• ×
    Makamının ilahi olduğuna inanan Justinianus Ortodoks olduğunu varsaydığı inancı yasal açıdan da dayatmaya çalışır. Ancak Justinianus’un sapkınlar, paganlar, Yahudiler ve Samiriyelilere karşı özellikle ilk yıllarda getirdiği yasalar genelde onları din değiştirmeye teşvik etmeye ve özellikle resmi görevlerden dışlanma veya mirastan yoksun bırakılma yoluyla imparatorluğun sivil ve askeri idaresini Hıristiyanlaştırmaya odaklanmıştır. Sadece bazı durumlarda (örneğin dinden dönme) veya bazı tarikatlar konusunda (özellikle Maniheistler) sürgün, mal ve mülke el koyma veya ölüm cezası gibi daha ağır cezalara dönüşür, ancak bu cezaların etkisi şüphelidir. Sapkın ibadet mekânları Katolik kiliselere verilir, Samiriyelilerin sinagogları yok edilir. Yahudilerin ise ibadetlerini yerine getirmesine izin verilir; yeni sinagogların inşasına izin verilmiyorsa da, var olanların (535 yılında propaganda amaçlı olarak Kuzey Afrika’da olanlar dışında) muhafaza edilmesine ve restore edilmesine izin verilir. Dolayısıyla dönem tarihçilerinin, Justinianus’un açgözlülükten sapkınlara, paganlara ve Samiriyelilere karşı yürüttüğü vahşi zulümle ilgili anlatımları ihtiyatla okunmalıdır. Ancak çok ciddi olayların olduğu doğrudur. 529 yılının ilkbahar aylarında Filistin’de Caesarea’da bölücü amaçla başlayan isyan kanlı bir şekilde bastırılır. 528/529’da birçok pagan zulme uğrar, guaestor sacri palatii (kutsal sarayın hazinedarı) Torna bile görevden alınır (ama infaz edilmez); bu türden olaylar 535/537’de Mısır’daki Philae’de bulunan İsis Tapmağı’nın yıkılışı, 545/546 ve 562’de de kitap ve heykellerin ortadan kaldırılması şeklinde yaşanır. Ancak paganlara dolaylı şekilde de olsa en büyük zararı veren darbe, felsefe öğretme ve astronomi çalışmaları yürütme yasağıdır; Justinianus’un 529’da Atina’ya gönderdiği bu emirname Akademi’nin doğrudan kapanmasına olmasa da çalışmalarına ara vermesine neden olur.
  • (ö. 1087 / 1676)
    Mesihlik iddia ederek en büyük mesihçilik hareketlerinden birine yol açan ve müslüman olduktan sonra dönme cemaatini kuran yahudi mistik.

