• Puslu Kıtalar Atlasına olan hayranlığım devam ederken 1K Afyon buluşmasında seçtiği kitapla muhteşem bir eser okumamıza vesile olan Uğur Ukut'a teşekkür etmeden başlayamayacağım incelememe.
    Artık kitap okurken yorulmak isteyen, sorgulamak isteyen ,kurguyu gerçek yaşamımın içinde hissetmek isteyen biri olarak fazlasıyla yordu ve yetti bana bu kitap.
    Merak bir işin sonunu görebilmek için gerekli bir unsurdur,satırlar akıp giderken acaba nereye bağlayacak diye düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz.
    Satır aralarına gizlediği manaya kitabın son cümlesinde
    ulaşabiliyorsunuz.Konuşmanın bir ihtiyaç olarak görüldüğü şu çağda susmanın varılabilecek son nokta olması...
    Hakikati gördükten sonra kör olmak, gerçeği duyduktan sonra sağır olmak artık Hakk'a ulaştıktan sonra Hakk'tan geldiğini, Hakk olduğunu anlayabilmek..
    Eflatun görmüş,işitmiş,anlamış ve susmuş.Çünkü artık en güzel mertebeye ulaşmıştı.(Ene'l Hakk)
    Eflatun karakterinde yazarın kendisinden izler de yok değil.
    En azından bir röportajını okuduktan sonra buna inancım daha da arttı.
    https://www.haberturk.com/...elik-harekatindaydim

    Kitabın içerisindeki Kalın Musa'ya ise fazlasıyla güldüm.Bulduğu civcivi besleyip, adına Zümrüdüanka deyip, yiyeceği günü hayal edip yiyememesi hem gülünç hem düşündürücü.
    İnsanoğlunun yaşamı yanlış anlamasının en güzel hüsran örneği belki de, Kalın Musa.
    Davut,Asım,Pertevelli hepsinin Neva'ya aşık olup yalnızca Davut'un vuslata erebilmesi, aşkı doğru anlamış olmanın bir sonucu bana kalırsa.
    Neva:ses,seda,makam,ahenk demekmiş.
    Hakk'ın sesi Neva,aşkın sesi Neva.
    Müziğin haram sayıldığı o dönem ancak bu kadar güzel eleştirilebilir,kurgulanabilir.
    Kitabın son sayfalarında Tağut ve Davut'u karşı karşıya getirmek, eğrinin yanına doğruyu koymak...
    Karakterlerin isimlerini biraz araştırdıktan sonra taşlar yerine daha sağlam oturuyor.
    Kitaptaki karakterler bu kadar sınırlı değil ama hepsini burada tek tek alırsam uzun sürecek.
    Kitabın diline gelecek olursam evet fazlaca Osmanlıca kelime,yoğun bir anlatımı var ama odaklanma problemi yaşamadığınız takdirde bağlamdan çıkarılabilecek,anlaşılabilecek nitelikte.
    Bırakın kendinizi kelimelerin kollarına,masalın içinde yürümemek mümkün değil.
    Üzerine daha bir sürü şey söylemek mümkün elbette ama belki de susmak anlatmanın tek yoluydu sözleri üzerine bu kadar kelime fazlasıyla fazla :)
    Kesinlikle okumalısınız.
    Manayı bulabilmeniz dileğiyle,
    Hakikati Hakta bulabilmeniz dileğiyle,
    Dünyaya kör Hakikat'e aşık olabilmeniz dileğiyle...
  • İlköğretimi, okul derecesi olarak “ilk beşte” bitiren bir öğrenci olarak ortaokula kaydım yapılmıştı.
    Orta okulda her derse ayrı öğretmenin girmiş olması beni -az da olsa- derslerden soğuttu. Zira her öğretmen ayrı bir karakterdi ve bu durum beni yoruyordu. Ergen aklımla hem kemdimle hem de öğretmenlerin karakterleri ile cedelleşip durdum. Nihayet -iyi bir derece ile olmasa da- ortaokulu da başarılı bir şekilde bitirmiştim.

    Liseye, yani dokuzuncu sınıfa geçince; sıkıcı ve baskıcı bir ortaokul yıllarından sonra liseye yeni bir baslangıç için kolları sıvadım.

    Dokuzuncu sınıfın ilk yazılı/sözlü dönemlerindeyik. Anıt Çay Bahcesi'nde sınıftan bir arkadaşımla, tarih dersi çalışıyorduk. Ders çalışırken bir yandan simit yiyoruz, bir yandan da çayımızı duyumluyoruz.
    Ben çalışmamı bitirdim, arkadaşım "EZBER" yapmaya devam etti.
    Arkadaş, ezberini yaparken solcu olarak bildiğimiz bir ağabeyimiz, bizim masaya yanaştı ve arkadaşıma bizim şiveyle "ula ne oxisan?" diye sordu.
    Arkadaşım "Abe ...savaşının kazananlarıni ezberliyem" dedi.
    Solcu abi "Ula ehmak! Savaşın kazanani mi olır oxlım? Bu xocalar sızi kandırıp durilar" dedi ve söylene söylene yanımızdan uzaklaştı.

    Ertesi gün Tarih Öğretmenimiz bir arkadaşımızı sözlüye kaldırdı ve "...savaşının kazananlarını say, bakalım" dedi.
    Ben de konuşmak içün söz istedim öğretmenimden ve "Hocam, savaşta her iki taraf da kaybeder. Neden biz 'savaşın kazananları' diye ezberliyoruz ki?" dedim. Öğretmen "Def ol dışarı, geri zekalı...!" deyince; ne olduğuna anlam veremeyen surat ifademle sınıfı terk ettim.

    Bir sonraki dersimiz matematik idi. Öğretmen içeri girdi, yazılı sonuçlarını tek tek okurken -kasıtlı olarak- listenin en sonuna benim yazılı sonuç kağıdımı getirmişti ve “Mahmut, 10 üzerinden 10 aldın ama ben sana 5 veriyorum" dedi.
    “Neden?" diye sordum.
    “Tarih Öğretmenine sorduğun sorudan dolayı senin geri zekalı olduğunu anladım ve kopya çektiğine kanaat getirdim." dedi.
    Asıl geri zekalı o idi, çünkü o sınavda 10 alan tek öğrenci bendim. Kimden çekebilirdim ki?
    Bununla kalmadı tahtaya, yanına çağırdı ve beni yaklaşık olarak 10-15 dakika merhametsizce dövdü.
    Öğretmenlere olan inancım gittikçe azalıyordu ve öğrenmeye karşı da soğumayabaşlamıştım.

