• 480 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    İngiltere’nin ufak bir kasabasında yaşayan Lou sıradan be çoğu insana göre basit bir hayat yaşayan genç bir kadındır. Bir gün çok sevdiği işini kaybeder ve hiçbir özel eğitimi olmadığı için bir süre farklı işlerde tutunmaya çalışır. Hiçbirinde umduğunu bulamayınca karşısına çıkan bakıcılık işini kabul etmek zorunda kalır. Söz konusu bakıcılık olunca yaşlı birini beklerken karşısına 25 yaşında yakışıklı bir adam çıkar.

    Will yıllardır hayatı doyasına yaşamış, hayatı kendine göre şekilendirmiş biri iken geçirdiği kaza sonrası tekerlekli sandalyeye mahkum kalmıştır. Sadece el parmakları dışında başından aşağısını hissedemeyen ve hareket ettiremeyen Will için tek kurtuluş kendisini öldürmektir.

    Lou ile Will ilk başlarda pek anlaşamazlar ve sürekli birbirleri ile uğraşırlar. Fakat zamanla bu arkadaşlığa dönüşmeye başlar ve birbirlerini daha iyi anlarlar. Fakat Lou acı bir gerçeğe kulak misafiri olur. Will hayatına son vermek istemektedir ve son intihar girişiminden sonra ailesi ile anlaşma yapmıştır. Altı ay kendini öldürmeye teşebbüs etmeyecek fakat sonrasında İsviçre’ye gidip yasal olarak hayatına son verilecektir. Ailesinin önünde Will’in fikrini değiştirmeleri için altı ay vardır.

    Lou bunu öğrenince işi bırakmak ister. Fakat Will ilk defa biri ile bu kadar yakınlaşmıştır ve ailesi Lou’dan kalmasını ister. Bunun üzerine Lou Will’in ailesi ile bir anlaşma yapar. Lou Will’e yeniden hayatı sevdirmeye kararlıdır ve ailesi bunun için ona tüm imkanları sağlayacaktır. Ailesi Lou’nun isteğini kabul eder ve Lou çalışmalarına başlar.

    Planlar ilk başta pek de istediği gibi gitmez ama zamanla Will’e daha fazla yakınlaşır ve daha güzel vakit geçirirler. Aralarındaki yakınlaşma git gide artar ve sonunda birbirlerine aşık olduklarını anlarlar. Birlikte çıktıkları tatilde Lou daha fazla kendini tutamaz ve aşkını itiraf eder. Dahası herşeyi bildiğini ve Will’in onunla birlikte hayatı paylaşmasını ister. Ve Will son kararını verir...

    **********

    Louisa Clark altı yıldır bir cafede çalışmaktadır. Fakat cafenin sahibi cafeyi kapatmaya karar verir ve Louisa işsiz kalır. Ailesinin maddi durumu iyi olmadığı için hemen iş bulması gerekir. İşçi Bulma Kurumu’na başvurur. Birkaç işe başlar ve bu işler ona uygun olmadığı için uzun süre çalışamaz. Son olarak bir hasta bakıcılığı işi bulur ve görüşmeye gider. Camilla Traynor ‘ın oğlu Will 2 yıl önce kaza geçirip felç olmuştur. Oğlu için bir bakıcı arıyordur. Louisa, Camilla Traynor ile görüşmeye gider ve onun canlı, konuşkan kişiliği işe alınmasını sağlar.

    Louisa annesi, babası, kız kardeşi Treena ve onun 5 yaşındaki oğlu Thomas ile birlikte yaşamaktadır. 6 yıldır birlikte olduğu Patrick adında bir erkek arkadaşı vardır. Ailesi Louisa’nın işini duyunca çok memnun olmazlar ama maaşı normale göre daha fazladır ve altı aylık bir iştir.

