• Seni düşündüğüm zaman aklıma lowa'nın güzel ovaları geliyor.
    Aramızdaki bu uzaklık benim cesaretimi kırıyor.
    Sen olmadan geçirdiğim zaman ve yaşadığım tecrübeler bana çok anlamsız geliyor.
    Sana aşık olmak adeta bu zamana kadar yaptığım en kolay iş gibi.
    Benim için en önemli şey sensin.
    Ve hayatta olduğum her geçen gün bunu daha iyi anlıyorum.
    Seninle tanıştığım günden beri seni seviyorum...
    Ve hayatımın sonuna kadar da seveceğim.
  • Bir sigara yaktım ve bekle­dim. Kıyamete kadar bekleyecektim. Tanrı canımı alana dek.
  • 55 syf.
    Söz konusu adam Halil Cibran ise, inceleme yaparken bile iki defa düşünmek gerekirmiş diyerek başlıyorum ikinci incelememi kaleme almaya...

    Bundan bir kaç ay evvel aynı kitaba bir inceleme daha yapmıştım. Çok geçmedi sildim. Kendimi o incelemeyi silmek mecburiyetinde hissettim. Çünkü o incelemede Cibran'ı ele alış şeklim başkaydı. Okuduğum kitaplarından yola çıkarak en saf niyetlerimle güzellemelerde bulunmuştum Cibran'a. :) İçeriği kısaca onun özgürlükçü düşünceleri, dünya vatandaşlığı, dil, dil, ırk, mezhep, dünya görüşü fark etmeksizin herkesi kucaklayışı ile alakalıydı. Yani bir çoğumuzun hasret kaldığı insan tipiydi. Ve benim de öyle. Ki çoğumuz da onu bu vasıflarıyla tanırız zaten. Dünya Vatandaşı diye bir kavram gerçekten varsa, bu kavramı en çok yakıştırdığım kişiydi Cibran. Peki ne değişti de farklı bir inceleme yazma ihtiyacı duydum? O incelemeyi silip şu an yenisini eserlerindeki 25. karede neler saklı olduğunu açıklamak için yazıyorum deyip abartmayacağım, tamam. :) Ancak gerçekten de eserlerinde bir buz dağının görünen kısmı var, bir de Titaniği bile batırmaya gücü yeten görünmeyen o dev kısım. Size az sonra bir gemiyi olmasa da farklı konularda yıkıma sebep olan o görünmeyen kısımdan bahsedeceğim.

    Arap edebiyatına büyük ilgim olduğunu beni tanıyanlar bilirler. İmkanım varsa eğer ki Arap yazarların eserlerini genelde ana dilinden okumayı tercih ederim. Ancak Cibran'ın ve bir kaç bilindik yazarın eserlerini okuduğumda kullandıkları dilde beni rahatsız eden bir şeyler olurdu. Bir cümleyi tekrar tekrar okuyup, hiç bir anlam çıkaramayıp sözlük kullandığım, sözlükle bile çevirdiğimde beni tatmin etmeyen cümle yapıları ile karşılaştığım olurdu. Ancak bu durumu diğer Arapça eserlerde yaşamazdım. İlk başlarda kitabın basımından, yayınevinden, parça parça fotokopilerin zımbalanarak kitap haline getirilmesinden yani okuduğum kaynakların kalitesiz oluşundan gibi sebeplerden bilirdim. Ancak bu durumla sürekli karşılaşmak beni rahatsız edince bir bilene danışmak gerek diyerek çıktım bir araştırma yolculuğuna. Ve sonuç olarak büyük şaşkınlık yaşadım, sizler belki ben zaten fark etmiştim diyeceksiniz, belki de yok artık diye başlayan cümlelerle kendi düşüncelerinizi paylaşacaksınız. Bilemiyorum. Fazla uzatmadan gireyim konuya.

