• Yaşadığımız Yüzyılın, geçmiş Yüzyılların “GERÇEK ve YÜZE SERTÇE” vuran bir eleştirisidir Erich Scheurmann’ın Göğü Delen Adam’ı…

    Papalagi, yani biz beyaz adamlar. Dünya’ya ne yaptık böyle? Ne verdik Dünya’ya, ne aldık Dünya’dan. Bizim olmayan evrene BİZİM damgası vurup, yağmaladık değil mi? Her bir köşesine, her bir sınırına, balta girmemiş ormanına girdik, yerli halkı ise kendimize benzetmeye çalıştık. Bunu yaparken de TANRI’nın ışığını kullandık. Samoa Kabilelerinden birinin reisi olan Tiavea’lı Tuiavii’nin, biz beyazlara nasıl baktığını, Avrupa’yı nasıl gözlemlediğini ve beyaz İnsanın gerçek Tanrı’sının kim olduğunu nasıl anlattığına hep birlikte bir göz atalım.

    Toplum Eleştirisidir, Hepimiz Aynı Gemi’nin Güvertesinde ki, aynı “ŞEY”in Lacivertiyiz….

    İncelemeyi birkaç başlık altında toplamak istiyorum.
    1- Daha Fazla İstemek,
    2- Para, Para, Para,
    3- Daha Fazla Zaman,
    4- Gerçek Tanrı, Beyaz Adamın Tanrısı,
    5- BİZ.

    “Daha Fazla İstemek”

    Yaşadığımız yüzyılı göz önüne alalım. Hayatımıza bir bakalım ve çok değil, biraz düşünelim. Yazdıklarımı kendi kendinize lütfen cevaplayın. Kaç tane ayakkabımız var? Gece için ayrı, Gündüz için ayrı, İş için ayrı, Ev için ayrı, Keyfi olarak ayrı Kaç tane kıyafetimiz var? İhtiyacımız olmayan ne kadar eşyamız var? Bilinçsizce çok para verdiğimiz ne kadar elektronik eşyamız var? Hayatımızda hiçbir yeri olmamasına rağmen ne kadar çok şeye sahibiz değil mi? Seçenek yerine bolca seçenekler yaratıyoruz kendimize. İşte bu beyaz adamın bizi düşürdüğü tuzaktır. Yani kendimizin. Sürekli alıyoruz, sürekli, sürekli,. Tüketiyoruz, yetinmiyoruz, daha çok istiyoruz, o kadar çok istiyoruz ki, hiç keşfedilmeyen yerler keşfedilip, ormanlar katlediliyor, oralara fabrikalar kuruluyor, ucuz işçilik ile bu talepler karşılanıyor. O kadar çok ihtiyacımız olmayan şeyleri tüketiyoruz ki, kendi Zengin ve Fakir insanlarımızı kendimiz yaratıyoruz.

    Daha fazla istemekle gerçekten iyi yapıyor muyuz? Tüketim çılgını bizler, Samoa adasında ki bir yerli bize baktığında ne düşünüyordur sizce, işte tam olarak Tuiavii’nin düşündüğünü düşünüyor.

    "Eğer insan çok fazla "şey"e gereksinim duyuyorsa, bu büyük bir yoksulluğun göstergesidir." Sy.46

    “Para, Para, Para”

    Dünya da örnek olarak verebileceğimiz en büyük sömürge devletlerinin başında İngiltere vardır sanırım. Keşif niyetine sömürmediği ada, adacık, yerli yaşam alanı kalmamıştır. Her yere girmişlerdir. Girdiklerinde ise ellerinde tabi ki bolca silah ve İNCİL bulunmaktadır. Yerliler her zaman evcilleştirilmeli ve taptığı PUT veya ateş veya herhangi bir şey acilen yasaklanmalı, yerini BEYAZ ADAMIN TANRISI almalıdır. İşte bu Tanrı, sadece dillerinde olan tanrıdır. Beyaz Adamın asıl Tanrısı PARA’dır. Sömürdükleri her yerde, yerli halkı bu uğurda kullanmışlardır. Adaların bütün kaynaklarını sömürmüş ve para uğruna almadıkları can, kesmedikleri ağaç, katletmedikleri doğa alanı kalmamıştır. Kendi ülkelerinde ise örnek teşkil eden yaşam alanları kurmuşlardır.

    Para uğruna yapılamayacak şey yoktur. Para adına, Tanrının buyruklarını kutlanmak sevap niteliğindedir. Fakir olan tarla da çalışır, kentlerde yaşayanları eleştirme haklarına bile sahip olmamalıdır. Zengin zaten bunun için yaratılmış, fakir ise günde saatlerce çalışarak zenginin ekmeğine yağ sürmüştür. Günümüzde de değişen bir şey yoktur. Para her şeyin anahtarıdır. Para uğruna yapılamayacak şey yoktur.

    En ilkel kabilenin, en gelişmiş Avrupa toplumundan daha medeni olduğunu söylemek yanlış mı olur? Kitapta da bu konu üzerinde duruyor zaten. Avrupa’nın medeniyeti sömürü üzerine kurulu değil midir? En yakın örneklerden, İngiltere Hindistan’ı nasıl bir sömürge ile yönetmiştir. Mahatma Gandi sözleri paylaşan insanlar muhtemelen bilmiyordur ama öğrenmeliler. Ve kimden nasıl etkilenerek bir şeylerin değişmesine yürümüştür bilmek lazım. Bu yapılan çoğu şey TANRI ve para adına yapılmıştır. Beyaz Adamın Tanrısı….

    Para uğruna çalışıyoruz, çünkü; Iphone almamız lazım. Para uğruna sömürülüyoruz, çünkü; Nike almamız lazım. Para uğruna bedenimizi takas ediyoruz, çünkü; Mercedes almamız lazım.

    "Avrupa'da, para vermeden herkesin yararlanabileceği tek bir şey buldum: Hava." Sy.37

    “Daha Fazla Zaman”

    İnsanoğlu en çok neyden şikayet eder? ZAMAN! Günümüz dünyası ve ZAMAN meselesini ele alalım. O kadar hızlı yaşıyoruz ki, kendimiz kendimize yetişemiyoruz. Her şeyimiz hızlı, telefonlarımız, bilgisayarlarımız, trenlerimiz, uçaklarımız, arabalarımız... Her şeyimiz… Acelemiz nedir, nereye yetişiyoruz… Durun, bir sorgulayalım...!

    Daha hızlı üretim, çalışana daha fazla para kazandırıyor mu? HAYIR! Tam tersi, eğer bir makine bir günde 1000 Araba yapacak hıza kavuşmasaydı, bu insan daha az yorulup, yine aynı parayı kazanacaktı. Ama şimdi, daha çok çalışıp, daha fazla üretip, daha az kazanıyor. Kazanan tek kişi işin başındaki Para Babası oluyor.

    İnternet… O kadar hızlandı ki, yetişmek imkânsız. Her gün daha fazla hızlanıyor. Eğer internet daha yavaş olsaydı ve cep telefonlarımıza gelmeseydi kötü mü olurdu? Yanılmıyor musun biraz? Gün içinde o kadar şey sömürüyoruz ki, farkında değiliz. Akıyor, her şey akıyor. İnternet sayfaları, sosyal medya uygulamaları, e-mailler… akıyor, akıyor ve akıyor. 56K Modem ile girilen internetten, Gigabit hızında girilen internete. Hayat aynı kalıyor, insanlar kendi yarattıkları hıza dahi yetişemiyor. Evinde bile iş ile ilgili e-mailleri yanıtlıyor, WhatsAPP gruplarından kafasını kaldıramıyor.

    Peki gün sonunda ne oluyor? TANRIMMMM diyor, daha fazla zaman.. Yetmiyor zaman…! Daha fazla e-mail, daha fazla yazışma, daha fazla paylaşım, daha fazla iş, çok daha fazla.. Tanrım biraz daha ZAMAN….!! Yahu zaman orada, sen zamanın ne kadarını ne için kullanıyorsun, bir dönüp bakar mısın lütfen?

    İnsanlar, para ve çalışmaktan kafayı yemiş durumdalar. Hayatı bundan ibaret sananlar, küçüklükten beri, bunun için yetiştiriliyor, okutuluyor ve sınav kazanıp üniversiteye gitmesi bekleniyor. Çünkü PARA kazanması lazım, niye? Çünkü, büyüyecek ve Tanrım ZAMANNN diyecek. Al işte zaman orada bir yere gitmiyor, sen hayatını çalışmaya adadığın için dışarıda yaşayacağın güzellikleri görmüyorsun, tercihlerini zamanı adil kullanmaya değil, kendi önemli diye adlandırdığın seçeneklere göre seçiyorsun.

    Bir gün 24 değil de 48 saat olsaydı, sanıyor musun ki daha az çalışıp daha çok zaman sana kalacaktı. Yaşadığımız kapitalist düzel seni 24 Saat çalıştırırdı, geri kalan zamanda da bir şey yapmanı sağlar, yine sömürmeyi bilirdi. Önemli olan bir günün kaç saat olduğu değil, o dilime senin ne sıkıştırdığın. Hayat akıyor gidiyor, zamanı tutamaz, satın alamaz ve geri getiremezsin, peki bu yapamayacağın şeye karşılık sen ne yapıyorsun? Önemli olan bu!

    "Molalarla birlikte günümün 9 saati iş yerinde geçiyor. Günde 5-6 Saat uyuyorum. Bana ortalama 8-9 saat kalıyor. Bunun içerisine kitap okumayı, kendime zaman ayırmayı, dizi-film izlemeyi, arkadaşlarımla görüşmeyi ve diğer şeyleri sığdırıyorum. Buna rağmen zaman isyanı yapabiliyorum. Çünkü yetmiyor. Bize zaman hiçbir zaman yetmeyecek bunu söylemek istiyorum... Yetinmiyoruz ki. 24 Saatimiz boş olsa yine yetmeyecek."

    "Zaman hiç yetmiyor!" (...) "Biraz daha zamanım olsa!" Böyle sızlanır durur beyaz adam. Sy.53

    “Gerçek Tanrı, Beyaz Adamın Tanrısı”

    Gerçek Tanrı derken neyden bahsediyorum? Her insanın inandığı kendi tanrısından bahsediyorum. Kendi isteği ile, kendi düşüncesi ile kabul edip inandığı Tanrı… Bir de Beyaz Adamın dayattığı Tanrı var! Ellerinde İNCİLler, dillerinde KİLİSE, İçlerinde ise paradan başka bir şey olmayan Beyaz İnsanlar… Kim bu beyaz insanlar, bizim topluluğumuz işte.

    Milyarlarca insanın inandığı bir şeyler var, bunların yanında inanmayanlarda var. Konumuz bir inanca karşılık hayır o yanlış, asıl Tanrın bak burada denmesi. İşte Samoa adasına giren beyaz adamlar tam olarak bunu yapıyor. Kendi gönül bağı kuramadıkları Tanrılarını, yerli halkın bağ kurduğu gerçek tanrıları ile yer değiştiriyorlar. Ve verdikleri vaazlar da dillerinden düşmeyen Tanrı, insan öldürmeye gelince, sömürmeye gelince, para işin içine girdiğinde bir anda puff oluyor ve uçuyor. Tanrı yok ki, çünkü Tanrı sana var, çünkü seni onunla korkutup kendisine köle yapıyor, çünkü onun üzerinden para kazanıyor, çünkü onun üzerinden seni hem maddi hem de manevi olarak sömürüyor.

