Şeyma Öztürk, bir alıntı ekledi.
12 saat önce · Kitabı okuyor

‘Modern toplumların karakteristik özelliklerinden olan ‘eleştiriye karşı hoşgörü’ bugünkü haliyle, kampinglere benzetilebilir. Kampingler, bir karavanı olan ve konaklama ücretini karşılayacak parası olan herkese açıktır. Yolcular gelir, yolcular gider; yeterince büyük bir park alanı, yeterli sayıda elektrik prizi ve su olduğu, komşu karavancılar gürültü yapmadığı, portatif televizyonlarının veya dinledikleri müziğin sesini hava karardıktan sonra fazla açmadıkları müddetçe kimse o kamp yerinin nasıl işletildiğiyle ilgilenmez. Sürücüler arabalarına bağladıkları ve orada kalacakları ‘kısa’ süre içinde ihtiyaçları olacak her türlü araç gereçle donatılmış evlerini yanlarında getirirler. Her bir sürücünün kendi yolculuk planı ve zaman çizelgesi vardır. Bütün sürücüler kamping yöneticilerinden, kendilerini rahat bırakmalarından ve ortalıkta fazla dolaşmamalarından fazla bir şey istemezler ama bu onlar için çok önemlidir. Bunun karşılığında idarecilerin yetkilerine karşı çıkmayacaklarını ve konaklama vs. ücretlerini zamanında ödeyeceklerini taahhüt ederler. Madem para ödüyorlar, istekleri de olacaktır. Kendilerine vaat edilen hizmetler konusunda oldukça katı ve tavizsiz olabilirlerken, kendilerine karışılmamasını, rahatsız edilmemeyi isterler ve aksi durumlarda öfkelenirler. Bazı durumlarda daha iyi hizmet almak için seslerini yükseltebilir, taleplerini yeterince gürültülü, kararlı ve açık bir şekilde dile getirirlerse istediklerini elde edebilirler de. Karavan sahipleri paralarının karşılığını alamadıklarını veya vaatlerin tutulmadığını düşünürlerse şikâyet edebilir ve paralarının iadesini talep edebilirler -fakat hiçbirinin aklına kampingin işletme felsefesini sorgulamak ve bir çözüm yolu bulmaya çalışmak gelmediği gibi kimse yönetimi üstlenmek istemez. En fazla, bir daha oraya gitmemeye ve orayı kimseye tavsiye etmemeye karar verirler. Zamanı gelip oradan ayrıldıklarında kamp yeri onlar gelmeden önceki haline geri döner; giden gitmiştir, yeni gelecek kampçılar beklenmektedir. Kimi zaman aynı şikâyetler farklı kampçılardan gelir; bu durumda sunulan hizmetler, ileride başka şikâyetler gelmesin diye yeniden düzenlenebilir.
Akışkan modernite çağında toplumun eleştiriye karşı hoşgörüsü yukarıdaki kamping örneğine uygun bir çizgi izler.’

Akışkan Modernite, Zygmunt Bauman (Sayfa 52 - Can Yayınları, 2.baskı, 2017.)Akışkan Modernite, Zygmunt Bauman (Sayfa 52 - Can Yayınları, 2.baskı, 2017.)

Mustafa Kemal Atatürk ve Milli Bayram Düşmanlarına;
Tam evden dışarı çıkmak üzereyken, annemler bir şey izliyordu, niyeyse dikkat ettim. 19 Mayıs ve yasak diye bir şey duydum... İki kelime ve hemen kapıyı kapattım içeri girdim.. Ne olmuş dedim?

Bir asalak takımı Atatürk'lü Türk Bayraklarını indirtmiş, diğer asalak ise tören alanına siyah çelenk göndermiş.. Daha bilmediğim bir sürü saçmalık...!!

Ben çıkıyorum dedim evden çıktım. 10 12 şarkılık bir liste ayarladım. Izmir Marşı, Hoş Gelişler Ola, 10.Yıl Marşı.........

Arabamın tüm camlarını açtım. Son sese ayarladim, ilk önce kendi oturduğum yer, sonra çevre sokaklar, mahalleler derken dolaştım. Bunu yarım saatten fazla yaptım..!! O kadar yavaş gidiyorum ki.. Birisi çıksın istiyorum bir kelam etsin istiyorum...!! Yok...! Yürek yok..! Yüreksizler...!!

