazı erkeklerin oldukça gücüne gidiyor ve kadınları caydırmak için örgütlenip kadınları sokak ortalarında taciz etmeye, tecavüz etmeye başlıyorlar. Bu Cumhuriyet’e bir tepki değil, yanlış anlaşılmasın, direkt kadınlara bir tepki. Çünkü Osmanlı kadınlarının aktardıklarına göre, biraz süslü giyinen, çarşafı “düzgün” olmayan kadınlar da hem devlet görevlileri tarafından hem de örgütlü erkekler tarafından aynı davranışlara maruz kalıyorlar. Başörtüsü ve çarşafın tarihine baktığımda merakım daha da artıyordu.

    Mesela bir sene öncesine kadar Avrupalı bir arkadaşımla konuşurken, kendisi bana Türk kadınlarının taktığı başörtüsünün onları çok çekici yaptığını söylemişti. Çok şaşırmıştım çünkü kadınlar zaten bunu erkeklerin ilgisini çekmemek, onlardan uzaklaşmak için takıyordu. Youtube’dan birkaç yabancı vlogger’ın İstanbul seyehatini izlemiştim. İslami kültürün hakim olduğu yerlerde çarşaflı ve başörtülü kadınlar için yine “çekici”, “seksi”, “gizemli” gibi ifadeler kullanıyorlardı bu erkekler. Özellikle başörtüsünün ve peçenin günümüzde bir pornografik unsur olarak kullanılması oldukça dikkat çekici. Doğulu, Batılı farketmeksizin pornolarda kullanılan peçe, çarşaf ve başörtüsü erkeklerin hoşuna gidiyor. Artı olarak, sosyal medyada kadınlar tarafından paylaşılan ve yardım istenen bazı ifadeler keşfetmiştim: bazı kadınlar, kocaları tarafından cinsel ilişki sırasında başörtü takmaya zorlanıyordu. Başörtülü kadınlar için peçe propagandası yapılan blogları incelediğimde de benzer ifadelerle karşılaşıyordum: kadınlar için, peçenin onları nasıl daha feminen yapacağını; erkekler için, eşlerini aslında peçeli görmek istediklerini ancak bunu onlara söyleyemediklerini yazıyorlardı, tıpkı bir fetiş gibi. Acaba bu “alçakgönüllü giyiniş tarzı” bir erkek fantezisi olabilir miydi? Sosyal medyada gördüğüm şeyler, erkeklerin kullandığı ifadeler bu savı güçlendiriyordu benim için.

    Yıldız Cıbıroğlu ise başörtüsünü sadece bugüne bakarak yorumlayamayacağımızı, başörtüsünün çıkış noktası arkaik döneme bakarak yorumlayabileceğimizi söylüyor. Nitekim araştırması da tarihe, Paganizm’deki büyülere, arkaik dönemde yapılan idollere, kil tabletlere işlenen resimlere, mitolojiye, edebiyata ve Jung’un kalıtımsal imge psikolojisine dayanıyor. Ben de kendisine katılıyorum. Ataerkiyi ve çıkış noktasını anlayabilmemiz için arkaik döneme bakmamız gerekiyor.

    Yerleşik hayata geçmede en önemli unsur kadınların tarımı bulmuş olmasıdır. Avcı ve toplayıcılar (kadın ya da erkek) avlanmada
    her zaman başarılı olamıyorlardı, bazen leş yiyorlardı, bazen aç kalıyorlardı. Ancak tarımı bulan kadınların her daim yemeği oluyordu. İdollerde kadınların memesinin, kalçalarının ön plana çıkmasının bir nedeni de budur: Kadın, bereketle özdeşleştiriliyor. Diğer bir neden de kadının üretgenliğinin bir sembolü olarak doğurganlık. Meninin ne işe yaradığını bilmeyen insanlar, kadın bedeninin insanı yarattığını düşünüyor. Bu yüzden de çizilen resim ve yapılan idollerde kadınların kalçaları, memeleri büyük ve sarkık. Hatta sırf bu yüzden tarımı kadınlar yapıyor ki toprak-ana daha çok bereketlesin, ürün versin. Zaten ataerkil kültürün, tarımın erkek egemen olmasıyla baskın geldiği düşünülüyor.

    Kadınlar sadece tarımı bulmamışlardı, kadınların ip, sepet örme, bira, dokuma, çömlekçilik, deri işçiliği, ahşap işçiliği vb. şeyleri de buldukları kültür tarihçileri tarafından kabul görüyor. Yani üretimi kadınlar başlatmışlardı.

    Hal böyle olunca da insanlar ilk başta kadın tanrılara (tanrıçalara) tapmaya başladılar. Bolluk ve bereket veren, yaşamı ve ölümü veren tanrıçaydı.

    Kadınların bolluk ve bereket verdiğine istinaden kadınlar ve tanrıçalar, başlarına -aynen profil fotoğrafımdaki pagan bir kadın gibi- büyük ve alımlı şapkalar takıyorlardı. Ancak ilk önce kendi yaptıkları sepetleri kendi başlarına takıyorlardı. Sonradan bunlar bir tür sarığa dönüşecek. Aynı şekilde kadın saçı da bereketle, yaşam gücüyle, yeniden dirilmeyle, hastalık, sıkıntı ve ölümle ilişkilendirilmiştir. Bu yüzden de idollerde kadınların saçları kıvırcık olarak önplandadır.

    Kadınların yaptıkları sepetleri başlarına geçirdikleri gibi daha sonradan türban da takmışlardır. Ama türban diyince bugünün taşıdığı anlam gelmesin gözünüzün önüne. Tanrıçalar ve kadınlar bunu saçlarını örtmek için değil bir büyü tılsımı olarak takıyorlar.

    Anaerkil dönemde başörtüsü ilk olarak Sümer’de karşımıza çıkıyor. Erkeklere cinsellik öğreten, tanrıça tapımında hizmetli rahibeler takıyor başörtüsünü. Daha sonra ataerkil dönemde bu rahibeler birer “kutsal fahişe”ye dönüşüyor (tıpkı geyşalar gibi). Bu ataerkil dönemde erkekler örgütlenerek dini, eğitimi ele geçiriyor. Anaerkil kültüre başkaldıran mitolojik kadarkter Gılgameş’tir aslında. Kitapta Gılgameş destanının bir incelemesi de bulunuyor.

    “Kadın başının bir örtüyle kapatılması erkek egemen zihnin, devletin, ordunun güçlendiği dönemlerde (Tunç Çağı’nda) gerçekleşiyor. Ancak bir ara dönem var: Tarihsel dönemde kutsal ve soylu olmak şartıyla iki cinsin de yüzünü duvakla, peçetle kapattığı oluyor. Bunun içinden de, daha sonra, ataerkil etkilerle değişime uğrayarak “yalnızca kadınların örtünmesi geleneği” çıkıyor.”

    Başörtüsü ilk olarak fahişeleri diğer kadınlardan ayırmak için kullanılıyor: fahişe kadınlar peçe, çarşaf, başörtüsü takarken diğer kadınlar takmıyor. Bunu ilk olarak Sümer’de daha sonra Babil ve İbraniler’de görüyoruz.

    Tevrat’ta Yaratılış Bölüm 38’de peçe, fahişelerin giydiği bir örtü olarak anlatılır: “Yahuda onu görünce fahişe sandı. Çünkü yüzü örtülüydü.”

    Tunç Çağı’nda ise kadınlardan gördükleri başörtüsü, peçe gibi kıyafetleri erkekler de takıyor. Mesela Campbell’in İlkel Mitoloji kitabında, insanların taptıkları Ay ve Güneş’in ışınlarının onlara zarar vermemesi için ve gölgelerin Ay’ı örtüp açmasını canlandırmak için kralların ve kraliçelerin de peçe ve duvak taktığı yazıyor.

    Daha sonraları da çarşaf, peçe , başötüsü fahişe olmayan kadınları fahişelerden ayrıt etmek için kullanılıyor: fahişe olmayan kadınlar bunları giyiniyor ve kadın bedeni erkekler tarafından pornografik unsur yapılıyor. Bunu ilk Asur kanunlaştırıyor. “Günümüzde Berlin Müzesi’nde bulunan Asurlular dönemine ait tabletlerde kadının örtünmesiyle ilgili 40. yasa şöyledir: “İster evli kadınlar, isterse dul kadınlar veya Asurlu kadınlar olsun, sokağa çıkarlarken başlarını açmamış olacaklardır. Fahişeler ve köleler örtülü değildir. Örtünen fahişeler tutuklanacaktır.”

    Asurlu kadınlar gibi Yahudi kadınlarının da başı açık olarak toplum içinde dolaşmaları yasaklandı. Eski Ahit’te kadınların başını örtmesi gerektiği, üç farklı pasajda belirtilmektedir. İşaya 3/20’de başa giyilen kıyafet demek olan “fara”, İşaya 3/23’te başörtüsü anlamındaki “tsnyafaah” ya da Tekvin 24/65-38/14.19’da yüzü kapatan örtü anlamında da “tsaayafa.” Ayrıca vücudun üst kısmını örten örtü anlamında “radod” sözcüğü kullanılmıştır.” (Serenti.org)

    Peki neden erkekler topluma egemen olunca böyle bir şey yapmıştır? Arkaik dönemde kadın saçı ne anlama geliyordu?

    İlk önce yerli Amerikalı bir kabilenin efsanesiyle başlamak istiyorum:

    “Amerika’daki Tierea del Fuego Onaları’nda temeli erkek ideası olan Hain efsanesi vardır. Yerli halkların efsanelerini araştıran Lucas Bridges’e göre bu, erkeklerin kadınları öldürmelerine gerekçe olarak yaratılmış bir öyküdür: Efsaneye göre kabilenin erkekleri kadınları büyücü oldukları gerekçesiyle öldürür; yalnızca küçük kızları bırakırlar. Onlar, erkeklerin, kadınları katletmelerinden önceki yaşam biçiminden başlayarak efsanede şöyle anlatır:

    Erkekler müthiş bir korku içinde ve boyun eğmiş yaşıyorlardı. Elbette köyü etle doyuracak ok ve yayları vardı fakat silahların büyü ve hastalık karşısında ne yararı var diye soruyorlardı. Kadınların baskısı arttıkça arttı ve durum kötüledikçe kötüledi, öyle ki erkekler sonunda ölü bir büyücünün canlısından daha az tehlike olacağını düşünmeye başladılar. Birlikte bütün kadınları öldürmeye karar verdiler ve büyük bir kıyım yaparak insan biçiminde hiçbir dişiyi bırakmadılar. Büyü çalışmalarına yeni başlayan kızlar bile ötekilerle birlikte öldürülmüştü, öyle ki erkekler kansız kalmışlardı. Küçük kızlar büyüyene kadar beklemek zorundaydılar. O sırada ortaya bir sorun çıktı: erkekler elde ettikleri üstünlüğü nasıl sürdüreceklerdi?” Efsanenin devamında, erkeklerin kurduğu Hain derneği kadınların evlerini yakmaya devam eder. Kadınları korkutmak için çeşitli mitler uydururlar. Kadınlara, uydurdukları varlıkların onları öldürmek istediklerini söylerler. Bundan dolayı kadınlar erkeklerin sözünden dışarı çıkmamalıdır. Uydurulmuş varlıklar (cin gibi bir şey) her çığlık attığında ve kendini gösterdiğinde kadınlar eve kapanmalı, çocuklarıyla birlikte yüzü koyun yere yatmalı ve örtüleriyle başlarını örtmelidirler. Bugün bile aynı şey başımıza gelmiyor mu? “Başını örtmezsen evine melek girmez”, “Başını örtmezsen melekler sana lanet okur” diye erkekler tarafından korkutulmaya çalışılmıyor muyuz?

    Üstte de bahsettiğim gibi kadın saçı bolluk, bereket, ölüm vb. gibi kavramlarla ilişkilendiriliyor. Mesela Prof. Kuch-Grünberg bir yazısında Güney Amerika’da, bir kuttörende tanrıça kıyafeti içerisindeki bir kızın saçının, ülkeye bolluk getirmesi için tanrıçaya kurban edilişini anlatır. Bu tarz kuttörenler pek çok kültürde mevcutmuş. Bildiğimiz gibi, Paganizm çağında kadınlar büyü yapıyor, büyücülük bir kadın mesleği. Kadın saçı ise erkekleri bağlama gibi büyülerde kullanılıyor. Bu tarz büyüler kitapta verilmiş. Bunun haricinde, kadın saçı yine bağlama büyülerinde kullanılan ip ve yılanla özdeşleşmiş. Bu büyüler bugün bile kullanılıyor. Eski çağlardan kalma idoller, heykellerde görebileceğimiz gibi tanrıçalar hep yılanlarla ve iplerle birlikte resmedilmiş. Bu semboller her yerde var. Mesela geçenlerde Avrupa Yakası’nı tekrardan izliyordum, orada Makbule, Burhan’ı kendisine aşık etmek için kapı paspasının altına medyum bir kadından aldığı bağlanmış bir ip koyuyordu. Bugün bile bu semboller her yerde.

    Büyü, eski çağlarda bir silah olarak kullanıldığı için oldukça tehlikeli. Erkek örgütlenmesi sonrası, büyücülük kadınlara yasaklanıyor. Sümer’de büyücü kadınlar sınır dışı ediliyor. Eski şaman Türklerde ise aslen bir kadın geleneği olan şamanlık, kadınların doğum sürecini etkilediği gerekçesiyle kadınlara yasaklanıyor. Eski Türk şaman davullarında bile yutpaların (şeritler), kadınların saçlarını temsil ettiğini; davulların üzerindeki yılanların, yeraltı canavarlarını (kadınları) temsil ettiğini söylüyor Yıldız Cıbıroğlu. İbraniler de “büyücü kadını yakın” diyor. Kadınların büyücülükten koparılması sonrasında büyücülük de erkek egemen oluyor. Ancak hiçbir kutsal kitapta erkek büyücüler için bir hüküm göremezsiniz, yalnızca büyücü kadınların büyü yapmaması gerektiği, eğer yaparsa da ağır cezalara çarptırılacakları belirtilir. Böylelikle, bağlayıcılık artık erkekleri temsil ediyor, kutsal kitaplarda maskülen tanrılar, kendilerinin “bağlayıcı tanrı” olduklarından söz ediyor. Erkekler bağlayıcı büyüleri kadınlar için kullanıyor. Ama onların büyüleri saçla yapılmıyor. Genellikle hayvan pisliğiyle yapılıyor. Cıbıroğlu, kitabında Osmanlı şeyh ve hocalarının yazdığı büyülerden örnekler vermiş mesela, oldukça ilginçtiler. Bu bağlama büyüleri genellikle “cariyelerin ve eşlerin sahibini aldatmaması” ve “cariyeleri evlenmeye ikna etme” ile alakalı büyüler.

    Neden kadınların bağlama büyüleri kadın saçıyla yapılıyor da erkeklerinkisi saçla yapılmıyor diye sorarsanız da Cıbıroğlu, kadın saçının erkek saçından üstün olduğunu, çünkü erkek saçının döküldüğünü söylüyor. Bu yüzden de erkek örgütlenmesi sonrası erkeğin sakalı önplana çıkarılıyor. Kadın düşmanlığıyla bilinen Eski Yunan ve İbraniler hep sakal bırakıyor.

    Başörtüsü, çarşaf da burada devreye giriyor. Bunlar, artık kadınların kontrol altına alındığının somut bir göstergesi oluyor. Kadındaki özgür düşünme yetisi sembolik olarak bağlanmış oluyor. Kadın, artık erkek otoritesi altına girmiş oluyor. Pandora’nın Kutusu gibi kadın saçı artık “kötülük saçmasın” diye erkekler tarafından örtülüyor. Arkaik çağda kadın cinsel organının erkeği soğurduğunu düşünüp korkan, tanrıça uğruna toprak-anayı döllesin diye erkekliğini kurban eden, vajinayı bir dişli olarak resmeden erkekler artık kadın cinselliğini de denetlemiş oluyor.

    *Mesela şu resim önemli: bakınız kadın çarşaflar içerisinde, yüzü, vücudu belli değil, varlığıyla yokluğu belli değil. Ama erkeklere baktığımızda tüm ihtişamıyla bedenleri sergileniyor. Kasları ve sakalları oldukça belirgin. Artık kadının saçı değil, erkeğin saçı abartılı kıvırcık. (Resmi yorumlarda görebilirsiniz)

    “İster Arap Yarımadası’nda, isterse Eski Yunan’da olsun, erkek fantazisi hep aynıdır: Kadının, erkeğin kendi eliyle biçimlendirip can verdiği, yani özgür iradeden ve öznellikten yoksun, tümüyle erkek denetimi altındaki bir Galatea olması!” diyor, Fatmagül Berktay

    Youtube’da tebliğ dağıtan Hristiyan, Musevi hacı, hocaları dinlediğimde, kadınların neden örtünmesi gerektiğini şöyle açıklıyorlardı:
    1. Kadının güzelliği saklanmalıdır
    2. Kadının bir erkek otoritesi altında olduğu belli olmalıdır. (Bildiğim kadarıyla Yahudilerde kadınlar ancak evlendikten sonra başlarını örter. O yüzden buradaki erkek otorite kocadır. Ortodoks Hristiyanlarda ise çocukların bile başı örtülebiliyor. Buradaki erkek otoritesi hem baba hem kocadır.)

    “Kadın-erkek ilişkisinin, toplumdaki otorite ilişkisini simgeleyip örneklediği kültürlerde, cinsel olanla siyasal olanın birbirine sıkıca bağlantılı olduğunu biliyoruz. Böylesi toplumlarda erkeğin gücü ve kimliği, Kadını denetleme gücüyle eşdeğerdir ve bu denetim, en yoğun ve simgesel ifadesini, kadının peçelenmeye ve örtünmeye zorlanmasında bulur.” (Fatmagül Berktay, Tektanrılı Dinler Karşısında Kadın)

    Kadın saçından sadece başörtüsünü zorunlu kılarak değil, onu kazıtarak da kurtulmaya çalışmışlardır. Mesela bazı ultra ortodoks Yahudi kadınları hala başlarını kazıtırlarmış. Bugün bile gerek toplum linçlerinde gerek devlet elitle yapılan işkencelerde psikolojik baskı oluşturması için kadınların saçları kazınır. Mesela Malena adlı filmde, muhafazakâr giyinmeyen kadın başkarakter Katolik erkeklerin ilgisini çeker, diğer Muhafazakâr kadınlar bundan rahatsız olarak başkaraktere iftira atmaya başlar. En sonunda muhafazakâr kadınlar, başkarakteri sokak ortasında linç eder, bütün kıyafetlerini yırtarlar ve saçını kazırlar. Kadınlarının saçını örten, ancak saçını örtmeyen kadına ilgi duyan erkekler ise bu linci sinema izler gibi izler.

    Kadın düşmanlığı öyle bir boyuta geliyor ki kadınlar dinden tamamen uzaklaştırılıyorlar, birer nesne haline geliyorlar, bedenleri ve cinsellikleri denetlenmeye başlıyor, eğitimden uzaklaştırılarak cahil bırakılıyorlar ve hayatlarını idame ettirebilmeleri için ancak bir erkekle evlenmeleri gerekiyor. Erkeklerin koyduğu kanunlara ve ahlak kurallarına uymayan kadınlar yakılarak, taşlanarak öldürülüyor ya da sakat bırakılıyor.

    Başta anlattığım gibi, bazı erkeklerin başörtüsünü bir fetiş haline getirmesi de belki kadınlar üzerinde otorite sahibi olduklarını, bu şekilde aşağıladıklarını düşünmeleriyle alakalı olabilir. Tıpkı bdsm kültüründeki gibi bir sahip-köle ilşkisi içerisinde olduklarını düşünüyor olabilirler. Ama aradaki fark kadının bundan haberinin olmaması.

    “Çok eski karanlık çağlardan, insanlığın bir bütün olan zihninin arkaplanından gelen psikolojik yasalar vardır. Arketip kuramına göre bazı kişiler bilinçaltındaki bir ilk örneğe takılıp o evrede (bizim konumuzda kadın saçından korkulan evre) yaşamaktadırlar: Bilinçaltında kadın saçı ağ, yılan, büyülü bağdır; zarar vermemesi için erkek gözünden uzak olmalıdır.” (s. 199) diyor, Jung’un kalıtımsal imge piskolojisine dayanarak Cıbıroğlu.

    Jung, bilinçaltını iki bölüme ayırıyor. Biri kişisel bilinçaltı, diğeri ortaklaşa bilinçaltı.
    “Yalnızca bir kişiye ait değillerdir. (...) bütün ulusa hatta bütün insanlığa aittirler. Bunun içeriği bireysel yaşam süresiyle ilgili değildir, doğuştan ve içgüdüsel biçimlerin ürünüdür. Çocuğun doğuştan gelen düşünceleri olmamasına karşın gene de oldukça belirli biçimde çalışan fazlasıyla gelişmiş bir beyni vardır. Bu beyin atalarından kalıtımsal olarak gelmektedir; bütün insan ırkının ruhsal işleyişinin deposudur. Çocuk dolayısıyla insan tarihi boyunca işleyiş biçimi taşıyan hazır bir organa sahip olmaktadır. Beyinde içgüdüler ve insan düşüncesinin temeli olan ilk imgeler oluşmuş durumdadır- mitolojik motiflerin büyük hazinesi.” ve “Ruhun daha derin tabakaları, karanlığa doğru insikçe bireysel tekilliğini yitirir. Aşağı doğru indikçe otonom işlev gösteren sistemlerle karşılaşılır; bunlar artan oranda kolektifleşirler ve sonunda gövdenin maddiyatı yani kimyasal özü içinde evrenselleşip yok olurlar. Gövdenin karbonu basitçe karbondur. Dolayısıyla ‘dipte’ ruh basitçe dünyadır” diyerek ortaklaşa bilinçaltını açıklamaya çalışır. (Carl Gustav Jung, Analitik Psikoloji)

    Kalıtımsal imge ile aktarılan ‘kadın saçı korkusu’ bazı erkekleri hala ölesiyle korkutmakta ve bu uğurda sokak ortalarında kadınları tekmelemekte, aşağılamakta, hapse attırmakta ve kadınların yüzünü eritmektedir.
  • 117 syf.
    Sıradan olmayan şeyler hep dikkat çekicidir. Bunlar, yaşam tarzı, kültür, inanç vb. öğeler olabilir. Benim için de, kültür, inanç ve yaşam tarzı ile İran hep dikkat çekici olmuştur. Ve bu çekicilik sadece soru işaretlerinden ibaret kalmadı. Araştırma gereği duydum. Derken yolum Fars dili ve edebiyatı bölümüne kadar gitti. Ancak, çevremin İran'a olan ön yargısı vs. eğitimime devam etmeme engel oldu.

    Engeller, öğrenme isteğime engel oldu mu, peki? Hayır. Yaşayarak/şahit olarak öğrenmek istediğim hayatı, kitaplardan öğrenerek sürdürmeye karar verdim.Ali Şeriati ile başladım bu sürece. Ancak O, kültür ve yaşam tarzından çok, geniş bir spektrumda inançları kaleme aldığı için, birçok soruma cevap bulamadım. Bana yaşam tarzları, günlük hayatlarında neler yaptıkları vs. lazımdı. Merak işte.

    İran kültürünü edebiyata kazandıran bi yazar tanıdım ben de. Sadık Hidayet. Tanıdım tanımasına ama tanımaz olaydım. Hayata geldiğine pişman biriymiş meğer. Okudukça fark ediyor insan. Kitaplarında hep negatif enerji aldım. İntihar, uyuşturucu, -esrar olmazsa olmaz- ve karabasanlarla bogustum. Yüksek dozda siyanür alıp bir türlü ölmeyen "diri gömülen" mi dersin, sevdiği kadınların hep başka kişileri sevip onlara gitmesini mi dersin, düğün gününde pencereden atlayıp intihar eden abla mi dersin, her türlüsunden acılar mevcut.


    Ama Hidayet'in eserlerinde (kitap ve piyeslerinde) hep şunu gördüm; kendi sevmediği, abes bulduğu değerleri, ustalıkla kotuleyebiliyor. Üstelik anlatımını çeşitli alanlarda uzman kişilerden aldığı alıntılarla zenginleştiriyor. Yine aynı şekilde, sevdiği, benimsediği değerleri, ustalıkla olumlayabiliyor. Yani kısacası, DÜŞÜNCESİNE SADIK biri.

    Örneğin, İran'ın İslam ile alakasız Müslüman kesimini ele alıyor Hacı Aga eserinde. Her ne kadar, ikinci dünya savaşı dönem sonrasını anlatsa da benim en çok dikkatimi çeken yönü bu olmuştu.
    Kör Baykuş da okuduğuma pişman olduğum eseridir. Karabasanlardan aldığım negatiflik yeterli oldu bunun için. Diri Gömülen'in ilk öyküsü intihar etmek isteyenler için nesne alternatifleri sundu bana. Devamındaki öyküleri kıyasladığımızda ise "nırç" tepkisini verebilirim. Nasıl bir dünyası varmış Hidayet'in, anlamak gerçekten zor. Yani sadece kitaplarını okuyup da "majör depresyon" tanısı koyabilir bir psikolog. O yaşa kadar nasıl olur da intihar etmemiş, diye sormadan edemiyorum.

    Son okuduğum kitabı Vejeteryanlığın Yararları'nda, yaptığı betimlemelerle ete olan bakış açımı değiştirdi. Mikrop, parazit diye diye midemi bulandırdı, sağolsun. Kasap düşmanı Hidayet! (:

    Neyse, çok günahını aldım sanki,dirinin arkasından değil sadece, ölünün arkasından da konuşulmaz. Burada bırakalım.

    Son olarak, bu kitabın içeriğine pek deginmedim. Ki zaten yazdıklarımdan farkı, yazar, sadık Hidayet kitaplarını sosyolojik bakış açısıyla ustalıkla analiz etmişken, ben, kendimce o kitapların bende oluşturduğu etkiye değindim kısmen.

    İyi kitaplarla kalın...
  • 120 syf.
    ·9/10
    Dinamik münferit cisimlerin davranışlarıyla ilgilenirken, termodinamik çok sayıda cismin ortalama davranışlarıyla ilgilenir. Atomların varlığının kesin olarak kabulünden önceye yani 19. yüzyıl termodinamiğine klasik termodinamik denir ve hacimsel özellikler arasındaki ilişkilerle alakalıdır. Bir de istatistiksel termodinamik vardır ki Ludwig Boltzmann tarafından türetilmiş bir ifadedir. Kendisinin intiharında atomlara olan inancının çevresi tarafından karşıtlığının payı olduğu söylenir.
    Termodinamiğin sıfırıncı yasasına gelecek olursak; yasanın adının sıfır olması literatüre henüz birinci, ikinci ve üçüncü yasa varken katılmış olmasıdır. Bunun sebebi geç bulunmuş olması değildir çünkü basit bir yasadır. A cisimi B cisimi ile termal dengedeyse ve B cisimi de C cisimi ile termal dengedeyse o zaman A ile C cisimi arasında da termal denge vardır. Termal denge ise sıcaklık farkının net olarak sıfır olduğu zamandır. Sıcaklık ise molekül popülasyonlarının dengedeki bir sistemin mevcut durumları üzerindeki en uygun dağılımının parametresidir.

    Birinci yasa esas olarak enerji korunumuna dayanır, enerjinin var edilemez ve yok edilemez gerçeğine dayanır. Evrenin başlangıcında ne kadar enerji varsa, sonunda da o kadar enerji olacağı söylenir. Sıfırıncı yasa sıcaklık ile ilgilenirken birinci yasa da enerji ile ilgilenir. Önceki bölümde gördüğümüz gibi sıcaklık günlük hayatta kullanıldığından daha detaylı bir kavramdır ve bu bölümde de göreceğimiz gibi enerji de böyle bir kavramdır. Enerjiden önce bahsetmek gerekir ki, iş termodinamiğin ve birinci yasanın ana temasıdır. İş kuvvete karşı yapılan harekettir. Yerçekimi kuvvetine karşı bir ağırlık kaldırınca iş yapmış oluruz. Enerji ise sistemin iş yapma yetisini gösteren bir kavramdır.  Bir litre sıcak suyun bir litre sudan daha fazla iş yapma yetisi, yani daha fazla enerjisi vardır. Bir de ısı vardır ve sıcaklık farkının bir sonucu olarak yapılan enerji aktarımına denir. Günlük dilde ısıyı fiil ve isim olarak kullanabilirken termodinamikte ısı sadece bir süreçtir, çünkü ısı ne bir nesne ne de bir varlıktır. Meraklısına, yazar bütün bunları daha bilimsel bir dille açıklıyor. Ama birinci yasa kesinlikle sıfırıncı yasaya nazaran anlaşılması daha güç ve daha derindir.

    C.P Snow termodinamiğin ikinci yasasını bilmemek Sheakespeare'den hiçbir eser okumamış olmakla eş değer olduğunu söylemiş. Tahminimce Sheakespeare'i anlamak çok daha kolay olurdu... İkinci yasa entropinin varlığına işaret eder,  anladığım kadarıyla entropi de düzensizliğe işaret eder. İkinci yasanın Kelvin ifadesi şöyledir: ısının sıcak bir kaynaktan alınıp tamamen işe dönüştürüldüğü çevrimsel bir süreç mümkün değildir. Daha günlük bir dille söyleyecek olursak ısının ise dönüştüğü her ana doğa bir vergi uygular. Sıcak kaynaktan elde edilen enerjinin bir kısmı çevreye ısı olarak ödenir.  Kelvinden başka Clausius'un termodinamiğin ikinci yasasına olan ifadesi ise şöyledir: ısı daha düşük sıcaklıktaki bir cisimden daha yüksek sıcaklıktaki bir cisme, başka yerde eşlik eden bir değişim olmadan geçmez. Bunlara ek olarak ikinci yasayla ilgili entropiyi düzensizle ilişkilendirmiştik, eğer madde ve enerji düzensiz bir şekilde dağılıyorsa gazlardanoldugu gibi entropi yüksektir, eğer enerji ve madde düzenli bir biçimde depolanmışsa kristalde olduğu gibi, entropi düşüktür. Bu düzensizlikten kasıt zaten molekülün işgal ettiği kesin enerji düzeyinin artan belirsizliğidir. Entropinin formülü ise S = k log W'dir ve denklemin yazılmasını Max Planck'e borçluyuz ancak Boltzman'a bir jest olarak formülün atfı yapılır. İkinci yasayı, yani kitabın üçüncü bölümünü de böyle bitirelim.

    Üçüncü yasa diğer yasalardan farklı olarak bir termodinamik yasası olmadığı düşüncesine maruz kalmıştır. Bunun sebebi yeni bir termodinamik fonksiyonu tanıtmıyor olması veya olağan dünya için herhangi bir sonucunun olmaması olabilir. Anladığım kadarıyla daha çok laboratuvar ölçekli bir yasa. Zaten ben de pek anlamadım, o yüzden incelememi burada sonlandıracağım.

    Genel olarak kitap hakkında bir bakış sunacak olacaksam eğer, kademeleri olarak okudukça anlaması zorlaşan bir kitap. Yine de olabildiğince günlük dile uygun yazılmış ve hatta günlük dille bilimsel dil arasındaki ufak tefek çelişkileri de bu sayede göstermiş. Sayısal verilerin bu şekilde sözel bir anlatımla anlaşılmasının epey zor olduğunu düşünüyorum, o yüzden okurken zihnimde askıda kalan çok fazla şey oldu. Tüm bunlara rağmen kitaptan çok şey öğrendim.
  • İKİNCİ BASIMA ÖNSÖZ
    Türk Ülküsü'nün bu ikinci basımı, birincisine göre oldukça değisiktir. İlk basımdaki tarihe ve kalem
    mücadelesine ait yazılar bırakılmış, doğrudan doğruya ülkünün türlü konularını ilgilendiren yazılar alınmış
    ve bunlara yine ülkü ile ilgili yeni yazılar eklenmiştir. İlk basımda bulunup da ikinci basımda bulunmayan
    Türkolojiye ve kalem mücadelesine ait yazılar, yine yenilerinin de eklenmesiyle ayrı kitaplar olarak
    basılacaktır.
    Burada toplanan 21 yazının da üzerinde düzeltmeler yapılmıştır. Düzeltmelerin bir kısmı dile aittir. Bir kısmı
    da yazıların ilk yayınlandığı zamana ait olup, simdi lüzumu, hatta anlamı kalmayan parçaların çıkarılması
    veya değiştirilmesi seklinde olmuştur.
    Böylelikle kitap kısa bir zamana değil, uzun bir zamana seslenebilecek bir ülkü dergisi durumuna
    gelmektedir.
    Maltepe, 1 Ocak 1966
    Atsız


    1. ALINTI
    TÜRK ÜLKÜSÜ
    Dünya bir çarpışma alanıdır. Yaratıcı kuvvet, dünyayı bir çarpışma düzeni içinde yaratmış, yaratılanlar

    çarpışma düzeni içinde yaşayıp bugüne erişmişlerdir. Bunun, neden, niçin böyle olduğu hakkındaki yüksek felsefi düşünceleri bir yana bırakıp gerçeği olduğu gibi kabul edersek, çarpışmaya hazır bulunmanın en hayati prensip olduğu sonucuna kendiliğinden varırız. İnsanlar arasındaki çarpışma, birleşip düzene girmiş topluluklar arasında oluyor. Bu topluluklara millet diyoruz. Milletler, binlerce yıldan beri var. Amansız boğuşmalarda bazıları ortadan kalkmış, bazıları sonradan kurulmuş, fakat milletler her zaman var olmuş, her zaman birbiriyle savasmıştır.

    Savaşmak, yasamak için gereklidir. Çünkü, milli çıkarların çatıstığı davaları bitirmek için, savastan baska

    çare bulunamamıstır. Milletleri savasa hazır bulunduran iki vasıta vardır. Biri maddidir, buna "teknik"

    diyoruz. Biri ruhidir, "ülkü" adını veriyoruz.

    Uzun tarih göstermistir ki, esit maddi kuvvetler arasındaki çarpısmayı ruhi yönden üstün olan kazanır. Ruhi

    kuvvet, teknik kuvveti yaratabilir. Ruhi kuvvetten yoksunluk ise, maddi güç ne kadar büyük olursa olsun

    bozgun demektir.

    Ruhi kuvvet nedir?

    Milli üstünlük inancı, büyümek isteği, yani milli ülküdür. Milli ülküler, toplulukların yaratıcı kuvvetidir. Bütün

    yaratıcı güçler gibi de, aykırılıkları yok etmek özelliğine maliktir. Türk yaratıcı gücü, yani Türk ülküsü,

    yüzyıllardan beri prensip haline gelmis, uğrunda çarpısılmıs, birkaç kere gerçeklesmis bir düsüncedir. Ona

    hayal diyenler, hayal içinde gevseyip tembellesmis olanlardır. Dedikleri gibi hayal olsaydı, hiç gerçeklesir

    miydi?

    Bununla beraber yirminci yüzyıl bir mucizeler zamanı olmus, olmaz sanılanlar mümkün kılınmıstır. Bu

    bakımdan da Türk ülküsünün gerçeklesmesini ummak, insanlar için, haktır.Türk ülküsü, Türk büyüklüğü ve

    Türk kudreti isteği ve inancıdır. İnancın ne büyük ruhi amil olduğunu anlatmaya lüzum yok. İmanla ümitsiz hastalar bile iyilesiyor Bir ülkünün çerçevesinde toplanmak ve onun için ölümü bile göze alarak savasmak ne güzel seydir! İnsanlar ancak ülkü ile hayvanlardan ayrılabiliyorlar. Milli bir ülkü olmadıktan sonra, insanın hayvandan ne farkı kalır? Hayvan, ölümden ve ızdıraptan kaçar, kuvvetliden korkar.

    Ölümden korkmayan, ızdıraptan kaçmayan, kuvvetli ile savası göze alan yaratık, ancak ülkücü insandır.

    Bir zamanlar, dinler, insanları hayvan olmaktan kurtarmak için çalıstı, onlara Tanrı'dan öğütler verdi.

    Bugünkü ülküler tamamıyla millidir. Dini inancı da içine almıs olan milli ülkü, insanları sürükleyen,

    güçlendiren ve asillestiren bu duygu ve düsüncedir.

    Bugünkü kaba maddecilik arasında, Türk ülküsü sararmıs, biraz küllenmis gibi görünüyor. Maddecilik

    hastalığı geçtiği zaman, o, yine parlayacaktır. Onun için Türk ülküsüne sarılmaya mecburuz. Bütün Doğu

    milletlerini yendiği halde, yalnız Türklerle basa çakamayan Batı'nın içine sinmis düsmanlığı ve hıncı

    karsısında, bizim silahımız, Türk ülküsüdür

    Arab'ı, Acem'i, Hind'i, Çin'i yenilirken, tek basına Avrupa'ya dalan ve yüzyıllarca tek basına bütün Avrupa

    milletlerine karsı Tanrının adının savunan Asya arslanları, zaman zaman gaflet uykusuna dalmıslar, fakat

    sonra sıçrayıp sahlanmıslardır.

    Bu seferki dalgınlık biraz tehlikeli gibi görünüyor. Çünkü, içinde yabancıya hayranlık unsuru var. Tehlikeler

    nereden gelirse gelsin, ne kadar büyük olursa olsun, tek çare ve tek ilacı "Türk ülküsüdür".

    Bir sair:

    Bu toprak için,

    Bu bayrak için,

    Ölelim..

    Fakat bilelim.

    Diyor. Güzel bir düsünce. Türk ülküsünün yoluna girdiğimiz gün, bu siiri biraz değistirerek söyleyeceğiz:

    Bu toprak için,

    Bu bayrak için,

    Ölelim.

    Ne düsünelim, ne de bilelim!

    10 Kasım 1955



    2. ALINTI

    KIZILELMA

    Bir milletin yürütücü kuvvetine “ülkü” denir. Toplumlardaki kisileri birbirine bağlayan nesne, sadece kök

    birliği, çıkar ve ihtiyaç değil, bunlarla birlikte ve aynı zamanda ülküdür. Ülküsüz topluluk yerinde sayan, ülkülü topluluk yürüyen bir yığındır. Sözlük anlamı “and” ve “uzak hedef” demek olan “ülkü”, topluluğu aynı yolda yürüten bir kuvvettir ki, bu uğurda insanlar birbirlerine karsı içten sözlesmis gibidirler.

    Ülkü, ilk önce, insanların gönüllerinde, gönüllerinin derinliğinde, suuraltında, hayallerinde doğar ve kendini

    önce destanlarda gösterir. Sonra suura geçer, büyük kılavuzlar tarafından açıklanır. Daha sonra da büyük

    kahramanlar, onu gerçeklestirmek için büyük hamleler yapar. Bu hamle sırasında da ülkülü millet,

    kahramanlar ardından gönül isteği ile kosar. Bütün bu uğrasmalar arasında da millet yürür; önce manen, sonra maddeten ilerler, olgunlasır, erginlesir. Türk destanlarından çıkan anlama göre, Türklerin ülküsü, fetihler sonunda büyük ve üstün bir devlet kurarak bu devletin içinde bolluğa ve mutluluğa kavusmaktır. Asağı yukarı, her millet, aynı sekildeki milli gayelerin ardındadır. Milletlerin çapına, kaabiliyetine göre milli ülkülerin ayrıntılarında farklar olmakla beraber, ana çizgiler bakımından hepsi birbirine benzer: Büyümek ve rahatlığa kavusmak!

