• "Dünya çok büyük."
    Ede Balı da kayaya çıkmış, onun omuz başındaki oyuğa oturmuştur. Sesi yumuşacıktır, sesi şefkatle gülümsemektedir:
    "Dünya'yı bize büyük gösteren bizim küçüklüğümüz, oğul. Hırsımız, sabırsızlığımız, bencilliğimiz. Önce bu yüzden küçülüyor, sonra da Dünya'yı çok büyük görüyoruz."
  • makamatta abid ne dem urûc ede
    masiyet teksir ola, azamet hurûc ede
    ne acib iştir bu, teksir olan tenkis olur
    ta ki ere gufrana, aynı da surûc ede
  • -Diyelim ki aradığım cevapları buldum. O zaman o sistem dediğin şeyden kurtulmadan nasıl kendim olacağım? Sonuçta o sistemin içinde yaşamak zorundayım, öyle değil mi?

    - İyi bir soru sordun Bay Çaylak. Bu sorunun cevabını bula bilen kimseyi tanımıyorum ama en azından bu sorunla baş ede bilmeyi öğrenmiş birçok kişinin var olduğunu biliyorum. Ben sistemden bu sahilde yüzerek kurtulacağım. Sen istersen bir dağa çıkıp tek başına keşiş hayatı yaşayarak kurtulmaya çalışabilirsin. Tabii eğer birkaç aydan fazla hayatta kalmayı başarabilirsen. Bence biraz kitap okumalısın. Felsefe tarihi kendi gerçekliğini ararken buldukları cevapları tüm insanlıkla paylaşan düşünce insanlarıyla dolu, onlardan bir şeyler öğrenmek işini kolaylaştırabilir. Ama ben sana şunu söyleyebilirim ki; duygular ve düşünceler özgür olmadan fiziksel özgürlük imkansızdır. Bazıları kendilerini fiziksel olarak özgür sanırken kendilerine ait olmayan bir hayatı yaşarlar. O zaman yarattıkları o sahte hayat onların hapishaneleri olur.
  • Evettt serinin 5. kitapınıda okudum.
    Bu serinin hiç bir kitabının kotü olucağını düşünmüyorum artık. Öncelikle yazarı tebrik etmek istiyorum, bu serinin tam 7.kitapı çıktı. Ve 8.de okurlar tarafınan heyecanla bekleniliyor. Ve yazar hiç bir şekilde konunun heyecanından kaybettirmiyo bizlere, konu, kurgu, aksiyon, her şeyiyle övgüye layik gerçekten yazar. Seri sürükleyici, ve hiç bir şekildede yormuyor kitap insanı. Ben bu serinin tam 5.kitapını okudum ve hepside güzeldi, serinin ilk kitapını okurken biraz affalamış, adapte olamamıştım. Ama serinin diğer kitaplarını okudukça gerçekten insan kendinden geçiyor. Malesefki bu serinin son kitapıydı bu elimde bulunan, diğer kitaplarada ulaşamıyorum. bulunduğum yerle alakalı olaraktan. Çok üzgünüm, ulaşmak için elimden geleni yapıcam. 2. Kitapı daha var bu serinin, ve yorumlarına baktımda, çok olağan dışı şeyler olmuş, özellikle serinin son kitabı lydia yorumlara bakılırsa şahane gözüküyor. İnternete baktımda şansa pdf side yok serinin son 2.kitapının. Neyse umarım pdf si biran önce gelir kitapında okurum.

    Gelelim kitap hakındaki yorumuma.
    Öncelikle güzel bi kitaptı evet, heyecanlandıran yerleride oldu. Aynı zamanda sürükleyiciydide. Ama serinin diğer kitaplarına göre ben bu kitapı durağan buldum. Bu kitapta yazar niklasın üzerine yoğunlaşmış. Niklas, nora, ve izabel, üçlüsünen oluşan macera anlatıyor yazar bize. Bir tek benmi öyle sezdim bilmiyorum ama niklastan yana izabele bir şeyler hissetiğini sezdim. Sizde böylemi aladınız bilmiyorum, kitapı okuyanlar tarafınan bu konu hakkında yorumlarınızı merakla bekliyorum. Serinin diğer kitaplarında yazar ne yazmış bu konu hakkında merak ediyorum. Serinin bu kitapında noranın duygularını nasıl yok ettiğini görüyoruzmu desem, yoksa nasıl profösyenel olduğunu görüyoruzmu desem bilemedim. Bu kitaptada niklası daha yakından tanıyoruz, ve anlıyoruz. İzabel ise victor tarafınan duygularını ne kadar kontrol ede biliyor diye sınanıyor. İzabel ise bunun bilincinde zaten.