Sizi Ahmaklar...!
Sizi Gaflete düşmüş bedbahtlar!!
Sizi cahil yobazlar...!!!

Kendinizi ne sanıyorsunuz?? O zihniyet burada da var... O yüzden yazıyorum... Bakın öyle bir azınlıksınız ki anlatamam...!!

O kafanızın içinde ki organı kullanmamaya o kadar alışmışsınız ki daha kimin ne olduğunu bilmeden, okumadan, araştırmadan, tartışmadan birilerinin lafları ile dolaşıp iş yapıyorsunuz.. Birilerinin laflarını sosyal medya da kopyala yapıştır yapıyor, gerçek hayatta pısırık bir halde sesinizi çıkaramıyorsunuz..!

Siz ve sizin gibilere diyeceğim tek şey var...!!!

Kudurun...!!!

Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet 'te seve seve yaşamaya devam edeceksiniz..!!

Bunların hepsi soysuz oluşunuzdan kaynaklanıyor.!!

Şimdi şikayet edin ve kaldırılsın haydi ileti...!!

Mustafa Kemal Atatürk 19 Mayıs 1919 da Samsun a ayak bastığında iki türlü düşmanları oldu..!!

Birincisi, emperyalistler ve takımdaşları...!
İkincisi, yerli ve kendi milletinden hainler...!

İşte siz ikincisini temsil ediyorsunuz...!!

Ve her zaman kaybetmeye mahkumsunuz...!!

Dün, Bugün ve Yarın...;

YAŞA MUSTAFA KEMAL PAŞA YAŞA..!!

Dilek Obut, bir alıntı ekledi.
15 May 20:29

İsrail-Filistin çatışması kuşkusuz, çeşitli nedenlerden dolayı, tüm diğerlerinden daha fazla ilgi çekmektedir. Öncelikle, İsrail demokratik ve açık bir toplum olduğundan, orada neler olup bittiğini haber yapmak -ve yanlış haber yapmak- çok daha kolaydır. İkincisi, işin içinde Yahudiler vardır ve bu, şu ya da bu nedenle, onlara karşı olan ve onlardan yana olan büyük bir izleyici kitlesi demektir. Bu farkın bir örneği, 1980'den 1988'e kadar sürmüş ve bütün Arap-İsrail çatışmaları toplamından çok daha büyük can ve mal kaybına yol açmış olan Irak-İran savaşma çok az ilgi gösterilmiş olmasıdır. Bir neden, ne Irak ne de İran'da demokrasi olmaması ve bu yüzden haber yapmanın çok daha tehlikeli oluşuyken, bir başka neden işin içinde, ne kurban ne de maktul olarak, Yahudilerin olmamasıydı; Yahudiler yoksa haber de çok az ilgi görürdü.

Filistin meselesinin önceliğinin üçüncü ve hiç tartışmasız en önemli nedeni de bu konunun adeta izin verilmiş şikayet alanı olmasıdır; medyanın ya tamamen devletin elinde olduğu ya da hükümet tarafından sıkı gözetim altında tutulduğu Müslüman ülkelerde insanların özgürce ve korkusuzca fikirlerini ifade edebilecekleri tek alan budur. Aslında İsrail, çoğu Müslüman halkın içinde yaşadığı ekonomik yoksulluk ve politik baskı konusundaki şikayetleri ve sonuçta ortaya çıkan öfkenin başka yere boşaltılması için, faydalı bir supap vazifesi görmektedir. Buna İsrail'in içinden yapılan katkılar da muazzamdır; hükümetin, ordunun, yerleşimcilerin ya da herhangi birinin yaptığı her türlü yanlış hemen ortaya serilmekte, her türlü hata İsrail medyası ve parlamentosundaki, hem Arap hem de Yahudi, İsrailli eleştirmenler tarafından hemen gündeme getirilmektedir. İsrail karşıtlarının çoğu kendi kamuoyunda böylesi bir engelle karşılaşmaz.

İslam'ın Krizi, Bernard Lewisİslam'ın Krizi, Bernard Lewis

İkindi vakitleri.
İyice loşlaşmış oturma odasında, belki saatlerce televizyonda çizgi film izlemekten belki de yanı başımızda hafifçe yanmaya devam eden sobadan olmalı üstümüzde her an uykuya dalabileceğimiz bir rehavet haliyle oturuyoruz.