    "...Ağzından Tanrı'nın adını düşürmemesine rağmen yüreği Tanrı'nın uzağında." Sy.98

    “Biz”

    Yaşadığımız çağ itibari ile daha fazla tüketiyoruz. Tüketimimizin sınırı yok. Her şeyin daha fazlasını istiyoruz. Çünkü yetinmeyi bilmiyoruz. Zamanı etkin kullanamıyoruz, para hiçbir zaman yetmiyor, manevi bir şeyler hissetmek yerine maddi yaklaşıyoruz her şeye, hayatımız markalar üzerinden kurulmaya başlıyor.

    İnsani yaklaşımlarımız azaldı. İnsanlar birbirine inanmıyor ve güvenmiyor. Herkes her şeyi yapabilecek kapasitede. Kimin ne yapacağını kestiremiyoruz. Bilmeden konuşuyor, fikir edinmeden yorumlar yapıyoruz. Bilmediğimiz her şeye yorum getirmeye çalışıyoruz. Geçmişe bakıp neler yaşanmış bakmıyor, geçmişin hatalarını tekrarlamamak bir kenara dursun, daha beterlerini yapıyoruz. Doğaya saygı duymuyoruz, her şeyi paradan ibaret sanıyoruz, birbirimizi aldatıyor, günlük hayatlarımıza devam ediyoruz.

    Avrupa, Amerika, Uzak Doğu … nereye giderseniz gidin, hangi tarih kitabını açarsanız açın, ballandıra ballandıra anlatılan keşif tarihleri ve ele geçiriş hikayeleri vardır. İşte o hikâyenin ve Beyaz Adam’ın nasıl gözüktüğünü, çağımızın hastalıklı düşüncesinin eleştirisinin nasıl yapıldığını anlamak ve bilmek istiyorsanız bu kitabı okumanız gerekmektedir.

    Tiavea’lı Tuiavii’ye ve Erich Scheurmann’a teşekkürlerimle.

    Kitabı okumanızı “önemle” öneriyorum…

    Keyifli ve bilinçli okumalar…
  • Siz hiç kahveye gittiniz mi ? Ben gittim, hem de çok gittim. Lisedeyken gittim, üniversitedeyken gittim, üniversiteden mezun olunca gittim. Şimdi gider miyim gitmem. Yahu şehirde kahveye mi gidilir, şehirde starbucksa gidilir. Oraya da ben gitmem. Köyde olsam ama öfff, kahveden çıkmam. Sabahtan akşama kadar kahvenin başını beklerim. Çay içerim, cigara içerim, Süleyman Dayım ile bu yıl ektiği mahsul üzerine muhabbet ederim, Halil Amcama uzaktaki oğlunu sorarım, Hasan dedemin ihtiyarlıktan çektiklerini dinlerim, masayı tamamlarsam iskambil oynarım, canım isterse falıma bakarım, bulmaca çözerim, gazete okurum hiçbir şey yapmazsam oturur hülyalara dalarım be.. Kahvede hiç yapılacak iş biter mi?

    Kahvelerde insanlar gibidir, mevsimlerden etkilenirler, yazları başka kışları başkadır. Yazları ben pek sevmem, insanlar hep yorgun olurlar, işlerden konuşurlar. Kışın öyle mi ama ne iş vardır ne güç. Herkes kahveye gelir. İş güç derdi yoktur. Bu dert olmadı mı da değmeyin keyfimize. Dışarıda lapa lapa kar yağar. Kahvenin ortasında kocaman bir soba yanar. Sobaki ne soba, kocaman böyle. Kahveci Topal Hasan kocaman bir kütük getirir içine atar. Gümbür gümbür yanar, kıpkırmızı kesilir. Millet sobaya sarılır, ohh sıcacık. Dışarıda her yer buz kesmişken sobanın dibinde olmak gibi var mı be.

    Ben tüm kış sobanın hemen yanına otururum, sıcak gibisi var mı be, kemiklerim ısınsın biraz. Oturur çayımı içer, muhabbeti dinler, etrafı seyrederim. Bazısı hiddetli muhabbete dalar, bazısı uyuklar, bazısı derini hülyalara dalar, bazısı iskambil oynar, bazısı televizyon seyreder ben sadece onları seyrederim. Birisi daha göründü buğulu camların ardından. Üstünü silkiyor. Külahını çıkardı, kapıyı açtı içeri girdi. Hasan Dede’ymiş. Ulan be, bu adam da hem ihtiyarlıktan şikayet eder hem karda kışta o kadar yolu teper kahveye gelir. Kim bilir yolda kaç kere düşüp şaşmıştır. Senin evinde soba yok mu be, otursana başında sıcacık, ne işin var bu karda. Her Allah ‘ın günü buradasın. Nene ne yapacak kendi başına evde. Kapıyı açar açmaz yüzünde bir ferahlama. Yine geldim, başardım, ısınmayı hak ettim, biz eski toprağız pabuç bırakır mıyız ifadesi. Daha sobaya beş metre varken uzattı titreyen ellerini. Gözlükleri de girer girmez buğulandı. Çek bakalım Hasan Dede bir sandalye sobanın başına. Hasan Dedeme bir çay benden.

    İşte bu da bir hikaye tadında inceleme. Kahvelerin sıcaklığını, samimiyetini, Sait Faik’in eserinin ismini niye Mahalle Kahvesi koyduğuna dair bir öngörü. Hikayenin sonunun merak ediyorsanız; bir dönem çok kar yağdı belki yarım metre belki daha da fazla. Hasan Dede üç gün kahveye gelmedi, dördüncü gün ölüm haberini aldık, diyebilirim çok başka finallerde yazabilirim. Hem insan da öldürmek istemiyorum hikayelerim de, onlar gerçekten yaşayıp ölmüş gibi hissediyorum (Sait Faik). Buradaki konumuz Sait Faik ve hikayeleri, hikayelerine seçtiği isimler. Kendi hayatını anlatıp kitabın ismini Lüzumsuz Adam koyması. Doğayı ve adayı anlattığı kitabını ismini Son Kuşlar koyması, hatta orada bir cümlesi vardır Faik’in; biz yaşadık, gördük. Ah be çocuklar en çok sizin için üzülüyorum, siz ne göreceksiniz, diye. Neredeyse her cümlesinden ölüm ve yalnızlık akan, kendinin de son kitabı olduğunu bildiği Alemdağ’da Var Bir Yılan. Samimiyeti, sıcaklığı, güzel insanları anlattığı Mahalle Kahvesi.

    Ah be Faik seni ne zaman anlatmaya kalksam içim burkuluyor, ciğerim yanıyor. Ne güzel şeyler yazmışsın yine. Kahvedeki gözlemlerin, polislerin evine gelip “o kestaneci çocuğu kurtaralım, adam olsun, okusun,” dedikleri Kestaneci Dostum , benim en çok sevdiğim hikayelerinden biri olan Plajdaki Ayna, Karanfiller ve Domates Suyu, aslını kaybedip tekrar yazdığın Ermeni Balıkçı ve Topal Martı, Sinağrit Baba… Daha neler neler.. Her kitabın ayrı bir tat, her kitabın her hikayen bambaşka bir dünya.

    Ulan be Sait, bunları nasıl gördün, nasıl duydun, nasıl yazdın? Nerelere gittin nereleri gördün, kimler sana neler yaşattı? Bilmiyorum belki de bir yerlerden yazdıklarımı görüyorsundur, okuyorsundur. Senden ilham alan, senin büyüklüğün gören, yaşadıklarını hisseden insanlarda var yeryüzünde. Belki üzülüyorsundur belki seviniyorsundur. Kim ne kadar bilir seni, ne kadar insan, ne kadar derin bir insan olduğunu. Yalnız şunu bilki o kısacık ömründe öleceğini bile bile yazdığın; yalnızlık, hüzün kokan hikayelerini birileri senden yüzyıl sonra okuyor, tekrar tekrar okuyor, hikayelerin arkasındaki o Sait Faik’i görüyor senden ilham alarak hikayeler yazmaya çalışıyor.

    En derin saygı ve en içten sevgilerimle…
  • (Not: İnceleme biraz uzun oldu. Ama bu eser için az bile diye düşünüyorum. Keşke biraz daha fazla üstünde çalışma fırsatım olsaydı. Fakat amatör bir inceleme anca bu kadar olur deyip üzerinde fazla durmanın manası yok. Çok beğendim kitabı. İncelemeyi gelir de okuyan olursa İÇERİK bölümüne dikkat etsin. Orada spoiler bulunuyor maalesef. Kitabı okumayanlar o başlığı şimdilik okumasın. İyi okumalar dilerim.é

    TANIŞMA HİKAYEM

    Kitap, kütüphanemde keşfedilmeyi beklerken ben askere gittim. Acemi birliğine sadece bir kitapla gitmiştim. Okumaya da pek fırsatım yoktu. Usta birliğine geçerken öğretmen bir arkadaşımla rastgele bu eser hakkında sohbet etmeye başladık. O, bu kitabı daha önce okumuş ve tesirinde kalmıştı. Açıkçası ben de merak ettim. Fakat o esnada imkan kısıtlığı yüzünden kitabı edinmem çok zordu. Bir an ailemle konuşurken bir şeye ihtiyacımın olup olmadığını sordular. Benim çok fazla ihtiyacım vardı. Bunların hepsini sıraladım. Ertesi gün kitap istemediğimin farkına vardım. Mesai saatleri içinde olduğumdan dolayı ailemle kısa bir görüşme yapıp bana birkaç kitap göndermesini söyledim. Asla kitap ismi vermedim. Rastgele birkaç tane seçip yollasın istedim. O da önüne gelen 3-4 kitabı seçip kargolamıştı.

    Kargo geldiği vakit kitaplar arasında bir de ne göreyim: Genç Werther’in Acıları. Gerçekten buna çok sevinmiştim. Hemen okumak için fırsat yaratmaya çalıştım. Genellikle gazinoda okuma yapıyordum. Kitabı masaya bırakırdım. Kimse de karışmazdı. Kitabın ilk 30-40 sayfasını okumuşken birden kitap ortadan kayboldu. Kim aldı diye etrafta dolansam da bulamadım. Günler sonra ben, başka kitaplara başladım. Birden bizim komutanımız: “Bir kitap vardı, üstünde adın yazılı. Ben aldım onu. Okumak istedim.” Dedikten sonra gerçekten içime serin sular serpilmişti. Bulduğuma sevindim fakat komutanın bu izinsiz davranışına da içten içe kızmıştım.

    Daha sonra ben teskere almaya yakın kitabı getirdi. Bitirememiş, zaman bulamamıştı. Aldım, çantaya bıraktım. Askerden geldikten sonra tekrar gözüme ilişti ve okuma fırsatına eriştim. Ama ne okuma! Tam da zamanıymış mübarek. Tabii bir şey gibi adeta. Okunacak zamanını kendi seçmiş gibiydi. Karşımda dipdiri dururken bana sunduğu hikaye tam da hayatımın hapsolduğu bir hikayeydi. Tıpa tıp olmasa da resmen yaşadığım anların benzerini günü gününe tekrar ederek okuyordum.