    Halil Cibran (Jubran Khalil Jubran) 1883 yılının bir kış günü Lübnan'da dünyaya gözlerini açar. Doğar doğmaz hem Hristiyan hem de Arap olmak gibi bir çelişkinin içine düşer ki bunu çelişki olarak ilerleyen yaşlarında kendisi dile getirir ve bu durumdan belki de ölene kadar hep büyük bir rahatsızlık duyar. Çünkü ona göre Araplık Müslümanlıkla bağdaşan bir durumdur. Bu çelişki, insanların onu müslüman sanışı onu kimliksizliğe sürükler. Dinini de, ırkını da bir karambole atar ve hiç bir zaman bu iki özelliği hakkında net bir çizgi çizmez. Hep aradadır, araftadır. Ona ne Hristiyan demek mümkündür ne de Müslüman. Hatta konu ile alakalı şöyle bir sözü vardır: "Göğsümün bir tarafında İsa, diğer tarafında Muhammed oturur."

    Dönelim kaldığımız yerden çocukluğuna. 8 yaşında babası vergi kaçakçılığından hapse düşer ve hemen ardından ailesinin varına yoğuna el koyulur. Başlarını sokacak bir evleri bile yoktur artık Lübnan'da. Çaresiz kalan aile (Cibran'ın annesi ve kardeşleri) Amerika'nın Boston eyaletine göç ederler. Cibran burada göçmen çocuklar için hazırlanmış bir sınıfta eğitim görmeye başlar. Yetenekli de bir çocuktur. Çizdiği kara kalem çalışmaları ile öğretmenlerinin dikkatlerini üzerine çekmeyi başarır. Elinden tutan diğer yetenekli genç kadınlar sayesinde bir anda kendini sanat camiası içinde bulur. Tabi bunu duyan babası durumdan hiç hoşnut kalmaz ve bir mektupla oğlunun Lübnan'a dönüp, Arapça eğitimini tamamlamasını ister. Babasını kırmak istemeyen Cibran 1898 yılında tekrardan Lübnan'a döner. Beyrut kentinde bulunan Mehadül Hikme adındaki Arap okuluna başlar. Arapça eğitiminin yanı sıra İncil'e de merak salan Cibran her iki konuda da eğitimini tamamladıktan sonra tekrardan Amerika'ya dönüş yapar.
    Amerikaya dönüşünün ardından resim yeteneğinin yanında kaleminin gücünü de ortaya koyup kendi dilinde eserler vermeye başlamıştır. Kendisi gibi çeşitli sorunlardan ötürü Arap ülkelerinden Boston'a göç eden diğer Arap şair/yazarlarla bir edebiyat akımı başlatmışlar, adına da Mehcer Edebiyatı demişlerdir. Yani "göç" edebiyatı. Bu akımı temsilen bir de dernek kurmuşlar, hızla eserler ortaya koymaya, bir de dergi yayınına başlamışlardır. Bu kişilerin başında Cibran Halil Cibran, Mihail Nuayme, Emin er-Reyhani ve İliyya Ebu Madi bulunmaktaydı.

    Bu edebiyat akımı, alışılageldik Arap edebiyatından çok farklı niteliklere sahipti. Bu sebepten ötürüdür ki bu akıma mensup şair ve yazarlar kendi toplumları tarafından dışlanmaya maruz kalmışlardır. Çünkü bu yazarlar Endülüs Edebiyatını yeniden canlandırmaya yönelik bir çalışma izleyip her ne kadar bu akıma bağlı kalmaya çalışsalar da Batı'dan etkilenmişler ve eserlerinde sıra dışı bir üslup benimsemişlerdir. Eleştiriler arttıkça artmaya devam eder. Bu akımı mistik bir edebiyat olarak niteleyenlerden tutun, psikolojik bir edebiyat akımı diyenlere kadar her kafadan bir ses yükselmeye devam eder. Ki psikolojik bir akımdır diyenlerin de bana göre haklılık payı vardır. Sebeplerini şu şekilde sıralayabiliriz.

