• "Yemin ederim baylar,fazla bilinçli olmak bir hastalıktır.Büyük bir hastalık."İncelememe kitabın bu alıntısıyla başlamak istedim.Dostoyevski,"İnsancıklar"kitabını çıkarttığında bildiğiniz üzere;'yeni bir Gogol mu doğuyor'söylentileri aldı başını gitti.Ardından Dostoyevski;"hepimiz Gogol'un paltosundan çıktık"diyerek son noktayı koydu.Suç ve Ceza,Karamazov Kardeşler,İnsancıklar,Beyaz Geceler,Kumarbaz vb.birçok kitabını okuma fırsatı bulduğum Rus edebiyatının en güçlü kalemlerinden Dostoyevski'nin bu kitabındaki,psikolojik derinlik tartışılmayacak nispette iyi.Müspet anlamda beğendim.Edebi dili ve değeri beğenmedim.Menfi anlamda değerlendiriyorum üzülerek."Yeraltından notlar"içinde fırtınalar kopan bir karakterin; düşünce ve duygu bozukluklarını konu almış.Karakterimizin dünyaya ve ahlaka bakış açısı egzantrik.Neden bu hale geldiği çok daha egzantrik.Kitapla ilgili incelemeleri değerlendirdiğimizde kimse bunlara değinmemiş belki de bu benim fikrim ama ben karakterin borderline,bipolar,anksiyete gibi psikolojik sıkıntıları olduğunu düşünüyorum.Aydın bir adam değil lakin aydın bunalımı yaşıyor.Kitap iki kısımdan oluşuyor.Psikoloji okumayı sevenler tercih edebilir.Edebi değeri yüksek bir roman okumaya koyulmuş değerli okurlar memnun kalmayabilir."Edebiyat bir din olsaydı Dostoyevski peygamberi olurdu"diyenler bu kitabı düşünerek bu söylemde bulunmamışlardır.
  • Yaşlı insanlar gibi, deniz kenarı kasabalar da birbirine benziyor. Aynı kararmış tahta çitler, birbirine yaslanmış yorgun evler, rutubet, odun ve iyot kokusu, sandallar, denize çıkan dar sokaklar, kıyı kahveleri, balık ağları, balık lokantaları, kediler, sokak köpekleri…
    Lodos sonrası balıkçı teknelerinden biri batmış.
    Deniz kül rengiydi bugün, hava soğuk, sahil tenhaydı. Balıkçı heykelinin yanına oturdum, sözde mevsimlerden yazmış, yürümekten yorulmuşum, kim sorarsa soluklanıp çay bahçelerine doğru yoluma devam edeceğim.
    Şımarıp sanki asker arkadaşıymışız gibi balıkçının omzuna attım kolumu, öyle durduk bir süre…
    Bir teknenin üzerinde tam on tane karabatak saydım.
    " Gördün mü" dedim balıkçıya, ses yok.
    Adını, kimlerden olduğunu sordum. Cevap vermeyince acaba tanıdık mı diye yüzüne baktım dik dik, çıkaramadım.
    O da beni çıkaramadı besbelli!
    Yoksa laflardık.

    Yeni yıl yaklaşıyor, eskisi gibi yeni yıl beklentilerini, planlarını anlatan insanlar yok etrafımda. Kaygı çok, endişe çok, yarın ne olacağız sorusunun cevabını arayan çok.
    Zekâları parlak zamane çocuklarının Noel Baba’ya da Ren geyiklerine de inandığını sanmıyorum.
    Doğal gaza geçildiğinden beri, evlere girecek baca olmadığı için yaşa takılmadan emekli oldu Noel Baba!
    Geyiklerin akıbeti üzerine kafa patlatmak da istemiyorum.
    Birileri tarafından zebra olduklarına inandırılmış da olabilirler, sucuk da!
    Çiğdem Anad doksanlı yıllarda kaleme aldığı Aklım Nereye Gidiyor Ellerim Nereye kitabında şöyle yazmış;
    “ Kimse masal okumuyor artık; ben ve gibiler ve çocuklar hariç!”
    Devir değişti artık, eskiden çocuklar masal dinlerdi, şimdi büyükler.
    Eskiden çocuklar masallara inanırdı şimdi büyükler.