    Ve nihayet bitti. Keşke bitmeseydi dediğim kitaplardan biri. Okuduğum eserler arasında ilk beşe, başucuna koyacağım bir eser. Bugün oturmuş onun hakkında naçizane hikayemi yazıyorum.

    BİÇİM AÇISINDAN

    Goethe’nin alışık olduğumuz sade bir dili var. Okunası yazarlar köşesine yıllar önceden bu işin kurtları tarafından yerleştirilmiş bir yazar için yorum yapmayacağım. Sadece naçizane kitabi bilgilerimle yorumlarımı sunmaya çalışacağım.

    Kitap, ilk bakışta ince olmasıyla çoğu tembel okuyucunun dikkatini çekse de ileride sırf inceliği için seçilmiş olmasından dolayı biraz hüsrana uğratıyor. Evet, 18.yy.da yazılmış sade bir kitap. İlk bakışta mektup tarzında kurgulanmış bölüm bölüm -ki bu da birçok soluk almaya olanak sağlıyor- ayrılmış kitabın bu kadar geç biteceğini tahmin etmemiştim.

    Goethe’nin inkâr edemediğimiz şair kimliği, tek nefeste okunacak kalınlıktaki bu eseri maalesef bana bir haftada okuttu. Düzyazılarında bile şair kimliğinden, felsefi bakış açısından vazgeçemeyen yazar kitabı hikaye içerisine dağıtılmış bir nevi ‘aforizmalar’ külliyatına çevirmiş.

    İçinden birçok yeri alıntıladığım doğrudur. Ki ben, alıntı yapmakta biraz cimri biriyimdir. Fakat imkânım olsa kitabın hemen hemen her sayfasından birkaç paragrafı kesip alacaktım.

    Biçim açısından son olarak söyleyeceğim şu ki, gerçekten içine çekip uzaklara götürebilen bir tarzla yazılmış. Çeviriyi yapanın da hakkını vermek lazım. Öyle ki günümüzde birçok eserin gerçek değerine ulaşamamasının en büyük müsebbipleri çevirmenler olduğu kadar tam tersi durumun da sağlayıcıları onlardır.



    İÇERİK AÇISINDAN

    Genç Werther’in Acıları, biraz kaba bir isim gibi duruyor. Bugün bana soracak olurlarsa kitap için önereceğim en makul isim ‘Lotte’nin Aşk ve Vefası’ olurdu. Niye diye soracak olursanız içeriğe değindikten sonra beni daha iyi anlarsınız.

    Daha önce de belirttiğim gibi kitap, resmen aforizmalar saldırısına uğramış gibi. Hikaye görünümlü bir aforizma kitabı. Bu kitap, maddi kaygıları taşımayan ve kendini az çok geliştirmiş genç bir bireyin hikayesinden ziyade insan ruhundaki ezeli kavgayı temsil eder. Bu kavgada kazanan yoktur. Hep kaybeden vardır. Bu kavga, akıl ile yürek kavgasıdır. Aşk ile vefa, aşk ile sevgi, aşk ile mantık kavgasıdır. Gördüğünüz üzere, sürekli bir tarafta aşk ve diğer taraflarda daha çetin ve daha gerçekçi düşmanlar vardır.

    Werther, arkadaşına yazdığı mektuplarla ısrarla üstüne gittiği bir sonunu anlatmaktadır. Daha ilk başta Lotte hakkında uyarılmasına rağmen bunun farkında olarak üstüne gitmektedir. Lotte’nin nişanlı olması ya da bahsedildiği kadar tehlikeli bir güzelliğe sahip olması aslında onu daha da cezbeder. Sonuçta aşk, kavuşamamaktır temasını her gerçek hikaye konu edinmiştir.

    Evet, kavuşamamayı bile bile kavuşmak için yola koyulur. Çok efendi, ahlaklı ve dürüst biridir. Nitekim yazdığı mektuplarda bunu çokça görüyoruz. Müşkül durumdaki insanlara karşılıksız yardımları, Lotte’ye olan beklentisiz bağlılığı ve hatta Lotte’nin mutluluğu için evliliğini dahi kabul edebilmesi onun ne kadar naif bir karakter olduğunu sunar bize.

    Lotte’ye kavuşamamıştır. Fakat bu, ona acı verse de onu hırçınlaştırmaz, uzaklaştırmaz; aksine sevdiği kadına daha da büyük saygıyla yaklaşmasını ateşler. Hatta kocası olan Albert ile bile samimi bir arkadaşlık kurar.

    Bir zaman sonra çektiği acılara katlanamayacağını hisseder ve başka yerlere göç eder. Bu göç, onu öyle kararlı bir hale sokmuştur ki bir daha asla geri dönmeyeceğini düşünür. Ama öyle mi dersiniz? Werther, benim de anlam veremediğim bir biçimde Lotte’ye geri dönmüştür. Ondan daha fazla uzak kalamamıştır. Hatta kendisi için büyük bir mesleği reddederek bunu yapmıştır. Burada hem Werther’in ne kadar kendinden emin olduğunu hem de aşkın bir insanı ne kadar da kör ettiğini görürüz.

    Bu bölümlerde çok fazla alıntı yapmak isterim. Werther’in hayatı sorgulayan cümleleri gerçekten de isabetli bir alıntı olacaktı.

    “Şu zavallı varlığımızı sürdürmekten başka hedefimiz yok. Salt ihtiyaçlarımızı gidermekle uğraşıyoruz, başka bir şey yaptığımız yok. İçimizin rahat ettiği zamanlardaki sakinlik boyun eğişten geliyor.”

    “Ne diyeceğimi bildiğim için işte sana itiraf ediyorum; bebeklerini sürükleyen, onları soyup giydiren, annelerinin pastaları sakladığı dolabın etrafında ağır ağır dolaşan, bu pastalardan biraz elde edince de aç gözlülükle yiyip, ‘daha isterim’ diye bağıran çocuklar gibi yaşayanlar en mutlu kişilerdir. Bunlar talihli yaratıklardır. Değersiz uğraşılan veya basit heveslerine büyük payeler veren, bunların insanlığın kurtuluşu ve iyiliği için yapılmış büyük fedakârlık gibi gösterenlere ne mutlu! Ne mutlu böyle olabilene! …”

    Burada yazar daha çok bilgilenmenin getirdiği sıkıntılardan, bilgisizlikten dem vurmaktadır. Nitekim çoğu filozofun dediğine geliriz. Bilgi, daha çok bilgisizliği meydana getirir. Bilgi aslında yüktür insana. Werther’in yakındığı da buydu. Nitekim ileride de Werther, ‘Ah, ne olurdu biraz gamsız olabilseydim…” diye iç geçirecektir.

    Daha sonraları ise Lotte’ye duyduğu aşkla ruhunu saran serkeşliği öyle güzel betimliyor ki hayatında aşkı tadamamış, ayrılığa erememiş insanın anlayacağı cinsten basit değildir bunlar. Henüz Lotte’yi tanımasına rağmen şu cümleyi kurar:

    “Tanrı’nın sadece sevgili kullarına bağışladığı mutlu günler yaşıyorum, her an sarhoş gibiyim. Bundan sonra başıma ne gelirse gelsin, yaşamın en güzel sevinçlerini tatmadım diyemem.”

    Buradaki naifliğe bakar mısınız? Bu aşk ile sonunu hazırladığını bile bile bunları söylüyor. Hatta bu aşk uğruna son nefesini verirken dahi bu duygularından asla vazgeçmiyor. O, bir aşk şehidi olarak kabul ediyor kendini. Sevdiği dostu Albert ve sevdiği kadın Lotte için kurban ediyor kendini. Canına mal olsa da bu aşk, ona asla kızmıyor. Asla pişman olmuyor. Düşünsenize, sizden canınızı hangi bedel karşılığında alabilir tabiat? Hangi bedel ki hiçbir şekilde ona kavuşamayacağınız?

    “Lotte, bir hastayı nasıl görüyorsa; benim zavallı kalbimin de öyle görülmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu kalp, yatağında inleyen herhangi bir hastadan daha çok acı çekiyor.”

    “Aşksız yaşamak neye yarar Wilhelm! Sihirli fener ışıksız olur mu?”

    “Mutluluk da bir aldanış mıdır dersin, Wilhelm?”

    Werther, bu ruh halini bu yoğun aşk ve farkındalık halini şöyle ifade ediyor:

    “Ben eğer bir deli olmasaydım, şüphesiz dünyanın en rahat, en mutlu adamı olurdum.”

    Evet, Werther, acemi bir aşık değildir. Hayatın getirilerine kulaklarını kapamış, cahil bir adam da değildir. Her şeyi farkında olarak yaşıyor. Acılarını farkında olarak kabul edip çekiyor. O, asla farkında olmadan bir kara sevdaya tutulmamıştır. O, bile bile bütün yüreğini bir insana vermenin mutluluğu içinde acıdan kıvranmıştır. Gerçek de böyle değil midir? Farkında olmak… Bilerek ve farkında olarak bir şeyleri yapmak ne kadar da asil bir şeydir! O, asla şikayet etmez, isyan etmez. Sadece arzular. Arzuları bir süre sonra kendisine karşı suç buyursa da bunu bastıracaktır.

    Hikaye öyle kurgulanmış ki Werther, aslında sonucu bildiren cümleleri alttan alttan sezdirerek okuyucuya vermektedir. Nitekim Werther, intihar edecektir. Fakat bunu, kitabın sonlarında değil de daha 47. Sayfada Albert ile yaptığı tartışmadan yakalıyoruz:

    “Yaşamına son veren bir insana korkak demekle ateşler içinde yanıp kavrularak ölen bir kimsenin korkak olduğunu söylemek arasında bir fark göremiyorum.”

    “Nasıl oluyor da insanı mutlu eden bir şey aynı zamanda onun felaketinin de kaynağı oluyor?”

    Bir süre sonra bir nevi de Lotte’nin iyiliği adına mekan değiştirmeyi dener. Fakat aslında insanın mekanlarla ilgili bir sorununun olmadığını ve asıl sorunun insanın kendinde olduğunu fark eder. Mekan değiştirmek, bir nevi kaçmaktır. Fakat kaçılan şeyin kendi gölgesi olduğunun farkında olamamaktır. Zaten bunu fark ettikten sonra tekrar geri dönmeye karar veriyor.

    “Ah, sevgili dostum, belki içinde bulunduğum durumu değiştirmek isteyişim, hiçbir yerde peşimi bırakmayacak olan bir sıkıntı yüzünden değil mi?”

    Daha önce de belirttiğim gibi Werther, bilginin bilgisizliğinden ve sıkıntısından yakınır. Fakat bilgiden ziyade her zaman yürekte yaşanan yani daha doğru bir ifadeyle manevi yaşantılardır esas olan. Duygusallığı, romantikliği; bilime ve mantığa tercih eder. En açık ifadeyle Werther, aşk ile sevgi arasında aşkı seçer, mantığı ve soğuk getirilerini reddeder. Daha doğru bir ifadeyle o, sonsuzluğu ister. Dünya içinde geçici, suni kazançları değil; ebedi arzuları, ilahi arzuları kovalar.

    “Her şeyin kaynağı, bütün gücü kuvveti, bütün sevinçleri ve acıları veren kalptir. Benim bildiklerimi herkes bilir ama bu kalp yanız benimdir.”

