• 651 syf.
    Öncelikle söze bu “doğaüstü” romanın anlattığı doğaüstü hayvanlardan biri olan karga ile başlayalım. ‘Kafka’, Çek dilinde ‘karga’ demek. Kitabın kapağında; muhtemelen romanın kahramanı olan genç erkeğin Kafka Tamura’nın kafasında durup “Kafka” kelimesini gagalayan kırmızı karganın, Murakami’nin kafasında tasarlamış olduğu binlerce tuhaf hikaye ve diyalogdan sadece çok ufak bir kısmının ipucunu verebilecek ya da imgeleyebilecek bir imaj olduğu aşikar. Bu, daha kitaba fiziksel olarak ilk dokunuşlarımızda bizi karşılayan ve zamanla tuhaf tesadüfler gibi karşımıza dikilip, tebessüm ederken dudaklarımızı koca bir soru işareti haline getirecek olan ilk unsur.
    Daha kapakta başlayan hayal gücü eziyeti, 650 sayfada ne hale gelecek siz düşünün yani!
    Kafka adı, günümüz yazınında bir yalnızlık, kara bir hayal gücünün yanında katışıksız gerçekçilik arayışı ve herkesçe kabul edilmiş bir “Ne oldum değil ne olacağım demeli! (Dönüşüm)” tedirginliğinin temsilcisi, şüphesiz.

    - Elbette, sende Franz Kafka'nın bazı eserlerini okumuşsundur.
    - (Başımı sallayarak onayladım) Şato, Dava, Dönüşüm ve bir de şu garip ceza makinesinin olduğu kitabı
    - Ceza sömürgesi, bende severim. Dünyada bir çok yazar var ama Kafka'dan başkası öyle bir öykü yazamazdı
    - Bende öyküleri içinde en çok onu severim.
    - Neden peki?
    - Kafka bizim içinde bulunduğumuz durumu anlatmak yerine, o karmaşık makineyi saf haliyle anlatmaya çalışıyor. Yani böylelikle, bizim içinde bulunduğumuz durumu herkesten berrak bir şekilde anlatabiliyor. Durumu anlatmadan mekanizmanın ayrıntılarına girerek.. (80. Sayfa)


    Haruki Murakami, ölüyü diriltecek cinsten yoğun imajinasyonunun içine bir de alışılmamış türde diyaloglar ekleyince, tam da Japon işi bir kitap çıkmış ortaya. Tadının daha önce yediğiniz hiçbir şeye benzemeyecek kadar olağanüstü olduğunu bildiğiniz ama yine de yemeye çekindiğiniz bir böcek kızartması gibi; temkinli :)) hatta ürkek ama heyecanla, ufak ufak yaklaştığınız bir Murakami şaheseri.
    İlerleyen sayfalarda düşünsel şemamızın taşıyıcı elemanlarını yerinden oynatacak diyaloglardan biri, kitabın ilk bölümlerinde bize tüm sadeliğiyle hoş geldin diyor ve önümüzdeki yolculuğun iskeletinden haber veriyor: “Yolculuk yol arkadaşıyla, dünya duyguyla.” (33. Sayfa) diyor genç bir kız, genç bir çocuğa. Ve çocuk yanıtlıyor: “Sanırım bu rastlantı ve arkadaşlıkların, insanın duyguları için önemli olduğu anlamında bir söz.” Belki çok da önemsemeden okuyup geçiverdiğimiz bu Japon atasözü, kitabın tüm kahramanlarının birbirlerinden elma ve armut gibi tamamen farklı karakterlerde olmasına rağmen, hepsinin birden nasıl yolunun kesiştiğinin, hatta bunun sıradan bir yol kesişmesi olmasından ötede, toplu bir ‘boyut atlama’ haline gelişinin konu başlığı. Belki de buna, mevzu bahis kehanetin gerçekleşmesi için sırasını bekleyen oyuncuların bir bir sahneye çıkması için gerekli olan parola da diyebiliriz. Ne dersek diyelim, sonuç değişmeyecek. Eğer kitabı kamuya açık bir alanda okuyorsanız, surat ifadelerinize dikkat edin. :))
    Az önce “rastlantıların önemi” üzerine yazmış olduğu paragrafa Murakami yine kendi kendine başka bir paragrafla yanıt veriyor: “İki insanın kol ağzı sürtmüşse, bir nedeni vardır.” Ve bunu söyleyen kahraman tam da size dönüp gözlerinizin içine bakarak açıklıyor bu atasözünü: “Bu, bir önceki yaşamdan kalma bağları anlatır. Dünyada hiçbir şeyin tesadüfen olmayacağı anlamında kullanılır.”