    16Z6'da İzmir'de büyük ihtimalle İspanyol kökenli (Sefarad) bir yahudi ailesinin oğlu olarak dünyaya geldi. Doğduğu ev halen İzmir'in eski yahudi mahallesinde bulunur. Küçük yaştan itibaren dini ve mistik konularda eğitim gördü, şehrin en tanınmış hahamlarından Yosef Escapa'dan ders okudu. On sekiz yaşında iken hahamlık icazeti aldı; ancak hahamlık yapmadı ve kendini mistik konulara adadı. Okuduklarının etkisiyle kendisinin yahudilerin yüzyıllardır beklediği mesih olduğuna inandı ve 1648'de İzmir de mesihliğini ilan etti.
    Aynı yıllarda Doğu Avrupa'nın pek çok yerinde büyük katliamlara maruz kalan yahudiler derin bir hayal kırıklığı ve ümitsizlik yaşamış, aralarında mesih beklentisi güçlenmişti. Ancak kurtarıcı olduğunu düşünen ve garip davranışlar sergileyen Sabatay Sevi yahudi cemaati tarafından eleştirilere maruz kaldı, bir süre sonra da İzmir'den uzaklaştırıldı. Böylece neredeyse ölümüne kadar sürecek olan seyahatlerine başlamış oldu. Selanik, İstanbul, Halep, Kudüs ve Kahire gibi şehirlerde yaşayarak buralardaki mistiklerle görüştü. Bu arada üç defa evlendi; ancak rivayete göre hiçbir eşiyle ilişkiye girmemiştir. Kudüslü fakir yahudiler için para toplamak amacıyla sık sık Kahire'ye gitti ve yahudi cemaatinin ileri gelenleriyle yakın ilişkiler kurdu. Kahire Darphanesi'nden sorumlu olan yahudi Rafael Çelebi bir süre sonra onun hem müridi hem hamisi oldu. Rafael Çelebi aynı zamanda Sabatay'ın, Doğu Avrupa kökenli olup mesihle evleneceğine dair rüya gördüğünü söyleyerek Amsterdam'dan Kahire'ye gelen Sara adlı bir hanımla evlenmesine aracılık etti. Kudüs'te özellikle mistiklerle iyi ilişkiler içinde bulunan Sabatay'a Kabala'nın "teosofik" (teorik) Lurianik ekolün mensup Gazzeli Nathan ev sahipliği yaptı ve kendisine derin bir sevgi duydu.
    Lurianik Kabala, Safedli lsaac Luria (ö.
    1576) tarafından, yahudilerin altın çağ dedikleri İspanya tecrübesinin kötü bir şekilde sonuçlanmasının yarattığı derin hayal kırıklığı içinde ortaya atılmış bir Kabala yorumudur. Bu inanışa göre mistik bir kimsenin yapması gereken şey Tanrı'nın emirlerine harfiyen uymak, böylece şeytani dünyaya hapsolmuş olan ilahi nurları birer birer kurtararak ilahi planın bir parçası olan kötülüğü tamamen yok etme sürecine yardım etmektir. Fakat büyük bir nur parçası öylesine güçlü bir şeytani kabuk içine sıkışmıştır ki bunu kurtarmaya sıradan bir mistiğin gücü yetmez, bu görevi ancak bir mesih başarabilir. Kabala'nın en büyük alimlerinden olan Gersham Scholem'e göre bu inanış Sabatay hareketinin arkasındaki temel sebeptir. Fakat daha sonraki çalışmalar göstermiştir ki Sabatay, hem teosofik Lurianik geleneği hem Doğu ve Bizans yahudi kabalistlerinin mensup olduğu pratik Kabala'yı kendi düşüncesinde birleştirmiştir. Nitekim Nathan, 1665 yılında Sahatay ın beklenen gerçek mesih olduğunu iddia edip "onun peygamberliği görevini" üstlendiğinde bu haber yahudiler arasında hızla yayıldı. Özellikle İspanya sürgününden sonraki dönemlerde siyasal ve ekonomik durumları dünyanın her yerinde kötüye giden yahudilerin böyle bir kurtarıcı haberine inanması zor değildi.
    Sabatay Sevi 1665 sonbaharında tekrar
    İzmir e döndü; bu dönüş taraftarlarınca sevinçle karşılanırken hahamların büyük tepkisine yol açtı. Sabatay birkaç ay inzivada kaldıktan sonra dışarı çıkarak taraftarlarıyla sokaklarda dolaşmaya başladı.
    Bu davranışından dolayı bazı modern tarihçiler Sahatay'ın "manik-depresif" olduğuna hükmetmiştir. İzmir başhahamı Haim Benveniste yahudileri Sabatay'a karşı uyardıysa da netice fazla değişmedi ve cemaat ikiye bölündü. Bir tartışma sonunda kaçıp Portekiz sinagoguna sığınan Benveniste'yi Sabatay ve taraftarları takip etti, sinagogun kapılarını kıra ak içeri girdi.
    Sabatay kürsüye çıkıp vaaz verdi, daha
    sonra da yahudi hukukunca yasak kabul
