• 68 syf.
    ·2 günde·9/10
    Bilinmeyen bir kadının mektuplarınan oluşan bu kitap, beni çok derinden etkiledi. Öncelikle kitapta ismi geçmeyen kadın, duygularını o kadar iyi döke bilmiş ki satırlara, bunu kimisi acıtasyon yapmış kadın diye yorumluyo. Niye hissedilen, yaşanılan acılar kelimelere dökülünce, bunun adı acıtasyon oluyor. Hissedilen, yaşanılan acıları kelimelere dökmeğin adı acıtasyon oluyorsa, kimse yaşadığı acılarını kelimelere dökmesin o zaman. Kimileri abartmış kadın diyor, bu abartma değil arkadaşlar, sadece duygularını satırlara ustaca döke bilmektir. Ben kadının duygu dolu satırlarını okurken, hiç bitmesin istedim o satırlar, Ama malesef bitti. Kitap çok duygu dolu, sayfaların nasıl bittiğini anlamıycağınız kadar akışkan ilerleyen, sürükleyici bir kitap. Kitabın sayfaları bana az gelsede, tadında bırakılmış aslında kitap. Herkeze önere biliceğim harika bir kitap oldu bu kitap benim için. O duygu dolu satırları, en iyi kadınların hisedebiliceğini düşünüyorum. O yüzden en çok bayanlara, öneriyorum bu kitabı.



    SPOİLER

    Nerden başlanır ki bu hikayeyi anlatmaya. Nasıl ifade edile bilirki bilinmeyen bir kadının, yaşadıklarını, onu en iyi onun diliyle anlatıcam size. “ama, dediğim gibi, yalnızca sezebilirsin, fakat asla bütünüyle bilemezsin, sevgilim.” Evet yalnızca seze biliriz, asla bütünüyle anlyamayız o kadının yaşadıklarını.


    Bir kadın nasıl her haliyle seve bile biler ki? Evet her haliyle dedim çünkü sözünü etiğimiz kadın, kitapta ismi R. Diye geçen yazarı, her haliyle sevmiş. Çocuk haliyle sevmiş, kendini yeni yeni tanımağa başladığı, genç haliyle sevmiş, ve tam anlamıyla kadın olduğu haliyle de sevmiş, ve bir anne haliyle de sevmeye devam etmiş. 13 yaşında hayranlıkla başlayan, bu aşk hikayesinden söz edelim gelin biraz. 13 yaşında bir çocuk tarafından nasıl sevile bilir ki bir insan? 13 yaşında ki bir çocuk tarafından hissedilen sadece hayranlık, beğeni olur zaten. Öylede olmuş. Adamın yaşam düzenine, kitaplarına hayran oluyor ilk bu kız çocuğu. Sonra daha yüzünü görmeden hayran olduğu kişinin yüzünü hayal etmeye çalışır. Hayalinde uzun sakallı, yaşlı bir adam hayal eder. Ama onu gördüğünde, tüm bilinç altındaki tahmin etiği o kişi alt üst olur. Çünkü karşısında hayal bile edemiyeceği güzellikte birini görür. O adamı çocukca bir hayranlıkla tam 16 yaşına kadar, ondan kaçarak sever bu kız onu. Dışarıda bahçede camının yanan ışığını gözetleyerek, tüm görüştüğü kişileri, kadınları gözetleyerek, ezberleyerek sever. Evet kadınlar dedim, o an o çocuk için bir problem teşkil etmeyen kadınlar. Nasıl problem teşkil ede bilir ki? O daha bir çocuk. dediğim gibi hayranlıkla başlar bu hikaye...