    Gerçekten de hiçbir durumun ve olayın tesadüf mantığıyla geçiştirilemeyecek kadar ince oya işiyle işlendiği roman, kimi zaman size kocaman “Neden?!” çığlıkları attırıyor. Her şey o kadar olağanüstü ki, bunu söylemek bile anlamsızlaşıyor sanırım. Her şey bu multi olağanüstü döngü içerisinde devinip dururken, anlatılan şimdiki zaman ve önceki zaman arasında bağ kurmaya çalışmaktan yorgun düşebilir insan. Örneğin bölümlerden birinde anlatılan bir “gök cismi” konusunda eğer sorun benim anlayış kabiliyetimde değilse oldukça kararsız kalabilir, büyük bir beklenti içerisine girebilirsiniz. Ve geri kalan pek çok hayal ürünü içerikli anlatımda da bu sorun devam edebilir. Hikâyeyi açık etmeyen bağımsız bir örnek vermek gerekirse; tam ‘kırmızı kar yağışının’ sırrına erişmişken, bu sefer de ‘kırmızı’nın sırrına takılıp kalmak gibi, hiç bitmeyen bir hayal diyarı labirenti..
    Murakami’nin 650 sayfa boyunca anlatmış olduğu tüm o hikâyeler kimi absürd, kimi bu dünyaya ait değil, kimi belki gözlerinizi dolduracak kadar gerçek aslında bir zamanlar üst üste gördüğünüz ama sizin bile anlatırken güçlük çektiğiniz garip bir rüya gibi. Rüyanın ne anlatmak istediğini bildiğiniz halde, sonu hep bu dünyaya ait bir gerçeklikle bittiği halde, arada olan o tuhaf ve bazen saçma şeylerin ne anlatmak istediğini bir türlü anlayamamanız gibi. Belki başınızı her gece o rüyayı görmek arzusuyla koyarsınız yastığa, ama sabah kalktığınızda yine de tatminsizliğin verdiği ince bir hüsran kalıntısı olduğu yerde durur. Rüyayı bu kadar müthiş kılan da zaten barındırdığı bu gelişigüzel olmayan türdeki tuhaflık ve alışılmamışlıktır, yine de bunu biliriz. 
    Hikâye, kendi kahramanlarına kavramlar arası bağın gerekliliğini savunurken ve bunu onlara tecrübe ettirirken, bize aynı cömertlikte davranmıyor. Hikâyenin kahramanlarının kendi aralarındaki münasebetlerde çözümlenemeyen hiçbir durum, anlaşılamayan hiçbir ifade ve sonuçlandırılmayan hiçbir olay yok gibi duruyor. Kahramanlar, birbirinden tuhaf ve imkânsız gibi görünen onlarca olay karşısında öyle metanetliler ki, hikâyeden alınması gereken daha bir sürü vitamin varmış da sindirilemiyormuş hissi yaratıyor okuyucuda.
    Bunların yanı sıra Kentucky Fried Chicken’ın yaratıcısı Albay Harland D. Sanders ya da çizmeleri, şapkası ve bastonuyla birlikte Johnnie Walker birer karakter olarak hikayeye dahil olunca, durum masalsı bir anlatımdan uzaklaşıp ezoterik bir içeriğe doğru ilerlemiş oluyor. Bu iki karakter de bildiğimiz markalaşmış halleriyle etten kemikten birer insan olarak çıkmıyorlar elbette karşımıza. Hikâyede durmaksızın tekrarlanan “metafor” kavramının ne şekilde vücut bulacağı, olayın gidişatına dahil olan kahramanın kişiliğiyle ilgili olsa da bu tür imgelemlerin Murakami tarafından komik hatta absürd bir dille yansıtılması, her kahramana daha fazla tuhaflıkla birlikte daha fazla anlam yükleyen bir ayrıntı olmuş.

