• PART 1



    Önce ben çağırıldığıma göre ben konuşacağım.

    Selamun Aleyküm.

    TİYO Yayınları’ndan yayınlanan son kitap: “Türküm Doğruyum İntikamım Ülkemdir” olması hasebiyle İstiklâl Marşı Derneği’nin varlık sebebiyle doğrudan alakalı bir meseleyi bir iletişim konusu yapmayı düşündüm. İstiklâl Marşı “Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar” diyor. Bu konuda çok laf üretilemedi. Çünkü dünya durduğu yerde durmuyor ve “Garbın afakı” dediğimiz şey de kendini netleştirebilmiş değil. Bir kere bu garp meselesini anlamamız lazım.



    Dünya doğu ve batı olarak ikiye ayrılmış mıdır? “Evet” diyenler bu ayrımın asıl coğrafi alanını İran olarak görürler. İran’ın doğusu “doğu”, batısı “batı”dır. Felsefi yaklaşımı öne çıkarmak isteyenler Doğu-Batı ayrımını, doğuda Hint ve Çin’in kaldığı, geri kalan kısmın batı olduğunu savunurlar. Hangisi olursa olsun batı medeniyeti dediğimiz şey bu adlandırma sebebiyle sahteliğini itiraf etmiş olur. Çünkü medeniyet vasfına sahip bütün kültürler kendi varlık alanlarını esas sayarlar. Mesela, “Çin Medeniyeti” dememiz doğrudur. Çünkü onlar Çin demezler. Yani, Çince bir şey söylerler “Çin” demek için. Bunun anlamı da “Orta Ülke”dir. Yani, dünyanın ortasında Çin vardır; öbürleri kenar ülkelerdir. Ve bunu ispat eden de dünya kadar harita vardır. Çinliler sadece barut keşfetmekle kalmadılar, kâğıt keşfetmekle kalmadılar dünya kültürü içinde birçok ilk onlara mahsustur.

    Şimdi batı medeniyeti adını batı medeniyeti kabul etmekle beraber kendini dünyanın bir yerine kıstırmış sayılır. Çünkü merkezde değildir; batıdadır. Yani bunu batı medeniyeti kendisi söylüyor. “Ben batı medeniyetiyim.” dediği zaman kendi ayrılmışlığını kendi kopmuşluğunu itiraf etmiş oluyor. Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar denildiğinde burada dikkatimizi çeken kelime “çelik” oluyor. Çünkü modernlik sanayileşmeyle birleştiği zaman ete kemiğe bürünmüş oluyor. Ve dünya, işte, bazılarının Türkçe söylüyormuş gibi yapmak suretiyle küreselleşme dediği, Avrupalıların, Amerikalıların globalleşme dediği olayı yaşarken bu da yerinden edilmiş oldu. Yani, dünya artık zenginler yoksullar olarak bölünmez bir hale döndü ve bunun dikkati çeker tarafını da Çin temsil eder oldu. Çünkü ‘geleceğin gücü’ olarak anılmaya başlandı Çin. Yani, bir zamanlar soğuk savaş sebebiyle, “Bir tarafta Amerika Birleşik Devletleri diğer tarafta Sovyetler Birliği var.” deniliyordu. Doğu-Batı deyince bunlar anlaşılıyordu. Ama Çin birdenbire herkesi şaşırtan bir pazarlama gücü gösterdi.

