• Temkinli hayaller kuruyorlar. Buna gerçekçilik ismini takmışlar.
  • 196 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Okudukça belirsizlikler oluşturan bir Shakespeare kitabı.
    Shakespeare okudukça, kötü olan bir karakter varsa bunun bir karşılığını muhakkak alır ve sonuca bağlanır diyorsunuz ki bu sefer öyle olmuyor. Sanırım bunda dönemin Kraliyet yönetimiyle alakası olabilir.
    Kitabı türü açısından da bir yere koyamıyorsunuz, trajik derken komik geçişlere denk geliyorsunuz, başlangıçta dramatik olayların yoğunlukta olduğu sahneler ve sonrası fantezi ağırlıklı, gerçekçilik.
    Okuması gayet akıcı, dostluk, güven, masumiyet, iftira, sınıf farkı, toplumsal baskıyla kişiliğin değişimi, soylu ve halk arasındaki sınıf farklılıklarının irdelenmesi konularıyla; inatçı, ileriyi göremeyen, acımasız kararlar alan Sicilya Kralı Loentes' in çılgın kararlarının yol açtığı ve sonuçlarının oluşturduğu olayları Shakespeare kaleminden farklı bir tat alarak okuyorsunuz.
  • Orada kanunlar var, burada hüküm.
    Orada filozof var, burada peygamber.
    Orada gerçekçilik, burada ise hakikatperestlik!
    Ali Şeriati
    Sayfa 67 - Fecr
  • 470 syf.
    Durgun Don 20. yüzyıl Rus edebiyatına damgasını vuran muhteşem bir epik roman.
    Şolohov toplumsal gerçekçilik alaninda da önemli bir isim, o yüzden kitabı her klasik eser sevene ve Rus edebiyatı sevene önerebilirim.

    Boşuna dememişler Rus edebiyatının Yaşar Kemal'i diye.. Şolohov da tıpkı Yaşar Kemal gibi o köyde yaşıyormuşum, konuşmalarına tanık oluyormuşum gibi hissettirdi.. Hem kurgu hem anlatım sizi hikayenin içine çekiyor.

    Doğa tasvirleri, köy yaşamı, aile ilişkileri savaş sahneleri, savaş psikolojisi, yaralı askerlerin durumu gerçekçi dille anlatılmış, çok severek okudum. Önümde okunmayı bekleyen 3 cilt daha olması beni mutlu ediyor.
  • 838 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Ilk Simonov kitabım,en acemisinden bir okuyucu profili :)

    #SPOİLER

    Simonova başlayamama sebebim biraz gönül kırıklığı .. neden
    Grossman ,Ehrenburg ve Simonov aynı cephenin gazeteci yazarları .. Ehrenburg biraz daha kalbur üstü kalır Grossman yanında mesela daha elit .. Simonov ise hazıra konar ve STALINGRAD kusatmasının son günlerine kadar orada cefa çeken Grossmanın yerine tayin olur ..
    Yorulmuş zeytini ağzına atar yani :) bu yüzden ona kırgınım ben bir Grossmancıyım :)

    Ayrıca bir de işin bir de şu gerçeği var..
    en sevdiğim şiirin yazarı da Simonov ..
    tam bir iç savaş bende bu adam:)
    "Bekle beni" yi de biliyorsunuzdur artık anlatmıyayım ..

    Özel yaşam dedikleri bir cilde sığdırılmış birkaç ciltten oluşuyor normalde bu hikayelerin ayrı ayrı basımları mevcut ..

    Bir savaş muhabiri olan aynı zamanda kitabın kahramanı ..
    " Lopatin adına notlar ..
    "Savassiz yirmi gün
    "Bir daha görüşemeyeceğiz. .
    Lopatinin ..
    Cephe gerisi ve özel yaşam arasında ,karısı ,kızı ile ilişkileri ve son aşkı

    Ara ara çok büyük kelimeleri ile su gibi okunuyor ama bir şey eksik ..onu henüz çözemedim bir kaç kitabını daha okursam belki tarzına alışırım ..
    fakat asla bir
    "Malaparte" çarpması yok :) şuraya bir kalp bıraktım onun adına

    Gerçekçilik üzerine kurgu, ama lezzet bu değil ..daha vahşileri yazarlar okudum gördüm belki de ondan ,uzatmadan ..
    Sadece bir tanışma olduğu için ne ben onun ne de o benim hakkımı yemeden bitiriyorum ...

    Ve "Bekle beni " gibi bir şiiri tüm Rus ordusunun cebine koyan bu adamı tanıma turlarına daha yeni başlıyor .. suçumuz varsa af _ola diyorum

    Dip not :
    Inanın onun hayatı bu kitaptan çok daha hareketli ..
    Araştırın derim ..