    16 yaşına kadar devam etmekte olan bu hayranlık, sonradan sevgiye dönüşür. 16 yaşında istemeden de olsa ayrı düşüyüyor bu kadın R. Den. Başka bir şehire taşınıyor annesinin zoruyla. Ve tam 2 sene boyunca, hiç görmeden de sevmeye devam eder bu kişiyi. Artık bir çocuk değil, artık bir genç kız bu kadın, yanına kimseyi yaklaştırmadan, dış dünyayla bağlantısını kopararak sevmeye devam eder. “İki yıl yaşadığım o küçük şehirde on sokağı bile tanımadığıma inanabilir misin sevgilim?”


    Ve 2 sene sonra, sonunda geri döner kalbini bıraktığı şehire. Sonun da bir gün fark edilir R. Tarafından bu genç kız. Ama tanınmadan. Kendini, bedenini teslim ettiği o geceden sonra bekler, R. Nin aramasını ulaşmasını ona ama bu olmaz. “İki ay boyunca her gün sordum ... fakat hayır, bekleyişlerden, çaresizlikten kaynaklanan bu cehennem azabını sana anlatmamın bir anlamı yok.”


    Bütün bunları anlatırken şöyle der kadın; “Seni suçlamıyorum. Seni sen kim isen o olarak seviyorum.”



    Ve R. Nin hiç haberi olmadan ondan bir çocuk dünyaya getirir. Neden mi? Onuda şöyle açıklıyor kadın ; “seni, hayatının gittikçe serpilip geliştiğini damarlarımda hissedebiliyordum, seni besleyebiliyor, susuzluğunu giderebiliyordum, ruhumda yakıcı bir arzu uyandığında seni okşayabilir, öpebilirdim. Görüyor musun sevgilim, işte bu yüzden çok mutlu olmuştum senden bir çocuğum olacağını anladığımda, bunu o yüzden senden saklamıştım: çünkü şimdi artık benden kaçamazdın.”


    Mektup şöyle başlar; “Sana, beni asla tanımamış olan sana.”

    Ve şöyle ifade eder kendisini;
    “Sadece bir defa seninle konuşmak zorundaydım –ondan sonra yine dilsiz olarak karanlığıma geri döneceğim, yanında hep dilsiz kaldığım gibi.”