    “Bu sevgi, bu bağlılık, bu düşkünlük bir şairin uydurması değil. Cahil ve kaba dediğimiz insanların gönlüde bu duygular bütün kuvvetiyle ve temizliğiyle yaşıyor. Asıl biz aydınlar adamakıllı bozulmuşuz.”

    İşte, romantik Werther! Aşkta matematiği reddeder. Mantığı, çıkarı, hesabı, planı alaşağı eder.

    “Çok şeye sahibim. Ama onu düşünmek her şeyimi silip süpürüyor. Nelerim var! Fakat onsuz bana her şey hiç oluyor.”

    Romantik olduğu kadar naif, saygılı ve bir o kadar da şerefli olan Werther, istenmediği ve rahatsızlık verdiğini gördüğü anda artık ne pahasına olursa olsun ortamdan uzaklaşmak gerektiğini anlar. Çamura yatmaz, pislik yapabilecekken asla yeltenmez. Çünkü o, aşık olduğu kadar naif bir kişidir de. Nitekim ölümünde de göreceğimiz gibi, şerefli bir ölüme nail olacak.

    “Bütün mesele, perdeyi kaldırıp öteki tarafa geçmek. Peki neden titremeli, neden tereddüt etmeli? Perdenin arkasında ne olduğu bilinmediği için mi? Bir daha geri dönülmediği için mi? Yoksa, bilmediklerimizi korkunç ve karanlık görmenin ruhumuzun bir özelliği olmasından mı?”

    Artık kesin gitmenin, dönüşü olmayan nihai yola çıkmanın kararını vermiştir. Nitekim Werther, ölüme gitmenin kararını verdiğini unutmuş gibi sadece karar verebildiğine dahi mutlu olmaktadır. Artık uzun bir aradan sonra ne yapacağını bilmektedir. Ne zaman ve nasıl olacağına kendisi karar vereceği bir gün doğmuştur onun için. Lotte’ye kesik kesik yazdığı son mektubunu okumanızı tavsiye ederim. Bu acıklı ve bir o kadar da güçlü bir aşığın son seslerini duymakta fayda vardır.

    Werther, ölmek üzereyken bile harçlık verdiği çocukları, aileleri unutmayacak kadar naif bir insandır. Öperken bile çocukları, öpemeyeceği günler yerine de birkaç defa daha fazla öpmektedir. Bu, bir idam mahkumunun vedası gibi olmaz. Bu daha çok idam edilmiş mahkumun ruhunu yansıtır. Dikkat toplamak, bilinmek, üstüne gelinmesinden hoşnut olmak gibi aşağılık halleri yoktur. Bu kararı kendi vermiştir. Yalnız başına uygulayacaktır.

    Albert’ten yolculuk bahanesiyle silahları ister. Fakat daha öncesinde Lotte’ye kavuşma sahnesi vardır ki her insanın içini burkar. Lotte’den fazla bahsetmedik. Lotte, Albert’e sadakat ile bağlı kalmanın sorumluluğunu gayet yerine getiriyor. Hani namuslu, helal süt emmiş kız tabiri vardır ya, tam da ona uyar bu tabirler. Fakat Werther’e duyduğu ilgi, -reddetse de- derinden derine duyduğu bağlılık ve önemlisi önüne geçemediği aşk, onu da bir anlığına ele geçirir. Ve kendini kısa süreliğine Werther’e bırakır. Werther’e değil; ısrarla kaçtığı, reddettiği ve mantığıyla düşman ettiği aşkın kucağına atılır o. Zincirlerini kırmış ve kendini bir anda Werther’in dudaklarında bulmuştur.
    Werther’in bu hareketten doğan mesudiyetinin haddi yoktur. Öyle güzel anlatır ki mutluluğunu hemen orada ölmekten vazgeçip Lotte için mücadele edecek diye bekliyor okur. Fakat şerefli Werther, ne kadar aşka kurban gitse de sevdiği kadını ve saygı duyduğu adamı bu aşka kurban etmez. Ona umutların en yücesini vermeye yetecek güçte olan bu öpücük bile onu aşağılık biri yapmaz. Kararından vazgeçmez. Sadece ölüme giderken daha mesut gidecektir. Lotte’nin onu sevdiğini sayıklayarak günahlarından arınacaktır.

    “Lotte, onun kollarının arasından kurtulduktan sonra perişanlık içinde ve sevgiyle karışık bir öfkeyle titreyerek, ‘bu artık sonuncu, Werther! Beni bir daha görmeyeceksiniz’ dedi. Onu şefkat dolu bir bakışla süzdükten sonra bitişik odaya koştu, kapıyı kapattı.”
    “… elveda Lotte, sonsuza kadar elveda!”

    “Albert senin için sadece bu dünyada bir koca. Ne çıkar! Sonsuz evrende benim olacaksın.”

    Werther Ölüyor…

    “Bunlar bana senin elinden geldi. Tozlarını sen almışsın. Onları öpmeye doyamıyorum. Ellerin değmiş onlara. Sen, ey göklerin meleği, benim kararımı onaylıyorsun. Sen, Lotte, bu silahları bana elinle veriyorsun. Ölümü bana senin sunmanı isterdim. İşte, bu isteğim de oldu.”

    “Kader bu, önüne geçilmez. Lotte! Elveda!”