    Yaşadıklarım sadece bu mu, sanıyorsunuz?Hayır!
    Müzik Öğretmenim ve Edebiyat Öğretmenim Diyarbakır şivesiyle dalga geçerdi ve iğrenç/başarısız bir şive taklidiyle bizi taklit etmeye çalışırlardı, yani bundaki amaç bizi aşağılamaktı.

    * Edebiyat Öğretmeni, dışarıdan şehrimize misafir gelen öğrencilere yüksek notlar, bizlere ise hep düşük notlar verir dururdu.

    * Biyoloji Öğretmenimiz sürekli raporluydu. Eşi, bürokrattı ve öğretmenimiz kolaylıkla bu uydurma raporları alabiliyordu. O şehir senin bu şehir benim gezer dururdu, kadın.

    * Beden Eğitimi Öğretmenimiz -her güzel havada- derslerinde bize futbol ve voleybol topları verirdi. Kendisi de bahçenin bir köşesine çekilir "sigara içerdi!" (Evet, beden eğitimi öğretmeni ve sigara!)
    Yağışlı veya soğuk havalarda ise dersliğimizdeydik ve bu derslerde, o yaşımıza rağmen "deve cüce" oynatıp dururdu bize. Ders süresince oynardık bu -sözde- oyunu. Oturup kalkmaktan kaba etimiz acırdı.

    * Kimya öğretmeni mülayim bir adamdı. Zira her akşam alkollü içecek içtiği için okula ‘akşamdan kalma’ vaziyettte gelirdi ve yirmi dakika ders anlatıp geriye kalan sürede ise bizi serbest bırakırdı, yani sessizce oturmamızı isterdi bizden.

    Ve diğerleri...vesaire

    ****
    Öğretmenlere olan inancım azaldı da azaldı. Bir gün Fizik Öğretmenine "Hocam sizi seviyorum ama diğer öğretmenlerden nefret ediyorum ve onları Allah'a havale ediyorum..." dedim.
    Zira "Öğretmenim canım benim, sen bir ana, sen bir baba..." yalandı.
    Babalık kısmını Matematikçi'den ziyadesiyle gördüm(dayak kısmını sadece) ama birçok öğretmende, anneliğe ait olan o güzelim merhamet duygusunu ve eğitme aşkını hiç göremedim!

    Onlara beddua ediyordum. Keşke bedduam tutmasaydı. Zira bitir yıl sonra;
    * Müzik öğretmenim göğüs kanseri oldu. Dört Diyarbakırlı Arkadaş, onun evinin penceresinin önüne kadar (zemin katta oturuyordu) 'geçmiş olsun'a gittik.
    Öğretmenim "Mahmut hakkını helal et" dedi. Ben de onun bizi taklit ettiği gibi, yani başarısız ve iğrenç bir şive ile "etmiyem!" dedim ve oradan çekip gittim.
    (Sosyal platformlarda buna benzer aşağılamalara -sözde komik videolara- denk gelmişsinizdir. Hala insan olamamanın verdiği bir şey olsa gerek!)

    * Vatansever Edebiyat öğretmeninin(!) eşi zimmetine Devlet’in(halkın) parasını geçirmesi nedeniyle açığa alınmıştı ve öğretmenimiz de daha Doğu'ya sürüldü. Ceza o öğretmene miydi, yoksa daha doğuda olanlara mıydı? Bu tartışılır!
    (Doğu illerinin sürgün yeri oluşu da ayrı bir ülke ayıbı!)

    * Biyoloji Öğretmeni başka bir şehire "öğretMEyen" olarak atandı, biz de okulca ondan kurtulduk. Orada da raporlar alarak okula gitmediğine eminim!

    * Matematik öğretmeninin arabasının kaporta ve tekerlekleri her ne hikmetse hergün patlatılıyordu ve bir gün arabasını zararına satmak zorunda kaldı.
    Aynı haftalar da matemetik öğretmeni, okulda hızını alamayıp dışarıda da -karşısındaki öğrenciymiş gibi- oturduğu kahvehanede, genç yaşlardaki birkaç kişiye de bize davrandığı gibi kaba davranmış. O gençlerden fena halde dayak yemişti o gün. Ve o günden sonra biz öğrencilere karşı çok kibar biri oluverdi. Zira öğretmenimiz, yediği dayaklar yüzünden okuldaki bazı fırsatçı öğrenciler tarafından rezil rüsva edilip ve alay konusu haline getirilmişti. Öğretmen bize bu durumun bir umut olduğunu fark etti " O da dayak yiyebiliyormuş!" ve öğretmenimiz duruldu da duruldu.
    (Ne kadar ayıp bir şey; dişünsenize! “Dayak atma ve öğretmen” “Dayak yeme ve öğretmen” kavramlarının yanyana gelmiş olması. Ve ne kadar da hazin bir durum!)

    .....'vesaire' deyip diğer öğretmenleri anlatarak sizi daha fazla sıkmamış olayım.

    ***
    * Okullardan/ülke eğitiminden nefret eden ve amaçsız genç bir nesil mezun ettiler.
    Eğitime “Anasının yavrusu” olarak başlayan gençler, bu kutsal toprakların pısırık gençleri olarak mezun oluyordu.

    Okul bitti ve bir dershaneye yazıldım.
    Ezberci bir sistemde yetiştirilmemiştim, çünkü o yediğim dayaktan sonra sınıfıma, derse girdiğim yoktu. Derslere girdiğimde de dersi dinlediğim yoktu! Okul zamanımın yarısı, folklor, tiyatro, koro ve futbol ekiplerinde bulunmam nedeniyle hep etkinliklerde geçti zaten. Bu yüzden dershanede anlatılan herşeyi çok iyi öğrenebilmiştim ya da çok iyi ezberletebilmişlerdi, bilmiyorum?
    Okulu sondan ikinci olarak bitirdim ama sınavda bölge derecesi yapmıştım.

    Bazen kendimle dalga geçip “İyi ki; Matematik Öğretmeni beni dövmüş, yoksa ben de o ezberci sistemin, hiçbir şey öğrenemeyen bir malzemesi olacaktım” diyorum.