    İşin aslının ne olduğunu daha anlayabilmiş değiliz. Anlayıp anlamayacağımızı bilmem. Ama eğer biz Müslümansak, bunu kendimiz açısından ciddiye alıyorsak, Türklerin kendilerine bir yurt ve vatan edinmesi bahsinde bunun değişik, orijinal ve bütün dünya tarihini birinci dereceden ilgilendiren bir hadise olduğunu anlarız. Çünkü tarih atlaslarını açıp baktığımızda “İslam’ın Yayılışı” başlığı taşıyan sayfada bugün yaşadığımız ülke Bizans’tır. Yani Türkler bugün yaşadığımız alanı, -bunun içine İstanbul da dahil garip bir şekilde, “garip bir şekilde”- Hristiyan toprağı olarak bilirlerdi. Onun dışında da zaten Hristiyanlık, incili açıp bakın, bugün yaşadığımız yerlerin anılmasıyla doludur; İncil kısmı. Hristiyanlar kutsal kitaplarını ikiye ayırmışlardır. Ahd-i Atik, Ahd-i Cedid. Ahd-i Atik dediğimiz şey ki Yahudilerin bizzat kullandıkları Tevrat’la Hıristiyanların kabul ettiği Tevrat tıpatıp birbirinin aynı değildir. Her ne hal olursa olsun Tevrat manasına gelir Ahd-i Atik, Atik. Ahd-i Cedid İznik konsülü tarafından dört kitap olarak kabul edilmiştir. Yani Hıristiyanlığın çok su götürür bir şey olduğunu ispat eden şeylerin başında da Ahd-i Cedid’in dört keyfi seçme konusu olmasıdır. Yani Yuhanna, Markos, Luka, Matta. O sırada bunları kabul edelim demişler ki gene birazcık meseleye ilgi duyanlar bilirler dört kitap birbirine uymaz, birbirini desteklemez, başka tezler barındırırlar. Birbirlerinden farklı tezler barındırırlar. İşte bu işler olduktan sonra -biz İsa Aleyhisselamı İslam peygamberi biliriz. O kadar biliriz ki Hadis-i Şerif “Benden sonra İsa gelir” der. Yani o kadar yakınız birbirimize.- Kur’an-ı Kerim’in ortaya çıkmasından önce bu savrukluğa bir çare bulmak üzere “En iyisi biz şu dört kitabı esas sayalım da bu konuda millet fazla gürültü yapmasın” dediler ve dedikleri gibi de oldu. Yani insanlar bu işi çok benimsediler. İncil’i eline almış biraz karıştırmış olanlar bilirler İncil’de bu dört kitap kadar yer tutacak başka metinler vardır. Yani sadece bu dört kitap değildir İncil. Yuhanna’nın Markos’un mektupları vardır bol bol. Her ne hal ise. Asıl mesele yaşadığımız toprakların Hıristiyanlar için mukaddes topraklar olmasıdır. İsa Aleyhisselam göğe ağdıktan elli sene sonra, Hatay’da ilk defa kendilerine “Katolik” dediler. Yüz sene sonra “Hıristiyan” demeye başladılar. Önce Katoliktiler. Katolik demek “Yahudiler kendi milletlerine mahsus bir dine sahiptirler bizim vazettiğimiz din ise bütün insanlara açıktır. O yüzden Katolik, yani “âlemşümulüz biz” dediler ve daha sonra da -ki başında yoktu hiçbir zaman- o teslis dediğimiz şey ortaya çıktı. “Trinité” Fransızcası, o yoktu. Sonra onu Yunan kültürü allem etti kallem etti en kuvvetli Hıristiyan tez haline getirdi. Kutsal aile. Her neyse buradan yeni bir din türettiler. Kur’an-ı Kerim nazil olmaya başladığı zaman Mekke’de hem Hıristiyanlar hem Yahudiler etkindiler. Onların etkinliği tabi ki herkesi etkiliyordu. Onların etkinliği herkesi etkiliyordu çünkü iyice işlenmiş kendilerine göre fazlası alınmış bir kültüre sahiptiler. 1071 tarihini mekteplerden ve medyadan biliyorsunuz, Bizans ordusu Türklerin önünde yenildiği zaman Türklerin bu topraklara yerleşmesine mani olacak bir maddi güç ortadan kalktı. Dolayısıyla 1071’den sonra yaşadığımız toprakların İslamlaşması söz konusu oldu. 1071 yani 11. asrın son çeyreği. 11. asrın son çeyreği. Osmanlı İmparatorluğu ise bazı tarihlere göre 1299, yani miladi rakam bu, bazı tarihlere göre 1300 bu iki tarihten birinde Osmanlı İmparatorluğu temellerini attı diyelim. Kuruldu demek çok zor çünkü daha birkaç beylik bir aradaydı, bu yüzden bir devletten söz ediliyordu. Ama öncesinde Büyük Selçuklu Devleti, Anadolu Selçukluları bütün bunlar vardı. Osmanlı devletinin kurulması döneminde gaza beylikleri dediğimiz kuruluşlar, örgütler söz konusuydu. Dolayısıyla bu toprakların İslamlaşması doğrudan doğruya gaza beyliklerinin eseridir, hüneridir. Yani Büyük Selçuklular bu topraklara hâkim oldular, Anadolu Selçuklular hâkim oldular ama ne zaman ki Gazâ Beylikleri kuruldu; ki bunların ne kadarının aslının Rum, aslının Ermeni belki de Yahudi olduğunu tam olarak bilmiyoruz. Bazı tarihçiler, bazı rakamlar bazı olaylar zikrediyorlar ama mesela Danişmendoğulları’ nın aslının Ermeni olduğunu yazan kitaplar var. Yani yaşadığımız toprakların kültürel bakımından bir dönüşüme uğraması artık binlerce yıllık geçmişi terk edip yeni bir hâdiseye rapt olmaları, Türkler’in, bu yaşadıkları yerlere kendi memleketleri demeleridir. Daha sonra Osmanlı padişahları kendi elleri altında tuttukları yerleri önemsetmek için yaşadığımız topraklar hakkında bir şeyler söylediler. Ve ne oldu? Türkiye Cumhuriyeti’nin ilânıyla beraber 600 yıllık geçmiş geride bırakıldı ve yeni bir devletin işleyişi dikkate sunuldu. Ama bu sanıldığı gibi yeni bir devlet değildi. Tam tersine en eski devletti. Yani Yahudiler gibi dinleriyle milliyetlerini birleştiren bir toplum ortaya çıktı. Bu toplum yalnız bir pazarlık sonucu ortaya çıkmıştı. Yani kendiliğinden olan şeyler canlanıp duruma hâkim olmadılar. Tarihin derinliklerinden gelen bir millî varlık hareket gösterdi. Fakat bu millî varlık İslâmî bir refleksi dile getirmiyordu. Bir millet olarak Türkler, kendilerine mahsus topraklarda müstakil ve etkin olmalıydılar. Ama hepsi bu değil tabii. Yani şimdi uzunca zamandır kitapçılarda bulunan Lozan Zafer Mi Hezimet Mi? kitabını hatırlayanlar vardır. Yani İstiklâl Harbini vermiş bir millet kendi millî gücünü göstermek için Lozan Anlaşmasına boyun eğmeli miydi? Şimdi bizim harita olarak kullandığımız Türkiye bu (Misâk-ı Millî haritasını göstererek). Biz Türkiye sözüne de itiraz ediyoruz. Ne kadar yüksek sesle söyleyebildiğimiz şüphe götürür. “Türkeli” demeyi teklif ediyoruz bu topraklara. Bu Misâk-ı Millî sınırları, yani 1918’ den sonra Türk Ordusu’ nun hâkim olduğu, sadece Türk Ordusu’nun dediğinin gerçekleştiği topraklar Misâk-ı Millî. Yani Misâk-ı Millî demek millî anlaşma, millî sözleşme demek. Yani insanlar genellikle Misâk-ı Millî deyince bu haritanın kendisini sanıyorlar; hayır. Yani millî varlığın hem ilân edilmesi hem de kabulü için her şeyin göze alındığının bildirilmesidir. Onun için de Anıtkabir’de bir Misâk-ı Millî Kulesi var, mecburen. Yani onlar da inkâr edemiyorlar. Halbuki I. Dünya Savaşı’nın sonunda Misâk-ı Millî’den en çok tâviz verebilecek kadroya ülkenin idaresi teslim edildi. Yani normal olarak: “Türkiye burası değildir. Türkiye Batum, Selanik, Halep, Musul; buraların dâhil olduğu yerdir” diye bir tezi savunan siyasî bir kadro çıkmadı ortaya. Bu tabii hepimizi şaşırtıyor. Yani niye bunu yapmadılar diye. Yapmadılar, yapamadılar. Yapmalarına imkân yoktu. Çünkü 1571’de donanmamız yakıldıktan sonra Avrupalılar “bu devleti haritadan silmek için yapacağımız şey yöneticilerinin güvenini sarsmaktır” ilkesini benimsediler ve “bütün devletler yükseldi battı, siz de yükseldiniz batacaksınız” görüşünü aşıladılar yöneticilere. Ve yöneticiler: “Demek ki öyle olacakmış” tezine boyun eğdiler. Yani 1571’den sonra Sokullu’nun “Siz bizim sakalımızı tıraş ettiniz, biz sizin kolunuz kestik” lafına uygun bir tavır gösterilemedi. Ama en önemlisi bu toprakların kendi topraklarımız olarak tanınmasının gölgesinde, onun yedeğinde, onun dayatması altında bir vatan sahibi olabiliriz. Yani insanlar Misâk-ı Millî’yi gözardı edip Türk toprağı hakkında konuşamazlar. Konuştukları takdirde Misâk-ı Millî’nin belki yüzde birine râzı olacaklar demektir. Çünkü bunun hazırlıkları da bugün yapılıyor. Yani aklınız almaz. Ben de özel bir araştırma yapmıyorum ama medyadan bir şeyler öğreniyoruz. Mesela “su maymunu” adı bir şey, bir hayvan -şu boyda- Meriç nehrinde kol geziyor. Kediler gibi miyavlayarak yaşıyorlar. “Önce korktuk” diyor köylünün birisi, “bu gecenin bu saatinde miyavlama nedir” diye. “Sonra gördük, ondan sonra umursamadık” diyor. Buna benzer çok şeyler var, üstelik bugünlere ait değil. Yani 1571’den sonra adım adım yapabildiklerini yaptılar. Cumhuriyetten sonra iki kez at katliamına uğradık millet olarak. Şimdi Büyükada’da ki birkaç atın ruam hastalığına yakalanması sebebi ile adadan atları kaldırıyorlar. Yani o kadarı bile birilerini korkutuyor. Yani Büyükada’da ki atların varlığı bile birilerinin yüreğini hoplatıyor. Çok uzattım biliyorum aslında söyleyeceklerime giremedim. Anlatmak istediğim şey: Kafanızda Mîsâk-ı Milli sınırları olmadan vatanperver olamazsınız. Yani vatanımız bu topraklar değilse hiçbir yer değildir. Çünkü biz yemin ettik millet olarak: Mîsâk-ı millî, milli yemin. Yemin ettik biz bu toprakların altında, bu topraklara ulaşmayan bir vatana vatanımız demeyeceğiz diye yemin ettik. O yemini duymamış dünya kadar insan vardır. Onlardan birisi de benim. 1944 doğumluyum ve bu meseleleri aslından öğreninceye kadar böyle bir şeyin canlılığından haberim yoktu. Şimdi biraz arkadaşları konuşturayım ben çünkü bu bahis çok önemli, onun için buraya çıktım. Yani yarım yamalak bir Türk milleti olmayacak, Türk milleti ya olacak veya olmayacak. Avrupa’da beş milyonun üzerinde Türk var, Türkse! Değilse bilmiyorum yani. Bunlardan bir tanesi de benim gelinim mesela. Bunlar Türkiye’ye dönmek istemiyorlar. Çünkü Türkiye onlara Avrupa’da sağlanan imkânları vermiyor. İmkân dedikleri şeyin ne olduğuna kendileri de vakıf değil. İmkân olarak işte acı çekmeden yaşamak gibi bir şey biliyorlar. Yani biz Müslüman olduğumuz halde hadis-i şerifin “Dünya kâfirlerin cenneti, mü’minlerin zındanıdır” sözünü önümüze almıyoruz. Yani böyle şeyler olsun istemiyoruz. Yani biz zından-mından istemiyoruz. Biz “burası da bizim cennetimiz olsun” diyoruz yani. Hâlbuki biz hayatımızı -eğer Müslümansak- vereceğimiz hesaba göre ayarlamamız lazım. Yani cebimizde bulunan şeylerin ne kadarı helal? Yaşadığımız hayatın ne kadarı meşru? Bunları hiç hesaba katmadan “kâfirde olsak nasıl olsa eğer öbür dünyada bir hesap günü varsa o hesap günü ayarlarız” diye düşünüyorlar. Çünkü burada ayarlıyorlar. Ve istediklerini de elde ediyorlar. Hele bu arkadaşlar biraz konuşsun oradan asıl söyleyeceklerim çıkar. Sözü genel başkanımıza bırakıyorum, Durmuş Küçükşakalak.