    Türkler, kendi ülkülerine niçin “kızılelma” demistir, bunun sebebini bilmiyoruz. Yalnız bu addaki saflık ve

    tabiilik, Türk ülküsünün çok eski olduğunu göstermek bakımından manalıdır. Kızılelma adı, ülkünün

    aydınlardan önce halk arasında doğduğunu gösterse gerektir. Kızılelma ülküsü, Osmanlıların parlak çağlarında iyice belirip sekillenmis ve konak konak, Türk büyüklüğünün, yükseklik fikrinin, ilahi bir gayenin timsali haline gelmistir. Bu büyük düsünce olmasaydı, XI. Yüzyılda Anadolu’ya gelen, en çok bir milyon Türk, Bizans’ın Asya ve Avrupa’daki topraklarında rastladıkları diğer Türklerin birkaç tümenlik hrıstiyanlasmıs döküntülerinin yardımı ile de olsa, bu dünya çapında devleti kurup dört kıta “dördüncüsü Okyanusya’dır” üzerindeki teskilat ve medeniyet saheserini yaratamazdı.

    Milletlere milli inanç ve güvenç veren ülkünün ne büyük bir kuvvet olduğunu anlamak için bugünkü

    olaylara bakmak yeter:

    60 milyonluk bir millet olmalarına rağmen dağınık, teskilatsız ve geri olan Araplar, milli ülküleri olan Arap

    Birliği düsüncesi sayesinde toparlanma yoluna girmişlerdir. Ülkülerinden aldıkları güçle, Filistin isinde

    İngiltere ve Amerika’ya kafa tutmaktadırlar. Ülkü sahibi millet oldukları için de dünyada itibarları ve

    değerleri artmıstır. Bizim için çok büyük isret ve ders olan su olay, Arapların itibarını göstermesi

    bakımından manalıdır: Birlesmis Milletler teskilatının 11 üyeli Güvenlik Konseyi’nin besi “Amerika, İngiltere,

    Fransa, Rusya ve Çin” daimi, altısı geçicidir. 1945 yılında, bu altı üyelik için seçim yapıldı. 900 yıllık büyük

    bir geçmisi ve tarihi olan, askeri devlet olarak nam kazanmıs bulunan Türkiye bu seçimde ancak bir tek oy

    alarak Konsey’e giremediği halde, İngiliz isgalinden henüz kurtulamamıs olan ordusuz, donanmasız Mısır,

    45 oy alarak bu üyeliğe seçildi. Demek ki, o zamanki Birlesmis Milletler teskilatına dahil bulunan 50

    devletten 45’i, Mısır’ı bizden daha itibarlı ve üstün görmüstü. 1946’da geçici üyelik için yapılan seçimde de, Türkiye’ye kimse oy vermediği halde, Suriye 45 oy aldı. Bir iki yıllık bir devlet olan o zamanki üç milyon nüfuslu Suriye’nin Türkiye`ye tercih edilmesinin sebebi açıktır: Suriye, bir ülkünün ardındadır. Yani prensip sahibidir. Bundan dolayı da, düsmanlarının bile saygısını kazanmıstır. Yahudiler de, ülkü sahibi olmanın ikinci bir ibret verici örneğidir. Korkaklığı atasözü haline gelen bu millet, bugün, bir milli ülkünün ardında, herhangi bir millet kadar cesaretle çarpısıyor. Milli kahramanlar ve bu milli kahramanlar, idama mahkum edildikleri ve bağıslanma dileğinde bulunurlarsa ölümden kurtulacakları halde, İngiltere’den af dilemeyerek milletlerine seref vermek suretiyle ölüyorlar. Bu milli ülkü sayesinde, Filistin’deki yarım milyon yahudi (O zaman Filistin’de yarım milyon Yahudi vardı), yalnız Araplarla değil, koca İngiltere ile savası göze alıyor, Amerika’ya meydan okuyor. Milli ülküye yapısmak sayesinde Yahudiler o kadar kuvvetlenmisledir ki, bugün İngiltere imparatorluğu onlara karsı bir sey yapamıyor. Tabaasında bir tek kisinin hapse atılmasını savas sebebi saban İngiltere, bugün, İngiliz askerlerinin öldürülmesine, İngiliz subaylarının kaçırılıp dayak atılarak horlanmasına, masum İngiliz çavuslarının Yahudiler tarafından canice asılmasına ses çıkaramıyor.

    Bütün bunların en önemli sebebi Arapların ve Yahudilerin olağanüstü kuvvetli olmasıdır. Bu kuvvet maddi

    değil, manevidir, Yani ülkü kuvvetidir.

    Kızılelma ülküsüne “tehlikeli maceracılık” diyenler, bugünkü Araplar ile Yahudilere bakıp düsünmelidirler.

    Hele Yahudiler 2000 yıl önce kaybettikleri vatanlarını yeniden ele geçirmek ve yalnız kitaplarda kalmıs olan

    İbrani dilini diriltip bir konusma dili haline getirmek uğrundaki çalısmaları ile dünyaya örnek olmuşlardır.

    Biz ise bir yandan “bir Türk dünyaya bedeldir” vecizesine inanmıs görünürken, bir yandan da kendimizi

    baltalayıp inkar ettik. Büyüklükten korktuk. Küçüklüğü benimsedik ve milli ülkü ile delilik diye alay ettik.

    Güvenlik Konseyindeki seçimler göstermistir ki, kimseden bir sey istememek, herkesle hos geçinmek,

    ittifaklar yapmak bir millete itibar sağlamıyor. Kızılelma ülküsünü bir delilik sayacaksak, büyüklükten değil,

    yasamaktan da vazgeçmeliyiz. “Tarihi görevini yapmış ve artık ölmeye yüz tutmus bir topluluk” olmayı

    kabul etmeliyiz. Eski Asurlular, Hititler, Romalılar gibi haritadan silinmeye razı olmalıyız. Buna razı değilsek

    milli ülkünün pesine düsmeliyiz ve demiryolu yapmakla birkaç fabrika kurmayı ülkü diye göstermek

    gafletinden çekinmeliyiz.

    Ülküler için “maddi faydası nedir?”, “uygulanabilir mi?” diye düsünmek doğru değildir. Hiçbir inanç riyazi

    mantığa vurulmaz. Tanrı’nın varlığı da riyazi metod ile isbat edilememistir. Fakat yüz milyonlarca insan ona

    inanmakta ve bu inançtan güç almaktadır. Ülküler de böyledir.

    Kızılelma ülküsünün gerisinde savaslar ve büyük sıkıntılar görüp de korkanlar bulunabilir. Kendi rahatı ve

    keyfi kaçmasın diye insanlık davası (!) güdenler, ülküyü inkar edenler her zaman, her yerde çıkabilir. Fakat

    bir milletin içinde büyük bir çoğunluk milli ülküye inandıktan sonra, geri kalanlar da ister istemez bu milli

    akıntıya uymaya mecburdurlar. Bizim için önemli olan, dost kılıklı yabancıların milli ülküyü güya milli çıkar

    adına baltalamasının önüne geçmektir.

    Bir topluluktan ortak ülküyü kaldırın, insanların hayvanlastığını görürsünüz. Ortak düsüncesi olmayan

    toplulukta, herkes, yalnız kendi çıkar ve zevkini düsünür. Böyle bir toplulukta fedakarlık, saygı, nezaket

    kalmaz. Bencillik, kabalık, rüsvet, iltimas ve namussuzluğun türküsü alır yürür. Maddilesmis bir insan vatan

    için ölür mü? Bencil bir insan muhtaçlara yardım eder mi? Milletine inanmayan bir adam yabancı ile isbirliği

    yapmaz mı? Erdemi gülünç bulan birisi çalıp çırpmaz mı? Kızılelma, Türk milletinin manevi besinidir. Açlar

    yiyecek bulamadıkları zaman nasıl faydasız, zararlı, hatta zehirli nesneleri yerlerse; Türk milleti de

    “Kızılelma” kendisine yasak edildiği için marksizm ve kozmopolitizm gibi zararlı ve zehirli fikirlere el

    uzatıyor.

    Fakat artık bu devir kapanmıstır. Gittikçe uyanan milli suur karsısında gaafiller ve hainler, Türk milletini

    daha çok aldatamayacaklardır. Kızılelmanın yolunu kapatamayacaklardır.

    Ziya Gökalp’ın mısraları düsturumuz olacaktır:

    Demez tas, kaya

    Yürürüz yaya...

    Türküz, gideriz

    Kızılelmaya.

    ( Kızılelma, 1. Sayı, 31 Ekim 1947 )



    3.ALINTI

    BÜYÜKLÜK ÜLKÜSÜ

    Sahsi çıkara önem vermeyen, toplumun iyiliğini isteyen her düsünce insanidir. Bu insani düsünce,

    toplumun maddi kazançları ile yetinmeyip manevi kazanç davası da güderse, o zaman "ülkü" olur. Ülküler

    birer büyüklük davasıdır. Bundan dolayıdır ki, büyümek isteyen, büyüklük ardından kosan milletlerin ülküsü

    vardır. Bir Nepal'in, bir Panama'nın veya İsviçre'nin ülküsü olamaz. Bunların milli davalarının son basamağı,

    nihayet, huzur ve bolluktur. Huzur ve bolluk ise ülkü olmak özelliğini tasımaz. Çünkü huzur ve bolluk isteği,

    milletleri heyecanlandırmaz. Vecd haline getiremez. Onları ölüme kadar varan fedakarlığa sürükleyemez.

    Büyüklük davası, yani ülkü, savasla elde edildiği içindir ki, insanlık tarihinde büyük savasçıların,

    kumandanların ve kahramanların daima seçkin bir yeri olmustur. Savaslar, kahramanlık ruhunu beslemis,

    erdemli insanların yetismesine sebep olmus, destani edebiyatı yaratmıstır. Yirminci Yüzyıla doğru

    yaklastıkça savaslar daha ıztıraplı bir hal almakla beraber, hiçbir sey onun ahlaki karsılığı olmamıstır ve

    uzun zamandır savasmayan milletlerde ahlaki bir bozulmanın basladığı gözden kaçmamaktadır. Mesela

    İsveç'te kültür ve refah son dereceye vardığı, bu alanda Amerika ve Almanya'dan bile üstün bulunduğu

    halde, İsveç halkının ahlakındaki, günden güne çoğalan yozlasma, düsündürücü bir durum almaktadır.

    Bazı bayramlarda İsveçli gençlerin topyekün yaptığı rezaletler, memleketteki homoseksüel derneklerinin

    yasa ile tanınması, çocuk yetistirebilecek kaabiliyetteki aileler arasında bile sun'i nikahla çocuk sahibi olmak

    gibi gariplikler, bu milletin bir iç sıkıntısı, bir manevi bocalama içinde olduğunu gösteriyor. İsveç, iki

    yüzyıldan beri savasmamıstır. Bir zamanlar "büyük devlet" olan İsveç'in artık hiçbir büyüklük emelinin

    kalmayısı, uzun bir süredir devam eden tarafsızlık, atom savasına tam manasıyla hazırlanacak kadar maddi

    güç göstermesine rağmen, manevi kuvvetlerden yoksunluğu, bu sonuçları hazırlamıstır. Soysuzlasma

    durdurulmazsa, İsveç, günün birinde tıpkı Estonya, Letonya ve Litvanya gibi bolsevikliğin ağına

    düsüverecektir. Çünkü İsveç milletinin heyecan verici bir ülküsü, bir büyüklük ülküsü yoktur.

    Bu örnekler epeyce çoğaltılabilir. Su kadarını söyliyeyim ki, hükümet darbelerinin sanat haline geldiği belirli

    ülkelerde, bunun bas sebebi, bu ülkelerin bir büyüklük ülküsünden yoksun bulunuslarıdır. İktisadi

    yoksulluk, siyasi buhran isin dıs tarafıdır. Asıl ve gerçek sebep, milli ülküsüzlüktür. Milli ülküler, milletleri yüzyıllar boyunca ayakta tutacak enerji kaynağıdır. Ülkücü milletler, fedakar insanlarla doludur. Fedakar insanların çokluğu, her türlü insani meziyetlerle yasar. Hayvanlasmıs toplumlar refah ve dıstan büyüklük içinde de olsa, yıkılmaya mahkumdur. Eski Roma gibi...

    Türk milleti, ülküsü olan mutlu toplumlardan biridir. Bütün tarihi boyunca büyüklük ülküsü ardından

    kosmus, birlik ve fetih savasları yapmış ve Birinci Dünya Savası'nın sonuna kadar da daima bir büyük

    devletin sahibi olmustur. Bugün, Türkler arasındaki mayalanmanın Kızılelma, Turancılık, Uluğ Türkistan veya Büyük Türkili adlarıyla adlandığını görüyoruz. Bunun manası "büyüyüp birlesme" veya "birlesip büyümek istiyorum" demektir. Ancak kaabiliyetli ve enerjik olanlar büyüklük ülküsü ardından kosar. Çünkü büyüklük ülküsü, büyük fedakarlıklar ülküsü demektir. Bundan dolayıdır ki, korkaklarla asağılıklar büyüklükten korkar, daima küçük kalmak ister.

    ( Büyük Türkeli, 2. Sayı, 25 Nisan 1962 )



    3.alıntı

    ÜLKÜLER SALDIRICIDIR

    Biyoloji bakımından canlıların, yani hayvanlarla bitkilerin gayesi kendi soyunun bütün dünyayı bürümesidir.

    Hiçbir hayvan veya bitki cinsi dünyayı kaplayamıyorsa bunun sebebi aynı gayeyi güden baska cinslerin

    mukavemetine maruz kalmasıdır. Cinslerin aynı gaye için yaptıkları bu tesir ve maruz kaldıkları tepkiden

    "hayat kavgası" doğuyor. Bu arada zayıflar eziliyor, azalıyor; güçlüler yapılıp çoğalıyor; bazı soylar ise

    yeryüzünden büsbütün kalkıyor. Milletler arasında da aynı yasa hüküm sürer. Millet, âdeta gayri suurî olarak dünyaya yayılıp hâkim olmak ister. Fakat yayılırken baska milletlerin mukavemetine çarpar. Böylelikle aralarında savas baslar. Sonunda güçlüler kazanır. İnsan toplulukları yani milletler, yüksek bir suur mertebesine eristikleri için bunlar arasındaki hayat kavgası yalnız tabiatın kanunları içinde sürüp gitmekle kalmaz. Buna insan suurunun sistemi ve metodu da eklenir. Bundan da millî ülküler doğar. Demek ki millî ülkü, milletin tahtessuurunda bulunan "yayılıp hâkim olma" sevkitabiisinin baskanlar ve kılavuzlar tarafından suurlandırılıp sistemlendirilmis seklidir. Ülküye kılavuzluk veya baskanlık eden sahsiyetlerin irade ve kuvvet derecesi ülkülerin basarısında birinci derecede âmildir. Millî ülkülerde azdan çoğa doğru üç dönem vardır: İstiklâl, birlik, fütuhat.

    Millî ülkünün ilk dönemi istiklâl kazanmaktır. Müstakil olmayanlar istiklâllerini kazanmak, kazanmıs olanlar

    da bunu muhafaza edip sağlamlastırmak düsüncesi ardında kosarlar. İrlandalılar sekiz yüzyıldan beri istiklâl için uğrasıyorlardı. Küçük bir millet oldukları halde fedakârlıkları sayesinde koca İngiltere'nin elinden istiklâllerini zorla söküp attılar. Estonlar, Letonlar, Litvanlar asırlardan beri istiklâl rüyası görüyorlardı. İlk cihan savasından sonra

    ülkelerine kavusmuşlardı. 1940'ta kaybettikleri istiklâli yeniden elde etmek için simdi içerde ve dısarda

    azimle çalısıyorlar. Eskiden müstakil olup 150 yıl önce istiklâllerini kaybetmis olan Lehliler büyük fedakârlıklardan, kanlı ihtilâllerden sonra ilk cihan savası sonunda istiklâllerini kazanmıslardı. 1939'da istiklâli yeniden kaybettiler.

    Fakat sanki hiçbir sey olmamıs, o kadar felâketi onlar yasamamıs gibi yeniden istiklâl davası arkasındadırlar. Bir yandan çete savaslarıyla millî ruhu ayakta tutmaya çalısırken bir yandan da dısardaki

    teskilatları vasıtasıyla her fırsattan faydalanarak istiklâllerini kurtarmaya çabalıyorlar. Hindistan, Pakistan, Birmanya, İndonezya da aynı yolun yolcusu olarak, aynı gayeler için kan dökerek nihayet emellerine kavustular.

    İstiklâl uğrundaki savasın en tipik örneğini Yahudiler vermistir: Esâretleri yirmi asrı geçen, dünyanın her

    tarafına dağılarak bir anayurtları kalmayan ve dillerini de kaybeden Yahudiler, istiklâl sevkitabiisinin

    tesirinde olarak yaptıkları uzun ve yıpratıcı mücadeleden sonra millî ülkünün ilk merhalesine erdiler.

    Bugün, milletlerin çoğu müstakil olduğu için millî ülkünün bu ilk merhalesi ardında kosan milletler azdır.

    Millî ülkünün ikinci merhalesi birliktir. Yani bir milletin bütün fertlerinin tek bayrak altında tek devlet hâline

    gelmesidir. İstiklâlini kazanmıs olan her milletin ilk isi yabancı hâkimiyet altında kalmıs olan uruktaslarını

    kurtarma yollarını aramaktır. Yahut bir millet birkaç ayrı devlet hâlinde siyaseten müstakilse bunların

    birlesmesi için siyâsî ve askerî faaliyette bulunmaktır. On dördüncü asırda Türkiye Türkleri yirmi, otuz ayrı hükûmetle idare olunuyordu. Birlesme kanunu dolayısıyla bunlar bir buçuk asır birbirleriyle çarpıstılar. 1051'te birliği tamamladılar.



    İtalya da aynı sekilde hareket ettikten sonra gözünü yabancı hakimiyeti altında kalmıs olan İtalyanlara çevirdi. İlk cihan savasında İtalya'nın müttefiklerine ihaneti, Avusturya idaresinde yasayan birkaç yüz bir İtalyan'ı kurtarmak içindi. İkinci cihan savasında Fransa ve Yugoslavya ile yaptığı savaslarda o iki ülkedeki birkaç yüz bin İtalyan için yapıldı. Ayrı müstakil evletler hâlinde yasayan Almanlar 1870'te yaptıkları büyük bir atısla siyasî birliklerini

    anaçizgileriyle kurduktan sonra bunu tamamlamak için 1938'de baslayan bir seri hamleler daha yaptılar.

    Gerçi bu büyük isi basaramadılar. Fakat basarmalarına ramak kalmıstı. Bugün Avusturya ayrılmıs ve

    Almanya da iki ayrı parçaya bölünmüs olduğu halde Alman önderlerinin bir birlik ardında kostukları

    görülmektedir. Hatta, Batı Almanya Meclisinde Doğu ile birlesmek konusu üzerine sözler söylenirken bazı

    milletvekilleri Avusturya ile de birlesmek istediklerini haykırarak açığa vurmuşlardır. Romen Birliği, Eflak ve Boğdan Beyliklerinin birlesmesiyle baslamıs ve Romanya bundan uruktaslarını kurtarmak için 1913, 1914-1918 ve 1941 savaslarına girmistir. Finler, Rusya idaresinde bulunan Karalya Finlerini kurtarmak için Almanya'nın yanında savasa girmişlerse de kaybetmişlerdir. Fakat ilerde mutlaka kazanacaklar ve büyük Finlandiyayı kuracaklardır.

    Macarların, Bulgarların, Sırpların, Yunanlıların da son asırdaki tarihlerinde aynı kanunla hareket ettiklerini

    vukuat pek açık olarak göstermistir. Bazı çok yeni ve zayıf, askerî kudreti sıfır derecesinde veya kültür seviyesi çok asağı olan milletlerde de aynı kanunla hareket edildiğini görüyoruz. Meselâ Afganistan asağı yukarı 10-12 milyonluk geri bir memleket olduğu halde 100 milyonluk Pakistan'la davâlıdır. Pakistan sınırları içinde yasayan ve Pesto yani Afgan dili konusan uruktaslarını istiyor. Yanında müttefikleri olduğu hâlde Yahudilere yenilen Mısır ise İngiltere'den Sudan'ı ve Trablus'la Bingazi'yi istiyor. Bütün nüfusu 400 bin kisi bile olmayan Ürdün Beyliği, Suriye ve Filistin'in hepsini istiyordu. Bu kadarını elde edemedi ama Yahudilerden arta kalan Filistin parçasını eklemesini becerebildi. Habesistan, Eritreyi istemektedir. Yahudiler ise millî birlik için Irak ve Yemen'deki yüz bine yakın Yahudiyi uçaklarla İsrail'e tasıdılar.

    Millî ülkünün üçüncü merhalesi ise fütuhattır. Çünkü millî birliğini tamamlamıs olan milletler kendi soylarını

    yeryüzüne yayıp hâkim kılmak için istilâ ve fütuhat yapmak mecburiyetindedirler. Hattâ bir millet bazen

    kendi millî birliğini tamamlamadan önce de fütuhata baslayabilir. Meselâ Osmanlılar Türkiye'deki Türk

    birliğini tamamlamadan önce Avrupa'da genis fütuhat yapmışlardı. İtalyanlar ve Almanlar da millî birlik isi

    bitmeden önce sömürge fetihlerine kalkısmıslardır. Fakat böyle tek istisnâlar umumî kaideyi bozmaz.

    Üçüncü Cihan Savası, millî birliklerini tamamlamıs olan Alman, İtalyan, Japon ve Rusların üçüncü

    merhaleye varmak gayretlerinden baska bir sey değildir. Simdi yalnız Rusya bu yolda yürümek istiyor ve

    tabiî bir sonuç olarak baskalarının mukavemeti ile karsılasıyor. Baska millî ülkülerin muzaffer olusu da

    yakında Rusya'yı çökertecektir... Görülüyor ki ülküler taarruzîdir. Müstakil olmayan millet istiklâlini kazanmak için kendisine hâkim olan milleti yenmeye mecburdur. Yani taarruzî bir maksatla hareket edecektir. Birliğini tamamlamamıs olan millet bu birliği elde etmek için uruktaslarını esaret altında tutan millet veya milletlerle çarpısacak, onlardan toprak alacaktır. Millî birliğini kurmus olanlar ise fütuhat yapmak için baskalarını yeneceklerdir. Demek ki millî ülkülerin her üç dönemi de taarruzîdir. Acaba tedafüî [savunmacı] ülkü olamaz mı? Bir millet malik olduğu sınırlar içinde yasayıp refaha kavusmak ülküsünü güdemez mi? Hayır! Çünkü mevcut sınırları muhafaza etmek ve zengin olmak düsüncesi hiçbir zaman bir ülkü olamaz. Bunlar bir millet için en küçük ve alelade bir istek değildir. Ülkü biraz hayal ile karısık, uzak, güç bir hedeftir. Ülkü, o ülkü ile tutusmus millet fertlerini heyecan içinde yasatan kutlu ve tatlı düsüncedir. Ülküler kanla, fedakârlıkla, kahramanlıkla beslenir. Bir millet, ülküsüne varmak için ırmaklar gibi kan akıtır, yığınlarla can harcar. Ülkülere kanla, kılıçla, dövüsle, millî kinle varılır. Ülkü çelik yürekler, demir bilekler, sarsılmaz irâdeler, yüksek ahlâklar ister. Ülkü bir dindir. Kahramanlar ve sehitler ister. Geçmiste birlik kurmus, fütuhat yapmış olan milletler eski ululuğu yeniden diriltmek için uğrasırlar. Çünkü (mazide tarihî hakikat olan seyler, âtide de tarihî hakikat olabilirler). Ülküler hiçbir kayıtla, hiçbir siyâsî ve insanî düsünce ile sınırlandırılamaz. Bir ülküye bel bağlamıs, gönül vermis milletlerin tarihî düsmanları vardır. O düsmanlar mutlaka tepelenecektir. O düsman milletlerle dostluk andlasmaları yapılmıs olabilir. Bu geçici dostlukların hiçbir değeri yoktur. Tarihî düsmanlar ancak dısişleri bakanlarının dostudur. Milletin

    asla!... Bir millet için en büyük tehlikelerden biri barıs ve dostluk afyonu yutarak uyumaktır. Büyümek istemiyen

    millet küçülmeye mahkumdur. Saldırmayan millete saldırırlar. (Yurtta barıs, cihanda barıs) yahut (kimsenin bir karıs toprağında gözümüz yok) gibi s filane bir siyasî umde ile bu milletin manevî enerjisini bilerek veya bilmeyerek söndürenler, zaten mahvolmus Almanya'ya savas açarak Türk tarihinde asla görülmemis bir kancıklığın zilletini tarihimize sokanlar, fakat Bulgaristan ve adalardaki Türkleri topraklarıyla birlikte kurtarmak fırsatını tarih yaratmısken en denî ve cebîn bir hareketle bundan kaçanlar hiç süphesiz Türk birliğini tamamlamak yolunda bir adım atamazlardı. Çünkü onlar bu memlekette Moskofçuluğu için için yasatmak, Türkçülüğü açıkça yok etmek istiyen devsirmelerdi. Hayat bir savasken ve onu kazanmak için mutlaka taarruz etmek gerekirken millî ülkü yolunda yapılacak taarruzun çirkinliğini haykırmak ya gaflet, ya ihanettir. Devletlerin sorumlu yerlerinde bulunanlar siyasî nezaket veya menfaat dolayısıyla böyle sözler söyleyebilirler. Fakat milletin gençliğine hitab edenler; yani öğretmenler, sairler, gazeteciler, yazıcılar bize barıs afyonu yutturmak isterlerse onların secerelerini ve evlerindeki gizli evrâkı arastırmak tarihin, bilhassa Türk tarihinin değismez hakikatını bir defa daha teyid

    edecektir. ( Orhun, 14. Sayı, 1 Subat 1944 )



    TÜRKÇÜLÜK

    Türkçülük, Türk milliyetçiliğinin adıdır. Kelimenin sonundaki ek, yerine göre, mensupluk, sevgi, taraftarlık

    gösteren bir ektir. Türkçülük de Türk sevgisi ve taraftarlığı demek olduğuna göre, kelime, yerinde

    kullanılmıstır. Baska milletlerin Türk taraftarlığı ve Türk sevgisi bu kelime ile ifade olunamaz. Zaten baska

    milletlerin Türk'ü sevmesi de gerçekten bir sevgiye değil, geçici bir nezakete, çıkara, siyasi zaruretlere

    isarettir. Türk'ü, gerçek olarak, Türk'ten baskası sevmez. Türkçülük bir ülküdür. Ülküler, milletlerin manevi gıdasıdır. Ülküsüz milletlerin en talihlisi dahi silik ve sönük kalmaya mahkumdur. Eğer bu millet talihli de değilse, onun sonucu yenilmek, ezilmek, hatta yok olmaktır. Ülküler, gerçekle hayalin karısmasından doğmus olan, düne bakarak yarını arayan, milletlere hız veren ve uğrunda ölünen büyük dileklerdir. Milletler, ölebildikleri kadar yasama hakkına sahiptirler. Türkçülük, büyük Türkeli'nde, Türk uruğunun kayıtsız sartsız hakimiyeti ve bağımsızlığı ile Türklüğün her yönden bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür. Bu ülkü, geçmiste, birkaç kere gerçeklesmisti. Büyük Türkçülük ülküsü ve inancı ile yetisen gençlik sayesinde yarın yeniden gerçek olacaktır. Türkçülük, dün bir kaynaktı; bugün çaydır. Yarın coskun bir ırmak olacak ve önünde yabancı duygu ve

    düsüncelerden gelen bütün engeller yıkılacaktır. Türkçülük, dört kaynaktan geliyor:

    1. Kökü çok eski olan ve Türk uruğunun suuraltında yüzyıllardan beri yasayan milliyetçilik;

    2. Tanzimat'tan sonra, Avrupa'daki milliyetçiliklere benzeyen halkçı bir hareketin bizde de tatbik olunmasını

    isteyen milliyetçilik hareketi;

    3.Devletimizin içindeki yabancı unsurların ihaneti dolayısıyle doğan tepki;

    4.Türklerin 200 yıldan beri çektikleri büyük sıkıntılar.

    Bu dört kaynaktan gelen düsünceler birbiriyle kaynasıp yoğrularak bugünkü Türkçülük ortaya çıkmıstır.

    Türkler, Türkçülük ile güçlenecek, kurtulacak, ilerleyecek, yükselecektir. Bir millet yükselme iradesini tasımazsa, kendine güveni olmazsa, baskalarını taklitten baska bir sey yapamazsa, geçmisiyle övünmezse, baskalarından üstün olmak istemezse, ülkü için ölümü göze alamazsa, savastan korkarsa, o millet içinden çürümüs demektir.

    Bugün ülküler ve kahramanlar çağında yasıyoruz. Geçmis haklara dayanılarak davaların öne atıldığı hesapların görüldüğü günlerdeyiz. Kan çağlayanları, kılıç sakırtıları ve gülle sesleri içinde yarının neler hazırladığını bilemiyoruz. Bu kasırga arasında, milletlerin yalnız geçmişlerini hatırlayarak milli ülkülerine yapıstıklarını görebiliyoruz. Geçmisi olmayan, yahut olup da unutan, milli ülküsü bulunmayanlar devriliyor.

    İnsanlığın tarihinde büyük kasırgalar eskiden zaman zaman gelip geçerdi. Gitgide bu kasırgalar sıklasıyor.

    Bu gidisle tarih, ebedi bir kasırgadan ibaret kalacak gibi gözüküyor. Bugün ayakta kalabilmek için eskisi

    kadar sağlam olmak yetismiyor. Çok güçlü, çok sağlam, çok sert, çok yürekli olmak gerekiyor. Bunun da

    bizim için birinci sartı, Türkçülük ülküsüne sıkısıkıya yapısmaktır. Sasıran, ürken, sapıtan milletleri, tarih

    bağıslamıyor.

    Türkçülük ülküsü bizden amansız bir görev ahlakı istiyor. Subay hiç yorulmadan altı saatlık talimini

    yaptırırsa, öğretmen bıkmadan öğreticilik isini yaparsa, memur sinirlenmeden halka kolaylık göstermeye

    devam ederse, doktor her seyden önce yurttaslarının sağlığı ile ilgili olursa, öğrenci her seyden önce

    dersini bellemeye çalısırsa ve bütün görevlerle rütbeler arasında ne caka, ne gösteris, ne dalkavukluk, ne

    de ilgisizlik olmadan bir ahenk kurulursa, asağıdakiler yukarının buyruğunu ukalalık saymaz, yukardakiler

    de asağının doğru ihtarlarına kızmazlarsa, bütün karsılıklı işlerde, görüsme ve konusmalarda ne

    ikiyüzlülüğe kaçan nezaket, ne de kabalığa kaçan sertlik bulunmazsa, görevin bizden istediği sey yapılmıs

    olur.

    Gerçekten Türkçü olmak kolay değildir. Her önüne gelen Türkçü olamayacağı gibi, her Türkçüyüm diyen

    de Türkçü olamaz.

    Her Türkçü, bulunduğu yerin görevini inançla yaparsa, Türkçülük ülküsü sağlamlasır. Türklük güçlenir.

    Türkçülerin ilk isi, görevlerini, arınmıs gönül ve inanmıs yürek ile yapmaktır.

    ( Orhun, 10. Sayı, 1 Ekim 1943 )



    DISARIDAN GELMEMİS OLAN TEK DÜSÜNCE

    Türkçülük düsüncesi, bu fikrin düsmanları veya her seyle alay etmek alıskanlığında olan prensipsizler

    tarafından saldırıya uğrarken, yapılan satasmaların baslıcaları sunlar olmustur:

    1-Bunlardan biri “Türkçülük” kelimesine olan itirazdır. İtirazcılar söyle demektedirler: “Türkçülük de ne

    demek oluyor? Bunlar Türk mü satıyorlar? Sütçü, süt satan demek olduğu gibi bunun manası da Türk satan

    demektir. Böyle saçma bir düsünce olur mu?” Bu itirazın hiçbir ciddi tarafı olmadığı meydandadır. Çünkü

    kelimelerin sonuna gelen “ci, cı, cü, cu, çi, çı, çü, çu” ekleri, yalnız o nesnenin satıcılığını göstermez; türlü

    türlü manalara da gelir. En yaygın ve genis anlamı ise sevgi, taraftarlık, mensupluk belirtmesidir. Nitekim

    “cumhuriyetçi” ve “kralcı” kelimeleri cumhuriyeti ve kralı satan değil, tamamen aksine seven, taraftarlık

    eden demektir. Bunun gibi “Türkçü” kelimesi de “Türkü seven”, “Türke taraftar olan” anlamına gelir.

    2-İkinci ve pek olumsuz bir itiraz, Türkçülüğün, memleketteki baska unsurları gücendireceği fikridir. Bunun

    da hiçbir tutar yeri olmadığı ortadadır. Dünyanın hiçbir yerinde, yüzde on gücenecek diye yüzde doksanın

    kendi düsüncelerini ve çıkarlarını açıkça ileri sürmekten alıkonmak istemesi görülmüs değildir. Bundan

    baska bir memleket, yalnız bir milletindin ve o milletin istek ve çıkarlarına göre idare olunur. Azınlıklar o

    ülkede, ancak, asıl sahiplerin milli haklarına saygı göstermek sartıyla adalet içinde yasamak hakkına

    maliktirler ve hiçbir suretle, kendi özel ve milli sartlarını, çıkarlarını ileri süremezler. Hele memleketin asıl

    sahiplerinin hak ve çıkarları aleyhinde hiçbir dilekte bulunamazlar. Bu takdirde vatana ihanet etmis olurlar.

    Türkiye’de, yüzde on gücenecek diye yüzde doksanı Türkçülük yapmakta alıkoymaya çalısmak, adeta,

    yüzde onun manevi diktatörlüğünü kurmak demektir. Böyle bir düsüncenin ahlakla ve kanunla ilgisi yoktur.

    Hiçbir türlü mantıkta da makbul bir prensip değildir.

    3-Üçüncü ve makul gibi gözüken bir itiraz; Türkçülüğün, bütün dünya Türklerini ülkü edinmesi bakımından

    hayli, bos, hatta maceracı ve tehlikeli olması düsüncesidir. Bu da yanlıstır. “Hayali” demek, asla gerçeklesmeyecek ve gerçeklesmemis demekse, Türkçülük hayali değildir. Türkçülük, Türklüğün geçmisteki haklarının mirasını istemek bakımından haklı, mesru ve tarihi bir davadır. Türkçülüğün istekleri, geçmiste birkaç kere gerçek olduğu için, “hayal olmamak” gibi bir dayanağı var demektir. Büyük milli ülkülerin hiçbirisi, gerçeklesmesi kolay işlerden değildir. Fakat hepsi birer birer gerçek olmaktadır. Hindistan ve İndonezya kaç yüzyıl sonra milli dileklerine kavustular? Otuz yıl önce yalnız birkaç aydının kafasındaki hayal olan İndonezya bağımsızlığı nasıl gerçeklesti? Sekiz yüzyıllık bir tutsaklıktan, hatta dilini kaybettikten sonra, İrlandalılar, nasıl kurtulup, kitaplarda kalan milli dillerini diriltmeye koyuldular? Ya hele, dilleriyle anavatanlarını da kaybedip dünyanın her tarafına dağılan Yahudiler, 2000 yıl sonra Filistin’de milli devletlerini kurup milli dillerini milli yazıları ile yazmaya baslamadılar mı? Bütün bunların yanında Türkçülük ülküsü ne kadar yumusaktır? Türkçülüğün, maceracı olduğu hakkındaki iddia da hiçbir tarihi olaya dayanmamaktadır. Türkçülük, simdiye kadar is basına gelmis değildir ki, maceracı olduğu denenmis olsun. Sınırdısı ırkdaslarını düsünmek, onların bizimle birlesmesini veya hiç olmazsa bağımsız olmasını istemek ise hiçbir zaman maceracılık değildir. Dünyanın bütün milletleri, hatta pek yeni devlet kuranları bile ilki is olarak sınırdısı ırkdaslarımızı düsünmek ve hele insan hakları beyannamesinden sonra, onların da insan haklarından faydalanması için tesebbüslere girismekle yükümlüyüz. Soydaslarımızı, sistemli bir sekilde yok edenlere savasa hazırlanmak maceracılık değildir. Milletimizin ve insanlığın en kutlu hakları uğrunda Kore savasına katılmak nasıl maceracılık değilse; Türklüğün, insanlığın, medeniyetin, mukaddesatın düsmanı olan Moskoflarla hesaplasmayı düsünmek de öylece maceracılık değildir. Kore’de nasıl Türkiye savunulduysa, kendi sınırlarımızda da Türkiye, Türklük ve bütün insanlık korunacaktır.

    4-Solcular tarafından yapılan bir itiraz da, Türkçülüğün dısardan gelme bir fikir olduğudur. Güya bunu

    Almanlar icad ederek Türkiye’ye sokmuşlar” Türkçülüğün ırkçılık ilkesi de, Hitler Almanyasının ırkçılığından

    alınma imis!

    Yalnız Yahudilere karsı güdülen Alman ırkçılığı ile, her millete karsı bir korunma ilkesi olarak ileri sürülen

    Türk ırkçılığı arasında bir bağlantı bulunmadığı ve Türk ırkçılığının Alman ırkçılığından çok eski olduğu

    belgelerle meydandadır. Bir milli ülkünün, yabancı bir millet tarafından Türklere asılandığı yolundaki bu

    itiraz, üzerinde durmaya değmeyecek kadar çürüktür.

    *********

    Gerçekte ise, bugün, Türkiye’de fikir akımları arasında yerli ve mili olan tek fikir Türkçülüktür. Faydalı veya

    zararlı olsun, ötekilerin hepsi dısardan gelmistir: Komünizm, bize, Rusya’dan aktarılmıs ve bir vatan ihaneti

    halini almıstır. Milletlerarası Yahudi aleti olan Masonluk, Balkanlar yolu ile Türkiye’ye girmistir. Bugün

    itibarda olan demokrasinin vatanı İngiltere, sonra Fransa’dır. Epey taraftarı bulunan iktisadi liberalizm ve

    devletçilik de yabancı köklüdür. Bir zamanlar gazetelerde ve Meclis içinde taraftarları görülen Fasizm,

    İtalya ve Almanya’da doğmustur. Hatta bugün Türklerce benimsenip milli bir hale gelmis bulunan

    müslümanlık bile aslında Türk köklü değildir.

    Türk köklü tek fikir, tek ülkü yalnız Türkçülüktür. Bu bakımdan da milli suurumuzun gelismesi nisbetinde

    büyüyecek, güçlenecek ve atılıslar yapacaktır.

    ( Orkun, 2. Sayı, 13 Ekim 1950 )



    TÜRKÇÜ KİMDİR?