    edilmesine rağmen kadınları kürsüye çıkartarak Tevrat okuttu. Buna benzer davranışları devam etti. Domuz yağı yemek, iki defa inşa edilen yahudi mabedinin yıkıldığı gün olan 9 Temmuz'u kendi doğum günü sayıp bu günde üzüntüyü sevince çevirmek suretiyle yahudilerce hassas kabul edilen pek çok kuralı ihlal etti. Kısa bir süre içinde Sahatay'ın ünü Osmanlı topraklarını aşarak Yemen'den İsfahan'a, Fas'tan Selanik'e, Moskova'dan Londra'ya, hatta Amerika'da Boston'a kadar yayıldı . Osmanlı yöneticilerinin yahudi cemaati içinde kargaşaya yol açan bu gelişmeleri takip ettiği muhakkaktır. Sabatay Sevi'nin şöhretinin zirveye ulaştığı 1666 yılı yahudilerden ziyade Hristiyanlar için önemlidir; çünkü bu tarihin hıristiyan Mesih'inin (Isa) ikinci defa geleceği tarih olduğuna inanılıyordu . Fakat hristiyanlara göre Mesih'ten önce deccalin gelmesi gerekiyordu ve bu gelen yahudi mesih deccalin ta kendisiydi, yani o ikinci defa gelecek olan Isa'nın habercisiydi. Ayrıca inanışa göre Osmanlı topraklarından çıkan bir deccal Osmanlı Devleti'nin sonunu getirecek, Kudüs'ün kapılarını yahudilere ve neticede Hristiyanlara açacaktı. Bu sebeple Sabatay hakkındaki haberler, Osmanlı yahudilerinden ziyade Avrupalı Hristiyanlar ve Yahudiler arasında heyecan uyandırdı. Nihayet gerek Osmanlı yahudilerinin gerekse ticaretleri sekteye uğrayan bazı Avrupa devletlerinin şikayeti üzerine Osmanlı yönetimi. Sabatay Sevi'yi İzmir'­den İstanbul'a getirterek Veziriazam Köprülüzade Fazıl Ahmed Paşa'nın da içinde bulunduğu bir mecliste sorguladı. Bir süre sonra Çanakkale Bağazında bugünkü Kilitbahir Kalesi'ne hapsedildi. Osmanlı Devleti'nin nisbeten güvenli bir dönemde bulunması dolayısıyla Sabatay'ın sadece hapis cezasına çarptırtıldığı söylenir. Diğer bir
    görüşe göre ise Fazıl Ahmed Paşa'nın mali danışmanlığını yapan Yudah ben Mordehay Kohen'in araya girmesi onun cezasını hafifletmiştir. Sahatay'ın hapsedilmesi taraftarları arasında büyük heyecana yol açtı; Osmanlı toprakları dışından gelenlerle beraber harekete katılanların sayısı hızla arttı ve olaylar kontrolden çıkmaya başladı. Bunun üzerine Sabatay, Edirne'ye getirerek 17 Eylül 1666 tarihinde padişahın gözetiminde padişahın hacası Vani Mehmed Efendi ve Şeyhülislam Minkaruzade Yahya Efendi tarafından sorgulandı ve sonuçta kendisinden İslam'ı benimsernesi istendi. Yahudi hukukunda yer alan hayatın ölüme tercih edilmesi prensibinden hareketle Sabatay müslüman olmayı kabul etti ve Aziz Mehmed adını aldı. Sorgulama sırasında dışarıda bekleyen büyük taraftar kitlesi, Sabatay ın padişahı ikna ederek Osmanlı orduları önünde Yahudiliğin asıl düşmanı Edom'a (Hristiyanlık) karşı savaş açacağını düşünürken onu sarıklı bir müslüman olarak görünce büyük hayal
    kırıklığına uğradı. Kalabalığın önemli bir
    kısmı Sabatay'ı yalancılıkla itham edip geri dönerken küçük bir grup yanılmazlığı kabul edilen mesihi takip ederek müslüman oldu ve daha sonra "dönme cemaati" denilen grubun temelini teşkil etti. Diğer küçük bir grup da Sabatay'ın mesih olduğuna inanmaya devam ederek yahudi Sabatayistler adını aldı. Vani Mehmed Efendi'nin gözetiminde sarayda İslami eğitime tabi tutulan Aziz Mehmed Efendi bu eğitim sırasında hem şeriat hem tarikat bilgisi aldı ve Edirne'de bulunan Bektaşi tekkelerini ziyaret etti. Zamanla Kabala ve Sufiliğin karışımı olan yeni bir teoloji oluşturup mesihliğinin yeni bir aşamaya geldiğine inanmaya başladı. Vani Mehmed Efendi ile padişahın gayri müslimleri İslamiaştırma politikaları çerçevesinde sinagoglara gönderilen Aziz Mehmed Efendi kısa zamanda pek çok yahudinin müslüman olmasına vesile oldu. 1673 yılında Kuruçeşme' de bir evde yaptığı ayin sırasında Aziz Mehmed Efendi'nin bir elinde Kur' an, bir elinde Tevrat olduğu halde görülmesi kendisinin ve taraftarlarının tam müslüman olmadıkları kanaati uyandırdığından Mehmed Efendi bir defa daha yargılandı ve bugünkü Karadağ sınırları içinde bulunan Ülgün'e sürgün edildi. Bu defa da ölüm cezasından kurtulması, Vani Mehmed Efendi ve padişahın annesi Turhan Sultan ile olan dostluğuna bağlanmaktadır. Mehmed Efendi'nin taraftarları Selanik'te toplanarak sürekli onun ziyaretine gittiler. Selanik'te onun koyduğu prensipler doğrultusunda bir cemaat oluştu, bu cemaat eski hahamlardan Filozofos etrafında teşkilatlanmaya başladı. Sabatay dördüncü eşi Sara 1671
    yılında ölünce Filozofos'un kızı Ayşe ile evlendi, bu evlilik Filozofos ailesini doğal lider yaptı. Üç yıl sürgünde yaşayan Mehmed Efendi hayatının sonlarına doğru eski dinine daha fazla ilgi göstermeye başladı ve Selanik'e gönderdiği son mektuplarının birinde yahudi dua kitabı istedi.
    Ölümünden önce kendisini ziyarete gelen
    bir müridine, Artık herkes evine dönsün"