    Ve gerçekten de Lotte’nin onayıyla kendini huzur içinde sonsuzluğa bırakıyor Werther. Silahları isteyen uşağa titrek ellerle silahları vermişti. Biliyordu. Fakat engel olacak kuvveti asla bulamıyordu içinde. Belki de Lotte, bunu istiyordu. Bir ölüm, aşkı meşrulaştırırdı. Yoksa yaşamak değildi aşk.
  • Genç kadınlardan kaçın! Bunu söylerken en ufak bir çıkar duygusuyla hareket ettiğimi sanmayın. Elli yaşındaki kadın sizin için her şeyi yapar, yirmi yaşındaki ise hiçbir şey; biri sizden bütün hayatınızı isteyecektir, öteki ise arada vereceğiniz birkaç dakika ile, göstereceğiniz bir iki incelik ile yetinecektir. Ciddiye almayın genç kadınları, hep şakalaşm onlarla, ciddi bir yönleri yoktur onların. Genç kadınlar, bencildirler dostum, basittirler; gerçek bir dostluk bulamazsınız onlarda; kendilerinden başka kimseyi düşündükleri yoktur, en ufak bir başarıları uğruna sizi harcayabilmeleri işten bile değildir. Sonra, hepsi de sizden bağlılık isteyecektir, oysa sizin durumunuz asıl size bağlı olunmasını gerektirmektedir, bu iki ucun uzlaşabilmesine imkân var mı acaba? İçlerinden hiçbiri sizin çıkarlarınızın neyi gerektirdiğini takdir edemeyecek, hepsi de sizden çok kendilerini ön plânda düşünecektir; bağlılıklarıyla size yararlı olmak şöyle dursun, üstelik bir de hırslarının isterileriyle yaralayacaklardır, baltalayacaklardır sizi; zamanınızı kaygısızca sömürecek, paranızı pulunuzu eritecek, toplum içindeki yükselme imkânlarınızı kibarca mahvedeceklerdir. Dert de anlatamazsınız onlara, en budalaları bile elindeki eldivenin dünyaya bedel olduğunu, hiçbir şeyin kendisine hizmet etmekten daha değerli olamayacağını söyleyecektir. Hepsi de sizi mutlu kıldıklarını iddia edecek, toplumda elde etmek istediğiniz verimleri size unutturacaklardır. Onların mutlulukları çeşitli durumlara göre değişen bir niteliktedir, oysa sizin ulaşacağınız yükselişler kesin ve gerçek olmalıdır. Ah! Bilmezsiniz onlar geçici hevesleri doyurmak, geçici bir arzuyu, yeryüzünde başlayıp öbür dünyada bitmesi gereken bir aşk haline getirmek için ne hain bir hünerle, ne kurnaz bir sanatla çalışırlar! Sizi terk edecekleri gün, baştan seviyorum sözüyle aşklarını nasıl mazur göstermişlerse, şimdi artık sevmiyorum sözüyle de terk edişlerini haklı gösterdiklerini söyleyecekler, aşk denen şeyin iradeye bağlı olmadığını ekleyeceklerdir sonra da. Saçma bir düşünce bu, azizim! İnanın bana gerçek aşk ölümsüzdür, sonsuzdur; başta neyse sonra da odur; saçlarına ak düşer ama gönlü genç kalır. Hepsi de komedi oynayan genç kadınların hiçbirinde yoktur bu özellikler. Sözgelimi, içlerinden biri başına gelen felâketlerle sizin ilginizi çekmeye çalışacak ve sanki kadınların en yumuşağı, en insaflısı gibi gösterecektir kendini; ama vazgeçilmez bir varlık olduktan sonra, bu kez, size hâkim olmaya, her isteğini yaptırmaya başlayacaktır: siz bir diplomat olmak, oradan oraya gidip gelmek, insanları ve ülkeleri incelemek mi istediniz? Hayır, Paris’ te ya da onun çiftliğinde kalmak zorundasınızdır; boynunuza bir halka geçirerek sizi istediği yöne sürüklemek isteyecektir; siz ne kadar bağlılık gösterirseniz, o, o kadar nankörlük edecektir. Başka biri, boyun eğişiyle dikkatinizi çekmeye çalışacak, kulunuz köleniz olacak, dünyanın bir ucuna da gitseniz romanlardaki gibi ardınızdan gelecek, sizi elinden kaçırmamak için kendini tehlikelere atacak, boynunuza bağlanmış bir taş halini alacaktır. Siz bir gün boğulacaksınız, ama o suyun yüzünde kalacaktır. Kurnazlık tezgâhında en az bezi olan kadınların bile tuzakları vardır; bunların en budalası bile erkekte uyandırdığı kuşku dolayısıyla galip gelebilir. En tehlikesizi, sebebini bilmeden sizi sevecek, sonra bir gün sebepsiz yere terk edip gidecek, en sonra da sırf şan olsun diye size yeniden gelecek bir yosmacık olurdu. Ama bütün bu kadınların, bugün, olmazsa yarın, size mutlaka büyük zararları olacaktır. Sosyetenin kapısını aşındıran, oradaki zevklerle ve boş duygularla yaşayan her kadın yarı bozulmuş bir kadındır, sizi de bozacaktır.
    Ruhunda hüküm süreceğiniz temiz ve ciddi yaratıcı o salonlarda bulmanıza imkân yoktur. Evet, sizi sevecek kadın kalabalığın dışında, yapayalnız yaşayan biri olacaktır; onun en büyük mutluluğu sizin bakışlarınız olacaktır, sizin sözlerinizle yaşayacaktır. Bu kadın sizin için her şey olsun, çünkü zaten siz de onun için öyle olacaksınız. Çok sevin onu, hiç keder tattırmayın, karşısına rakipler çıkarmayın, kıskançlığını körüklemeyin. Birinin bizi seviyor, anlıyor olması, aziz çocuk, dünyadaki en büyük mutluluktur; sizin bu mutluluğu tatmanızı dilerim, ama ruhunuzun çiçeğini örselemeyin, sevginizi akıtacağınız kalbe iyice güveniniz olsun. Bu kadın hiçbir zaman kendisinden ibaret olmayacaktır, hiçbir zaman kendini düşünmeyecek, aklı fikri hep sizde olacaktır; sizin hiçbir şeyinizde gözü olmayacak, kendi çıkarlarını sizin karşınızda hiç gözetmeyecek, sizin fark etmediğiniz bir yerde kendini ateşe atma pahasına da olsa, sizi bekleyen bir tehlikeyi sezecektir. Acı bile çekse, hiç şikâyet etmeden, sızlanmadan çekecek, yapmacıklar yapmayacak, ama sizin kendisinde sevdiğiniz şeyler için saygıya benzer bir duygu besleyecektir. Böyle bir aşka daha büyük bir aşkla karşılık gösterir. Şu zavallı dostunuzun hep yoksun kalacağı şeye, uygun ve karşılıklı bir aşka rastlamak talihine ererseniz şunu düşünün: bu aşk ne kadar mükemmel olursa olsun uzakta, bir vadide sizin için bir anne kalbi çarpmaktadır ve onun kalbi sizin doldurduğunuz duygularla öylesine oyulmuştur ki derinliğini hiçbir zaman bulamazsınız. Evet, enginliğini hiçbir zaman kav ray a maya cağ ız bir sevgi var içimde size karşı! Bu sevginin olduğu gibi belirmesi için sizin şu parlak zekânızı kaybetmeniz gerekir; o zaman da bu bendeki bağlılığın nereye kadar gidebileceğini anlayamazsınız. Üç aşağı beş yukarı hepsi de yapmacıklı, alaycı, kendini beğenmiş, hoppa, müsrif olan genç kadınlardan sakınmanızı, nüfuz sahibi kadınlara, teyzem gibi akıllı uslu, size yararı dokunacak, sizi alçakça yapılmış suçlamalara karşı koruyacak, sizin söyleyemeyeceğiniz sözleri, sizin adınıza söyleyebilecek yaşlı ve azametli dullarla ahbaplık etmenizi başka ne gibi bir sebeple söylemiş olabilirim ki? Kısacası, yüreğinizdeki bütün sevgiyi o ilerdeki temiz meleğe saklamanızı öğütlerken bir ruh cömertliği göstermiş olmuyor muyum? Asilin yükü ağırdır demiştim, bu söz ilk uyarmalarımın büyük bir kısmını ifade ediyorsa .kadınlarla ilişkileriniz hakkındaki fikirlerimi de şu şövalye sözüyle özetlemek mümkündür:
    Hepsine hizmet et, ama yalnız birini sev.
    Geniş bir bilgi hazineniz var; acının muhafaza ettiği kalbinizde tek leke yok; her şey güzel sizde, her şey iyi; isteyin öyleyse! işte şimdi bütün istikbaliniz büyük adamlara özgü olan bu iki kelime içinde. Henriette’inizi dinleyecek, sizin hakkınızda ve sosyete ile ilişkileriniz üstüne düşüncelerini söylemeye devam etmesine izin vereceksiniz, değil mi çocuğum? Çocuklarım için olduğu gibi, sizin için de ileriyi gören bir göz var benim ruhumda; izin verin de bu yeteneği, hayatımın sükûn içinde geçmesiyle kazandığım, ve zayıflayacağı yerde, yalnız ve sessizlik içinde büyüyen o esrarlı vergiyi sizin için de kullanayım.
    Buna karşılık bana büyük bir mutluluk vermenizi istiyorum: başarılarınızdan bir teki bile alnınızda üzüntü kırışığı uyandırmadan, insanlar arasında yükselmenizi görmeliyim; kısa süre içinde, adınıza lâyık bir yer yaparsanız ve yükselişinize; bunu istiyor olmaktan fazla bir yardımda bulunduğumu düşünebileyim istiyorum. Bu gizli işbirliği, kendime tattırabileceğim biricik zevktir.
    Bekleyeceğim. Size Allahaısmarladık demiyorum. Ayrılmış bulunuyoruz, elimi artık dudaklarınızın altında bulamayacaksınız, ama yüreğimde nasıl bir yer tuttuğunuzu biliyorsunuzdur herhalde.
    HENRİETTE’
  • Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç, Hüseyin Rahmi Gürpınar ve Türk Edebiyatı Klasikleri (Serisi)
    Yazardan başlamak istiyorum. Hüseyin Rahmi edebiyatımızın ilk romancılarından, ki bu romanı mesela 1910 senesinde yazmış, 108 yıl önce, Osmanlı Devleti zamanında, yani şu anki devletimizden daha eski bir kitap. Dönem olarak Tanzimattan hemen sonrasına denk geliyor. Fakat çok itibar görmeyen, unutulmuş bir yazar(idi), ta ki 2014 senesinde ölümünün üzerinden 70 yıl geçtiği için eserlerindeki telif kalkana kadar. Telif olmadığı için son yıllarda bir çok yayınevi kitaplarını basmaya başladı buda çok rastlanması ve rekabetten dolayı kitaplarının fiyatının düşmesine neden oldu. Bununla birlikte popülerlik, satış artışı nihayetinde okuyucuyla buluşma geliyor. Bu yayınevlerinde Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları önemli ona yeni bir paragraf açmak gerek.
    Malum İş Bankası Yayınları Türkiye'nin en fazla satan, bilinen yayınevi, Hasan Ali Dünya Klasiklerinin ardından çıkardığı Modern Klasikler serisi (ki şuan 130 kitaba ulaştı) çok ilgi gördü, özellikle Zweig ismini parlatan, şuan Türkiye'de en fazla satan ve okunan yazar konumuna getiren bu seridir. Malum bankamız şimdide Türk Edebiyatı Klasikleri serisi çıkarmaya başladı. Şimdiden 6 kitaba ulaşan serinin ilk 3 kitabı Hüseyin Rahmi Gürpınar'a ait. Serinin önemi günümüz Türkçesine çevirip yayınlaması. Aslında daha önce de Türk Klasiklerini günümüz Türkçesiyle yayınlayan yayınevleri vardı ama ekseriyeti orjinal haliyle yayınlıyor ve malesef Osmanlı Türkçesinden çok uzaklaştığımız için eserdeki kelimelerin yüzde 20-30'unu anlayamıyorduk. Ben aslen orjinalini okumayı tercih etsem de İş Bankasının kitaplarını incelediğimde çok fazla değişiklik ve deformasyona maruz kalmadığı (şimdilik) ve böyle güzel bir serinin koleksiyonumu kitaplığımda görmek istediğim için kitapları 1. baskılarından (Bu çok önemli 1. Baskı takıntısı var bende, inşallah kaçırmadan serinin bütün kitaplarını 1. Baskısını alıcam) itibaren almaya ve okumaya niyet ettim. Serinin ilk kitanı da işte bu kitap. Bu seriyle beraber parlayan yazar da bence Hüseyin Rahmi Gürpınar olacak. Seri çıktığında en fazla okunan yazarlarda 250. iken şimdiden 215. sıraya yükseldi ileride daha yukarılarda görücez kendisini.
    Ve kitaba gelirsek, önce Halley Kuyruklu yıldızından bahsedicem. eskiden teleskoplar olmadığı için gökyüzünde gördüğümüz herşeye yıldız demişiz göktaşlarının hareket etmeside yıldız kayması olarak adlandırılmış. Halley'de aslında bir göktaşı, yıldız değil. İsmini 1700'lü yıllarda bu göktaşını keşfeden ve her 76 yılda bir dünyanın yanından geçtiğini, bir sonraki geçişinde 1758 yılında olacağını ileri süren Edmund Halley'den almış ve harbiden de 1758'de bu göktaşı dünyamızın yanından geçmiş. Romanımızda da Halley'in bu sefer dünyamızın yanından geçerken dünyamıza çarpacağı dedikodusu var ve konu burdan başlıyor. Dedikodu daha çok mahalledeki kadınlar arasında abartılarak yayılıyor. Kitabın başı olan bu kadın diyaloglarına incelemelerde gördüğüm üzere çok sıkıcı bulunmuş ve kitap bunun üzerinden eleştirilmiş. Evet kitabın başı biraz sıkıcı ama kitap hep böyle gitmiyor. Kötü de değil bence. Esas oğlanımız İrfan ise bilgili, okumuş bir eleman. Ama kadınlardan nefret ediyor ve gazetelerde kadınlar aleyhine yazılar yazıyor. Ve bu Halley olayı en çok onu mutlu ediyor zira kadınları toplayıp konferanslar vererek Halleyden abartarak bahsediyor ve dünyamıza çarpacağını söylüyor. Böylece kadınları korkutup onlardan intikamını alıyor, kendince, mal. Neyse sonra esas kızımız çıkıyor ortaya, şey aslında çıkmıyor, mektup yazıyor İrfan'a onu kendine aşık edip oyunlar oynuyor, o da kendince. İrfan'ın platonik aşkı, kızımızın oyunları, kuyrukluyıldızın çarpma senaryosu falan derken kitap gidiyor işte. Daha fazla ayrıntıya girmeyelim, spoiler olmasın.
    Kitabın ana temasına gelirsek, sonda bir sayfada yazarın yazdığı yazıda anlatmaya çalıştığı gibi, hurafelerin, dedikoduların saçmalık olduğu, insanları korkutup, yalan bilgi yaymaktan başka bir işe yaramadıkları anlatılıyor. Roman bizi 1910'lı yıllara götürüyor, mekansal olarak değil malesef, mekansal pek tasvir yok ama o dönemin toplumunu özellikle bu hurafe ve dedikodu, konuşmalar vs. iyi anlatıyor. Hurafe meselesine gelirsek bunun tek sebebi CE-HA-LET. Bakın size bir olay anlatayım bırakın 1910'u, yıl 2002 bilemedin 2003, ortaokulu okuduğum kasabada imamın işi çıkmış din hocamıza rica etmiş cumayı sen kıldırır mısın diye. Bizim hoca cumayı kıldırıp hutbeyi verdikten sonra cemaate, "Ey cemaati müslümin duydum ki ağacın birine çaput falan bağlayıp, dile diliyormuşsunuz bunlar hurafe inanmayın, yapmayın günahtır." dedi, demez olaydı adamı ilçe müftülüğüne şikayet etmişler. Ama bugün bakıyorum o kasabadaki ağaçta artık bir tane çaput yok, evet hala olan yerler olabilir ama o cahil insanlar ölüyor, ya da iletişim ve araçları arttıkça bilinçleniyor. Artık eskisi kadar yok bunlar şükür.
    Neyse çok uzattık, şimdi bu halley 2060 yılında tekrar dünyamıza yakın geçecek o zaman yaşıyor olursak (ki pek zannetmiiyorum ben 69 yaşında olucam) o zaman bu incelememi tekrar paylaşıcam, 42 yıl sonra görüşmek üzere.
  • Seçilmiş çok güzel başarı sözleri; başarılı olmak için mutlaka okuyun…