    İsmet Özel
  • 128 syf.
    ·Puan vermedi
    Eğer sen de bir "hasta" isen, bu kitabı kaçırmamalısın.

    Bir hastane koridoru. Yağ, eter, ifrazat kokan. Sıralarda yer kalmadığından duvar diplerine çömelmiş annelerin kucaklarında oturan sargılı, alçılı çocuklar. Birbirlerini hiç tanımamalarına karşın acı ve korkunun akraba yaptığı yaralı bu insanlar, saatlerce duvarlarına kan kokusu sıvanmış uzun koridorda muayene odasından kendi isimlerinin okunmasını bekliyorlar. Yazar, "beklemesini onlar kadar bilen yok" diyor. Yazar, "Küçük çocuklar çok benzeşirler:Korku ile acının derinleştirdiği anlayışlı gözler, yaşlarına nispetle ağır tecrübelerin kırıştırdığı ve soldurduğu manalı yüzler, tahammülün düşürdüğü başlar, ve ümit.." diyor.

    Sekiz yaşından beri sol dizinde meçhul bir hastalık taşıyan 15 yaşındaki kuruntulu bir kenar mahalle çocuğun hikayesi. Aslında, bir otobiyografik roman. Yani Peyami Safa'nın hikayesi. Sokaklarda sendeleye sendeleye yürüyen bir çocuk. Operatörlerin uyarısına karşı, hala değnek veya baston kullanmayan biri. Aşkın ve bacağının dinmek bilmez ıstırabı... Günden güne şiddetlenen ağrılar. Ve kaçınılmaz sonuç: Ameliyat. Yazar, "iki hasta kadar birbirine yakın hiç kimse yoktur", diyor.

    Dokuzuncu hariciye koğuşunun duvarlarındaki çığlık, yüreğinize yürüyecek ifrazatlı bir bacakla.

    Alıntılarım:

    "Yeni gelenlere karşı alakaları gayet kısa sürer. Düşük başlar hafif kalkar, büyük kapıya doğru hafifçe eğilir ve tekrar eski vaziyetine döner; herkes kendi üstünde toplanan dikkatini başkasına pek az ayırır, hem de onlar ilk gördüklerini bile eskiden tanıyorlarmış gibidirler, aralarında kandan fazla akrabalık vardır; acının ve korkunun birleştirdiği müşterek bir manevi aileye mensup olduklarını hissederler, emindirler ki insanlar arasında sabretmesini, beklemesini en iyi onlar bilir."

    "Ağaçların bile sıhhatine imrenerek yürüdüm."

    ".. ve yalnız başıma bir köşeye ilişirdim, kımıldamazdım, susardım, beklerdim, korkudan büzülürdüm, rengimin uçtuğunu hissederdim."

    "...zihnim boş, hiçbir şey düşünmeden, fakat içim dolu, ağır ağır, etrafıma bakınarak, biraz da sendeleyerek yürüyorum. Hasta çocuğun türküsü uzaklaşıyor."

    "Fakat eve gittim. Şehrin bir ucundan öbür ucuna.
    Kenar mahalleler. Birbirine cerahatli adaleler gibi geçmiş, yaslanmış tahta evler. Her yağmurda, her küçük fırtınada sancılanan ve biraz daha eğrilip büğrülen bu evlerin önünden her geçişimde, çoğunun ayrı ayrı maceralarını takip ederdim. Kiminin kaplamaları biraz daha kararmıştır, kiminin şahnişini biraz daha yumrulmuştur, kimi biraz daha öne eğilmiş, kimi biraz daha çömelmiştir; ve hepsi hastadır, onları seviyorum; çünkü onlarda kendimi buluyorum; ve hepsi iki üç senede bir ameliyat olmadıkça yaşayamazlar, onları çok seviyorum; ve hepsi, rüzgârdan sancılandıkça ne kadar inilderler ve içlerinde ne aziz şeyler saklarlar, onları çok... çok seviyorum.

    Eşiklerinde soluk yüzlü, çıplak ayaklı, ürkek ve sessiz çocukların, ellerinde ekmek kabuğuyla ve çerden çöpten yapılmış oyuncaklarla, ağır ağır, düşünerek ve gülmeden oynadıkları bu evlerin arasında kendi evimi ararım ve adeta güç bulurum, çünkü bunların hepsi benim evim gibidirler.”

    "Bir ağaç altına oturdum, ve hasta dizimin zaviyesini her vakitki itina ile ayarlarak bacağımı uzattım. Bu zavaqllı uzvumun talihine ait hiçbir şey düşünmek istemiyordum, şuurumun hastalığım üstüne boşaltacağı aydınlıktan kaçmak için ruhumun daha karanlık ve izbe katlarına kendimi atıyor, daha korkun ve karışık hayallere dalıyordum.

    Arada bir, bu karanlıklardan çıkarak, öğle güneşiyle yanan karşıki tepelere baktıkça, karanlık bir odadan gayet aydınlık bir yere ansızın geçmiş gibi gözlerim kamaşıyor ve hayret içinde kalıyordum.

    Ne aydınlık! Ne aydınlık! Bütün taşlar, topraklar, boşluklar, camlarla, aynalarla, beyaz madenlerle dolmuş gibi parıldıyordu..

    Fakat bu ışığa çok bakamıyordum, bu güneş bile gözlerimden içeriye girince, kendimden daha büyük bir karanlık denizine düşmüş gibi derhal sönüyor ve içimin rengini alıyordu."

    "Uyuyamıyordum.
    Birçok fedakârlıklara hazırlanmak lazım geldiğini anlıyordum. İçimde hep ne olduklarını bilmediğim gizli ve meçhul ümitlere sarılmıştım; onlar olmasa bir saniye nefes alamazdım; çünkü bütün hesaplar aleyhime çıkıyordu, bu meçhul ümitler beni aldatırlarsa mahvolacaktım."

    "Meçhul ümitlere inanmadığım an, beni kurtaracak şeyin ne olduğunu bilmek istiyorum. Ümit etmek bile az. Emin olmak ihtiyacı. Yalancı istikbalin şüpheli vaatlerine değil, teminatına ve senedine ihtiyacım var. Hâlbuki o vaat bile etmiyor ve kendine beni nasıl karşılayacağını sorduğum vakit, korkunç bir dilsizlikle susuyor."

    "Nüzhet'in kahkahası ve Nüzhet'in içi: Zavallı! diyor o, zavallı, ben kan, cerahet,irin, ciddi adam, mahzun çocuk sevmem. Ben mesut olmak isterim."