    Sadece ben mi "gerçek hayat bilgisini", tarihi, coğrafyayı, felsefeyi...dışarıda (Ailemizden, sokaktan, dershaneden, arkadaş çevresinden) öğrendim sanıyorsunuz?
    Hayır, o dönemde birçoğumuz bu yollarla öğrendik.

    * Eğitimdeki tek suçlu öğretmenler mi sanıyorsunuz?
    Hayır, eğitim sistemi çürük ve sistemin içi boştu.
    * Ailelerimiz de ”Eti senin, kemiği benim" diyerek çocuklarını okullara yollarken "Beyin, akıl, edep... de benim" deselerdi bize bunları yapabilirler miydi? Ailelerimiz de suçluydu!

    ***
    Şu an herşey yoluna girdi mi sanıyorsunuz? Hayır, bildiğiniz gibi; Eğitim sistemimiz, eskisine oranla daha çürük ve içi hala boş.

    Şimdilerde;
    Aileler, bizi eğitim kurumlarına teslim ederken "Eti sizin, kemiği ise bir sosyal ve kültürel mesajı olmayan dizilerin ve onların sapkın idollerinin..." dercesine çocuklarını belirsizliklere terk ediyorlar.
    Henüz kreş seviyesindeki (3 ve daha büyük yaşlarda) çocuklarını, yuvalarından atıyorlar/atıyoruz.

    Baba ocağı, fakir ve yangın yeri. Ana kuçağı soğuk ve merhametsiz.

    Sistem, her daim hastalıklı ve hantal.

    Çürük ve boş sistemde büyüyen/yetişen biz ebeveynler bu cahilliğimiz ve kültürel boşluğumuzla daha kötü ve acımasız bir sisteme yavrularımızı emanet ediyoruz.
    Pardon, BAŞIMIZDAN DEF EDİYORUZ!

    Geleceğe ilişkin umudumuz var mı? Var!
    Zira Allah'tan umut kesilmez.

    SAYGILAR...
  • Taht Oyunları serisini okurken ömrüm bitecek sanırım buna inancım her geçen gün artıyor :’)

    Bu seride en sevdiğim şey sanırım mekan tasvirleri. Gerçekten okurken mest oluyorum, gözümde canlanıyor her şey. Kendimi Arya ile kaçarken, Joffrey’nin yüzüne tükürürken ya da Tyrion ile bir kadeh şarabı paylaşırken hayal edebiliyorum. Tyrion’ı ne denli sevdiğime de birazdan geleceğim :’)

    Seride henüz iki kitap okumuş olmama rağmen şunu söyleyebilirim ki seriyi okumak çok zorlu. Sürükleyici ama akıcı değil. Ve bu bana göre çevirinin berbat oluşundan kaynaklanıyor. Jon Snow’u Jon Kar olarak çevirmesi benim gözümde zaten berbat bir olaydı ama yapılan açıklamalar sonucu hadi bir nebze dedim ( yinede kabullenmedim ). Lordların piçleri hangi diyarda doğarsa oranın soyadını alıyor ki piç olduğu belli olsun. Ve seride de piç olan herkesin soyadı Türkçeye çevrilmiş. Dediğim gibi bu detayı kabullenemiyorum. Buda yetmezmiş gibi kitapta çevrilen isimler var. Şalgam, Şebboy ? Pardon ? Bırakında bir zahmet Turnip ve Gilly olarak kalsınlar. Bir ismin Türkçe karşılığı olması onu çevirmek için yeterli kıstas mı acaba ? Bundan sonra bana da Irmak değil River diyeceksiniz o zaman gençler ona göre -.-

    Kitapta sevmediğim bir diğer şeyde yaş. Evet yaş. Bana karakterler fazla küçük geliyor. Robb 15 yaşında ve bir savaşı kumanda ediyor. Bran 8 yaşında ve Kışyarı’nda bulunan tek erkek Stark olduğu için ( Rickon daha 4 yaşında ) babasının koltuğunda misafirleri karşılıyor ve bunu oldukça resmi bir şekilde yapmayı başarıyor. Arya 10 yaşında ve kendini herkesten sakınabiliyor. Evet bunlar olabilir ama bu yaşta değil bence. Dizide bütün karakterler 3 yaş büyütülmüştü ve bu benim hoşuma gitti. Keşke kitapta da bu kadar küçük olmasalardı dedim.

    Kitapta Daenerys sadece iki bölümde vardı bu beni bir miktar üzdü çünkü okumayı en sevdiğim bölümler Tyrion ve Daenerys bölümleri. Ama onun eksikliğini Tyrion gideriyordu bu kitapta. Tyrion bölümlerine bayıldım demek bile yetersiz kalıyor benim için. Bu adam İblis lakabını sonuna kadar hak edecek kadar keskin bir zekaya sahip.

    Kitap oldukça durağan başladı. Taht Oyunları’na kıyasla daha durgundu fakat sonlarına doğru oldukça heyecan verici şeyler olmaya başladı. Muhtemelen Kralların Çarpışması Kısım II oldukça heyecanlı geçecek.

    Aslında yazmak istediğim çok şey var. Bayıldığım, sitem ettiğim. Ama seri öyle bir seri ki neye sitem ettiysem, neye bayıldıysam spoiler içeriyor. O yüzden ben sadece bu seriyi okuyun demekle yetineceğim.
  • Bozkırkurdu okul yıllarında öfleye pöfleye okumaya çalıştğım bir kitaptı. O zamanlar da revaçtaydı Herman Hesse şu anki gibi. AFA yayınları diye hatırlıyorum, bütün kitaplarını basmıştı. Sidharta'yı okuduktan sonra elime almış ama sıkılmıştım kitaptan. Paul Muad'dib Beyin #25515888 yorumundan sonra tekrar aklıma geldi ve açtım kapağını. Hiçbir şey hatırlamıyormuşum gerçekten de.