    Türkçü, Türk soyunun üstünlüğüne inanmıs olan kimsedir. Bilir ki bugün görülen geri ve kötü ne varsa,

    hepsi, geçici bir hastalığın belirtisidir ve geçmis zamanlarda bizi ileri götüren, zaferden zafere yürüten

    erdemlerin hepsi kanımızda, ruhumuzda, içimizde gizli bir halde yasamakta, belirecek imkan ve fırsat

    aramaktadır Türkçü, milli çıkarları sahısların üstünde tutan, milli mukaddesata ve geçmise saygı gösteren, görev ahlakı yüksek olan, haksızlıklarla savasta korkusuz bir insandır. Türkçü, gününü gün eden veya dalkavuk bir insan olamaz. Sert yasamaktan hoslanır ve en büyük sertliği de nefsine karsı gösterir. Tarihimizde kahramanlık ve büyüklük bol bol bulunduğu için, bazı küçük milletlerin yaptığı gibi kahraman ve kahramanlık icadına lüzum görmeden, esasen var olanların hakkını vermekle yetinir. Böylelikle, milli kahramanlarına saygı gösterir, fakat milli kahramanların kusuru da varsa, söylemekten çekinmez ve hiçbir sebeple, kahraman olmayana kahramanlık payesi vermez. Hele Türklüğün mukaddesatını yıkanı asla bağıslamaz ve bunları bağıslayanları düsman sayar

    Türkçü, alçak gönüllü olmaya mecburdur. Çünkü, kendini ileri sürmek, yaptığının karsılığını beklemek veya

    takdir olunmak içindir. Halbuki takdir beklemek bir bencilliktir. Türkçü, milletine bir hizmet yaparken,

    bunu, beğenilmek için değil, görev bildiği için yapar ve yapacağı en büyük hizmetin bile, adı sanki bilinmeden ölüp mezarsız yatan sehitlerin hizmeti yanında pek küçük kalacağını bilir. Türkçülük, yükselmek için değil, yükseltmek içindir. Topluluklar, fedakar fertlerinin çokluğu nispetinde yükselir. Türkçülük, bir fikir olduğu kadar da inançtır. İnanç olduğu için de tartısmasız, tenkitsiz kabul olunur. Onun tartısılacak ve tenkit olunacak tarafı temeli, esası değil, ayrıntılarıdır Türkçüler, dayanısmalı yasamaya mecburdur. Dayanısma, az kuvvetle çok is görmenin tek ve değismez çaresidir. Dayanısma olmayan yerde, için için bir çekisme var demektir. Türkçü, ülküdasları ile olacak bir geçimsizliğin ülküye zarar getireceğini bilir. Türkçü hiç süphesiz, Türkten olur. Fakat her "Türkçüyüm" diyen Türkçü değildir. Samimi olması ve Türkçülüğün sartlarına uyması lazımdır. Türkçülüğün en büyük görevi Türklüğe hizmettir. Bunun da bas sartlarından biri, çevresinde bulunanlara Türklük sevgisini asılamaktır. O, yorulmadan, bıkmadan, Türk soyunun üstünlüğünü anlatacak yabancıların tehlikesini söyleyecek, Türk ahlakının gereklerini bildirecek, barısmaz düsmanımızın Moskof olduğunu telkin edecektir Moskofçu komünistin vatan haini olduğunu en iyi ve herkesten önce anlayan Türkçülerdir. Onun için komünistlerle her yerde, her vasıta ile, her sekilde savasacaklardır. Kısacası, Türkçüler, XX. yüzyılda Türk milletinin fedakarlarıdır.

    ( Orkun, 3. Sayı, 20 Ekim 1950 )



    TÜRK BİRLİĞİ

    Dünya Türklüğü yalnız Türkiye’dekilerden ibâret değildir. Rusya, İran, Çin, Romanya, Bulgaristan, Yugoslavya, Rodos, Kıbrıs, Suriye, Irak ve Afganistan’daki Türklerin sayısı Türkiye’dekilerden daha çoktur. Mısır’da, Libya’da, Avrupa’da, Kuzey ve Güney Afrika’da, Uzakdoğu’da yasayan ve herhalde birkaç on bin tutarında olan Türkleri de, kadroyu tamamlamak için, bu listeye sokabiliriz. Genel istatistikler olmadığı için dünyadaki Türklerin sayısını doğru olarak bilmiyoruz. Düsmanlar, kasdi olarak bu sayıyı azaltmaya çalıstıkları gibi, dostlar da körükörüne çoğaltmaktadırlar. Türkleri, eskiden beri kalabalık bir millet oldukları hakkındaki düsünceler, tarihi incelemelerin

    ilerlemesinden sonra, çürümüstür. Türkleri pek kalabalık gösteren sey, onların büyük siyasî rol oynamaları

    ve hareketli oluslarıdır. Gerçekte ise Türkler, bütün kırgınlara rağmen, hiçbir zaman XX. Yüzyılda oldukları

    kadar çok olmamıslardır. Bugün, Türklerin sayısı hakkında en müsbet bilgiye, yalnız Türkiye ve Rusya Türkleri hakkında sâhibiz. 1926 ve daha sonra Rusya’da 1927’den beri de Türkiye’de yapılan genel nüfus sayımlarından sonra yayınlanan istatistiklere göre, bugün, toparlak hesapla Türkiye’de 30, Rusya’da ise 35 milyon Türk vardır.

    Baska ülkelerde yasayan Türkler hakkında ise birbirinden uzak, türlü rakamlar ileri sürülüyor. Meselâ, Çin Türkistanında yasayan Türkleri , bazıları 3 milyon olarak gösterdiği halde, bu rakamı 13, 15 hattâ 18

    milyona çıkaranlar bile vardır. Türklerin sayısını çok göstermek eğiliminde olanlar, mesela Rusya’da 40 –

    50 milyon Türk yasadığını, Rusların siyasî düsüncelerle Türklerin az gösterdiklerini ileri sürüyorlar. Rusların, siyasî endiselerle Türkleri az göstermek istemeleri hakkındaki iddia doğrudur. Ancak bunda da mübalağaya kaçmak yersiz bir düsünce olur. Ruslar ne kadar çalıssalar, oradaki Türkleri yarı yarıya indirip gösteremezler. Biz de kendi millî ve ırkî gücümüzü hesaplarken, asırılığa kaçmamak zorundayız. Bazılarının iddia ettikleri gibi, gerçekten 120 milyonluk bir milletsek ve buna rağmen büyük bir kısmımız tutsaksa, bu geleceğimiz için ümit kırıcı bir durumdur. Bunu düsünerek, gerçekleri olduğu gibi göstermekten çekinmemeliyiz. Hele çocukça düsünceler uğruna, lehimizdeki gerçekleri değistiremeyiz. Bu gerçek sudur: Biz, azlık bir millet olduğumuz ve bazı sebeplerle teknikçe geri kaldığımız için, kalabalık milletlerin tutsaklığına düstük. Fakat, bu azlığımıza rağmen, kendi aramızda toplanabilirsek, dünyada yenemeyeceğimiz kuvvet yoktur.

    Acaba, dünyadaki Türklerin sayısı hakkında, asağı yukarı bir rakam söyleyemez miyiz? Bunun için, her

    ülkedeki Türklerin sayısı hakkında en az ve en çok olarak söylenen rakamları toplamak ve bunun üzerinde

    biraz durup düsünmekten baska çıkar yol yoktur.

    Rusya’da 80, Çin’de 18 milyon Türk olduğu hakkındaki hayâli sayıları bir yana bırakırsak, bu rakamlar

    sunlardır:

    En az En çok

    Türkiye’de 30.000.000 - 32.000.000

    Rusya’da 35.000.000 - 40.000.000

    İran’da 10.000.000 - 13.000.000

    Çin’de 5.000.000 - 8.000.000

    Afganistan’da 1.000.000 - 3.000.000

    Balkanlarda 1.000.000 - 2.000.000

    Irak-Suriye’de 700.000 - 1.000.000

    Kıbrıs’ta 90.000 - 100.000

    Baska ülkelerde 50.000 - 100.000

    Bütün Türkler 82.840.000 - 99.200.000



    Demek ki, Türkler en asağı bir hesapla 82.840.000 kisi tutuyorlar. Su halde yabancı milletlerin, Türkleri az

    göstermek gayretlerini de hesaba katarsak, milletimizin 100 milyonluk bir topluluk olduğunu söyleyebiliriz.

    ***********

    Dünya bir devler memleketi olmaya doğru gidiyor. Yüz milyonluk milletlerin kurulduğunu görüyoruz. İkinci,

    üçüncü derecedeki milletlerden bazıları da yaman bir hızla çoğalıyorlar. Böyle bir yüzyılda 85 – 100

    milyonun önemi bir kat daha artar. Yeryüzünde, ne kalabalık topluluklar bulunduğunu kavramak için, su ülkelere bir göz atalım:

    Çin 800 milyon

    Hindistan 540 “

    Rusya 250 “

    İngiltere (İmparatorluk olarak) 200 “

    Amerika 220 “

    İndonezya 130 “

    Pakistan 120 “

    Japonya 110 “

    Brezilya 95 “

    Almanya 70 “

    İtalya 53 “

    Fransa 52 “

    Bu kalabalık milletlerden Rusya sınırdasımız, İngiltere, İtalya ve Fransa komsumuzdur. Acaba, dünyada

    dev devletler kurulurken, siyâseten dağınık olan 85 – 100 milyonluk Türk milletinin geleceği ne olacaktır?

    Bize göre, millî programın hareket noktası bu soru olmalıdır. Bu sorunun cevabı, millî ülkümüzün adı

    demektir. Bu ad, “Türk birliği” sözleriyle özetlenebilir.

    ***********

    Her milletin, yasamak için, bir ülküye ihtiyacı vardır. Bu ülkü, milletlere göre ayrıntılarda değisse bile, ana çizgilerinde hemen hemen bir gibidir. Çünkü su tarihi gerçeği kimse inkar edemez ki, her tutsak milletin ilk ülküsü bağımsızlığını kazanmak, her bağımsız milletin ilk ülküsü de, henüz tutsak yasayan ülküde üçüncü dönemdir.

    Bu, kabataslak bir sınıflandırmadır. Hayata, olaylara, milletlerin özel durumlarına göre bu dönemler biraz

    değisebilir. Meselâ, bir milletin fetihlere baslaması için, mutlaka bütün urukdaslarını kendi sınırları içine

    almıs olması gerekmez. İtalya, Birinci Dünya Savası’ndan önce millî birliğini asağı yukarı elde etmis ama

    Avusturya’da, Fransa’da, Malta’da, Tunus’ta epey İtalyan, baska milletlerin tutsağı olarak yasıyordu. Buna

    rağmen İtalya, millî ülkünün üçüncü dönemi olan fetihlere baslamıstı. Habesistan ve Türkiye ile yaptığı savaslar bunu gösterir. Demek ki, millî ülkünün üç dönemi bağımsızlık, millî birlik ve fetihler olmakla beraber, bunlar, birbirleri içine girmişlerdir. Biri tamamlanmadan öteki baslayabilir. Millî ülkülerde dâima bu üç dönemin varlığına tarihten, istediğimiz kadar örnek bulabiliriz: İrlanda, yüzyıllarca uğrasıp İngiliz tutsaklığından kurtulduktan sonra, simdi İngiltere elinde bulunan Kuzey İrlanda’yı almak, yâni milli birliği kurmak için uğrasıyor. Yine İngiliz tutsaklığından kurtulan Mısır, ilk is olarak Sudan’ı almak, sonra da bütün Arap ülkelerini kendi çevresinde toplamak dâvası ardındadır. Almanların simdiki dâvası, Rus tutsaklığındaki Doğu Almanya’yı kurtarmaktır. Arkasından da sıra yine Avusturya ile birlesmeye gelecektir. Finlerin, Karelya için çalısan dernekleri vardır.

    Macarlar, Transilvanya’dan hiçbir zaman vazgeçmemişlerdir. Yugoslavlar, çok eski zamanlarda olduğu gibi, yine bütün Makedonya’yı ve Selanik’i almak sevdası pesindendirler. Bulgarlar, Sırp ve Yunan Makedonyaları ile Doğu ve Batı Trakya’da gözleri vardır. Yunanlılar, Kuzey Epir’i ve Doğu Trakya’yı istiyorlar. Yahudilerin ilk hedefi, bütün Ürdün Krallığıdır. Suriye, Hatay’ı ve hattâ Çukurova’yı kendi toprağı sayıyor. Afganistan, Patanlar ülkesini, yâni Pakistan’ın kuzey bölgelerini kendinde koparıkmıs sayıyor. Tunuslular ile Faslılar ilk döneme ulastılar. Simdi, Büyük Sahra’nın bir bölümü ile Moritanya’yı istiyorlar. Çok geri olan zenciler bile, artık bağımsızlık devletler haline girdiler. Acaba, Türkler, bu safhâlârın hangisinde bulunuyor? Bunun cevabını vermek için, haritaya bir bakmak yeter: Türkler, Anadolu’daki Kurtulus Savası ile ülkülerinin ilk döneminde pek parlak bir basarı gösterdikten sonra, tabi ve tarihi bir kayıtla, ülkülerinin ikinci basamağında bulunuyorlar. 1923’te gerçeklesen birinci dönemden sonra ikinci dönem yoluna yalnız Hayat kurtarılmıs, daha sonra da Kıbrıs üzerinde millî emellerimiz olduğu kayıtlı sartlı olmakla beraber, resmen açığa vurulmustur. Milli birlik ve millî birlikten sonra cihan hâkimiyeti, milletin suuraltında yasayan bir ülküdür. suuraltındaki bu istek, zaman zaman suura çıkar. Zaman iyi seçilmisse muzaffer olur. İyi seçilmisse milletin hız ve ahlâk kaynağıdır. Bir gâye için ıztırap çeken, fakat buna isteyerek katlanan insan gibi, milletler de millî ülküleri için hesapsız fedâkarlığa katlanırlar, katlamıslardır. Ülkü yolunda yürüyen milletleri baska milletleri hem korkutur, hem de hayran bırakır. Ülkü yolunda yürüyen millet, kendisinde baska milletlere karsı mevcut asağılık duygusunu atmıstır. Kendisine inandığı ve hiçbir seyden korkmadığı için, düsmanlarının çokluğundan, tekniğinden ürkmez. Ölümü seven milletlere, hayat kollarını açar. Böylelikle millî ülkü bir gün gerçeklesiverir.

    *********

    Türkler vaktiyle birkaç kere birlesmişler ve mutlu olmuşlardır. Yeniden birleseceklerdir. Millî ülkümüzün ilk

    maddesini : “Bütün Türkler birlesecektir” diye ifâde edebiliriz.

    ( Orhun, 8. Sayı, 23 Haziran 1934 )





    TÜRK HALKI DEĞİL TÜRK MİLLETİYİZ

    Uzmanlar yeryüzünde insanların 500.000 yıldan, belki daha eskiden beri var olduğunu söylüyor. Fakat

    insanların tarih sahnesine girmesi dört bes bin yıllık bir meseledir. İnsanlık durmaksızın ilerleyerek bugünkü durumuna gelmis, tarih öncesindeki ırkların türlü nisbetlerde birbiriyle karısmasından bugünkü ırklar doğmus, ırklar da yine türlü sebeplerle parçalanarak günümüzün milletlerini meydana getirmişlerdir. Bu söylediğim insanlık tarihinin ana çizgisidir. İnsan zekâsının gelismesi ölçüsünde de madde ve manâdaki her kavram için kelimeler bulunmus, zamanla kelimelerden baska kelimeler türemis, bazı kelimeler anlamını değistirmis, bazıları unutulmus veya bırakılmıs, yerine yenileri alınmıs veya bulunmustur. İnsan olgunlasmasının toplum hayatındaki son durağı "millet" ve "devlet"tir. "Millet" bağımsız yurdu olan teskilatlı bir topluluktur. Asırların fikir akımı olan milliyetçilik bu kelimelerden çıkar. Son zamanlarda solculardan baslayarak yavas yavas herkese, hattâ resmî sahsiyetlere de yayılan bir tabirle millet yerine halk kelimesinin kullanıldığını görüyoruz. Komünistler milleti kabul etmedikleri için ve bu kelimeden ürkmeleri dolayısı ile daima "halk" kelimesini kullanırlar. Asırı sosyalistlerde de aynı eğilim vardır. Fakat bu iki kelime aynı anlamda değildir. Semseddin Sami "halk" kelimesini " Kaamus-i Türki" adlı mühim eserinde "insanlar", cem'iyyet-i beseriyye, umum, cemaat, güruh, "kalabalık" diye açıklar. Bugünün edebî dilinde ise bu kelime "milletin bir parçası" yahut "asağı tabakası" anlamında kullanılır. "İstanbul Halkı" veya "Orta Anadolu Halkı" dediğimiz zaman İstanbul veya Orta Anadolu'da doğan yahut oralarda yasayan insanlar anlasılacağı gibi "halktan yetisme" tabirleri de aynı mânâdadır. Halk=millet demek olsaydı "halktan yetisme", halk tabakası sözlerine lüzum kalmazdı. Herkes zaten milletten yetisme olduğu için bu türlü sözler lüzumsuz olurdu. Bundan baska "halk" yalnız o an için mevcut olan topluluktur. "Millet" ise üç zamanda da vardır ve "millet" bir " var olma suurunun" da ifadesidir. Kanunların ruhunda da bu iki kelimenin ayrılığı siddetle göze çarpar. Kanun koyucusu millete hakareti ceza tehdidi altına almıstır. Halk için böyle bir tutum yoktur. Türkiye'deki insanlar "Türkiye halkı" olarak anıldığı zaman yalnız çalısıp kazanan, suraya buraya giden, oturan ve eğlenen bir yığın akla gelir. Aynı insanlar "Türk milleti" olarak ele alınınca geçmis yüzyıllardan kopup gelen, zafer ve kültür yaratıcısı

    olan, gelecek için ülküsü bulunan, bunun için savasa varıncaya kadar her fedakârlığı göze alan güçlü bir topluluk söz konusudur. Komünistler milletlere "yığın" diyemedikleri için halk diyorlar. Onlar için insanlar hammadde yığınından baska bir sey değildir. İran'daki komünist partisinin adı olan "Tûde", Farsça'da "yığın" demektir. Bizdeki komünistler de bir zamanlar "Yığın" adında bir dergi çıkarmıslardı. Komünist Çin'de yüz milyonlarca insanın Mao'nun sözlerini gece gündüz ezberlemeye zorlanması milletleri yığın, hatta sürü gibi görmenin bir seklidir. Çünkü halk suursuzdur. Bastaki zorbalar neyi telkin ederse onu körü körüne yapar. Böylece iktisadî bir takım basarılar sağlanır; yollar yapılır; kanallar açılır; ağaçlar dikilir, ırmakların yatağı derinlestirilir ve

    bunları yaparken halk sürüsünden milyonlarca insanın ölmesine ehemmiyet verilmez. Millet ise suurludur. Neyi, ne için yaptığını bilir. Halk, arkasında makineli tüfekler islediği için savasta ileri yürür. Millet bir görev yaptığına inanarak atese atılır. Yaratılıstan cesur olmasa bile sırf haysiyet ve utanç duyguları yüzünden ölüme doğru gitmekten çekinmez. Resmî bildirilerde sık sık görülen "halklarımız arasındaki geleneksel dostluk" gibi tabirleri Türk dıs işleri bakanları kaldırmalı, bunun yerine "milletlerimiz" kelimesini koymalıdır. Milletin bir pasaport meselesi olmadığı iyice kafalara sokulmalıdır. Türk milleti nedir, kimler Türk'tür diye sorulacak. Türk milleti, Türk kökünden gelenlerle Türk kökünden gelmis olanlar kadar Türklesmis kimselerden meydana gelen topluluktur.

    Türkler, Polonya Türkleri gibi tektük istinaslarla evlerinde Türkçe konusan, anadili Türkçe olan insanlardır.

    Suuraltında veya duygularının gizli yönünde baska biri ırkın suur ve özleyisini tasımayan kimselerdir. Türkçülere yedi, hatta yirmi kusak ilerisine kadar soy kütüğü arayan kimseler diye iftira ediliyor. Tatbik kaabiliyeti ve arastırma imkânı olmayan bu safsatalar ancak moskofçuların ve baska düsmanların uydurmasından ibarettir. Her zaman verdiğimiz örnekleri yine tekrarlayalım: En büyük Türkler'den biri olan Yıldırım Bayazıd'ın anası Türk değildir. Hangi Türkçü onu Türklük kadrosundan çıkarmıstır veya çıkarabilir? İstiklâl Marsı sairi Mehmet Akif' in babası Arnavut, ülküsü de Türkçülüğe aykırı olan ümmetçilik olduğu halde hangi Türkçü Mehmed Akif için Türk değildir demistir? Mesele Yıldırım Bayazıd veya Mehmed Akif kadar Türk olabilmektedir. Bir millette millî ruh yükseklerde olduğu zaman onların arasına karısan yabancıların hiçbir tesiri olmaz. Millî ruh, herhangi bir yabancılığı eritir. Fakat millî ruh arıklayınca, yabancılara karsı hayranlık baslayınca her sey allak-bullak olur. Milliyet inkâr edilir. İnsanlıkla hiçbir ilgisi olmayan çıkarcılar insaniyetçi kesiliverir. Her türlü konfor ve rahat içinde

    yasayan milyoner çocukları, bu konfor ve rahatın zerresini bile feda edemeyecek oldukları halde komünist

    olur. Komünizm uygulanırsa ne o yiyeceği, ne o evi, rahatı, parayı, arabayı bulamayacağını, isçi haline

    geleceğini düsünemeyecek kadar ahmaklasır. Millet olmanın sonuçlarından biri de baska milletlere göre bir çok özellikleri olmak, onlardan ayrılmak, onlara benzememek, bazen onların zıddı olmaktır. Bu benzemeyis ve ayrılıs maddî ve manevî yönlerdedir. Milletlerin ses tonundan konusma sekline, sevdiği ve sevmediği seylere, davranıslarına kadar bir çok seyi birbirinden ayrıdır. Sevinç ve saskınlığın ifadesi bile her millette baska baskadır. Sözün kısası milletler birbirine benzemez. Birinin ak dediğine öteki kara der. Milletler binlerce yılın gelistirip sekillendirdiği sosyal varlıklardır. Bunları ortadan kaldırarak insanları kardes yapmak, birlestirmek, tek devlet haline getirmek, devletleri kaldırıp insanları devletsiz bir birlik yapmak Hasan-i Sabbâh müritlerine yakısır rüyalardır. Tabiatta bir yandan birlesme bir yandan bölünme olduğu gibi, sosyal hayatın kanunlarında da, hem birlesme, hem parçalanma aynen mevcuttur. İnsanlık tarihine kısa bir göz atıs bu birlesme ve ayrılmaların düzinelerle örneğini verir. Simdi, insanlığın son merhalesi olan suurlu, inançlı ve istekli "millet" dururken onu kaldırıp yerine suursuz, her kalıba girmeye elverisli, ham madde halindeki "halk" ı koymakta ne mânâ var?

    Bu sözlerimize karsı hemen Atatürk kalkanıyla karsımıza dikileceklerini, öyle ise "Atatürk kurduğu partiye

    ne diye Halk Partisi dedi ? " diye soracaklarını biliyoruz. Atatürk, Halk Partisi'ni kurarken komünistlerin sinsi maksatları henüz anlasılmamıstı. Milletleri ortadan kaldırmak için halk kelimesini kullanacakları bilinmiyordu. Atatürk "halk" demekle edebî dildeki mânâyı kasdetmis, milletin geri kalmıs tabakalarını düsünmüstü. Partisiyle bunları kalkındırmayı amaç edinmisti. Sözün kısası: Biz çobandan bilgine kadar Türk milletiyiz. Türk milleti siyasi sınırlarla ölçüstürülmesine imkân olmayan, Adalar Denizi'nden ve Tuna' dan Altaylar' ın ötesine kadar uzanan genis dünyada yasayan yaratıcı millettir. Bu köklü millet, bir takım maskaraların tabirleri ve taktikleriyle dillerinin zorla değistirilmesiyle ve bozulmasıyla, yurtlarından sürgün edilmekle bölünmez, yok olmaz. Sürülseler de, dilleri bozulup değistirilse de günün birinde yeni bir Bozkurt doğup Türk ellerini kurt baslı sancak altında birlestirir, değisen lehçeleri tek bir edebî Türkçe haline sokar, Türk'ten bosaltılan Türk ülkelerini Türklerle doldurur. Yoksun budunu bay kılar, azlık milleti çokluk eder, geri kalmısı en ileri ve en üstün seviyeye ulastırarak tarihin önüne geçilmez zaruretini gerçeklestirir.

    ( Ötüken, 61. Sayı, Ocak 1969 )



    SAĞCI KİMDİR?

    Sosyalistler ve komünistler “solcu” diye tanındıkları için, onların karsısında olanlara da “sağcı” demek âdet

    olmustur. İktisadî bakısla devletçi olmayan , liberal olan, muhafazakâr olanlar sağcı sayılmıs. Sol taraf çoğunlukla dini inkar ettiğinden dindarlar da sağcı diye gösterilmistir. Fakat bu tarifler eksik ve kısırdır. Son zamanlarda her sey gibi bu tâbirler de müptezel olmus, sağ ve sol birbirine karısmıstır. Kendilerine “mukaddesatçı” diyen dindarlar milliyetçi ve sağcı sayıldığı gibi, asırı sosyalist ve komünistlerin de kendilerini “Milliyetçi” diye öne sürdükleri görülmüstür. Sağ ve sol deyimleri kabataslak ele alındığı takdirde Turancılarla İslâm birliği taraftarları sağda birlestikleri gibi, yalnız sosyal adalet kavramı düsünüldüğü anda da Türkçülerin sosyalistlerle aynı hizada olmaları gerekmektedir. Demek ki sağ ve solu iyi anlatmak, eksiklik ve kısırlıktan kurtararak öne sürmek lâzım. Çünkü sağ ve sol yalnız iktisadi veya sosyal bakım değil, millî suur bakımından da ele alınıp değerlendirilmelidir.

    Türkiye’de koyu dindarların bir takımı milliyeti inkâr ederek yalnız dinle yetinmek taraftarıdırlar. Bunlardan

    biri camideki vaazında “vatan için ölenler cehenneme gider. Cennete gidecekler ancak din uğruna

    ölenlerdir” demis. Simdi, bu seviyesiz yobazla Türkçüleri aynı cephede saymak hem anlayıs kıtlığı, hem de

    gerçeklere sırt çevirmek demektir. İktisadî görüse göre sosyal adalet düsüncesi bugün hemen herkes

    tarafından beninmis olduğundan artık millet meclislerinde partileri bu görüse göre sıralamak asla doğru

    değildir. Bizdeki dincileri ve hilâfetçileri sağa koymak, Batı ülkelerindeki taamüle de aykırıdır. Hitler’in iktidara

    gelmesinden önce Alman meclisindeki kuvvetli Hırıstiyan partisinin adı “Merkez Katolik Partisi” idi ve

    İmparatorcu Çelik Tulgalılar partisi ile Hitler’in Milliyetçi Sosyalist Partisi, Katoliklerin sağında yer almıstı.

    Hitler’in partisi “sosyalist” bir parti olduğu halde sırf milliyetçi olduğu için sağcı sayılmıs ve iktidara

    geçtikten sonraki tutumu ile de bütün solculara, yani sosyalistlerle komünistlere düsmanlık güttüğünü ispat

    emisti. Sağ ve solun Türkiye için en doğru tarifi, milliyetçilik açısından ele alınarak yapılabilir. Bir parti, milliyetçi

    olduğu nisbette sağcıdır. Milliyetçilikte millî gelenekler mühim olduğundan bu türlü partiler millî ahlâk bakımından muhafazakârlardır. Fakat milliyetçilik, milletin toplum ve fert olarak yükselmesi demek olduğundan milliyetçi bir parti adaletin ve servetin dağıtımı bakımından sosyalistlerin fikirlerine yakın olabilir.

    Dincilik ve siyasî ümmetçilik, Türklüğü ikinci plâna itmek veya saymamak olduğundan milliyetçiliğe aykırı

    yahut düsmandır. Bu bakımdan dinciler, siyasî ümmetçiler , hilâfetçiler “Sağcı” olamazlar. Siyasî

    ümmetçiler, İslâm beynelmileli düsüncesinde olup Türklüğü İslâm topluluğu içinde eritmek malihülyasına

    kapılmıs olduklarından beynelmilelcidirler ve her beynelmilelci gibi soldurlar. Moskovacı veya Pekinci sosyalistlerin kendilerine “milliyetçi” demesi de hem yanlıs, hem gülünç, hem de taktik icabı olduğundan yalandır. Milliyetçilik, bir milleti “millet” olmaktan çıkarıp “halk yığını” haline getirdikten sonra onun yalnız iktisadî refahını düsünmekle olmaz. Çünkü insanlarda yalnız mide değil, zihniyet ve inanç da vardır. Milliyetçilik yüzyıllardan kopup gelen manevî bir mirastır. Büyüklük duygusudur. Tarih suurudur. Mukaddes hodgâmlıktır. Yaratılıs hâsılasıdır. Türk milleti üç bin yıldan beri vardır. Onun var olusu, büyüklüğü, gücü, tarihe damgasını vurusu yalnız millî

    karakteriyle mümkün olabilmistir. Türklüğün büyüklüğünü veya var olusunu Türklüğün dısındaki su veya

    bu faktöre bağlamak asla doğru değildir. Gazetelerde çok görülen, siyasilerin dillerinde dolasan “asırı sağ” deyimi yanlıs olarak kullanılmaktadır. Çünkü asırı sağ diye çok defa İslâm beynelmilelcileri kasdolunmaktadır. Geçen yılın sonlarında yakalanan “Hizbüttahrir” adlı derneğin hilâfetçi olduğu, Türkiye’yi seriate göre idare etmek istediği, resmî dil olarak Arapça’yı kabul ettiği açıklanmıs ve baslarında bir Arap bulunan bir grup “asır
  • Jozef Stalin
    Son Yazılar
    1950-1953

    Stalin'in 1950-1953 yılları arasındaki inceleme, konuşma, mesaj ve söylevlerini biraraya getiren Dernièrs Ecrits 1950-1953 (Editions Sociales, Paris 1953) adlı kitabını, Fransızcasından, M. Gaziturhan dilimize çevirmiş ve kitap, Son Yazılar 1950-1953 adı ile Sol Yayınları tarafından, Aralık 1977 (Birinci Baskı: Kasım 1970; İkinci Baskı: Mayıs 1976) tarihinde yayınlanmıştır.

    Son Yazılar 1950-1953 (413 KB)

    İÇİNDEKİLER


    BİRİNCİ BÖLÜM

    DİL ÜZERİNE
    7

    9 Dilbiliminde Marksizm Üzerine
    38 E. Kraşeninnikova Yoldaşa Mektup
    40 Sanjeyev Yoldaşa Mektup
    48 D. Belkin ve S. Furer Yoldaşlara Mektup
    51 A. Holopov Yoldaşa Mektup

    İKİNCİ BÖLÜM

    SOSYALİZMİN EKONOMİK SORUNLARI
    ÜZERİNE
    59

    61

    SSCB'nde Sosyalizmin Ekonomik Sorunları - Kasım 1951 Tartışması ile İlgili Ekonomik Sorunlar Üzerine Düşünceler
    61 I. Sosyalist Rejimde Ekonomik Yasaların Niteliği Üzerine
    69 II. Sosyalist Rejimde Meta Üretimi Üzerine
    78 III. Sosyalist Rejimde Değer Yasası Üzerine
    83

    IV. Kent ile Kır Arasındaki, Kafa ile Kol Emeği Arasındaki Karşıtlığın Ortadan Kaldırılması ve Aralarındaki Farkların Giderilmesi Üzerine
    88

    V. Tek Dünya Pazarının Çözülüşü ve Dünya Kapitalist Sistemi Bunalımının Ağırlaşması Üzerine
    90 VI. Kapitalist Ülkeler Arasında Savaşların Kaçınılmazlığı Üzerine
    95 VII. Bugünkü Kapitalizmin ve Sosyalizmin Temel Ekonomik Yasaları Üzerine
    99 VIII. Öteki Sorunlar
    103 IX. Marksist Bir Ekonomi Politik Elkitabının Uluslararası Önemi
    104 X. Ekonomi Politik Elkitabı Taslağını Yetkinleştirme Yolları
    106 Aleksandır İliç Notkin Yoldaşa Yanıt
    116 L. D. Yaroşenko Yoldaşın Yanlışları
    117 I. Yaroşenko Yoldaşın Başlıca Yanlışı
    128 II. Yaroşenko Yoldaşın Başka Yanlışları
    142 A. V. Sanina ve V. G. Venger Yoldaşlara Yanıt
    142 I. Sosyalizmin Ekonomik Yasalarının Niteliği Üzerine
    145 II. Kolhoz Mülkiyetini Ulusal Mülkiyet Düzeyine Çıkarmak İçin Alınacak Önlemler

    ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

    GAZETECİLERLE KONUŞMALAR
    153

    155 Barış Sorunları Konusunda Demeç
    163 Atom Silahı Konusunda
    167 Amerikan Gazeteleri Başyazarlarından Bir Grubun Sorularına Verilen Yanıtlar
    169 James Reston'un Sorularına Yanıt

    DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

    MESAJLAR
    171

    173 Maurice Thorez Yoldaşa
    174 Bay Otto Grotewohl'a
    175 Javaharlal Nehru'ya Yanıt
    175 Mao Çe-tung Yoldaşa
    176 Mao Çe-tung Yoldaşa
    177 Otto Grotewohl Yoldaşa
    177 Kim İr-sen Yoldaşa
    177 Bay Kiisi İvamoto'ya
    179 Magnitogorsk Metalürji Kombinasına
    179 Mao Çe-tung Yoldaşa
    180 Kuznetsk Metalürji Kombinasına
    180 Boleslav Bierut Yoldaşa
    181 Petru Groza Yoldaşa - Gh. Gheorghiu-dej Yoldaşa
    181 G. Grotewohl Yoldaşa
    182 Zapotocky Yoldaşa
    182 Sovyetler Birligi'nin Genç Piyonyelerine
    183 Kim Ir-sen Yoldaşa
    183 Mao Çe-tung Yoldaşa
    184 Mao Çe-tung Yoldaşa
    184 Mao Çe-tung Yoldaşa