Sobanın içinde eski bir tavada bilmem kaç günlük bir pilav ısınmaktan taş gibi olmuş.

Evdeki tek yemek o. Bir süre tereddütte kalıyorum ama sonunda burun kıvırıp aç kalmayı yeğliyorum.
Pilav kardeşime kalıyor tabi.

Annemin hasta olduğunu düşünüyorum çünkü sabahtan beri uyuyor.

O zamanlar fazla düşünmediğimiz zamanlar.
Çocukluğun verdiği aptallık desem tam uyar belki de.

Mesela annem neden ağlamış biliyorum ama bu şimdiki kadar canımı yakmıyordu çocukken.
Sanki beynim onları anlayabileceğim bir zaman için saklamış gizli köşelerinde.
Ve bir gün ansızın önüme koymuş.
'Al işte, bunları nasıl unutursun. Bunları nasıl unutursun. '

' Bunları unutup , nasıl yaşamaya devam edebilirsin.'

Saçma sapan yaramazlıklarımızla, çocukluğun verdiği bencilikle, bir evlat olup yüküne sırt vereceğimize daha kötü yükünün üstünde tepindik.

Şimdi yıllar geçti.
Seni anlayabilmek için anne olmak yetti anne.
Ama ben asla şikayet etmiyorum.
Benim şikayet etmeye hakkım yok , biliyorum.

Senin yaşadıklarını şimdi düşündükçe aklımın dizginlerini kaybedecek gibi oluyorum.

Belki çoktan kaybettim, geçmişte bu denli yaşıyor olmamın başka bir açıklamasını bulamıyorum.

Seni suçladığım zamanlarda oldu , olmadı diyemem.
Kızdığım, neden böyle yapmadın diye içimden avaz avaz bağırdığım.

Neden sustun diye.
Neden bizi karşına alıp anlatmadın diye.
Anlardık belki anlatsaydın.
Bana yardım edin deseydin belki daha az yaramazlık yapardık.

Bu kadar derdi , sıkıntıyı çektiğin için de kızdım.
Öyle bir yük yüklendin ki sen, gölgesi bir ömür boyu omuzlarımızda kaldı.

Bizi bırakma pahasına kaçıp kurtulmadığın için de kızdım sana.

Ben olsaydım giderdim dedim.
Bunların yarısını ben yaşamış olsaydım katil olurdum diye nutuklar attım.


Şimdi hep bunları düşünüyorum.
Gözümün önüne o küçük eski tavadaki pilav geliyor.
Televizyonda deniz kızı çizgi filmi var.
Kaç yıl geçmiş üstünden bende hala aynı rehavet.

Sen o yeşil koltukta dizlerini kendine çekmiş , sağ elin yüzünün altında uyuyorsun.
Uyuyor muydun sahi?
Şimdi sorsam hatırlamazsın, diğer günlerden hiçbir farkı yoktu çünkü.
Sadece ben o günü almış saklamışım.
Oysa çok daha iyi günler vardı saklanacak.

Melike, bir alıntı ekledi.
 12 May 18:04 · Kitabı okuyor

Umutsuzluk mu yoksa ince derin bir şikayet mi? Yoksa faaliyet içinde geçen gece ve gündüzlerimizin bizi bıraktığı anlarda kalbimizi eline geçiren ve henüz mahiyetini anlamadığımız melal mi ? Bir iki adım daha atmamak için nasıl da direniyoruz. Dayandığımız şeylerin hangisi buna değerdi? Küçücük oluşlarda , hemen yakınımızdaki selametlere koşacağımıza amansız gururumuza boyun eğip hazımsızlıklar içinde bir dolu ufak sıkıntının altında ufalandık durduk.-ve umutsuzluğun kapımızdan ayrılmaması için az mı çabaladık.
İnsan, gittikçe daralan dünyasında neden mutsuz? Herkes artık gereğinden fazla büyüyor da onun için mi ?