    Nerede olursanız olun, elinizdekilerle yapabileceğinizi yapın. Theodore Roosevelt
    İnsan sahip olduklarının toplamı değil, fakat henüz gerçekleştiremediklerinin toplamıdır. Jean Paul Sartre
    İnsanın yaşam düzeyini bilinçli bir çabayla yükseltme konusundaki tartışma götürmez yeteneğinden daha cesaret verici bir gerçek bilmiyorum. Henry Davıd Thureau
    Başarı bir yolculuktur, bir varış noktası değil. Ben Sweetland
    Ahlak konusunda en önemli dersler kitaplardan değil, yaşanan deneyimlerden alınır. Mark Twaın
    Deneyim düşüncenin, düşünce ise eylemin çocuğudur. B. Dısraelı
    İnsanlar öğrenme dürtüsüyle doğarlar. Öğrenmeye karşı merak ve bundan duyulan zevk insanın doğasında vardır. Bunlar bebeklikten başlayarak zamanla yok edilir. W.E.Demıng
    Coşku, zekadan daha önemlidir. Albert Eınsteın
    Düşünmek ve söylemek kolay, fakat yaşamak, hele başarı ile sonuçlandırmak çok zordur. Ziya Gökalp
    Başarının sırlarından biri, geçici başarısızlıkların bizi yenmesine izin vermemektir. Mark Kay
    Yapabildiğimiz herşeyi yapsaydık, buna kendimiz bile şaşardık. Thomas Edison
    Başkaları için duyduğun kaygı, kendin için duyduğun kaygıların önüne geçtiği zaman olgunlaşmışsın demektir. John Mac Noughton
    Zenginlik ve güzellikle birlikte bulunan ihtişam geçicidir ve kolay zedelenebilir. Erdemse muhteşem ve ölümsüz bir servettir. Sallust
    Başkaları yararına iyi bir şey yapmak görev değil, zevktir. Çünkü sizin sağlık ve mutluluğunuzu artırır. Zoroaster
    Bir şey biliyorum, o da hiçbir şey bilmediğimdir. Sokrates
    Engeller beni durduramaz, her bir engel kararlılığımı daha da güçlendirir. Leonardo da Vinci
    Üstelemek başarının temel unsurudur. Kapıyı yeterince uzun süre ve yüksek sesle çalarsanız, birilerini uyandıracagınızdan emin olabilirsiniz. Henry Wadsworth Longfellow
    Bir kitap bir aynadır. Ona bir eşek bakacak olursa karşısında elbette bir evliya görmez. Goergo C.Lıchtenberg
    Öykü sözcüğünün kökeni depo kelimesidir. Bu nedenle öykülerin birer depo oldukları söylenebilir. Şeyler öykünün içinde saklanırlar ve bu şeyler anlamdır. Mıchael Meade
    Çömez yakınıyormuş: “Bize öyküler anlatıyorsun ama anlamlarını açmıyorsun.” Usta yanıt vermiş: “Biri sana meyveyi çiğneyerek ikram etse hoşuna gider miydi?” Paul Brunton
    Oğlum, bütün hayatımı kolların ve ayakların belirlemeyecek. Hayatına asıl yön verecek olan beynin ve kalbindir. Bir şeyi gerçekten istiyorsan, bütün engelleri yenip ona ulaşabilirsin. Shelton Skelton
    Dünyanın acı ile dolu olduğu doğrudur ama bir çok insan da bunun üstesinden gelmektedir. Helen Keller
    Büyük düşler kuranlar düşlerini gerçekleştirmez, aşarlar. Alfred Lord Whıtehead
    Arzu varsa çözümde vardır. Anonim
    Olumsuz düşünceleri zihinsel canavarlar halini almadan önce yok edin. Anonim
    Sizi korkutan her deyim size güç, cesaret ve güven kazandırır. Kendinize “Ben bu dehşeti yaşadım. Bundan sonra gelecek şeylere hazırım” dersiniz. Eleanor Roosevelt
    Kimi insanlar yaşamımıza girer ve çıkarlar. Kimileride bir süre yaşamamızda kalır ve kalbimizde ayak izlerini bırakırlar, o zaman bir daha asla aynı insan olamayız. Anonim
    İnsanın ruhu felç olmaz. Soluk alabiliyorsanız, düş de kurabilirsiniz. Tavuk suyuna çorba
    Yeterince sevginiz varsa dünyada ki en mutlu ve en güçlü insan olursunuz. DR. Emmet Fox
    Hata değil çare bulun. Henry Ford
    Annem Help, “Herkesin kaderini kendisinin çizdiğine inanırım. Yaradanın sana verdiğiyle en iyisini yapmalısın” derdi. Forrest Gump Filminden
    Düş kurmak değil, bir düşe sahip olmamak budalalıktır. Clıff Clavın, Cheers
    Başkalarına yardımcı olmak için elinize her zaman büyük fırsatlar geçmez, ama küçük fırsatlar hergün çıkar. Sally Koch
    Deneyim: En acımasız öğretmen odur. Fakat en iyi öğretmen de odur. C.S. Lewıs
    Düşünceli olun, çünkü karşılaştığınız herkes inanın en az sizin kadar zorlu bir mücadele veriyor. Plato
    “Sana bütün bunları kim öğretti, Doktor?” Yanıt anında geldi. “Acı çekmek.” Albert Camus, Veba
    İnsan yaşamanın amacı başkalarına hizmet etmek, şefkat göstermek ve yardımcı olmayı istemektir. DR. Albert Schweıtzer
    Kendinizi tanıyıp ifade etmek onu inkar etmekten çok daha kolaydır ve başarırsanız lidelikte ödüllendirilirsiniz. Warren Bennıs
    Bir değişim, bze gelişme fırsatını sağlayacak olan bir sonraki değişime yol açar. Vıvıen Buchen
    Başarıya ulaşıp sıcrama yapan bireyler, aynı zamanda değişimin ustaları olacaklardır. R. Kanter
    Başkası düştü mü, “çürük tahtaya basmasaydı” deriz. Kendimiz düşünce, bastığımız tahtanın çürük çıkmasından şikayet ederiz. Cenap Şehabettin
    Dünyada bir çok kabiliyetli kişiler, küçük bir cesaret sahibi olmadıkları için kaybolurlar. Sydney Smıth
    Durmak ölüm, taklit uşaklıktır, çalışmak ve yetişmek ise hayat ve hürriyettir. L.Y. Rauke
    Aradığını bilmeyen, bulduğunu anlayamaz. Cladue Bernard
    Mevcut bilgi birikimimizle öyle sorunlar yaratırız ki aynı birikimimiz bu sorunları çözmemize yetmez. A. Eınsteın
    Bilgi, tek başına ekonomik bir kaynak değildir. Bilgi alınıp satılamaz, sadece bilgiyle yaratılanlar alınıp satılabilir. P.Drucker
    Hayatta rasladığım herkes, bir bakımdan bana üstüdür. Bu yüzden kendisinden bir şeyler öğrenebilirim Emerson
    İlk çağlarda güçlü olan, endüstri çağında zengin olan kazanırdı. Bilgi çağında ise bilgili olan kazanacaktır. A. Toffler
    Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşısındakilerinin anlayabiceği kadardır. Mevlana
    İlim ilim demektir, ilim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsen bu nice okumaktır. Yunus Emre
    Tez elde edilen başarı, insanı kararsız ve maceraperest yapar. Bacon
    Güçlükler başarının değerini artıran süslerdir. Molıere
    Hayatta başarılı olanlar, kendilerine gereken bilgileri öğrenmekten bir an geri kalmazlar ve hadislerin sebeplerini her zaman araştırırlar. Rudyard Kıplıng
    Ne başarırsanız başarın, size yardım eden mutlaka vardır. Athea Gıbson
    En sıradan iş bile büyük başarılar getirme potansiyeline sahiptir. H.Jackson Brown
    Başarılarını gizlemek en büyük başarıdır. La Rochefoucauld
    Okunu hedefden öteye atan okcu, okunu hedefe ulaştıramayan okcudan daha başarılı değildir. Motnagıne
    Para asıl parayı çekerse, başarı da başarıyı çeker. Chamfort
    Büyük işler başarmak isteyen kimse, ölüm yokmuş gibi davranmamalıdır. Vauvenaroues
    Başarı isdediğini elde etmek, mutluluksa elde ettiğini sevmektir. Brown
    Büyük aşkların ve büyük başarıların büyük riskler içerdiğini unutma. Kim iyi yaşamış, bol bol gülmüş ve çok sevmişse, başarıyı yakalamış demektir. Bessıe Anderson Stanley
    Ders alınmış başarısızlık başarı demektir. Malcom S. Forbes
    Başarı insana belki çok şey öğretmez, fakat başarısızlık çok şey öğretir. Çin Atasözü
    Mağlubiyete uğrayınca ümitsizliğe kapılma, her başarısızlıkta bir zafer arzusu yatar. Germaın Martın
    Başarısızlıklar, kuvvetlilere daha da kuvvet verir. Saınt Exupery
    İyi bir başlangıç, yarı yarıya başarı demektir. Andre Gıde
    Her şeyin mühim noktası, başlangıçtır. Eflatun
    Bütün büyük işler, küçük başlangıçlarla olur. Cıcero
    Ya başlamamalı, ya daa bitirmeli. Ovıdıus
    Bir milletin büyüklüğü, nüfusunun çokluğu ile değil, akıllı ve fazilet sahibi adamlarının sayısı ile belli olur. Victor Hugo
    Çalışanlar, kötülük düşünmeye vakit bulamazlar. Çalışmayanlar ise, kendilerini kötülükten kurtaramazlar. Hz. Ali
    Basit bir adamın elinden geleni yapmaya çalışması, zeki bir adamın tembelliğinden iyidir. G. Gracıan
    Bilginin efendisi olmak için çalışmanın uşağı olamk şartdır. Balzac
    Hiçbir şeye cesaret etmeyen, hiçbir şeye beslemsin. Schıller
    Bilgi insanı şüpheden, iyiylik acı çekmekten, kararlı olmak korkutan kurtarır. Konfüçyus
    Başkalarının kusurlarını tartarken, parmağıyla terazinin kefelerini bastırmayan insan pek enderdir. Byron Langenfeld
    Büyük adam büyük olduğunu; fakat büyüklüğünün küçüklük olduğunu bilir. Andre Mauroıs
    “Bundan yirmi yıl sonra yapyınız şeylerden dolayı, yaptıklarınızdan daha fazla pişman olacaksınız. Öyleyse demir alın ve güvenli limanlardan çıkın, rüzgarları arkanıza alın, araştırın hayal edin ve keşfedin.” Mark Twaın
    İyi bir kafaya sahip olmak yetmez; mesele onu iyi kullanmaktır. Rene Descartes
    İnsan beyni sahibinin ihtiyaçlarından fazla gelişmiş bir araca benzer. A. R. Wallece
    Hayal gücünden daha önemlidir. Albert Einstein
    Yapacağın ilkşeyi kafanda net olarak görmelisin. Alex Moorison
    Güzel cevap her zaman daha güzel soruyu sorana verilir. E. E. Cummings
    En büyük zaman hırsızı kararsızlıktır. C. Floru
    İyiliği, hastalığı, sefaleti, mutluğu, zenginliği, fakirliği yapan zihindir. Edmund Spencer
    Vücutlarımız bahcemizdir? Niyetlerimiz de bahcıvanımızdır. William Shakesreare
    Gerekeni yap ve güce sahip ol. Emerson
    Gülümseyin: öyle samimi ve sıcakolun ki her sıktığınız ele, ruhunuzu da katın. Dale Carnegia
    Akli resimler zihni kalıbımızın biçimlenmesine yardım eder. Robert Collier
    “Vereceğimiz bilinçli komutlarla beyin merkezlerimizi geliştirebilecek, böylece şimdilerde düşleyemeyeceğimizi kullanabileceğiz”. DR. Frederic tilney
    “Harukulade şeyler ancak, içlerindeki bir şeyin koşulların üzerinde olduğuna inanma cesaretini gösterenler tarafından yapılmıştır.” Barton
    Yapabilirler çünkü yapabileceklerini düşünüyorlar. Virgil
    İnsanlar arasında fark ufaktır. Ancak bu ufak fark büyük farklılığa yol açar. Ufak farklar tutumlardır. Büyük farklılık ise bu tutumun olumlu veya olumsuz olduğudur. C.Lement stone
    “Ben hayatımın hiçbir anında karamsallık nedir tanımadım.” M. Kemal Atatürk
    “Güzel bir düşünce de ibadet sayılır.” Ahmet İbşihi
    Büyük adamlar olmassa hiçbir şey başarılmaz, insanlar da ancak karar verilirse büyük olabilirler. Gaulle
    Kararlılık insan iradesinin uyandırma zilidir. Anthony Robbins
    “Yapmak istediğin herşeyi düşünerek karar ver, verdiğin kararıda mutlaka gerçekleştir. Benjamin Franklin
    “Kişinin geleçe dönük umutları şimdiki gücünün kaynağıdır.” Maxwel
    “Bilinçlik potansiyeli, insan tarafından henüz keşfedilmemiş, en son ulaşılabiliecek alan olarak kalmıştır. Henüz keşfedilmemiş bir ülke gibidir.”
    Limiti koyan zihindir. Zihin bir şeyi yapabileceğini kestirebiliği kadar başarılı olur.
    Yüzde 100 inandığın sürece her şeyi yapabilirsiniz. Arnold Schwarzenegger
    “İnsan yalnız tek bir istemeli ve durmadan hep onu istemeli, o zaman onu elde edeceğimizden emin olabiliriz.” Andre Gide
    “Eğer hepimiz, yapabileceğimiz her şeyi yapsaydık, şaşkınlıktan kendi aklımızı başımızdan alırdık. Thomas Edison
    “Konsantrasyon, bezginlik duymadan fiziksel ve zihinsel enerjiyi tek bir noktaya sürekli uygulama yeteneğidir.” Thomas Edison
    “Yetenekler ortaktır; herkes onlara sahiptir ama nadir olan yeteneklerimizin bizi götürdüğü yere gitme cesaretidir.” Anonim
    Allah´a dyan, sa´ye sarıl, hikmete ram ol? yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol. Mehmet Akif Ersoy
    Eğer sizde deha varsa çalışkanlık bunu inkişaf ettirir. Eğer yoksa onun yerini doldurur. Reynolds
    “Gerçek başarı başarısızlık korkusunu yenebilmektir.” Sweeney
    “Ne geçmiş vardır ne gelecek; sadece sonsuz bir şimdi vardır.” A. Cowley
    Büyük adamlar olmassa hiçbir şey başarılmaz, insanlar da ancak karar verilirse büyük olabilirler. Schopen haver
    “Benim kuşağımın yaptığı en büyük keşiflerden biri, insanın düşüncelerini değiştirerek yaşamını da değiştirebileceği gerçeğini bumasıdır.
    “Başarı,küçük hataların ve başarısızlıkların biraz ilerisinde duran şeydir.” T. J. Watson
    “Akıl kendi başına cenneti cehennem, cehennemide cennet yapabilir. ” John Milton
    “Bazı kimseler güllerin dikeni olduğundan yakınırlar. Ben dikenlerin gülü olduğuna şükrederim.” Alphonse Kann
    Kişinin geleceğe dönük umutları şimdiki güçünün kaynağıdır. Maxwel
    Erişmek istedikleri bir hedefi olmayanlar, çalışmaktan zevk almazlar.” Emile Raux
    Bir gemi doğuya gider, biri batıya. Esen aynı rüzgarla: hangi yöne gidebileceğini belirleyen rüzgar değil, yelkendir. Ella Wheeler Wilcox
    Aradığını bilmeyen, bulduğunu anlayamaz. Cladue Bernard
    Ölçülebileni ölç, ölçülenmeyeni ölçülebilir yap. Doğanın kitabı matematiksel bir dille yapılmıştır. Galileo
    Bazı yenilgilerin nedeni, insanların işi yarıda bıraktıklarında, başarıya ne kadar yakın olduklarını bilememeleridir. Thomas Edison
    Pek çok konuda başarı, başarmanın ne kadar vakitalacağını bilmeye bağlıdır. Montesgieu
    Gücünü aşan rolü üzerinde alırsan, bu rolü, iyi oynamadığın gibi yapabileceğin rolüde terk etmiş olursun. Epiktotes
    Demir mıklatısa aşıktır. Hep ona doğru koşar, zaferde sabra aşıktır ve devamlı ona koşar. Sühreverdi
    Beklemeyi bilen insan herşeyi elde edebilir. Benjamin Disraeli
    Dünyada yeteneksiz insan yoktur. Sadece iyi eğitilmemiş ve iyi yönlendirilmemiş insanlar vardır. Angle Peartri
    Kendi kendisiyle barış yaşamak istiyorsa; müzisyen müzik yapmalı, ressam reim yapmalı, şair şiir yazmalıdır. Abraham Mazlow
    Tembel insan yoktur. Sadece kendisine esin kaynağı oluşturacak kadar güçlü amaçları olmayan insanlar vardır. Anthony Robbins
    Hayatta yapabileceğiniz en büyük hata, sürekli bir hata daha yapacağımız korkusudur. Albert Hubbard
    Önce biz alışkanlıklarımızı oluştururuz, sonrada alışkanlıklarımız bizi oluşturur. John Dryden
    Alışkanlık hizmetkarların en iyisi, efendilerin en kötüsüdür. Nathanıel Emmons
    Başarının sırrı işini tatile çevirmektir. Mark Twin
    İyi yada kötü bir şey yoktur, fakat biz düşüncelerimizle iyi veya kötüyü yaratırız. William Shakespeare
    Her eylemin atası düşüncedir. Ralph Waldo Emerson
    Nerede olursanız olun, elinizdekilerle yapabileceklerinizi yapın. Theodore Roosevelt
    Taşı delen suyun gücü değil, damlaların sürekliliğidir. Latin Atasözü
    Kişisel başarı için televizyonunuzu öldürün. Steve Chandler
    Nerede olursanız olun, elinizdekilerle yapabileceklerinizi yapın. Alex Morrison
    Cesaretimi kaybetmiyorum, çünkü vazgeçilen her yanlış girişimileri doğru atılmış yeni birr adımdır. Thomas Edison
    En iyi dost, bendeki en iyi yönleri ortaya çıkaran insandır. Henry Ford
    Yapabileceğinize de inansanız, haklı çıkarsınız. Henry Ford
    İnsanın sağlığını koruyan iki faktör vardır. İşini sevmesi ve hayatı sevmesi. Sigmund Freud
    Stresten kurtulmak için görevini en iyi şekilde yapın. Hans selye
    Yapmak istediğiniz şeyi düşünerek karar ver, verdiğin kararı da mutlaka gerçekleştir. Benjamin Fraklin
    Batan güneş için ağlayın, yeniden doğduğunda ne yapacağınıza karar verin. Dale Carnegde
    Başarıya ulaşamayanların yüzde doksanı yenilgiye uğramamıştır. Sadece pes etmişlerdir. Paul J. Meyer
    İnsan bir şeyi, çok ciddi olarak arzu etmeye görsün, hiçbir şeyi erişilmeyecek kadar yüksekte değildir. Hans C. Andersen
    Düşünceler gayeyi doğurur. Gayeler eyleme dönüşür, eylemler alışkanlıkları oluşturur. Alışkanlıklarda karakter belirleyerek kaderimizi tayin eder.
    Zor bir iş, zamanında yapmamız gerekip de yapmadığımız kolay şeylerin birikmesiyle oluşur. . Henry Ford
    Plansız çalışan kimse, ülke ülke dolaşıp hazine arayan bir insana benzer. Descartes
    Hepimiz zamanın kısalığında söz ederiz de; boş geçen zamanı nasıl geçireceğimizi bilmeyiz. Seneca
    Yapılmış küçük işler, planlamış büyük işlerden daha iyidir. nathanıel Emmons
    Düşündüğümüz şey yavaş yavaş biliçaltında kalıplaşmış gerçek bir deyimle kendini gösterir. Ernes holmes
    Rüzgarın yönünü tayin edemeyiz ama geminin yönün değitirebiliriz. Enaca
  • ***MÜKEMMELE 1 KALA***

