• https://www.youtube.com/watch?v=Ituzi_-9RJI
    Mevsim, hava, saat, gün, yıl farketmeden hep burdasınız biliyorum. Otobüstesiniz siz de biliyorum, metroda, sokaktasınız, iştesiniz, sonra evde, hava yağmurlu, mutlulukla ağır ağır yürüyerek ıslanıyorsunuz yahut bir saçak altına sığınmış yaşamayı ne kadar sevdiğinizi düşünürken bir yandan da intiharı düşlüyorsunuz, hayatınız üzerine güneş hiç vurmuyor, içinize yaşamın hiçbir güzelliği nüfuz edemiyor, Siz; nefes alıyor, su içiyor, yürüyor, uyuyor, tv izliyor, yemek yiyor, gülüyor; kendinize ve kimseye bir şey farkettirmeden yaşamaya devam etmek istiyorsunuz. Çabalıyoruz, allah şahidimdir görüyorum sizi de, siz de benim gibisiniz biliyorum, dışarıda yaşanan tüm ikiyüzlülüklerin, karaktersizliklerin, yalanların içinde barınamayan ve her seferinde bir fırsatını bulup içinizdeki hüznü beslemek için buraya koşanlar, evet biz her şeyi ve herkesi severek öleceğiz bu kesin, biz böyleyiz, o kadarız, varoluşumuz yalnız hüznedir ve yalnız keder için varız biz. Her duygumuz kötürüm bir sevdanın ardından biraz keder gibi; mutluyuz keder gibi, öfkeliyiz keder gibi, susuyoruz keder gibi, konuşuruz keder gibi, güleriz keder gibi...

    Büyük şairler gibi de değiliz biz, yazmayı beceremeyiz, anlatmayız, kelimelerin yan yana gelişleri hiçbir şekilde ifade etmek istediğimizi karşılayamaz, o yüzden, içimizde koyu bir katran gibi taşırız sözcükleri, nereye gitsek bizimle gelir bu hastalık. Katlanılmaz olduğunu düşünüyoruz her şeyin, her seferinde bu boktan gezegenin kendi etrafında tamamladığı her tur bizi uzunca zaman planlanmış bir cinayete, keskin bir ölüme daha da yaklaştırıyor, kendi bedenimizi görüyoruz, denizin derinliklerine doğru ilerleyen ölü bir bedeni, yavaşça, büyük bir haklılıkla, direnmeden.. Kalbimizi, sevgimizi anımsarsak ancak o zaman yapışıyoruz denizin yakasına, çıkmaya çabalıyoruz, çırpınıyoruz, bağırıyoruz işte her gün teşekkür ederek, iyi günler dileyerek; okuldayız biz öğrenciyiz, sırada oturmuş onu düşünüyoruz; sokaktayız, bir yerlerde çay içerek düşünüyoruz; işteyiz halledilmesi gereken yığınla işin arasında, burnumuzda tütüyorlar; dükkandayız kapatıp gitsek de onu düşünerek bir şeyler içsek diyoruz, vallahi kalabalıklar içindeyiz, en işlek yerlerinde varız hayatın, ama hep kendimizle tenhayız, huyumuz böyle.. Fakat bu onların dünyası biliyorum, hep onlar varoldular, onlar devam edebildiler, savaşlar onların yüzünden, ölümler, açlıklar ve bütün kötülükler, vallahi ne kızgın ne de kırgınım, her an kaybolmaya yakın bir gülümsemeyle bir akvaryumu izler gibi izliyorum dünyalarını, biz azız, akvaryumun dışındayız, kendimiz gibi olanlara bakınıyoruz, köpek balıklarıyla ve onları besleyen küçük balıklarla dolu o akvaryumu seyrediyoruz, işte o akvaryumda, ne küçük balık olmak kendimize yedirebileceğimiz bir şeydi, ne de köpek balığı saldırganlığındaydık.

    Gölgemize basarak yürüdük biz, elimizde bi cıgaralık; Nerede sevdiysek ordayız, küçük bir şehirde, metropolde, koca koca binaların arasında, alçak kaldırımların üstünde, eski bir teknenin içinde, gün gün oradayız, mevsim mevsim, yıl yıl.. Ölü bir kuş görünce ondayız, güzel bir şarap içince. Geçiyor yaşımız, saçımız ağarıyor, kanıksanıyor her şey, her gün ancak hep eskisi gibi seviyoruz, yeniden aynı kuvvetle ve incelikle seviyoruz, genç değiliz bir biçimde en alınmaz kararın, en öznel cinayetin kıyısındayız, kimimiz yirmilerinde şarkılarla öldürüyor kendini, peşi sıra yaktığı sigaralarla, gerçekliği yadsıyarak herkesi güzelleştirirken duvara yansıyan gölgesi gitgide tekilleşiyor.. Biz üstümüzde çul çaputla, biz üstümüzde pahalı kıyafetlerle, biz altımızda son model araçlarla, altımızda bisikletle, altımızda yalnız ayakkabılarımızla, gösterişli restoranlarda, yahut elimizde bir tek simitle, biz üstümüzde gök altımızda yer ile, her şeyin içinde her sokağın köşesinde özlüyoruz her şeyi. Ölmek de hayatın bir parçası diyoruz, korkmuyoruz, fakat ölürsem sevemem onu diyoruz, sonumuzu getiren sevgi bizi ölümden kurtarma büyüklüğünü gösteriyor..