Yaşamak, Cahit Zarifoğlu (Sayfa 41 - undefined)Yaşamak, Cahit Zarifoğlu (Sayfa 41 - undefined)

Okuma Üzerine
Okumak Ve Tüketmek

Hangi kitabı, neden, nasıl, ne sürede okumalıyız soruları, her birimizin zaman zaman zihninde gezinen sorulardır. Çoğumuz tam anlamıyla aç kurtlarız. Hem o kadar açız ki, elimizden gelse, sürahiden süt döker gibi, kafatasımızı açıp içine kitapları aktaracağız. Ama bu mümkün olmadığı için, biz de bari gözümüzü doyuralım diye belki altından kalkamayacağımız kadar karışık listeler yapıyoruz. Bunda bir sıkıntı yok ama bize fayda sağlamayacak bir şey var ki, rotasız bir şekilde kitap almak.

Benim için bu çılgın kitap alma olayı, birkaç sene önce, Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Kitap Listesi ile karşılaşmam, bunu yaklaşık iki ay boyunca taramam, ilgimi çekenleri listeme dahil etmem ve indirime gireni görür görmez satın almam ile zirveye vardı. İnsan acemi olunca, bazı noktalarda kendisi gibi aç gözlü, kitap kurtları ile de arkadaş olunca, onu engelleyecek değil teşvik edecek insanları gördükçe, aldıkça alıyor. O zamanlarda da iyi çeviri konusunu önemserdim ama iyi zannettiklerim varmış meğer, bilememişim... Aldığım bazı kitaplar için bu yüzden pişman olmakla birlikte bunların sayısı çok abartılı olmadığı için içim ferah.

Size bugün kendi dünyamdan, keşfettiklerimden süzmeye çalışıp bu yazıyı yazmaya karar verdim. Aslında bu yazı aylardır zihnimde, taslak halinde de defalarca yazıldı. Fakat durdu bir köşede. Bir kez daha, bu sefer bitirebilme ümidiyle yazmaya koyuldum.

Hepimizin bilmesi gereken bir şey var, bazı kitaplar okunmadan bazı kitaplar okunmamalı. Aslında okunacaklardan ziyade okunması için zihnin -bence- hazır olması gereken kitapları yazmak daha doğru geliyor. Çünkü ille okuyun denecek hem yerli hem yabancı edebiyata ait o kadar çok güzel eser var ki, bu nokta ancak sizin kendi karar ve zevkinize göre şekillenmeli. Okumak için hazır olunması gereken eserlerden benim verebileceğim örneklerden biri; Ulysses. Bazı okurlara bakıyorum, o kadar istikametsiz, o kadar rastgele okuyorlar ki. Karışmak olur diye elbette bir şey söylemiyorum. Çünkü herkes, istediğini alır okur. Ama kuzum, n'apıyorsunuz? :) Bir sakin olun. O zihin buna hazır mı? Ben de bazı birkaç kitap için apalamadan koşmaya kalkmıştım zamanında ama hemen fark ettim bu durumu ve dedim bu, böyle olmaz. Proust misal, Eco'nun bazı kitapları. İsmet Özel'in Of Not Being A Jew'u. Saatleri Ayarlama Enstitüsü misal. Bunlar öyle hadi elime alayım, çayımı içerek okuyayım diyebileceğiniz kadar kolay değil. Abartmak gibi olmasın ama 30 yaşından sonra bu kitaplara yaklaşmak, anlamak ve faydalanmak açısından daha önemli. 30 dememin sebebini de anlamayacak insanlar illa ki olabileceği için bunu da açıklamalıyım. 30 yaşında bir aydınlanma gelmeyecek herhalde. :) O vakte kadar Dostoyevski, Yaşar Kemal, Charles Dickens, Sabahattin Ali, Halikarnas Balıkçısı, George Orwell, Mihail Bulgakov vb. gibi birçok anlayabileceğimiz yazarı, tabiri caizse hatmetmek mümkün olduğu için söylüyorum. Çünkü bunlardan bir şeyler okuduğumuzda zaten anlamanın zevkine varmış olacağız. Anlamak en güzel mertebedir. BİZLER, ANLAŞILMAYI BEKLEYEN VE HER FIRSATTA ANLAŞILMAMAKTAN ŞİKAYET EDEN O KUTLU VARLIKLAR, İLK ÖNCE ANLAMAYI DENEMELİ, ÖĞRENMELİYİZ. Ama adam iyi bir inceleme okudu diye paldır küldür ''Gidem de Musil okuyam gelem.'' derse, tebrikler ve başarılar dilerim. :) Ha istisnalar var elbette. Bazı insanların vakit açısından daha fazla imkanı vardır. Bir insanın 2 senede okuduğunu, o kişi 1 senede okur ve bu durum karakterine, aldığı eğitime ye yetiştiği ortama bağlı olarak değişkenlik gösterebilir. Hemen bana biri çıkıp da eniarcuokkey yapmasın. Herkesin zihin dünyası hem kendine hem okuduklarına bağlı olarak değişken bir olgunlukta olabilir.