    dediği rivayet edilir. Sabatay Sevi 1676 yılında öldü. Bazı taraftariarına göre ise deniz kıyısında bir mağaraya girerek gözden kaybolmuş, bundan dolayı onun ölmediğine, Hıristiyanlık'ta veya Şia'da olduğu gibi misyonunu tamamlamak üzere geri geleceğine inanılmıştır. Mezarının Arnavutluk'taki Berat kasabasında olduğu söylenirse de büyük ihtimalle Ülgün'de 1900'lü yıllara kadar Aziz Mehmed Efendi'ye nisbet edilen bir türbededir. Diğer bir görüşe göre mezarı doğum yeri olan İzmir'e nakledilmiştir. Ölümünden sonra Sabatay Sevi'nin mirası devam etmiş, daha çok Selanik'te toplanan inananları eş i Ayşe'nin kardeşi Yakub Çelebi etrafında birleşmiştir. Ancak daha sonra liderlik kavgası yüzünden önce ikiye, ardından üçe ayrılarak Ya'kübiler, Karakaşlar ve Kapancılar adını almışlar ve dönmeler, avdetiler, Selanikliler diye anıla gelmişlerdir. XVII. yüzyılın sonlarında yaklaşık 1000 kişi olan cemaat XIX. yüzyılda 10.000 kişiye ulaşmıştır. Modernleşmenin etkisiyle cemaatin geleneksel dini yapısı bozulmaya başlamış, 1924 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında gerçekleşen nüfus mübadelesinde cemaat mensuplarının neredeyse tamamı Türkiye'ye göç ederek varlığını dini olmaktan ziyade sosyolojik bir cemaat şeklinde sürdürmeye başlamıştır.
    BİBLİYOGRAFYA :
    P. Rycaut, The Present State of the Ottoman
    Empire, London 1668, s. 128-134; J. Sasportas,
    Tsitsat Novel Tsevi, Jerusalem 1954; A. Galland,
    İstanbul'a Ait Günlük Hatıralar: 1672-1673 (nşr.
    Ch. H. A. Schefer, tre. Nahid Sırrı Örik), Ankara
    1949, s. 22-28, 210-211; H. Graetz, Geschichte
    der Juden von den tiltesten zeiten bis au{ die
    gegenwart, Aus den quellen neu bearb, Leip-
    zig 1897; M. Attias, Shirot ve Tishbahot shel
    ha-Shabta'im, Tel Aviv 1948, Önsöz: Yitshak
    Ben-Zwi; O. Scholem, Sabbatai Seui: The Mysti-
    calMessiah: 1626-1676 (tre. R. ). Zwi Werblowsky),
    London 1973; M. ldel. Kabbala: New Perspecti-
    ves, New Haven 1988; Cengiz Şişman, A Jewish
    Messiah in the Ottoman Court: Sabbatai Seui
    and the Emergence of a Judeo-lslamic Com-
    munity (doktora tezi. 2004), Harvard University.
  • Milliyetçi bağlarla dini gelenekleri kaynaştıran benzer nostaljik hayaller Hindistan, Polonya, Türkiye ve birçok başka ülkedeki rejimlerin belirleyici özelliğidir. Bu tür fantezilerin en şiddetli tezahürleri de Ortadoğu'da görülüyor : İslamcılar 1400 yıl önce Hz . Muhammed tarafından Medine'de kurulan sistemi diriltme peşindeyken, köktendinci Yahudiler onların bir adım ötesine gidip 2500 yıl öncesine, Tevrat zamanlarına dönme hayali kuruyorlar. İsrail'in başındaki koalisyon hükümetinin üyeleri modern İsrail'in sınırlarını Tevrat'ta bahsi geçen sınırlara yakınlaştırma, Tevrat kanunlarını yürürlüğe koyma ve hatta Kudüs'teki Mescid-i Aksa'nın yerine eski Süleyman Tapınağı'nı inşa etme umutlarından açık açık bahsediyorlar.
  • En belirgin özellikleri güçlü saklanma yeteneği olup, (...) Gerçek Müslümanlara karşı kendilerini iyi korumasını bilirler. Gerçek Müslümanların hayatını yaşamak, özel yaşamlarında onlarla beraber olmak, onların doğru ve hatalı taraflarını iyi taklit etmek, görünüşte Müslümanlığın amaçlarına iyi hizmet etmek, ancak buna karşılık kendi iç dünyalarında Müslüman vatandaşlardan binlerce fersah ötede olmak. Ne vicdan esnekliği! Ne irade gücü!
    Soner Yalçın
    Sayfa 41 - M.Danon, Tarih ve Toplum, Aralık 1997
  • Resulullah (aleyhissalatu vesselam) da şöyle demektedir:
    "Müslümanlarla Yahudiler harb etmedikce kiyamet kopmayacaktir.
    O harpte Müslümanlar (galip gelerek) Yahudileri oldürecekler.
    Oyle ki,
    Yahudi, taş ve agacin arkasina saklanacak da, taş veya agac
    Ey Müslüman, Ey Allah'm kulu, şu arkamdaki Yahudidir, hemen gel de
    oldür onu!" diye haber verecektir. Sadece Garkad agaci müstesna, cünkü
    o, Yahudilerin agaclarindandir."
    Muhbir-i Sadik böyle haber vermiştir. Eninnde sonunda, gerceklesecektir.
    şimdilerde, nihai sonlanna kavusacaklari mahall-i Mev'ud'da
    toplanmaya devam ededursunlar, insanlik vicdan-i ammesinde, yiyecekleri nihai tokadim fetvasini verdirecek zulümlerine devam ededursunlar.
    Taş ve agacin konuşmasiyla teşbih edilen insanlil vicdani ammesinin
    aleyhlerine donme vetiresi tamamlanincaya kadar, mazlumun ahi hedefine varacak, mazlum vicdanlarda coktan verilmiş olan hükmün infazi
    icin, gerekli maddi imkanlar da saglanmiş olacaktir.
  • Yavuz Bahadıroğlu
    Soru şöyle: “İspanya’dan kovulan Yahudileri Osmanlı Devleti’ne kabul edip başımıza dert eden padişah hangisidir?”

