• Her ne kadar geç kalmış bir buluşma olsa da öncelikle Mehmed Uzun'la ve kitabıyla beni buluşturan #30997659 etkinliğinde Esra hanım başta olmak üzere emeği geçen herkese teşekkür ederim...

    En baştan vurgulamak isterim ki; konu olarak çok farklı, dil ve anlatım yönünden çok zengin, zihnimde bıraktıkları açısından çok değerli bir kitap okudum arkadaşlar... Bunca karmaşa ve ayrıştırmanın içinde; insanlar sürekli birbirinden uzaklaştırılmaya ve birbirine düşürülmeye çalışılırken, her şeye inat, bir Kürt yazarı tanımanın, Mehmed Uzun özelinde Kürt edebiyatına bir nebze olsun yaklaşmanın keyfini yaşadım...

    Bu etkinlik bir yazar etkinliği olduğu için Mehmed Uzun'a birkaç satır değinmeden geçmek olmaz diye düşünüyorum. Hayatını ana dilini savunarak, dilinin, edebiyatının mazisini araştırarak, bir dilin neden yasak olduğunu sorgulayarak ve kendi dilinde edebiyatın tüm zenginliğini, tüm güzelliğini içinde taşıyan eserler vererek geçirmiş bir yazar Mehmed Uzun... Yıllarca sürgünde yaşamak zorunda kaldığı İsveç'te dahi bu sevda ve gayretinden asla ödün vermemiş; hem yurt içinde hem de yurt dışında çok geniş bir çevrenin saygısını kazanmayı başarmış bir aydın... Her ne kadar kendisi yaşarken yaptıklarının, yazdıklarının tam karşılığını alamamış olsa da, ben inanıyorum ki bugün var olan ve bundan sonra gelecek olan nesiller bu değerli aydına gecikmeli de olsa hak ettiği değeri verecek ve onun daha fazla kitap dostu tarafından tanınmasına katkıda bulunacaktır...

    Uzun'la tanışma kitabım Yaşlı Rind'in Ölümü ise yazarın 1987'de yayınladığı bir kitap... Bana yazıldığı tarihten 30 yıl sonra okumak kısmet oldu nedense!

    Kitabın iki baş karakterinden biri olan Serdar, kitabın yazarı Uzun'un yaşadığına benzer bir sürgün hayatı sürüyor. O da kendi topraklarını terk edip İsveç'e gidiyor ve o da Uzun gibi orada kendi dili ile ilgili araştırmalar yapıyor. Yaşlı Rind ise sürgün yolculuğu esnasında köyün birinde tesadüfen tanıştığı kör bir bilge... Aralarında öyle sıcak bir ilişki kuruluyor ki, siz de üçüncü kişi olarak onların yanında bulunmak, sohbetlerinin bir parçasından tutup o anlara tanıklık etmek istiyorsunuz kitabı okurken...

    Kitap gerçekten de çok güçlü bir dil ve anlatıma sahip... Sizi edebi anlamda fazlasıyla doyuruyor. Kitabı bitirdiğinizde 'dolu dolu' geçen edebi bir yolculuğun tatlı yorgunluğunu hissediyorsunuz...

    Daha fazla detaya inmeden bunan sonrasını size bırakıyorum. Kitaba adını veren Yaşlı Rind'i özellikle tek cümleyle geçtim. Çünkü Yaşlı Rind'i, tıpkı kitapta işlendiği gibi kısık ateşte yavaş yavaş tanıma keyfini sizden almak istemedim...

    ----------------------------------

    Madem bize çok yakın ama fazla uzak olan 'Kürt edebiyatı'na bir giriş yaptık, o zaman bu kitap vesilesiyle birkaç genel düşüncemi de sizinle paylaşmak isterim...

    Kendi kişisel tarihimde, Türkler ve Kürtler arasında süregelen sorunlara 'Arkadaşlar benim Kürtlerle hiçbir sorunum yok, hatta benim pek çok Kürt arkadaşım var' sığlığında yaklaşmaktan vazgeçeli uzun yıllar oldu...