    Bu kitapta güzeldi, fakat dediğim gibi diğerlerine göre biraz durağandı.
  • Herkes gidecek bir gün
    Herkes gidecek
    Başka bedenlerde aradığımız hikayeler tükendiğinde
    Baş başa kalacağız.
    Karşılıklı oturduğumuz masayı aydınlatan,
    Ölgün ışığın altında
    Hayretle bakacağız
    Birbirimize ihanet ede ede
    Nasıl bir sadakati büyüttüğümüze.
  • Sanırım kitabın itiraz edebileceğim en olumsuz tarafı ismi. Bana göre ‘Düşerken’ doğru bir isim tercihi olmamış. Bunun yerine ‘Kaçmak’ ya da ‘Kaçış’ gibi isimler olabilirmiş. Bu küçük ayrıntının dışında, Tarık Tufan’ın son kitabı Düşerken’i çok beğendiğimi ifade etmeliyim.

    Yazarın zaten belli bir tarzı var. Bu romanda da o tarzın dışına çıkmamış. Kimileri için eleştiri sayılabilir ama bu eserinde de yine çok bariz bir anne hasreti, annesizlik ve hatta baba ile çatışma durumları göz önünde. Ama 'Düşerken' hem fiziken ya da mekân olarak hem de ruhen bir, hatta birkaç kaçışın öyküsünü barındırıyor.

    Tesisatçı İshak ile ressam Jülide’nin tesadüfen kesişen hayatları ve ayrı ama beraber kaçışları var kitapta. Fazla ipucu vermek istemiyorum ancak bir film senaryosu kadar, hayatın dışındaymış gibi durmasına rağmen bizatihi hayatın ortasında yer alan iç içe öyküler barındıran bir roman. Bazı şeylerin hiç de göründüğü gibi olmadığını haykıran bir roman. Yürek yangınlarının, suskunluğun geçit resmi... Zaman zaman sürprizlere açık. Aynı anda birkaç anlatıcının olduğu; bazen bir yol hikâyesine dönüşen bazense geri dönüşlerin dillendirildiği güzel bir hikaye.

    Kitap başarılı; o kadar başarılı ki, eğer boş bir gününüz varsa, tam da o günün içinde merak ede ede, keyifle birkaç oturumda bitirebileceğiniz bir kitap. Mustafa Kutlu’yu hatırlatan tarafları olduğu gibi bu bir Tarık Tufan eseri diyebileceğiniz kadar da, bir Tarık Tufan eseri.

    Tarık Tufan kitapları ile son bir sene içinde tanışmış bir okur olarak, okuduğum beşinci eseri oldu bu; diğerlerini de beğenmiştim ama sanırım en beğendiğim bu oldu.

    Son olarak, keşke bu incelemeyi benim Tarık Tufan okumama vesile olan Şimal Hanım da okusa idi. Kendisi birkaç hafta önce siteden ayrıldı; umarım geri döner.
  • Bilim ve sanatın diriltilmesi, ahlâkı düzeltmeye yardım etmiş midir?
    Rousseau 1749'da Dijon akademisinin ödüllü sorusuna (yukarıda yazdığım) istinaden yazıyor bu kitabı ve birinci oluyor. Cevabı ise, Hayır.

    Bir düşünsenize yıl M.Ö bilmem kaç bin... ne derdiniz, kaç sorumluluğunuz var? Bir barınak bulmuşsunuz, alıyorsunuz, topluyorsunuz yiyip içip yatıyorsunuz. Güzellik, zenginlik, çirkinlik, cehalet, entellektüellik bilmem ne, hiçbir şey yok. Aptalca siyasi tatışmalar, salak salak akımlar, boş edebiyatlar, türlü sanatsal etkinlikler hiçbir şey yok.