     Bu soruya kalıcı ve anlaşılabilir cevap verebilmek için, önce Endülüs’ü, sonra da Endülüs’te olup bitenleri anlamamız lâzım…

    Endülüs, Müslüman fatihlerin İspanya’ya verdikleri isimdir.İspanya, 711’den itibaren Müslümanların hakimiyetine girmiş, zaman içinde coğrafi sınırları daralmakla birlikte, sekiz asır boyunca İslam ülkesi olarak kalmış, bu süreçte tüm Avrupa’ya ilmin ışığını saçmıştır. O kadar ki, Avrupalı kralların çocukları Endülüs üniversitelerinde eğitim görürdü.

    Avrupa’da papazlar dışında okuma yazma bilen insan bulmak neredeyse imkânsızken, Endülüs’te eğitim faaliyetleri en üst noktaya çıkıyor, halkın neredeyse tümü okuma-yazma biliyordu.

    Ekonomisi mükemmeldi. Mimarisi örnek alınacak üstünlükteydi. Ayrıca devletin başkenti Kurtuba(Cordova) bir diplomasi merkezi haline gelmiş, sağlanan hoşgörü ortamı sayesinde cami, kilise ve havra kavgasız-gürültüsüz biçimde yan yana yaşamaya başlamıştı. 

    Özet olarak Endülüs, Avrupa’nın en güçlü, en seçkin, en zengin devletiydi. Fakat zamanla zayıfladı. Dış saldırılara eklenen iç ihtilaflar yüzünden kendi içine büzüldü. Sonra da çözülüp dağılma sürecine girdi.

    “Tevaif-i Mülük Dönemi” (1031-1090), “Murabıtlar ve Muvahhidler Dönemi” (1090 - 1228) derken, Hıristiyan İspanya, Endülüs toprakları üzerinde hızlı bir işgal hareketi başlattı. Kendilerini savunacak gücü kaybeden Endülüs güneydeki Gırnata, Malaga ve Meriyye dışındaki toprakları kaybetti. 1231 yılında Nasriler Sülalesi elde kalan topraklarda bağımsızlıklarını ilan ettiler. Böylece “Gırnata Sultanlığı”, (1231-1492) doğdu ve yürüttüğü usta siyaset sayesinde iki buçuk asır ayakta kalmayı başardı. Gerek İslam gerekse dünya mimarisinin en gözde eserlerinden biri olan Elhamra Sarayı işte bu dönemde inşa edildi. 

    1490 senesinde Hıristiyan orduları tarafından kuşatılan Gırnata,1492’de yapılan bir anlaşma ile Müslümanların dini ve medeni hakları garanti altına alınması şartı ile teslim oldu. Böylece, İspanya’da sekiz asırdır devam eden İslam hakimiyeti son buldu.

    Basiretsiz yönetimi yüzünden ülkesini İspanyollara teslim etmek zorunda kalan son Gırnata Sultanı Ebu Abdullah, gözyaşları arasında İspanya’dan uzaklaşırken ağlıyordu. Bunu gören annesi şöyle azarlamaktan kendini alamadı:

    “Ağla alçak ağla! Erkek gibi vatanını savunamayana kadın gibi ağlamak yaraşır.”

    Sonuç olarak Gırnata Sultanlığıyıkıldı. İspanya’nın Katolik KralıFerdinand ile Kraliçe İzabella,Müslümanlarla daha önce yapmış oldukları anlaşmayı hiçe sayarak Müslümanların zorla Hıristiyanlaştırılmasına karar verdiler. Bir cinnet dönemi açılmıştı: Müslümanları kapalı mekânlara doldurarak üzerlerine vaftiz suyu serpiyor, sonra da Hıristiyan oldukları ilan ediliyordu. 

    Kur’an-ı Kerim ve diğer Arapça eserler toplatıldı, kütüphaneler boşaltıldı, yahut yakıldı, Müslümanların öteden beri giydiğigeleneksel kıyafetler yasaklandı.Çocuklarına Arapça öğreten herkes cezalandırıldı. Camiler kiliseye çevrildi. Karşı gelenler Engizisyon Mahkemeleri’ne sevkedildiler. (Kimi İspanyol kaynaklarına göre, Engizisyon, en az üç bin Müslümanın kazığa oturtularak, ya da yakılarak öldürülmesine hükmetti) Kalanını da 1609 yılı itibariyle sınır dışına çıkardı.

    Öte yandan, aynı topraklarda Yahudiler de kendi dramlarını yaşıyorlardı.  