    Her konuda olduğu gibi bu konuda da siyaseti kılavuz edinmek yerine, kendim görüp keşfetmenin, tanıyıp da karar vermenin yollarını aradım her fırsat bulduğumda... Çünkü bana göre siyaset sorun çözen değil, sorunla beslenen bir kurum... Tabağına bir lokma da ben ekleyip kendi ellerimle beslemek istemedim açıkçası...

    Bilmek, empati kurmak, anlamak veya sevmek... Niyetiniz ne olursa olsun bana göre başlangıç noktası tek bir kapıya çıkıyor;

    TANIMAK...

    Tanımak bence insanı fikirsel özgürlüğe davet eden önemli bir istasyon... İnsanların başkalarından devşirme, kaynağı belirsiz hazır fikirlerle ortamlarda asıp kesmesi yerine tanıyıp kendi fikirlerini üretmenin, bu fikirleri savunmanın peşine düşmesi gerekiyor artık...

    İşte bu yüzden siyaset yerine sanatı, edebiyatı, kültürel çeşitliliği, varsa imkan gezip görmeyi kılavuz edinmek zorundayız... Siyaset bizi ayrıştırmak, bölmek, parçalamak için sorun üstüne sorun bina ederken, sanatın, edebiyatın, kültürün de o ölçüde bizi yerden kaldırıp, toplayıp, birleştirmesi gerekiyor. Ancak unutulmamalı ki, siyaset bulduğu her delikten girip yakaladığı yerde karşımıza çıkarken, sanatın, edebiyatın maalesef böyle bir lüksü yok. O yüzden gerekli çabayı gösterip ve önyargılarımızı bir kenara atıp bizim onlara gitmemiz, rotamızı o yöne çevirmemiz, keşfetmemiz gerekiyor!

    ------------------------------------

    Özellikle mesleğe yeni adım attığım ilk muhabirlik yıllarımda zaman zaman Doğu ve Güneydoğu'ya iş vesilesiyle çeşitli ziyaretler yaptım. Bu ziyaretlerimde konuya bakış açımı değiştirecek, her şeyin bize anlatıldığı (ya da dayatıldığı) gibi olmadığını gösteren çok önemli kazanımlar elde ettim. Mesela ziyaretlerimden birinde tatsız bir olaya tanık oldum. Bir ilkokulun bahçesindeki trafoya(!) topu kaçan bir çocuk topunu almak isterken elektrik akımına kapılıp can verdi. Olayı haber yapmak için hemen okula koştum önce... Gittiğim yerin okul olduğuna ikna olmam baya uzun sürdü. Ancak içeri girip de sıraları, yazı tahtasını görünce anladım doğru yerde olduğumu...

    Aynı günün gecesi bana rehberlik eden yerel gazeteci abimden beni çocuğun evine götürmesini rica ettim. Eve gittiğimde gördüğüm manzara çok daha ürperticiydi. Hayatımda gördüğüm en varoş, en bakımsız mahallenin dibinde ev adını verdikleri bir yerde yaşıyordu aile... O gece burada paylaşamayacağım başka şeylere de tanık oldum... Ve nihayetinde bu olay bana 'Kürt sorunu' denen şeyin salt bir dil veya kimlik sorunu olmaktan öte, temelinde bir 'insanlık' sorunu olduğunu öğretti... O evde yaşayan bir çocuğun okuduğu okulun bahçesine trafo koyma hakkını kim kendine reva görmüştü acaba?

    İşte o yıllarda böyle başladı 'tanıma' hikayem... Bir başka gün, tanıdığım herkesi devreye sokup o çok istediğim Dengbej dinletisinde buldum kendimi... Dinletinin olacağı gün alana ilk gidenlerden biri bendim... Etkinlik saatine yakın adım atacak yer kalmadı alanda... Dengbejlerin Kürt kültüründeki önemini biliyordum ama bunu tecrübe etmek çok daha önemliydi benim için... Etkinlik bittiğinde ben de Meltem Cumbul gibi (Gönül Yarası filmindeki meşhur sahne:) tek bir kelime anlamadığım bu dinletiden inanılmaz etkilenmiştim. Etkinlik sonunda röportaj yapmak için Dengbejlerden birinin yanına giderken o atmosferin etkisiyle müthiş bir heyecan dalgası yaşadım. O an bana 'Tarkan'la mı yoksa o dengbejle mi röportaj yapmak istersin' diye sorsalardı tartışmasız dengbeji seçerdim. Çünkü o an İstinye Park'ta değil, oradaydım. O kültürün, o atmosferin bir parçasıydım. Kürt değildim, ama yabancı da değildim... Sadece 'tanımanın' büyülü koridorları arasında yürüyen sıradan bir insandım...