    *Çeşitli sebeplerden ötürü göçe mecbur edilmiş şair/yazarların eserlerinde sürekli gurbet ve vatan hasreti konusunu işlemeleri
    *Doğar doğmaz hem Arap hem de Hristiyan olmak gibi bir çelişkiyi üzerlerinde taşımaya başlayan bu kişilerin, bir de geldikleri yere adapte olma çabaları
    *Benliklerini sürdürme arzusunu içlerinde taşırken bir yandan da yavaş yavaş asimile olmanın verdiği iç sıkıntısı
    *Bu kimlik bunalımının üzerlerindeki ağır etki, dini, dili, ahlak anlayışını reddetme, düzene başkaldırma
    *İnsanları bir kimliğe bürüyen, sınıflandıran her şeyden kaçış
    *Özgürlükçü düşünceler
    *Tüm bu karmaşa içinde işledikleri melankolik konular, karamsarlık, hayatın insana yaşattığı türlü sıkıntılar
    onların yaşadığı psikolojinin yansıması bir edebiyat akımıdır aslında belli bir noktadan bakıldığında.

    Tüm bunlar yetmez gibi büyük bir eleştiriye daha maruz kalır genç yazarlar. Genç yaşta ülkelerinden göç etmek zorunda kaldıkları ve bir Batı ülkesine yerleştikleri için karşılaştıkları dil çatışmasından dolayı ana dilleri yavaş yavaş yozlaşmaya başlamıştır. Çeşitli yazım hatalarına düşerler haddinden fazla sert tepkilerle karşılaşırlar. Artık Arapça'yı bırakmaları, bulundukları ülkenin dilinde yazmaları konusunda ağır baskılara uğrarlar. Ve artık daha fazla dayanamayıp, İngilizce, Fransızca gibi dillerde eserler vermeye devam ederler.

    Asıl konuya henüz daha yeni geldik. Biliyorum buradan öncesini biraz fazla uzun tuttum, ancak öncesini aktarmadan buraya geçiş yaptığımda şimdi anlatacaklarım havada kalacak ve bir çok soru işareti oluşacaktı zihinlerde. Tüm bu eleştirilere sıkıntılara rağmen bir anda bu kişilerin özellikle de Cibran'ın yıldızı bir anda parlıyor. En çok okunan isimlerden birisi haline geliyor. Kitapları git gide yaygınlaşıyor. Derken sorunların peşini bırakmadığı Cibran büyük bir sorunla daha karşılaşıyor. Hem de ne sorun! Kilise tarafından toplumun ahlakını bozmaya ve din anlayışını yıkmaya yönelik çalışmalarından dolayı aforoz ediliyor. Anlaması güç gibi geliyor. Bu adam ne yapmış olabilir ki kilise tarafından aforoz edilecek kadar? Anlatayım, bakalım ne yapmış...

    Kalemini satmak diye bir tabir duydunuz hiç daha önce? Ya da kalemi satılmış yazar? Duymadıysanız da şimdi açıklayacağım. Amerika tarafından kaleminin gücü keşfedilen Cibran, gurbette geçirdiği yokluk zamanında hayır diyemeyeceği bir teklifle karşı karşıyadır. Amerika ona çeşitli ideolojiler sunar, bu ideolojileri yansıtırken kalemini konuşturmasını ister ve karşılığında kitaplarının satış propagandasını yapacağını söyler. Şahsi bir idelojiyi benimsememiş bir çok yazar için bu çok cazip bir tekliftir. Ve demek ki Cibran için de öyleymiş ki teklifi kabul eder. Sunulan ideolojiler kimine göre masum, kimine göre ahlaksızlık boyutundadır.

    *Toplumdaki evlilik ve aile anlayışının yıkılması temel amaçlar arasındadır.
    *Dinler yok edilmelidir, din kavramı ortadan kalkmalıdır.
    *İnsanlar arasında Dünya Vatandaşlığı kavramı yaygınlaştırılmalı ve kimlikler yok edilmelidir. (Cibran'ı en çok mutlu eden, belki de bu teklifi kabul etmesine sebep olan madde bana öyle geliyor ki bu maddedir.)