    Zaman geçiyor, yağmur yağıyor, seller akıyor, volkanlar patlıyor ve artık insanlar bir araya gelmeye başlıyor. Toplum olgusu oluşmaya başlıyor. X'i Y var etmeye başlıyor. Güzellik, çirkinlik, güçlü, zayıf gibi en temel kavramlar ortaya çıkarken buna paralel olarak kıskançlık, öfke, komplo gibi kavramlarda türüyor. Sonra, baktık işler çığırından çıkıyor katiller türüyor, güçlüler güçsüzleri eziyor, orman kanunları hüküm sürüyor, bizler de diyoruz ki "Bu iş böyle gitmez, bir sözleşme yapalım. Biz gücümüzü bir üst kimliğe vererek kendimizi sınırlayalım ve bir sözleşme oluşturalım böylelikle haklar dengesi oluşturmuş oluruz." Derken devlet dediğimiz kutsal varlığı kuruyoruuuz. Tabi sıkıntı yok, insanlar toplum olarak yaşamayı öğreniyor. Ortak kurallar, ortak çıkarlar devam ede dursun; insanlar, geçim derdinde ekiyor, biçiyor, yiyor, yatıyor. Gel zaman git zaman ortak değerler oluşyor, ortak bir kültür.
    Zaman geçtikçe insanın merak duygusuna istinaden gelişen araştırmalar, çok zenginleşen insanların sanatsal eğilimleri falan filan boş zamanlarında geliştiriyorlar da geliştiriyorlar. Tiyatro, opera, sinema, keman, bale, bilmem ne, pusula, kağıt barut, bıçak, balta, falan filan. Geliştikçe gelişiyor, geliştikçe gelişiyor. İnsan doğal halinden uzaklaştığı her adımda da ahlak, haz, değer azalıyor. Mesela klasik bir geyik vardır yaa. Yani biz geyik deriz ama gerçekten de öyle hissederiz ya da hissedemediğimizi dile vururuz. "NERDEEE O ESKİ BAYRAMLAR" bakınız bu adam 1750'de "bilimlerimiz ve sanatlarımız olgunlaşmaya doğru gittikçe, ruhlarımız bozulmuştur." Cümlesini kuruyor ve yıl 2018 hâlâ bozulma devam ediyor ve sürekli bir eski özlem mevcut, neden? Çünkü bilim ileriye gittikçe insanlık geride kalıyor. Bilim arttıkça lüks, lüks arttıkça sımarıklık artıyor. Yok olan tüm uygarlıkları araştırdığımızda ortak özellikleri, yok olmalarının arefelerinde aşırı lüks ve sefaya dalmalarıdır.
    Evet arkadaşlar, ben yazarın söylediklerine harfien katılıyorum. Diyor ki:
    "Boş ve anlamsız merakımızın sebep olduğu kötülükler, bu dünya kadar eskidir."
    Ve bunları söylerken, henüz yüzbinlerce Amerika yerlisi öldürülmedi, Çernobil patlamadı, atom icat edilmedi, Hiroşima ve Nagazaki yerindeydi, Nazi kampları kurulmamıştı. Milyonlarca altın harcanacak yapılan çalışmalara karşın, dünyanın başka bir yerinde milyarlarca insan açlığın pençesinde değildi.

    "Sokrates yaşasaydı eğer o doğru adam bizim boş bilimlerimizi de küçümserdi. Her taraftan üzerimize çullanan bu kitap yığınının artmasına yardım etmezdi."
    Diyor 28. Sayfada... doğru diyor yüzlerce kitap, hastalıklı ideolojiler, ahlaksızlık ve iç sıkıntısı vermekten başka ne işe yarar ki? Sorgulamak adı altında zihin bulandırıp olmadık şeyler türeten insanlar!! Ah o insanlar !! Diyor ki yazarımız;
    "Ama bu boş adamlar, parlak sözleriyle her yere erişirler; uğursuz yüzleriyle silahlı, dinin temelini sarsarak her yöne yayılırlar, Erdemi yok ederler. Din, vatan gibi eski sözleri hor görürler, bütün kurnazlıklarıyla, felsefelerini insanların değer verdikleri ne varsa onu baltalamaya, yıkmaya, çalışırlar. Ne imandan ne de Erdem'den nefret ettikleri için değil; asıl düşmanları, başkalarının hep birden inandıkları şeylerdir."

    Kitabı ikinci okuyuşum ön sözü vs. Atarsan toplam 37 sayfa felan. Ama 3700 sayfalık kitap yazılsa bu kadar yerinde ve ileri görüşlü tespitler yapılamaz diye düşünüyorum... fazla uzatmamak adına yarım kestim daha çoook söylenecek şey var bu kitabın üzerine abartısız söylüyorum hiçbir incelememde de böyle idda da bulunmadım ama bu kitap hakkında saatlerce tartışıp, sayfalarca yazabilirim. Hatta önümüzdeki ay istanbul okuma grubunda kitap önerisi olarak sunacağım...