Şiirlerle ilgili de söylenecek çok şey var. Ayrı bir yazı yazmayı da düşündüm ama hazır elime kalemi almışken, bununla da ilgili yazayım dedim. Şiir dünyası da anlam çeşidi bakımından kendi içinde bir merdivene sahip. Kendi adıma okuyup, en zor kategoriye koyduğum yegane isim Sezai Karakoç'tur. Anlaşılır ve gerçekten anlayabilirseniz, öyle dolu mısraları var ki, bunları yazmanın nasıl mümkün olduğuna insan hayret ediyor. Ama anlaması o kadar zor satırları var ki, onu bence ulaşılması gereken bir hedef gibi benimsemeli. Mona Rosa'nın şairi, benim için apayrı kıymetlidir ve hep öyle kalacaktır. Sezai Karakoç, divan edebiyatından önceki merdivenin en son basamağıdır. Divan edebiyatına ait, anlam bakımından hayli zor olan şiirler, şiir merdivenimizin elbette en son basamaklarında oturmaktalar. Bu arada bahsettiğim merdiven değer bakımından değil, anlamak bakımından kolaydan zora giden bir yükselişi ifade ediyor. Yalın anlamda da doğru düzgün şiir yazmak, sanıldığı kadar kolay değil. Bunu bir tür sanat çeşidi olarak düşünebiliriz. Sezai Karakoç'tan önce Cahit Zarifoğlu gelir. Aşırı zordur, lakin ona nazaran bir tık daha anlaşılır yazar. Cahit Bey'den önce de İsmet Özel gelir. Bu şairleri, yüzde yüz anlayan yiğit arkadaşlarla tanışmak benim için bir şereftir. Elbette bunlarla koca edebiyatı sınırlamak gibi bir düşüncede değilim. Bunlar birkaç örnekti. Düşündüklerime ve beğenilerime kıymet verip, bana özelden birçok konuyla ilgili öneri vermem isteyen, birçok okur arkadaşımız oldu. Okuduklarım doğrultusunda, bir şeyler söylemeye çalışıyorum. Burada benden çok daha fazla okuyan nice insan var. Benim varsa bir farkım, bu da okuduklarım üzerinde düşünme sürem ile ilgili. Hep söylüyorum, çünkü bu sitede de her yerde olduğu gibi derin nefesler aldıracak çok şahsiyeti kıymetli insanlar var, açık nokta bırakmayacak şekilde, bu yazıyı yazayım ki başım ağrımasın. Ben bu yazıyı okuduklarım neticesinde kaleme alıyorum. Bunca okuma arasında konuşmaya hakkım olduğunu düşündüğüm yegane konu aslen şiirdir. Çünkü buraya okudum diye işaretlemesem de incelediğim, hayli uzun vakit geçirdiğim birçok şair oldu. Artık konuşmak hakkımdır. 3-5 şiir kitabı okuyup da sağa sola öneri vermek, benim için çok yanlış bir hareket. Konuşuyorsak, bunun bir arkası olmalı. Dostoyevski hakkında en çok, onu en fazla okuyan ve özümseyenler konuşabilmeli misal. Oğuz Atay ile ilgili onu en çok anlayanlar konuşmalı. Sevmeyenler elbette olur, görüş de bildirir ama kendisine hitap etmediğini ifade etmekle, birkaç kitap okuyup kelle almak başka bir konu.

<<Binlerce düşünce arasında, hangisini nereye kondurursam daha akıcı ve düzenli bir yazı olur diye düşünsem de, bu benim için biraz zor oluyor. Ben şu yazıyı, aylardır düşünüyorum. Lakin, okudukça söylemek istediklerim de çoğalıyor. Umarım, bu okuyanlar için faydalı olur.>>

En büyük önerilerimden biri de not alarak okumanız. Bu demde Hakan S.'yi anmamak ayıp olur, çünkü ben, bunu ondan öğrendim ve okumak bambaşka bir keyfe ve anlama büründü. Bakın, hepimiz daha fazla şey okumak istiyoruz evet. Vakit az, eser çok. Lakin, neden okumak istiyoruz? Bunun sonucunda ne olacağını düşünerek okumak istiyoruz? Bu soruları, lütfen ciddi ciddi düşünün, geçiştirmeyin. Daha itibarlı olmak için mi? Okumakla gelişmek arasındaki o köprüye inandığınız için mi? Okumak, havalı olduğu için mi? Şu frene bir basın ve bir bakın: KİTAPLARI OKUYOR MUSUNUZ YOKSA TÜKETİYOR MUSUNUZ?