    Ve kadın o karanlıkta kaybolur...
  • "Shazam," dedim duvara. "Söz, senin için döneceğim."
    Karen Marie Moning
    Sayfa 328 - Artemis Yayınları
  • Sanma gittim buralardan
    mürekkebin hafızasında saklı söz seğirir yazdıkça
    geçtikçe, kaldıkça
    döneceğim bir gün
    söz!
  • 528 syf.
    ·4/10
    Dikkat Aşk Çıkabilir || Asude (Kitap Yorumu)
    ...
    Hekese merhaba kitap dostlarım. Sonunda size söz verdiğim günde post atabildim. Buraya küçük bir yorum bırakıp hemen derslerime döneceğim. Yorumu merak ediyorsanız e hadi biraz ekranı kaydırın .
    ....
    Bu kitap romantik-komedi türünde. Daha önce de demiştim.Bu tarz romanlarda çok ilginç olaylar okumuyoruz.Genellikle klasik olaylar meydana geliyor.Bu durumda kitapların sevilmesini sağlayan etken yazarın üslûbu ve anlatım tarzı oluyor.Asude'nin son çıkardığı hariç tüm kitaplarını okudum.Genel olarak anlatım tarzını beğeniyorum.İlginç tabirler ve hitap şekilleri kullanması yer yer insana kahkaha artırmıyor değil.Dikkat Aşk Çıkabilir kitabını çok sevdim diyemem. Klasik bir hikayeydi.Kitapta beni rahatsız eden birkaç olay vardı.Bu kitaba olan ilgimi yeterince düşürmeye yetti.Kafa dağıtmak için rahatça okuyacağınız bir kitap.Güldürü ögelerinin de yeterli seviyede olduğunu düşünüyorum. Kitabın içeriği hakında bahsedecek olursam; Karakterlerimiz bir Türk kadını olan İlkim ve Amerikalı bir adam olan Martin Turner'dir. İlkim karakteri ders notlarından başka hiçbir şey ile ilgilenmeyen genetik bilimine aşık, birazcık da saf diyebileceğimiz bir kızdır. Martin de hepinizin tahmin ettiği üzere karanlık işler adamı,mafya babası, ketum,aşka dair inancı olmayan bir adamdır. Karakterlerin tanışmaları şöyle olur:Martin Türkiye'de bir bara gider. İlkim ise kurnaz sınıf arkadaşları tarafından ders notlarını ondan çalmak için bir şekilde bara getirilir. İlkim ve Martin talihsiz bir şekilde tanışırlar ve geceyi karakolda tamamlarlar. Tüm sosyete onları bir arada gördüğü için bütün medya onlarını konuşur.Olaylar çok karmaşık hale gelir.Üstüne üstlük İlkim'in babası haberi öğrenince çok iyi tepkiler vermez.Bir kızın adı çıkacağına canı çıksın tabiri dolayısıyla iki yabancı kendilerini nikah masasında bulurlar. Bu evlilik İlkim için Stanford Üniversitesi'nin kapısını açan anahtardır. Ancak Martin bey için hiçte öyle değildir. Martin'in planları İlkim'in planları kadar masum değildir.Kitabın genel olarak konusu böyle. İlkim'in babası tarafından zorla tanımadığı bir adamla evlendirilmesi bana okurken çok batmıştı. Diyeceksiniz kitabın kilit noktası orası. Bence daha başka bir olay olabilirdi. İllaki bir babanın kızını zorla evlendirmesi gerekmezdi. Ayrıca İlkim karakteri çok saf hatta onunki biraz salaklığa kaçıyor. Bir insanın seninle çıkar ilişkisi olup olmadığını anlamak çok zor olmasa gerek diye düşünüyorum. İlkim ile dalga gectikleri yerleri okurken nasıl sinirlendim. İlkim gayet kendinin farkına varabilir bence. Zaten zeki ve çalışkansın. Yanındakilerin samimiyetsiz samimiliklerini gayet başından sa savabilirsin. Kitapta eleştirdiğim noktalar buralardı. Onun dışında gözüme batan olay yok. Kafa dağıtacaksanız rahatça okuyup eğlenebileceğiniz bir kitap. Hepinize mutlu günler. .
  • 256 syf.
    ·1 günde·7/10
    Çekilen acıların en azından boşa çekilmediğini görmek güzeldi. Hikaye gerçek mi kurgu mu açıkçası pek anlayamadım gerçekle çok ilintili olduğunu söyleyeceğim bu perde aralanmıyor çünkü.
    Kitapta konu aşk ama bu sefer kadına değil de çiçeğe duyulan aşktan söz ediliyor. Lale üreticileri derneğinin yüz bin florinlik ödülü Siyah Lale'yi yetiştirmeyi başaran laleciye verilecektir.
    Siyah Lale'nin soğanını elde eden kahraman talihsizlik sonucu yani kıskanç komşusu yüzünden önce idama ve Tanrı'nın lutfuyla son anda kellesi uçurulmadan bi kaç dk önce müebbet hapse çevrilir.
    Zindancının kızına da aşık olan kahraman yine idam edileceğini düşündüğü bir an şöyle düşünür; Ne Siyah Lale'm var ne de Rosa gökyüzüne çıktığım vakit yüzümü hangi yöne döneceğim...
    Hem çiçek hem de kıza duyduğu aşkı böyle dile getirir.
    Öte yandan Rosa, Siyah Lale'yi daha çok sevdiği için sevdiği adama kaprisler yapmaktan vazgeçmeyecektir.
    Zevkle okunabilir. Ve gerçekten okurken ne yorulma ne kopma sürükleyici merak uyandırıcı tarzını yazar elden hiç bırakmıyor.
  • 394 syf.
    ·7 günde·8/10
    Yazıma çevirmen Nihal Yalaza Taluy'u övmekle başlamak istiyorum. Kendisinden daha önceden de çeviriler okumuş olmama rağmen, çeviri odaklı bakmadığım için okuyup geçmiştim. Bu kitabı İş Bankası Kültür Yayınları'ndan almamın sebebi de Nihal Hanımdı. Yayınevi benim için pek önemli değil ama İş Bankası gerçekten güzel basımlar yapıyor. Bu sefer sadece baskı kalitesi değil çeviri de çok kaliteli olduğu için güzel bir okuma oldu. Olay örgüsünü sevmememe rağmen, Nihal Yalaza Taluy harika bir çevirmen, gözünüz kapalı, onun çevirdiği kitaplardan listenizde olanları, rahatlıkla alabilirsiniz. Dostoyevski ile yollarımız ilk kesiştiğinde onu çok fazla anlayamamış ve beğenememiştim. Bu yüzden okuduğum kitapları sil baştan kaliteli çevirilerden tekrar okuyacağım. Rus birkaç yazar için en iyi çevirmenlerin Serpil Demirci ve Nihal Yalaza Taluy olduğunu artık biliyorum da bir süre için rahat okurum. Fakat size bir güzellik yaptım, Nesrin Altınova'nın çevirisine de baktım. Anlam olarak hiçbir sıkıntı gözüme çarpmadı. Sadece akıcılık yahut hitap etme konusunda Nihal Hanım bana daha yakın hissettirdi. Fakat siz 3 çevirmenden de gönül rahatlığıyla temin edebilirsiniz.