    Louisa işe başlar ve Will ile tanışır. Will’in yanında onun tıbbi bakımını yapan Nathan adında bir kişi daha vardır. Will başlarda Lou ile hiç konuşmaz. Lou konuşmak için çabalar ama çabaları karşılıksız kalır. Will felç olduğu için ve her işinde başkasına muhtaç olduğu için mutsuzdur. Lou’nun görevi bakımdan çok Will’i neşelendirmektir. Lou ilk günlerde bunu başaramaz ve işi bırakmayı düşünür. Will zamanla Lou’ya alışmaya başlar. Onun giyim tarzına, hareketlerine, düşüncelerine gülmeye başlar. Birgün Will’in eski kız arkadaşı Alicia ve Eski arkadaşı Rupert gelir. Evleneceklerini söylerler. Will buna üzülür ve bir süre sessizleşir. Lou önceden yapmadığı şeyleri Will ile yapmaya başlar. Önceden hiç altyazılı film izlememiştir ama Will ile izler ve çok beğenir. Lou, Will’i kontrol zamanlarında hastaneye götürür. Birgün Will ateşlenir ve Lou bunu farketmez. Nathan geldiğinde Lou’ya kızar ona neler yapması gerektiğini anlatır. Gece Camilla Traynor gelemeyeceği için Lou gecede Will’in yanında kalır. Lou, Will uzun süre traş olmak istemediği halde Lou onu ikna eder ve saçını kesip onu traş eder. O gün Will’in kız kardeşi Georgina gelir. Lou, Bayan Traynor ve Geogina’nın konuşmalarını duyar. Will’in önceden intihar girişiminde bulunduğunu ve babasının onu kurtardığını öğrenir. Görevinin Will’in intihar etmesini engellemek olduğunu anlar. Will’in yaşamak istemediğini, ölmek için İsviçre’ye Dignitas’a gitmek istediğini öğrenir. Dignitas’ta ötanazi yasaldır. Ailesiyle bir anlaşma yapmıştır ve altı ay sonra Dignitas’a gidecektir. Will bunları öğrenince kendisini kandırılmış hisseder. Ertesi gün işi bıraktığını ve sebebini yazan bir mektup bırakır ve eve gider. Bayan Traynor mektubu okuyunca Lou’nun evine gider, ondan işi bırakmamasını, istediği her olanağı ona sağlayacağını ister. Çünkü Will Lou’yu sever ve onunla birlikte gülmeye başlar. Önceden yapmadığı şeyleri Lou ile yapmaya başlar. Lou olanları Treena’ya anlatır. Treena üniversiteye başlamayı düşündüğü için onun işi bırakmasını istemez. Ona Will’in fikrini değiştirmek için bir şeyler yapması gerektiğini söyler. Lou bu fikirden hoşlanır ve ertesi gün Bayan Traynor’a fikrini söyler. Bayan Traynor çok istemese de eşi kabul eder. Lou ve Trrena araştırmalara başlar. Will’i nereye götürebileceklerini bulmaya çalışırlar. Treena üniversiteye başlar ve evden taşınır.

    Lou, Will’i at yarışına götürmeye karar verir ama bu plan bir fiyasko olur. Tekerlekli sandalye yüzünden birçok sorun yaşarlar. İstedikleri yerde yemek yiyemezler ve Lou Will’in atları hiç sevmediğini öğrenir. Will’e arkadaşından klasik müzik konseri için bir davetiye gelir. Will, Lou’nun klasik müzik sevmediğini öğrenir ona klasik müziğin güzel olduğunu ve bu konsere gitmesi gerektiğini söyler. Lou da Will ile birlikte gitmek ister. Lou bu kez her şeyin yolunda gitmesi için için tüm önlemleri alır ve konsere giderler. Lou klasik müziği çok sever. Konser sırasında Lou ve Will yakınlaşırlar. Konser macerası sorunsuz bir şekilde biter. Lou Will’in kendi başına yazı yazabilmesi için bilgisayarına bir program indirir. Bu Will’in çok hoşuna gider artık yazılarını kendisi yazabilecektir.

    Lou’nun doğum günü yemeğine Will de davet edilir. Lou’nun annesi ve babası Will ile çok iyi anlaşır. Fakat Patrick Lou’nun Will ile olan yakınlığını görünce sinirlenir ve Will’e hiç iyi davranmaz.