    " İnsan kendini bir şeylere özdeşleştirerek yaşar. Böyle yapmak zorundadır zaten. Sen bile farkında olmadan öyle yapıyorsundur. Goethe'nin dediği gibi;" Dünyadaki her şey metaforlardan ibarettir. (148.sayfa)

    Kitabı alırken muhtemelen ilk bakacağımız yerlerden biri olan arka kapakta sözü geçen uğursuz kehanet, beklediğimiz kadar yoğun biçimde ön planda durmaktansa, satır aralarında ve alt metinlerde usul usul ilerleyerek bizi bambaşka bir olay akışına yönlendiriyor. İlk defa Murakami okuyacakların, entrikalarla bezenmiş kovalamacalı bir hikâye bekleyebilecek olma ihtimalleri çok yüksek. Fakat Murakami tam da kendisinden beklendiği gibi, insanların yaşadığı yeryüzü kuralları çerçevesinde gelişen bir kurgu kullanmak yerine başka bir dünyada geçermiş gibi görünen ürkütücü gerçeklikte bir masal anlatıyor.
    Her şeye rağmen, hayal ya da gerçek tüm kahramanları ve olaylarıyla birlikte Sahilde Kafka, tarifini arayıp da bulamadığınız lezzetli bir yemek kadar uzak ve bir o kadar da çekici. Muhteşem betimlemeleriyle zihninizdeki beyaz perdeye yansıyan Murakami anlatımı, ne olursa olsun okunmaya değer. Ayrıca fantastik olarak nitelendirilemeyecek kadar olağan bir hayal gücü, gerçek denilemeyecek kadar da sıra dışı bir kurgu, herhalde sadece Murakami’nin kaleminde hayat bulabilirdi. Ancak bunun dozunu sorgulamak geçiyorsa da insanın aklından, devreye hemen Murakami’nin tükenmesi güç ‘hayal kredisi’ giriyor.
    Sonuç olarak, Ezop bizimle yaşamış olsaydı, tahtını Murakami’ye bıraktığını düşünebilirdik..
  • 198 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Rus edebiyatının temel taşlarından Aleksandr Sergeyeviç Puşkin, Yüzbaşının Kızı adlı eserini 1833-1836 yılları arasında yazmıştır. Roman, klasik Batı edebiyatı ile Rus halk ruhunu sentezleyerek kendinden sonraki tüm Rus roman sanatını etkilemiş, dünya edebiyatında da derin izler bırakmıştır. 1836 yılında ilk kez yayınlanan roman, 1833-1836 yılları arasında Çarlık Rusya’sında Yemelyan Pugaçov Ayaklanması sırasında geçen bir aşk hikayesine dayanır. Rusya’daki 18. yy’da Kozak ve köylü isyanı olan 1773 yılındaki Yemelyan Pugaçov Ayaklanması sırasında Rus bir subayla, bu subayın görev yaptığı kalenin komutanı yüzbaşının kızı ile arasındaki duygusal ilişkileri konu edinmiştir. Yüzbaşının Kızı, Puşkin'in en önemli eserlerinden birisi olup en çok duyulmuş ve dünya klasikleri arasında yer almış olan en tanınmışı niteliğindedir. Bu roman, Puşkin’in belgesel gerçekçilik konulu realist bir şaheseridir ve önceden belirttiğim gibi, Rus ve dünya edebiyatının en önemli eserleri arasında da yer almıştır.