    Geride kalmakta olan yıldan iki kare kaldı hafızamda.
    Yaz, Gökçeada’da tatilin son günü valizleri toplamış kaldığımız otelden ayrılmak üzereyiz. Liman manzarasına bakarak kahvelerimizi içiyoruz, otelin pamuk isminde beyaz bir kedisi var, yeni yavrulamış. Işık kedi ile vedalaşıyor;
    “ Sen ne kadar şanslı bir kedi olduğunu biliyorsun değil mi? Sürekli adada yaşıyorsun!”
    Diğeri Türkiye’de çalışma izni olmadığı halde iş arayan kavruk Afgan genç.
    “ Ben diğerlerinden daha ucuza çalışırım ağabey!”
    Hayat, adada yaşadığını ve şanslı olduğunu bilmeyen bir beyaz kedi ile iş arayan kavruk Afgan genç arasındaki mesafe belki de?

    Yaşadığımız günler ‘samimiyet’ kavramının ne kadar önemli olduğunun altını çiziyor.
    Codic isminde bir ekşi sözlük yazarı; “ sahtekârlıktan mümkün olduğunca uzakta bir nokta” demiş samimiyet için, altına imzamı atarım.

    Yaşlı insanlar gibi birbirine benzeyen deniz kenarı kasabaları, kararmış tahta çitleri, birbirine yaslanmış yorgun evleri, rutubeti, odun ve iyot kokusunu, sandalları, balıkçıları, yağışlı havalarda makyajı aksa da denize çıkan dar sokakları, kıyı kahvelerini, balık lokantalarını seviyor.
    Laf aramızda Noel Baba’ya da hala inanıyorum.
    Geyikleri bilmem!
  • "Gözümün nuru Kınalı Murad'ım.Sen bizim İsmailimiz'sin.Seni biz Allah yoluna kurban gönderdik.Nasıl ki kurbanlık koçlar kınalanıyorsa, ben de saçlarına kına yaktım."

    Rabbim, vatan için namusu için ve gelecekte doğacak ve doğmuş biz torunları için canlarını seve seve seve feda eden Çanakkale ve tüm şehitlerimize rahmet eylesin. Günahlarını bağışlasın. Böyle acı günleri bir daha bu topraklarda yaşatmasın.Amin İnşallah.
  • İnsan yiyen gûlleri suçlarken, çocuğunu korumak adına insanlar tarafından öldürülen gûlleri görüyor kaneki. Artık kafası daha da karışık, kim iyi kim kötü?! İyi bildiklerimizi iyice sorgulatan bir bölüm olmuş. Konu daha da sarıyor ve tabi ben ilk görüşte uta ya aşık oluyorum hahaha umarım bir gûle aşık olmakla hata etmemişimdir ^.^
  • Ayrıldığımız gündü.
    Mutfaktaydık, buzdolabının yanında, kapısı açıktı,
    Her şey bambaşka görünüyordu yüzüne vuran o soğuk ışıkta
    "Biliyor musun" dedin.
    "Sen neye benziyorsun biliyor musun?"
    Epeydir aradığın bir şeyi bulmuş olmanın hem sevinç,
    Hem keder veren gizli bir an için bulandırmıştı yüzündeki tedirginliği, kırgınlığı.
    Sis ışığa çıkmıştı.
    Sonra yavaşça çevirip başını yüzüme baktın kuyuya düşmeye benzeyen derin bir korkuyla.
    "Neye?" dedim, yan yanayken yaşadığımız ayrılığın adını sorar gibi, "Neye?"
    "Bilardo toplarına."
    "Neden?" dedim.
    "Yazgını hep başkalarının ıstakalarının insafına bırakıyorsun da ondan..."
    Bir uçurum gibi derinleşen sessizlik o an başlamıştı bile bizi birbirimizden uzaklaştırmaya.
    Beni terk etmeden önce yaptığın son konuşma oldu bu.
    Sonra iki arkadaşım geldi, birinin omzunda ağladım, hangisiydi şimdi hatırlamıyorum.
    Sonra birlikte başka bir kente gittik,
    Anlarsın ayrılığın ilk günlerinde o eve katlanamazdım,
    Sonra ben başka aşklara,
    Sonra başka evlerin duvarlarına başka takvimler astım.
    Şimdi ne zaman birinden ayrılsam ıstakaların sesi patlıyor kulaklarımda
    Ardından bilardo topları dağılıyor dört bir yana
    Seni hatırlıyorum o soğuk ışıkta bir daha
    Bir daha
    Bir daha
    Murathan Mungan
  • “Ben böyleyimdir albayım: Önce, akıl almaz bir tutukluk gelir üstüme; daha yaşamadan, büyük bir yorgunluk çöker.”
  • Sanırım bu kitabı ve yazarını biraz eleştireceğim. Ben ki çoğu kitabı beğenen, emeğe saygı duyan bir okur olmama rağmen bu kitap özelinde eleştirilerim azcuk sert olacak. Kitabı okurken öncelikli olarak atmosferine dikkat ediyorum yani anlatı; beni içine çekebiliyor mu, yoğun olarak o havayı soluyabiliyor muyum ya da her nere anlatılıyorsa rahatlıkla kendimi orada hissedebiliyor muyum diye bakıyorum. Şimdi sizlere bu soruların bendeki cevaplarını yansıtmaya çalışacağım. Umarım yansıtabilirim.