    Kitabın başı Tutunamayanları hatırlattı bana. Ondaki gibi ikinci elden anlatılan bir hikaye. İlk önce kahramanımız olan Harry Heller'in (Hermann Hesse'yi andırıyor evet, yazar bunu saklamaya kalkmamış) evsahibinin yeğeninin gözünden inceliyoruz bu karakteri, yani bozkırkurdunu. Daha sonra Herman Heller'in notlarını okumaya başlıyoruz. Arada kendisine verilen bir broşür var "Bozkırkurdu Üzerine İnceleme" diye. Bir 20-30 sayfa bu psikoolojik tahlillerle dolu incelemeyi okuyoruz. Çoğu kimse için burası kitabı bırakma yeri. Ama kitabın da içerik olarak en doyurucu bölümü aynı zamanda. Daha sonra okuyacağımız 150 sayfalık macerada da Hermine (Evet bu da Herman'a benziyor) Maria ve Pablo üzerinden bozkırkurdunu incelemeye devam ediyoruz. Bazı şeyler fark ediyoruz ara sıra, sonra bunların zaten baş tarafta verilen inceleme içinde anlatıldığını fark ediyoruz.Sona doğru herşey karışıyor ve kitap bitiyor:) İsterseniz detaylı olarak bakalım elli yaşına merdiven dayamış Harry Heller'in hikayesine.

    Böyle bir eser için spoiler ibaresini kullanmak ne kadar doğru olur bilmiyorum. Bu belki de Raskolnikov'un cinayet işleyeceğini söylemek gibi bir şey. Ama yine de, içerik hakkında bilgi edinmek istemeyenlerin bundan sonrasını okumaması gerektiğini söyleyebilirim. Bozkırkurdu Harry Heller'in kendisine biçtiği karakter. Eşinden boşanmış, yaptığı seçimlerle kariyerinde düşüş yaşamış birisi Herman. İçinde iki kişilik var kendisine göre. Birisi orta sınıf burjuvazisinden kopamayan, gerektiğinde kibar ve uyumlu olabilen, ayakları sağlam bir şekilde basan insan kısmı. Öbür kişilik ise diğerinin sahteliklerinden tiksinen, özgürce dolaşmak, istediğini yapmak, toplum normlarına boşvererek sınırsız bir özgürlüğe sahip olmak isteyen, belki de su üzerinde yürüyen, kurt kısmı. Kitap içinde yer yer bu kişilik çatışmalarını görmekteyiz.

    Ama sadece bundan ibaret değil Bozkırkurdu. Başta yapılan incelemede bu çift kişilik tanıtılıp her insanda benzer şekillerde (kurt yerine maymun ya da balık vb.) az ya da çok olabileceği açıklandıktan sonra, bu görüş komple yadsınıyor. İnsanların iki değil, yüzlerce belki binlerce değişik parçadan oluştuğu ve bunların çeşitli zamanlarda farklı şekillerde yüzeye çıktığı söylenip, kendini bozkırkurdu ile özdeşleştiren okuyucu ortada bırakılıyor. Daha sonra kitabın sonunda kadar farklı şekillerde okuyucunun kafasına kazınıyor bu görüş.

    Değişik fikirler arasında sürekli dolanıyoruz kitap boyunca. Örneğin kitabın başında intihar için kendine 50 yaş hedefi koyan Harry Heller, ortalara doğru- Broşürü okuduktan sonra- kurt olan kişiliğinin üstünlüğü devralmasıyla birlikte, intiharı düşüneceğini söylüyor. Ama buna da cesaret edemiyor ve kurtuluşu Hermine'nin kollarında buluyor.Yine içindeki bozkırkurdu birine bağlı olmaktan özenle kaçmasına rağmen Harry Hermane'nin verdiği emirleri uygularken olağanüstü bir şekilde rahatlıyor. Zevk alıyor kumanda edilmekten.

    Kitabı alırken belki klasik bir bölünmüş kişilik tahlili okuyacağınızı düşünüyorsunuz (Ya da bir kurtadam hikayesi için aldınız:) Ama bu kadarcık bir kitaba oldukça fazla şey sığdırmış Hermann Hesse. Çeşitli temalar var, Ciddiyet ve Mizah zaman kavramı üzerinden karşılaştırılıyor ve (Goethe'nin de katkılarıyla) fazla değer vermeyerek, mizah ön planda tutuluyor. 1920'lerin ortalarında ikinci dünya savaşını öngörüyor Herman Hesse ve savaş karşıtlığı ve o dönem burjuvazisinin yancı görüşü kitabın bir çok yerinde sergileniyor. Müzik, Ölümsüz Ustalar yine diğer farklı temalar. Aslında bu temalar üzerinden kendi görüşümüze aşırı önem vermemizi de eleştiriyor Hesse. Daha aklıma gelmeyen bir çok şey var. Kitabın bir yerinde, telsiz/radyonun yeni icat edildiği o dönemde, ilerde geçmişteki insanların konuşmalarını alabileceğimiz bir cihazın var olacağının bile bahsi geçiyor (Radyo da başka bir tema zaten)

    Daha önce dediğim gibi dolu bir kitap yazmış Hermann Hesse. Ciddiyetle mizah arasında, saf gerçeklikle sürrealizm arasında, münzevilik ile hedonizm arasında, kurtla adam arasında salınıp duruyor sürekli. Herkes için farklı zamanlar var diyorlar bazı kitapları okumak için. Ne kadar doğru bilmiyorum ama, ben şu anda verebildim kendimi bu kitaba tam manasıyla ve tekrar okumam gerektiğine de inanıyorum hala. Tekrar okuyunca bu kitaptan yeni bir şeyler çıkaracağıma inancım tam. Herkese, her dönemde bir şeyler katabilecek, okunması gereken bir eser Bozkırkurdu. Teşekkürler.
  • Zamandan bahseden, zamanın değişkenliğinden söz eden, zaman felsefesinden söz eden büyük bir kitap. elbette yalnızca zamandan bahsetmiyor. bazı ideolojilerden de söz ediyor, bu ideolojileri de bir karakterde vücut buldurarak bize sesini duyuruyor.

    karakterleri tek tek ele alır mıyım bilmiyorum fakat öncelikle zaman mefhumundan söz etmek istiyorum. aristo mantığından da söz edeceğim fakat bu mantıktan söz ettiğini ufacık bi çıtlattığı bir alıntıyla başlayayım:

    " bu kahvede neler konuşulmazdı?tarih, bergson felsefesi, aristo mantığı, yunan şiiri, psikanaliz, ispritizma, alelade dedikodu, çıplak hikaye, korkunç veya meraklı macera, günlük siyasi hadise, birbiriyle sarmaş dolaş biri öbürünü bırakarak, çok yüklü, beraberinde her rast geldiğini taşıyan bir bahar seli gibi kabarık bu konuşmada beyhude..." diye devam eden bir pasaj vardı eserde. sayfasını yazmadığım için kitaba geri dönüp baktığımda hemen bulamadım.