    Konusu aşağıdaki şekilde özetlenebilir:
    Pyotr Andreyich Grinyov emekli bir askerin tek hayatta kalan çocuğudur. Pyotr 17 yaşına geldiğinde babası onu askerliğini yapması için Orenburg'a gönderir. Oraya giderken yolda bir tipi çıkar ve Pyotr yolunu kaybeder. Fakat gizemli bir adamla karşılaşır ve o Pyotr'a yolunu gösterir. Buna ufak bir karşılık olarak Pyotr kılavuzuna tavşan kürkü ceketini hediye eder.
    Orenburg'e geldiğinde Pyotr komutanına çıkar ve onun tarafından Yüzbaşı Mironov emri altında Belogorsky kalesinde ödev verilir. Kale koyun etrafında bulunan yüksekçe bir tahta perdeden oluşan çit gibidir. Bu koy ve kale sanki Yüzbaşı’nın karısı Vasilisa'nin idaresi altındadır. Pyotr burada bir düelloda rakibini öldürdükten sonra sürgüne gönderilen subay Şvarbin ile arkadaş olur. Pyotr komutanı Miranov tarafından bir akşam yemeği davetinde yüzbaşının kızı Masha ile tanışır ve ona aşık olur. Bu, Masha tarafından kurları reddedilmiş olan Şvarbin ile Pyotr arasını açar. Şvarbin Masha'nin şerefini rencide edici sözler başlayınca, Pyotr onu düelloya çağırır ve bu düello sonucu Pyotr yaralanır. Pyotr yüzbaşıdan kızı ile evlenmek için izin ister, yüzbaşı seve seve Pyotr'a izin verir ama Pyotr'ın babası bu evliliğe razı değildir. Bundan çok zaman geçmeden, kendinin Rus İmparatoru III. Petro olduğunu iddia eden Yemelyan Pugachev isyanı başlar. Pughayev orduları kaleyi kuşatırlar. Kalenin bulunduğu köyde yaşayan Kazaklar da Pugachev tarafını tuttukları için kale kolayca Pugachev'in eline geçer. Pugachev kale komutanı Yüzbaşı Miranaov'un kendi tarafına geçip kendine bağlılık yemin etmesini ister. Yüzbaşı bunu kabul etmez, asılarak idam edilir ve karısı da öldürülür. Şvarbin taraf değiştirip Pugachev emrine girer ve Pyotr'un idam edilmesini tavsiye eder. Fakat Pyotr idam edilmeyi beklerken birden Pugachev tarafından şahsen hayatı bağışlanır. Pyotr, Orenburg'a gelirken yolunu kaybettiği zaman kendine kılavuzluk eden gizemli kişi Pugachev'in kendisi olduğunu öğrenir.
    Ertesi akşam Pyotr ve Pugachev birlikte yalnız konuşurlar. Pyotr Pugachev'i niye kendinin onun emri altında görev yapamayacağına inandırır. Pugachev Pyotr'u Orenburg'a göndermeye karar verir. Pyotr Orenburg valisine Pugachev'in şehir üzerine yürüyüşe geçeceği haberini götürecektir. Pugachev Belogorsky kalesi komutanlığına Şvarbin getirilir. Şvarbin Masha'yi zorla kendisine evlenmesini sağlar. Pyotr bu evliliği önlemek için kaleye geri dönmek isterken Pugachev güçleri tarafından yakalanır. Fakat Pyotr Pugachev'le tekrar konuşmayı başarır ve durumu anlattıktan sonra Masha ve kendisi serbest bırakılır.
    İkisi Pyotr'un babasının malikanesine gitmek üzere yola çıkarlar. Fakat bu sefer Rus ordusu tarafından tutulurlar. Pyotr orduya bağlı kalmak istemektedir ve Masha'yi babasının malikanesine gönderir. Pugachev'le savaş devam eder.
    Ruslar Pugachev isyanı tam bastırdıktan sonra, bu sefer Rus makamları tarafında Pugachev ile yakın ilişkileri olduğu nedeniyle tutuklanır. Yapılan askeri yargılama sırasında Şvarbin Pyotr aleyhinde şahitlik yaparak onu ülkeye ihanetle suçlar. Masha'yi askeri mahkemeye sürüklemek istemeyen Pyotr bu ithama karsı şahit bulamaz ve sonunda idama mahkum edilir. İmparatoriçe Büyük Katerina idam mahkumlarının hayatlarını affeder ama yine de Pyotr hapis kalmıştır.
