• Açgözlü ve ateşli bir okur olsam da, okuduğum kitapların hiçbirini hatırlamıyorum; okuduklarım benim ruh hallerimdi, düşlerdi, daha doğrusu düşe teşviktiler. Olaylardan, dışsal şeylerden bende kalan anı bile muğlaktır, tutarsızdır. Geçmiş yaşamımdan bana ne kadar az şey kaldığını saptadığımda ürperiyorum. Ben ki geçip giden günün bir rüya olduğunu söylerim, kendim bu geçici günün herhangi bir şeyinden bile azım.
  • "Ben seni dış güçlerin Türkiye'yi kıskandığından daha çok seviyorum."
  • Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki: “Bir kadında dört huy kemâle erdiği vakit, her türlü hayırlı huy da kemâle ermiş olur. Ben de onun cennet ehlinden olacağını ümîd ederim:

    Birincisi: Beş vakit namazı vakitlerinde kılar, Allâhü Teâlâ’nın râzı olduğu ve ona itâat olan her hususta kocasına itâat eder. Muhakkak kadının kıyâmet günü ilk suâl olunacağı şey namaz ve kocasının hakkı, kocasının ondan râzı olup olmadığı ve kocasına itâat edip etmediğidir. Zîrâ bu onun için senenin tamamını oruçlu ve her geceyi de namazda geçirmesinden daha hayırlıdır.

    İkincisi: Dilini yalan, iftirâ, gıybet, boş sözler ve nankörlük olan sözlerden korumasıdır. Kadının kocasına: “Senden hiç hayır görmedim” gibi sözleri nankörlüktür.

    Üçüncüsü: Zâhide olması; altın, gümüş, ipek elbise, gibi dünyâ zînetine, süslerine rağbet etmediği gibi evinin eşyâsında da aşırıya gitmemelidir. Kadında bu huy kemâle ererse onun kıldığı iki rek’at (nâfile) namaz, dünyânın diğer bütün kadınlarının kılacağı bin rek’at (nâfile) namazdan daha fazîletli olur.

    Dördüncüsü: Başına gelen belalara ve karşılaştığı kıskançlık hallerine sabretmektir ki bunda onun için Allâh yolunda cihâd edenin mükâfatı vardır.” (Kitâbü Edebi’n-Nisâ, Abdülmelik ibn-i Habîb) 
  • Bir rivayete göre, Japonların müslüman olmamaları bile telaffuz problemlerinden kaynaklanmıştır. 8. yüzyılın başlarında Japonya’ya ayak basan Endülüslüler, Japon halkını müslüman yapmak için bayağı bir gayret sarf etmişler:

    “Kimura San, şimdi tekrarlayın: La İlahe İllallah.”

    “Ra İrahe İrrarrah.”

    “Olmadı, bak bir daha söylüyorum: La İlahe İllallah.”

    “Tamam, ben ne diyorum ki? Ra İrahe İrrarrah.”

    “Arkadaşlar, bunlar ifrah, pardon iflah olmaz; yürüyün, bir de İspanya’yı deneyelim...”
  • Ah Tümer Ah.. Çocukluğumun süper kahramanı, en sevdiğim futbolcusu.

    2003 yılının Mayıs Ayı. Beşiktaş ile Galatasaray İnönü Stadında 33.hafta maçına çıkıyorlar, puan farkı 5, Beşiktaş Lider. Galatasaray'ın o sezon başında kovduğu şampiyon hocası Mircea Lucescu, Fatih Terim'li Galatasaray'ın önünde şampiyon olmaya çok yakın. 16 yaşındayım, Lise 2 öğrencisiyim. Elim ayağım titriyor heyecandan, ilk defa bir şampiyonluk göreceğim yani. Neyse, çok uzatmayalım; Tümer asistini yapıyor, Sergen atıyor ve şampiyonluk geliyor. O gün herkes Sergen'i konuşuyor ama bana göre Tümer'in yaptığı çok daha büyük iş, çünkü golü kendisi atsın diye bilerek topu Tümer'in uzağına atıyor Sergen:)

    Fenerbahçe'yi Kadıköy'de son yendiğimizde sen başroldeydin, Fenerbahçe'nin elinden Türkiye Kupasını alırken sen başroldeydin. Camianın en kötü günlerinde bize nefes aldıran o derbi maçlarında da sen başroldeydin. Ne diye gittin Fenere be Tümer? Değer miydi arkandan böyle nefret ettirmeye, bu sevgiyi nefrete çevirmeye?

    Luis Figo, Barcelona'dan Real Madrid'e geçtiğinde şöyle demişti Barcelona taraftarı, aynısını ben yazayım buraya: "Senden nefret ediyoruz çünkü seni çok sevmiştik."