    "Bir ölü. Çırçıplak, sapsarı, upuzun bir vücut. Sivri yerleri morarmış, kaburgaları siyahlanarak fırlamış. Adaleler düşük. Kollar ve bacaklar incelmiş. Bir bacağı uzamış, öteki hafifçe yana kıvrık ve dizi yukarı kalkık. Başı yana dönük ve masanın kenarına doğru biraz kaymış. Ucu sivri ve etrafı mor bir daireyle çevirili burun uzamış, şkakları çökmüş ve tıraşı gelmiş. Alnı çok buruşuk. Yüzünde de şiddetli nefret ve azap: Halâ yaşıyormuş gibi, işkence çekiyormuş gibi, hâlâ içinde büyük duygular varmış gibi."

    "Doktor: " Buz taze bir kadavra, yeni gelmiş." dedi. "Taze" ve "Kadavra" kelimlelerinin garip tezadı beni ürpertti."

    " (otopsi salonunda, Hamlet'ten alıntı)
    Doktor sordu:
    -Size burası dokundu mu yoksa?
    -Bir piyesten bazı parçalar hatırlıyorum.
    -Biz o kadar alışkınız ki.
    "Hattâ şimdi, şu ağzının yanındaki buruşukla gülmeye sen bile muktedir değilsin. Ne yanak kalmış, ne ağız. Haydi, git, şimdi güzel kadınlarımızdan birine, tuvaleti arasında görün; ve ona de ki, yüzüne bir parmak kalınlığında boya süredursun, günün birinde şu cazip şekle dönüşmekten kurtulamayacaktır. Bu fikre onu güldür."

    "Merdivenlerden indim. Bahçeye çıktım. Havuzun başında Nüzhet'le geceleyin oturduğumuz demir kanapeye oturdum. Fakat bahçeyi göremiyordum, o yaşımda kuvvetli acıların bana verdiği geçici sağırlık ve körlük içinde idim; o acılardan biri ki, saniyeler içinde artıyor, azamiye çıkıyor, gözlerimin arkasında bir karanlık ye kulaklarımda bir uğultu yapıyor, kendimi taşıyamayacak kadar dermanımı kesiyordu. "

    "Başımı arkaya dayadım. Bahçenin uzaklarında, yeşillikler arasında bahçıvanın görünüp kaybolan iki kat eğilmiş vücudu gözlerimi biraz oyaladı. Fakat gene içim karardı. Biraz evvelki yatak odasından parça parça hayaller. Paşa'nın çapaklı sesi. Nüzhet'in dizlerinde sinirlilik. Nurafşan'm gözleri, aynalı dolap kapısının gıcırtısı. Ve bu ses, bu dizler, bu gözler, kapı, gizli şeylerin diliyle bana neler söylüyorlar! Bazan etrafımızda o kadar esrarlı bir hâdise olur ki ince teferuatına kadar bunu sezeriz, fakat hiçbir şey idrak etmeyiz; ruhumuzun içinde ikinci bir ruh herşeyi anlar, fakat bize anlatmaz, böyle korkunç işaretlerle bizi muammanın derinliklerine atar ve boğar. "

    " Arkamdan bir şehir kaçıyor. Dizlerimde bir kerpeten. Hastalık ve tabiat. Çamların arasında beyazlıklar. Bünye! Bünye! Sizin için her şeyden evvel bu. Evimizin sokak kapısı önünde çocuklar, birdenbire keskin bir çığlık. Daha sabredelim mi? Yengemin Paşa'ya uzattığı çanta ve Paşa'nm bana elini uzatırken yüzündeki şefkatin arkasına gizlenen küçümseme, alay, nefret, hâkimiyet, mum ışığının sallantıları arasında uzanıp kısalan bir boy. Canlı, hareketli gözler, simsiyah ve hareketsiz. Uyuyamadım, diyor, ben de uyuyamadım, sen niçin uyuyamadm? Ben bir şeyler düşündüm, ben de bir şeyler. Gömleğinin üstünde bir şal... Arkamda açık duran balkon kapısından hafif bir rüzgâr giriyor. Hani benim kitaplarım? Çırılçıplak, sapsarı, upuzun bir vücut. Yanakları çökmüş ve traşı gelmiş. Horatio! Bana bir şey söyle! Ne söyleyeyim efendimiz?

    Mermer masanın üstünde bir ölü. Heyhat! Ben onu tanıdım, Horatio. Soytarıların en alaycısıydı. Bin defa beni kollarında gezdirdi. Şimdi ne yanak kalmış, ne ağız! Bin defa beni kollarında gezdirdi. Geniş bir hayal gücü! Hani senin şarkıların, latifelerin, davetlileri kahkahalarla boğan şakaların?Operatörün bana bakışlarındaki merhamet, nefret ve ciddiyet. Ağır ağır yokuşu iniyoruz. Bir köy lokantası. Lokma. Zavallı Yorik! Horatio! Bana bir şey söyle! Ne söyleyeyim efendimiz?"

    "Öyle bir yaşta idim ve öyle bir mizaçta idim ve çocukluğumda o kadar az oyun oynamıştım ve aldatmasını o kadar az öğrenmiştim ki, yalan bana suçların en ağırı gibi geliyordu; ve bir yalan söylendiği zaman insanların değil, eşyanın bile buna nasıl tahammül ettiğine şaşıyordum. Yalana herşey isyan etmelidir. Eşya bile: Damlardan kiremitler uçmalıdır, ağaçlar köklerinden sökülüp havada bir saniye içinde toz duman olmalıdır, camlar kırılmalıdır, hattâ yıldızlar düşüp gökyüzünde bin parçaya ayrılmalıdır filân... Zavallı çocuk...

    Nüzhet bana yalan söyledi.

    Ah ben ruhumun içindeki o ikinci ruhu bilirim, esrarı gören gözleriyle ve esrarı duyan kulaklariyle her şeyi sezer ve bana sezdirir ve beni aldatamaz, ah, içim beni aldatmaz. "

    "Hakikati seviniz, o da sizi sever; hakikati arayınız, o da sizi arar ve üstüne yalan Çin setleri gibi kalın duvarlar örsün, altında kalan hakikat bir ince iniltiyle, bir hafif rüzgâr dalgasıyla, herhangi bir küçük işaretle mevcudiyetini bildirir: "Buradayım!" der.

    Nüzhet bana yalan söyledi.

    Hem ne çabuk yaratılmış, ne mükemmel, ne güzel yalan! Annesi, aynalı dolabın içinde çıplakmış! Yalanlarla besli bir hayal gücü hakikatin unsurlarını ne çabuk buluyor, etraftaki eşyayı, hâdiseleri kendi gayesine göre ne çabuk tertip ediyor ve malzemesi hakikat olan, hakikî toprakla, alçıyla, suyla yoğrulan bu âbide en kuvvetli gözleri nasıl aldatıyor, ne sanat, ne sanat!"

    "Ona dikkatle bakıyor, gözlerimi onunla dolduruyor, görüşüme karışan öteki eşyayı görmemeye, onun gözlerimdeki aksini saf bırakmaya çalışıyordum."

    "Geleceğime dair içimden fena işaretler almaya başladım. Üstüme devamlı bir melankoli çöktü, her an susturan ve sarartan o derin elemlerden biri ki, beni kendi içimden de uzaklaştırıyor, ruhumu haritasını bilmediğim ıssız adalara götürüyor, beni kendi hudutlarımın dışına sürüyordu."

    "Sabah güneşinin parlattığı renkli bir boşluk ortasında kapkara, donuk ve geceden kurtulmamış bir tabiat parçası gibi duran mezarlığa arasıra gözlerim kayıyordu ve acı sergüzeştimle bu manzara arasında gayri ihtiyarî bir ilişki kurarak ürperiyordum.