    Masha niçin Pyotr'un kendini şahit olarak çağırıp müdafaa yapmadığını anlamıştır. Onun affını talep eden bir dilekçeyi İmparatoriçeye vermek için St. Peterburg'a gitmeye karar verir. Masha, Tsarskoe Selo'da gizemli soylu bir hanım ile karşılaşır ve ona bütün olan biteni ve İmparatoriçeyi dilekçe vermek için şahsen görme isteğini anlatır. Asil hanım önce Masha'yı anlamaz görünür ve Pyotr'un vatan haini olduğunu tekrarlar ama Masha daha fazla ayrıntı sağlayarak bunun doğru olmadığında ikna eder. Çok geçmeden Masha, İmparatoriçeyi şahsen görmek için bir davetiye alır. Onun huzuruna çıktığı zaman daha önce konuşmuş olduğu gizemli hanımın İmparatoriçe olduğunu anlar. İmparatoriçe Pyotr'un masumiyetine inandırılmıştır ve Pyotr'un serbest bırakılmasını emreder. Pyotr serbest kalınca Pugachev'in kafası kesilerek idam edilmesine şahit olur. Sonra da gidip Masha ile evlenir.
  • 224 syf.
    Zupančič kitabında cinsellik üzerine yapılan araştırmalara yer vererek cinsellik konusuna psikanalitik ve ontolojik açılardan yaklaşmıştır. Freud’un bilinçdışı ve çocuk cinselliği kuramları üzerinden cinselliğin algılanması ve oluşumunu açıklayarak, dini perspektiften cinselliğin günah olarak lanse edilmesinin, sanattaki ve gündelik yaşamdaki etkilerine değinmiştir.
    Ayrıca Lacan’ın ‘eksi bir’ kuramı üzerinden cinselliğin artı keyifle (haz) ilişkisine, psikanalizdeki gerçekçilik mefhumuna ve
    son olarak da; Freud, Lacan ve Deleuze ‘un ölüm dürtüsü üzerine düşüncelerinden; ölümü haz ve gerçekçilik mefhumuyla ilişkilendirmelerine değinmiştir.
    Kitap, cinselliğin salt dürtüsel bir şey olmadığını, varoluşumuzun derinliklerinde yatan cansız madde halinde sahip olduğumuz homeostatik durumdaki hazzın üretimine (ölüm dürtüsü) yönelik izlediğimiz yolda, yolumuzu uzatan bir dönemeç olabileceğini belirtiyor. Dolayısıyla cinselliğe farklı bir perspektiften yaklaşmış oluyorsunuz. Daha önce bakmadığınız bir açıdan belki de!
    Eğer konuya ilginiz varsa kitaba biraz daha hakim olabilmek adına, kitpta bir kaç kez atıfta bulunulan Freud’un çocuk cinselliği üstüne çalışmalarının konu edildiği; John Huston’un The Secret Passion filmini izlemenizi ve Lacan’ın Fallusun Anlamı’nı okumanızı tavsiye ederim.
  • Sanatçı Basil
    ....Ruh ile beden arasındaki uyum -o (yakışıklı Dorian) tam da bu işte! Biz akılsızca bir şey yapıp bu ikisini birbirinden ayırdık, hayvanca bir gerçekçilik icat ettik, bomboş bir ülküsellik. (Burada Oscar Wilde'nin sanat anlayışını mı okuyoruz?)
  • 184 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Tolstoy Rus ve Fransız savaşını bizzat yaşarak bizlere aktarıyor. İnsanın savaşın içerisinde yer almadan yazdığı yazı başka, bizzat o ortamı görerek, çevresini gözlemleyerek kaleme aldığı yazı başkadır. Sivastopol savaşı, Tolstoyun bizzat katıldığı bir mücadele...