    Artık romana gelelim mi? Efkar basarsa karışmam. :)

    Bir yazar, pastanenin birinde köpeğiyle her gün gelen yaşlı bir adama dikkat kesilir. Hâl ve hareketleri oldukça gariptir. Derken zaman içerisinde o adamın hayatına bir şekilde dahil olur. Romanda, bu adam evladı tarafından üzüntüye uğratılan ilk babadır. Sanki babaların kaderleri yarım akıllı kızlarının aşk maceralarıyla mahvolmak üzerine kuruludur. Bir insan duygularına hakim olamayabilir, onları değiştiremeyebilir. Bu zaten çok zor bir şey. Lakin bir insan hareketlerini kontrol edebilir. Bu konuya tekrar döneceğim.

    Kitapta sevimli, ağzının tadı yerinde, huzurlu bir aile var. Genel kurgu bu aile ve onların yaşadıkları üzerine denebilir. Evin reisi Nikolay Sergeyiç İhmenev, adam gibi adam, dürüst, namuslu, şefkatli bir babaydı. İşte tam da bu yüzden namussuzun biri onun karşısına çıktığında adamın hayatını altüst etti. Kötüleri kandırmak zordur, fakat namuslu ve iyi bir insanı kandırmak kolaydır derler. Çünkü bu insanlar herkesi kendileri gibi zannederler. Karşılarındaki insanın hançerlerinin bile dansöz gibi kıvrılacağını bilemezler. Prenslik ünvanından başka bir özelliği olmayan kötü kalpli Pyotr Aleksandroviç Valkovski'ye emrinde çalışacak namuslu bir adam lazımdır. Yıllarca malına mal katan, her türlü para hesabını ince ince yapan bu adama, bir gün kendi zayıf karakterine bağlı sebeplerle sırt çevirir ve dahası adamcağınızın malını mülkünü de yalan eder. Fakat bu olaylardan önce oğlu gerizekalı Alyoşa'yı (Allahım kibar olmak falan istemiyorum) bunların yanına sözde sürgüne gönderir. Çünkü İhmenev o kadar namusludur ki bu aptal oğlan onun yanında bir parça düzelir diye düşünür. Evde de genç bir kız var. Hadi tahmin edin ne olabilir?