    BEŞINCI BÖLÜM

    SON SÖYLEV
    185

    187 Sovyetler Birligi Komünist Partisi XIX. Kongresi Kapaniş Toplantisi Konuşmasi





    BİRİNCİ BÖLÜM
    DİL ÜZERİNE


    DİLBİLİMİNDE MARKSİZM ÜZERİNE


    BİR genç yoldaş grubu, dilbilim sorunları konusunda ve özellikle dilbiliminde marksizm üzerine ne düşündüğümü basında açıklamamı istedi. Dilbilimci olmadığımdan, doğal olarak, yoldaşlara yeteri kadar yararlı olamayacağım. Dilbiliminde marksizme gelince, diğer toplumsal bilimler gibi, bu, bilerek konuşabileceğim bir sorundur. Bunun içindir ki, yoldaşların sorduğu bir dizi soruyu yanıtlamayı kabul ettim.
    SORU. - Dilin, temelin üstünde bir üstyapı olduğu doğru mudur?
    YANIT. - Hayır, yanlıştır.
    Temel, toplumun, gelişmesinin belirli bir aşamasındaki [sayfa 9] iktisadî rejimdir. Üstyapı, toplumun siyasal, hukuksal, dinsel, sanatsal, felsefî görüşleri ve bunlara tekabül eden siyasal, hukuksal ve diğer kurumlardır.
    Her temelin, o temele tekabül eden kendi üstyapısı vardır. Feodal rejimin temelinin kendi üstyapısı, siyasal, hukuksal ve diğer görüşleri ve bunlara tekabül eden kendi kurumları vardır; kapitalist temelin kendi üstyapısı vardır, sosyalist temelin de. Temel değiştiği ya da tasfiye edildiğinde, onun üstyapısı, onu izleyerek değişir ya da tasfiye olur, yeni bir temel doğunca, bunu izleyen ve buna tekabül eden bir üstyapı doğar.
    Dil, bu bakımdan, üstyapıdan kökten farklıdır. Örneğin, Rus toplumunu ve Rus dilini alalım. Son otuz yıl süresince eski temel, kapitalist temel, Rusya'da tasfiye edildi; yeni, sosyalist bir temel kuruldu. Bunun sonucu olarak kapitalist temele tekabül eden üstyapı tasfiye edildi ve sosyalist temele tekabül eden yeni bir üstyapı yaratıldı. Böylece eski siyasal, hukuksal ve diğer kurumların yerine, yeni, sosyalist kurumlar geçti. Bununla birlikte, Rus dili, öz olarak, Ekim Devriminden önce olduğu gibi kaldı.
    O zamandan beri Rus dilinde değişen nedir? Rus dilinin sözcük hazinesi bir dereceye kadar değişti, şu bakımdan değişti ki, yeni, sosyalist üretimin meydana gelmesiyle, yeni bir devletin meydana gelmesiyle, yeni bir sosyalist kültürün, yeni bir toplumsal ortamın, yeni bir ahlâkın ve ensonu tekniğin ve bilimin gelişmesi ile dilde büyük sayıda yeni sözcükler, yeni deyimler doğması anlamında bir zenginleşme oldu; birçok sözcük ve deyimin anlamı değişti ve yeni bir anlam kazandı, eskimiş bazı sözcükler de dilimizden yok oldu. Rus dilinin temelini oluşturan yeni bir sözcük hazinesine ve gramer sistemine gelince, bunlar, kapitalist temelin tasfiyesinden sonra tasfiye edilip, yerlerine sözcük hazinesinin yeni [sayfa 10] bir temel özü ve yeni bir gramer sistemi getirilmemiş, tersine, bunlar, oldukları gibi kalmışlar ve önemli hiç bir değişikliğe uğramadan varlıklarını sürdürmüşlerdir; özellikle, günümüzün Rus dilinin temeli olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir.
    Devam edelim. Üstyapıyı doğuran temeldir, ama bu, hiç bir zaman, onun temeli yansıtmakla yetindiği, edilgen, yansız olduğu, temelin yazgısına, sınıfların yazgısına, rejimin niteliğine karşı kayıtsız bulunduğu anlamına gelmez. Tersine, üstyapı bir kez doğunca, etkin pek büyük bir güç olur, temelin billurlaşmasına ve güçlenmesine etkili bir biçimde yardım eder; eski düzenin ve eski sınıfların yıkımının tamamlanmasında ve onların tasfiyesinde, yeni düzene yardım etmek üzere gereken bütün önlemleri alır.
    Başka türlü olamazdı da. Üstyapı, özellikle, temel tarafından, kendisine hizmet etmesi için billurlaşmasına ve güçlenmesine etkin olarak yardım etmesi için, zamanı geçmiş bulunan eski temeli ve onun eski üstyapısını tasfiye etmek üzere etkin olarak savaşım vermesi için yaratılmaktadır. Üstyapının*bu alet rolünü oynamayı reddetmesi, onun, temelin etkin savunucusu durumundan temele karşı kayıtsız bir duruma geçişi, sınıflara karşı aynı tutumu takınması, niteliğini yitirmesi ve bir üstyapı olmaktan çıkması için yeterlidir.
    Dil, bu bakımdan, üstyapıdan kökten farklıdır. Dil, belirli bir toplumun bağrında şu ya da bu, eski ya da yeni bir temel tarafından değil, toplum tarihinin ve yüzyıllar boyunca temellerin tarihinin ilerleyişi tarafından oluşturulmuştur. Dil, herhangi bir sınıfın eseri değildir, bütün toplumun, toplumun bütün sınıflarının eseridir. İşte bu nedenledir ki, bütün halkın dili olarak yaratılmıştır, bütün toplum için tektir ve toplumun bütün üyeleri için ortaktır. Bunun sonucu olarak, dilin, insanlar [sayfa 11] arasında bir iletişim aracı olarak yerine getirdiği alet rolü, diğer sınıfların zararına, bir sınıfa hizmet etmekten ibaret değildir, bütün topluma, toplumun bütün sınıflarına ayrım yapmaksızın hizmet etmekten ibarettir. Özellikle bu yüzdendir ki, dil, aynı zamanda, cançekişen eski düzene ve yükselen yeni düzene, eski temele ve yenisine, sömürenlere ve sömürülenlere hizmet edebilmektedir.
    Herkesçe bilinmektedir ki, Rus dili, Ekim Devriminden önce Rus kapitalizmine ve Rus burjuva kültürüne ve bugün sosyalist rejime ve Rus toplumunun sosyalist kültürüne aynı biçimde hizmet etmiştir.
    Ukrayna, Beyazrus, Özbek, Kazak, Gürcü, Ermeni, Estonya, Letonya, Litvanya, Moldav, Tatar, Azerî, Başkır, Türkmen dilleri ile Sovyet uluslarının diğer dilleri için aynı şeyi söyleyebiliriz; bunlar da, bu ulusların eski burjuva rejimlerine ve aynı ulusların, yeni, sosyalist rejimine aynı biçimde hizmet etmiştir.
    Başka türlü olamazdı da. Dil, özellikle insanlar arasında bir iletişim aracı olarak tüm topluma hizmet etmek üzere, toplumun üyelerinin ortak malı ve toplum için biricik araç olmak üzere, hangi sınıftan olursa olsun toplum üyelerine aynı sıfatla hizmet etmek üzere oluşturulmuştur ve bunun için vardır. Dilin, bütün halkın ortak aracı durumundan uzaklaşması, belirli bir toplumsal grubu diğer toplumsal grupların zararına yeğleyip onu desteklemeye eğilim göstermesi, niteliğini yitirmesi için, toplumda insanlar arasında bir iletişim aracı olmaktan çıkması için, herhangi toplumsal bir grubun jargonu haline gelmesi için, aşağı duruma düşmesi ve yokolması için yeterlidir.
    Bu yönden, dil, üstyapıdan, ilke olarak farklı olmakla birlikte, üretim araçlarından ayırdedilemez, örneğin makineler de, dil gibi, sınıflar karşısında seçim yapmaksızın aynı şekilde kapitalist rejime de, sosyalist rejime de [sayfa 12] hizmet edebilirler.
    Sonra, üstyapı, belirli bir iktisadî temelin canlı olduğu ve faaliyette bulunduğu bir dönemin ürünüdür. Bundan dolayı, üstyapının yaşamı uzun süreli değildir; belirli bir temelin tasfiyesi ve yokolması ile üstyapı tasfiye edilir ve yokolur.
    Dil, tersine, herbirinde, billurlaştığı, zenginleştiği, geliştiği, inceldiği bir dizi dönemin ürünüdür. Bu yüzden bir dilin yaşamı, herhangi bir temelin, herhangi bir üstyapının yaşamından son derece daha uzundur. Bu, aslında, yalnızca bir temelin ve onun üstyapısının değil de, birçok temelin ve bu temellere tekabül eden üstyapıların doğuşları ve tasfiyelerinin, tarihte, belirli bir dilin ve yapısının tasfiyesine ve yeni bir sözcük hazinesi ve yeni bir gramer sistemi ile yeni bir dilin doğuşuna meydan vermediğini açıklar.
    Puşkin'in ölümünden beri yüz yıldan fazla zaman geçti. Bu zaman süresince Rusya'da feodal ve kapitalist rejimler tasfiye edildi ve bir üçüncü rejim, sosyalist rejim ortaya çıktı. Demek ki, üstyapıları ile birlikte iki temel tasfiye edildi ve bir yenisi, sosyalist temel, yeni üstyapısı ile birlikte göründü. Oysa örneğin, Rus dili ele alınırsa, görülür ki, bu uzun zaman süresince bu dil hiç yenilenmedi ve yapısı yönünden, günümüzün Rus dili, Puşkin'in dilinden az farklıdır.
    Bu sürede, Rus dilinde nasıl bir değişiklik oldu? Bu sürede, Rus dilinin sözcük hazinesi belirgin bir biçimde zenginleşmiştir; devrini tamamlamış büyük sayıda sözcük, sözcük hazinesinden kaybolmuştur; önemli sayıda sözcüğün anlamı değişmiştir; dilin gramer sistemi gelişmiştir. Puşkin'in dilinin yapısına gelince, gramer sistemi ve sözcük hazinesinin temel özü ile bu dil, günümüz Rus dilinin temeli olarak anaçizgileri ile süregelmiştir.
    Bu, kolayca kavranılır. Gerçekten de, neden üstyapıda [sayfa 13] olduğu gibi, her devrimden sonra, dilin var olan yapısının, gramer sisteminin ve sözcük hazinesinin temel özünün yok edilmesi ve yerine yenilerinin gelmesi gerekli olsun? Su, toprak, dağ, orman, balık, insan, gitmek, yapmak, üretmek, alışveriş yapmak, vb. sözcüklerinin, artık su, toprak, dağ vb. olarak adlandırılmamaları ve değişik olarak söylenmeleri, kimin işine yarar? Dildeki sözcüklerin değişmesinin ve sözcüklerin tümcelerdeki bileşiminin var olan gramere göre değil de, bambaşka bir gramere göre yapılması, kimin işine yarar? Devrim, dildeki bu altüst oluştan ne yarar sağlamış olur? Tarih, bir şeyin gerekliliği kesin bir biçimde kendini kabul ettirmediği sürece, genel olarak, öze değgin bir işlemde bulunmaz. Var olan dilin, yapısı ile birlikte anaçizgileri bakımından yeni rejimin gereksinmelerini karşılamaya tamamen elverişli olduğu tanıtlanmışken, bu dilbilimindeki böyle bir altüst oluşa niçin gerek duyulacağı akla gelmektedir. Toplumun üretici güçlerinin özgürce gelişebilmeleri için, eski üstyapı yıkılarak, birkaç yıl içinde yerine bir yenisi getirilebilir, getirilmelidir; ama toplum yaşamında anarşi yaratmadan, toplumun çözülüşü tehlikesini doğurmadan, mevcut dil yıkılarak, yerine, birkaç yıl içinde, bir yenisi nasıl kurulabilir? Don Kişotlardan başka kim böyle bir amaç güdebilir?
    Ensonu, üstyapı ile dil arasında köklü bir fark daha vardır. Üstyapı, üretime, insanın üretici faaliyetine doğrudan bağlı değildir. O, üretime, ancak dolaylı bir biçimde, ekonominin aracılığı ile temelin aracılığı ile bağlıdır. Bu yüzden, üstyapı, üretici güçlerin gelişme düzeyindeki değişiklikleri, dolaysız ve doğrudan değil, temeldeki değişikliklerden sonra, temeldeki değişikliklerin üretimdeki değişikliklere dönüşmesinden sonra yansıtır. Bu, şu anlama gelir ki, üstyapının etki alanı dar ve sınırlıdır. [sayfa 14]
    Dil, tersine, insanın üretici faaliyetine doğrudan bağlıdır ve yalnızca üretici faaliyetine değil, üretimden temele kadar, temelden üstyapıya kadar, çalışmasının bütün alanlarında insanın bütün öteki faaliyetlerine de bağlıdır. Bu yüzden, dil, temeldeki değişiklikleri beklemeksizin üretimdeki değişiklikleri, dolaysız olarak ve doğrudan yansıtmaktadır. Bu yüzden, insan faaliyetinin bütün alanlarını kucaklayan dilin etki alanı, üstyapının etki alanından çok daha geniş ve çok daha çeşitlidir. Ayrıca, hemen hemen sınırsızdır.
    Dilin, özellikle de sözcük hazinesinin, hemen hemen kesintisiz bir şekilde değişme durumunda bulunmasının esas nedeni budur. Sanayiin ve tarımın, ticaretin ve ulaştırmanın, tekniğin ve bilimin kesintisizce gelişmesi, bu ilerleyişin gerektirdiği yeni sözcükler ve yeni deyimlerle, dilin sözcük hazinesi zenginleşmektedir. Bu gereksinmeleri doğrudan yansıtan dil, böylece, sözcük hazinesini, yeni sözcüklerle zenginleştirmekte ve gramer sistemini geliştirmektedir.
    Böylece:
    a) Bir marksist, dili, temelin üstünde bir üstyapı olarak göremez;
    b) Dil ile bir üstyapıyı karıştırmak çok önemli bir yanılgıdır.
    SORU. - Dilin, her zaman bir sınıf niteliği bulunduğu ve bunu koruduğu, toplum için ortak ve birtek dil olmadığı, sınıf niteliği bulunmayan ve bütün halkın dili olacak bir dil olamayacağı doğru mudur?
    YANIT. - Hayır, yanlıştır.
    Sınıfsız bir toplumda bir sınıf dilinin sözkonusu olamayacağını anlamak güç değildir. îlkel topluluk düze-ı ninde, klanlar düzeninde sınıf bilinmiyordu, sonuç olarak da sınıf dili olamazdı; onlarda dil, ortaklığın tümü için ortak, tek idi. Sınıf derken, bütün insan topluluklarının [sayfa 15] anlaşılması gerektiği, ilkel topluluğun buna dahil olduğu itirazı, bir itiraz değil, yanıtlamaya değmeyen bir sözcük oyunudur.
    Bundan sonraki gelişmeye gelince, klan dillerinden boy dillerine kadar, boy dillerinden ulusal-topluluk (milliyet) dillerine kadar ve ulusal-topluluk dillerinden ulusal dillere kadar - her yerde, gelişmenin bütün aşamalarında, toplum içinde insanlar arasındaki iletişim aracı olarak dil, toplum için ortak ve birtekti, toplum üyelerine, toplumsal durumlarından bağımsız olarak, aynı biçimde hizmet ediyordu.
    Burada, köleci ya da ortaçağ dönemlerindeki imparatorluklardan sözetmiyorum, bunlar, örneğin Keyhüsrev'in ve Büyük İskender'in ya da Sezar'ın ve Şarlman'ın imparatorlukları gibi kendilerine özgü ekonomik bir temele sahip değildiler ve geçici, dayanıksız askerî ve yönetsel oluşumlardan meydana geliyordu. Bu imparatorluklar, bütün imparatorluk için tek ve imparatorluğun bütün üyeleri için anlaşılır bir dile sahip değillerdi, olamazlardı. Bunlar, herbiri kendi yaşamını yaşayan ve kendi dillerine sahip bulunan bir boy ve ulusal-topluluk bileşiminden oluşmuştu. Böylece, sözkonusu olan bu imparatorluklar ya da benzerleri değildir, ama imparatorluğun parçaları bulunan kendilerine özgü iktisadî bir temele sahip ve eski zamanlardan beri oluşmuş dilleri bulunan boylar ve ulusal-topluluklardır. Bu boyların ve ulusal-topluluklarm dillerinin sınıfsal bir niteliği olmadığını, bu dillerin, insan topluluklarının, boyların ve ulusal-toplulukların ortak dilleri olduğunu, kendileri tarafından anlaşılır bulunduklarını tarih bize öğretmektedir.
    Kuşkusuz, buna paralel olarak lehçeler, yerel şiveler bulunmaktaydı; ama boyun ya da ulusal-topluluğun birtek ve ortak dili, bu şivelere üstün geliyor ve bunları [sayfa 16] buyruğu altına alıyordu.
    Sonraları, kapitalizmin doğusuyla, feodal bölünmenin tasfiyesi ile ve ulusal bir pazarın kurulmasıyla ulusal-topluluklar, ulus olarak ve ulusal-topluluk dilleri de ulusal diller olarak gelişti. Tarih, bize, ulusal bir dilin, bir sınıfın dili olmadığını, ama halkın tümünün ortak bir dili, ulusun üyelerinin ortak ve ulus için birtek dili olduğunu göstermektedir.
    Yukarda dedik ki, toplum içinde insanlar arasında iletişim aracı olarak dil, toplumun bütün sınıflarına eşit olarak hizmet eder ve bu bakımdan sınıflara karşı, bir bakıma, ilgisiz kalır. Ancak insanlar, değişik toplumsal, gruplar ve sınıflar, dile karşı ilgisiz değillerdir. Dili kendi çıkarları yönünden kullanmaya, ona kendi özel sözcük hazinelerini, özel deyimlerini, özel terimlerini zorla kabul ettirmeye bakarlar. Bu bakımdan, halktan kopmuş bulunan ve ona karşı kin duyan varlıklı sınıfların üst katmanları: soylu aristokrasi ve burjuvazinin üst katmanları özellikle sivrilmektedirler. "Sınıfsal" lehçeler, jargonlar, salon "ağızları" oluşmaktadır. Edebiyatta bu lehçeler ve jargonlar, çoğu kez yanlış olarak, "proleter dili"ne, "köylü dili"ne karşıt olarak, "soylu dili", "burjuva dili" diye adlandırılırlar. Bu nedenledir ki, ne kadar garip görünürse görünsün, bazı yoldaşlarımız, ulusal dilin bir hayal olduğu, gerçekte sınıf dillerinin var olduğu sonucuna varıyorlar.
    Bu sonuca varmaktan daha hatalı bir şey olamayacağı kanısındayım. Bu lehçelere, jargonlara dil gözüyle bakabilir miyiz? Hayır, bu olanaksızdır. Önce şundan dolayı olanaksızdır ki, bu lehçelerin, bu jargonların, ne kendilerine özgü gramer sistemi vardır, ne de kendi sözcük hazinesi içeriği - onlar, bunları ulusal dilden aktarmaktadırlar. Sonra şundan dolayı olanaksızdır ki, lehçelerin ve jargonların, şu ya da bu sınıfın üst katmanları [sayfa 17] arasında dar bir dolaşım alanları vardır ve böylece insanlar arasında, toplumun tümü için iletişim aracı olmaya elverişli değillerdir. Bunlarda neler bulunur? Bunlarda, aristokrasinin ya da burjuvazinin üst katmanlarının özel zevklerini yansıtan özel bir sözcük seçimi bulunmaktadır; incelikleri ve zariflikleri ile sivrilen bazı anlatım ve söz kuruluşları alınmış, ulusal dildeki "kaba" anlatım ve söz kuruluşları dıştalanmıştır, ensonu, belirli sayıda yabancı sözcük aktarılmıştır. Oysa öz bakımından, yani sözcüklerin büyük çoğunluğu ve gramer sistemi, ulusal dilden, halkın tümünün dilinden aktarılmıştır. Böylece lehçeler ve jargonlar bütün halkın ortak dili olan ulusal dilin dallarıdır, bunların dilbilimi bakımından herhangi bir bağımsızlıkları yoktur ve cançekişmeye mahkûmdurlar. Lehçelerin ve jargonların ulusal dilin yerine geçebilecek olan ayrı diller haline gelebileceğini düşünmek, tarihsel görüş açısını yitirmek ve marksizmin saflarını terketmek demektir.
    Marx'tan aktarma yapılıyor, Kutsal-Max yazısından bir bölüm ileri sürülüyor, bu yazıda denmektedir ki: Burjuvazinin "kendi dili" vardır, bu dil "burjuvazinin ürünüdür", ona bezirgânlık ve alım-satım ruhu sinmiştir. Bazı yoldaşlar bu aktarma ile Marx'ın, sözümona, dilin "sınıf niteliği"nden yana olduğunu, birtek ulusal dilin varlığını yadsıdığını tanıtlamak istiyorlar. Eğer bu yoldaşlar, bu sorunda nesnel davransaydılar, aynı Kutsal-Max yazısından başka bir parça da aktarmaları gerekirdi, o bölümde, Marx, birtek ulusal dilin oluşması yollarından sözederken "iktisadî ve siyasal merkezleşmeye bağlı olarak lehçelerin birtek ulusal dil olarak tümleşmeleri"nden sözetmektedir.
    Dolayısıyla, Marx, lehçelerin alt biçim olarak ona bağımlı bulunacağı, birtek ulusal dilin üst biçim olarak gerekli olduğunu kabul etmektedir. [sayfa 18]
    Böyle olunca, Marx'a göre "burjuvazinin bir ürünü olan" burjuva dili ne oluyor? Marx, bu dili, kendine özgü bir dil örgüsüne sahip ulusal diller gibi bir dil olarak mı sayıyordu? Onu, bu tür dil olarak sayabilir miydi? Kuşkusuz hayır! Marx, yalnızca burjuvaların, tek olan ulusal dili, bezirgân deyimleri ile kirlettiklerini, yani burjuvaların kendi bezirgân jargonları olduğunu söylemek istiyordu.
    Demek ki, bu yoldaşlar, Marx'ın tutumunu tahrif etmişlerdir. Onu tahrif etmişlerdir, çünkü Marx'tan aktarma yaparken marksist olarak değil de, konunun özüne erişmeden, skolâstikçi gibi hareket etmişlerdir.
    Engels'ten aktarma yapıyorlar; onun İngiltere'de Emekçi Sınıfların Durumu yapıtından "... İngiliz işçi sınıfı, eninde sonunda, İngiliz burjuvazisinden bambaşka bir halk haline girdi"; ve "... işçiler burjuvaziden değişik bir lehçe konuşuyorlar, onların değişik fikirleri ve değişik kavramları, değişik alışkı ve değişik ahlâk kuralları, değişik bir dinleri ve değişik bir siyasetleri var."[1] dediği bölümü öne sürüyorlar.
    Bu aktarmadan güç alarak, bazı yoldaşlar, Engels'in bütün halk için ortak olan ulusal bir dilin gerekliliğini yadsıdığını, sonuç olarak da dilin "sınıfsal niteliği"ni doğruladığını söylemeye varıyorlar. Kuşkusuz Engels, burada, dilden değil, lehçeden sözetmektedir; o, lehçenin, ulusal dilin bir dalı olarak dilin yerine geçemeyeceğini çok iyi kavramıştır. Ama görülüyor ki, bu yoldaşlar, dil ile lehçe arasındaki farka önem vermemektedirler...
    Kuşkusuz aktarma yersiz olarak yapılmıştır, çünkü Engels, burada, "sınıf dilinden" sözetmemekte, başlıca sınıfsal fikir, kavram, alışkı, ahlâk kuralları, din ve siyasetten sözetmektedir. Fikirlerin, kavramların, alışkıların, [sayfa 19] ahlâk kurallarının, dinin ve siyasetin burjuvalarda ve proleterlerde, doğrudan doğruya karşıt olduğu, tümüyle doğrudur. Ancak burada ulusal dilin, ya da dilin "sınıfsal niteliği"nin ne işi var? Toplumda sınıf çelişkilerinin varlığı, dilin "sınıfsal niteliği" yararına ya da birtek ulusal dilin gerekliliğine karşı kanıt oluşturabilir mi? Marksizm, dil birliğinin, ulusun en önemli niteliklerinden biri olduğunu söyler, bunu söylerken de ulusun içinde sınıfsal çelişkiler olduğunu çok iyi bilmektedir. Sözü geçen yoldaşlar, bu marksist tezi kabul etmiyorlar mı?
    Lafargue'dan aktarmalar yapıyorlar, onun Devrimden Önce ve Sonra Fransız Dili kitapçığında, dilin "sınıfsal niteliği"ni kabul ettiğini ve söylediklerine göre, bütün halk için ortak bir dilin zorunluluğunu yadsıdığını iddia ediyorlar. Yanlıştır. Gerçekte, Lafargue, "soylu" ya da "aristokratik" dilden ve toplumun çeşitli katmanlarının "jargonlarından sözetmektedir. Ancak, bu yoldaşlar unutuyorlar ki, Lafargue, dil ile jargon arasındaki farkla ilgilenmemekte ve lehçeleri, bazan "yapma dil", bazan da "jargon" olarak nitelendirmektedir, kitapçığında açık" olarak ilân etmektedir ki, "aristokrasiyi ayırdeden yapma dil ... burjuvanın ve zanaatçının, kentin ve köyün konuştukları vülger dilden çıkartılmıştı".
    Yani Lafargue bütün halk için ortak bir dilin varlığını ve zorunluluğunu kabul etmektedir ve "aristokratik dil"in ve öteki lehçelerin ve jargonların bütün halkın ortak diline karşı ast niteliğini ve bağımlılığını pek iyi kavramaktadır.
    Bunun sonucu olarak da, Lafargue'dan yapılan aktarma, amacına erişememektedir.
    Belirli bir çağda, İngiltere'de İngiliz feodallerinin "yüzyıllar boyunca" Fransızca konuştukları, oysa İngiliz halkının İngilizce konuştuğu verisine dayanıyorlar, [sayfa 20] bundan, dilin "sınıfsal niteliği" yararına ve tüm halk için ortak bir dilin zorunluluğuna karşı bir kanıt çıkarmak istiyorlar. Bu, bir kanıtlama değildir, daha çok bir anekdottur. Önce o dönemde bütün feodaller Fransızca konuşmamaktaydılar, konuşanlar, kralın sarayında ve kontluklardaki önemsiz sayıdaki büyük feodallerdi. İkinci olarak, herhangi bir "sınıf dili"ni değil, yalnızca bütün Fransız halkının ortak dili olan sıradan Fransızcayı konuşmaktaydılar. Üçüncü olarak, bilinmektedir ki, Fransız dilini konuşarak eğlenenlerin bu tutkuları, sonraları iz bırakmadan yok olmuştur, bütün halkın ortak dili İngilizceye yerini bırakmıştır. Bu yoldaşlar sanıyorlar mı ki, "yüzyıllar boyunca" İngiliz feodalleri, İngiliz halkı ile tercümanlar aracılığıyla anlaşmışlardır; sanıyorlar mı ki, İngiliz feodalleri İngiliz dilini kullanmıyorlardı ve o zamanlarda bütün halk için ortak bir İngiliz dili yoktu, Fransız dili o zamanlarda İngiltere'de yalnızca yüksek aristokrasinin dar çevresinde kullanılan bir salon dilinden fazla bir şeydi? Bu tür anekdot düzeyindeki "kanıtlara" dayanılarak, nasıl bütün halk için ortak bir dilin varlığı ve zorunluluğu yadsınabilir?
    Rus aristokratları da çarların sarayında ve salonlarında bir süre Fransızca konuşmakla eğlenmişlerdir. Rusça konuşurken Fransızca çatlatmakla ve Rusçayı ancak Fransız şivesi ile konuşabilmekle övünürlerdi. O zamanlarda Rusya'da bütün halkın ortak bir Rus dili yok muydu, bütün halkın ortak dili bir hayal miydi ve "sınıf dilleri" bir gerçek miydi, böyle mi söylemek gerekir?
    Yoldaşlarımız burada en azından iki yanlış yapmaktadırlar.
    Birinci yanlışları şudur ki, dil ile üstyapıyı karıştırmaktadırlar. Düşüncelerine göre eğer üstyapının sınıfsal bir niteliği varsa, dilin de aynı şekilde bütün halk için ortak olmaması gerekir, o da bir "sınıfsal nitelik" [sayfa 21] taşımalıdır. Dilin ve üstyapının iki ayrı kavram olduğunu ve bir marksistin bunları karıştıramayacağını daha önce belirtmiştim.
    İkinci yanlışları şudur ki, bu yoldaşlar, burjuvazi ile proletaryanın çıkarlarının karşıtlığını, onların zorlu sınıf savaşımlarını, toplumun bir çözülüşü, düşman sınıflar arasındaki bütün bağların kopması biçiminde kavramaktadırlar. Bunlar, mademki toplum çözülmüştür ve artık birtek toplum yoktur, ama yalnızca sınıflar vardır, toplum için birtek dile gereksinme kalmamıştır, ulusal bir dile gereksinme kalmamıştır kanısındadırlar. Toplum çözüldüyse ve bütün halk için ortak bir dil kalmadıysa, kalan nedir ki? Sınıflar ve "sınıf dilleri" kalır. Doğal olarak her "sınıfsal dilin" "sınıfsal" grameri olacaktır, "proletarya" grameri, "burjuva" grameri olacaktır. Aslında bu gramerler gerçeklik olarak yoktur; ama bu yoldaşlar bundan tedirgin olmamaktadırlar, bu gramerlerin doğacağına güvenmektedirler.
    Bizde, bir zamanlar, Ekim Devriminden sonra, ülkemizdeki demiryollarının burjuva demiryolları olduğunu, biz marksistlerin bunları kullanmamızın doğru olmadığını, bunları söküp yenilerini, "proleter" demiryollarını kurmamız gerektiğini savunan "marksistler" çıkmıştı. Bunlara o zaman "mağara adamı" lakabı takıldı...
    Besbellidir ki, toplum, sınıflar ve dil hakkındaki ilkel bir anarşizmin ifadesi olan bu görüşlerin marksizm ile hiç bir ilişkisi yoktur. Ama şu da besbelli ki, bu görüşler kuşku götürmeyecek biçimde vardır ve yönlerini şaşırmış bazı yoldaşlarımızın zihinlerini kurcalamaktadır.
    Zorlu bir sınıf savaşı sonucunda toplumun artık iktisadî yönden birtek toplumun bağrında birbirine bağlı olmayan sınıflar halinde çözülmüş bulunacağı, apaçık olarak yanlıştır. Tersine, kapitalizm var oldukça burjuvalar ve proleterler, birtek kapitalist toplumun kurucu [sayfa 22] bileşkeleri olarak bütün iktisadî yaşamın bağları ile birbirine bağlı olarak kalacaklardır. Burjuvalar, ellerinin altında ücretli işçiler bulunduramazlarsa yaşayamaz ve zenginleşemezler; proleterler ise, kapitalistlerden iş alamazlarsa geçimlerini sağlayamazlar. Aralarındaki bütün ekonomik bağların kopması her çeşit üretimin durması demek olur; oysa her çeşit üretimin durması, toplumun ölümüne, sınıfların kendilerinin ölümlerine varır. Hiç bir sınıfın, kendisini yok olmaya adamak istemeyeceği besbellidir. Bu yüzdendir ki, sınıf savaşımı, ne kadar keskin olursa olsun, toplumun çözülüşüne varamaz. Ancak marksizm konusundaki bilisizlik ve dilin niteliği hakkında kesin bir anlayışsızlık, bazı yoldaşlarımızda, bu, toplumun çözülüşü, "sınıfsal" diller, "sınıfsal" gramerler efsanesini doğurabilmiştir.
    Sonra Lenin'den aktarmalar yapılmaktadır, Lenin'in kapitalist düzende burjuva ve proleter olarak iki kültürün varlığını kabul ettiği; kapitalist dönemde ulusal kültür sloganının milliyetçi bir slogan olduğu anımsatılmaktadır. Bütün bunlar doğrudur ve bu noktada Lenin tamamen haklıdır. Ancak burada dilin "sınıfsal niteliği"nin işi ne? Kapitalist düzende, Lenin'in iki kültür konusundaki sözlerini öne sürmekle, görülüyor ki, bu yoldaşlar, okura, dil, kültüre bağlı olduğundan, toplumda burjuva ve proletarya kültürü olarak iki kültürün varlığının, aynı zamanda iki dil olması gerekliliğini ifade ettiğini, yani Lenin'in tek ulusal bir dilin gerekliliğini yadsıdığını, "sınıfsal" dillerden yana olduğunu anlatmak istiyorlar. Bu yoldaşların buradaki yanlışı, dil ile kültürü özdeş saymaları ve karıştırmalarıdır. Oysa kültür ve dil ayrı iki şeydir. Kültürün burjuvası ya da sosyalisti olabilir, oysa insanlar arasında bir iletişim aracı olarak dil, her zaman bütün halk için ortaktır, o, hem burjuva kültürüne, hem de sosyalist kültüre hizmet edebilir. [sayfa 23] Rus, Ukrayna, Özbek dillerinin Ekim Devriminden önce burjuva kültürüne hizmet ettiği gibi, bugün bu ulusların sosyalist kültürlerine de hizmet ettiği, bir olgu değil midir? Böylece, iki ayrı kültürün varlığının, iki ayrı dilin oluşmasına vardığını ve birtek dilin gerekliliğinin yokolduğunu iddia etmekle bu yoldaşlar, ağır biçimde aldanmaktadırlar.
    Lenin, iki kültürden sözederken, özellikle, iki kültürün var oluşunun birtek dilin yadsınmasına ve iki dilin oluşmasına varamayacağı, dilin tek olması gerektiği tezinden hareket etmekteydi. Bundcular, Lenin'i, ulusal dilin gerekliliğini yadsımakla ve kültürün "ulusallığı bulunmadığı" görüşünde olmakla suçladıklarında, bilindiği gibi, Lenin, bu suçlamaya şiddetle karşı çıkmış ve tartışılmaz bir gereklilik olarak gördüğü ulusal dile karşı değil de, burjuva kültürüne karşı savaştığını ilân etmişti. Bazı yoldaşlarımızın, bundcuların izinden yürüdüğünü görmek gariptir.
    Lenin'in, sözde gerekliliğini yadsıdığı birtek dil konusuna gelince, Lenin'in aşağıdaki sözlerini anlamak gerekir:
    "Dil, insanlar arasında çok önemli bir iletişim aracıdır; dilin birliği ve onun engelsiz gelişmesi, hem çağdaş kapitalizme tekabül eden gerçekten özgür ve geniş ticarî alışverişin, hem de halkın çeşitli sınıflar içersinde özgür ve geniş şekilde gruplaşmasının en önemli koşullarından biridir."
    Bundan şu çıkar ki, saygıdeğer yoldaşlarımız, Lenin'in düşüncelerini tahrif etmişlerdir.
    Ensonu Stalin'den aktarmalar yapılmaktadır. Stalin'in "... burjuvazi ve onun ulusal partileri, bu dönem süresince, bu ulusların başlıca yönetici gücü olmuşlar ve olmaktadırlar." dediği bir tümceyi öne sürüyorlar.
    Bütün bunlar doğrudur. Burjuvazi ve onun milliyetçi [sayfa 24] partisi gerçekten burjuva kültürünü yönetmektedir; nasıl ki, proletarya ve onun enternasyonalist partisi proletarya kültürünü yönetiyorsa. Ancak, burada dilin "sınıfsal niteliği"nin işi nedir? Bu yoldaşlar bilmiyorlar mı ki, ulusal dil, ulusal kültürün bir biçimidir, ulusal dil, burjuva kültürüne de, sosyalist kültüre de hizmet edebilir? Bu yoldaşlar, marksistlerin ünlü formülüne göre, şimdiki Rus, Ukrayna, Beyazrus ve benzeri kültürlerin içerik bakımından sosyalist ve biçim bakımından, yani dil bakımından ulusal olduklarını bilmiyorlar mı? Bu marksist formülü kabul etmiyorlar mı?
    Yoldaşlarımızın yanılgısı şurdan gelmektedir ki, kültür ile dil arasındaki farkı görmüyorlar ve kültürün, toplumun gelişmesinin her yeni aşamasında içeriğini değiştirdiğini, dilin ise özü bakımından, birçok dönem süresince, olduğu gibi kaldığını ve aynı ölçüde yeni kültüre de, eskisine de hizmet ettiğini anlayamıyorlar.
    Böylece:
    a) Dil, iletişim aracı olarak toplum için birtek ve toplumun bütün kişileri için ortak bir dil olmuştur ve böyle olmaktadır;
    b) Lehçelerin ve jargonların varlığı bütün halk için ortak bir dilin varlığını yalanlamaktansa onu doğrulamaktadır, bunlar dilin dallarını oluştururlar ve ona bağımlıdırlar;
    c) Dilin "sınıfsal niteliği" tezi, yanlış, marksist olmayan bir tezdir.
    SORU. - Dilin karakteristik çizgileri nelerdir?
    YANIT. - Dil, toplumun tüm varlığı süresince etkili olan olgular arasında sayılır. O, toplumun doğup gelişmesi ile aynı zamanda doğup gelişir. Toplumla aynı zamanda ölür. Toplumun dışında dil yoktur. Bu yüzdendir ki, dili ve onun gelişmesinin yasalarını anlamak, ancak toplumun tarihi ile, incelenen dile sahip olan ve [sayfa 25] onu yaratan ve taşıyan halkın tarihi ile sıkı ilişkileri içersinde incelemekle mümkündür.
    Dil, insanlar arasında iletişimi, fikir alışverişi yapmalarını ve meramlarını anlatabilmelerini sağlayan bir araç, bir alettir. Dil, doğrudan doğruya düşünceye bağlı bulunup tümceleri oluşturan sözcüklerde ve sözcük bağlaşımlarında düşüncenin çalışmasının sonuçlarını, insanın bilgilerini genişletmek için yaptığı çalışmanın gelişmelerini kaydediyor, saptıyor ve böylece insan toplumunda düşüncelerin alışverişi olanağını doğuruyor.
    Düşünce alışverişi, değişmez ve hayatî bir zorunluluktur, çünkü o olmasa, insanların doğa güçlerine karşı savaşımlarında, gerekli maddî ürünlerin üretimi için verilen savaşımda ortak eylemlerini örgütlemeleri olanağı olmazdı - toplumun üretici faaliyetinde ilerlemeleri gerçekleştirmek olanaksız olurdu, dolayısıyla, toplumsal üretimin bile var olması olanaksız olurdu. Dolayısıyla, toplum için anlaşılır ve üyeleri için ortak bir dil olmazsa, toplum artık üretim yapamaz, çözülür ve artık toplum olarak var olamaz. Bu anlamda dil, iletişim aracı olmakla birlikte, aynı zamanda, toplumun bir savaşım ve gelişme aracıdır.
    Bilindiği gibi bir dilde var olan bütün sözcüklerin tümü, onun sözcük hazinesini oluşturur. Bir dilin sözcük hazinesinde esas, çekirdeğini, köklerin meydana getirdiği sözcük varlığının temel özüdür. Bu çekirdek, sözcük hazinesinden çok daha dardır, ama çok uzun süre, yüzyıllarca yaşar ve dile yeni sözcüklerin oluşması için bir temel sağlar. Sözcük hazinesi dilin durumunu yansıtır: sözcük hazinesi ne kadar zengin ve çeşitli ise, dil, o ölçüde daha zengin ve gelişmiştir.
    Oysa kendi başına alınırsa sözcük hazinesi dili oluşturmamaktadır - o, daha çok dili kurmak için gerekli olan malzemedir. Nasıl ki, inşaatta, inşaat malzemesi bina [sayfa 26] demek değildir ve buna karşın, onlar olmadan binayı yapmak olanaksızdır; aynı şekilde, bir dilin sözcük hazinesi, dilin kendisi demek değildir, ve buna karşın, onsuz herhangi bir dil olanaksızdır. Ancak sözcük hazinesi bir dilin gramerinin emrine verildiğinde büyük bir önem kazanır; gramer, sözcüklerin değişimine; bir tümcecik içinde sözcüklerin bileşimine egemen olan kuralları belirlemektedir, böylece gramer, dile uyumlu ve mantıklı bir özellik verir. Gramer (morfoloji ve sentaks)[2] bir tümceciğin gövdesinde sözcüklerin değişiminin ve bileşimlerinin kurallarının toplamıdır. Bunun sonucu olarak, özellikle gramer sayesindedir ki, dil, insan düşüncesini, maddî bir kılıfla, dilbilimi ile sarmalayabilmektedir.
    Gramerin belirleyici yönü, sözcüklerin değişim kurallarını, somut sözcükleri gözönüne alarak değil de, genel olarak, bütün somut niteliklerinden arınmış olarak alman sözcükler üzerinden vermektedir; tümceciklerin kuruluş kurallarını somut tümcecikler, örneğin somut bir özne, somut bir fiil vb. gözönüne alarak değil de, şu ya da bu tümceciğin somut biçiminden arınmış olarak, genel olarak bütün tümcecikler üzerinden vermektedir. Bunun sonucu olarak, gerek sözcüklerde, gerek tümcecikler de özel ve somut olanı bir yana bırakırsak; gramer, sözcüklerdeki değişimlerin ve bir tümcenin bağrında sözcüklerin bileşiminin temelinden genel olanı alır ve bundan gramer bilimi kuralları, gramer bilimi yasaları çıkarır. Gramer, insan düşüncesinin uzun bir soyutlama çalışmasının sonucu, düşüncenin dev gelişmelerinin belirtisidir.
    Bu bakımdan, gramer, somut nesneleri soyutlayan, bu nesneleri somut nitelikten yoksun görerek ve aralarındaki [sayfa 27] ilişkileri şu ya da bu somut nesne arasındaki somut ilişkiler olarak değil, her türlü somut nitelikten arınmış, genel olarak nesne olarak ele alan ve böylece yasalar çıkaran geometriyi anımsatmaktadır.
    Üretime doğrudan değil, ekonomi aracılığı ile bağlı bulunan üstyapıdan farklı olarak, dil, insanın üreti-. ci faaliyetine ve aynı zamanda çalışmasının istisnasız bütün alanlarındaki bütün öteki faaliyetine doğrudan bağlıdır. Bundan dolayı, en çok değişebilecek durumda olan dilin sözcük hazinesi, aşağıyukarı duraksamasız değişim halindedir; aynı zamanda, üstyapıdan farklı olarak, dil, temelin tasfiyesini beklemek durumunda değildir, kendi sözcük hazinesinde, temelin tasfiyesinden önce ve temelin durumundan bağımsız olarak değişiklikler getirmektedir.
    Bununla birlikte, dilin sözcük hazinesi, üstyapı gibi eski olanı yok ederek ve yeniyi kurarak değil, üretimin gelişmesi, kültürün, bilimin ilerlemesi vb. dolayısıyla, toplumsal düzende meydana gelen değişikliklerin doğurduğu yeni sözcüklerle, var olan sözcük hazinesini zenginleştirerek değişir. Aynı zamanda, zamanı geçmiş bazı sözcükler, genel olarak, sözcük hazinesinden yok olmakla birlikte, bu hazineye çok daha büyük sayıda yeni sözcük eklenmektedir. Sözcük hazinesinin temel özüne gelince, o anaçizgileri ile korunur ve dilin sözcük hazinesinin temeli olarak kullanılır.
    Anlaşılır bir şeydir bu. Birçok tarih döneminde başarılı bir biçimde kullanılabilecek iken, sözcük hazinesinin temel özünü yok etmenin gereği yoktur; kaldı ki, yüzyıllar boyunca birikmiş bulunan sözcük hazinesinin temel özünün yok edilişi, kısa bir sürede yenisini kurmak olanağı bulunmadığından, dilin felcini ve insanların birbiri arasındaki ilişkilerin tümden çözülüşünü yaratırdı. Dilin gramer sistemi, sözcük hazinesinin temel özünden daha da yavaş olarak değişmektedir. Birçok dönem [sayfa 28] boyunca özümlenmiş bulunan ve dil ile tek vücut olan gramer sistemi, sözcük hazinesinin temel özünden daha da yavaş olarak değişmektedir. Kuşkusuz, eninde sonunda değişmelere uğrar, yetkinleşir, kurallarını iyileştirir ve açık-seçik duruma getirir, yeni kurallarla zenginleşir; ancak gramer sisteminin temelleri çok uzun bir dönem süresince varlığını sürdürmektedir, çünkü tarihin gösterdiği gibi, birçok dönem boyunca, onlar topluma başarılı bir biçimde hizmet edebilirler.
    Böylece, dilin gramer sistemi ve sözcük hazinesinin esas temeli, dilin temelini, özgül niteliğinin özünü oluşturmaktadır.
    Tarih, dilin zoraki bir özümlemeye karşı aşırı kalımlılığına ve aşırı direncine tanıklık eder. Bazı tarihçiler, bu olguyu açıklamak yerine, şaşkınlıklarını belirtmekle yetinirler. Ama burada şaşılacak bir şey yoktur. Dilin kalımlılığı, onun gramer sisteminin ve sözcük hazinesinin temel özünün kalımlılığı ile açıklanır. Türk özümleyicileri yüzyıllarca Balkan halklarının dillerini bozmaya, yıkmaya, yok etmeye çalışmışlardır. Bu dönem süresince, Balkan dillerinin sözcük hazineleri ciddî değişimlerle karşılaştı, büyük sayıda Türkçe sözcük ve deyim kabul edildi, "yakınsamalar" ve "ıraksamalar" oluştu, ancak Balkan dilleri direndi ve yaşamlarını sürdürebildiler. Niçin? Çünkü gramer sistemleri ve sözcük hazinesinin temel özü, anaçizgileriyle korunabildi.
    Bütün bunlar gösterir ki, dile ve onun yapısına, belirli bir dönemin ürünü olarak bakılamaz. Dilin örgüsü, onun gramer sistemi ve sözcük hazinesinin temel özü, bir dönemler dizisinin ürünüdür.
    Modern dilin unsurlarının, kölelik döneminden önce, en eski çağda yaratılmış olmaları mümkündür. Bu, pek karmaşık olmayan, çok yoksul bir sözcük hazinesi bulunan ve ama buna karşın, ilkel olmakla birlikte, gene de [sayfa 29] bir gramer sistemi olan, kendine özgü bir gramer sistemine sahip bir dildi.
    Üretimin sonraki gelişmesi, sınıfların ortaya çıkışı, yazının ortaya çıkışı, yönetimi için azçok düzenli bir yazışmaya gereksinmesi bulunan bir devletin ortaya çıkışı ve düzenli bir yazışmaya gereksinmesi olan ticaretin gelişmesi, baskı araçlarının ortaya çıkışı, edebiyatın gelişmesi, bütün bu olgular, dilin gelişmesinde büyük değişmeler yarattı. Bu zaman süresinde boylar ve ulusal-topluluklar bölünüyor ve dağılıyorlardı, karışıyor ve çaprazlaşıyordu; daha sonra ulusal diller ve ulusal devletler ortaya çıktı, devrimci altüst oluşlar gerçekleşti, eski toplumsal düzenler yerlerini başkalarına bıraktılar. Bütün bu olgular, dilde ve onun evriminde daha da fazla değişmelere yolaçtı.
    Oysa dilin, üstyapının geliştiği biçimde, yani var olanı yok ederek ve yeniyi kurarak geliştiğini sanmak ağır bir yanılgı olurdu. Gerçekte, dil var olan dili yok ederek ve bir yenisini oluşturarak değil, var olan dilin esas öğelerini geliştirerek ve yetkinleştirerek gelişmiştir. Ve dilin bir nitelikten diğer niteliğe geçişi, eskiyi bir tek darbede yıkıp ve yeniyi kurarak, bir patlama biçiminde olmayıp da yeni niteliğin, yeni dil yapısının öğelerinin uzun bir dönem süresince yavaşça birikimi ve eski niteliğin öğelerinin yavaş ve sürekli yok oluşları ile oluşur.
    Diyorlar ki, dilin aşamalı evrimi teorisi, marksist bir teoridir, çünkü dilin eski nitelikten yeni bir niteliğe geçişi için anî patlamaların zorunluluğunu kabul etmektedir. Kuşkusuz, bu yanlıştır, çünkü bu teoride, marksist bir yan bulmak güçtür. Ve eğer aşamalı evrim teorisi, gerçekten dilin gelişmesi tarihinde anî patlamalar kabul ediyorsa, teoriye yazıklar olsun. Marksizm, dilin gelişmesinde anî patlamalar ve var olan bir [sayfa 30] dilin anî yok oluşu ile yeni bir dilin aniden kuruluşunu kabul etmemektedir. Lafargue, Fransa'da, "1789'dan 1794'e kadar oluşan anî dil devrimi"nden sözederken yanılıyordu (Devrimden Önce ve Sonra Fransız Dili kitapçığına bakınız). O dönemde Fransa'da hiç bir dil devrimi olmamıştır, nerede kaldı anî bir devrim! Kuşkusuz, bu dönem süresince Fransız dilinin sözcük hazinesi, yeni sözcükler ve yeni deyimlerle zenginleşmiştir; zamanını doldurmuş sözcükler yok olmuştur, bazı sözcüklerin anlamları değişmiştir, ancak o kadar. Oysa bu tür değişmeler, hiç bir zaman bir dilin yazgısını belirleyemez. Bir dilde esas olan, gramer sistemi ve sözcük hazinesinin temel özüdür. Ama Fransız dilinin gramer sistemi ve sözcük hazinesinin temel özü, Fransız burjuva devrimi süresince yok olmadığı gibi, bunlar, önemli değişmelere uğramadan korunmuşlardır. Yalnızca korunmuş da değillerdir! - bunlar hâlâ bugün modern Fransız dilinde varlıklarını sürdürüyorlar. Şunu da hesaba katmalıyız ki, var olan bir dili tasfiye edip, yeni bir ulusal dil kurmak için ("anî dilbilimi devrimi"!) beş-altı yıllık bir süre, gülünç denecek kadar kısadır - bunun için yüzyıllar gerekir.
    Marksizme göre dilin eski bir nitelikten yeni bir niteliğe geçişi, ne patlama biçiminde, ne de eski dilin yok edilişi ve bir yenisinin kuruluşu biçiminde oluşmaktadır, ama yeni niteliğin öğelerinin tedricî birikimi ile ve böylece, eski niteliğin öğelerinin tedricî olarak sönmesi biçiminde olur.
    Patlamalara karşı tutkuları olan yoldaşlar için genel olarak şunu anımsatmak gerekir ki, eski bir nitelikten yeni bir niteliğe patlama yoluyla geçişi öngören yasa, yalnızca dilin gelişmesinin tarihine uygulanamayacak durumda değildir: aynı zamanda, bu yasa, temeli ya da üstyapıyı ilgilendiren başka toplumsal olgular için de [sayfa 31] her zaman uygulanabilecek durumda değildir. Bu, düşman sınıflara bölünmüş bir toplum için zorunludur. Ancak düşman sınıfları kapsamayan bir toplum için hiç de zorunlu değildir. Sekiz-on yıllık bir süre içinde, ülkemizin tarımından, burjuva düzeninden, bireysel köylü işletmeciliği düzeninden, sosyalist kolhoz düzenine geçişi başardık. Bu, köyde eski burjuva iktisadî düzeni tasfiye edip, yeni, sosyalist bir düzen yaratan bir devrim olmuştur. Oysa bu köklü dönüşüm, patlama yoluyla yapılmadı, yani var olan iktidarın devrilmesi ile ve yeni bir iktidarın yaratılması ile değil, eski kırsal burjuva düzenden yeni bir düzene tedricî geçişle yapılmıştır. Bu devrim bu şekilde yapılabildi, çünkü bu, yukardan yapılan bir devrimdi, çünkü bu köklü dönüşüm, varolan iktidarın girişimi üzerinde ve köylülüğün esas yığınının desteği ile başarıldı.
    Denmektedir ki, tarihte oluşan birçok dil karışımı olayının, bu karışım sırasında, patlama yoluyla eski nitelikten yeni niteliğe anî bir geçiş biçiminde, yeni bir dil oluşturduğu düşünülebilir. Bu, kesin olarak yanlıştır.
    Dillerin karışımını birkaç yılda sonuçlar veren birtek eylem, tek kesin bir darbe olarak düşünemeyiz. Dillerin karışımı, yüzyıllarca kademeleşen uzun bir süreçtir. Görüldüğü gibi burada hiç bir patlama sözkonusu olamaz.
    Devam edelim. Örneğin iki dilin karışımının, bir yenisini, karışmış dillerin hiç birine benzemeyen ve nitelik bakımından herbirinden ayırdedilebilen üçüncü bir dil yarattığını sanmak, tümüyle yanlış olur. Gerçekte, karışımdan, genellikle, dillerin bir tanesi galip çıkmakta, gramer sistemini, sözcük hazinesinin temel özünü sürdüregelmekte ve kendi gelişmesinin iç yasaları uyarınca gelişmeyi sürdürmektedir, oysa diğer dil yavaş yavaş niteliğini yitirmekte ve zamanla sönmektedir.
    Bunun sonucu olarak, karışım, yeni bir dil, üçüncü [sayfa 32] bir dil yaratmamakta ve ama dillerin bir tanesini, onun gramer sistemini ve sözcük hazinesinin temel özünü korumakta ve onun, böylece kendi gelişmesinin iç yasalarına göre evrimini sürdürmesine olanak vermektedir.
    Doğrudur ki, bu durumda, egemen dilin sözcük hazinesinde, yenik dilin sırtından belirli bir zenginleşme oluşmaktadır, ancak bu, onu zayıflatmaktan çok, güçlendirmektedir.
    Örneğin bu, tarihsel gelişme süresince başka halkların dilleri ile karışan ve her zaman üstün gelen Rus dili için de böyle olmuştur.
    Kuşkusuz, Rus dilinin sözcük, hazinesi o zaman başka dillerin sözcük hazinesini özümlemekle tamamlanmıştır, ama bu süreç Rus dilini zayıflatmak şöyle dursun tersine onu zenginleştirmiş ve güçlendirmiştir.
    Rus dilinin özgünlüğüne gelince, ona en küçük bir zarar gelmemiştir, çünkü gramer sistemini ve sözcük hazinesinin temel özünü korumakla Rus dili, evriminin iç yasalarına göre gelişmeyi ve yetkinleşmeyi südürmüştür.
    Kuşku yoktur ki, karışım teorisi, Sovyet dilbilimine ciddî bir şey getiremez. Eğer dilbilimin başlıca sorununun, dilin evriminin iç yasalarını incelemek olduğu doğru ise, şunu kabul etmek gerekir ki, dil karışımı teorisi bu sorunu çözümlememektedir; üstelik onu ortaya bile atmamaktadır, daha yalın bir anlatımla, sorunun farkına varmamakta ya da onu kavrayamamaktadır.
    SORU. - Pravda gazetesinin, dilbilimi konusunda açık bir tartışma açması doğru muydu?[3] [sayfa 33]
    YANIT. - Evet, doğruydu.
    Dilbilimi sorunlarının hangi yönde çözümleneceği, tartışmanın sonunda açıklıkla belirecektir. Ama şimdiden, tartışmanın çok yararlı olduğunu söylemek mümkündür.
    Tartışma, her şeyden önce şunu saptamıştır ki, merkezde olduğu gibi cumhuriyetlerde de dilbilimi ile ilgili kurumlarda, bilimle ve bilim adamı niteliğiyle uzlaşmayan bir anlayış egemen bulunmaktadır. Sovyet dilbilimindeki durum hakkında yapılacak en küçük eleştiri, hatta dilbilimindeki "yeni öğretiyi" eleştirmek için yapılan en çekingen girişimler bile, dilbiliminin yönetici çevreleri tarafından kovuşturmaya uğrayıp boğulmaktaydı. N. Marr'ın [fikrî -ç] mirası hakkında eleştirici bir davranışa karşı, N. Marr öğretisini en hafif şekilde yetersiz bulma durumlarına karşı, dilbilimi ile ilgili değerli çalışmacılar ve araştırıcılar görevlerinden almıyor ya da alt görevlere atanıyorlardı. Dil bilginleri, bilimsel niteliklerinden dolayı değil de, N. Marr'ın öğretisini kayıtsızca kabul etmeleri koşuluyla yüksek görevlere getiriliyorlardı.
    Herkesçe kabul edilmektedir ki, hiç bir bilim, fikir savaşımı olmadan, eleştiri özgürlüğü olmadan gelişemez ve ilerleyemez. Ancak, herkesçe kabul edilen bu kural bilmemezlikten geliniyordu ve kayıtsızca ayaklar altına alınıyordu. Dar bir yanılmaz yönetici grubu oluştu, bunlar her türlü eleştiri olasılıklarına karşı önlemler aldıktan sonra, keyfiliğe ve umursamazlığa daldılar.
    Bir örnek verelim: Bakû Dersleri (N. Marr tarafından adı geçen kentte verilen konferanslar) kusurlu sayılmış ve yeniden yayınlanması yazarın kendisi tarafından yasaklanmıştı; oysa bunlar (Meşçaninov yoldaşın [sayfa 34] N. Marr'ın "öğretilileri" diye adlandırdığı) yöneticiler "kast"ı tarafından yeniden basılmış ve öğrencilere hiç bir kayıt konmaksızın salık verilmişti. Yani yanlış bir kitabı, değerli bir yapıt gibi tanıtarak öğrencileri aldatmışlardır. Eğer Meşçaninov yoldaşın ve öteki dilbilimi uzmanlarının dürüstlüklerinden emin olmasaydım, böyle bir tutumun sabotaj ile eşdeğer olduğunu söylerdim.
    Bu, nasıl olabildi? Bunun olabilmesinin nedeni, dilbilimi dalında yerleşmiş bulunan Arakçeyev'vari anlayışın sorumsuzluk ruhunu beslemesi ve bu tür taşkınlıklara açık kapı bırakmasmdadır.
    Tartışma, her şeyden önce, bu Arakçeyev'vari anlayışı günışığına çıkarıp temelinden yıktığı için çok yararlı oldu.
    Ancak tartışmanın yararı bununla kalmamaktadır. Dilbilimindeki eski anlayış yıkılmakla kalınmamış, bilimin bu alanının yönetici çevrelerinde dilbiliminin en önemli sorunlarında egemen olan inanılmaz düşünce karışıklığını da, bu tartışma ortaya çıkarmıştır. Bunlar tartışma başlayıncaya kadar susuyorlardı ve dilbilimi dalında işlerin iyi gitmediğini saklıyorlardı. Ancak tartışma bir kez başlayınca, artık susmak mümkün değildi - onlar görüşlerini basında açıklamak zorunda kaldılar. O zaman ne oldu? N. Marr'ın öğretisinin, birçok eksikleri, yanlışları, açıklanmamış sorunları, yeterince özümlenmemiş tezleri kapsadığı ortaya çıktı. Şu soru ortaya çıkmaktadır: N. Marr'ın "öğretilileri" neden ancak şimdi, tartışmanın başlamasından sonra konuşmaya başladılar? Neden bunu daha önce yapmadılar? Neden bilim adamlarına yakışacak biçimde bunları zamanında, açıkça ve dürüstçe söylemediler?
    N. Marr'ın "bazı" yanlışlarını kabul ettikten sonra onun "öğretilileri", söylendiğine göre, Sovyet dilbiliminin, ancak, marksist saydıkları N. Marr'ın düzenlediği [sayfa 35] teorinin temeli üzerinde gelişebileceğini düşünmekteymişler. Hayır, beyler, N. Marr'ın "marksist"liğinden bizi azat ediniz. N. Marr gerçekten marksist olmak istiyordu ve olmak için çaba harcadı, ama bu işi beceremedi. Yalnızca marksizmi basitleştirdi, bayağılaştırdı. Proletkült[4] ya da RAPP üyelerinin[5] yaptığı gibi.
    N. Marr, dilbilimine yanlış, marksist olmayan, dilin bir üstyapı olarak ele alınması gerektiği tezini soktu, - onun için de kendi kendini köstekledi ve dilbilimini de köstekledi. Sovyet dilbilimini, yanlış bir tezin temeli üzerinde geliştirmek olanaksızdır.
    N. Marr, dilbilimine, aynı ölçüde yanlış ve marksist olmayan, başka bir tez, dilin "sınıfsal niteliği" tezini de soktu - burada da kendi kendini ve dilbilimini köstekledi. Sovyet dilbilimini, halkların ve dillerin bütün tarihinin gelişmesi ile çelişki halinde olan yanlış bir tez temeli üzerinde geliştirmek olanaksızdır.
    N. Marr, dilbiliminde kendini beğenmişlik, yüksekten atma ve küstahlık gibi marksizm ile uzlaşamayacak bir hava estirdi ve böylece tanıtlamaksızın ve hafiflikle, dilbiliminde, N. Marr'dan önce ne var ne yok hepsini yadsıdı.
    N. Marr, gürültülü bir biçimde, "idealist" diye adlandırdığı karşılaştırmalı tarihsel yöntemi kötülemektedir. Şunu söyleyelim ki, büyük yanlışlarına karşın, karşılaştırmalı tarihsel yöntem, N. Marr'ın özünde idealist [sayfa 36] olan dört öğeli tahlilinden[6] daha değerlidir, çünkü birincisi, insanı, çalışmaya, dillerin incelenmesine götürür; oysa ikincisi, yalnızca insanı yan yatıp kahve falında bü ünlü dört öğenin gizemini aramaya götürür.
    N. Marr, dil gruplarını (ailelerini) incelemek girişimlerini, "anaç dil" teorisinin bir belirtisi olarak yukardan bakarak reddeder. Oysa örneğin Slav ulusları gibi ulusların dil akrabalığı kuşku götürmez, bu ulusların dilbilimi yönünden akrabalığının, dilin gşlişme yasalarının incelenmesi bakımından büyük bir yararı olabilir. Kaldı ki, "anaç dil" teorisinin bununla bir ilişkisi yoktur.
    N. Marr'ı ve hele "öğretililerini" dinleyecek olursanız, N. Marr'dan önce hiç bir dilbilimi olmadığı, dilbiliminin N. Marr'ın "yeni öğretisi" ile başladığı sanılır. Marx ve Engels, alçakgönüllü idiler, onlar kendi diyalektik materyalizmlerinin, felsefe dahil olmak üzere, bilimlerin önceki dönemde gelişmesinin ürünü olduğunu ileri sürüyorlardı.
    Böylece, Sovyet dilbiliminin ideolojik eksikliklerini günışığma çıkarması bakımından da tartışma yararlı olmuştur.
    Kanıma göre, bizim dilbilimimiz, N. Marr'ın yanlışlarından ne kadar erken arınırsa, bugün geçirmekte olduğu bunalımdan o ölçüde hızla kurtarılabilir.
    Dilbiliminde Arakçeyev anlayışını tasfiye etmek, N. Marr'ın yanlışlarından vazgeçmek, dilbilimine marksizmi sokmak: işte benim kanıma göre Sovyet dilbilimini rayına oturtmaya olanak sağlayacak yol. [sayfa 37]