    Size buna benzer çok daha fazla deneyim anlatabilirim ama bu yazının bir kitap incelemesi olduğunun da farkındayım:) Bazen böyle oluyor işte, kitabı değil de kitabın bana anlatmak istediğini ya da benim ondan anladığımı gelip yazıyorum buraya... Sanki Mehmed Uzun'un bana sunduğu edebi lezzetin karşılığını bu şekilde vermem, hayatta olsaydı eğer, onu çok daha mutlu ederdi diye hissediyorum...

    ---------------------------

    Tüm bunlar bir yana, Mehmed Uzun'u 35 yaşımdan sonra tanıdığımı, Kürt sanatçı Dodan'ı, ancak 40 yaşında katılabildiği, ülkenin popüler kültür deyince akla gelen ilk TV şovunda keşfettiğimi, pek çok Kürt yönetmenin tek bir filmini dahi seyretmediğimi hesaba kattığımda, daha yolun çok başında olduğumu, önümde tanımak ve anlamak için çok uzun bir yol olduğunu tüm samimiyetimle belirtmeden de geçmek istemem açıkçası... Halklar siyasetin kendilerine çizmiş olduğu dar alandan çıkıp yola kendi başlarına devam etmeye çaba gösterdikçe, bu kültürel zenginliğin daha fazla içine gireceğimizden hiç kuşkum yok. Birbirimize her ortamda küfür ve hakaret ettiğimiz günleri geride bırakıp birbirimize daha fazla kitap, film, şarkı tavsiyeleri verdiğimiz, sahnedeki sanatçının ırkına bakmadan aynı konserlere gidip eğlenebileceğimiz, bulduğumuz her 3 günlük tatilde soluğu Mikanos'ta almak yerine ortak kültür ve tarihle varettiğimiz kendi kentlerimizi, kendi lezzetlerimizi keşfedeceğimiz günler de gelecektir elbet...

    Eğer siz de o günlerin hasretini çekiyor ve bunun için bir 'ilk adım' arıyorsanız, ilk fırsatta Mehmed Uzun'un bir kitabını okuyarak atabilirsiniz bu adımı...

    Silahların sustuğu, sadece kelimelerin ve ezgilerin konuştuğu daha güzel bir dünyada buluşmak dileğiyle...