    Bunların arası mal mülk meselelerinden açılınca, İhmenev, ailesini toplar ve şehre gelir. Henüz yarımakıllı kızı Nataşa ile prensin oğlu Alyoşa arasında bir duygu yoktur. O esnada kitapta anlatıcı rolünü de üstlenmiş Vanya ile İhmenev ailesi güzel bir dostluk kurmuştur. Evin kızı, gerizekalı Alyoşa ile yakınlaşmadan evvel, aslında Vanya ile evlenme kararı vermiştir. Lakin Alyoşa bunları evlerinde ziyaret etmeye başlayınca gönlü Alyoşa'ya akmış ve kara sevdanın karasına bulaşmıştır. Zaten babalarının arasındaki gerginlik 7 mahalleyi aydınlatacak elektriği barındırırken bir de bu olay olunca, İhmenev Reisi artık çok kötü günler beklemektedir.

    Zaman ilerledikçe sadece çevirinin güzelliğinden kitabı rahatlıkla okudum. Fakat bende aptal alerjisi var. Yani bir budalalık görünce bu o anlık bir şeyse hoşgörülüyümdür, insanlık hali der geçerim ama bu durum mütemadiyen tekrarlanan bir durumsa, mümkünse oradan uzaklaşır mümkün değilse o insana gözlerime hakim olamadığım bakışlar fırlatarak ve dahi dilimi de kasıtlı olarak tutmayarak tepki veririm. Bu yüzden kitabı yüzüme Instagram filtreleriyle yaşlılık gelmişçesine okudum. Anneannemin komşuluk ilişkisinden de kaynaklı bir akraba vakamız olmuştu. Bir babanın aptal kızının aldığı kararlarla başının nasıl önüne eğildiğini bu yüzden iyi bilirim. Gerçi bu olayda anneannemin de suçu yok değil. Kızı, oğlan da pek yakışıklıymış diye gaza getirmeleler falan. Yaşlı teyzeler her zaman fena değildir, bazen kanka da olurlar. :)

    İşte İhmenev'in biricik kızı babasının onurlu başını, Alyoşa için nasıl eğdirdi Vanya'nın gözleri ile okumuş bulunmaktayız. Ruslar mı ilginç Vanya mı bilmem ama o da değişikti yani. Kitap boyunca İhmenev'in kızı Nataşa'ya olan desteğini sürdürdü ve gerçek bir dost gibi davrandı.

    Kahır, insanı birden yıkmaz. Ha üzüntüyle yüz felci geçiren insanlar da duydum. Kahrın hususiyeti bir kurdun yaprağı tırtık tırtık yemesi gibi insanı bitirmesidir. Amma velakin sonunda kurt kelebeğe dönmez. İhmenev baba evladı için duyduğu derin sevgiyle, yine onun mahkum ettiği derin acıyla kavrulurken, o yarım akıllı kızı Nataşa seçimlerinin acı sonucunu bile bile yaşamaya gitti ve okuru ''Yapma!'' diye inletti. Alyoşa karakteri, bu kadar derin bir aşkla sevilmek için fazla ''çocuktu.'' Lakin gönül ferman dinlemiyor.

    Nice sevgiler gördüm, insana hatıra diye bıraktığı acı günler ve güvensizlik duygusu. İnsan, kalbinde artık o aşkı, sevgiyi taşımasa dahi, incindiği yeri her hissedişinde, yeni bir soluğa korkuyla bakar, bakabilir. Bu yüzden ta en başında insan durabilirken durmalı. Aklınız size alarmlar çalarken durun! Çünkü insan sadece duyguları filizlenmeye başladığında durabilir. Bir ağaç gibi büyüyüp palazlandığında, o ağacı kökünden söküp atamaz kimse. Ağacı kesseniz dahi, kuru kökü toprakta kalır. İşte yıllar sonra dahi o kalan köklerdir kalbinize batan. Bu yüzden insanın kalbini toprağa benzetmek mümkündür.