    E. KRAŞENİNNİKOVA YOLDAŞA MEKTUP


    Kraşeninnikova yoldaş, sorularınızı yanıtlıyorum.
    SORU. - Yazınızda, dilin, ne bir temel, ne bir üstyapı olmadığını inandırıcı bir biçimde gösteriyorsunuz. Dili temele ve üstyapıya özgü bir olgu saymak mı gerekiyor, ya da ona, ara bir olgu olarak bakmak mı daha doğru olur?
    YANIT. - Apaçıktır ki, temel ve üstyapı dahil olmak üzere, bütün toplumsal olgularda bulunan ortak öğe, toplumsal olgu olarak alman dile de özgüdür; yani dil, temel ve üstyapı dahil olmak üzere, bütün öteki toplumsal olgular gibi toplumun hizmetindedir. Ama işte bütün toplumsal olgularda var olan ortak öğe burada bitmektedir. [sayfa 38] Sonradan toplumsal olgular ciddî olarak farklılaşmaya başlamaktadır.
    Gerçek şudur ki, bu ortak öğe dışında, toplumsal olguların kendilerini birbirinden ayırdeden ve bilim için özel bir önemi bulunan, kendilerine özgü özellikleri vardır. Temelin kendine özgü özellikleri, onun, ekonomik olarak, toplumun hizmetinde olmasındadır. Üstyapının kendine özgü özellikleri, onun, siyasal, hukuksal, estetik ve diğer fikirleri toplumun hizmetine sokmasında ve toplum için bunlara tekabül eden siyasal, hukuksal ve diğer kurumları yaratmasmdadır. Dili, öteki toplumsal olgulardan ayırdeden kendine özgü özellikleri nedir? Şudur ki, dil, insanlar arasında bir iletişim aracı olarak, toplumda fikir alışverişi aracı olarak toplumun hizmetindedir; dil, üretim alanında olduğu kadar, ekonomik ilişkiler alanında da, siyasal alanda olduğu kadar kültür alanında da, toplumsal yaşamda olduğu kadar, günlük yaşamda da, insanların birbirlerini anlamaları ve insan faaliyetlerinin bütün alanlarında ortaklaşa bir çalışmayı düzenlemeleri için toplumun hizmetindedir. Bu özellikler yalnızca dile özgüdür ve işte yalnızca dile özgü olduklarmdandır ki, dil, bağımsız bir bilimin, dilbilimin araştırma konusu olmaktadır. Dilin bu özellikleri olmasaydı, dilbilimi bağımsız bir varlığa sahip olma hakkını yitirirdi.
    Kısacası, dili, ne temel kategoriler arasına, ne de üstyapı kategorileri arasına koyabiliriz.
    Onu, temel ile üstyapı arasındaki "ara" olgular kategorisine yerleştirenleyiz, çünkü bu tür "ara" olgular yoktur.
    Ama dili, toplumun üretici güçler kategorisi içinde, örneğin üretim araçları kategorisi içinde sayabilir miyiz? Dil ile üretim araçları arasında bir tür benzerlik olduğu doğrudur: üretim araçları da dil gibi sınıflar [sayfa 39] karşısında bir bakıma ilgisiz kalır ve toplumun çeşitli sınıflarına, eskilerine de, yenilerine de aynı biçimde hizmet edebilir. Bu durum, dili, üretim araçları kategorisine sokmamıza olanak verir mi? Hiç bir şekilde.
    Bir zamanlar, N. J. Marr, "dil, temel üzerindeki bir üstyapıdır" formülünün itirazlarla karşılandığını görünce, sistemini değiştirmeye karar vermişti ve "dil, bir üretim aracıdır" diye ilân etti. N. J. Marr'ın, dili üretim araçları kategorisine sokmaya hakkı var mıydı? Hayır, kesinlikle haksızdı.
    Kesindir ki, dil ile üretim araçları arasındaki benzerliğin, yukarda sözünü ettiğim benzetiş ile kaldığı bir gerçektir. Çünkü ondan sonra dil ile üretim araçları arasında temel bir fark bulunmaktadır. Bu fark, üretim araçlarının maddî mallar üretmesinde, oysa dilin hiç bir şey üretmemesinde ya da yalnızca sözcükler "üretme-si"ndedir. Daha açık konuşalım, üretim araçlarına sahip olan insanlar, maddî mallar üretebilirler; oysa dile sahip olup üretim araçları olmayan aynı insanlar, maddî mallar üretemezler. Şunu anlamak zor değildir ki, eğer dil, maddî mallar üretebilseydi, gevezeler dünyanın en zengin insanları olurlardı.
    SORU. - Marx ve Engels, dili, "düşüncenin dolaysız gerçekliği" olarak, "gerçek ... pratik bilinç" olarak tanımlarlar. "Fikirler, diyor Marx, dilin dışında varlığa sahip değildir." Sizce dilbilimi ne dereceye kadar dilin anlamı ile, semantikle, tarihsel semaziyoloji ile ve stilistikle[7] ilgilenmelidir, yoksa dilbiliminin konusu yalnızca biçim mi olmalıdır? [sayfa 40]
    Semantik (semaziyoloji), dilbiliminin önemli bir öğesidir. Sözcüklerin ve deyimlerin semantik görünüşünün dilin incelenmesinde büyük bir önemi vardır. Bu yüzden semantik (semaziyoloji), dilbiliminde kendisine yaraşır bir yere sahip olmalıdır.
    Oysa semantik sorunları incelenirken ve onun verilerini kullanırken hiç bir durumda onun önemini aşırı ölçüde tutmamalı ve hele bu, kötüye kullanılmamalı. Semantiğe karşı aşırı bir tutkusu olan dilciler gör-müşümdür, bunlar düşünceye ayrılmaz bir biçimde bağlı bulunan "düşüncenin dolaysız gerçekliği" olarak ele alman dili ihmal etmekte, düşünce ile dili birbirinden ayırmakta, dilin yaşamının sonuna varmakta olduğunu, onsuz yaşanılabileceğini öne sürmektedirler.
    Bakınız N. J. Marr ne diyor:
    "Dil, ancak seslerle ifade edildiği ölçüde vardır; düşünce işlemi, ifade edilmeksizin de oluşturulmaktadır. ... Dil (fonetik [= konuşma dili]), bugünden, uzayda sınırsız başarılara ulaşan modern buluşlara görevlerini devretmeye başlamıştır, oysa düşünce, dilin geçmişte kullanmadan biriktirdiklerinden ve yeni olarak elde ettiklerinden hareket ederek, konuşmayı yerinden kovup onun yerine geçmeye çağrılan, doruklara doğru yürümektedir. Geleceğin dili, doğal maddeden kurtulmuş bir teknik içinde büyüyen düşüncenin kendisidir. Hiç bir dil, ona karşı dayanamayacaktır, doğa kurallarına bağlı bulunan fonetik dil bile."
    Eğer bu "büyülü" saçmalıklar, basit bir dile çevrilirse, şu sonuç çıkarılabilir:
    a) N. J. Marr, düşünceyi dilden ayırmaktadır;
    b) N. J. Marr, insanların, aralarında, dilden yararlanmadan haberleşebileceklerini, bunu, "doğal madde"den kurtulmuş, "doğa kuralları"ndan kurtulmuş düşüncenin kendisinin yardımıyla yapabileceğini düşünmektedir. [sayfa 41]
    c) Düşünce ile dili birbirlerinden ayırarak ve onu "doğal madde"sinden, dilden "kurtararak", N. J. Marr'ın dili idealizmin bataklığına saplanmaktadır.
    Diyorlar ki, düşünceler insanın aklına demeç halinde ifade olunmadan gelirler, bunlar dil malzemesi olmaksızın, dil zarfı olmaksızın, sözümona, çıplak olarak doğarlar. Oysa bu, kesinlikle yanlıştır. İnsanın aklına gelen düşünceler ne olurlarsa olsunlar, bunlar, ancak dil malzemesinin temeli üzerinde, dilin deyim ve tümcelerinin temeli üzerinde doğabilirler ve varolabilirler. Çıplak, dilin malzemesinden kurtulmuş, dil denen "doğal madde"den kurtulmuş düşünce olamaz. "Dil, düşüncenin dolaysız gerçekliğidir." (Marx.) Düşüncenin gerçekliği d
  • Jozef Stalin
    Anarşizm mi?
    Sosyalizm mi?

    [Türkçesi, "Anarchisme ou Socialisme?" (Oeuvres, t. 1, Paris 1952) adlı yazıdan "Anarşizm mi? Sosyalizm mi?" adıyla Sol Yayınları tarafından yayınlanmıştır. Birinci baskı, Kasım 1974]
    İ Ç İ N D E K İ L E R

    7 Sunuş
    9 A n a r ş i z m m i? S o s y a l i z m m i?
    13 Diyalektik Yöntem
    25 Materyalist Teori
    42 Proleter Sosyalizmi
    79 Notlar
    Anarşizm mi? Sosyalizm mi? (215 KB)







    SUNUŞ

    1905-06 kışında, Prens Peter Kropotkin'in izleyicilerinden olan Gürcistan'daki bir grup anarşist, Kafkasya'da, marksistlere karşı şiddetli bir ideolojik kampanyaya girişti. Bu grup, şimdi, Tbilisi olan Tiflis'te birkaç gazete yayınladı. Anarşistler, işçi sınıfı arasında hiç bir desteğe sahip değillerdi, ama sınıf-dışı (declassed) ve küçük-burjuva gruplar arasında bazı başarılar elde ettiler.
    Stalin, anarşistlere karşı "Anarşizm mi? Sosyalizm mi?" genel başlığı altında, Gürcüce bir dizi makale yazdı; bu kitapçık bu makalelerden oluşmaktadır.
    İlk dört makale, Haziran-Temmuz 1906'da (20 Hazirandan 14 Temmuza kadar), Tiflis'te, Josef Stalin'in (sayfa 7) yönetimi altında yayınlanan günlük bolşevik gazetesi Akhali Çovreba'da ("Yeni Yaşam") orijinal haliyle yayınlandı. Gazete yetkili makamlarca kapatıldığından dizi devam edemedi. Makaleler, Aralık 1906 ve Ocak 1907'de, biraz düzeltilmiş bir biçimde, 14 Kasım 1906'dan, Tiflis valisinin emriyle 8 Ocak 1907'de kapatılana kadar Tiflis'te yayınlanan haftalık bir sendika dergisi olan Akhali Droyeba'da ("Yeni Zamanlar") yayınlandı. Editöre ait bir açıklamada şöyle deniyordu:
    "Geçenlerde, Hizmet İşçileri Sendikası bize bir mektup yazarak, sosyalizm, anarşizm ve benzeri sorunlar üzerine makaleler yayınlamamızı önerdi. ... Diğer bazı yoldaşlar da aynı istekte bulunmuşlardı. Bu istekleri hoşnutlukla karşılıyor ve makaleleri yayınlıyoruz. Bu makalelere gelince, bazılarının, Gürcistan basınında zaten yayınlanmış olduğunu belirtmemiz gerekiyor, (ama yazarın elinde olmayan nedenlerden ötürü bunlar tamamlanmamışlardır). Gene de, bütün makalelerin tamamını yayınlamayı gerekli gördük ve yazardan, onları halkın daha iyi anlayacağı bir biçimde, yeniden yazmasını istedik ve o da bunu severek yaptı."
    Tiflis bolşevik günlük basınında dizilerin yayını sürdürüldü: bunlar, Şubat 1907'den -"aşırı eğilimi" yüzünden- 6 Mart 1907'de kapatılmasına kadar Çıveni Çovreba'da ("Yaşamımız") ve sonra da Nisan 1907'de Dro'da ("Zaman") yayınlandı.
    Ancak, dizi hiç bir zaman tamamlanamadı. 1907 ortalarında, Stalin, Bakü'ya gitmek üzere Tiflis'ten ayrıldı, birkaç ay sonra da orada tutuklandı. Eşyaları aranırken son bölümlere ait notları kaybolmuştur. (sayfa 8)





    ANARŞİZM Mİ?
    SOSYALİZM Mİ?




    ÇAĞDAŞ toplumsal hayatın odağı, sınıf mücadelesidir. Bu mücadele sırasında, her sınıfa, kendi ideolojisi yol gösterir. Burjuvazi, kendi ideolojisine, [şu] sözde liberalizm'e[1] sahiptir. Proletarya da kendi ideolojisine sahiptir - bu, çok iyi bilindiği gibi, sosyalizmdir.
    Liberalizme, bütün ve bölünmez bir şey olarak bakılmamalıdır: bu, burjuvazinin farklı tabakalarına tekabül eden farklı eğilimlere bölünmüştür.
    Sosyalizm de, bütün ve bölünmez değildir: onun içinde de farklı eğilimler vardır.
    Biz, burada, liberalizmi incelemeyeceğiz - bu görevi başka bir zamana bırakmak daha iyi olur. Okuyucuya, (sayfa 9) yalnızca sosyalizmi ve onun eğilimlerini tanıtmak istiyoruz. Sanırız,, bunu daha ilginç bulacaktır.
    Sosyalizm üç ana eğilime ayrılmıştır: reform, anarşizm ve marksizm.
    Reformizm, (Bernstein[2] ve diğerleri), sosyalizmi uzak bir hedef olarak görür, bundan öte bir şey değil, ve gerçekte sosyalist devrimi reddeder ve sosyalizmi barışçı araçlarla kurmayı amaçlar. Reformizm, sınıf mücadelesini değil, sınıf işbirliğini savunur. Bu reformizm, gün geçtikçe çürümekte, gün geçtikçe sosyalizme benzer [yanlarının] tümünü yitirmektedir ve bizce, bu makalelerde, sosyalizmi tanımlarken, [reformizmi] incelemenin hiçbir gereği yoktur.
    Marksizm ve anarşizme gelince iş başkadır: her ikisi de, bugün, sosyalist eğilimler olarak kabul edilmektedir, her ikisi de birbirlerine karşı şiddetli bir mücadele vermektedirler, her ikisi de kendilerini, proletaryaya gerçek sosyalist doktrinler olarak sunmaya çalışmaktadırlar ve kuşkusuz, bu ikisinin incelenmesi ve karşılaştırılması, okuyucuya çok daha ilginç gelecektir.
    Biz, "anarşizm" sözcüğü söylenince küçümseyerek başını çeviren, yukardan bir havayla elini sallayarak, "Neden bunun üzerinde vakit harcamalı? Hakkında konuşmaya bile değmez" diyenlerden değiliz. Bizce, böyle ucuz "eleştiriler" hafifliktir ve [hiç bir] yararı yoktu.
    Biz, anarşistlerin "arkalarında yığınlar bulunmadığı, ve bu yüzden, pek tehlikeli olmadıkları" düşüncesiyle kendisini avutanlardan da değiliz. Bugün sorun, kimin, daha büyük ya da daha küçük "yığınları" arkasından sürüklediği sorunu değildir; önemli olan doktrinin özüdür. Eğer anarşistlerin "doktrini" gerçeği yansıtıyorsa, o zaman açıktır ki, [anarşizm] kendine mutlaka bir yol açacak ve yığınları kendi etrafında toplayacaktır. Ama, eğer geçersizse ve yanlış bir temel üzerine kurulmuşsa, çok (sayfa 10) devam edemeyecek ve ayakları havada kalacaktır. Ama anarşizmin geçersizliği kanıtlanmalıdır.
    Bazı kişiler, marksizmin ve anarşizmin aynı ilkelere dayandığını ve aralarındaki anlaşmazlıkların yalnızca taktiklere ilişkin olduğunu sanırlar, öyle ki, bu kişilerin görüşüne göre, bir eğilimi diğerinin karşısına çıkartmak yanlıştır.
    Bu, büyük bir hatadır. Biz, anarşistlerin, marksizmin gerçek düşmanları olduğuna inanırız. Bunun sonucu olarak da, gerçek düşmanlara karşı gerçek bir mücadele verilmesi gerektiğini savunuruz. Bu nedenle, anarşistlerin "doktrinini" baştan sona incelemek ve bütün yönleriyle iyice değerlendirmek zorunludur.
    Mesele şudur ki, marksizm ve anarşizm, her ikisi de, mücadele arenasına sosyalizm bayrağı altında girmelerine rağmen, bütünüyle farklı ilkeler üzerine kurulmuşlardır. Anarşizmin temel taşı, bireydir. [Anarşizmin] öğretilerine göre, [bireyin] kurtuluşu, yığınların, [yani] kolektif vücudun kurtuluşunun baş koşuludur. Anarşizmin öğretilerine göre, birey kurtulmadıkça, yığınların kurtulması olanaksızdır. Buna uygun olarak, sloganı, "Her şey birey için"dir. Oysa marksizmin temel taşı yığınlardır. [Marksizmin] öğretilerine göre, [yığınların] kurtuluşu, bireyin kurtuluşunun baş koşuludur. Yani, marksizmin öğretilerine göre, yığınlar kurtulmadıkça, bireyin kurtulması olanaksızdır. Buna uygun olarak, sloganı, "Her şey yığınlar için"dir.
    Açıktır ki, burada, sadece taktikler üzerine anlaşmazlık değil, biri diğerini reddeden iki ilke bulunmaktadır.
    Makalelerimizin amacı, bu iki karşıt ilkeyi yanyana koymak, marksizmi anarşizmle karşılaştırmak ve böylece herbirinin meziyetlerine ve kusurlarına ışık tutmaktır.
    Tam burada, okuyucuya bu makalelerin planı (sayfa 11) hakkında bilgi vermek gerekir kanısındayız. Marksizmin bir tanımı ile [işe] başlayacağız, bu arada anarşistlerin marksizm üzerindeki görüşlerine değineceğiz, ondan sonra da anarşizmin eleştirisine geçeceğiz. Şöyle ki, diyalektik yöntemi, bu yöntem üzerine anarşistlerin görüşlerini, ve bizim eleştirimizi; materyalist teoriyi, anarşistlerin görüşünü ve bizim eleştirimizi (burada da sosyalist devrimi, sosyalist diktatörlüğü, asgari programı ve genel olarak taktikleri tartışacağız); anarşistlerin felsefesini ve bizim eleştirimizi; anarşistlerin sosyalizmini ve bizim eleştirimizi; anarşist taktikleri ve örgütlenmeyi açıklayacağız - ve sonuç olarak da vargılarımızı vereceğiz.
    Küçük topluluk sosyalizminin savunucuları olan anarşistlerin, gerçek sosyalistler olmadığını kanıtlamaya çalışacağız.
    Ayrıca, proletarya diktatörlüğünü reddettikleri sürece, anarşistlerin gerçek devrimciler de olmadıklarını kanıtlamaya çalışacağız...
    Ve böylece, konumuzda ilerleyeceğiz. (sayfa 12)


    BİR
    DİYALEKTİK YÖNTEM
    "Dünyadaki her şey hareket halindedir...
    Yaşam değişir, üretici güçler büyür,
    eski ilişkiler çöker."
    KARL MARX



    Marksizm, yalnızca sosyalizmin teorisi değil, bütün bir dünya görüşü, bir felsefi sistemdir. Marx'ın proleter sosyalizmi, [bunun] mantıki bir sonucudur. Bu felsefi sisteme, diyalektik materyalizm denir.
    Bu yüzden, marksizmi yorumlamak, aynı zamanda, diyalektik materyalizmi yorumlamak anlamına gelir.
    Bu sisteme neden diyalektik materyalizm adı verilmiştir?
    Çünkü yöntemi diyalektik ve teorisi materyalisttir.
    Diyalektik yöntem nedir?
    Deniliyor ki, toplumsal yaşam sürekli hareket ve gelişme halindedir. Bu doğrudur: yaşama, değişmez ve (sayfa 13) durağan bir şey gözü ile bakılmamalıdır; [yaşam ] hiç bir zaman bir düzeyde kalmaz, sonsuz bir hareket, sonsuz bir yıkılış ve yaratılış süreci içindedir. Bu nedenle, yaşam her zaman eski ve yeniyi, büyüyen ve öleni, devrimci ve karşı-devrimci olanı içerir.
    Diyalektik yöntem, bize, yaşama, gerçekte olduğu gibi bakmamız gerektiğini anlatır. Gördük ki, yaşam sürekli hareket halindedir; dolayısıyla yaşama, hareketi içinde bakmalı ve sormalıyız: yaşam nereye gidiyor? Gördük ki, yaşam sürekli bir yıkılış ve yaratılış görünümü sunmaktadır; dolayısıyla yaşamı, yıkılış ve yaratılış süreci içinde incelemeli ve sormalıyız: yaşamda yıkılan nedir, yaratılan nedir?
    Doğan ve günden güne gelişen yaşam, yenilemez, onun ilerlemesi engellenemez. Bu demektir ki, örneğin eğer proletarya bir sınıf olarak doğmuşsa ve günden güne büyüyorsa, bugün ne kadar zayıf ve sayıca az olursa olsun, uzun vadede zafere ulaşacaktır. Neden? Çünkü büyümekte, güç kazanmakta ve ileriye doğru yürümektedir. Öte yandan, yaşamda, eskiyen ve ölümüne yaklaşan şey, bugün dev bir gücü temsil etse de, kaçınılmaz olarak bir yenilgiye uğrayacaktır. Bu demektir ki, örneğin, eğer, toprak, burjuvazinin ayağının altından yavaş yavaş kayıyorsa, ve burjuvazi, her geçen gün daha çok geriye kayıyorsa, bugün ne kadar güçlü ve sayıca çok olursa olsun, uzun vadede yenilgiye uğrayacaktır. Niçin? Çünkü, bir sınıf olarak, çürümekte, güçsüzleşmekte, eskimekte ve yaşam için bir yük haline gelmektedir.
    Bundan şu ünlü diyalektik önerme doğmuştur: gerçekten var olan her şey, yani gün geçtikçe büyüyen her şey akla uygundur, ve gün geçtikçe çürüyen her şey akla aykırıdır, dolayısıyla da yenilgiden kurtulamaz.
    Örneğin: Geçen yüzyılın seksenlerinde, Rus devrimci aydınları arasında büyük bir anlaşmazlık patlak verdi. (sayfa 14) Popülistler, "Rusya'yı kurtarma" görevini yüklenecek temel gücün, kır ve kent küçük-burjuvazisi olduğunu iddia ediyorlardı. Marksistler onlara sordular: neden? Çünkü diye yanıtladı popülistler kır ve kent küçük-burjuvazisi, bugün çoğunluğu oluşturuyor ve üstelik yoksulluk ve sefalet içinde yaşıyorlar.
    Buna marksistler cevap verdi: kır ve kent küçük-burjuvazisinin bugün çoğunluğu oluşturduğu ve gerçekten yoksul olduğu doğrudur, ama sorun bu mudur? Küçük-burjuvazi, uzun süreden beri çoğunluğu oluşturmaktadır, ama bugüne kadar, proletaryanın yardımı olmaksızın, "özgürlük" mücadelesinde hiç bir inisiyatif göstermemiştir. Neden? Çünkü küçük-burjuvazi, bir sınıf olarak, büyümemektedir; tam tersine, gün geçtikçe parçalanmakta ve burjuvaziye ve proletaryaya [dönüşerek] dağılmaktadır. Öte yandan, yoksulluk da, burada belirleyici önem taşımaz; kuşkusuz, "serseriler" küçük-burjuvaziden daha yoksuldur, ama hiç kimse, "Rusya'yı kurtarma" görevini yüklenebileceklerini söylemeyecektir.
    Gördüğünüz gibi, sorun, bugün hangi sınıfın çoğunluğu oluşturduğu ya da hangi sınıfın daha yoksul olduğu değil, hangi sınıfın güç kazandığı ve hangisinin çürüdüğüdür.
    Ve proletarya, durmadan büyüyen ve güç kazanan, toplumsal yaşamı ileri doğru iten ve bütün devrimci unsurları kendi etrafına toplayan tek sınıf olduğuna göre, ona, bugünkü hareketin temel gücü gözü ile bakmalı, onun saflarına katılmalı ve onun ilerici çabalarını, kendi çabalarımız olarak benimsemeliyiz.
    İşte marksistler böyle cevap verdiler. Açıktır ki, marksistler, yaşama diyalektik açıdan bakarlarken, popülistler metafizik [yöntemle] tartışıyorlar - onlar toplumsal yaşamı, durağan kalan bir şey olarak betimliyorlardı. (sayfa 15)
    Diyalektik yöntem, yaşamın gelişmesine işte böyle bakar.
    Ama hareket vardır, hareket vardır. Proletaryanın ayağa kalkarak, silah depolarına hücum ettiği, ve irticaya karşı bir saldırıya giriştiği "Aralık Günleri"[3] sırasında, toplumsal yaşamda hareket vardı. Ama, proletaryanın "barışçı" gelişme koşulları altında, tek tek grevler ve küçük sendikaların kurulması ile yetindiği daha önceki yılları hareketine de, toplumsal hareket adı verilmelidir
    Açıktır ki, hareket farklı biçimlere bürünmektedir. Ve bu yüzden, diyalektik yöntem, hareketin iki biçimi olduğunu söyler evrimci ve devrimci [hareket].
    İlerici unsurlar, günlük faaliyetlerini kendiliklerinden sürdürdükleri ve eski düzeni, küçük, nicel değişmelere uğrattıkları zaman, hareket evrimcidir.
    Aynı unsurlar, birleştikleri, bir tek görüşle donandıkları ve eski düzeni yok etmek ve yaşamı nitel olarak değiştirmek, yeni bir düzen kurmak amacıyla düşman kampını süpürüp geçtikleri zaman, hareket devrimcidir
    Evrim, devrimi hazırlar ve ona zemin yaratır; devrim, evrim sürecini tamamlar ve onun daha ileri faaliyetini kolaylaştırır.
    Doğada da benzer süreçler yer alır. Bilim tarihi göstermiştir ki, diyalektik yöntem, gerçekten bilimsel bir yöntemdir Astronomiden başlayıp, toplum bilime kadar her alanda, evrende hiç bir şeyin öncesiz ve sonsuz olmadığı, her şeyin değişip, her şeyin geliştiği düşüncesinin kanıtını buluruz. Ve bu demektir ki, diyalektiğin ruhu, zamanımız bilimine tümüne işlemiştir
    Hareketin biçimlerine gelince, diyalektiğe göre küçük nicel değişikliklerin uzun dönemde nitel değişikliklere yol açacağı gerçeğine gelince - bu yasa, doğa tarihi için de, aynı ölçüde geçerlidir. Mendeleyev'ın, "unsurların devri çizelgesi" nicel değişikliklerden, nitel değişiklikler (sayfa 16) doğmasının doğa tarihinde ne büyük önem taşıdığını göstermektedir. Aynı şey, biyolojide, yeni-darvinizmin[4] yerini almakta olan yeni-lamarkizm[5] ile sergilenmektedir.
    Friedrich Engels'in, Anti-Dühring'inde[6] yeter derecede ışık tuttuğu diğer gerçekler hakkında bir şey söylemeyeceğiz.
    Diyalektik yöntemin kapsamı işte budur.

