• Onat'ın yaptığını Marquez yapınca buna "büyülü gerçekçilik" diyorlar. Marquez'in adını bile duymadığımız yıllarda (Sanırım o yıllarda Kolombiya'da da tanıyanı pek yoktu!), yirmi yaşlarındaki Onat Kutlar, Türkiye'de, büyülü gerçekçiliğin (O yıllarda bu terim de bilinmiyordu!) ilk örneğini veriyordu.

    - Fethi Naci
  • Yeni Hayat isimli gizemli bir yazar tarafından yazılmış kitap okuyan gençlerin hayatını tümden değiştirir. Hikaye bununla başlayıp sonra İTÜ Mühendislik Fakültesi koridorlarında ilerleyen üçlü bir aşk hikayesiyle devam eder. Kitabı bu şekilde anlatmaya başlayınca klişelerle dolu olduğunu düşüneceksiniz ama karşımızda zekasıyla okurla dalga geçen bir yazar var.

    Hikaye, Zeki Demirkubuz'un Masumiyet ve Kader filmlerindekine benzer. Kaybolan genç bir adam, ona aşık kız ve umutsuzca kızın peşinde sürüklenen aynı okuldan yirmi iki yaşında başka bir genç adam. Yeni bir hayat hayaliyle ve aşkla otobüsler, terminaller,kentler, kasabalar, köyler arasında savrulan iki yaşam. Ve yollarda görülen bir sürü kaza, ölen insanlar, ölenin kimliğini alıp yerine geçmelerle dolu bir serüven.

    Kitap tüm akıcı anlatımına rağmen bir süre sonra öyle bir kısır döngüye giriyor ki yüz ellinci sayfalar civarında elinizden atıp kurtulmak istiyorsunuz. Ama yine de hem yazarın anlatımından hem de hikayenin yaktığı ışıktan dolayı devam ediyorsunuz. Sonra iki yüzüncü sayfalara gelince beklenmedik klişeden uzak bir final, içinizden yazara övgüler düzmek gelirken bir bakmışsınız aslında o final final değilmiş. Yazarımız okurla dalga geçmiş, meğerse -assolist olduğundan- kitap kendince "bis" yapacakmış. Bir yetmiş sayfa da ikinci finali okursunuz ve kafanızda bir sürü soruyla kitap bitmiştir.

    Roman bir sürü alt metin içeriyor ve Gabriel Garcia Marquez'in öncülük ettiği "Büyülü Gerçekçilik" tarzında yazılmış. Bundan dolayı kitabın belli bölümlerinde gerçekle hayali karıştırıyorsunuz. Bunun dışında kitap çok sayıda alt metin içeriyor. Eğer bunlara hakimseniz sizin için içerik birdenbire zenginleşebilir ve bağlantıları çok rahat kurabilirsiniz. Örnek olarak kitabın anlatıcısı yirmi iki yaşında ve Orhan Pamuk'ta ilk romanına tüm hayatını komple değiştirerek yirmi iki yaşından itibaren başladı. Kitap 1992-1994 yılları arasında yazılmış ve Sivas Katliamı 1993 yılında yaşandı. Kitabın ortalarında isim ve yer belirtilmese de -bence- Sivas Katliamı'na bir atıf vardı. Buna benzer çokça çözülmeyi bekleyen şifreler bulunmakta. Aslında baktığınızda tüm düğümler ilk finale doğru çözülürken yazarın zekası ve alaycılığı sebebiyle sonlara doğru bambaşka bir düğümle karşı karşıyasınız.

    Son derece farklı, aklı zorlayıcı ve özellikle Orhan Pamuk'un hayal dünyasına adım atmak için güzel bir başlangıç kitabı. Fakat kitabın belli bir bölümünde yer alan kısır döngüsel ve durağan anlatım, tam bitti derken yine yeniden bir son anlatım gibi nedenlerle romana çok ısınamadım. Farklı anlatım seven ve aklını zorlamaktan hoşlanan okurlar için mutlaka okunması gereken kitaplardan birisi.
  • Okumaya başladığın anda gerisi çorap söküğü gibi geliyor. Meraktan paragraf atlamak dahi akla gelebiliyor. Yalnız kitaplarda biraz gerçekçilik arayan biri olduğum için okurken 'Yapma be hocam' dediğim çok paragraf oldu. Kitabı okuyacaklar için sonunun mutlu yahut mutsuz bittiğine hiç değinmeyeceğim.

    Girişi, kurgusu ve sonucu hiçbir şekilde eleştirmeyeceğim. Zira yazar Ahmet Günbay YILDIZ... Yalnız okuyucuyu duygusallığa daha çok itmesi için gerçek dışı bir olay kurgusu beni tatmin etmedi. Şu hikâyenin örneği günümüzde belki vardır, bilemiyorum. Ama bu kadarı da olmaz dediğim çoğu yer olduğunuda inkar etmiyorum (Belki de aşk-meşk olaylarına farklı baktığım için böyle düşünüyorumdur).