    Egice Başpiskoposu’nun çalışmalarıyla başlatılan Yahudi aleyhtarlığı, (1391) çok sayıda Hıristiyan papazın da destek vermesiyle yayılmıştı. Yahudiler varlıklarını sürdürebilmek için Hıristiyanlığı kabul etmiş görünerek inançlarını gizi yaşıyorlardı. Bir süre sonra papazlar, kendilerine “Marrano” (dönme) dedikleri Yahudi asıllıların Hıristiyanlıklarından şüphe etmeye başladılar. 1464 yılında devlet ile kilise bir araya gelerek Yahudi asıllı Hıristiyanların gerçekten Hıristiyanlığı kabul edip etmediklerini test etmeye karar verdi. Bu amaçla üç kişilik bir engizisyon heyeti oluşturuldu ve mahkemeler kuruldu. Çok sayıda Yahudi ağır şekilde cezalandırıldı. O dönemde baş engizitör olarak tayin edilen Thomas de Toquemada’nın kararıyla pek çok Yahudi yakıldı. En son Kraliçe İsabella’nın kararıyla 31 Mart 1492 tarihinde bütün Yahudilerin İspanya’yı terk etmelerini isteyen bir ferman çıkarıldı. Aynı yılın Mayıs ayında yürürlüğe sokulan ferman ülkedeki bütün Yahudilerin 2 Ağustos 1492 tarihine kadar İspanya’yı terk etmelerini istiyordu. 

    İşte bu Yahudiler kendilerine yeni bir yurt bulabilmek için birçok Avrupa ülkesinin kapısını çaldılar, ama kapılar suratlarına kapandı. Sadece Osmanlı Devleti çaresiz kalan Yahudilere kapılarını açtı. İspanya’dan sürgün edilen Yahudilerin 150 bin kadarı ilk etapta Osmanlı Devleti’ne getirildi. Diğerlerinin de önemli bir kısmı Polonya ve Rusya yoluyla Osmanlı topraklarına sığındılar. 

    Kendilerine “Sefarad” adı verilen bu Yahudilerin büyük çoğunluğu Selanik ve İstanbul’a yerleştirildiler. Göç olayının yaşandığı sırada Osmanlı Padişahı olan Sultan II. Bayezid Yahudilerin iyi karşılanmaları için bütün illere emirnameler göndermiş, hatta bunlara zarar verenlerin idamla cezalandırılacaklarını duyurmuştu. 
  • (İşin ilginc tatafı faili mechul cinayetler)???

    Gerçek aşkı uğruna ölümü göze alan ve 4 Eylül 1990 yılında öldürülen Turan Dursun'u saygıyla, sevgiyle ve özlemle anıyoruz.
    ***
    TURAN DURSUN'UN YAŞAMI
    1934 yılında Sivas'ın Şarkışla İlçesi'ne bağlı Gümüştepe Köyü'nde dünyaya geldi. Din eğitimini medresede alan Turan Dursun, köy imamlığı ve medrese hocalığı yaptı. Müftü olabilmek için ilkokulu dışarıdan bitirdi. 1958-1965 yılları arasında Tekirdağ, Gemerek, Türkili, Altındağ ve Sivas'ta müftülük yaptı. O dönemde kamuoyunda aydın müftü olarak tanınan Dursun, tutucu çevreler tarafından yadırgandı. Dursun, kendisiyle yapılan bir röportajda o döneme ilişkin şunları söyledi:
    "Sivas'ın Hanzar köyünde su kaynağı var. Bir süre sonra yitiyor. Bend yapılsa herkes yararlanacak. Valiye göstermek için başında fotoğraf çektirdim. Köylüler gelmeye cesaret edemediler. "Ağa ne der" diye. Ağa karşı çıkmıştı zaten, "eski köye yeni adet mi getiriyorsunuz" demişti. Daha sonra TRT"deki ilk programımın adı "Eski Köye Yeni Adet" olmuştu. Hakkımda komünist diye söylentiler çıktı. Alışılmadık bir müftüydüm. Tarık Zafer Tunaya'nın başkanı olduğu Devrim Ocakları'nın kurucuları arasındaydım. Sovyetler Birliği'nden 20 bin lira para almış diye ihbar olmuş. Diyanet müfettişlerinden Abdullah Güvenç teftişe geldi. Adama su verecek bardağımız yoktu evde. İbrikle vermiştik utana sıkıla.
    Sinop'un Türkili ilçesine sürgün edildiğimde, kentin dışında yıkık dökük bir kulübe tutmuştum. Ali Şarapçı diye bir öğretmenle karısı bana çok yardım etmişti. Ona da komünist diyorlardı. Ben de "keşke komünist olmasaymış, ne iyi adammış" diye düşünüyordum. Komünizmi kaynağından öğrenmeye karar verdim. Ali Şarapçı'ya "Şu komünist kitaplardan getirsen de okusam" dedim. Bilmediklerimi gidip soruyorum, okuyorum, ders gibi. İnanç dünyamda bir sarsıntı olmadı. Ancak ürkecek bir şey de yokmuş. Sosyal alanda bir ideolojiden çok bir bilim olarak baktım.”

    TURAN DURSUN'UN DİNE İLİŞKİN DÜŞÜNCELERİ NASIL DEĞİŞTİ?
    Turan Dursun, İslam dinine inancını nasıl yitirdiğini şöyle açıkladı:
    “… Bende inanç devrimi neden oldu? Ya da neden inançsızlık oluştu? Onu belirteyim: Doğru bilime yönelmiştim. Çok büyük kütüphanelere gittim. O zaman ben İslam'ın kökenini gördüm, okudum. Söylencelerden de okudum. Bir gün "Sümer Efsanesi" ile karşılaştım. Sümerler'de bir Tufan efsanesi. Baktım, Tevrat'ta var, Kur'an'da var. Bu bir efsane, nasıl olur da Tevrat'ta, Kur'an'da olabilir? Milattan önce 3000 yılında kaleme alındığı sanılıyor. İslam'dan, hatta Kur'an'dan çok önce. Peki, bunlarda olan, Kutsal kitaplarda ne arıyor? Sonra, Hammurabi Yasaları'nın kimi maddeleri Tevrat'a aynen geçmiş, ondan sonra Kur'an'a da yansımış, yani sarsılmalar benim öyle başladı."