    evet, bu kitapta, bu kahvede konuşulan aristo mantığından söz edilmişti, o açık. aristo mantığında zaman'ı konuşalım öyleyse.

    aristo'nun zaman kavramına bakışını bundan heralde bir 4 yıl evvel okumuştum. hala şu aklımdan çıkmaz: " hiçbir şey olmasaydı zamandan söz edemeyecektik. geçmiş zaman olmayacaktı. haliyle şimdi de olmayacaktı. gelecekten de söz edemeyecektik." minvalinde bir şeyler söylüyordu. töz kavramına doğru bir giriş için böyle güzel bir giriş seçmişti bence. tabii aristo buna töz demez. töz daha başka bir şey. o zamanla birlikte var olmayı da irdeliyordu. varlık, zamandan bağımsız olamaz. zaman da varlık olmadan söz edilebilir bir şey olamaz. öyleyse nasıl var olmuştur? sorusunu irdeliyordu.

    ahmet hamdi tanpınar buna şu sözüyle katıldığını ifade ediyor, belki katılmıyor da kendi gözüyle bir açıklama getiriyordur. o sözü, saat ustası nuri efendi'nin, halit ayarcı'nın ifadesiyle feylosof nuri efendi'nin ağzından iletiyor.

    "saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır. bu da gösterir ki zaman ve mekan insanla mümkündür."

    bu eserde tanzimat'ın sonlarından cumhuriyet'in ilk yıllarına kadar güzel bir geçiş tasvirini okuyoruz. abdülhamit'in dönemini çok kasvetli, yaşam sevincinden uzak bir dönem olarak ifade eder. hatta toplumdaki, etrafındaki herkes için böyle bir tanımlamada bulunur. o sıralar herkes bedbahttır.

    eser, herkesin tahmin ettiği gibi modern zaman eleştirisi yapıyor. modern zamanda var olan çarpıklığı ifade ediyor. hatta modern zaman diyalektiği desek daha doğru. halit ayarcı bu çarpıklığın baş kahramanı. hayri irdal bu çarpıklığın jurnalcisi. o dışarıdan masumane bu fikirleri duyan, işiten, tartan, otomatlaşmamış biri. sahici bir insan yani. halit ayarcı'nın tabiriyle " canlı bir insan".

    modern zaman eleştirisini herkes fark ediyor o yüzden burdan çok söz etmeye gerek yok ama "bazı kurumların boşunalığı" üstüne konuşmak gerekiyor gibi geliyor.

    eserin adını aldığı " saatleri ayarlama enstitüsü" baştan beri hayri irdal'ın dediği gibi " ne diye var halit bey?" bir numara çevriliyor ve ordan saati öğrenebiliyorken neden böyle bir kurum var?

    halit ayarcı türlü alicengiz oyunları ve laf cambazlığıyla birlikte bir şekilde var olması gerektiğine olan inancını ifade ediyor ama kesinlikle akla yatkın bir sebep bile bulamıyordu. artık zamanla perişanlığın ve sefaletin içinde olduğu bu zaman diliminde hayri irdal bu kurumun içinde kendisine bağlanan maaşı bırakamadığı için inanmadığı bu iş için hem harap oluyor hem de halit ayarcı'nın ısrarlarıyla inanmaya mecbur oluyordu.

    teftişe gelen adamlar da bu kurum için daha fazla büro daha fazla insan çalışması gerektiğini daha yeni ve geniş binalarda bu "ehemmiyetli" işin devam etmesi gerektiğini söylüyordu. "ilan edilerek bu mükemmel işi duyurmak" gerektiğine inanıyorlardı.

    hakikaten bir işlevi olmayan bu kurumda " örgü ören katipler, dedikodu yapan adamlar, maaşını tıkır tıkır gelmesini bekleyen memurlar" vardı. eserde kahve yapan kapıcı şöyle diyordu:

    " hayri bey, ben de talihime şaşırıyorum. öldüm de cennete mi geldim? piyango vurdu resmen talihime hayri bey"

    hiçbir iş yapılmıyor ve hayri bey de bunun farkındaydı ama " ne işimiz var? yaptığım tuttuğumuz bir iş değildir buna inancım yok" dese de halit ayarcı!nın türlü dümen laflarıyla mükemmel bir inanca sahip olmuştu en sonunda.

    kapitalizm eleştirisi, kurumların kendi işlerine olmayan saygısı, bazı kurumların boşunalığı falan hakikaten çok yerinde eleştiriliyor ve kapitalizm vurgusu yapılıyor.

    " sae şimdiye kadar vaat ettiğ her şeyi yaptı diyordu. vakıa, şehrin saatleri, ne de hususi saatler hala gereği gbii muntazam işlemiyor. fakat insanlarımız sık sık saate bakmaya ve vakti ölçmeye alıştılart, köylerimize tamamıyla saati sokmadıksa bile saat zevkini soktuk. bugün bir milyon köylü çocuğunun kolunda bizim sattığımız oyuncak saatler var! bu demektir ki büyüdükleri zaman saatleme bankamızın gösterdiği kolaylıklar sayesinde hepsi birer saat sahibi olacak. hiçbir faydası olmasa başları sıkıştığı zaman rehine verebilecekleri veya satabilecekleri az çok para eder bir malları bulunacak demektir. saat süsünü kadınlarda bilezik şeklinden çıkarttık. alelumum mücevher süslere tatbik ettik. bilhassa bizim icadımız olan saatli jartiyerler bütün dünyada rağbet kazandı. siz bu jartiyer taşıyan binlerce hanım var. dünyanın en zarif hareketiyle yolda eteklerini kaldırıp saatlerine bakıyorlar..."

    kurumun kesinlikle ilgisinin olmaması gereken noktada yaptıkları ticari kurnazlıklar, kurumun kendi işini yapmak haricinde ( ki bi işi yoktur) birçok noktaya gereksiz temasları da eleştirinin, kapitalizm ağında da bir eleştirisidir.

    kapitalizmin en büyük eleştirisi hamdi tanpınar'ın hayri irdal'ı tasvirinde vücut bulur. parası olmayan sefil, üstü başı giyimi tuhaf biridir hayri irdal. yani kapitalizmin insanı nasıl delik deşik ettiğini anlatan güzel bir tasvirdir.
  • Hikâye tamamlama etkinliğinde, farklı arkadaşlarımızın oluşturduğu eserin final sahnesini yazmak bana nasip oldu.