    Velhasıl kitabın akıcılığı ve sonuca bağlanması bence kusursuz. Okumak isteyenlere tavsiye edebilirim.
  • Haldun Taner Türk edebiyatının en mütevazı yazarlarından biri. Öyle ki; evinin kapısına adını bile yazdırmaz, imzasını küçük harflerle atar. "İmkan buldukça kendimden konuşmam" der ve ekler, "Kendi BEN'imi içimden çıkarayım ki, içime daha çok dünya sığsın."

    Bu alçakgönüllü adam hikâye anlatışı bakımından II. Meşrutiyet kuşağı yazarlarına benzetilse de incitici ve kaba olmayan hoş bir mizah kullanıyor öykülerinde. Kendine has bir gerçekçilik anlayışı var ve bunu bize aktarırken oldukça ölçülü davranıyor. 7 öyküsü de birbirinden keyifliydi. Hikayelerinde bencillik, tembellik, cahillik, kabalık gibi konuları tatlı tatlı hicvetmiş. En beğendiğim öykü, kitaba da ismini veren "Yalıda Sabah" oldu. Gün tazeyken okunmalı bu öykü. Tek tek yazmayacağım, her bir hikâyesi candan, gülümsetici, her yaşa hitap eden, yumuşacık öyküler ve tanışmakta geç kalınmamalı.

    Kitap şu an YKY'den çıkıyor ama bulursanız Bilgi Yayınevi'nden okumanızı tavsiye ederim. Bilgi Yayınevi 7 öyküsüne ek olarak Ayça Aktan-Haldun Taner röportajı ve "Ne Dediler" bölümlerine yer veriyor. (YKY'den çıkan kitabı görmedim ama sayfa sayılarından hareketle (104-136) o bölümlere yer vermemiş olabileceğini düşündüm, YKY'den okuyanlar yanlışsa düzeltsinler lütfen.)

    Keyifli okumalar.
  • Siyah. Olabilir. Veya beyaz. Neden olmasın? Neler olmuyor? Sonuçta gerçek başka şey, gerçeklik başka, gerçekçilik başka.
  • Modele dayalı gerçekçilik, düşüncenin gerçekçi ve karşıt gerçekçi okulları arasındaki bütün bu tartışmaları devre dışı bırakır. Modele dayalı gerçekçiliğe göre, modelin gerçek olup olmadığını sorgulamak anlamsızdır, sadece gözlemle uyuşup uyuşmadığı önem taşır.
    Bilim için modeller yaptığımız gibi, gündelik hayatlarımızda da modeller yaparız.
    Modele dayalı gerçekçilik sadece bilimsel modellere değil, hepimizin gündelik hayatı anlayabilmek ve yorumlayabilmek için yarattığı zihinsel bilinç ve bilinçaltı modellere de uygulanır. Gözlemciyi -bizi- duyusal süreçlerimiz ile düşünme ve idrak biçimlerimiz tarafından yaratılan dünya algımızdan ayrı tutmanın hiçbir yolu yoktur. Algımız -ve dolayısıyla kuramlarımızın dayanağı olan gözlemlerimiz- doğrudan değildir. Daha ziyade, bir tür mercek tarafından; insan beyninin yorumlayıcı yapısı tarafından şekillendirilir.
  • Kitap zaten size olayın nasıl olduğunu ve kimler tarafından gerçekleştiğini ilk saniyede belirtiyor, ancak kitabı akıcı yapan olayın kendisi değil çevresindeki insanların bu olaya suskunluğu. Bir köy düşünün, herkes kimin başına kötü bir şey geleceğini biliyor ama kendi hayatlarını sekteye uğratmamak açısından konuşmuyor. Bir halk düşünün “zaten olmaz” dedikleri olay olduktan sonra içlerini raharlatmak için emin olmadıkları yalanların güvenli kollarına sığınıyorlar. Açıkçası kitabı bitirdiğimde bir toplum bu kadar da dehşet verici bir suça kayıtsız kalamaz diye düşünmüştüm bundan dolayı kitap bana çok gerçekçi gelmemişti. Çok fazla birbirine bağlı olasılılıklar vardı bundan kitabı ben daha çok gerçekçilik akımından ziyade dramatik romantik akım kitabı diye tanımlamıştım kendi kafamda. ancak bunu yazarken düşünüyorum da aslında dünyada yaşayan bütün “kader mahkumu” insanların hayatları aslında birbirine bağlı çok fazla olasılığın bir meyvesi. Bu kafa karışıklığımdan da anlıyorum ki kitap bana bir şey katmış ve beni etkilemeyi başarmış.