Kübra bu. Kübralığını yapmasa olmaz. Birçoğunuz kitapları tüketiyorsunuz ve ben bunu üzülerek izliyorum. Evet, bana ne. Haklısınız da. Ama ben birilerinin, ''gıcığına gidicek'' diye, söyleyeceklerinden geri duracak biri değilim. Bunu zaten benim diğer yazdıklarımı okuyanlar bilir. Bir şiir kitabını alıp, 1 saatte okudum, güzeldi, tavsiye ederim, diyenleri görünce... İnanın sol yanım kanıyor desem yeridir. 1 saatte ne okudun, ne anladın, ne yaptınnnnnn. Herhangi bir kitabı da öyle, alıyorlar haralahuralagakgukcumburlop yutuyorlar. Faydası olmaz demiyorum, asla. Olur ama bu fayda; üzerinde düşündükçe, sabırla vakit geçirdikçe, kendinize izin verdikçe azami seviyeye gelecektir. Not almak, sizin o kitabın konaklayıp hoşçakal dediği bir zihni değil, izini bırakacağı bir zihni taşımanızı sağlayacaktır. Hangimiz dâhiyiz? Kaçımız diyebiliriz, ''Hafızam beni yanıltmaz.'' Kendinizi gözden geçirin, çok değil 2 sene önce okuduğunuz kitaplardan neler hatırlıyorsunuz, neler iz bırakmış, o kitaplar hakkında kaç cümle kurabilirsiniz? Elbette okuduklarımızdan o an fayda göreceğiz diye bir şey yok. Okudukça, kendimizi tanımayı, neleri isteyeceğimizi, kendimizi daha iyi ifade etmeyi öğreniyoruz. Ama bunun azami seviyeye çıkması, kitapları tüketmeden, bitirmek, profilinizdeki kitap sayısını çoğaltmak yerine, okuduklarınızı sözünüze ve kalbinize tıpkı bir hamura unu yedirmek gibi yedirmekle mümkün.

Şiir konusuna tekrar dönelim. Bence rastgele şiir kitabı almak en büyük hata. Bu konuda, özellikle dikkatinizi çeken birileri varsa onlara danışın. Bence bunun için üşenmeyin, dikkatinizi çeken bütün şairlerin incelemelerini, haklarında yazılan blog yazılarını okuyun. Alıntılara göz gezdirin. Yalın anlamda mı, kapalı anlamda mı yazıyor, hangi konuları tercih ediyor, dünya görüşü ve hayat hikayesi nedir öğrenin. Bu, şairleri anlamak ve beğenmek açısından çok ama çok önemli. (Benim gibi zaman geçtikçe, beğenmemek ve sadece neymiş diye de okumalar yapabilirsiniz. :>)

Koşma tarzında yazılmış şiirlere bakın misal. Şiir incelemelerini okuyun. Yeni başlayanlar, hemen anlamıyorum diye kestirip atmayın. Divan edebiyatında, sadece sanatın kutsallığını ve gelebileceği en üst noktaları görebilmek adına örneklere ve açıklamalarına bakın. O zaman kelimeler öğrenmeye, anlam kapıları açıldıkça, sanatın kutsal yolunda yürümek için istek ve haz duymaya başlayacaksınız. Şairlerin en ünlü şiirlerini okuyun internetten. Sonra biraz beğeninizin şekillenmeye başladığını göreceksiniz. Şiir, edebiyatta en sevdiğim ve mutlu olduğum alan olduğu için söylemek istediğim çok şey var lakin noktalamak zorundayım.