    Şimdi size soruyorum, sonu nereye gideceği belli olmayan (aslında olan) tohumları kalbinizde tatlı geliyor diye sulamak mı? Gönül işlerini hayatın bir eğlencesi gibi yaşamak mı? Yoksa yanında eğlenirken güven de duyabileceğiniz biriyle bu hayatı yaşamak mı? Hoppa ve ham bir insanı hayatınıza dahil edip, onu suçlayamazsınız. Çünkü o zaten hareketlerinin sonucunu hesaplayacak kabiliyette değildir. Lakin hep karşınızdaki insanı suçlayan bir bakış da sunmamalı. Belki de güvenilmeyecek olan sizsinizdir, bunu da düşünün. Bu yüzden insan olanadır sözlerim: KİMSENİN GÖNLÜNÜN EĞLENCESİ OLMAYIN. KİMSENİN GÖNLÜNÜ EĞLENCE ETMEYİN. Bir gün birinin ahını alanın, bir gün bir başkası ağacını yakar!

    ***

    Bir şarkı* düşüyor aklıma, sanki Natalya yazmış söylemiş. Sanki öznesi Alyoşa. İşte Alyoşa'yı severseniz ''son bakış bir miras'' olur. Onca şeyden sonra ardınızda bıraktığınız ana-babanın acısı günahınız olur. Sonrasında yaşanılanlar da işte ''bu günahın bedelidir.'' Bu hüznü hiçbir şekilde paylaşamaz, azaltamazsınız. Bir yerde bir Vanya'nın gönlünü ardınızda bırakırsanız, o almaz sizden intikamı. Hatta muhtemelen o sizin yolunuza kilim olur zaten. Ama hayat... O hayat bir gün gelir sizden intikamını alır. Belki biganeden belki de aşinalardan gelir o intikam. ( sürprizbozan içeren cümle->)Alyoşa'nın bir diğerine akan yüreğinin bahanesi avutmaz içinizi. (sürprizbozan bitti.) Gündüz de geceniz de kandırmaz, kaldıramazsınız. Sitemleriniz yükselir. Hatta belki Natalya gibi siteminizi dudaklarınızdan gökyüzüne doğru bırakamaz, kendi gökyüzünüzde patlatırsınız. Hep derim ya, her insanın göğsü kendi göğüdür. Kim bilir, her birinizin göğünde ne ah'lar vardır. Ah Nelly…