    Güneşin her gün ufukta göründüğü anla birlikte iş başı yapacağız, hüzün işçileriyiz biz, işimiz kolay değil ve bu da bizim hüzün marşımız, keder tanrısının en sevdiği ilahi. Kederlerimizi, pişmanlıklarımızı büyüteceğiz biz, yapacak çok işimiz var ve yapılacak hiçbir şey yok. Bıkmadan ama devam edeceğiz, düşeceğiz yine aynı yere, aynı sızı, o bildik bulantılar.. Ama doğrulacağız, mecburuz, biz azız, işte bu yüzden, bizim gibi olanlar için varolacağız. Çünkü biz başka meslek bilmeyiz, hüzün işçisiyiz. Her günün sonunda, o gün öldürdüğümüz umutların, bizden biraz daha uzaklaşan anıların yakıcı gölgesine sığınıyoruz bu parçayla. O tahta kapı her çarptığında bizim yüreğimiz o kadın için o adam için çarpıyor biliyorum. Kemanın sesi kanımızda dolaşıyor, devasa bir sevgi ordusu, sevilmemişler ordusu, pişmanlıklar ordusu, kırılganlar ordusu, geçmişe dönmek isteyenlerin ordusu, geleceği olmayanlar ordusu. Her şeyi ve herkesi severek öleceklerin ordusu...Bizim ordumuz yani onların değil.DİYAR AYDIN
  • 'Sıfırı tüketmek' derken, aslında sıfırla filan ilgili bir şey söylemiyorsunuz: 'Zafir'i (soluğu) tüketmişsiniz. 'Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz.' Burada 'Ana' bildiğiniz 'anne' değil, bir yerin adı.
  • -
    “Gözlerin bilinmez bir diyar gibi..”
  • Bahtiyar bir ihtiyar var. Etrafı, sekiz yaşından seksen yaşına kadar bütün nesiller tarafından sarılmış. Yaşlar ayrı, başlar ayrı, işler ayrı... Fakat bu ayrılıkta gayrılık yok! Hepsi bir şeye inanmış... Allah'a!.. Âlemlerin Rabbı olan Allah'a... Onun ulu Peygamberine.. Onun büyük kitabına.. Kur'an henüz yeni nâzil olmuş gibi, herkes aradığını bulmuş gibi bir hal var onlarda. Said Nur ve talebelerini seyrederken, insan kendini âdeta Asr-ı Saadet'te hissediyor. Yüzleri nur, içleri nur, dışları nur... Hepsi huzur içindeler. Temiz, ulvî, sonsuz bir şeye bağlanmak; her yerde hazır, nâzır olana, âlemlerin yaratıcısına bağlanmak, o yolda yürümek, o yolun kara sevdalısı olmak... Evet!.. Ne büyük saadet!

    Said Nur, üç devir yaşamış bir ihtiyar. Gün görmüş bir ihtiyar. Üç devir: Meşrutiyet, İttihad ve Terakki, Cumhuriyet. Bu üç devir büyük devrilişler, yıkılışlar, çökülüşlerle doludur. Yıkılmayan kalmamış! Yalnız bir adam var. O ayakta... Şark yaylalarından, Güneş'in doğduğu yerden İstanbul'a kadar gelen bir adam. İmanı, sıradağlar gibi muhkem. Bu adam, üç devrin şerirlerine karşı imanlı bağrını siper etmiş. Allah! demiş, Peygamber demiş, başka bir şey dememiş. Başı Ağrı Dağı kadar dik ve mağrur. Hiçbir zalim onu eğememiş, hiçbir âlim onu yenememiş... Kayalar gibi çetin, müdhiş bir irade... Şimşekler gibi bir zekâ... İşte Said Nur!.. Divan-ı Harbler, mahkemeler, ihtilaller, inkılablar... Onun için kurulan i'dam sehpaları... Sürgünler... Bu müdhiş adamı, bu maneviyat adamını yolundan çevirememiş! O, bunlara imanından gelen sonsuz bir kuvvet ve cesaretle karşı koymuş. Kur'an-ı Kerim'de "İnanıyorsanız muhakkak üstünsünüz" (Âl-i İmran suresi âyet 139) buyuruluyor. Bu Allah kelâmı, sanki Said Nur'da tecelli etmiş!