    Dursun kendisiyle yapılan bir röportajda ise dinleri şu ifadelerle eleştirmişti:
    "Bence din insanlığa çok şey yitirtmiştir. Dinsizlik ne kazanır? Önce bu yitirilen şeyleri bir daha yitirme durumuna düşmemeyi kazanır. Dinler neyi yitirtmiştir? Bana göre dinler insana gözyaşı getirmiştir, ölümler getirmiştir. İslam da bunların arasındadır. Bugün Yahudiler eğer Filistinlilere birtakım zulümler yapıyorlarsa, bence bunların Yahudiliğin içindeki Yehova'nın, Tevrat Yehovası'nın insanların kafasına aşıladıklarının çok büyük etkisi vardır. "Gidin, vurun, acımayın." en büyük etkisi vardır. İslam öyle olmuştur. Muhammed döneminde de öyle olmuştur. Ebu Bekir döneminde de, daha sonraki dönemlerde de. Ebu Bekir döneminde, "Riddet" (dinden dönme) olaylarında, belgelere göre, ateş havuzları açılmıştır. O ateş havuzlarına insanlar inançlarından dolayı atılmış, yakılmışlardır. Muhammed'den sonraki dönemde, Osman döneminde bir Cemel olayını anımsıyoruz. Bu Cemel olayında, iki yanda da Muhammed' in arkadaşları vardı. Bir yanda, 400 kadar "biat-ı Rıdvan"da bulunmuş olan kişi vardı. Başlarında Ali, Muhammed'in damadı. Öbür yanda, yine cennetle müjdelenmişler vardı. İki kesim birbirine saldırıyorlardı, öldürmek için ve o olayda tarihlerin bizlere kaydettiğine göre, 15 bin kişi hayvan boğazlanır gibi boğazlanmıştır."

    MÜFTÜLÜKTEN SONRAKİ HAYATI
    Turan Dursun, İslam dinine inancını yitirdikten sonra müftülükten ayrıldı.1966 yılında TRT'de dini içerikli programlarda görev aldı. On yıl bu görevine devam ettikten sonra yine TRT'de prodüktör olarak "Başlangıcından Bu Yana İnsanlık", "Vergi Programı", "Akşama Doğru" gibi programlar yaptı.
    TRT'den emekli olduktan sonra 1987’de Kuran Ansiklopedisi’ni bitirdi. 1989 yılında haftalık 2000'e Doğru Dergisi'nde yazmaya başlayan Dursun, yazılarında savunduğu Aydınlanmacı görüşler nedeniyle gericilerin hedefi haline geldi.

    Yazılarını kitaplaştırmak için birçok yayınevini dolaşan Dursun, kitaplarını yayınlamaya cesaret edemeyen yayınevleri tarafından reddedildi. Çalışmaları ölümünün ardından kitaplaştırılabilen Dursun'un yayınlanmış eserleri söyle: “Din Bu (4 cilt), Kur'an Ansiklopedisi, Kutsal Kitapların Kaynakları (3 cilt), Kulleteyn, Allah, Kur'an, Dua, Şeriat Böyle, Müslümanlık ve Nurculuk, Ünlülere Mektuplar, İlhan Arsel'e Mektuplar.”