    ANARŞİSTLER, diyalektik yönteme ne gözle bakarlar?
    Herkes bilir ki, Hegel[7] diyalektik yöntemin babasıydı. Marx, bu yöntemi arındırdı ve geliştirdi. Anarşistler bunun farkındalar kuşkusuz. Hegel'in bir tutucu olduğunu biliyorlar, ve böylece, bundan yararlanarak, "restorasyonun" savunucusu diye Hegel'e şiddetli küfürler yağdırıyorlar, büyük bir gayretle, "Hegel'in restorasyonun filozofu olduğunu ... mutlak biçimiyle bürokratik anayasacılığı övdüğünü, onun tarih felsefesindeki genel düşüncenin restorasyon döneminin felsefi eğilimine bağlı olduğunu ve ona hizmet ettiğini" ve vesaire vesaire, "kanıtlamaya" çalışıyorlar.[8]
    Ünlü anarşist Kropotkin,[9] yapıtlarında aynı şeyleri "kanıtlamaya" çalışır. (Bkz: örneğin, Bilim ve Anarşizm adlı Rusça yapıtı.)[10]
    Bizim kropotkincilerimiz, Çerkezişvili'den[11] Sh. G'ye[12] kadar hepsi, bir ağızdan Kropotkin'in [söylediklerini] tekrarlıyorlar.
    Gerçekten, kimse bu konuda onların söylediklerine karşı çıkmıyor; tam tersine, herkes, Hegel'in devrimci olmadığı görüşüne katılıyor. Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi[13] adlı yapıtlarında, Hegel'in tarih görüşlerinin, halkın egemenliği düşüncesiyle esastan çeliştiğini herkesten önce kanıtlayanlar, Marx ve Engels'in kendileridir. Ama buna rağmen, anarşistler "kanıtlama" çabalarına devam ediyorlar (sayfa 17) ve Hegel'in bir "restorasyon" savunucusu olduğunu "kanıtlama" çabalarına, her geçen gün devam etmeyi gerekli sayıyorlar. Bunu niçin yapıyorlar? Muhtemelen, bu yolla Hegel'i gözden düşürmek ve okuyucularına "gerici" Hegel'in yönteminin de "iğrenç" olduğunu ve bilimsel [sayılamayacağı] sanısını vermek için.
    Anarşistler bütün bununla diyalektik yöntemi çürütebileceklerini sanıyorlar.
    Biz iddia ediyoruz ki, bu yolla kendi cehaletlerinden başka hiç bir şeyi kanıtlayamazlar. Pascal[14] ve Leibnitz[15] devrimci değillerdi, ama keşfettikleri matematiksel yöntem, bugün bilimsel bir yöntem olarak kabul edilmektedir. Mayer[16] ve Helmholtz[17] devrimci değillerdi, ama fizik alanındaki buluşları bilimin temeli olmuştur. Lamarck ve Darwin de devrimci değillerdi, ama onların evrimci yöntemi biyoloji bilimini ayakları üstüne oturtmuştur... O halde, tutuculuğuna rağmen, Hegel'in diyalektik yöntem denen bilimsel bir yöntem bulmayı başardığı neden kabul edilmesin ?
    Hayır, bu yolla, anarşistler kendi cehaletlerinden başka bir şey kanıtlayamazlar.
    Devam edelim. Anarşistlerin görüşüne göre, "diyalektik metafiziktir", ve onlar, "bilimi metafizikten, felsefeyi ilahiyattan kurtarmak istediklerine göre", diyalektik yöntemi reddetmektedirler.[18]
    Ah bu anarşistler! "Kendi günahları için başkasına kabahat bulmak" diye bir deyim vardır. Diyalektik, metafiziğe karşı mücadele içinde olgunlaşmış ve bu mücadele içinde ün kazanmıştır; ama anarşistlere göre diyalektik metafiziktir!
    Diyalektik bize dünyadaki hiç bir şeyin öncesiz ve sonsuz olmadığını, dünyadaki her şeyin geçici ve değişken olduğunu anlatır; doğa değişir, toplum değişir, alışkanlıklar ve gelenekler değişir, adalet kavramları değişir, (sayfa 18) gerçeğin kendisi değişir - işte bunun için diyalektik, her şeye eleştirici [bir gözle] bakar; işte bunun için değişmez olarak konan bir gerçeğin varlığını yadsır. Bunun sonucu olarak, "bir kere keşfedilince, sadece ezberlenmesi gereken" soyut, "dogmatik sözleri" de reddeder.[19]
    Oysa, metafizik, bize tümüyle farklı bir şey anlatmaktadır. Onun açısından dünya öncesiz ve sonsuz ve değişmez bir şeydir,[20] bir kimse veya bir şey tarafından ilk ve son olarak belirlenmiştir - işte bunun için, metafizikçiler, "öncesiz ve sonsuz adaleti" veya "değişmez gerçeği" ağızlarından düşürmezler.
    Anarşistlerin "babası" Proudhon,[21] dünyada, gelecekteki toplumun temeli olma işini görecek ilk ve son olarak belirlenmiş değişmez bir adalet bulunduğunu söyler. İşte bunun için Proudhon'a metafizikçi denmektedir. Karl Marx, Proudhon'a karşı, diyalektik yöntem yardımıyla savaştı ve dünyadaki her şey değiştiğine göre, "adaletin" de değişmesi gerektiğini ve dolayısıyla "değişmez adaletin" sadece metafizik saçmalık olduğunu kanıtladı.[22] Oysa metafizikçi Proudhon'un Gürcü çömezleri, "Marx'ın diyalektiği metafiziktir" diye tekrarlamaya devam ediyorlar!
    Metafizik, örneğin, "bilinmez", "kendi içinde şey" gibi çeşitli bulanık dogmalar kabul eder ve uzun vadede yavan bir ilahiyata dönüşür. Proudhon ve Spencer'in[23] tersine, Engels, diyalektik yöntem yardımıyla, bu dogmalara karşı savaştı,[24] ama anarşistler -Proudhon ve Spencer'in öğretilileri- bize diyorlar ki, Proudhon ve Spencer bilim adamlarıdır, Marx ve Engels de metafizikçidirler!
    İkisinden biri: ya anarşistler kendilerini aldatıyorlar ya da ne dediklerini bilmiyorlar.
    Her halde, kuşku yok ki, anarşistler, Hegel'in metafizik sistemiyle onun diyalektik yöntemini birbirine karıştırıyorlar. Hegel'in değişmeyen düşünceye dayanan (sayfa 19) felsefi sisteminin baştan sona kadar metafizik olduğunu söylemeye bile gerek yok. Ama Hegel'in, bütün değişmez düşünceleri reddeden diyalektik yönteminin baştan sona kadar bilimsel ve devrimci olduğu da açıktır.
    İşte bunun için, eleştirilerinde, Hegel'in metafizik sistemini yerin dibine batıran Karl Marx, aynı zaman. da, onun diyalektik yöntemini övmüştür. [Bu yöntem] Marx'ın dediği gibi "hiç bir ekleme gerektirmez ve özünde eleştirici ve devrimcidir".[25]
    İşte bunun için, Engels, Hegel'in yöntemiyle, onun sistemi arasında büyük bir fark görmektedir. "Her kim esas ağırlığı hegelci sisteme verirse, her iki alanda da epeyce tutucu olabilir; her kim diyalektik yönteme temel nokta gözü ile bakarsa, hem siyasette, hem dinde, en aşırı muhalefete mensup olabilir."[26]
    Anarşistler, bu farkı göremiyorlar ve düşüncesizce, "diyalektik, metafiziktir" diye iddia ediyorlar.
    Devam edelim. Anarşistler, diyalektik yöntemin, "kurnazca laf kalabalığı", "bir safsata yöntemi", "mantık perendeleri"[27] olduğunu, "bu yöntem yardımıyla hem gerçeğin, hem de yalanın aynı kolaylıkla kanıtlandığını"[28] söylüyorlar.
    Böylece, anarşistlerin görüşüne göre, diyalektik yöntem hem gerçeği, hem yalanı kanıtlamaktadır.
    İlk bakışta, anarşistlerin öne sürdüğü suçlamanın bir temeli varmış gibi görünebilir. Örneğin, Engels'in metafizik yöntemin izleyicileri hakkında neler söylediğine kulak verelim:
    "O şöyle konuşur: Evet evet, hayır hayır, çünkü bunun ötesinde olan her şeyden, şeytanlık gelir. Ona göre, bir şey, ya vardır, ya yoktur; bir şey, aynı zamanda, hem kendisi, hem de başka bir şey olamaz. Olumlu ve olumsuz, birbirlerinin dışındadırlar."[29]
    Anarşistler öfkeyle bağırıyorlar: nasıl olur bu? Bir (sayfa 20) şeyin aynı zamanda hem iyi, hem kötü olması mümkün müdür? Bu "safsata"dır, "sözcüklerle oynamaktır", ve bu durum "gerçeği ve yalanı aynı kolaylıkla kanıtlamak istediğinizi" ortaya koymaktadır!...
    Ama sorunun özüne girelim.
    Bugün, biz, bir demokratik cumhuriyet istiyoruz. Demokratik cumhuriyetin bütün yönleriyle iyi olduğunu, ya da kötü olduğunu söyleyebilirmiyiz! Hayır, söyleyemeyiz! Neden? Çünkü, demokratik cumhuriyet, sadece bir yönüyle, feodal sistemi yıkacağı için iyidir; ama öte yandan burjuva sistemini güçlendireceği için kötüdür. Bu yüzden biz şöyle deriz: Demokratik cumhuriyet, feodal sistemi yıktığı ölçüde iyidir -ve biz onun uğruna savaşırız; ama burjuva sistemini güçlendirdiği ölçüde kötüdür- ve biz ona karşı savaşırız.
    O halde, aynı demokratik cumhuriyet, aynı zamanda, hem "iyi", hem "kötü" olabilir - hem "evet", hem "hayır"dır.
    Aynı şey, proletaryayı güçlendirdiği ölçüde "iyi" olan ve ücret sistemini güçlendirdiği ölçüde "kötü" olan sekiz saatlik işgünü için de söylenebilir.
    Engels, diyalektik yöntemi yukarda aktardığımız sözcüklerle nitelendirdiği zaman, işte bu türden gerçekleri gözönünde tutuyordu.
    Oysa, anarşistler bunu anlayamıyorlar ve kesinlikle açık bir düşünce, onlara bulanık bir "safsata" gibi geliyor.
    Kuşkusuz anarşistler, bu gerçekleri görüp görmemekte serbestirler, kumsaldaki kumları bile görmezlikten gelebilirler - bunu yapmaya pekala hakları vardır. Ama anarşizmden farklı olarak, yaşama gözlerini kapatarak bakmayan, yaşamın nabzını elinde tutan ve açıkça: yaşam değiştiğinden ve hareket halinde olduğundan, yaşamdaki her olgu iki eğilime sahiptir - olumlu bir [eğilim] ve (sayfa 21) olumsuz bir [eğilim]; ilkini savunmalı, ikincisini reddetmeliyiz, diyen diyalektik yöntemi işin içine katmalarına ne gerek var?
    Biraz daha ilerleyelim. Anarşistlerin görüşüne göre, "Diyalektik gelişme, felaketle sonuçlanan bir gelişmedir, öyle ki, bununla, önce geçmiş kökünden yıkılır ve sonra da gelecek [bundan] oldukça bağlantısız bir biçimde kurulur.. ..Cuvier'in[30] afetleri, bilinmeyen nedenlere bağlıydı, ama, Marx'ın ve Engels'in felaketlerini diyalektik doğurur."[31]
    Bir başka yerde, aynı yazar şöyle yazıyor: "Marksizm darvinizme dayanır ve onu eleştirisiz kabul eder."[32]
    Dikkat edin buna!
    Cuvier, Darwin'in evrim teorisini reddeder, yalnızca afetlerin varlığını kabul eder ve afetler "bilinmeyen nedenlerden doğan" beklenmeyen karışıklıklardır. Anarşistler, marksistlerin Cuvier'in görüşüne sarıldığını ve darvinizmi tanımadığını söylerler.
    Darwin, Cuvier'in afetlerini reddeder, tedrici evrimi kabul eder. Ama aynı anarşistler, "marksizmin darvinizme dayandığını ve onu eleştirisiz kabul ettiğini", yani marksistlerin Cuvier'in afetlerini tanımadıklarını söylerler.
    Kısacası, anarşistler, marksistleri, Cuvier'in görüşlerine sarılmakla suçlamakta ve aynı zamanda da Cuvier'in değil de, Darwin'in görüşlerine sarıldıkları için kınamaktadırlar.
    İşte size anarşi! Çavuşun dulu kendini dövdü diye bir söz vardır. Açıktır ki, Nobati'nin 8. sayısındaki Sh. G. 6. sayıdaki Sh. G.'nin ne dediğini unutmuş.
    Hangisi doğru - 8. sayısı mı, 6. sayısı mı?
    Gerçeklere dönelim. Marx der ki: "gelişmelerinin belirli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o günkü üretim ilişkileriyle -ya da aynı şeyin hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkileriyle- (sayfa 22) çatışmaya girerler. ... O zaman bir toplumsal devrim dönemi başlar." Ama, "hiç bir toplumsal düzen, içerebileceği bütün üretici güçler gelişmeden, asla yok olmaz.".[33]
    Eğer Marx'ın bu tezini çağdaş toplumsal yaşama uygularsak, toplumsal nitelik taşıyan bugünkü üretici güçlerle, özel nitelikteki, ürünü mal edinme biçimi arasında, sosyalist devrimle sonuçlanması gereken temel bir çatışma olduğunu göreceğiz.[34]
    Gördüğünüz gibi, Marx ve Engels'in görüşüne göre, devrim, Cuvier'in "bilinmeyen nedenlerinden" değil, "üretici güçlerin gelişmesi" adı verilen çok kesin ve köklü toplumsal nedenlerden doğar.
    Gördüğünüz gibi, Marx ve Engels'in görüşüne göre, devrim, Cuvier'in düşündüğü gibi beklenmeyen bir biçimde değil, ancak üretici güçler yeter derecede olgunlaştığı zaman gelir.
    Açıktır ki, Cuvier'in afetleriyle, Marx'ın diyalektik yöntemi arasında ortak hiç bir şey yoktur.
    Öte yandan, darvinizm, yalnızca Cuvier'in afetlerini reddetmekle kalmaz, gelişmenin, devrimi de içeren, diyalektik yönden kavranmasını da reddeder; oysa, diyalektik yönteme göre, evrim ve devrim, nicel ve nitel değişmeler, aynı hareketin zorunlu iki biçimidir.
    Açıktır ki, "Marksizmin ... darvinizmi eleştirisiz kabul ettiğini" iddia etmek de yanlıştır.
    Böylece, Nobati'nin, her iki halde de, hem 6. sayıda, hem de 8. sayıda yanılmış olduğu ortaya çıkmaktadır.
    Son olarak, anarşistler, bizi kınayarak şöyle diyorlar: "Diyalektik ... kişinin kendi dışına çıkmasına ya da atlamasına, ya da kendi üstünden atlamasına hiç olanak vermez."[35]
    İşte bu, gerçeğin ta kendisi, Anarşist Baylar! Bu konuda kesinlikle haklısınız, aziz beylerim. Diyalektik yöntem gerçekten de böyle bir olanak sağlamıyor. Ama (sayfa 23) neden? Çünkü "kendi dışına atlamak, ya da kendi üstünden atlamak" vahşi keçilere göre bir harekettir; oysa diyalektik yöntem insanlar için yaratılmıştır.
    İşin sırrı budur!...
    İşte anarşistlerin diyalektik yöntem konusundaki görüşleri genel olarak bunlardır.
    Açıktır ki, anarşistler, Marx ve Engels'in diyalektik yöntemini anlayamıyorlar; kendilerine göre bir diyalektik uydurmuşlar, ve işte bu diyalektiğe karşı böyle amansızca savaş veriyorlar.
    Yapabileceğimiz tek şey, bu manzaraya baktıkça gülmektir, çünkü insan, kendi tasarladığı şey ile savaşan, kendi bulduklarını yere çalan ve bu arada da muhaliflerini yere çaldığını hararetle iddia eden birini gördüğü zaman gülmekten kendini alamıyor. (sayfa 24)


    İKİ
    MATERYALİST TEORİ
    "İnsanların varlığını belirleyen şey,
    onların bilinçleri değildir; tam tersine,
    onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır."
    KARL MARX



    Diyalektik yöntemin ne olduğunu şimdiden biliyoruz.
    Materyalist teori nedir?
    Dünyadaki her şey değişir, yaşamdaki her şey gelişir, ama bu değişiklikler nasıl oluşur, bu gelişme hangi biçimde ilerler?
    Örneğin, biliyoruz ki, yeryüzü, bir zamanlar, akkor halinde, kızgın bir kütle idi; sonra yavaş yavaş soğudu, bitkiler ve hayvanlar ortaya çıktı, hayvanlar aleminin gelişmesini, belirli bir maymun türünün ortaya çıkması izledi ve bütün bunların ardından insan ortaya çıktı.
    Doğa, genel çizgileriyle, işte böyle gelişti. (sayfa 25)
    Gene biliyoruz ki, toplumsal yaşam da durağan kalmadı. İnsanların ilkel komünizme dayanarak yaşadıkları bir dönem vardı. O dönemde, [insanlar] geçimlerini ilkel avlanma ile sağlıyorlar; ormanlarda dolaşıyorlar ve yiyeceklerini bu yolla elde ediyorlardı. Bir zaman geldi ki, ilkel komünizmin yerini anaerkil toplum aldı, [bu toplumda] insanlar, gereksinmelerini esas olarak ilkel tarım aracılığıyla karşılıyorlardı. Daha sonra, anaerkil toplumun yerini, ataerkil toplum aldı, [bu toplumda] insanlar, geçimlerini esas olarak sığır yetiştiriciliğiyle sağlıyorlardı. Ataerkil toplumun yerini, sonraları, köleci düzen aldı, [bu düzende] insanlar geçimlerini nispeten daha gelişmiş tarım aracılığıyla sağladılar. Köleci düzeni feodalizm izledi ve, bütün bunlardan sonra da, burjuva düzen geldi.
    Toplum, genel çizgileriyle işte böyle gelişti. Evet, bütün bunlar çok iyi biliniyor ... Ama bu gelişme nasıl oldu? "Doğanın" ve "toplumun" gelişmesine sebep olan bilinç midir, yoksa, tam tersine, bilincin gelişmesine sebep olan "doğanın" ve "toplumun" gelişmesi midir?
    İşte materyalist teori, soruyu böyle koyar.
    Bazıları der ki, "doğa" ve "toplumsal yaşam"dan önce, sonradan onların gelişimine temel teşkil eden, evrensel bir düşünce vardır, öyle ki, "doğa" ve "toplumsal yaşam" olgularının gelişmesi, deyim yerindeyse, dış biçimdir, evrensel düşüncenin gelişmesinin sadece bir ifadesidir.
    İşte, örneğin, zamanla birkaç eğilime bölünen idealistlerin doktrini böyledir.
    Daha başkaları ise derler ki, ta baştan beri, dünyada, karşılıklı olarak birbirlerini yadsıyan iki güç vardır - düşünce ve madde, bilinç ve varlık; ve buna uygun olarak, olgular da iki kategoriye bölünmüştür - düşüncel (sayfa 26) ve maddi, [bunlar] birbirlerini yadsırlar, birbirleriyle çarpışırlar, öyle ki, doğa ve toplumun gelişmesi düşüncel ve maddi olgular arasında sürekli bir mücadeledir.
    Örneğin, zamanla idealistler gibi birkaç eğilime bölünen ikicilerin (dualist) doktrini de işte böyledir.
    Materyalist teori, hem ikiciliği, hem de idealizmi kesinlikle reddeder.
    Kuşkusuz, dünyada hem düşüncel, hem de maddi olgular vardır, ama bu, bunların birbirlerini yadsıdıkları anlamına gelmez. Tam tersine, düşüncel ve maddi yanlar, aynı doğanın ya da toplumun iki farklı biçimidir. Biri olmaksızın ötekini kavrayamazsınız; bunlar, birlikte vardır, birlikte gelişirler, ve dolayısıyla birbirlerini yadsıdıklarını düşünmemiz için bir neden yoktur.
    Böylece, ikicilik denen şeyin geçersiz olduğu ortaya çıkar.
    Maddi ve düşüncel - iki farklı biçimde ifade edilen tek ve bölünmez bir doğa; maddi ve düşüncel - iki farklı biçimde ifade edilen tek ve bölünmez bir toplumsal yaşam: işte, doğanın ve toplumsal yaşamın gelişmesine böyle bakmalıyız.
    İşte, materyalist teorinin birciliği (monism) böyledir.
    Materyalist teori, aynı zamanda, idealizmi de reddeder.
    Gelişimi sırasında, düşüncel yanın ve genel olarak bilincin, maddi yandan önce geldiğini düşünmek yanlıştır. Dıştaki "ölü" doğa denen şey, daha hiç canlı yokken de vardı. İlk canlının hiç bilinci yoktu; yalnızca uyartılma yeteneğine ve duyunun ilk belirtilerine sahipti. Daha sonra, hayvanlar, organizmalarının ve sinir sistemlerinin yapısına uygun olarak, tedricen duyu güçlerini geliştirdiler, bu da yavaş yavaş bilince dönüştü. Eğer maymun hep dört ayağının üzerinde yürümüş, hiç arka (sayfa 27) ayakları üzerine kalkmamış olsaydı, onun torunu insan da, akciğerlerini ve ses tellerini özgürce kullanamayacak, ve bu yüzden de konuşamayacaktı; ve bu, bilincinin gelişmesini esaslı olarak geciktirecekti. Veya bir başka biçimde koyarsak, eğer maymun, arka ayakları üzerinde ayağa kalkmamış olsaydı, onun torunu insan da, hep dört ayak üzerinde yürümek, aşağı bakmak, izlenimlerini aşağıdan edinmek zorunda kalacaktı; yukarıya ve çevreye bakamayacak, dolayısıyla da beyni, dört ayaklı hayvanlarınkinden daha fazla bir izlenim edinemeyecekti. Bütün bunlar, insan bilincinin gelişmesini, esaslı biçimde geciktirmiş olacaktı.
    Böylece, bundan, bilincin gelişimi için belirli bir organizma yapısının ve sinir sisteminin gelişiminin gerekli olduğu çıkar.
    Böylece, bundan, dış koşulların gelişiminin, maddi yanın gelişiminin, bilincin gelişiminden önce geldiği çıkar: önce dış koşullar değişir, önce maddi yan değişir, sonra da buna uygun olarak düşüncel yan değişir.
    Böylece, doğanın gelişme tarihi, idealizm denen şeyi kesinlikle çürütür.
    İnsan toplumunun gelişme tarihi için de, aynı şey söylenmelidir.
    Tarih gösteriyor ki, eğer insanlar, farklı zamanlarda, farklı düşünceler ve isteklerle doluyorlarsa, bunun nedeni, insanların, gereksinmelerini karşılamak için doğayla, değişik zamanlarda, değişik yollarla savaşmaları ve buna uygun olarak da iktisadi ilişkilerinin farklı biçimlere bürünmesidir. Bir zamanlar, insanlar, doğayla, ilkel komünizm temeli üzerinde, kolektif olarak savaşırlardı; o zamanlar, onların mülkiyeti, komünist mülkiyetti, ve bu yüzden, o zamanlar, "benim" ile "senin" arasında hemen hemen hiç bir ayırım gözetilmiyordu, bilinçleri komünist nitelik taşıyordu. Öyle bir zaman geldi ki, "benim" ile (sayfa 28) "senin" arasındaki ayırım, üretim sürecinin içine işledi ve mülkiyet, özel, bireyci bir niteliğe büründü. Bu yüzden de insanın bilinci, özel mülkiyet duygularıyla doldu. Ondan sonra da üretimin tekrar toplumsal bir nitelik kazandığı ve dolayısıyla, mülkiyetin de yakında toplumsal bir nitelik kazanacağı yeni bir dönem, yani içinde bulunduğumuz dönem geldi - ve işte bunun içindir ki, insanların bilinci yavaş yavaş sosyalizm ile doluyor.
    İşte basit bir örnek. Ufak bir işliğe (atelyeye) sahip olan bir ayakkabıcıyı ele alalım. Ama bu adam büyük ayakkabı fabrikatörlerinin rekabetine dayanamayarak işliğini kapamış ve örneğin Tiflis'te Adelhanov'un ayakkabı fabrikasında bir işe girmiş olsun. Adelhanov'un fabrikasına sürekli bir biçimde ücretli işçi olmak düşüncesiyle değil, biraz para artırmak, işliğini tekrar açmasını sağlayacak küçük bir sermaye biriktirmek amacıyla girmiştir. Gördüğünüz gibi bu ayakkabıcı, toplumsal durumu ile, şimdiden proleterdir, ama bilinci ile hâlâ proleter değildir, tümüyle küçük-burjuvadır. Bir başka deyişle, bu ayakkabıcı, daha şimdiden küçük-burjuvalık durumunu yitirmiştir, [bu durum] yokolup gitmiştir; ama onun küçük- burjuva bilinci daha yok olmamış, gerçek durumunun gerisinde kalmıştır.
    Açıktır ki, burada, [yani] toplumsal yaşamda da, önce dış koşullar değişir, önce insanların koşulları değişir ve sonra da buna uygun olarak bilinçleri değişir.
    Ama, biz, ayakkabıcımıza dönelim. Bildiğimiz gibi, biraz para artırmaya ve işliğini yeniden açmaya niyetlenmektedir. Bu proleterleşmiş ayakkabıcı, çalışmaya devam eder, ama para artırmanın çok güç bir iş olduğunu görür, çünkü kazandığı, geçimine ancak yetmektedir. Üstelik, özel bir işlik açmanın öyle pek çekici olmadığını da görür: bina ve eklentileri için ödemek zorunda olduğu kira, alıcıların kaprisleri, para darlığı, büyük ayakkabı (sayfa 29) fabrikatörlerinin rekabeti ve benzer dertler - özel zanaatçının kafasını kurcalayan sıkıntılar işte bunlardır. Öte yandan, proletarya, böyle endişelerden nispeten kurtulmuştur; alıcılarla veya bina ve eklentilerinin kirasını ödeme zorunluğuyla kendini sıkıntıya sokmamaktadır. Her sabah fabrikaya gider, akşamleyin de "sakin kafayla" evine döner ve cumartesi günleri aynı sükunetle "ücretini" cebine atar. Burada, ilk kez ayakkabıcımızın küçük-burjuva hayalleri dağılır; burada, ilk kez, onun ruhunda proleter özlemler uyanır.
    Zaman geçer, ve ayakkabıcımız görür ki, parası en. temel gereksinmelerini bile karşılamaya yetmemektedir, ve ücretlerdeki bir artışa müthiş ihtiyacı vardır. Aynı zamanda, işçi arkadaşlarının sendikalar ve grevlerden söz ettiğini duyar. Ayakkabıcımız, bu noktada, koşullarını iyileştirmek için, kendine bir işlik açmanın değil, patronlarla savaşmanın gerekli olduğunu anlar. Sendikaya katılır, grev hareketine girer ve kısa sürede sosyalist düşüncelerle dolar. ...
    Böylece, uzun vadede, ayakkabıcının maddi koşullarındaki bir değişikliği, bilincindeki bir değişiklik izlemiştir: önce maddi koşulları değişmiş ve bir süre sonra da, buna uygun olarak, bilinci değişmiştir.
    Sınıflar hakkında ve bir bütün olarak toplum hakkında da aynı şey söylenebilir.
    Toplumsal yaşamda da önce dış koşullar değişir, önce maddi koşullar değişir, sonra buna uygun olarak da insanların düşünceleri, alışkanlıkları, gelenekleri ve dünya görüşleri değişir. İşte bu yüzden Marx şöyle der: "İnsanların varlıklarını belirleyen şey, bilinçleri değildir, tam tersine, bilinçlerini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır."[36]
    Eğer maddi yana, dış koşullara, oluşa ve aynı türden olgulara öz dersek, düşüncel yana, bilince ve aynı türden olgulara biçim diyebiliriz. Böylece, şu ünlü (sayfa 30) materyalist önerme doğar: Gelişme süreci sırasında, öz biçimden önce gelir, biçim özün gerisinde kalır.
    Ve, Marx'ın görüşüne göre, iktisadi gelişme, toplumsal hayatın "maddi temeli", özü; hukuki-siyasi ve dini-felsefi gelişme de, bu özün "ideolojik biçimi", "üstyapısı" olduğuna göre, Marx, bundan şu sonucu çıkarır: "İktisadi temelin değişmesiyle, geniş üstyapının tamamı, az ya da çok bir hızla, biçim değiştirir."[37]
    Kuşkusuz, Marx'ın görüşüne göre, bu, Sh. G'nin sandığı gibi, biçim olmaksızın öz olabileceği anlamına gelmez.[38] Biçim olmaksızın öz olanaksızdır, ama kastedilen şey, belli bir biçimin, özün gerisinde kalması nedeniyle, bu öze asla tamamen uymaması; ve bunun için yeni özün bir süre kendini eski biçimle örtmek "zorunda olması" ve bunun, aralarında bir çatışmaya yol açmasıdır. Örneğin, zamanımızda ürünün mal edinilme biçimi, özel nitelik taşır [ve bu,] üretimin toplumsal özüne uymaz. Günümüzdeki toplumsal "çatışmanın" temeli budur.
    Öte yandan, bilincin, oluşun bir biçimi olduğu düşüncesi, niteliği bakımından bilincin de madde olduğu anlamına gelmez. Bu, ancak, teorileri, Marx'ın materyalizmiyle esastan çelişen ve Engels'in Ludwig Feuerbach'da haklı olarak alay ettiği (Büchner ve Moleschott[39] gibi) kaba materyalistlere ait bir görüştür. Marx'ın materyalizmine göre, bilinç ve oluş, düşünce ve madde, genel bir deyişle, doğa veya toplum adı verilen aynı olgunun farklı iki biçimidir. Dolayısıyla birbirlerini yadsımazlar;[*] bir ve aynı olgu da değillerdir. Anlatılmak istenen tek şey, doğanın ve toplumun gelişmesinde, bilinçten, yani kafalarımızda oluşan şeyden önce, buna ilişkin maddi bir değişikliğin, yani bizim dışımızda oluşan şeylerin geldiğidir. (sayfa 31) Her belirli maddi değişikliğin ardından, ergeç buna uygun bir düşüncel değişiklik gelir.
    Bize, pekala denecektir, belki de bu, doğa ve toplum tarihine uygulanmış biçimiyle doğrudur. Ama, nasıl oluyor da kafamızda, aynı zamanda farklı kavramlar ve düşünceler doğabiliyor. Şu dış koşullar denen şey, gerçekten var mıdır, yoksa, var olan sadece bu dış koşullara ait kavramlarımız mıdır? Ve eğer dış koşullar varsa, ne dereceye kadar algılanabilir ve kavranabilir?
    Bu konuda, materyalist teori, kavramlarımızın, "egomuzun", ancak "egomuz" üzerinde izlenimler yaratan dış koşullar var olduğu sürece var olduğunu söyler. Her kim düşünmeden kavramlarımızdan başka bir şeyin var olmadığını söylerse, bütün dış koşulların varlığını yadsımak zorundadır, dolayısıyla da diğer insanların varlığını yadsıması, yalnızca kendi "egosunun" varlığını kabul etmesi gerekir - ki bu da, saçmadır ve bilimin ilkeleriyle kesinlikle çelişmektedir.
    Dış koşulların gerçekte var olduğu açıktır. Bu koşullar bizden önce de vardı ve bizden sonra da var olacaktır; ve bilincimizi ne denli sık ve ne denli kuvvetle etkilerlerse, o kadar kolay algılanabilir ve kavranabilir hale gelirler.
    Farklı kavram ve düşüncelerin kafamızda aynı zamanda nasıl doğdukları sorununa gelince, burada, doğa ve toplum tarihinde yer alan şeylerin kısa bir tekrarının bulunduğunu gözlemlemek durumundayız. Bu durumda da, bizim dışımızdaki nesne, bizim onu kavramamızdan önce gelir; bu durumda da, kavramımız, biçim, nesnenin gerisinde -özün gerisinde- kalır. Bir ağaca baktığım ve onu gördüğüm zaman, bu, ancak, bu ağacın benim kafamda bir ağaç kavramının uyanmasından da önce var olduğunu ortaya koyar; yani kafamda [kendisine] tekabül eden kavramı yaratan bu ağaçtır. (sayfa 32)
    İşte, Marx'ın materyalist teorisinin özü kısaca budur. İnsanlığın pratik faaliyetleri açısından materyalist teorinin taşıdığı önem hemen anlaşılabilir.
    Eğer, ilkönce iktisadi koşullar değişiyor ve insanların bilinci, daha sonraları buna uygun olan bir değişmeye uğruyorsa, açıktır ki, belirli bir ülkünün temellerini, insanların kafalarında, hayallerinde değil, iktisadi gelişmenin koşullarında aramalıyız. İktisadi koşulları görmezlikten gelen ve onların gelişmesine dayanamayan bütün ülküler yararsızdır ve kabul edilemezler.
    Materyalist teoriden çıkarılan ilk pratik sonuç budur. Eğer insanların bilinci, alışkanlıkları ve gelenekleri, dış koşullarca belirleniyorsa, eğer uygun olmayan hukuki ve siyasi biçimler, iktisadi bir öze dayanıyorlarsa, halkın gelenek ve alışkanlıklarında ve siyasi sisteminde köklü bir değişiklik yaratabilmek için, iktisadi ilişkilerde, köklü bir değişiklik doğmasına yardım etmemiz gerektiği açıktır.
    Bu konuda, Karl Marx, şöyle diyor. "Materyalizm ile,. ..sosyalizm arasındaki zorunlu karşılıklı bağlantıyı anlamak için çok büyük bir kavrayışa gerek yok. Eğer insan, bütün bilgisini, algılarını vb. duyu aleminden kuruyorsa... o zaman, bundan, onda gerçek insanlığı tadacağı ve kendisi bizzat insanlığı tanıyacağı deneysel bir dünyanın buna göre düzenlenmesi sorunu olduğu sonucu çıkar. Eğer insan, materyalist anlamda değil de, yani şundan ya da bundan sakınma yeteneğinin olumsuz gücü nedeniyle değil de, kendi gerçek kişiliğini ortaya koyarak olumlu güç nedeniyle özgürse, o zaman, bireyleri suçlarından dolayı cezalandırmak yerine, topluma karşı suç üreten yerleri ortadan kaldırmak gerekir. ... Eğer insan koşullar tarafından biçimlendiriliyorsa, o zaman, koşullar, insanca biçimlendirilmelidir."[40]
    Materyalist teoriden çıkartılacak ikinci pratik sonuç (sayfa 33) budur.