Eğer bizlere okullarda adam gibi eğitim verseler ve rotalar çizselerdi, bizler bugün bu rotasız okumalar içinde bocalamazdık. Kendimizi tanımamız bile o kadar zaman alıyor ki, sonra geçmişe bakıp ah ediyoruz, şu kitabı neden daha önce okumadık diyor ve üzülüyoruz. Ortaokul için çok tavsiye verebilecek konumda değilim. Umarım karşılarına onların dilinden anlayacak kaliteli nice öğretmen çıkar ve yardımcı olur. Sadece fantastik eserler, onlar için daha keyifli ve okumaya teşvik edici olabilir. Şu bir gerçek ki ileriki yaşlarda da bu türde eserler okumak zevk verse de, hayal gücünün en yüksek seviyede olduğu çağlarda okumak, paha biçilemez olsa gerek. Bu yüzden Harry Potter'larla ortaokulda karşılaşmama rağmen, okumamış olmanın üzüntüsünü yaşıyorum. Çünkü o zaman okusaydım, lisede ve şimdi bir kez daha okurdum. Lisede de fantastik eserlere, bilimkurgu türündeki eserlere ve polisiye eserlere yer vermek, okuma alışkanlığımızı beslemesi ve keyif vermesi açısından çok kıymetli. Sherlock Holmes'lar için falan en iyi dönem lise bence. (Ben hâlâ keyifle okuyorum ama çok baba eserlerle karşılaştıktan sonra bazı arkadaşlar bu serinin hakkını yiyiyor. Bence çok kaliteli ve keyifli bir dizi kitaptır.) Aynı zamanda yerli edebiyatımızdan da bu dönemde faydalanmalıyız. Bunlar için öğretmenlerimize danışmalıyız. Onlar bize uygun eserler açısından daha iyi yönlendirmelerde bulunurlar. Benimkiler gibi ille sorunca söyleyen öğretmenleriniz vardır, o yüzden gidin sorun arkadaşlar. Rus klasikleri ile tanışmak için doğru bir dönem mi bilmiyorum. Çünkü çeviri ve eksik metin talihsizliği direk bu konudan uzaklaşmanıza sebep olabilir. Bu da birçok kıymetli eserden mahrum kalmak demek. Ben lisedeyken Stephen King okurdum. İlerde bu heyecana sahip olmayacağım için, şimdi bu ilgimi sonuna kadar değerlendireyim derdim. İyi ki de okumuşum, iyi ki de ilk gençliğimi okumaya teşvik edecek kitaplarla geçirmişim. Bir Stephen King okumayalı epey zaman oldu. İlerde okumak istediğim 10 kitabı falan var hâlâ. Ama nasip olur mu bilmiyorum. Çünkü 2015'ten beri artık beni heyecanlandıran tür şiir. Goncalar güle döneli beri, mutluyum.

Okumak istemediğiniz, İngilizcesi reading slump olan bir dönem var. Ben buna ''okuyasıgelmeme'' diyorum. Elinize kitap almak istemezsiniz. Aldığınızda devam edemezsiniz. Ama içinizde de okumadığınız için bir pişmanlık vardır. Okumayın. Bırakın okumayın. Niye zorluyorsunuz kendinizi? Bu dönemde, belki de sadece düşünmemeye ihtiyacınız vardır. Yok illa bir şey okuyayım derseniz, dergi okuyun. Bir yazı en fazla 3 sayfadır, mutlaka resim de vardır geniş geniş. Şöyle yavaştan yavaştan okursunuz, böylece vicdanınız da rahatsız olmaz. Yeterince zaman geçtikten sonra okumak isteyeceksiniz merak etmeyin. Sadece okumaya bir mecburiyet olarak bakmayın.

Toparlayacak olursam, şiir için lise yıllarınızda Sabahattin Ali, Özdemir Asaf, Yavuz Bülent Bakiler, Erdem Bayazıt, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Selçuk İlkan anlamak için daha kolay şairlerdir. Çok da güzel şiirleri vardır. Öncesinde de söylediğim gibi divan edebiyatında açıklamalı mısralara bakın. İskender Pala'nın şiir kitaplarından faydalanabilirsiniz.

İlerisi için artık şiirden anlıyorum ben dediğinizde ise Metin Altıok, Ahmet Telli, İbrahim Tenekeci, Furkan Çalışkan, Muzaffer Serkan Aydın, Birhan Keskin, Didem Madak, Ah Muhsin Ünlü, Onur Bayrak ve daha niceleri, okumanız ve anlamanız için sizi bekliyor olacaklar.