    *https://www.youtube.com/watch?v=vk8k-XUSfG0
  • Tarihi inceleyerek bu incelemelerden genel ilkeler çıkarmanın, gezegenlerin yörüngelerini inceleyerek çıkarmaktan daha güç olduğunu kimse yadsıyamaz. Yine de bana bu güçlükler aşılmazmış gibi gelmiyor. Doğa bilimleri arasında yerleri güvencede olan gökbilim, iklimbilim, çevrebilim, evrimsel biyoloji, jeoloji, paleontoloji (eskivarlıkbilim) gibi öteki tarihsel konular için de aynı güçlükler söz konusudur. Ne yazık ki insanların kafasındaki bilim imgesi fiziğe ve aynı yöntembilimleri kullanan birkaç başka çalışma alanına dayanmaktadır. Bu alanlardaki bilim adamları genellikle bu yöntembilimlerin uygun düşmediği ve bu yüzden başka yöntembilimlerin bulunmaya çalışılması gereken başka çalışma alanlarını bilmeden küçümserler -örneğin benim araştırma alanlarım olan çevrebilim ile evrimsel biyolojiyi. Ama unutmayın, İngilizcedeki “science” (bilim) sözcüğü "bilgi” anlamına gelir (Latincede "bilmek” anlamına gelen scire sözcüğünden türemiş scientia, “bilgi”), yani söz konusu çalışma alanı için en uygun yöntem hangisi olursa olsun, toplanan bilgi. Bu yüzden insan tarihi öğrencilerinin karşılaştıkları güçlükleri çok iyi anlıyorum.
    Geniş anlamda (gökbilim ve benzerleri de içinde olmak üzere) tarihsel bilimler, fizik, kimya, moleküler biyoloji gibi tarihsel olmayan bilimlerden kendilerini ayıran pek çok özelliği paylaşırlar. Bunların arasından dört tanesini seçip ayırıyorum: Yöntembilim, sebep/sonuç, tahmin, karmaşıklık.
    Fizikte bilgi edinmenin en önemli yöntemi laboratuvar deneyidir, hangi parametrenin etkisi söz konusuysa laboratuvarda o parametrenin üzerinde oynanır, o parametre sabit tutularak paralel sınama deneyleri yapılır, başka parametreler sabit tutulur, hem parametreyle oynama deneyleri hem sınama deneyleri tekrarlanır ve niceliksel veriler elde edilir. Kimya ve moleküler biyoloji için de çok iyi sonuç veren bu strateji pek çok insanın kafasında bilimle öylesine özdeşleşmiştir ki deney yapmak genellikle bilimsel yöntemin esası olarak kabul edilir. Gelgelelim laboratuvar deneyinin pek tabii ki tarihsel bilimlerde pek az rolü vardır ya da hiç yoktur. Galaksi oluşumlarını durduramazsınız, kasırgaları ve buzul çağlarını başlatıp durduramazsınız, deneysel olarak birkaç ulusal parktaki boz ayıları yok edemezsiniz ya da dinozorların evriminin seyrini tekrarlamazsınız. Bunun yerine bu tarihsel bilimlerde başka yollardan, örneğin gözlem, karşılaştırma, doğal deney adı verilen deneyler (biraz sonra bu konuya döneceğim) yaparak bilgi edinmeniz gerekir.
    Tarihsel bilimler en yakın ve en uzak nedenlerle ilgilenir. Fizikte ve kimyada çoğunlukla “en geride yatan neden”, “amaç”, “işlev” kavramları anlamsızdır ama genel olarak yaşayan sistemleri, özel olarak insan etkinliklerini anlamada bunlar çok temel kavramlardır. Örneğin kürklerinin rengi kışın kahverengi olan ve yazın beyazlaşan kuzey kutup yabani tavşanlarını inceleyen bir evrim biyoloğu, kürk pigmentlerinin moleküler yapısı ve biyosentetik patikaları bağlamında kürk renginin görünür en yakın nedenlerini saptamakla yetinemez. Daha önemli sorular, işlevle (yırtıcılara karşı kamuflaj mı?) ve en gerideki nedenle (mevsimsel olarak kürk renkleri değişen bir yabani tavşan topluluğuyla başlayan doğal seçilim mi?) ilgili olanlardır. Aynı şekilde bir Avrupa tarihçisi Avrupa’nın hem 1815’teki hem 1918'deki durumunu, bütün Avrupa'yı içine alan ve çok pahalıya patlamış bir savaştan sonra barışın sağlandığı bir dönem olarak tanımlamakla yetinemez. İki barış anlaşmasıyla son bulan birbirinden farklı zincirleme olayları anlamak, niçin 1815’ ten sonra değil de, 1918'den yirmi yıl sonra çok daha pahalıya mal olan bir topyekûn Avrupa savaşının başladığını anlamak için gereklidir. Ama kimyacılar iki gaz molekülünün çarpışmasına bir amaç ya da işlev yüklemezler, bu çarpışmanın en gerisindeki nedeni de aramazlar.