    #25030370

    Bağımsız bir hikâye gibi de okuyabilirsiniz.

    Bu arada, burada yazanların gerçek kişi ve olaylarla hiç bir ilgisi yoktur; tamamen hayal ürünüdür.

    ********

    Evden çıkmadan önce romanımı bir kez daha okudum. ‘Aman Allah'ım, neler yazmışım böyle? Çoğunu ben bile unutmuştum. Tabii ömrüm boyunca hiç unutamayacağım, iddianamede ve sorgu odalarında sorulan o birkaç cümle hariç!’ diye düşündüm.

    Sonra çatı katında bulunan, küçük evimden çıktım ve garajda yer alan bisikletime bindim. Yaklaşık on dakika kadar yol gittim. Bisikletimi bir köprünün korkuluklarına dayadıktan sonra, etrafı çiçeklerle süslenmiş olan o köprüden, altımızda yer alan Amstel Nehri’ne doğru bir müddet bakakaldım. Sonbaharın ilk günleri ve o kara günün yıldönümü idi. Hava bulutluydu. Hatta serin bile sayılırdı. Nehrin, akmakla akmamak arasında kararsız kalmış gibi görünen, bol ama karanlık sularında, çok sayıda deniz aracı dolaşıyordu. Bunların çoğu nehir turu düzenleyen turistik gemilerdi. Zaten Amsterdam denince akla gelen ilk şeylerden birisi meşhur kanallar ise diğeri de az evvel park halinde bıraktığım bisiklet olsa gerek…

    Burası için kanalların ve bisikletlerin şehri diyebilirim. Amsterdam, deniz seviyesinden düşük ve son derece düz bir yerde kurulmuş. Dağı, tepeyi geçtim, yokuş bile yok. O nedenle bisiklet kullanımı çok yaygın. Trafikte, otomobilden çok bisiklet var. İnsanlar işe, alışverişe bisiklet ile gidiyor. Karayolunun yanında bisiklet yolları var. Bisiklet kiralayan dükkânlar var; şehirde yarım milyondan fazla bisikletin olduğu söyleniyor. Kanalın üstünde binden fazla köprü varmış.

    Nehre bakarken, burayı ülkemin hiçbir yerine benzetemiyorum. Benim ülkemde de nehirler, köprüler, tarihi kentler var ama burası daha farklı bir yer. Bulutların arasından sıyrılmaya çalışan güneşi görebilmek için kafamı gökyüzüne kaldırdığım zaman, uçuşan birkaç güvercine takılıyor gözlerim. Çocukken güvercin beslerdim. Daha doğrusu babam beslerdi, bense ona yardım ederdim. Büyük bir tutku idi benim için. Babam demiryolunda işçi idi. Fakirlik içinde büyüdük; fakirdik ama sefil değildik. Güvercinleri tek katlı evimizin üstünde beslerdik. Sabahları onların guruldamasıyla uyanırdım. Ama hayatımdaki pek çok şeyden vaz geçtiğim gibi, o uğraşımı da bıraktım; bırakmak zorunda kaldım.

    Köprünün korkuluklarını ve etrafını çevreleyen çok sayıda çiçek var; rengârenk… En çok da laleleri seviyorum. Onlar da benim gibi, benim ülkemden kopup buraya getirilmişler. Bir nevi memleketlim sayılırlar. Aslında buradaki köprüler birbirine benziyor. Şehrin iki yakasını birbirine bağlayan köprüler; bir zamanlar bizim atalarımızın yaptıkları köprüler gibi köprüler. Zannederim ki, artık insanlığı birbirine bağlayan köprüler dünyanın bu tarafındalar…

    Bugün izin günüm ve ben onun tadını çıkarmak istiyorum. Bu nedenle bisikletime tekrar atlıyor ve yola devam ediyorum. Özgürlük Meydanı da denilen Platz Dam’a varıyorum. Küçük bir balıkçı kasabasıyken, yıllar içinde, kanallar açılarak bir ticaret merkezine dönmüş bu şehrin meydanının adı Özgürlük Meydanı ve gerçekten bu ülkede insanlar özgürler. Platz Dam’ı gören kafelerden birisinin terasına çıktığımda beni yine bir heyecan sarıyor. Çünkü o kız yine orada olacak diye düşünüyorum. Evet, kafede çalışan sarı saçlı, zayıf, uzun boylu kasiyer kız, mavi gözlerini tam da gözlerimin içine odaklayarak bana ‘welkom’ diyor. İtiraf etmem gerekir ki, ilk başlarda bu gözlerinin içine bakma durumunu bana özel zannetmiştim. Halbuki bu coğrafyada insanlar birbirlerini tanımasalar bile selamlaşıyorlar ve mutlaka göz teması sağlıyorlarmış. Sonradan öğrendim. Hoş, adının ‘Kelly’ olduğunu yaka kartından öğrendiğim bu genç ve güzel kız, benim yaşımda biri için sadece bir kalp çarpıntısı, uçup gitmiş gençlikten bir selam olabilir; o kadar…

    Mülteci olarak geldiğim bu ülkede geçen üç yılımın sonunda ayakta kalmayı başardım. Bir akademisyen olarak zaten İngilizcem vardı; buna Felemenkçeyi de ekledim. Bütün bu yaşadıklarım esnasında, geçmişte büyük bir üzüntü sebebim olan evlenmemek ve çocuk sahibi olmamak durumu, benim için bir avantaja dönüşecekti. Elbette ben bunu bilemezdim…

    En iyisi size baştan anlatayım ama önce kahvemden birkaç yudum alıp, yıllar önce yazdığım o bilim-kurgu/fantastik romanın sayfalarını biraz daha karıştırmalıyım…

    İşte buyurun, daha açılış cümlesi bile başıma ne büyük felaketler getirdi. ‘Mevsim sonbahar... Dökülen yaprakların bir yolun sonuna yaklaşması misali biz de artık yolun sonuna ilerliyoruz.’ derken meğer bir yerlere, sonbaharda gerçekleşecek bir çatışmanın gizli talimatını veriyormuşum! İnanılır gibi değil…