    Bu ve buna benzer maddeler ışığında eserler ortaya koymaya başlamıştır Cibran. Basılan eserleri hızla tükenmektedir. Satış propagandaları işe yaramış, hedefe ulaşma yolunda hızla ilerlemektedirler. Toplumda bir takım sorunlar patlak vermeye başlamıştır. Cibran'ın da birliktelik kurduğu -net bilgi değil, benim duyduğum 12- evli kadın, ve daha bir çok evli kişi evliliğini sonlandırma kararı almıştır. Bir kişiye bağlı kalmayı saçma bulup ve aile kurumunu gereksiz görenler yaygınlaşmaya başlamış, boşanmaların ya da aldatmaların önüne geçilemez hale gelmiştir. İnsanların din öğretilerine başkaldırması ve bunu toplu bir hareket halinde sürdürmesiyle din kavramı tamamen yıkılmaya başlamıştır.
    SONUÇ: Cibran kilise tarafından önce aforoz edilir sonra sürgüne gönderilir.

    ***Kısa bir özet geçip konuyu toparlayacak olursak işin aslı şudur; Cibran'ın yaşadığı gurbet hayatında aldığı belli yaralar vardır ve kalemi de oldukça güçlü biridir. Bunun farkına varan Amerika ona ideolojilerini aşılayıp kalemini satın alır. Sonuç olarak her iki taraf da kazanır.

    Bu durumda sıkıntı görenler de olacaktır, ne bunda gayet normal diyenler de. Ben bu konuda şahsi bir yorumda bulunmayacağım, yorum hakkı sizlerin olsun..

    Peki bu kadarıyla bitiyor mu? Hayır... Arap Edebiyatında şöyle bir gelenek vardır; her bir edebiyat akımı için ülkelerde dernekler kurulur ve eski eserlerin canlılığını koruması adına çalışmalar yürütülür. Ancak ne var ki Mehcer Edebiyatının dernekleri tüm ülkelerde bir anda kapatılır, üstelik diğer derneklerde hiç bir problem yokken. Bu büyük bir problemdir, çünkü bu kişilerin eserleri basılmaya devam edilmeli, unutulmamalıdır. Benim de üniversitede kitaplarını bizzat ders kitabı olarak okuduğum Hüseyin Yazıcı isminde bir Arap Edebiyatı uzmanı ne hikmetse bir anda Amerikaya gider. Uzun süre orada kaldıktan sonra devasa bir tez ortaya koyar. Konu: Mehcer Edebiyatı. En çok üzerinde durulan isim: Halil Cibran. Ve tezde bunların hiçbirisinden bahsedilmez. Cibran, gurbette ömrünü geçirmek zorunda olan, türlü baskılara ve eleştirilere maruz kalmış, tek derdi edebiyat olan, buna rağmen türlü sıkıntılar çekmiş bir yazardır... Okusanız Cibran'a acırsınız. Kendi düşüncelerini neden Amerikada yazma ihtiyacı duydu diye insan düşünmeden edemiyor.

    --------------------
    Ve son olarak ERMİŞ kitabına bir kaç cümlelik yorumda bulunup konuyu noktalayacağım. Kitabın orijinal adı NEBİ'dir. Yani peygamber demek. Ancak zannediyorum ki tepkilere yol açmaması açısından ya da farklı sebeplerden dolayı öyle uygun gördükleri için Türkçe'ye "Ermiş" olarak çevrilmiştir. Arapça'da Ermiş kelimesinin onlarca karşılığı varken yazar neden peygamber anlamına gelen bir kelime tercih etmiş o da ayrı bir tartışma konusudur. Kitapta benim en çok dikkatimi çeken nokta şu idi. Ermiş sıfatına sahip kişi yani El Mustafa, yıllardır kaldığı kentten eve döneceği zaman halk tarafından durdurulur ve kendisine çeşitli sorular yöneltilir. Oldukça bilgili, görmüş geçirmiş, feleğin çemberinden geçmiş nitelikte birisi olan Ermiş, yöneltilen her bir soruya şiir niteliğindeki cümleleriyle yanıtlar vermektedir. Aşk, evlilik, güzel, özgürlük, suç, ceza nedir gibi onlarca soruya cevap verdikten sonra, "Din nedir?" sorusuna cevaben "Bugün başka bir şeyden bahsettim mi ki? diye cevap vermesidir.