    MARX ve Engels'in materyalist teorileri üzerine anarşistlerin görüşleri nelerdir?
    Diyalektik yöntem, Hegel'den kaynaklanmışken, materyalist teori, Feuerbach materyalizminin daha da gelişmesidir. Anarşistler bunu çok iyi bilmektedirler. Ve Hegel ve Feuerbach'ın teorilerindeki eksikliklerden yararlanarak, Marx ve Engels'in diyalektik materyalizmini gözden düşürmeye çalışmaktadırlar. Hegel'e ve diyalektik yönteme değinirken, anarşistlerin bu hilelerinin kendi cehaletlerinden başka bir şey kanıtlamadıklarını görmüştük, Feuerbach'a ve materyalist teoriye saldırıları için de aynı şey söylenmelidir.
    Örneğin, anarşistler, kendilerine son derece güvenerek bize şöyle diyorlar: "Feuerbach, bir kamutanrıcı (pantheist) idi...", o, "insanı tanrılaştırmıştı...",[41] "Feuerbach'ın görüşüne göre insan yediğinden ibarettir..." ve bundan, Marx, aşağıdaki sonucu çıkarmıştır: "Bunun sonucu olarak, esas ve birincil olan, iktisadi koşullardır."[42]
    Gerçekten de, Feuerbach'm kamutanrıcılığı, insanı tanrılaştırması, ve bu türden diğer safsataları konusunda kimse kuşku duymuyor. Tam tersine, Feuerbach'ın safsatalarını ilkönce açığa vuranlar, Marx ve Engels olmuşlardır. Gene de anarşistler, zaten teşhir edilmiş olan safsataları, bir kez daha "teşhir etmeyi" gerekli görüyorlar. Neden? Belki de, Feuerbach'a söverken, dolaylı olarak, Marx ve Engels'in, materyalist teorilerini gözden düşürmek istediklerinden. Kuşkusuz, konuyu tarafsız olarak incelersek, Feuerbach'ın da, çoğu bilginler gibi, yanlış düşüncelerinin yanısıra, doğru düşünceleri de söylediğini kesinlikle göreceğiz. Gene de anarşistler "teşhire" devam ediyorlar.
    Bu tür düzenbazlıklarla kendi cehaletlerinden başka (sayfa 34) bir şeyi kanıtlamadıklarını bir kez daha söyleyelim.
    (Daha sonra de göreceğimiz gibi) anarşistler, materyalist teoriyi, konuyu hiç bilmeden, söylentilere dayanarak eleştirmeyi kafalarına koymuşlardır. Bunun sonucu olarak, sık sık birbirleriyle çelişir ve birbirlerini yalanlar, kuşkusuz bu da, bizim "eleştirmenlerimizi" gülünç duruma düşürüyor. Örneğin eğer, Bay Çerkezişvili'nin söylediklerine kulak verilirse, Marx ve Engels'in, birci (monistic) materyalizmden nefret ettiği, onların materyalizminin, birci değil, kaba materyalizm olduğu sanılır.
    "Engels'in bütün varlığıyla nefret ettiği, doğacıların (naturalist) büyük bilimi, evrim ve dönüşüm (mutation) sistemi ve birci materyalizmi ile ... diyalektikten kaçınmıştır. " vb,.[43]
    Engels'in "nefret ettiği" ve Çerkezişvili'nin onayladığı doğa bilimi materyalizmi, birci materyalizmdi, ve onun için, bundan, elbette onaylanması gerekmeyen Marx ve Engels'in materyalizmi, birci değilken [Çerkezişvili'nin birci materyalizminin] onaylanması gerektiği sonucu çıkar.
    Bir başka anarşist de, Marx ve Engels'in materyalizminin birci olduğunu ve bu yüzden reddedilmesi gerektiğini söylüyor.
    "Marx'ın tarih kavrayışı, Hegel'in bir yansımasıdır. Genel olarak mutlak objektivizmin birci materyalizmi ve özellikle Marx'ın iktisadi birciliği, doğada olanaksız ve teoride aldatıcıdır. Birci materyalizm, iyi gizlenmemiş bir ikicilik ve metafizikle bilim arasında bir uzlaşmadır." [44]
    Böylece bundan, birci materyalizmin kabul edilemeyeceği, Marx ve Engels'in ondan nefret etmediği, tam tersine, kendilerinin birci materyalistler oldukları ve dolayısıyla birci materyalizmin reddedilmesi gerektiği sonucu çıkar.
    Bazıları ormana, bazıları da çayıra koşuyor. Birincisi (sayfa 35) mi, ikincisi mi, hangisi haklı, bulun bakalım! Kendi aralarında Marx'ın materyalizminin değerleri ve kusurları konusunda henüz anlaşamamışlar, onun birci olup olmadığını henüz anlamamışlar, ve kaba ya da birci materyalizmden hangisinin daha kabul edilebilir olduğu konusunda kendileri de henüz karar vermemişler, ama şimdiden marksizmi darmadağın ettikleri yolundaki övüngen iddialarıyla kulağımızı patlatıyorlar!
    Evet, evet, eğer Anarşist Baylar birbirlerinin görüşlerini şimdi yaptıkları gibi büyük bir gayretle darmadağın etmeye devam ederlerse, söylemeye bile gerek yok ki, gelecek, anarşistlerindir...
    Bunun kadar gülünç bir gerçek de, bazı "ünlü" anarşistlerin, "ünlerine karşın", bilimdeki farklı eğilimlerden haberdar olmamalarıdır. Anlaşılıyor ki, bilimde, birbirlerinden oldukça farklı olan çeşitli materyalizm türlerinin bulunduğu gerçeğini bilmiyorlar. Örneğin düşüncel yanın önemini ve onun maddi yan üzerindeki etkisini yadsıyan kaba materyalizm vardır; ama düşüncel ve maddi yanlar arasındaki karşılıklı ilişkiyi, bilimsel olarak inceleyen birci materyalizm denen şey -Marx'in materyalist teorisi- de vardır. Ama anarşistler, bu farklı materyalizm türlerini birbirlerine karıştırırlar, bunlar arasındaki açık farkları bile göremezler ve aynı zamanda büyük bir kendine güvenle bilimi yeniden yarattıklarına iddia ederler.
    Örneğin Kropotkin, "felsefi" yapıtlarında, anarko-komünizmin "çağdaş materyalist felsefeye" dayandığını, kendini beğenmiş bir tavırla iddia eder. Ama anarko-komünizmin hangi materyalist felsefeye, kaba, birci veya bir başka nitelikteki [materyalist felsefelerden hangisine] dayandığını açıklamak için bir tek söz etmez. Açıktır ki, Kropotkin, materyalizmin farklı eğilimleri arasında temel çelişkiler olduğu gerçeğinden haberdar değildir ve bu eğilimleri birbirine karıştırmanın, "bilimi yeniden (sayfa 36) yaratmak" demek olmadığını, sadece kişinin tam cehaletini ortaya koyduğunu kavramamaktadır. [45]
    Aynı şey, Kropotkin'in Gürcü öğretilileri için de söylenebilir. Şimdi dinleyelim:
    "Engels'in ve ayrıca Kautsky'nin görüşüne göre, Marx", diğer şeyler yanında, "materyalist kavrayışı keşfederek insanlığa büyük bir hizmette bulunmuştur. Bu doğru mudur? Sanmıyoruz, çünkü biliyoruz ki, ... toplumsal mekanizmanın coğrafi, iklimsel ve tellürsel, kozmik, antropolojik ve biyolojik koşullar aracılığıyla harekete geçirildiği görüşüne taraftar olan bütün tarihçilerin, bilginler ve filozofların hepsi materyalisttirler."[46]
    Böylece bundan, Aristoteles'in[47] ve Holbach'ın[48] "materyalizmi" ile Marx'ın ve Moleschott'un "materyalizmi" arasında hiç bir fark olmadığı sonucu çıkar! Bu da eleştiri oluyor sözde! Ve bilgileri bu düzeyde olan insanlar, bilimi yeniden yaratmayı kafalarına koymuşlar! Gerçekten de yerinde bir sözdür şu: "Eskicinin börek pişirmeye başlaması, kötü bir alamettir!..."
    Devam edelim. Bizim "ünlü" anarşistlerimiz, bir yerlerden, Marx'ın materyalizminin bir "mide teorisi" olduğunu duymuşlar ve onun için "Feuerbach'ın görüşüne göre, insan yediğinden ibarettir. Bu formül, Marx ve Engels üzerinde bir büyü etkisi yaratmıştı.". Ve Marx, "esas ve birincil şeyin, iktisadi ilişkiler, üretim ilişkileri olduğu ..." sonucunu buradan çıkarmıştı diyerek, biz marksistlere saldırıyorlar. Ve sonra da, anarşistler, felsefi bir havayla bize öğüt vermeye başlıyorlar: "Bu [toplumsal yaşamın [J. St.] amacına ulaşmanın tek aracının yemek yeme ve iktisadi üretim olduğunu söylemek hata olacaktır, ... Eğer ideoloji esas olarak birci bir biçimde, yemek yeme ile ve iktisadi koşullarla belirlenseydi, bazı oburlar deha olurdu."[49]
    Marx ve Engels'in materyalizmini çürütmenin ne (sayfa 37) kadar kolay olduğunu görüyorsunuz! Sokakta genç bir öğrenciden Marx ve Engels hakkında biraz dedikodu dinlemek yetiyor, marksizm "eleştiricisi" ününü kazanmak için, Nobati gibi bir gazetenin sütunlarında felsefi bir kendine güven havası içinde, bu sokak dedikodularını tekrarlamak yetiyor.
    Ama söyleyin bana baylar, nerede, ne zaman, hangi gezegen ve hangi Marx'ın "yemek yeme, ideolojiyi belirler." dediğini duydunuz? Neden iddianızı desteklemek için Marx'ın yapıtlarından bir tek cümle, bir tek sözcük aktaramıyorsunuz? Gerçekten de, Marx, insanların iktisadi koşullarının, onların bilinçlerini, ideolojilerini belirlediğini söylemiştir, ama yemek yeme ile iktisadi koşulların aynı şey olduğunu size kim söyledi ? Gerçekten bilmiyor musunuz ki, yemek yeme gibi fizyolojik bir olgu, insanların iktisadi koşulları gibi sosyolojik bir olgudan esas olarak farklıdır? Diyelim, bu iki farklı şeyi karıştırdığı için, genç bir öğrenci bağışlanabilir; ama nasıl oluyor da, siz, "sosyal-demokrasiyi alt edenler", "bilimi yeniden yaratanlar", genç bir öğrencinin hatalarını, böyle dikkatsizce tekrarlıyorsunuz?
    Yemek yeme, toplumsal ideolojiyi nasıl belirleyebilir? Kendi dediğinizi kendiniz bir düşünün. Yemek yeme, yemek yeme biçimi değişmez; eski zamanlarda da insanlar, yiyeceklerini şimdi yedikleri gibi yerler, çiğnerler ve sindirirlerdi. Ama ideoloji, her zaman değişmektedir. Kadim, feodal, burjuva ve proleter - ideoloji biçimleri bunlardır işte. Değişmeyen bir şeyin, sürekli olarak değişen bir şeyi belirlediği söylenebilir mi? Biraz daha ilerleyelim. Anarşistlerin görüşüne göre, Marx'ın materyalizmi, "koşutçuluktur (parallelism) ...", ya da "birci materyalizm, iyi gizlenmemiş bir ikicilik ve metafizik ile bilim arasında bir uzlaşmadır. ... Marx ikiciliğe düşmektedir, çünkü üretim ilişkilerini maddi olarak ve insanın özlem ve (sayfa 38) isteğini ise, var olsa bile, hiç bir önem taşımayan bir düş ve bir ütopya olarak tanımlar."[50]
    Önce, Marx'ın birci materyalizminin, saçma koşutçulukla hiç bir ortak yanı olmadığını belirtelim. Materyalizm açısından maddi yan, öz, zorunlu olarak düşüncel yandan, biçimden önce gelir, Oysa koşutçuluk bu görüşü kabul etmez ve ne maddi, ne de düşüncel [yanın] önce gelmediğini, her ikisinin de birlikte, yanyana geliştiğini kesinlikle savunur.
    İkinci olarak, Marx, "üretim ilişkilerini maddi olarak ve insan özlem ve isteğini ... hiç bir önem taşımayan bir düş ve bir ütopya olarak tanımlasa bile", bu, Marx'ın bir ikici olduğunu mu gösterir? Çok iyi bilindiği gibi ikici, hem düşüncel, hem de maddi yanların her ikisine de, karşıt ilkeler olarak eşit önem verir. Ama eğer sizin söyledikleriniz gibi, Marx, maddi yana daha fazla önem veriyor ve bir "ütopya" olduğu için düşüncel yana hiç önem vermiyorsa, Marx'ın bir ikici olduğunu nerden çıkarıyorsunuz "Eleştirmen" Baylar?
    Üçüncü olarak, birciliğin, bir tek ilkeden - maddi ve düşüncel bir biçime sahip doğa veya oluştan kaynaklandığını, oysa, ikiciliğin iki ilkeden - ikiciliğe göre birbirini yadsıyan maddi ve düşüncel [yanlardan] kaynaklandığını bir çocuk bile bildiğine göre, materyalist bircilik ile ikicilik arasında ne ilişki olabilir?
    Dördüncü olarak, Marx ne zaman, "İnsanın özlem ve isteğini bir düş ve bir ütopya olarak tanımladı"? Gerçekten de, Marx, "insanın özlem ve isteğini", "iktisadi gelişmeye bağlıyor ve bazı kürsü filozoflarının özlemleri iktisadi koşullarla uyuşmadığı zaman, onlara, ütopya adını veriyordu. Ama bu, Marx'ın, genel olarak, insan özleminin ütopya olduğuna inandığını mı gösterir? Bunu açıklamanın gerçekten gereği var mı? Marx'ın "İnsanlık her zaman, ancak çözebileceği sorunları üzerine alır. "[51], yani, (sayfa 39) genel bir deyişle, insanlık ütopik amaçlar gütmez, yolundaki sözlerini gerçekten okumadınız mı? Açıktır ki, ya bizim "eleştirmenimiz" neden söz ettiğini bilmiyor ya da kasten gerçekleri tahrif ediyor.
    Beşinci olarak, Marx ve Engels'in görüşüne göre, "insanın özlem ve isteklerinin önemsiz olduğunu" size kim söyledi? Onların bunu söyledikleri yeri neden belirtmiyorsunuz? Marx, Louis Bonaparte'ın Onsekizinci Brumaire'i, Fransa'da Sınıf Mücadeleleri,[52] Fransa'da İç Savaş adlı yapıtlarında ve aynı türden diğer broşürlerinde "özlem ve isteğin" öneminden sözetmez mi? Marx, "özlem ve isteğe" hiç önem vermiyordu da, neden proleterlerin "istek ve özlemini" sosyalist bir ruhla geliştirmeye çalıştı, neden onların arasında propaganda yürüttü? Ya da Engels, ünlü 1891-94 makalelerinde[53] "istek ve özlemin öneminden" sözetmiyordu da, neden sözediyordu? Gerçekten, Marx'ın görüşüne göre, insanların "istek ve özlemi", özlerini iktisadi koşullardan alırlar, ama bu, insanların kendilerinin, iktisadi ilişkilerin gelişmesi üzerine hiç bir etki yapmadığı anlamına: mı gelmektedir? Böylesine basit bir düşünceyi anlamak, anarşistlere gerçekten çok mu zor geliyor?
    İşte Anarşist Bayların yaptıkları bir başka suçlama: "Biçim, öz olmaksızın düşünülmez; bu yüzden "biçimin özden sonra geldiğini (özün gerisinde kaldığını -K.[54]) kimse söyleyemez. Onlar "birlikte vardırlar". ... Aksi halde bircilik bir saçmalık olurdu."[55]
    Bizim "bilgin"in kafası nedense gene karıştı. Özün, biçim olmaksızın düşünülemeyeceği doğrudur. Ama mevcut biçimin mevcut öze hiç bir zaman tam olarak tekabül etmediği de doğrudur: biçim, özün gerisinde kalır; yeni öz, bir ölçüye kadar her zaman eski biçimle örtülmüştür ve bunun sonucu olarak, eski biçimle yeni öz arasında daima yeni bir çatışma vardır. İşte devrim tam (sayfa 40) bu temele dayanarak oluşur ve bu, diğer şeylerle birlikte, Marx'ın materyalizminin devrimci ruhunu yansıtır. Oysa "ünlü" anarşistler bunu anlayamamışlardır ve bunun kabahati, kuşkusuz, materyalist teorinin değil, kendilerinindir.
    İşte, Marx ve Engels'in materyalist teorisi üzerine anarşistlerin görüşleri bunlardır - tabii eğer bunlara görüş denilebilirse. (sayfa 41)


    ÜÇ
    PROLETER SOSYALİZMİ


    MARX'IN teorik doktrinini artık öğrenmiş bulunuyoruz; yöntemini ve teorisini de biliyoruz.
    Bu doktrinden hangi pratik sonuçları çıkarmalıyız?
    Diyalektik materyalizm ile proleter sosyalizmi arasında hangi bağlantılar vardır?
    Diyalektik yönteme göre, yalnızca, gün geçtikçe büyüyen, her zaman ilerleyen ve daha iyi bir gelecek için durmaksızın savaşan sınıf, sonuna kadar ilerici olabilir, yalnızca bu sınıf, kölelik boyunduruğunu kırabilir. Durmadan büyüyen, her zaman ilerleyen ve gelecek için savaşan tek sınıfın, kent ve kır proletaryası olduğunu görüyoruz. Bu nedenle proletaryaya hizmet etmeli ve (sayfa 42) umutlarımızı ona bağlamalıyız.
    Marx'ın teorik doktrininden çıkartılacak ilk pratik sonuç budur.
    Ama, hizmetten hizmete fark var. Bernstein da, proletaryayı sosyalizme boşvermeye zorladığında, ona "hizmet" etmiş oluyor. Kropotkin de, proletaryaya, geniş bir sanayi temeline dayanmayan dağınık topluluk "sosyalizmini" sunduğunda, ona "hizmet" etmiş oluyor. Ve Karl Marx da, bu proletaryayı, modern büyük çaplı sanayiin geniş temeline dayanarak proleter sosyalizmine çağırdığı zaman, ona hizmet etmektedir.
    Faaliyetlerimizin proletaryaya yararlı olması için ne yapmalıyız? Proletaryaya nasıl hizmet etmeliyiz?
    Materyalist teoriye göre belirli bir ülkü, ancak, ülkenin iktisadi gelişimine ters düşmezse, bu gelişimin gereklerine tümüyle cevap verebilirse, proletaryaya doğrudan bir yarar sağlayabilir. Kapitalist sistemin iktisadi gelişimi, günümüzde, üretimin toplumsal bir niteliğe büründüğünü, üretimin toplumsal niteliğiyle, mevcut kapitalist mülkiyetin temelden çeliştiğini göstermektedir. Dolayısıyla, temel görevimiz, kapitalist mülkiyetin kaldırılmasına yardımcı olmak ve sosyalist mülkiyeti kurmaktır. Ve bu, demektir ki, sosyalizmi unutmak gerektiğini ileri süren Bernstein'ın doktrini, iktisadi gelişmenin gerekleriyle temelden çelişir; proletaryaya zarar verir.
    Ayrıca, kapitalist sistemin iktisadi gelişmesi, bugünkü üretimin gün geçtikçe yayıldığını göstermektedir. Bu üretim, tek tek kentlerin ve illerin sınırları içinde kalmamakta, durmadan bu sınırları aşarak bütün ülkeye yayılmaktadır. Dolayısıyla, üretimin yayılmasına sevinmeli ve ayrı kentlere ve topluluklara değil, kuşkusuz gelecekte daha da genişleyecek olan, devletin bölünmez topraklarının tümüne, gelecekteki sosyalizmin temeli olarak bakmalıyız. Ve bu demektir ki, gelecekteki sosyalizmi, ayrı (sayfa 43) kentlerin ve toplulukların sınırları içine hapseden Kropotkin'in doktrini, üretimin güçlü bir biçimde genişlemesine bir engel oluşturur; proletaryaya zarar verir.
    Baş hedef olan, geniş bir sosyalist yaşam için savaş - işte proletaryaya böylece hizmet edebiliriz.
    Marx'ın teorik doktrininde çıkan ikinci pratik sonuç budur.
    Açıktır ki, proleter sosyalizmi, diyalektik materyalizmin mantıki sonucudur.
    Proleter sosyalizmi nedir?
    Bugünkü sistem, kapitalist bir sistemdir. Bu demektir ki, dünya iki hasım kampa bölünmüştür, küçük bir avuç kapitalistin kampı ve çoğunluğun, proleterlerin kampı. Proleterler, gece gündüz çalışırlar ama gene de yoksul kalırlar. Kapitalistler çalışmazlar ama gene de zengindirler. Böyle olmasının nedeni proleterlerin aptal, kapitalistlerin dahi olmaları değil, kapitalistlerin, proleterlerin emeğinin ürününü mal edinmeleridir, kapitalistlerin proleterleri sömürmeleridir.
    Proleterlerin emeğinin meyvesi, neden prolete
  • “A”
    Animal [Hayvan]

    Bir hayvanda beni etkileyen şey nedir? Beni etkileyen şey, evvela her hayvanın bir dünyaya sahip olması, bu çok merak uyandırıcı, çünkü öyle çok insan var ki, bir dünyası bile yok; bir dünyası olmayan bir sürü insan. Bunlar herkesin hayatını yaşar, yani herhangi birinin ve herhangi bir şeyin. Oysa hayvanlar, onların dünyaları var. Bir hayvan dünyası nedir? Bu bazen olağanüstü sınırlıdır, ki beni etkileyen şey de bu. Sonuç olarak, hayvanlar çok az şeye tepki gösterir...

    Evet, hayvanın ilk özelliği hikayesinde, mesele gerçekten de spesifik, özel hayvan dünyalarının varlığıdır. Belki de bazen, bu dünyaların yoksulluğu, bu dünyaların indirgenmiş karakteri, beni bu kadar etkiliyor.

    Parnet – Peki senin yaşam hayalin bu mu? Seni hayvanlara çeken şey bu mu?

    Bir hayvan olmak için bir dünyaya sahip olmak yeterli değil. Beni asıl büyüleyen şey yeryurt meseleleri. ... Yeryurdu olan hayvanlar -kabul, yeryurdu olmayan hayvanlar da var- ama yeryurdu olan hayvanlar, işte bunlar hayret vericidir, çünkü yeryurt oluşturmak, benim için, neredeyse sanatın doğuşu gibi bir şey. Bir hayvanın yeryurdunu nasıl işaretlediğini herkes bilir, hayvanın kendi yeryurdunun sınırlarını belirlemesini sağlayan, anal salgı bezleri, idrar vs. hikayeleri anlatılır durur. Ama bununla bitmez: Bir yeryurt işaretlenirken işe bir dizi duruş da müdahil olur, örneğin, alçalmak/kendini yukarı kaldırmak; bir renk dizisi, babunlar mesela, babunların popolarının rengi, tüm bunları yeryurtların sınırlarında gösterirler. Renk, şarkı, duruş: Bunlar sanatın üç belirleyicisidir. Yani renk ve çizgiler -hayvan duruşları bazen gerçek çizgiler oluşturur, renk, çizgi, şarkı -saf haliyle sanat işte budur. Öyleyse yeryurtlarını terk ettiklerinde ya da buralara geri döndüklerinde, tüm bunlar mülkiyet ve sahiplik alanında gerçekleşiyor diye düşünüyorum. Mülkiyet ve sahiplik alanında gerçekleşmesi çok şaşırtıcı, yani Beckett veya Michaux gibi söylersek “benim mülklerim”. Yeryurt hayvanın mülklerini oluşturur ve burayı terk ettiklerinde bunları tehlikeye atarlar; eşlerini tanıyan hayvanlar var, onları ancak yeryurdun içinde tanıyabilirler. İşte mucize buna denir.

    ... ben yeryurt mefhumuyla ilgileniyorum ve şöyle diyorum, bir yeryurt, yeryurdu terketme hareketine istinaden tanımlanır. O yüzden, bunu ifade edebilmek için, “barbarca” gelebilecek bir kelimeye ihtiyacım var: ... “yersizyurtsuzlaşma” kavramı. ... O yüzden şöyle diyorum, felsefe için -hayvanlara geri dönmeden önce- felsefe için bu oldukça çarpıcıdır: ... yeryurttan çıkma vektörü olmayan bir yeryurt olmaz... Ve aynı zamanda başka bir yerde, başka bir şey üzerinde yeniden yerliyurtlulaşma çabası olmadan bir yeryurttan çıkmak, yani yersizyurtsuzlaşmak da olamaz. Tüm bunlar hayvanlarda işler, beni etkileyen şey de bu. Genel olarak etkileyici olansa tüm bir göstergeler alanıdır. Hayvanlar göstergeler yayar, durmaksızın göstergeler yayar, göstergeler üretirler. Yani çifte anlamıyla, göstergelere tepki verirler. Örneğin, bir örümcek, ağına değen her şeye, herhangi bir şeye tepki verir, göstergelere tepki verir ve göstergeler üretir. Örneğin, şu ünlü gösterge, bu bir kurt göstergesi mi, bir kurdun izi veya başka bir şey mi? İzleri tanımayı bilen insanlara büyük bir hayranlık duyuyorum. ... O noktada, işte onlar da hayvandır, hayvanla hayvani bir ilişkileri vardır.

    Parnet: ... yazmak ve yazarla hayvan arasında bir bağlantı var mı?

    Elbette. Eğer biri bana hayvan olmak ne demektir diye sorsa, ... Hayvan olmak tetikte olmaktır. Hayvan esasen tetikte olan varlıktır. [Yazar tetiktedir, filozof tetiktedir]

    [Yazar, okurlarına yönelik, okurlarına doğru, okurlar 'için' yazar. Ama bu 'için' ne demektir?] ... yazarın okur olmayanlar için de yazdığını söylemek gerekir, yani onlara yönelik olarak değil de “onların yerine”. O yüzden, 'için' iki anlama gelir: onlara yönelik olarak ve onların yerine. [(Artaud, Faulkner, vb.) aptalların, okuma-yazma bilmeyenlerin, barbarların, hayvanların 'yerine' yazmak...] İnsan yazarken, özel bir meselenin peşinde değildir. Onlar gerçekten aptal ahmaklar; gerçekten, bu edebi sıradanlığın iğrençliği, her çağda ama özellikle son zamanlarda, insanları, bir roman yaratmak için mesela, kendine ait özel bir meseleye, küçük bir kişisel hikayeye sahip olmanın yeteceğine inandırıyor -kanserden ölen bir büyükanne, veya birinin özel aşk ilişkisi- ve işte bu kadar, bunun üzerine bir roman yazabilirsin artık. Böyle şeyler düşünmek utanç verici. Yazmak bir kimsenin özel meselesi değildir, aksine, insanın kendini evrensel bir meselenin içine atması anlamına gelir, roman olsun, felsefe olsun. Ne demek bu?

    Parnet: ['yerine' yazmak konusu, Bin Yayla'da ifade ettiğin alıntıya götürüyor bizi. “Yazar büyücüdür, çünkü hayvanı kendisine karşı sorumlu olduğu tek nüfus olarak görür.” Hofmannstahl.]

    Yazmak zorunlu olarak dili -ve dil sözdizimi olduğu için- sözdizimini belli bir sınıra kadar zorlamak demektir, çeşitli yollardan ifade edilebilecek bir sınır: Bu, dili sessizlikten ayıran sınır da olabilir veya dili müzikten ayıran sınır da olabilir, veya dili, şeyden ayıran sınır da olabilir, mesela ne? İnlemeden diyelim, acı dolu inlemeden... [İnsan ölmekte olan sıçan sürüsü için yazar. Çünkü söylenenin aksine, nasıl ölüneceğini bilen insanlar değil, hayvanlardır, ve insanlar öldüğünde, hayvanlar gibi ölürler.] [ölen küçük bir kedi gördüm, bir hayvanın nasıl öleceği bir köşe aradığını gördüm...] Ölümün de bir yeryurdu vardır, bir ölüm yeryurdu arayışı, ölünecek bir yer. Küçük kedinin kendini nasıl da daracık bir köşeye, bir açıya sıkıştırdığını gördük, sanki orası ölmesi için iyi bir noktaymış gibi.

    O halde, bir anlamda, yazar gerçekten dili sınıra doğru zorlayan kişiyse, yani dili hayvanlıktan ayıran, dili ağlamaktan ayıran, dili şarkıdan ayıran sınıra doğru zorlayan kişiyse, o zaman evet, yazar ölen hayvanlara karşı sorumludur demeliyiz, yani, yazar ölen hayvanlara hesap verir, harfiyen '... için' yazmak değildir bu, köpeğim ya da kedim için yazmıyorum ama ölen hayvanların vs. 'yerine' yazmak, dili bu sınıra taşımaktır. Dili ve söz dizimini, insanı hayvandan ayıran bu sınıra taşımayan bir ebediyet yoktur... İnsan bu sınırda olmak zorundadır.

    [Felsefe için de geçerlidir bu] İnsan düşünceyi düşünce olmayandan ayıran sınırdadır. Her zaman seni hayvanlıktan ayıran sınırda olmak zorundasın, ama bunu öyle bir biçimde yapmalısın ki artık ondan ayrı olmamalısın. İnsan bedenine ve insan zihnine özgü bir insan dışılık vardır, hayvanla kurulan hayvani ilişkiler vardır...

    “B”
    “Boire” [İçki içmek]
    23:36

    ...
    ...

    “C”
    “Culture”
    35:27 kültür

    [Kültürlü insanlar karşısında dehşete kapılıyorum. Her şeyi biliyorlar, her şey hakkında konuşabiliyorlar. Bu tiksindirici bir şey. Ne entelektüel ne de kültürlü bir olmadığımı söylediğimde, aslında çok basit bir şeyden, “rezerv bilgi”ye sahip olmadığımdan bahsediyorum.] ... herhangi bir rezervim, tedarikim, hazırlık kabilinden bilgilerim yok benim. Öğrendiğim her şeyi, belli bir iş için öğreniyorum, iş bittiğinde hemen unutuyorum, böylece on yıl sonra -ki bu bana büyük zevk veriyor- aynı konuya yakın ... bir şeyle ilgilenmem gerekirse, tekrar sıfırdan başlamam gerekiyor... [Tabi kalbimde taşıdığım Spinoza üzerine bilgiler hariç] [Kültür bir dolu konuşmaktan ibaret. Konuşmak kirli, oysa yazmak temiz. Konuşmak kirli, çünkü ayartıcı olabilmek demek bu. Entelektüeller seyahat falan etmiyorlar, onların seyahat dediği şey şaka gibi. Yaptıkları, konuşmaya gitmek için oradan oraya dolaşmak. Konuştukları bir yerden kalkıp, konuşacakları bir başka yere gidiyorlar. Konuşmalara dayanamıyorum] [Sergilere, sinemaya kültürlü olmak için değil, tetikte olmak için gidiyorum. Kültüre değil, karşılaşmalara inanıyorum, bu faaliyetlerimi tetikte olmaya yaptığım bir yatırımın parçası olarak görüyorum] [Karşılaşmaların insanlarla olduğuna inanılıyor, oysa bu korkunç bir şey. Çünkü karşılaşmalar insanlarla değil, şeylerle olur. Bir esim, bir müzik, vb.] [Tabi karşılaşma olacağı kesin değildir. Biri bir şey yaptığında, bu aslında ondan çıkıp gitmekle de ilgilidir, felsefenin içinde kalmak, bize ondan nasıl çıkılacağını da verir. Ben felsefeden felsefe yoluyla çıkmak istiyorum. Beni ilgilendiren asıl şey bu.] [Tiyatronun bizim çağımıza pek dokunduğunu hissetmiyorum] [Minelli veya Losey gibi sinemacılar]

    Parnet: Kültürel olarak zengin ve yoksul dönemleri düşünelim. [Şu an ne durumdayız?]

    [Yoksul bir dönem, ama endişe verici de değil.]
    [beni daha çok rahatsız eden] yoksul dönemlerde yaşayan insanların küstahlığı veya cüreti.

    Parajanov (bir film)

    [Yakınlarda bir filme gittim: Komiser] Film çok. Çok iyiydi, daha iyisi olamazdı... mükemmel. Ama bir tür dehşetle veya bir tür acımayla fark ettik ki bu film Rusların savaştan önce çektiği filmlere benziyor. ... O zamana ait her şey vardı, özellikle paralel montaj... Sanki savaştan bu yana hiçbir şey olmamış gibi. ... film kesinlikle iyi, ama tam da aynı nedenden dolayı, ... o kadar iyi değilse, nedeni yine buydu. Bu gerçekten de işinde son derece soyutlanmış olan birinin elinden çıkmış bir filmdi, o kadar ki 20 yıl önce çekilen filmler gibi film çekmiş. ... Arada olup bitenlerden hiç haberi olmamış yani... çünkü bir çölde büyümüş. Bu korkunç. Bir çölü geçmek... bir çölde çalışmak ... o kadar kötü bir şey değil. Korkunç olan, bu çölün içine doğmak, onun içinde büyümek. ... Yalnızlık hakkında bir intibanız olmalı.

    Yoksul dönemlerde olan budur. Şeyler ortadan kaybolduğunda, ... kimse bunu fark etmez. Bir şey kaybolduğunda, kimse eksikliğini çekmez. Stalin dönemi Rus edebiyatının [Rus resminin] kaybolmasına yol açtı ve ... Rusların çoğunluğu bunu fark etmedi.

    Bugünün yeni Beckett'leri, mevcut yayıncılık sistemi yüzünden yayımlanmıyorsa, kimse “onun gerçekten eksikliğini çekiyoruz!” falan diyemez.

    Birisi bir beyanat vermiş, şimdiye kadar duyduğum en küstah beyanat. Yayıncılık alanndan biri şunu söyleme cüretini göstermiş: “En başta Proust'u yayımlamayı reddeden Gallimard'ın yaptığı hatayı bir daha yapma riski kalmadı artık, çünkü bugün bunun için gereken bütün araçlara sahibiz...”

    Parnet: Beyin avcıları...

    Sanki ellerinde bir Geiger sayacı var da [yeni Beckettleri, Proustları tespit edebileceğiz! Kaldı ki yeni bir Beckett'ın karşımıza nasıl çıkacağını bile bilmiyoruz.]

    Bugünün krizini üç şeye bağlıyorum. Bir çöl dönemi şöyle tanımlanabilir: Öncelikle gazeteciler kitap formunu ele geçirmiş durumda. ... ama gazeteciler bir kitaba giriştiklerinde, başka bir yazma formuna geçtiklerine inanırlardı. ... Gazeteci olarak gazeteci, kitap formunu ele geçirdi, yani bir gazete yazısından farklı olmayan bir kitap yazmayı gayet normal buluyor, o kadar basit yani. Bu da hiç iyi bir şey değil. İkinci sebepse, şöyle genel bir fikrin egemen olması: Herkes yazabilir çünkü yazmak, bireyin küçük özel meselesi haline geldi. Mesela aile arşivlerine dayanarak, yazılı arşivlere veya kafanın içindeki arşivlere dayanarak. Herkesin bir aşk hikayesi var, herkesin hasta bir büyükkannesi var, herkesin korkunç koşullarda can çekişen bir annesi var. Öyleyse bu konuda ben de bir roman yazabilirim, diyorlar. Bu kesinlikle roman değil, gerçekten değil.
    Üçüncü sebep de şu: biliyorsun, gerçek müşteriler değişti. Demek istediğim, kimdir televizyon müşterileri? Dinleyenler insanlar değil, daha ziyade reklamcılar, gerçek müşteriler onlar.

    1.2

    Parnet: O zaman üçüncü sebep ne?

    Dediğim gibi, gerçek müşteriler reklamcılardır. Ve artık şöyle bir şey yok, demiştim ya, yayıncılıkta, editörlerin gerçek müşterilerinin potansiyel okuyucular değil de, dağıtımcılar olması tehlikesi var. Dağıtımcılar, editörlerin gerçek müşterileri haline gelirse ne olur? Dağıtımcıları ilgilendiren şey, hızlı geri dönüştür, bu da kitle tüketim ürünleriyle sonuçlanır, çok satanlar sisteminde hızlı geri dönüş vs. Söylemesi güç ama, bu tüm edebiyatın, Beckett tarzındaki tüm yaratıcı edebiyatın, bu sistem tarafından doğal olarak ezileceği anlamına gelir.

    Parnet: Şimdilerde olan da bu zaten, toplumun ihtiyaçlarına göre önceden şekillendiriliyorlar.

    Evet, kuraklık dönemi işte bununla tanımlanır. ... [durum o kadar da kötü değil tabi, korsan hareketler hep olacak] Ruslar edebiyatlarını kaybettiler, ama onu bir şekilde geri kazanmayı başaracaklar. ... yoksul dönemleri zengin dönemler izliyor.


    “D”
    “Desire” [Arzu]
    3:30

    Parnet: [Seni sözlüklerde arzunun filozofu olarak tanımlıyorlar. Arzu nedir?