***Not: Çok okumaktan ziyade, okuduğunu anlamaktır iş.>
https://www.youtube.com/watch?v=Sj85pMwfL1o

Sevgiyle ve anlamla kalın...

Sinan Canan
Bu yazıyı okumaya başladığınızdaki “siz” ile yazıyı bitirdiğiniz andaki “siz”, aynı kişiler olmayacaksınız.

Bu durum yazının muhteşem yahut şok edici özellikte bir içeriğe sahip olmasıyla ilgili değil; hepimizin ortak bir özelliğiyle ilgili: Deneyim kazandıkça, öğrendikçe, yaşadıkça, hatta sadece düşündükçe bile, değişiyoruz. Duyduğumuz her söz, okuduğumuz her cümle, işittiğimiz her melodi, görüğümüz her yüz, aklımıza günde onbinlercesi üşüşen düşüncelerimizden her birisi beynimizi ve beynimizin hücreleri arasındaki bağlantıları değiştiriyor. Beynimizin değişmesi demek, her an her birimizin aslında hafif farklarla da olsa başka bir zihine doğru evrilmemiz, dönüşmemiz demek. Tüm deneyimlerimiz bizi hafifçe de olsa farklılaştırıyor; hem bedenen, hem zihnen, farklı insanlara dönüşmemizi sağlıyor.

Zaman hızlı akıyor. Bunu hep söylüyor, çoğu zaman bundan şikayet ederken buluyoruz kendimizi. Beynimiz ve zihnimiz, zamanın akışını algılarken yine “bilgi işleme” sistemini kullanıyor. Belli bir zaman süresinin uzunluğunu, o zaman içinde aklımıza yerleşen anı ve tecrübelerin bir sonucu olarak, uzun yahut kısa algılayabiliyoruz. Hiç bir şey yapmadan oturduğumuz bir on dakika bize oldukça uzun ve sıkıcı gelirken, sürükleyici bir roman okur yahut film izlerken saatlerin nasıl aktığını bile anlayamayabiliyoruz. Fakat bunun psikolojik olarak ilginç bir yönü de var. İçinde yaşayıp maruz kalırken bize çok uzunmuş gelen o “sıkılma” zamanları, daha sonraları hatırlandığında, belleğimizde çok ufak bir zaman dilimi olarak hatırlanıyor. Anı biriktirmediğimiz süreçler, zihnimiz tarafından sanki yaşanmamış; sadece içinde bulunulmul ve geçilmiş minik dilimler gibi hatırlanıyor. Halbuki roman gibi, film gibi, yeni insanlarla tanışmalar gibi tecrübe açısından yoğun zaman dilimleri daha sonraları “olduğundan bile daha uzunmuş gibi” hatırlanıyor. Psikolojik araştırmaların gösterdiği bu gerçek, tecrübenin, bire-bir yaşamanın, ömür dediğimiz bu sürecin zihinsel kayıtlarının miktarını ve derinliğini ne düzeyde etkilediği üzerinde düşünmeye zorluyor bizleri.

Neden hızla akıyor zaman? Etrafımızdan bilgiler, haberler, dedikodular, -miş’ler, -mış’lar akıp duruyor. Şehirli insanın etrafı da kafası da istiap haddinin üzerinde kalabalık. Neredeyse günlük zihinsel faaliyetlerimizin hiç birinin üzerinde bir kaç saniyeden fazla durup düşünecek zamanımız kalmıyor. İçselleştiremediğimiz, tadına varamadığımız, kününe vakıf olamadığımız milyonlarca an dizisini hızla yaşayıp geçmek zorundayız. Daha sonra dönüp geriye baktığımızda ise, zihnimizdeki kayıtlarının ekserisinin, hatırı sayılır pek bir iz bırakmamış saatler, günler, aylar ve yıllardan ibaret olduğunu fark ediyor ve neticede, zamanın ne kadar hızlı geçip gittiğine hayıflanırken yakalıyoruz kendimizi.

Nolursunuz paylasalim daha fazla ileriye gitmeden durduralim.!!
#29362494 gonderide bahsettigim kisi sikayet edildi hesap askiya alindl ve simdi yine hesap acmis , yuzsuz iste
bu kisi burda fazla kalmadan gitmeli lutfen sikayet edelim.
https://1000kitap.com/Agbnklmghj