    Eylül ayındaki o melun darbe gerçekleştiğinde, ben on beş yıllık bir akademisyendim. Birkaç yıllık bir öğretmenlik hayatımın ardından, sosyal bilimler yüksek lisansına başladım ve sonrasında üniversite kadrosuna geçtim. Ülkesini çok seven bir adamdım hatta haddinden fazla seven… Aslına bakarsanız bugün de artık geride bıraktığım ülkemi seviyor ve özlüyorum. Sonuçta, elma dalından uzağa düşmezmiş. Ancak mevcut siyasi şartlar ve ihtilal komitesinin varlığı benim orada olmamı engelliyor. Yani, özgürlüğün ve adaletin olmadığı bir yer senin ülken olamıyormuş; bunu anladım. O yüzden soydaşlarım arasında özgür olmadan yaşamaktansa, yabancı bildiklerimin arasında özgürce yaşamayı tercih ediyorum. Çünkü insan özgürse insandır; onun dışında kaynağı ne olursa olsun bütün totaliter sistemler insanlığa aykırıdır…

    General ve ekibinin gerçekleştirdiği darbenin ardından tutuklamalar, gözaltılar, işten atmalar başladı. Açıkçası kendi adıma bir olumsuzluk beklemiyordum. Evet, darbeyi gerçekleştiren zihniyete muhaliftim ancak sonuçta kanun dışı hiçbir şey yapmamıştım. Fikirlerini yazarak dile getiren, akademik hayatına siyaseti sokmayan bir adamdım. Zaten yayınlanmış makalelerim, kitaplarım vardı; her şey çok açık ortada idi.

    Ancak bir sabah, daha gün ışımadan kapım çalındı. Çiğ yememiş her insanda olabilecek bir rahatlıkla karşıladım gelenleri. Evimi aradılar; şaşırdım. Sonra beni gözaltına aldılar; inanamadım. Bir haftadan fazla süre, soru bile sorulmadan nezarethanede tutulduk. Hiç tanımadığım insanlar vardı. Ardından sorguya alındık. Arada bir kültür ve edebiyat yazıları yazdığım bir gazete ile derslere girdiğim bir özel üniversiteyi bahane gösterdiler. Ardından kitaplarımda geçen bazı cümlelerden, akla hayale gelmedik şeyler çıkartıp, sormaya başladılar. Mesela bu kitaptaki kahramanlardan birinin adının Devrim olması ya da Deniz ve Kuzey isimleriyle şifreli mesaj(!) veriliyor olması; yine mesela bu kitaptaki kişilerin sayısının 19 olması… Yüce Üstat gerçekte kimmiş, İskender kimin kod adıymış? Hatta kitabın bizzat kendisi bile örgüt propagandası içeriyormuş. Meğer ben ütopik bir dünya kurgulamış ve adını ilk defa darbe sonrası duyduğum bir örgütün işleyişini şifreli yollarla duyurmuş; sadakatle bağlı olduğum devletimi yıkmayı tasarlamış; adeta toplumu isyana sevk etmiş ve bilim kurgu kisvesi altında yabancı güçlere akıl öğretmişim… Halbuki sadece kitabın sonu bile o saçma iddiaları yıkıp geçiyordu.

    Hakkımdaki o saçma iddianame bile hazırlanmadan beni hapse attılar. İçerideyken duydum ki, çıkarılan olağandışı bir kanunla üniversiteden de atılmışım. Kimseye derdimi anlatamaz oldum. Yaşadıklarım bir kâbus gibiydi; gerçek olamazdı. Ancak hukukun ve insan haklarının olmadığı her ortamda hayatın kendisi bir kâbustur zaten…

    Evli, çocuklu insanlar vardı içeride. Hemen hepsi yüksek tahsilliydi. En çok da çocuklarını özlüyorlardı. O görüş günleri bir trajediye dönüşüyordu. Babaların kızlarına sarılmaları dünyanın en hazin sahnesi oluyordu benim gözümde. Duyduk ki, genç kızları, ev hanımlarını, anneleri bile hapse atmışlar. Ben kendi derdimi unutmuş, cezaevlerindeki on binlerce masumun derdine kahırlanır olmuştum. Tam on dokuz ay yattım içeride. Yazdığım romandaki ‘19’ mu hedeflenmişti, bilemiyorum. Sayelerinde, tüm ülke gibi ben de paranoyak oldum. Psikolojim bozuldu. İnancım sarsıldı. Yönetimi ele geçiren cuntanın savunduğu bütün değerleri tartışır hale geldim. İnsanlara olan inancım temelinden sarsıldı. Devlete de öyle…

    En sonunda mahkeme yüzü gördük. Hakkımda, doğal olarak örgüt üyeliği için yeterli kanıt bulunamadı ve ‘serbestsin’ dediler. Üstüne bir de teşekkür bekleyerek üstelik. Hayatımın içine etmişlerdi ve bunu telafi etmek gibi bir düşünceleri yoktu. Maalesef sadece benim değil, bir ülkenin de hayatının içine etmişlerdi. Kimi korkudan, kimi cehaletten, kimi yandaşlıktan dolayı onları alkışlayan koca bir kitle vardı. İnsanın canını en çok yakan şey de buydu zaten.

    Tahliye olunca, dışarıya alışmakta güçlük çektim. En çok gökyüzünü özlemiştim. Benim ülkemde neredeyse bütün iyi şairlerin, iyi edebiyatçıların yolu mahpus damına düşmüştü. Çok güzel mahpushane şiirlerimiz, türkülerimiz vardı maalesef… Keşke olmasalardı diyeceğimiz kadar güzeller hem de…

    Ülkeyi terk etmeden önce –ki bu elbette kaçak yollardan oldu, çünkü yurt dışı çıkış yasağımız vardı, o son memleket akşamında çok sevdiğim o iskeleye gittim. İskelede oturdum uzun uzadıya. Martı çığlıklarını, vapur düdüklerini dinledim. Denizin, belki de bir daha asla dünya gözüyle göremeyeceğim o mavi sularına mükedder gözlerle baktım. Yüreğim kanayarak, gözyaşları içinde gidecektim oralardan. Ben ki, kendi çabasıyla okumuş, kendi emeğinin dışında hiçbir kazanç elde etmemiş; ülkesini, milletini çok sevmiş; hayatta kimseye bir kötülük etmemiş bir adamdım ve bütün mukaddesatımı, bütün değerlerimi sarsıntılara terk ederken, ülkemi de terk edecektim. Dedim ya, özgür değilseniz, orası sizin değildir.