    Kırsal bir mekân, oranın insanları ve insanların olayları; töre, iki farklı topluluk, yakışıklı yiğit bir erkek, güzelliği dillere destan bir kız, sevda, ağa, gelin, tüfek ve kan çevresinde dönen bir anlatı düşünün. Düşünün istiyorum çünkü yazara en yoğun eleştirim anlatının klişeliği üzerine olacak. Lakin konu dağılmadan atmosfere yönelik düşüncelerimi belirtmeye devam edeyim. Kitabın sayfaları ilerlerken oldukça sıkıldım, sıkıldıkça farklı şeyler düşündüm misal yazarı, yazar bu kitabı nasıl ve nerede yazdı diye garip hülyalara daldım; boynunda fuları, masasında dumanı tütmekte olan kahvesi, yazar olduğunu anımsatan gözlüğü ile manzarası güzel bir rezidansta. Hayır hayır 1980 yılında yayınlanmış bir kitap bu, ne rezidansı diyebilirsiniz ama ne yapayım sıkıntıdan işte. Hayal etmeye devam ettim sonra; ve aklıma bir diğer yandan İnce Memed geldi, sonrasında bazı ihtimaller üzerine de düşünmeden edemedim, yazar o zamanlar revaçta olan, ülkeyi kasıp kavuran, dizileri, filmleri çevrilen, üslubuyla çok geniş bir kitleyi yakalayan İnce Memed ’i okuyor ve kendi kendine şunu diyor; “Ben de yaparım ki” ama yazar tiyatroyla falan da ilgilenmiş (biyografisinde gözüme takılıyordu.) , NFK ’nın Reis Bey’ini de muhtemelen okumuş olacak ki ortaya karışık, atmosferi okuruna hissettiremeyen bir anlatı doğurmuş.

    Yazara bir kastım yok tekrardan ifade edeyim ki ortalık karışmasın. Ben yazarı bu kitap özelinde eleştiriyorum. Yukarıda bahsini ettiğim düşüncelerimi sağlam temellere dayandırmazsam biliyorum ki yazara rastgele sallamaktan öteye gidememiş olacağım. Bu sebeple yazarın karakterleri nasıl konuşturduğuna değinmek istiyorum;

    “Altıncı Tüfekli: Hökümet yeni adet çıkarmıştır şimdilerde. Toprak reformu deyi. Köylünün aklını karıştırmaktadır.

    Birinci Tüfekli: Lakin bataklık taze umuttur şimdilerde. Onunla avunurlar.

    İkinci Tüfekli: Ve de bu umut bayatlamadan, tazeliğini yitirmeden üstüne gitmek gerekir. Ağalığın itibarını namus gibi saklamak gerektir.”

    Altıncı Tüfekli arkadaş ilkokul terk; şivesi köylüleri andırıyor, ama sıkmasa kendini onun da içinden bir entelektüel çıkacak gibi. Birinci Tüfekli de sanırsam ODTÜ ekonomi mezunu olacak ki tespitler oldukça profesyonel. İkinci Tüfekli ise Harvard edebiyat mezunu olmalı öyle ki kelimelerinin çeşitliliği ve uyumu mükemmel. Zannediyorum ki bu örnek ile ne demek istediğimi daha net açık etmiş oldum. Bana göre neden farklı düşüncelere daldığımın haklılığı niteliğindedir bu alıntı kaldı ki kitabın bütünü böyle.

    Tüm bunların dışında oldukça fazla gereksiz ayrıntıların olduğunu belirtmem gerekiyor. Üslup olarak yazım, okuyucusunu tatmin edemediği için her yapılan okurun gözüne batıyor. Aynı diyalogları Yaşar Kemal yazmış olsa belki de keyif bile alınacak ama anlatı hem klişe hem de keyif vermeyince okur da; koskoca iki sayfanın diyaloğunu “Miro Ağanın Deliliğine” ayrılmış olarak yansıtır çevresine.

    Yazacaklarım bu kadar. Yazımın başından sonuna eleştirilerimin puan karşılığı 6 ya tekabül ediyor bu nedenle 10 üzerinden 4 vermeyi uygun görüyorum, tavsiye eder miyim, yazdıklarıma istinaden bunun kararını siz verin isterseniz ama ben devamı niteliğinde 2 kitap daha varmış dolayısıyla onları okumayacağımı rahatlıkla söyleyebilirim. Herkese keyifli okumalar.