    [Anti-Odipus kitabında çok basit bir çıkış noktamız vardı. Arzu hakkında o güne kadar çok soyut konuşuldu. Biz bu kitapta arzuyu somut bir biçimde ele almak istedik.] Çünkü, arzunun nesnesi olduğu varsayılan bir nesne çekip çıkardınız. Böylece artık şöyle denilebilirdi: Bir kadını arzuluyorum, bir yolculuğa çıkmayı arzuluyorum, bunu arzuluyorum, şunu arzuluyorum. Biz ise gerçekten çok ama çok basit bir şey diyorduk: Birini ya da bir şeyi asla arzulamazsınız. Her zaman bir yığışımı arzularsınız. Hiç de karışık değil. ... Sorumuz şuydu: Arzunun var olması ve öğelerin arzulanabilir olması için, bu öğeler arasındaki ilişkilerin doğası o zaman ne olmalı? Demeye çalıştığım, ben bir kadını arzuluyorum, ... [Proust bunu çok güzel açıklamıştı]. Bir kadını arzulamıyorum, bu kadında kuşatılmış olan manzarayı da arzuluyorum, öyle bir manzara ki gerekirse -ne bileyim- hissettiğim bir manzara. Onu kuşatan manzarayı kat kat açmadıkça, mutlu olamayacağım, yani arzuma ulaşamamış olacağım, arzum doyurulmadan kalacak. ... Bir kadın “bir elbise istiyorum” ... dediğinde ... O bütün bağlamıyla onu arzular; bizzat kendisinin örgütleyeceği, kendi yaşamına dair bir bağlamla. Sadece manzarayla değil, aynı zamanda arkadaşlarıyla, arkadaş olmadıklarıyla, kendi mesleğiyle birlikte arzular. Bir şeyi asla kendi başına arzulamam. Bir yığışımı da arzulamam, bir yığışımın içinden arzularım. [Bir içki içmeyi arzuluyorum, dediğimde] ... bir asamblaj içerisinde akmayan -tam anlamıyla akışı kastediyorum- arzu yoktur. Öyle ki arzu benim için her zaman -arzuya karşılık gelebilecek soyut bir terim arıyorum- her zaman kostrüktivizm olmuştur. Arzulamak bir asamblaj inşa etmektir: bir etek yığışımı, bir güneş ışını yığışımı, ... bir manzara, bir renk. Arzu bir asamblaj kurmaktır, bir bölge inşa etmek, gerçekten bir araya toplamak. ... Yani bunların hepsi, fiziki fenomenlerle alakalıdır. Bir olayın meydana gelebilmesi için, bir potansiyel farkı zorunludur, potansiyel farkının olabilmesi için de iki düzeye ihtiyaç vardır. ... Her birimiz zamanımızı inşa ederek geçiririz... psikanalistler arzudan gerçekten de rahiplerin bahsettiği gibi bahsediyorlar... Bunu da hadım edilmeye yakılan o büyük ağıtın kisvesi altında yapıyorlar; hadım edilme, ilk günahtan bile beterdir. Hadım edilme... arzunun üzerindeki, aşırı korkutucu, bir nevi büyük bir lanet.

    Anti-Ödipusta ne yapmaya çalıştık? Psikanalize doğrudan karşıt olan üç temel nokta vardı...: 1) Bilinçdışının bir tiyatro olmadığına, Hamlet ve Ödipus'un sahnelerini sonsuzca oynadığı bir yer olmadığına inanıyoruz. Bilinçdışı bir tiyatro değil, bir fabrikadır, üretimdir. Bilinçdışı orada üretir, durmaksızın üretir... 2) sabuklama... sabuklama arzuyla çok yakından ilişkilidir. Arzulamak, bir ölçüde sabuklamak anlamına gelir. Sabuklamanın neresinden bakarsanız bakın, onun psikanalistlerin ona yapıştırdıkları şeyin tam tersi olduğunu görürsünüz, yani baba ya da anneyle ilgili sabuklamayız. Bunun yerine tamamen farklı bir şey için sabuklarız: Tüm dünya hakkında sabuklarız. Tarih, coğrafya, kabileler, çöller, insanlar, iklimler, vb. ... Sabuklamanın dünyası şudur. “Ben bir hayvanım, bir zenci” der Rimbaud. Yani: Benim kabilelerim nerede, nasıl düzenlendiler, çölde nasıl hayatta kalıyorlar vs. Çöl sabuklama coğrafi-politiktir; psikanalistler ise onu her zaman ailevi belirleyenlere bağladılar, “Anti-Ödipus”tan onca yıl sonra bile, psikanalistlerin sabuklamadan hiçbir şey anlamadıklarını düşünüyorum. Herkes, o küçük ailesini değil, dünyayı sabuklar. ... Edebiyatın birisinin küçük özel meselesi olmadığını söylediğimde de aynı şeyi söylüyorum aslında... 3) Arzu her zaman kendisini kurar, ... daima çeşitli öğeleri oyuna dahil eder; psikanaliz ise bizi her zaman tek bir etmene, bazen babaya, bazen anneye, bazen fallusa vs. Çokluğu görmezden gelir.

    Uzun bir işbirliğinden sonra Freud'dan kopan Jung'un sevdiği bir metninde çok hoşuma giden bir olay vardır. Jung Freud'a rüyasında ölü kemiklerinin toplandığı bir yer gördüğünü anlatıyor ve Freud gerçekten de hiçbir şey anlamıyor. Jung'a ikide bir “kemik gördüysen, bu birinin ölümü anlamına gelir” diyor. Fakan Jung ona anlatmaktan asla vazgeçmiyor: “Kemik demedim, ölü kemiklerinin toplandığı yeri gördüm” dedim. Freud bunu anlamıyor. Kemiklerin toplandığı yerle kemik arasındaki farkı yakalayamıyor. Şöyle ki: Bir kemik yığını yüzlerce, binlerce, on binlerce kemik demektir... Çokluk budur işte, asamblaj budur... Bir kemik yığını içinde yürüyorum... Bu ne anlama gelir? Arzu nereden “geçer”? Bir asamblajda, daima kolektif türden bir konstrüktivizm vardır vs., arzu budur. Bu binlerce kafatası, binlerce kemiğin arasında benim arzum nereden “geçmektedir?” Sürü içinde benim arzum nereden “geçmektedir?” Sürü içinde konumum nedir? Sürünün dışında mıyım, yanında mı, içinde mi, merkezinde mi? Tüm bunlar arzu fenomenleridir. Arzu budur.

    Parnet: Bu kolektif asamblaj tam da... “Anti-Ödipus”. 1972'de yazılan bir kitap olduğundan, kolektif asamblaj Mayıs 68'in ardından tam da uygun bir anda ortaya çıktı, yani bir tür yansımaydı...

    Deleuze: Kesinlikle.

    Parnet: ... belli bir dönemin yansımasıydı, ve kendi küçük meselesini sürdüren psikanalize karşıydı.

    Deleuze: Sadece şöyle denilebilir: Sabuklama ırkları ve kabileleri sabuklar, halkları, tarihi, coğrafyayı sabuklar. Bana göre tüm bunlar Mayıs 68'le örtüşüyor. Bence, [Mayıs 68] ailevi sabuklamaların pis, boğucu atmosferine biraz temiz hava getirme çabasıydı. İnsanlar sabuklamanın tam da bu olduğunu açıkça gördüler... Eğer sabuklayacaksam, bu çocukluğumla, benim küçük özel meselemle alakalı olamaz. “Sabukluyoruz”... Sabuklama kozmiktir. Dünyanın amaçları hakkında, parçacıklar, elektronlar hakkında “sabuklanır”. Kesinlikle anne baba hakkında değil.

    Parnet: Evet, doğrusu bu kolektif arzu asamblajıyla ilgili bazı yanlış anlamalar olduğunu hatırlıyorum... 1970'lerde, Vincennes'de üniversitede, bu “arzu”yu pratiğe geçirmek isteyip de, sanki gerçekten pek de anlamamışlar gibi, topluca karasevdalara düşen insanlar vardı. Yani demek istediğim ya da daha doğrusu tam da Nincennes'de bir sürü “deli” olduğu için... Psikanalizle savaşmaya şizoanalizden başladığın için, herkes deli olmanın, şizo olmanın iyi bir şey olduğunu düşünüyordu... Bu yüzden öğrenciler arasında inanılmaz şeylere şahit olduk. Bana arzuyla ilgili bu yanlış anlamalar hakkında bazı komik hikayeler, belki de o kadar da komik olmayan hikayeler anlatmanı istesem.

    Deleuze: Sanırım yanlış anlamaları daha soyut olarak ele alabilirim. Yanlış anlamalar genellikle iki noktayla, az çok aynı kapıya çıkan iki durumla ilintiliydi. Bazı insanlar arzunun bir kendiliğindenlik biçimi olduğunu düşündüler. Dolayısıyla o binbir türlü “kendiliğindenlik” hareketleri ortaya çıktı; ve diğerleri arzuyu bir parti yapma vesilesi olarak gördü. Bizim için her ikisi de değildi, ama bunun pek önemi yoktu, çünkü asamblajlar oluşturdu, hatta deliler de, deliler, deliler... O kadar çoktular ki, her türlüsü vardı. O sırada Vincennes'de olup bitenlerin parçasıydılar onlar da. Fakat delilerin kendi disiplinleri, kendi yordamları vardı... kendi konuşmalarını, kendi müdahalelerini yapıyorlardı. Onlar da bir asamblaja girdiler, kendi asamblajlarını inşa ettiler. Asamblaj içinde çok başarılıydılar. Delilerde bir tür hinlik, kavrayış ve genel olarak iyi niyet vardı. Ama teori düzeyine gelirsek, pratik olarak bunlar kurulan ve ardından dağılan asamblajlardı. Teorik olarak, yanlış anlama şunun gibi bir şeydi: Tamam, arzu kendiliğindenliktir, bu yüzden onlara kendiliğindenciler dendi; ya da parti yapmaktı, oysa bu demek değildi.

    Arzu felsefesi denen şey aslında insanlara sadece şunu söylüyordu: Gidip psikanalize girme, asla yorumlama, asamblajları deneyimle/deneyle, sana uygun olan asamblajları ara ve ortaya çıkar, herkesin aramasına izin ver... O halde asamblaj nedir? Benim için bir asamblaj -Félix için değil, o başka türlü düşünüyordu belki de... bilmiyorum- benim için, şöyle diyebilirim, bir asamblajın dört bileşeni vardı... Bu çok çok kabaca böyledir tabii, kendimi bağlamıyorum, belki de altı tanedir... 1) Asmblaj “şey durumları”nı kasteder, böylece her birimiz kendimize uygun olan “şey durmu”nu bulabiliriz. Daha önce içmekle ilgili konuşurken örneğin, bu kafeyi seviyorum, şu kafeyi sevmiyorum, belli bir kafedeki insanları seviyorum vs. demiştik. İşte bu bir “şey durumu”dur. 2) Asamblajın başka bir boyutu ise, “les énoncés”, yani sözce türleridir, her insanın bir üslubu, bir konuşma tarzı vardır. Dolayısıyla, o iki şey arasındadır. Örneğin, kafede arkadaşlar vardır ve herkesin arkadaşlarıyla belli bir konuşma tarzı vardır, her kafenin de kendi tarzı vardı -kafe diyorum ama bu diğer her şey için de geçerlidir. Yani dolayısıyla asamblaj “şey durumları”nı kapsar ve sonra sözceleri, sözceleme tarzlarını... Bu gerçekten ilginçtir... Tarih bundan üretilir. Yeni bir sözce türü ortaya çıktığında, örneğin Rus devriminde, Leninst türden sözceler ne zaman, nasıl, hangi biçimde ortaya çıktı? Mayıs 68'de, 68 sözcelerinin ilk biçimleri ne zaman görüldü? Bu çok karmaşıktır. Her durumda, her asamblaj sözcelem tarzlarına işaret eder. 3) Asamblaj, yeryurda işaret eder, her birimiz bir yeryurt seçer ya da yaratırız. Bir odada sadece yürürken bile bir yeryurt seçeriz. Tanımadığım bir odaya girerim, odanın içinde kendimi en iyi hissedeceğim noktayı, yeryurdu ararım. 4) Ve sonra yersiyurtsuzlaşma dememiz gereken süreçler vardır, yani yeryurdu terk edişlerimiz.

    Bir asamblajın bu dört boyutu, şey durumlarını, sözcelemleri, yeryurtları, yersiyurtsuzlaşma hareketlerini kapsadığını söyleyebilirim. Arzu bu [bileşenler] içinde akar.

    O zaman... deliler...

    Parnet: “Anti-Öidipus”u bir şekilde fazlasıyla motomot okuyup uyuşturucu kullanan insanlar yüzünden, kendinizi sorumlu hissediyor musunuz? Çünkü demek istediğim, bu bir sorun değil, bu genç insanları aptalca şeyler yapmaya kışkırtmak gibi bir şey değil.

    Deleuze: Birisi için bazı şeyler kötü gittiğinde, elbette daima sorumluluk hissederiz...

    Parnet: “Anti-Ödipus”un ne gibi etkileri oldu?

    Deleuze: ... ve her zaman bir şeylerin iyi gitmesi için bir şeyler yapmaya çalıştım. Ne olursa olsun, ve bundan onur duyuyorum- Bu gibi meselelerde asla kurnazlık yapmaya çalışmadığıma inanıyorum. Bir öğrenciye asla, hadi git, git ve kafayı bul demedim, bunun üstesinden gelmelerine yardımcı olmak için elimden geleni yapmaya çalıştım. Çünkü en hafif bir şeyin bile aniden bir insanı devirebileceğinin ve onu pelteye çevirebileceğinin kesinlikle farkındayım. İçiyorlarsa, peki tamam... Kimseyi asla suçlayamam... Ne yaparlarsa yapsınlar, hiç suçlamak istemem... Bir insanın uyuşturucu almasına katlanabilirim, ama bir insanın, ne bileyim, vahşiye dönecek kadar uyuşturucu almasına katlanamam, demek istediğim bu.

    [Anti-Ödipus'un etkisi, pelteye dönmeyi önlemek oldu] ... şizofreninin başlangıç aşamalarında olan birinin, baskıcı bir hastaneye atılıvereceği bir duruma gelmesini [önlemek], hepsi bu..

    [Anti-Ödipus kitabının amacı şuydu:] Lime lime edilmiş bir paçavraya dönüşmeyin. Şizofrenik süreci baskıcı hastane sürecinin karşısına koymaktan hiç vazgeçmedik ve bize göre Terör, bir “hastane yaratığı” üretmekten kaynaklanıyordu.

    [Anti-Ödipus kitabını bugün de değerli kılan, bilinçdışı kavramına sahip hala tek kitap oluşu.] 1) Bilinçdışının çocukları, 2) Dünya sabuklaması olarak sabuklama, yani aile sabuklaması değil, kozmik sabuklama, ırkların sabuklaması, kabilelerin sabuklaması, bunlar iyidir, ve 3) bir makine ve bir fabrika olarak bilinçdışı, bir tiyatro olarak değil.


    “E”
    “Enfance” [Çocukluk]
    30:58

    Çocukluğumdan çok az anım var, çünkü bellek bana göre geçmişi hatırlamaktansa reddetmesi gereken bir yetidir. Bellek, onu reddetmek için birçok anı gerekir. Bunun nedeni tam da belleğin bir arşiv olmamasıdır. Şöyle bir şey hatırlıyorum...

    Gerçekten de yazma işinin, kişinin bireysel durumuyla hiç ilgisi olmadığını düşünüyorum. Bu kişinin bütün ruhunu buna katmadığı anlamına gelmez. Edebiyat ve yazmak, yaşamla derinden bağlantılıdır. Ama yaşam, kişisel olandan öte bir şeydir. Kişinin hayatıyla, yazarın kişisel hayatıyla ilgili bir şeyi edebiyata sokan her şey, doğası gereği talihsizdir, doğası gereği acıklıdır, çünkü bu kişiyi görmekten alıkoyar, onu engeller. O küçük özel meselesine başvurmasına neden olur. ... Nasıl insanların kuşattığı hayvan-oluşlar varsa çocuk-oluşlar da vardır. Yazmanın her zaman bir şey-oluş demek olduğuna inanıyorum, sadece yazmak için yazılmamasının sebebi de budur. İnsanın, yaşama ait bir şey içinden geçtiği için, bu şey her ne ise, onun için yazdığını düşünüyorum. ... İnsan hayat için yazar, bu budur. Ve o insan bir şey haline gelir. Yazmak oluştur; bir yazar haricinde, istediği her ne ise o haline gelmektir ve bir arşiv oluşturmak haricinde istediği her şeyi yapmaktır. Arşive saygı duysam da yaptığımız şeyde bir sorun yok. Arşiv yaratıyoruz ama bunun sadece başka bir şeyle ilgisi olduğu için anlamı var. Bir arşiv yaratmak için sebep varsa, bunun nedeni, başka bir şeyle ilgisi olmasıdır.

    [Deleuze, bir şairin şiirinden alıntı yapıyor:] “Şanslı kuşaklarda, epik şiir altı uyaklı dizelerle ve vakayinamelerde söylenirken benim için bir boşluk işareti var, benimle yüzyıl arasında bir uçurum uzanıyor, mırıldanan zamanla doldurulmuş bir hendek.

    Ailem ne söylemek isterdi? Bilmiyorum. Doğumdan beri geveliyor, yine de söyleyecekleri var. Bu anadan doğma geveleme bana ağır geliyor ve benim kuşağımdakilerin çoğuna da. Bize konuşmak değil kekelemek öğretildi ve sadece yüzyılın kabaran gürültüsünü dinleyerek ve dalgasının çıkardığı köpükle aklanıp paklanarak bir dil edindik.”

    [Bu şiirin benim için anlamı] … yazmanın hayata tanık olmak, hayata tanıklık etmek olduğu anlamına geliyor. Daha önce de ölen hayvanlar için konuştuğumuz anlamda. Dildeki kekelemedir bu. Çocukluğu çağırarak edebiyat yapmak, edebiyatı o küçük özel meselenin içine sokmaktır. Bu tamamen iğrençtir. K-mart edebiyatı, Pazar edebiyatı çok satanları, hepsi boktandır. Dili, bu kekelediği noktaya kadar itmezseniz -hiç kolay değildir bu, kekelemek yeterli değildir, bı bı bı, falan… O noktaya erişemezseniz, o zaman Edebiyatta, dilin bir sınıra doğru zorlanmasıyla, nasıl bizzat dilin ve yazarın bir hayvan-oluşu söz konusu oluyorsa, belki bir çocuk-oluş da vardır, ama bu artık onun çocukluğu değildir. Evet, çocuk olur ama bu kendisinin ya da başkasının değil dünyanın çocukluğudur, bir dünyanın çocukluğudur. Bu yüzden çocukluğuyla ilgilenen yazarların canı cehenneme, böyle devam edebilir, ne ala, hak ettikleri edebiyatı üretirler.

    Çocukluğuyla ilgilenmeyen biri varsa, bu kesinlikle Proust’tur, örneğin… Güzel, o zaman, yazarın görevi gidip aile arşivlerini kazmak değildir, bir kimsenin çocukluğu kimse için ilginç değildir, kimse ilgilenmez. … Bizim görevimiz yazmak yoluyla çocuk olmaktır, dünyanın çocukluğuna ulaşmaktır, dünyanın çocukluğunu yeniden tesis etmektir. Edebiyatın görevi budur.

    Yazmak oluştur, ama ne yazar olmak ne de kendi kendinin hatırat yazarı olmaktır. Bir roman yazacaksam bunun nedeni aşk hikayemin olması değildir, böyle şeyler düşünmek adiliktir. Bu sadece vasat değil, adicedir. [İnsan kendi çocukluğu üzerine bir yazı yazsa bile, buradan bir dünya dili çıkarmak zorundadır, dilin kendi üzerinde çoğalmasını sağlaması gerekiyor.]

    “Bir zamanlar olduğum çocuğun hiçbir önemi yok. “Ama ben sadece olduğum o çocuk da değilim, diğerlerinin arasında bir çocuk, diğerleri gibi bir çocuktum” demek gerekir. Ben herhangi olan o çocuk fikrinde, ilginç bir şeyler bulmuşumdur hep, yoksa “ben o özel çocuktum” fikrinde değil… … Her zaman şunu savundum, yani insanların belgisiz sıfatın önemini anlayamadıklarını. … ben, ben, ben… belgisiz sıfat son derece zengindir.

    Parnet: Bu çokluktur, buna döneceğiz.


    “F”
    Fidélité [Sadakat] [xDost?]
    1:07:27

    Sadakat diye bir şey yok. [Dosluk sadakatten farklı bir şey] Birinin dostu olmak, bir algı meselesidir. … aynı fikirlere sahip olmak demek değildir. Ama biriyle ortak bir yanı olmak ne demektir? Kendinizi anlatmanız gerekmeksizin birbirinizi anlarsınız. [Ortak konularda anlaşmaktan bahsetmiyorum, fikirler ortak olmayabilir ama ortak bir dil ya da bir dil-öncesi ilişkisinden söz ediyorum. Fikirleriniz, konularınız ortak değil, ama anlıyorsunuz.] [Bir jest, bir alçakgönüllülük, anlamlı olmasa bile sahip olduğu bir düşünce,…] Tüm yaşama, onun dirimsel köklerine kadar uzanan cazibe türleri işte bunlardır ve birisi bir başkasıyla böyle dost olur.

    Her birimiz için sözceler vardır, o sözceyi duyduğunuzda, “ne diyor bu allahaşkına” “nasıl boş laflar bunlar?” dersiniz. Geri alınamayacak sözceler vardır. Oysa cazibe, tersine, öyle bir cazibesi olan, öyle bir zarafeti olan önemsiz sözceler vardır ki, hemen şöyle dersiniz, “Bu insan, benim” -tam benlik anlamında, benim-. Ve benim de tam onluk olabilmeyi ummam anlamında. Buradan dostluk doğar. Bu yüzden ortada bir algı meselesi vardır. [Sürekli göstergeler yayan, göstergeler çözen ikili anlaşmalar…] Yani böyle olunca, tek kelime etmeden biriyle saatler geçirebilirsiniz. Ya da tamamen anlamsız şeyler söyleyerek.

    … filozof bir bilge değildir, … bilgeliğin dostu, bir dost’tur. Yunan olgusu özgür insanların rekabetidir. [Bu yüzden bu kadar münakaşacıdırlar]


    2.1


    “G”
    “Gaouche” [Sol]
    01:46

    FKP Fransız Komünist Partisi. [Partiye girmedim, çünkü çok çalışkandım ve toplantıları sevmiyordum. Çok yetenekli arkadaşlarım vardı ve vakitlerini tezlerine verseler partiye daha yararlı olacaklardı. Oysa onlar zamanlarını Stocholm Bildirisi için imza kampanyasıyla geçiriyorlardı.] [Stalin'in daha yeni keşfettikleri o canavarlıkları...] [Tüm devrimler hazin bir sonuçla bitti. Ama sorun bir devrimin başarısı ya da başarısızlığı değil, insanın devrimcileşmekten asla vazgeçmeyişidir.] [Güney Afrikalılar, Filistinliler bir devrimci-oluşa yakalanmışlardır.] Tiranlık koşullarında, zulüm koşullarında insanların işi etkin olarak devrimci-oluşlara girmektir çünkü yapacak başka hiçbir şey yoktur.

    [“İnsan hakları” tamamen soyut, bomboş bir şeydir.] Arzu bir nesne inşa edip bunu arzuluyorum demek değildir. Örneğin, özgürlüğü arzulamayız. Boştur bu. Daha ziyade şunu arzularız... kendimizi durumlar içinde buluruz. [Örneğin Ermenistanla ilgili durum] Sovyet Cumhuriyeti anklavı içinde başka bir anklav. ... Ama Ermenilerin katli ortada. Sonra Ermeniler bir deprem yaşıyor] İnsanlar “insan hakları” dediklerinde bu entelektüel bir söylemdir sadece. [Ermenilerin sorunu “insan hakları” değil ki. Asamblaj dediğimi işte bu. Yani arzu daima asamblajlarda gelir. Tüm bunların içinde bu anklav nedir? -Anklav bir ülkenin başka bir ülke tarafından kuşatılmış toprağı- Yeryurt meselesidir işte bu, insan hakları değil, yeryurdun düzenlenmesi ile ilgilidir. [Ermeniler her yönden kuşatılmış. Peki ne yapacaklar? Bu bir insan hakları ya da adaletle ilgili bir mesele değil, daha ziyade içtihatla ilgili bir meseledir. Bu durumların soyut haklarla hiç ilgisi yoktur. Bunlar menfur vakalardır. İnsanların maruz kaldığı menfur şeylerin hepsi bir vakadır. Ermeni sorunu olağanüstü karmaşık bir içtihat probleminin çok tipik bir örneğidir.] Özgürlük adına harekete geçmek, devrimcileşmek, adalet sistemine gelindiğinde, içtihatla hareket etmek demektir. Hukukun icadı işte tam bu demektir. ... mesele insan haklarını uygulamak değil, yeni içtihat biçimleri icat edebilmektir ki böyle bir vaka bir daha mümkün olmasın. İşte bu tamamen farklı bir şeydir. [İçtihadın ne olduğuna bir örnek vermek gerekirse...] İnsanlar eskiden takside sigara içerdi. [“insan hakları” yoktur, sadece yaşam hakları vardır ve yaşam kendini vaka vaka açar] [Bir adam taksiciye dava açıyor ve kazanıyor -bugün olsa bu böyle olmaz tabi. Taksici hangi gerekçeyle kaybetmişti? Birisi bir taksiye bindiğinde onu kiralıyor demektir. Kiracı statüsü: kiracı kiraladığı meskende sigara içme hakkına sahiptir. Ama on yıl sonra bir daire gibi kiralanan taksi durumu yok artık, gerekçe taksinin bir kamusal hizmet biçimini alması.] ... işte özgürlük için savaşmak, gerçekten de içtihada girmektir. [insan hakları felsefi açıdan tamamen boş bir meseledir] Solda olmak bence bu demektir, hukuk yaratmaktır, hukuku yaratmak.

    68 oluşun çıkagelmesidir. ... 68 saf haldeki gerçekti. Bir anda başımıza gelen gerçekti. İnsanlar bunu anlamadılar, “Bu da nesi?” dediler. Gerçek insanlar, gerçeklikleri içindeki insanlar. Bu müthiş bir şeydi. ... Bir oluştu bu. Bir kere, oluşlar kötü de olabilir, tarihçilerin onu anlayamamış olması zaten neredeyse zorunluydu. Tarih ve oluş arasındaki farka öylesine inanıyorum ki... 68, devrim geleceği olmayan bir devrimci-oluştu. ... Saf oluş fenomenleri insanları her yanlarından sarmıştı, hayvan-oluşlar, çocuk-oluşlar, erkekler için kadın-oluşlar, kadınlar için erkek-oluşlar. ... Her durumda, Mayıs 68 oluşun çıkagelmesidir.

    Bence solcu hükümet diye bir şey yoktur, ... hükümetler arasında hiçbir fark yoktur demek anlamına gelmez bu. Umabileceğimiz en iyi şey, bir hükümetin soldan olan belli taleplere ve hak iddialarına olumlu yaklaşmasıdır. Ama solda olan bir hükümet yoktur, çünkü solda olmanın hükümetlerle hiç ilgisi yoktur. [Solcu olmanın anlamı nedir? Bu bir algı meselesidir: Solda olmamak ne anlama gelir? Çin çok uzaktır, öyleyse Avrupa için ne yapabiliriz denir.] Solda olmak ise bunun tam tersidir: O algılamaktır... [Japonların böyle algıladıkları söylenir. Onlar önce dünyayı algılarlar, sonra kıtaları, sonra ülkeleri ve en son beni] Bu bir algı fenomenidir, ufku algılamaktır. Solcu gibi algılarlar.] Bu bir ahlak meselesi değil, bizzat algı meselesidir. [Öyleyse kenarlardan başlıyoruz. Bunların çözülmesi gereken sorunlar olduğunu bilmek, bir anlamda savunmak ve düşünmek. Solda olmak, gerçekten de düzenlemeler bulmaktır, dünya çapında asamblajlar bulmaktır.] Solda olmak Üçüncü Dünya sorunlarının bize mahallelerimizdeki sorunlardan daha yakın olduğunu bilmektir. İkincisi, solda olmak doğası itibariyle [şu] olmaktır ya da daha ziyade bir oluştur, -bir oluşlar sorunudur-, azınlık-oluşu hiç bırakmamak demektir. Yani sol asla sol olarak çoğunluk değildir. Çoğunluk daima [bir şeyi] önvarsayar. ... çoğunluk daima bir standardı önvarsayar. Batı'da her çoğunluğun önvarsaydığı standart şudur: 1) erkek 2) yetişkin 3) heteroseksüel, 4) şehirde yaşayan... [Dolayısıyla çoğunluk bu standartlardan oluşan yığışımı kim ya da ne oluşturuyorsa o yığışıma yönelir.] ... bir çoğunluk, nihayetinde, aslında hiç kimse değildir, boş bir standarttır. İnsanların çoğu kendilerini bu standart içinde tanırlar, ama kendi içinde bu standardın içi boştur.

    ... kadınlar, kadın verili değildir, doğaları gereği kadın değildirler. Kadınların bir kadın-oluşları vardır, dolayısıyla kadınların bir kadın-oluşu varsa, erkeklerin de kadın-oluşu olacaktır. ... Çocukların kendi çocuk-oluşları vardır. Doğaları gereği çocuk değildirler. Tüm bu oluşlar, işte azınlıklar bunlardır.

    Parnet: Yani erkeklerin erkek-oluşu olamaz, çok talihsiz!

    Hayır, bu çoğunlukçu bir standarttır, heteroseksüel, yetişkin, erkek. Onun oluşu yoktur. Bir kadın haline gelebilir ve sonra azınlıkçı süreçlere girer. Sol, azınlıkçı oluş süreçlerinin yığışımıdır. Yani epey birebir anlamıyla şöyle diyebilirim: Çoğunluk hiç kimsedir, azınlık herkestir. [Azınlığın herkes olduğunu bilmek, solda olmak budur.]


    “H”
    [Felsefe Tarihi]
    27:14

    Bir beden ne yapabilir? - Spinoza

    Filozof temaşa eden ya da hatta düşünümleyen biri değildir. Filozof yaratandır ve çok özel bir şey yaratır: kavramlar... [Örneğin Platon'un 'idea' dediği şey...] ... başka bir şey olmayan şeydir, yani ancak ne ise o olan.. [şimdi bu oldukça soyut görünüyor, oysa daha önce değilim gibi soyut olmamalı.] Sadece ne ise o olan bir şey; işte bu soyuttur. ... Yalnızca anne olan bir anne düşünelim... [onun aynı zamanda bir eş, başka bir annenin kızı olduğunu unutalım] ... kendisi de başka bir annenin kızı olmayan bir anne... işte “anne İdeası” dememiz gereken şey budur. ... [İşte Platon'un yarattığı bir kavram olarak İdea budur] saf olarak şeyin ideası... İdeayı tanımlayan, saflıktır. [Ama bu hala soyut kalıyor, neden?]

    Bugün bu kavram yaratımı fikri medya ve reklamcılık tarafından ele geçirildi; bilgisayarlarla kavramlar yaratabileceğinizi söylüyorlar, “iletişim” için felsefenin bütün bir dilini çalarak, “yaratıcı” olmak ve kavramlar yaratmak” gerektiğini söylüyorlar.

    58:37 hata (17. yy) X yanılsama (18. yy) X aptallıktan kaçınmak (19.yy) ... [bunları toplumsal olaylara bağlayabiliriz, ama aslında problemlerin kuruluşu olarak da görebiliriz] [Felsefede doğru ile yanlışı aramanın -daha çok bir anlam meselesidir-, hakikati aramanın bir faydası yoktur]

    ... tüm aşkınlığı reddeden filozoflar: Spinoza, Nietzsche. Onlar içkinliğin yazarlarıdır.

    [Felix'le aradığımız şey bilinçdışının içkin olan boyutuydu. Psikanaliz tam anlamıyla aşkın kavramlarla, yasa, baba, anne, vb. uğraşırken...]


    “İ”
    [İdée]
    1:10:10

    Yaratmak bir fikre sahip olmaktır. [Her faaliyette vardır bu. Ama binde bir olan bir şeydir, her gün başımıza gelmez.] Felsefede fikir kavramlar biçiminde oluşur. [Yönetmen Minelli'nin yarattığı bütün eserlerde bana sanki kendine şunu soran biri var gibi geliyor: “İnsanların rüya görmesi tam olarak ne anlama gelir?”, sadece Minelli'ye ait olan bir soru: “Bir başkasının rüyasının içine düşmek ne demektir?”]

    Bence sanatçı algılamlar yaratan kişidir. [Neden algılama değil de şu tuhaf algılam kavramını kullanıyoruz?] Tam da algılamların, algılar olmamasından ötürü... Bir edebiyatçı... ne ister? Bence onun istediği; kendilerini yaşayanlardan daha uzun yaşayan algıların ve duyumların bir yığışımını kurabilmektir. İşte bir algılam tamı tamına budur: kendilerini yaşayanlardan daha uzun yaşayan algıların ve duyumların bir yığışımı. [Tolstoy'un Çehov'un bir ressamın bile tasvir edemeyeceği bazı tasvirler...] Yani duyumsamaların, görsel duyumsamaların, işitsel ve hatta neredeyse tat almaya ilişkin duyumsamaların, ağza giren bir şeyin duyumsanmasının, tüm bunların karmaşık bir ağı... İşte bu karmaşık duyumsamalar ağına, onları yaşayan kişiden radikal bir bağımsızlık kazandırmayı deneyelim... Peki ama bunu yaşayan kişi ölüp gittikten sonra ya da başka bir şey yapmaya geçtiğinde ne olur? Bu duyumsamalar ağı neye dönüşür? [Buna sanat yanıt verir] Bu karmaşık duyumsamalar ağına bir süre ya da bir sonsuzluk vermektir bu, ki artık bu duyumsamalar, biri tarafından yaşanmış şeyler gibi anlaşılmaz, ya da en fazla, romandaki bir karakter, kurgusal bir karakter tarafından yaşanmış şeyler olarak anlaşılır. Kurgusalı meydana getiren şey tam da budur. [Bir ressamsa algılamlara tutarlılık verir] Ressam algılamı algının içinden çekip çıkarır.

    Duygulam [affect]... Tabii ki duygulamsız algılamlar yoktur, ama duygulamlar şuna benzemez.. Algılamı, duyumların ve algıların onları yaşayanlardan bağımsızlaşan bir yığışımı olarak tanımlamaya çalışmıştım. Duygulamlar ise bence oluşlardır, kendilerini yaşayanlardan taşan oluşlar. Kendilerini yaşayanların kuvvetini aşan oluşlar. İşte duygulam budur. Hatta neredeyse şöyle diyebilirim, müzik duygulamın büyük yaratıcısı değil midir?

    Spinoza, Nietzsche “görmemizi” sağlar. Onlar ayrıca önümüze olağanüstü duygulamlar yağdırırlar. ... müzik bazen renklerin “görünmesine” neden olur.

    “J”
    [Neşe]
    1:25:05

    Neşe ve keder...

    Bir eyleme gücünü doldurmaktan ibaret olan her şeyin neşe olduğunu söylemektir bu aslında. Onu doldurduğunuzda, eyleme güçlerinizden birini gerçekleştirdiğinizde neşe duyarsınız. ... Fakat 1güç” sözcüğü ikirciklidir. Keder, doğru ya da yanlış, muktedir olduğuma inandığım bir eyleme gücünden koparıldığımda ortaya çıkar. Bunu yapabilirdim, ama koşullar izin vermedi veya yasaklandı vesaire...

    1:41:38


    “K”
    “Kant”
    1:44:55

    Pek çok dönüm noktasına baktığımızda Kant’ı görürüz. Kant, bir şeyi başlatır, o zamana kadar felsefede hiç ileri sürülmemiş bir şeyi ve sonra onu sınırlarına kadar zorlar. … Kant’tan önce, 18.yy’da soruşturmacı olarak sunulan yeni bir filozof tipi vardır, soruşturma, insanın anlama yetisinin soruşturulması, şunun soruşturulması, bunun soruşturulması. [Bu eğilimin son temsilcisi Leibniz] … Kant’ın icat etmiş olduğu kavramlar arasında, … aklın mahkemesi kavramının eleştirel yönteminden ayrılamayacağını düşünüyorum. … Artık Tanrı’ya ihtiyacı olmayan bir yargı sistemi, … akla dayanan bir yargı sistemi. [Beni yazarlarda etkileyen şey belli bir probleme yakınlıklarıdır.] … bu yakınlık nasıl bir şeydir? Belli bir problem kişinin kaderi olabilir [Çünkü bu öylesine ilgilenilmiş bir problem değildir]. Kendime gelince, yargı sisteminden kurtulmaya ve onun yerine başka bir şeyi geçirmeye yarayacak araçları arayıp bulmayı hedefleyen kavramlarla ilişkili olduğumu hissediyorum. … yargı sisteminin işini bitirmek… [Spinoza, Nietzsche, D.H.Lawrence, Artaud, vb].

    Kant’a kadar zaman hareketten türetiliyordu, harekete göre ikincildi. Hareketin sayısı ya da ölçüsü olduğu düşünülüyordu. Kant bir kavram yaratır, çünkü tabiiyet ilişkisini tersine çevirir. Kant’la birlikte, artık hareket zamana bağlı hale gelir. Bir anda zamanın doğası değişir, döngüsel olmaktan çıkar. Çünkü zaman harekete tabi olduğunda, … nihayetinde en büyük hareket periyodik olan harekettir, gök cisimlerinin periyodik hareketidir, dolayısıyla hareket döngüseldir. Tersine zaman hareketten kurtarıldığında ve hareket zamana bağlı hale geldiğinde ise, zaman düz bir çizgi haline gelir. … Borges döngüsel bir labirentten daha korkunç olabilecek tek şeyin, düz çizgi şeklindeki bir labirent olduğunu söyler. Bu harikuladedir, ama zamanı menteşesinden çıkaran aslen Kant’tır. [Ve hayatının sonuna doğru Kant son kitabını yazar: “Yargı Gücünün Eleştirisi”]. Kant, yetilerin [anlama yetisi, imgelem, bilgi, ahlak] birbirleriyle düzensiz ilişkileri olması gerektiği, birbiriyle çarpıştığı ve sonra yeniden uyumlulaştığı düşüncesine varır. Ama ne olursa olsun yetilerin bir savaşı vardır ve burada artık hiçbir standart yoktur, bunlar artık bir mahkemeye tabi değildirler. Yetilerin uyumsuzluğa girdiği, uyumsuz uyumlara girdiği Yüce kavramını atar ortaya. [uyumsuz uyumlar, düz çizgide başka bir şey olmayan labirent…] Demek istediğim, tüm bir modern felsefe bu noktadan akmaya başlar, artık harekete bağlı olan zaman değildir, tersine hareket zamana bağlıdır. … Ayrıca yetilerin uyumsuz uyumuyla birlikte Yüce kavramının bütünü, bütün bunlar beni muazzam derecede etkilemiştir. Bunun üstüne bina edilen tüm o diğer şeylerse beni ilgilendirmiyor, ama bunu yargılamıyorum, işini bitirmek istediğim şey zaten yargı sistemi, ama bunu da yargılama pozisyonuna geçmeden yapmak.
    [alışkanlık kelimenin tam manasıyla temaşa etmek demektir… Kan o yürüyüşlerinde neyi temaşa etmekteydi, asıl bunun üzerinde durmak gerekir.]

    “L”
    “Littérature” [Edebiyat]
    1:58:24

    Kavram işlevini yerine getirirken aynı sırada şeyleri görmemizi sağlar, yani algılamlara bağlanmış haldedir ve aniden bu algılamların bir romanda belirdiğini görürsünüz. Bunlar, algılamlardan kavramlara akan algısal iletişimlerdir. Üstelik burada da, hem felsefe hem edebiyat için geçerli olan üslupla ilgili problemler söz konusudur.

    2.2

    “M”
    “Maladie” [Hastalık]
    8:03

    Dünyada insanların iyi yaşamayı sevmek [bon vivant] dedikleri şeyden daha sefil bir şey düşünemiyorum, bu sefillik. Tersine, büyük yaşayanlar [grands vivants] çok zayıf bünyeli insanlardır. … Hastalık bir tür yaşam görüşünü veya kavrayışını keskinleştirir.

    20:16