    Ayrılırken en çok ne zoruma gitti biliyor musunuz? Kitaplarımı bırakmak… Bir de ana dilimi çok az duyacak olmak; memleketimin türkülerine hasret kalmak…

    Macera dolu bir yolculuğun ardından Avrupa’ya geçmiştim. Siyasi mültecilik talebimi kabul eden ülke hangisi olursa oraya gidecektim. Vatanını kaybeden bir adam olarak hiç birinin, hiç birinden farkı olmayacaktı benim için. Nitekim bu ülke Hollanda oldu. Dedim ya, iyi ki evli değilmişim ve daha ötesi iyi ki çocuklarım yokmuş. Yoksa ne bu sıkıntılara ne bu hasrete dayanabilirdim.

    Ülkesinde bir akademisyen olan ben, burada vasıfsız bir elemandım. Elimden her iş gelmiyordu. Sonuçta aldığım eğitim belliydi. Aylarca lokantalarda paspas çektim; cam ve masa sildim. Gerçekten çok zordu. Beni bu hallere düşürenlere, bu haksızlığa sebep olanlara ağızlar dolusu sövdüm, saydım. Ancak azmettim ve dil öğrendim. Sonrasında kapılar açılmaya başladı. Son birkaç yıldır bir yayınevinde editörlük yapıyorum. Çok mutluyum. Çünkü bana cezaevindeyken, sırf işkence olsun diye vermedikleri kitaplarla dolu bir dünya kurmuştum artık kendime. Okumak, özgürlüktü…

    Geçtiğimiz günlerde ülkemden gelen eski bir dostum bana çok hoş bir sürpriz yaptı. Orada yayımlanmış ve artık basımı olmayan bütün kitaplarımdan birkaç tane getirdi. O kadar sevindim ki, çünkü ben bile kendi kitaplarımı unutmuştum artık. Aslında bir bakıma başıma onca çorabı ören şey, kitaplar ve okumamdı. Cehalet belki de mutluluktu. Ancak okumaya, düşünmeye, yazmaya, konuşmaya devam etmek zorundaydık. Çünkü insan olmanın gereğiydi bunlar.

    Kitaplarımı, evlatlarına kavuşmuş bir baba edasıyla tekrar tekrar okudum. Hatta birkaç romanımı Felemenkçeye çevirmeye karar verdim. Sanırım Hollandalıların ilgisini en çok ‘19’ romanım çekecektir. Hani şu son kısımlarında şunları yazdığım romanım… Buyurun son kısmını birlikte okuyalım;

    ‘Projede yer alan herkes artık o kafesin içindeydi. Kulu oldukları devlet onları imha etme kararı vermişti. Çünkü şartlar değişmişti. Artık onlara ihtiyaç yoktu. Farklı bir iktidar vardı. Yeni iktidara göre, insanın ve insanlığın merkezde olmadığı her türlü ideoloji, girişim ve idare tarzı çökmeye mahkûmdur. Bu nedenle 19’lar Projesi, devleti merkezde tutan, devlet için bireyleri feda eden, makine düzeni oluşturmaya çalışan yapısıyla açığa çıkarılmıştı. Sözde yeni bir dünya inşa etme ve devletin bekasını sağlama amacı taşısa da projenin nasıl bir felakete yol açacağı ortadaydı. Sahte insanlar, robotik çocuklar, masum ve kullanılan kadınlar, yeni toplum düzeni adı altında iradesiz bir güruh oluşturmak çabası, tehlikeli bir silah…

    Eğri ağacın doğru gölgesi olmaz derler; bu proje de kâğıt üstünde ‘devletlü ve kutsal’ amaçlar taşısa da, insanlık değerlerine aykırıydı. Nihayetinde değişen ve demokratikleşme yolunda büyük adımlar atan yeni iktidar, bu gizli projeyi hiç benimsemediği gibi aktörlerini ortadan kaldırmakta hiçbir sakınca görmedi. 19’lar ortadan kaldırıldıktan sonra ne onları arayan oldu ne de adlarını anan… Sanki hiç var olmamışlardı!

    Sonuçta birey, devletten üstün olmalı… Siz buna, kul hakkı da diyebilirsiniz, evrensel hukuk da; ben ise 19 Projesi’nin sonu diyorum…’

    Evet, işte romanım bu cümlelerle bitiyordu.

    Bense akşamın çöktüğü, loş ışıklı, biraz sisli Amsterdam sokaklarında bisikletimin pedalını çevirip, rahvan giden bir atın üstündeymişçesine, gurbet kokan mütevazı evime dönüyordum. Bir lokantanın önünden geçerken bizim oralardan bir türkü çalındı kulağıma. Ne kadar gizlemeye çalışsam da ülkemi çok özlemiştim; ama bir zamanlar özgür olduğum ülkemi…
  • Kitabı okuyalı sanırım 2 sene oluyor. Ama hala Nazan Bekiroğlu' nun beni içine alan dili ve kelimelerinin özelliğini hissediyorum. Çok kere bu kıssayı dinlemiş hatta birinden tekrar duymak da istememiştim. Ama merakımdan başladığım kitabı tek solukta bitirdim. Yıllarca " Yusuf' u kurt yedi" ifadesini duyup kurt tarafının anlatılmayışına şaşırmıştım hep. Nazan Bekiroğlu duygularıma tercüman oldu. Evet, biri bu olayın büyük mağdurlarından olan kurdu da yazmalıydı. Ve tabi dilime pelesenk olmuş Züleyha' nın 'ben tüm aşk hikayelerindeki kadınların en cesuruyum' demesi. Evet ona bir aşık kadından ziyade suçlu kadın gözüyle bakışın en haklı isyanını ele alan yazar en yumuşak karnımdan yakalamıştı beni. Kadın, aşk yaşadığında nasıl ve ne zaman ya da kime ve illegal olursa olsun her zaman erkekten cesur olmuştur bence. Evet cüretkâr bir fikir fakat buna inancım tam. Kadın, her koşulda daha cesurdur severken. Okunmalı, hemde birden fazla yürekten gelerek.