    O günlerde beynime Fikret'in bazı mısraları dadanmıştı; ümitsiz anlarımda, bu mısralar, benim iradem haricinde, kendi kendilerine yaşıyor ve ses veriyorlardı; onların bu şairane saldırısı, herhangi bir çocuğun ilkel "Sentimentalite"sinden ziyade, hakikî ıstıraplarla dolu bir ruhî zemin bulabilmelerindendi.

    O mısralar gene içimde canlandılar ve ses vermeye başladılar:

    Hep samt ü râşe saklı bu vâdi-i muzlimin
    Her hatvesinde şüpheli bir hufre, bir kemîn
    Hep samt ü râşe... Kaynaşıyor canlı gölgeler
    Bir mahşer-i cünun gibi pürcûş u bihaber."

    "Denizde, dalgalar arasında boğulacağını anladıktan sonra hiçbir hareket yapmayarak kendilerini suya salıverenler ve felâketi bir an evvel isteyenler gibi kendimi bırakmıştım. Bir şey ümit etmemenin rahatlığından başka barınacak ruhî bir köşem kalmamıştı.

    Artık hiçbir şey tahmin etmiyor, hiçbir şey beklemiyordum.

    Hep samt ü râşe saklı bu vâdi-i muzlimin
    Her hatvesinde..."

    "...Vücudumun büyük bir parçasını kaybetmek hayaline bir saniye katlanamıyorum, içime baygınlıklar geliyor, ellerimle hasta bacağı tutuyorum ve onun ölümünü kendi ölümümden daha dehşetli buluyorum.

    Giyinip soyunurken, pansuman yapılırken, minderin üstünde uzanırken, dakikalarca, mahkûm uzvuma bakıyorum; her parçası, her hareketi, her yeni aldığı şekil bana birçok düşünceler veriyor, canlanıyor, ehemmiyet kazanıyor, şahsiyet sahibi oluyor ve öteki sağlam uzuvlar arasında idama mahkûm bir kardeş gibi, endişeli bir hareketsizlikle susuyor. Cellâdın bıçağına teslim olacak olduktan sonra senelerce bu işkenceyi niçin çekti? Niçin kan ağladı?

    Onu testere altında tasavvur edemiyorum; keskin bir çeliğin kalın bir kemik üstünde yürüyüşü -hele çıkaracağı ses- tüylerimi ürpertiyor. Fakat tahayyül etmekten daima kaçtığım bu korkunç tasavvur, en ummadığım zamanlarda beynime musallat oluyor. Evde bıçakla ekmek kesilmesine bakamıyorum. "

    "Odadan gündüz ışığıyla beraber bana ait her şey çekiliyor: Evime ait hatıralar, kalabalıklar, sevdiklerimin sesleri, bir çok şekiller, hayatımın parçaları, Erenköy, köşk, tren, vapur, fakülte, doktorlar, hastabakıcılar, hayatın gürültüleri, şehir, gündüzün sesleri her şey uzaklaşıyor. İçimde bir boşluk. Garip ve büyük bir his, derinliklerime doğru kaçıyor, gizleniyor. Ruhum karartılarla, sessiz ve şekilsiz gölgelerle, eşya arkasına saklanan hayaletler gibi kendilerini göstermeden korkutan meçhul varlıklarla dolu."

    "Korkudan elimi yüreğime bastım."

    "Tepsiyi almak için yaklaşınca, yüzüme, beni hiç anlamayan, varlığmı inkâr eden gözlerle baktı."

    "Bizden uzaklaşmadıkça bize görünmeyen sıhhat, alışkanlığın verdiği hissizlikle, sağlamların şuurundan kaçıp nasıl ve nereye saklanıyor? Onu ben görüyorum, çünkü benden uzak; onu ben Mithat Bey'in kırmızı yüzünde, çelikli damarlarında, arkadaşımın otururken rahat gerilişlerinde, bacaklarını uzatışlarında, korkusuz bakan gözlerinde görüyorum. "

    "Müthiş ağırlığı altında ruhumu deviren korkudan kurtulmak için, felaketin üstüne yürümek istiyorum. Istıraptan korkmamanın tek ilacı ıstıraptır. Bu ateşi o ateş söndürür."

    ""Görülecek, işitilecek, tadılacak, okunacak, yazılacak, yapılacak o kadar çok şey birikiyor ki, bundan sonra hayatımın bütün bunlara yetişmeyeceğinden korkuyorum.

    Kendi kendime karşı çok borçlandım. Kendime vaadettiğim şeyleri yapamazsam utancımdan aynaya bakamayacağım.

    Dört duvar arasında.

    Kendimi, kitapların kahramanlarından daha mühim bulduğum için, okumaktan sıkılıyorum. Istırabımın verdiği bencillik mâni oluyor."

    "Büyük bir hastalık geçirmeyenler, her şeyi anladıklarını iddia edemezler.

    İki hasta kadar birbirine yakın hiç kimse yoktur.

    Hasta olmayanlar bizi ne kadar az anlayacaklar!"

    Peyami Safa, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
  • İstanbul’da kenar semtlerden birinde oturan yaşlı bir kadın, padişahın huzuruna çıkmak istediğini saraydaki görevlilere bildirmiş. Bunun üzerine sultanın karşısına çıkarılmıştı.

    Yaşlı kadın:
    Evinin soyulduğunu ve bu olaydan padişahın sorumlu olduğunu söyleyerek, şikayette bulunur.

    Bunun üzerine hiddetlenen Kanuni:
    - Bana bak kadın, sen niçin bu kadar derin uyku uyudun da evinin soyulduğunu duymadın? deyince,

    Yaşlı kadın: Padişahım! Kusura bakma, biz seni uyanık bilirdik, onun için evimizde rahat uyuyorduk der.

    Bu cevap üzerine Kanuni utanarak:
    - Haklısınız diyerek, kadının çalınan mallarının bedelini kendi malından öder. 
  • 172 syf.
    Serserilik Zor Zanaat

    Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Yanımda kimse yoktu. Gözlerim grileşmiş denizin tabanına yatırdığımız beyaz boyalı aynaları aradı. Yuvarlak beyazlar kenar kazanmaya başladı ve dikdörtgen oldu.
    Mezarların mermer beyaz alınlıklarından başka bir şey yoktu gözlerimin önünde, bir de ağaçların yeşili...
    Kayalar Mezarlığı'ndaydım. Üşümüştüm. Buraya kadar neden gelmiştim. Aklıma geldi. Mezarlıkta yakacak bir şeyler arayacaktım.
    Yoksa yaşadıklarıyla yaşı ters orantılı küçük kızı mı arıyordum? Hemsayem bu halimi görse ne derdi acaba? Bir şey der miydi? Demezdi, sadece yandan imalı bakarak baştan aşağı süzerdi.
    Ölü taşların huzur veren kokusunu içime çekerek mezarların arasında dolaşmaya başladım. Kuruyarak yarısı çürümüş bir ağaç kütüğü buldum. Ağırdı. Sırtıma alarak mezarlığın caddeye bakan orta kapısını aradım. Yerde uzunca bir tel gördüm. Belediyecilerden kalma olabilirdi. Aldım, bükerek boyunu kısalttım. İsikarayı da tedarik etmiştim!
    Tanzimat dönemi ve daha eski dönemlerin elifi kafalı mezar alınlıklarına baktım.
    Kütüphanelerdeki kitaplar... Ah, konuşan mezar alınlıkları kitaplar...
    Bir balet hassasiyetiyle, mezarların kenarlarına basarak kapıya seğirttim. Mezarlıktan çıktım, yarık rıhtıma yürüdüm. Avlağıma geldiğimde kulağıma bir hışırtı geldi. Bu herhangi taşlık bir deniz kenarında dalgaların çakılları okşamasından kaynaklanan bildik nazenin bir ses değildi. Güney denizlerinin altın sahillerinde kumların üzerlerini bir kaplayan, bir açan afacan dalgaların sesi de değildi. Bu, denizden kopuk bir soğurmanın hışırtısıydı, bir sevişmenin sonu gibi soluk soluğa... Bu, kara toprağına, denizler ordusunun dalga neferlerinden birinin her saldırışında kopardığı parçanın bıraktığı şarabi rengin acı hışırtısıydı.
    Çökmüş rıhtımın altından çıkan toprak, bataklığa saplanan siyahi bir elmas kölesi gibi denize gömülüyordu rengini vererek.
    Deniz mutedil dalgalıya geçmişti; gök bulutsuz, fare tüyüydü. Başımı kaldırıp bakmadım ama öyleydi, mutlaka öyleydi. Çünkü denizin rengi de aynıydı. Bu mevsimde, bu aylarda, bu günlerin bu saatlerinde göğün rengi, denizin rengiyle aynı olurdu. Boğaziçi'nde.
    Kütüğü havuzun kenarına koyduğumda kenara yaslanmış dolu bir şişe şarap gördüm. Adını bile öğrenmediğim genç akadaş mezarlıktayken güzelliğini yapmıştı. Ağzındaki plastik mantarını dişlerimle açtıktan sonra yerine yasladım.
    Kütüğü kof tarafından yakmak zor olmadı. Teli firkete şeklinde büzerek isikara yaptım, közün üzerine koydum. Az sonra tel kızdı, ortalık aydınlandı, gözlerim kamaştı.
    Deniz kenarına gittim.
    S:60-62
  • 272 syf.
    ·2 günde
    Londra’nın bu kızıl labirentlerinde
    bakıyorum en garibini seçmişim insan
    uğraşlarının, bir bakıma hepsi de,
    kendine göre, öyle olsalar bile.
    Ele geçmez cıvada
    felsefe taşını arayan
    simyacılar gibi
    sıradan sözcükler yapacağım
    -hileli kumarbaz kâğıtları,
    halkın uydurduğu sözler-
    Thor esin ve patlama,
    gök gürlemesi ve tapınmayken
    onları büyülerinden vazgeçireceğim.
    Bugünün deyişiyle,
    sırası gelince ben de
    ölümsüz sözler söyleyeceğim;
    daha değersiz olmamaya çalışacağım
    Byron’un yüce yankısından.
    Yaralanmaz olacak ben olan bu toz.
    Bir kadın aşkımı paylaşırsa,
    şiirim onuncu katına değecek eşmerkezli göklerin;
    bir kadın omuz silkerse aşkıma,
    ezgiler yaratacağım hüznümden,
    zamanın içinde yankılanan koca bir nehir.
    Kendimi unutarak yaşayacağım.
    Görür gibi olup unuttuğum o yüz olacağım
    Hainliğin kutsal yazgısını
    kabul eden Yehuda,
    bataklıktaki Caliban,
    korkusuz ve inançsız ölen
    paralı asker olacağım,
    yazgının geri çevirdiği yüzüğü
    görmekten korkan Polycrates,
    benden nefret eden o dost olacağım.
    İran bülbülü sunacak bana, Roma kılıcı..
    Maskeler, derin acılar, dirilişler
    örüp sökecek alın yazımı
    ve ben bir yerde Robert Browning olacağım.




    Jorge Luis Borges
    Sonsuz Gül

    Evet bu kitabı yorumlarken bu şiirle başlamak doğru bir tercih olur diye düşünüyorum.

    • Anlatıcımız olan "Hımbıl" Kurt Larsen'i tanımlarken Caliban'a benzetir;

    Çünkü Larsen:

    • Kocaman Bir Hedonist
    • Kendi çıkarını düşünen
    • Doğal hakların varlığına inanmayan
    • Katı bir maddeci ve bu maddeciliğinden azıcık bir mutluluk duymayan

    Biri olarak gösterilir.

    Halbuki Kurt Larsen'in içinde zorunda bırakıldığı hayata karşı dinmeyen bir öfke mevcut ve bu öfke onun kötü taraflarını arttırmaktadır.

    Larsen'de kendi kendini eğiten insan ilkelliği olduğunu dile getiren anlatıcımız bu benzeri olaya Martin Eden kitabında da yer vermişti lakin Martin kendi çabası ile başladığı Aydınlanma sürecini Ruth ile devam ettirerek kendi kendini eğiten ilkelliği devre dışı bırakmış hayatına bir kadın eli değen bir ilkelden gelişen bir yazara doğru serüvenini aktarmıştı.

    Jack London'un bu konuya değinmesi o günün şartlarında değişiklik yapma adına çok pozitif bir harekettir. Kurt Larsen'de gördüğümüz tüm olumsuzluklara rağmen onun okuma- yazmayı Londra'da ticaret gemilerinde o zor şartlarda öğrenmesi ve bu çizgide kendine bir felsede oluşturması bize olan tüm olumsuzlukları unutturabilecek kadar önemli bir mesajdır.

    Kitaplarında felsefeyi serpiştiren London Spencer'dan da vazgeçmez Martin Eden'de sık sık tekrar edilen Spencer'dan burada bir iki yerde söz edilir ve Kurt Larsen ile Hımbıl arasında Spencer'ın özgecilik kuramı ele alınır.
    Ve Spencer'in çıkar konusunda ele aldığı üç noktaya Larsen'in bakışına bakalım.

    Spencer:

    • İnsan ilk olarak kendi çıkarı için çalışmalı,
    • Sonra çocukların çıkarı için çalışmalı,
    • Ve en sonunda insanlığın çıkarları için çalışmalı der.

    Larsen ise:

    • "Eğer önümde ölümsüzlük olsaydı, özgecilik yararlı bir şey olabilirdi. Lakin önümde ölümden başka bir şey yok yaşamda bana ennufak şeyi kaybettirecek olan bir özveri, aptallıktır. Der"

    Günümüzde Hedonizmin uçları yaşanıyorken London'un yüzyıl öncesinden artan bencillik seviyesinin tespitinin doğruluğuna katılmaktan başka bir çare gelmez elimizden evet Larsen'in düşünceleri böyledir. Lakin Larsen Darvin / Spencer ikilisinin evrim teorisini bilen, sanattan anlayan, şiir yazan bir "Hedonist" olması onu günümüzden çok daha ayrı ve özel noktaya taşımamız için yeterli olacaktır.

    Jack London'un hayatı çalışmakla geçmiştir, denizlerde, altın arama faaliyetlerinde vb. Birçok yerde bulunmuştur bu durumda ona roman yazmak için en büyük dayanağı oluşturmuştur çünkü o Larsen'in diliyle Hımbıl'a yaptığı eleştirideki gibi Baba parası yiyenleri kastederek "Ölü bir adamın bacakları üstünde duran" biri olmadı hep hayatta var olma uğraşı verdi ve o Larsen'in deyimiyle sınıf farkından dolayı ezilen değirsizleşen ve kenar mahallelerde ölüme terk edilen ucuz ve değersiz insan hayatına karşıydı o yüzden denizlerde çok uzun zaman geçirdi belki de tüm bu felsefesini Larsen gibi Martin Eden gibi bir gemi kamarasında oluşturdu. London'un denizleri, ve denizciliği anlatmasındaki başarı buradan gelmektedir.


    • Jack London'un kadına bakış açısı da eserden esere ufak değişiklikler göstersede genelde hem kadınlığı özünde hissedecek narin, naif kadınca tavırları sevinçle karşılayan lakin kadına bir objeden ziyade hayat arkadaşı olarak bakan ilk olarak onu çerçeve hale gelen kadın işlerine itip daha sonra ortak yaşama alması gerektiğini anlayan çağına göre kadına karşı diğer erkeklere göre gelişmiş düşünceler beslediğini söylemek gerekiyor.