    Tarihsel bilimlerle tarihsel olmayan bilimler arasındaki bir başka fark da tahminle ilgilidir. Kimyada ve fizikte insanın bir sitemi anlayıp anlayamadığı o sistemin gelecekteki davranışını başarılı bir biçimde tahmin edip edemediğiyle ölçülür. Fizikçiler genellikle evrimsel biyolojiyi ve tarihi küçümserler çünkü bu alanlar tahmin işinde sınıfta kalırmış gibi görünürler. Tarihsel bilimlerde geçmişe dayalı açıklamalar yapılabilir (örneğin, 66 milyon yıl önce dünyaya çarpan bir göktaşı niçin dinozorların soyunun tükenmesine yol açtı da, başka pek çok türünkine yol açmadı) ama önsel tahminler yapmak daha zordur (geçmişte gerçekten olmuş bir olay önümüzde olmasaydı hangi türlerin soylarının tükeneceğini kesin olarak bilemezdik). Ama tarihçilerin yine de gelecekte keşfedilecek verilerin bize geçmiş olaylarla ilgili neler göstereceği konusunda tahminde bulunmadıkları ve bu tahminleri sınamadıkları söylenemez.
    Tarihsel sistemlerin, tahmin girişimlerini karmaşıklaştıran özellikleri çeşitli farklı şekillerde tanımlanabilir. İnsan topluluklarının ve dinozorların son derece karmaşık olduklarını, birbiriyle beslenen akıl almaz sayıda bağımsız değişkene sahip bulunduklarını söyleyebilirsiniz. Sonuçta alt örgütlenme düzeyinde küçük bir değişiklik daha üst düzeylerde bir değişiklik olarak ortaya çıkabilir. Bunun tipik bir örneği Hitler'in 1930'da neredeyse ölümüne neden olabilecek bir trafik kazasında kamyon sürücüsünün fren yapma tepkisinin II. Dünya Savaşı sırasında ölen ya da yaralanan yüz milyon kişinin hayatları üzerindeki etkisidir. Biyologların çoğu biyolojik sistemlerin sonunda tamamıyla fiziksel özellikleri tarafından belirlendiğini ve kuantum mekaniğinin kurallarına uyduğunu kabul etseler de sistemlerin karmaşıklığı, gerçekte, o belirleyici sebep/sonuç ilişkisinin tahmin edilebilirliğe dönüştürülemeyeceği anlamına gelir. Kuantum mekaniği bilgisi Avustralya'ya dışardan getirilen plasentalı yırtıcıların Avustralya'da niçin onca keseli türün soyunun tükenmesine yol açtığını ya da I. Dünya Savaşı'nı niçin Müttefik güçlerin kazandığını, Merkez güçlerin kazanamadığını anlamamıza yardım etmez.
    Her bir buzul, nebula, kasırga, insan toplumu, biyolojik tür, hatta cinsel ilişkiyle çoğalan her bir türün her bir bireyi ve hücresi benzersizdir, çünkü onları etkileyen o kadar çok değişken vardır ve kendileri o kadar farklı parçalardan oluşmuşlardır ki.
    Oysa fizikçinin her temel parçacığı ve izotopu için, kimyacının her molekülü için o varlığın bütün tekleri birbirine özdeştir. Bu yüzden fizikçiler ve kimyacılar mikroskobik düzeyde evrensel belirlenimci yasalar formüllendirebilirler ama biyologlar ve tarihçiler yalnızca istatistiksel eğilimleri formüllendirebilirler. Doğruluk payı çok yüksek olacak şekilde bir tahminde bulunup benim çalıştığım Kaliforniya Üniversitesi Tıp Merkezinde bundan sonra doğacak 1000 bebeğin 480'den az, 520'den çok olmamak üzere erkek olacağını söyleyebilirim. Ama kendi iki çocuğumun ikisinin de erkek olacağını önceden bilmeme olanak yoktu. Aynı şekilde tarihçiler, bir yörenin nüfusu yeterince kalabalık ve yoğunsa, yiyecek üretimi fazlası yaratma gücü varsa kabile toplumlarının şefliklere dönüşme olasılığının bu koşulların bulunmadığı toplumlara göre daha yüksek olduğunu belirtiyorlar. Gelgelelim böyle her yöresel nüfusun kendine göre benzersiz özellikleri vardır; evet, Meksika'nın, Guatemala'nın, Peru'nun, Madagaskar'ın yüksek bölgelerinde şeflikler ortaya çıktı, ama Yeni Gine ya da Guadalcanal'ın yüksek bölgelerinde çıkmadı.