    Savaşın ne kadar acımasız olduğu, psikolojik olarak yansıması, havan toplarının acı sesi, yere düşüşü... Ve hiçbir şey yapmadığı hâlde kibirle kendini üstün gören savaşı onlar kazanmış gibi davrana tepedeki yöneticiler...

    Farklı farklı zamanlara ayrılarak bizlere aktarılan kitabın gerçekçilik duygusu beni çok etkiledi. Bazı bölümlerinde sohbetler biraz sıksa da kitap tek oturuşta bitirilebilecek bir seviyede...

    -Savaşın içinde olmanın,
    -Uzvu kopanların ne tür acılar yaşadığını,
    -Bunlar gözleriyle gören kişinin neler hissettiğini bizlere aktardığın için teşekkürler Kral!

    7/10
  • 360 syf.
    ·10/10
    İlk kez okuduğum Türk romancılarının bu yılki beşincisi İsmail Güzelsoy oldu, iyi de oldu. Belki reklam eksikliği diyebilirim ama yazar bana göre hak ettiği yerde değil henüz. Önümüzdeki süreçte daha çok okunması dileğiyle.
    Hatırla, yazarın Fenni Sihirler adını verdiği serinin üçüncü kitabı. İnternette yazılanlara bakılırsa serinin devamı da gelecek. Ben kitabı elime aldığımda bunu bilmiyordum ama dert değil, her kitap tek başına okunabilecek şekilde yazılmış. Sadece daha önceki kitaplardan karakterlerle karşılaşıyorsunuz arada.
    Hızlı, su gibi akan bir roman Hatırla. Hikâye karakterlerin ağzından ilerliyor. Sanki hepsi tek bir kişiye anlatıyor başından geçenleri. Bu anlatım da benim için yeni bir tarz. Kitaptaki anlatımı yazar büyülü gerçekçilik olarak tanımlıyor. Bazen bir kediden bazen bir ölüden dinliyorsunuz olayları.
    Hikaye genel olarak Kars’ta tecavüze uğrayan bir kızın İstanbul’a kaçması ve 800 yıl önce yaşayan El Cezeri’nin başından geçenlerden oluşuyor. Tabi bu ikisi nasıl bir arada anlatılıyor diye düşünebilirsiniz. Cevabı bu romanda. İyi okumalar…
  • 176 syf.
    ·Beğendi·10/10
    #mavişapkaayınetkinliği ile Nisan ayında Büyülü Gerçekçilik Akımı ile ilgili kitaplar okuyoruz. Benim kitabım Gabriel G. Marquez in Aşk ve Öbür Cinler kitabı.
    Büyülü Gerçekçilik, akılla çözemediğimiz, büyülü olarak geçiştirdiğimiz olayları kurgusal bir dille anlatan bir tür. Hikayede fantastik unsurlar var, doğal ve doğaüstü olan okuru şaşırtmadan kaynaştırılmış. Karakterlerin ruhsal ve psikolojik durumlarından çok eylemlere yer verilmiş. Daha detaylı bilgiye @mavisapka.bookclub instagram sayfasından ulaşabilrsiniz.
    Marquez de bu kitabında gazetede haber yapacağı bir olay ile anneannesinin anlattığı bir hikayeyi birleştirip doğal ve doğaüstü olanı önümüze seriyor. Din, engizisyon, aşk, kölelik, bilim..herşey kusursuzca harmanlanıp kurgulanmış. Anne baba sergisinden yoksun büyüyen romanın kahramanı bu ilgisizliğe karşı kendine bir savunma mekanızması geliştiriyor, bence hırçınlığının, öfkesinin sebebi bu sevgisizlik. Sevgiyi bulup, ona doyamadan kaybedince de sevgisizlikten ölen biri O..ne cin çarpması, ne işkence, ne de kuduz hastalığı onu öldüren..ve okur hiçbir zaman bu tuhaf kızın hislerini bilemedi. Çünkü Onun yaşadığı tüm eylemlerin hissini bize yaşattı Marquez, hırçınlığını, sevgisini, öfkesini, suskunluğunu, çığlığını okur hissetti, okur yaşadı....