    (Mükemmel olan henüz yazılmamış olandır falan filan)

    Merhaba 1K.
    53 yaşında, henüz samanın yeni yeni pamukla kaynaştığı, sarısı daha yoğun formülize edilen bu esere dokunmanın tatlı hissiyatı yanında, içeriğinin nesilden nesile aktarılması görev sayılacak kadar önem teşkil eden bu şaheseri incelemek benim için bir onurdur. "Bilgiyi aktarmak" hususunda üniversite hocalarımın "samimiyet" i barındırmanın daha iyi sonuçlar doğuracağı tezi üzerine bizleri sık sık uyarmalarını referans alarak ve aynı zamanda çevremizde siyasi ideologların çokluğunun da farkında olarak tartışmaya yer vermeden affınıza sığınarak incelemeyi yapmak umarım hepimizi memnun eder. Etmese de fark etmez ya... Neyse...

    Tarihin nesnel yorumlanmasının imkansızlığı üzerine yapılan tartışmalar hala devam etmektedir. Ben genelde bunu kültürel çeşitlilik ve Fransız İhtilali' nin getirdiği Milliyetçilik akımından kurtulamadığımız ve çuvaldızı başkalarının popusuna batırmaktan zevk almamıza bağlıyorum. Tabi ki başka nedenleri de vardır diyerek kapıyı açık bırakıyorum ki sitede birilerini kızdırmayalım. Gerçi kızsa da fark etmez ya... Neyse...

    Hocam kitap bizlere şunu fısıldıyor. Ey Türk genci! Kimsin sen? Batıcılık (Avrupalılar gibi giyinme, onlar gibi konuşma, onların kahvelerinden içme) hayaliyle başka bir forma "büründürülmüş" bir aktivist mi? Arap kültürü ile muhafazakarlaşmayı ülkenin kurtuluşunda arayan bir aydın mı? Ülkesinde asfalt yol olmayan bir dönemde araba fabrikaları kurarak kendi ülkesine yabancı, dışarıdaki burjuvazi babalarına bağlı iş adamlarının oluşturduğu özel teşebbüsçü (menderes modeli) Komprador Burjuvazi mi? Kimsin sen?

    Şahsen bu soruya bir cevap veremedim.

    1950-65 dönemi aydınları da cevap verememiş olacak ki toplumsal değişmeyi Avrupaya gidip lüks camekanlarını seyredip "vaaaooooov medeniyet dediğin işte budur" diyerek değişimi alet, edevat, kılık, kıyafet, cilalı mermer taşında Viyana Valsi denemelerin başarısız sonuçlanmasıyla "sonuçta Batılı gibi" olmaya çalışmakta aramışlar. Kendi halkının fakirlikten kırılmalarını görememiş, onların dertlerini duyamamış ve edebiyatta da TÜRKÇÜLÜK, TURANCILIK, GELENEKÇİLİK BİLMEM NECİLİK tartışmalarının ötesine geçememiş, birbirlerinden ayrıldıkça ayrılmış, ötekileştirildikçe ötekileştirilmişler. "Ulan biri de çıkıp Japon modelinin gelişimini dikkate almadı" diyor Berkes. "Onlar da tıpkı bizim gibi Avrupaya öğrenci gönderdi fakat ülkelerine döndüklerinde Avrupada teknolojik açıdan ne üretiliyorsa aynısını kendileri ürettiler. Ama hiçbiri Batı gibi olmaya çalışmadılar" diyor ve ekliyor... "Batıcılık kelimesi kadar Tarihimizde bize zarar veren hiç bir kelime yoktur. "200 yıldır neden bocalıyoruz?" sorusunu taaa 1965 lerde toplumun aydınlarının bu soruyu sık sık sorduğunu ve henüz çözüme ulaşılmadığından yakınıyor Niyazi Berkes.