    • Maud için(kitaptaki hoşlandığı kadın) şöyle bir cümle kurar:

    "O, benim türümden bir kadındı. Erkekle kadın arasındaki o güzel ilişki, bizim aramızda da gerçekleşebilirdi."

    Güzel ilişkiden kasıt aşk bağlamında medeni bir hayat kabalık olmadan, kadına değer vererek lakin çok severek Jack London'un kitaplarındaki kadın karakterler çok seviliyor Martin Eden'in Ruth'a olan aşkı da çok büyüktü tabi Ruth kendini ondan soğuttu ve büyük nefrete dönüştürdü o ayrı bir konu burada da hayatında ilk kez seven ve otuz yaşını geçen biri olarak ilk defa aşık olan Hımbıl yine çok fazla seviyor Jack London'un kitaplarındaki bu bölümler romantizm kokuyor:

    • "Benim küçük kadınım"

    Gibi söylemleri ile klasik yıldırım aşklarına tutuluşu eserlerinde tekrar ediyor. Halbuki o realist çizgide seyreden bir yazardır. Serpiştirilen felsefe, mükemmel betimleme ve anlatım gücü ile zenginleşen eserlerinde romantizmi katmadan edemiyor bunu çağın etkisiyle yapıyor oluşu ihtimallerin dahilindedir. Halbuki böyle Zola gibi keskin bir gerçeklik ile süren bir kitabını okumak güzel olurdu . Tabi Demir Ökçe'yi ayrı tutuyorum o kitabı biraz siyasi gaye ile ele alınca aşk teması çok azaltmıştı rahatsız edici bir boyutu yoktu bunu söylemeden de geçmeyelim.

    Kitabın olay örgüsünü anlatmaya ihtiyaç duymuyorum, o yüzden son bölümde geçen bir olaya geliyorum.

    Maud yolcukuk yaptıkları "Hayalet" gemisinden yani Kurt Larsen'den kaçtıktan günler sonra ıssız bir adaya gelirler Hımbıl kahve için kibriti olmadığını fark eder kahve içemeyeceği için üzülürken evet beklediğiniz şey geliyor;
    Maud: "Sopaları birbirine sürterek ateş yakan Crusoe değil miydi?"

    Yazarların birbirlerine göndermelerde bulunmasına hayranım tabi burada birazdan yazacağım gibi odundan ateş yakan Robinson Crusoe ile uğraşan London ıssız bir adada yaşam üzerinden de kitabın elli atmış sayfasını kurtarıyor.

    Bir gazetecinin sopalardan ateş yakma girişiminin başarısız sonuçlanması sonucu söylediği sözler şunlardır:

    " Baylar, Güney Denizindeki adalarda yaşayan biri bunu yapabilir, Malayalılar bunu yapabilir, ama inanın bana, beyaz bir adamın yapacağı bir iş değil bu. "

    Bu göndermeden sonra bir fişekteki barut yardımıyla ateş yakar ve ilerleyen insan gelişiminin kolaylıkları çıkar önümüze.

    Son bölümlerinde Larsen'in onları bulması hasta haliyle sinir krizleri geçirmesi anlatılır ve Hımbıl'la ilk tanışmalarında ölen bir denizciye yapılan merasimi "ölüyü denize atın" gibi bir cümle ile noktalayan Kurt Larsen'imiz artık ölmüştür. Ve Hımbıl ona cenaze merasimi düzenleyerek kitabı sonlandıracaktır. Böylece inceleme de sınırına dayandı ve bizim hassas Maud'umuz Larsen'i şöyle uğurlar:

    ELVEDA LUCİFER... GURURLU RUH..
  • İskender Pala'nın hazırladığı 'Ansiklopedik Divan Edebiyatı Şiiri Sözlüğü'ndeki 'aşure' maddesini okuyalım:
    "Peygamberimizin torunu İmam Hüseyin'in Hicri 61 yılının 10 Muharrem günü Kerbela'da şahit edilmesi anısına pişirilen buğday tatlısıdır. Ehl-i Beyt'i sevenler muharrem ayınının ilk on gününde bu olayı hatırlarlar, mersiyeler okurlar, ağlarlar, süslenmezler ve yas tutarlar. Onuncu günde de aşure pişirererek yastan çıkarlar. Aşure, 'aşer' yani on (10)' kelimesinden gelmektedir. Halk arasında aşure tatlısının içinde 10 çeşit hububat ve erzak olması adeti buradan kaynaklanır."

    *****

    Anadolu'da Aleviler’de ve özellikle Bektaşiler'de Muharrem Törenleri çok zengindir. Muharrem Ayı’nın 12. gününde yapılan aşure aşının nasıl pişirildiğine gelince: "Önce bunun gerekli ürünleri alınır, ayrı ayrı pişirilir ve hazırlanır (buğday, kuru fasulye, nohut, kuru bakla, kestane gibi). Ayrıca kuru üzüm, kuru incir, kuru kayısı gibi tatlılık verecek meyve türleri konur. Buğdayı bir büyük kazana koyup dergâhın aşçıbaşısı, Aşçı Baba eline büyük bir kepçe alıp, kazan başına gelir ve 'Destŭr Yâ İmâm!' deyip, kepçeyi kazana daldırır. O sırada yanında bulunanlar hep bir ağızdan 'Yâ Hüseyn!' derler. Aşçı Baba'dan sonra sıra ile hepsi kazanı kepçe ile karıştırırlar. Her eline kepçe alan 'Destŭr Yâ İmâm!' diyecek, orada hazır bulunalar da 'Yâ Hüseyn!' diye karşılık vereceklerdir.
    Saatlerce, aş pişinceye kadar çalışılacaktır.
    Arada çeşnisine bakılır, tadı az ise şeker katılır, buğdayı iyice yumuşamış, eriyip helmeleşmiş olmalıdır. Âşure piştiği anlaşılınca Mürşid'e haber götürülür. Aşçı Baba, kendisine: “Buyurun Erenler! Ruh-u şüheda ta'ziyesine meşgul olalım. Aş hazırlandı” der. Mürşid de: “'Eyvallah!' deyip kazan başına gelir."
    Topluluğun "aşure pişirme törenindeki" bu yoğun "sembolizme" dikkat...
    Peki evlerde?
    "Evin yaşlısı kazan başına gelir. Üç İhlas bir Fâtiha okuyup bir bardak gülsuyunu âşureye katar, kepçe ile yavaş yavaş karıştırır. Kenar köşe yerlere azıcık aşure serpiştirir. Kazan kapağı varsa kapatılıp beş-on dakika beklenir, yine kepçe ile kazanın sağ-sol ve ön tarafına vurup kepçe ile az âşureyi ocağa dökerdi."