    Tanım: Tümer Metin'in Hayat Hikayesi.
  • Halil Cibran’ı Ermiş ile tanıdım ve elbette tam gaz devam ediyorum:) bu kez Meczup ile geldim. Halil Cibran'ın gençlik dönemi eserlerindenmiş. Gençliği buysa diyorum tabi :) Üslubuna bayıldım efenim bayıldım. Bir çok kez duymuş, kitaplığına da kitabını almış koymuş ve asla vakit ayırıp okumamış olmama hala kızıyorum. Sevenler olduğu kadar sevmeyeni de var tabii( çamur atanı daha çok sanırım) Ben sevdiğim için sevmeyenleri samimi bulmuyorum Halil Cibran askerleriyiz. 🤞
    Neyse kitaba gelecek olursam biraz “Böyle Buyurdu Zerdüşt” tadı aldığımı söyleyebilirim. Çeyreğinin çeyreği olur o ayrı. ( Niçe babamız 🤫 )
    Çıtır çerez tadında bir oturuşta okumalık, biraz düşünmelik biraz gülümsemelik ( içinde bulduklarınız elbet çevrenizde gözlemlediğiniz kişilerdir canım, o kadar da değil) bir kitap. E ben diğer Cibran kitaplarıyla devam edeceğim elbet ama bu kitaba bu kadar yeter diyorum ve beni mest eden yeri SPOİLER ile bitiriyorum :)

    ~SPOİLER İÇERİR~

    “Yenilgi, Yenilgim, yalnızlığım ve kimsesizliğim;
    Binlerce zaferden değerlisin benim için,
    Ve dünyanın tüm şanından şöhretinden
    daha tatlısın yüreğime.
    Yenilgi, Yenilgim, kendime dair bilgim ve başkaldırım,
    Senin sayende bilirim hâlâ genç
    ve çevik olduğumu
    Ve solmuş defnelerin tuzağına düşmek
    zorunda olmadığımı.
    Sende, buldum kimsesizliği
    Ve kaçak ve horlanmış olmanın sevincini.
    Yenilgi, Yenilgim, kıvılcım saçan kılıcım
    ve kalkanım,
    Gözlerinde, okudum
    Taç giymenin kölelik olduğunu,”
    “Ve anlaşılmanın alçalmak olduğunu,
    Sahip olmanın, bütünlüğe ulaşmak
    Ve olgun bir meyve gibi, düşmek ve tüketilmek
    olduğunu, okudum gözlerinde.
    Yenilgi, Yenilgim, benim yürekli eşim,
    Duymalısın şarkılarımı, çığlığımı, sessizliğimi,
    Senden başka hiç kimse söz edemeyecek
    kanat vuruşlarımdan,
    Ve denizlerin gürlemesinden,
    Geceleri yanıp tutuşan dağlardan,
    Sarp ve kayalık ruhuma
    yalnız sen tırmanacaksın.
    Yenilgi, Yenilgim, benim ölmez cesaretim,
    Sen ve ben, birlikte güleceğiz kasırgayla,
    Ve ikimiz, mezarlar kazacağız içimizde ölenler için,
    Şevkle tutunacağız güneşe,
    Tehlikeli olacağız!”
  • ...Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını
    yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var
    göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İn-
    cecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin.
    Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir
    keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce
    bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı,
    yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir
    engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür
    hanım?


    Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı
    görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek
    kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan,
    umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi gör-
    meden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz dü-
    şünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış,
    böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir
    anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa
    başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tut-
    mak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı
    aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların
    sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik
    olur tükenmek değil de?


    Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin
    boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz
    bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gi-
    diyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar ka-
    tından?


    Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır
    çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü
    kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bi-
    lincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var.
    Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın
    görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dö-
    nelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım.
    Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük
    avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın
    binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik
    bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi
    öğrendik böylece.

    Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım.
    Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden.
    Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık
    yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır
    yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut
    karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka
    ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi
    içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa?


    Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim,
    özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni
    oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım
    eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi
    avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir
    yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice
    eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, va-
    rolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya...


    Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının
    eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla
    dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek
    ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dal-
    gınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin
    perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay ya-
    kınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir
    Ömür hanım?


    Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni
    konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben,
    kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yü-
    reğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım
    Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi ka-
    ranlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım
    toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş
    saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem
    hangi gözle?


    Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok ko-
    nuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz?
    Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden
    mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini
    bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü
    yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi
    anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne
    işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri ko-
    nuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten
    olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor
    muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya...



    Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun
    aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan.
    Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik
    sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü,
    iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o
    puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin
    akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık
    izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü,
    kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi,
    bizi değişmek çirkinleştirir de.


    Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir
    adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz
    olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı
    yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek ya-
    şamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız,
    ne yerinde ne yersiz...


    Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir par-
    çamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hü-
    nerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı
    kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duy-
    gularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir;
    ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar
    küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pen-
    cereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir
    ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir
    içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek,
    bu ezbere yaşamla.


    Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar
    iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir
    yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan...
    dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla
    nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan,
    geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün
    acıların anasıdır, de...


    Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler
    söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün ka-
    lıplarından. Beni duy ve anla.


    Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi
    yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun
    ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi
    atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır,
    kurşuni-külrengi mi yoksa?


    Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil
    dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşı-
    maktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sü-
    rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir
    aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim
    değil mi? Kim ne diyebilir ki?


    Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim.
    İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş
    ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim
    olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına,
    ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir
    saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde,
    ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kı-
    rıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü
    ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm.


    Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak
    yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir
    at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın so-
    kaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk,
    yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş
    umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş,
    yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?