    Mahkemelerdeki müdafaalarını okuduk. Bu müdafaalar bir nefs müdafaası değildir; büyük bir davanın müdafaasıdır. Celadet, cesaret, zekâ eseri, şaheseri...

    Niçin Sokrat bu kadar büyüktür? Bir fikir uğruna hayatı hakir gördüğü için değil mi? Said Nur en az bir Sokrat'tır; fakat İslâm düşmanları tarafından bir mürteci, bir softa diye takdim olundu. Onlara göre büyük olabilmek için ecnebi olmak gerek. O, mahkemelerden mahkemelere sürüklendi. Mahkûmken bile hükmediyordu. O hapishanelerden hapishanelere atıldı. Hapishaneler, zindanlar onun sayesinde Medrese-i Yusufiye oldu. Said Nur zindanları nur, gönülleri nur eyledi. Nice azılı katiller, nice nizam ve ırz düşmanları, bu iman abidesinin karşısında eridiler; sanki yeniden yaratıldılar. Hepsi halîm selim mü'minler haline, hayırlı vatandaşlar haline geldiler... Sizin hangi mektebleriniz, hangi terbiye sistemleriniz bunu yapabildi, yapabilir?

    Onu diyar diyar sürdüler. Her sürgün yeri, onun öz vatanı oldu. Nereye gitse, nereye sürülse, etrafı sâf, temiz mü'minler tarafından sarılıyordu. Kanunlar, yasaklar, polisler, jandarmalar, kalın hapishane duvarları, onu mü'min kardeşlerinden bir an bile ayıramadı. Büyük mürşidin, talebeleriyle arasına yığılan bu maddî kesafetler; din, aşk, iman sayesinde letafetler haline geldiler. Kör kuvvetin, ölü maddenin bu tahdid ve tehdidleri, ruh âleminin ummanlarında büyük dalgalar meydana getirdi. Bu dalgalar, köy odalarından başlayarak, yer yer her tarafı sardı; üniversitelerin kapılarına kadar dayandı.

    Yıllardır mukaddesatları çiğnenmiş vatan çocukları, mahvedilen nesiller, imana susayanlar; onun yoluna, onun nuruna koştular. Üstad'ın Nur risaleleri elden ele, dilden dile, ilden ile ulaştı, dolaştı. Genç-ihtiyar, cahil-münevver, sekizinden seksenine kadar herkes ondan bir şey aldı, onun nuruyla nurlandı. Her talebe, bir makine, bir matbaa oldu. İman, tekniğe meydan okudu. Nur risaleleri binlerce defa yazıldı, teksir edildi.

    Gözlerinin nuru sönmüş, iç âlemlerinin ışığı sönmüş, harabeye dönmüş olan körler; bu nurdan, bu ışıktan korktular. Bu aziz adamı, dillerden hiç eksik etmedikleri "İnkılaba-lâikliğe aykırı hareket ediyor" diye, tekrar tekrar mahkemeye verdiler; tekrar tekrar hapishanelere attılar. Kaç kere zehirlemek istediler. Ona zehirler, panzehir oldu. Zindanlar dershane... Onun nuru, Kur'anın nuru, Allah'ın nuru vatan sınırlarını da aştı. Bütün Âlem-i İslâmı dolaştı. Şimdi Türkiye'de, her teşekkülün, vatanını seven herkesin, önünde hürmetle durması lâzım gelen bir kuvvet vardır: Said Nur ve Talebeleri. Bunların derneği yoktur, lokali yoktur, yeri yoktur, yurdu yoktur, partisi, patırtısı, nutku, alayişi, nümayişi yoktur. Bu, bilinmezlerin, ermişlerin, kendini büyük bir davaya vermişlerin şuurlu, imanlı, inanlı kalabalığıdır.
  • "Ben,

    İçinde kışları barındıran diyar

    Sen,

    Yüreğime cemre gibi düşen yâr.."


    -Cihan Coşkun/Sen'li Şiirler
  • Elcevab:
    Evvelki noktalar size emniyet vermekle beraber.. memleketimde, talebe ve akrabam içinde, beni dinleyenlerin ortasında, heyecanlı hâdiseler içinde dünyanıza karışmadığım halde; diyar-ı gurbette ve yalnız, tek başıyla, garib, zaîf, âciz, bütün kuvvetiyle âhirete müteveccih, ihtilattan, muhabereden kesilmiş, iman ve âhiret münasebetiyle uzaktan uzağa yalnız bazı ehl-i âhireti dost bulan ve başka herkese yabani ve herkes de ona yabani nazarıyla bakan bir insan; semeresiz tehlikeli dünyanıza karışsa, muzaaf bir divane olmak gerektir.
  • Sözün şiirlerin mükemmelidir,
    Senden başkasını seven delidir,
    Yüzün çiçeklerin en güzelidir.
    Gözlerin bilinmez bir diyar gibi.