    *****

    İslam Ansiklopedisi'nde, "Aşure kelimesinin İbranice aşur'dan geldiği ve o günde Arapların oruç tuttuğu dikkate alınırsa, kelimenin bütün Sami diller arasında ortak bir kelime olduğu anlaşılır," deniyor. Ancak aşure gününün ve aşure tatlısının daha da eskilere gittiği sanılıyor. Tarihçilere bakılırsa, aşurenin izlerini eski Mezopotamya uluslarında bile bulabilmek mümkün. Hatta aşure adının Asur'dan geldiğini öne sürenler bile var. Müslümanlar, aşure günü de denen Hicri takvimin ilk ayı olan Muharrem'in 10. gününde, bir dizi olayın meydana geldiği görüşünü benimserler. Her ne kadar Kuran'da belirtilmese de Adem Peygamber'in cennette yasak elmayı yedikten sonra ettiği tövbenin kabulü, Nuh Peygamber'in gemisinin tufandan kurtulması, Yunus Peygamber'in bir balığın karnından çıkması, İbrahim Peygamber'in ateşte yanması, İdris Peygamber'in diri olarak göğe çıkarılması, Yakup Peygamber'in oğlu Yusuf Peygamber'e kavuşması, Eyüp Peygamber'in hastalıklarının geçip iyileşmesi, Musa Peygamber'in Kızıldeniz'den geçip İsrailoğulları'nı Firavun'dan kurtarması, İsa Peygamber'in doğumu ve ölümden kurtarılıp göğe çıkarılması gibi mucizelerin hep bu günde gerçekleştiğine inanılır.
    Bu mucizelerin bir bölümünü Musevi ve Hıristiyanlar da kabul ederler. Yani din ayrımı gözetmeksizin, birçok efsanenin buluştuğu bir gün, 'Aşure günü.' Aşurenin din ve mezhep ayrımı gözetmeksizin evlerde pişirilip konu komşuya dağıtılması da çok eskilere kadar giden bir gelenek. Aşurenin malzemesi tahıl, baklagiller, meyve ve tohumlar. İçinde 41 çeşit malzeme olması gerekiyor. Kuşkusuz en önemli malzemesi buğday. Beyaz fasulye, nohut, kuru bakla ve kuru börülce de konuyor. Kimi bölgelerde kurban etinden bir parça saklanıp aşure yapılırken içine atılıyor. Bazıları buğday yerine pirinç, şeker yerine pekmez kullanıyor, içine sakız, anason katanlar bile var.
  • 296 syf.
    Bir kadın ile bir erkeğin zevk anının hemen ardından "starting box" un kapıları açılınca sağındakine omuz atıp, solundakine çelme takıp, önündekinin boğazını sıkarak muvasalat noktasına varmak için rekabete girişip spermlerin içindeki en dayanıklı ve en hevesli kuyruklunun kendin olduğunu ispat etmeye giriştiğin an var ya... Bold Pilot görse nalları çıkarttırırdı senin hırsından ötürü...Burada gülüşümdeki melankoliyi saklamalıyım... Dönüşün olacağını unuttuğun ya da dönüşün olmayacağını düşündüğün ! için, heralde, yenilmez ve ölümsüz kuyruklu edasıyla tek gidiş biletinin kendine yeteceğini düşünüp ışıksız bölgeye hem cesaret hem de heves gerektiren bir balıklamayla dalışa kalkıştın... (İtiraz etme, şimdi burda birbirimizin sahte yüzlerine baktığımıza göre evet haklıyım! Bu arada, bravo bebe... "Balıklama atlama" deyiminin menşei sensin!) Sonra...

    Sessizlik sisi dağılıp tünelin ucundaki ışık görünmeye başlayınca, Terry Eagleton'un bahsettiği gibi sana doğal gelen egoistliğini bir kenara bırakıp iyi olmak için hayata dair bir dizi karmaşık beceri öğrenmenin gerekliliği sana zül gelmeye başladı. Bölünme yeni başlıyordu halbuki...

    (Kendini tanıdıkça sevmekten vazgeçeceksin. Var oluşundan iğrenmeye başlayacaksın. Niye mi? Hayalinde öldürmek isterken diğerlerini aslında kendini öldürdüğünü farkedeceksin. Kimliğini Araf'ta aramaya başlayacak fakat orda da bulamayacaksın. Sana uygun kişilik vermek isteyenlerin hayaletleri orda da seni kovalayacak. Böğüre böğüre ölüme hükümlü olduğunu haykırmak isteyeceksin.)

    Çok ve tuhaf ve çelişkili mi konuşuyorum? Parantez içindeki bölümü yoksay...

    O değil de,
    "Bebe, sen daha kuyruğu yeni kestirdin; Terry Eagleton'u nerden biliyorsun?" dersen, reenkarne oldum ben... 7.nesil... Çift dikiş... (sorgulama, devam et)

    Kiminin doğuştan olduğunu reddettiği, tünelden geçip gişeden çıkınca tabula rasa'nın üzerine ne yazarsan o kadardır dediği "Ahlak" diye adlandırılan sosyolojik inanç veya yargıların sonucu ortaya çıktığı düşünülen(belki de halihazırda var olan) davranışlar bütünü diye bir şey varmış, haberin olmuştur... Kenar mahalleden komşuları olan ölçülülük ve sağduyu denen, bahsederken yüz ekşitip soyut paçavralar olarak lakaplandırdıkları şeyleri de duymuşsundur ama görmemiş olman yüksek ihtimal... Bir süre sonra, bağımlısı olacağın "madde"nin yeryüzündeki tanrılarını da görmüşsündür. (Madde denince aklına her ne geliyorsa onların tümü) Kadın-erkek ilişkilerinde, politikada, çocuk eğitiminde, biyolojide, dilbilimde, metafizikte, edebiyatta, tıpda, dinde vesaire... Her yere sıçramışlar, değil mi? Ne çok tanrı varmış!

    Burada ikinci tekil şahıs'tan rolü devralacağım...

    Ağızlarından düşürmemeye çalıştıkları ve fakat düşürünce tenezzül edip yerden kaldırmadıkları iyilikleri, ahlakları beni düşüncelere gark etti. Dünyayı daha kötü bir yer haline getirmek için yemeğe tuz mu atacaktım yoksa eski kuyrukluların gevşek organlarının üzerine tuz mu basacaktım? Ben o bildiğin "ahlak bekçileri"nden değilim yalnız, beni ne demonlar istedi de "benim kömürüm bana yeter" diyerek reddettim...

    Gökyüzünü gökkuşaklı anlattım, beğenmediler; kuşsuz bir gökyüzünü yazdım onlara, beğenmediler; güneşi göremeyecekleri yoğunlukta zift karası bulut kümelerinin arasında bıraktım belki ibret alırlar diye, bu kez de karşımdaki "güneş yoktur" diye bir safsataya saplanınca ibretlik iyilikleri çuvala doldurdum. Değişik bir yol izlemeye karar verdim...

    Aksi, alay eden, yer yer hamasi, ahlaksızlık yaparak ahlak öğretmeye çalışan "kayıtsız" kalamayan bir kötü olacaktım. (Şimdi biri çıkıp, "Aaa aynı benim yaşam tarzım; Hakan'ın karısına sarkıyorum ki Hakan karısını hiç aldatmasın, o'nun değerini bilsin diye..." veya "Ebru'ya kanaat etmeyi öğretmek için bütün tapularını kendi üzerime yaptım." demeye kalkışmasın...Ağır konuşurum.) Daha sert yazarım da malum TDED! Bataille, "Kötülük kavramı ahlak yoksunluğunu öngörmediği gibi, tam tersine, yüksek ahlak'ı şart koşar." der... Bu cümleye önceden ters ters bakmıştım lakin şimdi anladım. Bataille'nin cümlesini olumlayan kaotik bir metin bırakıyorum ardımda, gevşeklere karşı bir öfke metni... Dünyayı kötü bir yer yapmaya çalışmıyorum fakat gerçekten iyi insanlardan nasihat almak size tiksindirici geldiği için ve şahsen herkes herşeyi tecrübe edecek kadar uzun yaşamıyor;ibret almak lazım düşüncesini şiar edinmiş, nasihatin fayda vermediği benliklerin azalmak yerine çoğaldığını gören biri olarak başını okşamak yerine kafana....... tercih eden ahlaksız bir kötü'den ibret almanı bekleyeceğim... Tuvalete gideceğim ama sifonu çekmeyeceğim. Biyolojimin ürettiği o pis kokuyu duyacaksınız.

    "Artık acı yok kafamda. Birileri beyni paramparça olmuş diyor." Hıı hı, normal olan ikinci çoğul şahıslar zaten!

    Ters akarım, kötülüğü şiar edindim, bileylenip geldim
    Edebiyatınızın içinden geçerim belki dediydim
    Rastlarsa gözleriniz ahlaksızlık ! zabıtalarına
    Saygısızlıklarımla...