    Ve sayın 1K sakinleri yıl 2018. Neden bocalıyoruz? Neden zenginlerimiz çok zengin fakirlerimiz çok fakir? Neden hala yerli otomobilimiz yok? Neden tarım ülkesi olmamıza rağmen patatesi bile ihraç ediyoruz? Neden hala özgürlükten anladığımız dışarıda şort giyebilmek? Neden Allahsız bir Fetullah çıkıp diplomatlarımızı kandırabiliyor? Vergiler neden asırlardır devletimizin temel geçim kaynağı olduğu için bu kadar yüksek? Neden Gaziantepteki 2000 yıllık Zuegma medeniyetinin bizlere armağan ettiği mozaiklerin üstünde tepinen bir başkan var da bir allahın kulu sesini bile çıkaramadı? Neden gençlerimiz-bilim insanlarımız kurtuluşu yurt dışına kapak atmakta arıyor? Neden sakızın orucu bozup bozmaması üzerine program yapılır ve en yüksek reytingleri evlilik programları alır? Neden eğitimde bir arpa yol katedilemedi? Babam böyle pasta yapmayı nerden öğrendi?

    Bakın İngiliz Büyükelçisi Jane Marriot' un "Arap dünyasında eğitim" konulu raporundan:

    "En zeki 1. derece mezun öğrenciler tıp ve mühendisliğe gidiyorlar. İkinci derece mezunlar ise iş idaresi ve iktisat gibi bölümlere giderek birinci derece mezunların yöneticisi oluyorlar. Üçüncü derece mezunlar ise siyasete yöneliyorlar ve ülkenin siyasetçileri olarak 1. ve 2. derece mezunlara hükmediyorlar. Fakat eğitimde tamamen başarısız olanlar ise ordu ve emniyete katılarak siyaset ve iktisata tahakküm ederek isterlerse darbe yapıyorlar. Gerçekten dehşet verici olansa asla hiçbir okula gitmeyenler. Din adamı oluyorlar ve herkesin kendilerine itaat etmesini sağlıyorlar."

    ***yorum sizin*** Kitaba dönelim...

    Berkes, Kemalizmi Batıcılık sanan Muhafazakar aydınlarımızı şöyle ölümcül bir söylemle tenkit ediyor. Kemalizm batıcılık değil batıdan bağımsızlıktır.

    Fakat şöyle bir soru gelebilir akıllara. Madem batıcı değildi Mustafa Kemal neden Latin Alfabesine geçildi? Neden şapka kanunu çıkarıldı? v.s. v.s. bir gecede cahil kalmış ya hani halk :)

    Atatürk Ortadoğuyu çok iyi bilen bir askerdi. Avrupayı da iyi biliyordu. Dönemin padişahı Vahidettin' in yaverliğini yaptı. Avrupa gezilerine katıldı. Siz de olsanız hurafelerle, mollacılıkla, sefaletle, kaderciliği ve boyun eğmeyi kendine yaşam felsefesi edinmiş bir toplumla 18. yy' ın son çeyreğinde bilimde adete ciddi bir sıçrama yapmış Avrupayı kıyaslardınız. Toplumu Arap bile olmayan 19. yy Türkiyesinde Arap kültüründen gelen bağnaz izleri reformarla, devrimlerle neden değiştirmek istediğini anlamak oldukça zor olabilir. Ama yine de az da olsa Atatürk' ü anlayabilmek için bir Nutuk okuyabiliriz.

    Ha bu arada Suudiler kadınlara araba kullanma hakkını yeni vermişti değil mi?

    Niyazi abimiz şöyle bir laf ediyor " Bizim ulusal hedeflerimizle Batı yardımının hedefleri birbirine zıttır; aralarında hiçbir uyuşma ve beraberlik yoktur." Ben size Amerikanın eski ekonomik tetikçisi JHON PERKİNS' in Ortadoğu planlarını anlattığı BİR EKONOMİK TETİKÇİNİN İTİRAFLARI adlı kitabının özetini Niyazi abimizin söylemine de yorum olacak şekilde anlatayım. Bu tespiti Niyazi Berkes taaa 1965 lerde yapmış altını fosforlu kalemle çizerim. Şöyle ki; EY ORTADOĞU. EĞER BİR BATILI KULAĞINIZA "BATILILAŞMALISINIZ DURUN SİZE YARDIM EDEYİM" DİYORSA ORADAN SÜRATLE KAÇINIZ. ZİRA SİZİ BELKİ DE ASIRLARCA MAHKUMİYET ALTINA ALACAK MAHPUS DAMININ ANAHTARINI UZATIYOR DEMEKTİR.

    İrangates olayını da şuraya bırakıyorum. :)


    Türk toplumu kadar **toplumculuk** görüşünden bir an uzaklaş[maması] gereken başka bir toplum düşünemiyorum: o, onun hem tarihsel varoluşunun temeli hem ulusal birliğinin huzurdan yoksunluğunun ilacıdır. Bireycilik Türk toplumunun zehridir. der zat-ı muhterem. Yani Batıcılık bireyselleşmek demek değildir. Batıcılık Avrupaya büyülü gözlerle bakıp onların yaşam tarzına özenme eğilimi değildir. Batıcılık onlar gibi puro tüttürmek değildir. Ya da Batıcılık Ekonomi olarak düşünülürse yabancı sermayenin ülkeni tarumar edip kaynaklarını sömürmesi, özel teşebbüs kılıfıyla fabrikalar açarak karış karış ülkeni ele geçirmesi demek değildir. (Adnan Menderes Modeli)

    Türk toplumu Karakumdan günümüze kadar kendi geleneklerinin farkına varamamış zannımca. Yani bizler evet savaşmaktan, devlet kurmaktan çok iyi anlarız. (güreş, halter başarıları genetik yazılımımızla da alakalıdır) Fakat artık devir beden kaslarını geliştirip savaş stratejilerinde başarı sağlayanların değil beyin kaslarını geliştirenlerin yol aldığı bir devirdir. Bu da ancak ve ancak Atatürk' ün devrimlerinin üzerine koyarak, çağa ayak uydurarak (Batılı gibi yaşama değil), Türk toplumunu ileriye taşıyacak istikrarlı bir eğitimle , kendi bokuyla oynamadan reformcu bir bakış açısıyla devrimleri ve reformları halk tabanına indirgeyerek yapılır diye düşünüyorum. Evet sorunlarımız çok fazla evet hala istibdadî bir iktidara sahibiz fakat çok fazla şikayet ediyoruz. Konuşmaktan ziyade bireysel olarak kendi içimizde bir devrim yaratarak ilk fişeği ateşleyebiliriz. Yani Çare Sarıgül :)

    Ayrıca fazlaca dağılmadan şunu söylemek istiyorum. Amerika' nın parçala yönet dış politikasını hepimiz biliyoruz. Ortadoğunun şah damarından akan kanları da biliyoruz. Abi bir adam düşünün kendi halkını ikiye bölüp ayrıştırarak yönetmeyi iç politika edinsin. :) Kim acaba? Peki Amerikada hangi ırktansın sorusunun kaç yıl yatarı olduğunu biliyor musunuz? 5 yıl. Bizde ilk tanışmalar nasıl olur? Nerelisin?

    İslamcı Tarih anlayışı Türkü sevemediği gibi, Türk de İslamcı din anlayışı ile uzlaşamamıştır. Önceden Tanzimatta "geri kaldık" tespitine "batı neden ilerledi? Biz neden geri kaldık" sorusuna o zamanlarda verilmeyen cevap Abdülhamit döneminde "din" bir neden gösterilerek verilmişti. der Niyazi Hoca.

    Sizce günümüzde bu soruya nasıl cevap veriyoruz? 2018 Türkiyesinde. Neden geri kaldık? Sanırım cevaplarını yukarıda vermiştik. (eğitimdeki aksaklıklar, liyakat, Marriot' un raporu falan) Biz sanırım dinsizlik nedir sorusuna cevap aramamız lazım. Yani biz dinsizler ve onlar. Ayrıştırma politikası. CEHAAPE ZİHNİYETİ falan. Fanatizm. Kin. Nefret. Düşmanlık. Farkında olmadan komşusuna düşman olan o canım insanlar. Uzay madenciliği ve popkek arasındaki 7 fark nedir? falan...

    Değişime gösterdiğimiz inanılmaz bir direnç var. Bunun nedeni ne abi ?


    YAN BAŞLIK ATIN...
    KALKINMANIN İMKANSIZLAŞMASI...
    SATIR BAŞI...

    Eğer batılılaşma isteği ya da hissiyatı ne derece şiddetliyse kalkınmanın imkansızlaşması da o derece şiddetli olur. Pozitif korelasyon muydu bu? :)

    Yani Batı bize der ki, bak sen çok yakışıklı ya da taş gibi ponçik bir kadınsın. (Neden kadın taş oluyorsa artık) Senin var ya kesinlikle kaşlarını biraz daha kaldırtman lazım. Ya da şu kenarlara saç ektirmen lazım. Daha iyi yerlere gelmen için sana bir ihtiyaç yaratıyor ve sen gaza geliyorsun. Ama ne var ki kaş kaldırtma merkezi Batılılara ait ve bu işin okulunu okuman için Batıya gitmen lazım. Çünkü onlar da zeki öğrencileri topluyorlar. Ve seni kendi okullarında yetiştirip ülkene gönderiyorlar ve güzel ya da yakışıklı bir ajana dönüştüğünün farkında bile olmuyorsun. Ya da diğer bir deyişle Noel yapacağız diye zaten çöle dönmüş memleketin ağaçlarını kesmek Batılılaşmaktır ve sen bunun farkında değilsin. Bunu sadece emperyalizm olarak düşünmeyelim. Bu örnekler belki emperyalizm olarak kendisini gösteriyor ama ülkendeki sorunların büyük çoğunluğunu Batı'dan emir alan Amerikanın titizlilikle büyüttüğü çocuklarına oy atıyorsun işte. Birazcık dini bilgi; birazcık vatan millet Sakarya fanatizmi; birazcık ayrıştırıcı söylem; birazcık köprü-yol-hastane; birazcık olamayan vergi vergi vergi ve yine vergi... Sonra Kudüsün işgal edilir ve sen ne yazık ki bir kaç sempozyuma katılıp Amerikaya sallayan bir lidere inanıp BOP' un hayata geçirilişini uyuklayarak izlersin.

    Bir Batılıya sormak lazım Batıcılık nedir?

    Son sözü Niyazi Berkes' in cevabıyla bitirelim isterim.

    Batıcılık hiç bir yerde gerçekleşmemiş, sadece gericiliğe yarayan, bireyci aydın ütopyasıdır!