    Din kimilerine göre gerçekten de budur, güzellikle yaşamak, kötülükten uzak durmak, ahlaklı olmak. Ama bu anlayışın kilise ile çok uyuşan bir yanı yoktur, çünkü kilisenin ve kutsal kitabın insanlara aşıladığı belli din öğretileri vardır. Cibran bu sözüyle tüm bu anlayışın önüne geçmiştir ve kilisenin tepkisini çekmeye başlamıştır. Kitaptan bu örneği yukarıda anlattıklarıma istinaden, kendisine sunulan ideolojiyi kitaplarına nasıl işlediğini belirtmek ve biraz daha somutlaştırmak adına verdim. Sizler dikkatle okuduğunuzda buna benzer bir çok şeyin farkına varırsınız zaten. Ben ilk okuduğumda tüm bunlardan habersiz olduğum için pek farkına varamamıştım, ancak şimdi okuduğumda anladığım şeyler çok daha farklı oluyor.

    // Kitapla alakası yok ama Cibran ile aynı durumda olan hepimizin de çok iyi tanıdığı bir yazar daha var; Amin MAOLUF. Anlattığım çoğu şey onun için de geçerlidir. Ölümcül Kimlikler kitabında konuya hiç vakıf olmamama rağmen onun da kimliksizlik savunması, kendisini Cibran'a çok benzetmeme sebep olmuştu. Zaten araştırdıktan sonra onun kaleminin de Amerika elinde olduğunu öğrendim. Onun kitaplarını okurken de bu anlattıklarımı göz önünde bulundurarak okuduğunuzda önceden fark etmediğiniz sonradan gözünüze çarpan çok şey olacaktır. //

    Bu ikinci incelememde, diğerini sildiğimden beri yaptığım araştırmaların sonuçlarına genel hatlarıyla değinmeye çalıştım. Buna rağmen biraz uzun oldu. Sonuna kadar okuyanlara vakitlerini ayırdıkları için teşekkür ederim. Bol kitaplı günleriniz olsun...
  • Bu şimdiye dek yaptığım en iyi, en doğru şey ve bu yolun sonu, şimdiye dek hiç bilmediğim kadar güzel, çok güzel bir uyku.
  • 128 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Acizane tercümesini yaptığım bu kitap, özellikle yüreği Mescid-i Aksa için çarpan genç nesile cesaret veriyor. Hz. Ömer "Sen İslam'ın cephelerinden bir cephede bulunuyorsun, dikkat et orayı kimse işgal etmesin" buyuruyor. Bu buyruğu en güzel biçimde temsil eden Macide'nin bazen komik, bazen hüzünlü ve bazen de öfke dolu hayat hikayesini Yoldaki Mühendis'ten dinlemeniz sizlere çok şey katacak. İçimiz nice Macide ve İsmail'leri yetiştirebilmek duasıyla... Keyifli okumalar (:
  • 163 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Bu nasıl bir kitaptır... Simdi bitirdim ve yüreğime bir öküz oturmus gibi oldum. Boğazımda bir şeyler düğümlendi. Ne konusmak istiyorum ne de baska bir sey... Durup düşünmek. Neden? Belki de kendimden epeyce seyler buldugum bir kitap oldu.
    Kitabin ortalarina dogru guzel ama neden bu kadar abartılmış ki dedim. "Vadideki zambak" ya da "Genc Walterin ızdırapları" tarzinda bir kitap işte dedim.
    Fakat finali oyle bir yaptı ki Türk bir yazar da bu duzeyde yazabilirmiş diye düşündüm. Sayfası az olmasina ragmen en cok alinti yaptığım, en uzun inceleme yazdığım eser olması benim icin ne denli değerli olduğunun göstergesi.