    Herkese keyifli okumalar dilerim...
  • "Rabia Arapça’da dördüncü demek.
    Bizdeki bir kesim de mübarek ve anlamlı bir isim zannediyor.
    Arap Kültür'ünde kız çocukları insandan sayılmadığı için, kızı olanlar onlara isim vermezler, numara koyarlardı.
    Vahide'yi isim sandılar halbuki birinci demektir. İlk kıza verilen isimdir.
    Saniye; ikinci kızdır, ikinci kızı olan bu numarayı verir, bizimki de isim zanneder, halbuki plaka gibi bir belirtmedir.
    Selâse veya Bite isimleri üçüncü demek olduğundan üçüncü kıza verilen isimdir. Bu isimler Güney Doğu'da Harran'da sıkça kullanılır.
    Rabia; mübarek ve çok dini içerikli bir isim zannedenler bilmiyorlar ki Araplar, insandan saymadığı ve isim dahi vermeye lüzum görmedikleri kızlarını numarayla isimlendirmişlerdir, dördüncü diyerek.
    Hamse ismi de beşinci kıza verilir... v.b.
    Dünya kurulduğundan beri kız çocuklarını diri diri gömen kültüre sahip tek millet Araplardır.
    Tefecilik yapan, fahiş faizlerle verdikleri paraları ödeyemeyen kişilerin; kızlarına, karılarına el koyup pazarlayan insafsız ve ahlaksız Arap egemenlerin eline düşmesinden korkan Araplar, yeni doğan kızlarını elleriyle gömerek bu akıbetten koruduklarını zannederlerdi.
    O Çağlar'da Türkler ve kürtler kızlarına, hatunlarına değer veren, onları önemseyen, insan yerine koyan tek Tanrılı dine mensup bir milletti. Ve insan hakları açısından çağdaş kültürün örneklerini vermiş ender uluslardandı. Bu açıdan bakıldığında Türklerin ve kürtlerin insanlık ve medeniyet adına Araplardan öğrendikleri hiç bir şey yoktur!
    Bugünün ham, yobaz taifesi Arap Kültürünü, Arap örf ve adetleri maalesef ki din sanıyor. Ne acı!
  • "Rabia Arapça’da dördüncü demek.
    Bizdeki bir kesim de mübarek ve anlamlı bir isim zannediyor.
    Arap Kültür'ünde kız çocukları insandan sayılmadığı için, kızı olanlar onlara isim vermezler, numara koyarlardı.
    Vahide'yi isim sandılar halbuki birinci demektir. İlk kıza verilen isimdir.
    Saniye; ikinci kızdır, ikinci kızı olan bu numarayı verir, bizimki de isim zanneder, halbuki plaka gibi bir belirtmedir.
    Sitte veya Bite isimleri üçüncü demek olduğundan üçüncü kıza verilen isimdir. Bu isimler Güney Doğu'da Harran'da sıkça kullanılır.
    Rabia; mübarek ve çok dini içerikli bir isim zannedenler bilmiyorlar ki Araplar, insandan saymadığı ve isim dahi vermeye lüzum görmedikleri kızlarını numarayla isimlendirmişlerdir, dördüncü diyerek.
    Hamse ismi de beşinci kıza verilir... v.b.
    Dünya kurulduğundan beri kız çocuklarını diri diri gömen kültüre sahip tek millet Araplardır.
    Tefecilik yapan, fahiş faizlerle verdikleri paraları ödeyemeyen kişilerin; kızlarına, karılarına el koyup pazarlayan insafsız ve ahlaksız Arap egemenlerin eline düşmesinden korkan Araplar, yeni doğan kızlarını elleriyle gömerek bu akıbetten koruduklarını zannederlerdi.
    O Çağlar'da insanlar kızlarına, hatunlarına değer veren, onları önemseyen, insan yerine koyan tek Tanrılı dine mensup bir milletti. Ve insan hakları açısından çağdaş kültürün örneklerini vermiş ender uluslardandı. Bu açıdan bakıldığında insanlık ve medeniyet adına Araplardan öğrendikleri hiç bir şey yoktur!
    Bugünün ham, yobaz taifesi Arap Kültürünü, Arap örf ve adetleri maalesef ki din sanıyor. Ne acı!
    Din araştırılarak öğrenilir hurafelerle değil...

    Münire karabağlı
  • Benim yaşamımın sonucu hiçliktir.
    Kolektif
    Sayfa 369 - YİRMİNCİ YÜZYIL DÜŞÜNCESİ /VAROLUŞA ADANAN BİR YAŞAM: SOREN AABYE KIERKEGAARD
  • Terör devleti İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları devam ediyor.!
    Rabbim Gazze halkının yardımcısı olsun..
    Biz İsraili kınadıkça Gazze’ye olan saldırılar artıyor.
    Ne zaman harekete geçilecek, Ne zaman bi yaptırım uygulayacaksınız?
  • Bir kahraman olduğunuzu inkar etmeye kalkıştığınızda şanınız iyice yürür, üstelik size bir de alçakgönüllülük payesini verirler. Söylediklerine göre, kahramanların en yüce erdemiymiş bu.
    Amin Maalouf
    Sayfa 80 - YKY, 59. Baskı
  • Uzun lafın kısası, boş yere kaçmışım! O gün bir jandarmanın apartmana girdiğini görmeseydim, hayatımın akışı farklı olurdu.
    Daha mı iyi olurdu, yoksa daha mı kötü? İnsan hâlâ soluk alıp bu soruyu sorabiliyorsa, bu türlüsü pek de fena olmamış demektir.
    Amin Maalouf
    Sayfa 79 - YKY, 59. Baskı