    Şöyle bir sözü var Simonovun ..
    Zaaf ..
    "Zaaf diye hiç sevilmeyecek bir adamı sevmeye derler "
    Bu tespiti yapan adamı okumaya devam

    Sevgiyle kalın ..
  • 116.
    “Öznenin” Bilinmeyen Dünyası. — En eski zamanlardan şimdiye değin insanların en zor kavradıkları şey, kendi haklarındaki bilgisizlikleridir! Bu, sadece iyi ile kötüye ilişkin şeylerde değil, çok daha önemli şeylere ilişkin olanlarda da böyledir! Her vaziyette insan davranışının nasıl oluştuğunu insanın bildiği, çok kesin olarak bildiği yolundaki çok eskiden kalma çılgınlık, hala hayatiyetini sürdürüyor. Sadece “kalbi gören tanrı” değil, sadece eylemini hesaplayan eylemci değil.., hayır, bir başkası da bir başkasının eyleminin oluşmasında önemli olan şeyin ne olduğunu anlayıp anlamadığından kuşku duymuyor. “Ne istediğimi biliyorum, ne yaptığımı biliyorum özgürüm ve bunun sorumluluğunu taşıyorum, başkalarını sorumlu tutuyorum, bir eylemden önce var olan bütün ahlaksal olanakların ve iç devinimlerin isimlerini söyleyebilirim; nasıl isterseniz öyle davranırsınız… bu konuda kendimi ve sizleri anlıyorum!” — Eskiden herkes böyle düşünürdü, hemen hemen herkes hala böyle düşünüyor. Ama, bu konuda büyük kuşkucu ve hayran olunacak yenilikçiler olan Sokrates ile Platon “doğru eylemin doğru bilgiyi izlemesi gerekir” biçimindeki vehim önyargıya, en büyük yanılgıya safça inanıyorlardı.., bu temel ilkede bir bilgi, hala bir eylemin özü için vardır, biçimindeki genel çılgınlığın ve karanlığın mirasını taşıyorlardı. “Eğer doğru eylemin özünün kavrayışını doğru eylem izlemeseydi, çok korkunç olurdu”… o büyüklerin bu düşünceyi ispatlamak için gerek gördükleri tek tarzdı bu; bunun tersi onlar için düşünülemez ve delice bir şeydi… oysa aslında bunun tersi, ezelden beri her gün ve her saat ispatlanan çıplak gerçekti! İnsanın esasen bir eylem hakkında bilebileceğinin onu yapmaya asla yetmediği, şimdiye dek bilgiden eyleme hiçbir durumda köprü kurulmadığı “korkunç” hakikatin ta kendisi değil mi? Eylemler asla bize göründükleri gibi değildirler! Dış dünyadaki şeylerin bize göründüğü gibi olmadıklarını öğrenmek için çok sıkıntı çektik… peki öyleyse! İç dünyadaki durum da bundan farklı değil! Ahlaksal eylemler gerçekte “biraz başkadır…” daha fazla bir şey söyleyemeyiz: Bütün eylemler temelde bilinmemektedir. Bunun tersi genel inançtı ve şimdi de genel inançtır: Karşımızda en eski gerçekçilik var; bugüne kadar insanlık: “Bir eylem bize nasıl görünüyorsa öyledir” diye düşünüyordu. (Bu sözcükleri tekrar okuyunca aklıma, Schopenhauer’de çok vurgulanan bir yeri, onun hem de vicdanı sızlamadan bu ahlaksal gerçekçiliğe bağlandığını ve hala bağlı kaldığını ispatlamak için, aktarmak geliyor: “Gerçekten içimizden her biri iyiyi ve kötüyü tam anlamıyla bilen, iyiyi sevip kötüden tiksinirken kutsal, yeterli ve mükemmel bir ahlak yargıcıdır… eğer kendisinin değil de başkalarının eylemleri araştırılıyorsa ve o sadece onaylayıp onaylamayacak ise ve uygulamanın yükü başkalarının sırtında taşınacak olduğu sürece, içimizden her biri bütün bunlara sahiptir. Buna göre herkes günah çıkarıcı olarak doğrudan doğruya tanrının yerini tutabilir.”)
  • 143 syf.
    Çoğu kitabı beğeniriz fakat çok azından etkileniriz, işte bu kitapta tam olarak onlardan biri oldu benim için.

    Jorge Luis Borges... Yazarın okuduğum ilk kitabıydı. Bir öykü kitabının böylesine içine çekmesi pek de olacak şey değil gibi geliyor insana ama dili ve anlatımı öylesine şahane ki... Kendisi için Büyülü Gerçekçilik ve Gerçeküstücülük akımının Güney Amerika temsilcisi desek yeridir.

    "Kendi kendime birçok kereler, zamanın - şu geçmişin, şimdinin, geleceğin, her zamanın ve aslanın sonsuz örtüsü- dışında bir başka gizem olmadığını söyleyip durmuştum."

    Öykülerinin birçoğunda sık sık zaman ve mekan kırılması yaşatmasına rağmen ilginç bir şekilde sağlam bir zemine oturtmuştur. Bir nevi canlı veya yaşayan bir organizma gibide desek yeridir, mitolojik ve masalsı yanı oldukça ağır. Her okuyuşta okuyucuyu bambaşka düşlere ve dehlizlere itebilecek güçte bir kalem var karşınızda.
    Yazdığı toplam bu on üç öykülük kitapta, öykülerin neredeyse hepsinden eşit derecede keyif aldım fakat, benim için öne çıkan "Öteki" ve "Ayna ve Maske" öyküsü oldu.

    "Bence eseri okuyucu kendi yaratır."

    Bir parça gerçeklik, çoğunlukla düşsel kavramları anlamlandırmak istiyorsanız bu kitabı mutlaka okumalısınız.