    CİNAYETİN ARDINDAN YAYIMLANMAMIŞ ÇALIŞMALARI KAYBEDİLDİ
    Dursun 4 Eylül 1990 tarihinde İstanbul Koşuyolu'ndaki evinin yakınlarında dinci teröristler tarafından silahla vurularak öldürüldü. Cinayetle ilgili operasyonda yakalanıp tutuklanarak DGM'ye çıkartılan 15 sanık ilk oturumda tahliye edildi. Ardından cinayetle ilgili İstanbul DGM'de iki ayrı dava görülmeye başladı. Davalardan birinde örgütün üst düzey yöneticileri Kudbettin Gök, Mehmet Ali Şeker, Mehmet Zeki Yıldırım, Ekrem Baytap'ın da aralarında bulunduğu 25 sanık yargılanıyordu. Bu dava sürerken 1996 yılının Mart ayında İslami Hareket Örgütü lideri İrfan Çağırıcı yakalandı. Çağırıcı ve 12 arkadaşı da DGM'de yargılanmaya başladı.
    Cinayetin ardından Dursun'un kütüphanesinin raflarında duran çok şeyin kaybolduğu anlaşıldı. Yatağının üzerine ise "Kutsal Terör Hizbullah" kitabı bırakılmıştı. Yakınları kitabın Dursun'a ait olmadığını, eve giren kişiler tarafından bir "mesaj" olarak bırakıldığını söyledi. İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Dursun'un evinde polislerin arama yaptığını doğruladı ancak arama tutanağında kitaplıktan alınanlara ilişkin bilgi yer almadı.
    Yazdıkları nedeniyle gericilerin kurşunlarına hedef olan Dursun'un pek çok çalışması da cinayetin ardından evine giren karanlık kişilerce ortadan kaldırıldı. Turan Dursun'un oğlu Abit Dursun yaşananları şu ifadelerle anlatıyor:
    "4 Eylül 1990'da Turan Dursun vurulduktan 40-45 dakika sonra polis geliyor. Çok daha erken gelen siviller evi darmadağın ediyor. Bir çok eseri ve çalışması siyah poşetlere konuluyor, onlar çıkarken de resmi giysili polisler içeri giriyor. Biz sivil polislerin götürdüğü eserleri ve çalışmaları Cumhuriyet Başsavcılığı'na başvurarak istedik. Ama 9 yıldır bu girişimimizle ilgili hiç bir sonuç alamadık. Kuran ansiklopedisinin 2000 sayfası, 'Kulleteyn' isimli kitabın ikinci ve sonraki ciltleri yok. Her şeyi götürmüşler. Bir yaşam boyu büyük emekle ortaya çıkarılan her şeyi. Bütün bunlar sivillerin eve girmesinden sonra kayboldu. Devlet içindeki bazı güçler, yasadışı devlet odakları bu eşyaları alıp gitti."

    "EVİMİZE GELEN BAZI MEKTUPLARIN İÇİNE MERMİ ÇEKİRDEĞİ KOYMUŞLAR"
    “Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim halka gerçeği anlatmak uğruna ölümü mü göze alayım?" sözleriyle yazdıklarının bedelini canıyla ödeyebileceğinin farkında olduğunu ifade eden Dursun, uğradığı cinayet öncesinde çok kez ölüm tehdidi almıştı. Oğlu Abit Dursun babasının daha önceki dönemde aldığı tehditleri şöyle anlatmakta:
    “Babama yönelik ilk öldürme girişimi, 1960'lı yılların başlarında yapıldı. O zamanlar Türkeli Müftüsü idi. Türkeli, Sinop'un şirin, küçük bir kıyı kasabasıdır. Babam, Atatürkçü Müftü diye oraya sürgün gönderilmişti, bense 6 yaşlarında bir çocuktum. Nurcular babamı öldürtmek için, Ankara'dan bir talebe göndermişler. Sonra babam onu ikna etti. Yardım toplattı o öğrenci için.
    Sonra, 1968 Yılında TRT'ye geçti. Ankara Radyosu'nda prodüktör olarak Din ve Ahlak Programları yapmaya başladı. Önce engellemeler sonra sürgünler başladı. Bu arada evimize yüzlerce, binlerce mektup geliyordu. Övgü dolu olanlar da vardı elbette. Ama çoğunlukla tehdit içerikliydi. Hatta bazılarının içine mermi çekirdekleri koymuşlar, ''bunu kabak çekirdeği zannetme'' diye de yazmışlardı mektuplarına.

    Bizleri korumak için yerleştiği İstanbul'da gece gündüz üretiyordu. Tehditler de durmak bilmiyordu tabi ki... Telefon, mektup, ne olursa. Çok ilginçtir, telefonunu (basın tercihli) değiştirip gizli olmasını yazılı olarak talep ettiği halde, ne hikmetse bir kaç saat sonra tehdit telefonları almaya başlamıştı. Yine o sıralar yaşanan ama ölümünden sonra arkadaşlarından öğrendiğimiz bir kaçırılma olayı da var. Tüm bunların yanında yurt dışından konferans talepleri de yoğunluk kazanmıştı. Londra, Paris, Berlin gibi… Biz Türkiye'ye dönmesini -en azından uzun bir süre- istemiyorduk. Yurt dışına çıkmadan bir gün önce yaşandı o meşum gün.”

    TURAN DURSUN NEDEN ÖNEMLİ
    Turan Dursun, Aydınlanma mücadelesiyle Türkiyeli sosyalistlere değerli bir miras bıraktı. Dursun’un bizim açımızdan önemini ortaya koymak için Aydınlanma mücadelesini sürdüren bir başka mecraya, Bilim ve Gelecek dergisinde yayınlanan “Turan Dursun’u anımsamak” başlıklı sunuş yazısına kulak verelim:
    “Aldığı eğitim onu dinci yaptı, kendi sorgulamaları ise aydınlanmacı. Büyük aydınlanma filozoflarını okuyarak ve benimseyerek aydınlanmadı; din âlimlerini okuyarak ve sorgulayarak aydınlandı. Farkı budur. (…)
    En dipteki adamın sorunuyla boğuşurdu; çünkü kendisi de en dipten gelmişti, boğuşa boğuşa… Bu nedenle çok etkiliydi. Sıradan insanı dönüştürmenin ustasıydı. Onun kafası nerede örümceklenmiş, nerede takılmış, nerede donmuş… bunu çok iyi bilirdi. (…) Emekçi Aydınlanmasının neferiydi.”