    Lou sürekli Will’i dışarı çıkarmaya başlar. Onu şatonun etrafında, evin bahçesinde gezdirir. Konuşmaları sırasında Will Lou’nun kasaba dışında başka biryere gitmediğini öğrenir. Ona başka yerleri de gezip görmesini söyler. Lou bundan sonra Will’i götürmek istediği yerlere kendisinin gitmek istediğini ve Will’in de gelmesini istediğini söyler. Will hasta olu ve hastaneye yatar. Lou’da bu boşlukta kütüphaneye gider ve internetten Will’in durumundaki hastalarla konuşmaya başlar. Will’i nereye götürebileceği, nelerden hoşlanabileceği hakkında fikirler alır. Will hastaneden çıktıktan sonra Lou onu şarap tadımına götürür. Dönüşte Will, Lou’nun hep dövme yaptırmak istediğini ama ailesi kızar diye yaptırmadığını öğrenir. İkisi birlikte dövme yaptırırlar.

    Lou’nun babası işten çıkarılır ve başka bir iş bulamaz. Bunu öğrenen Will babasıyla konuşur ve Will’in babası Lou’nun babasını işe alır. Lou evdeki yatak probleminden dolayı Patrick’e taşınır. Will bundan hiç hoşlanmaz. Lou’ya oraya taşınabileceğini söyler ama Lou istemez. Lou ve Will şatonun etrafında gezmeye çıkarlar ve Lou ona başından geçen bir olayı anlatır. Bu konuşma sırasında Lou ve Will duygusallaşır. Uzun uzun konuşurlar. Alicia ve Rupert’in düğün davetiyesi gelir. Will önce istemese de sonra düğüne gitmeye karar verir. Will ve Louisa düğüne giderler. Düğünde dans ederler. İçip saehoş olurlar ve akşam bir otelde kalırlar. Çok eğlenceli birgün geçirirler.

    Lou Will için bir gezi planı düzenler. Ama bunun için Patrick’in koşu yarışına gidemeyecektir. Bu sebeple Lou ve Patrick arasında tartışma çıkar ve ayrılırlar. Lou Will’in yanına taşınır.Lou, Treena ‘ya Wiil’den hoşlandığını söyler. Will zatürre olur. Uzun süre hastanede yatar. Lou’nun hazırladığı planı gerçekleştiremezler. Lou Nathan’la birlikte başka bir plan hazırlar. Altı ayın dolması için çok az bir süre kalmıştır ve Lou’nun Will’in kararını değiştirmesi gerekiyordur. Lou tüm hazırlıkları yapar. Sorun çıkmaması için her şeyi önceden ayarlar. Sorunsuz bir şekilde giderler. Çok eğlenceli bir tatil geçirirler. Lou önceden denemediği şeyleri dener ve mutlu olur. O mutlu olunca Will de mutlu olur. Lou Will’e ondan hoşlandığını söyler. Ama Will sakat olduğu için onunla birlikte olmak istemez. Kararının değişmediğini Dignitas’a gideceğini söyler. Lou ne söylese de Will’in kararını değiştiremez. Ertesi gün kasabaya geri dönerler. Lou işi bırakır. Eve geldiğinde uzun süre odasından çıkmaz. Sonra olanları ailesine anlatır. Will ile görüşmez.

    Bayan Traynor, Lou’yu arar ve ondan Dignitas’a gelmesini ister. Will onu görmek istiyordur. Lou gitmeye karar verir ama annesi buna karşı çıkar. Lou annesine rağmen İsviçre’ye gider. Orada Will ile son olarak konuşur. Will klinikte ötanazi ile derin bir uykuya dalar. Will Lou’ya bir mektup bırakmıştır ve Lou bu mektuba uyarak Paris’e gider. Will aynı zamanda ona üniversiteye gitmesi ve kendine bir hayat kurması için para bırakmıştır.
  • Her ortamın insanı etkileyen ve içine alan farklı bir havası var. Bu havayı en kestirme ifadesiyle iktisadî anlamda “fayda”ya dönüştürmek mümkün. Ortamına göre okunacak bir kitaptan elde edilecek haz, hedonist saplantılara taş çıkartacak cinsten olabilir. Kitabı boş zamanlarında okunacak, tüketime tâbi bir meta olarak düşünen kişilere aşağıda söylediklerim saçma gelecektir. Onun için bu satırlar, kitap okumayı hobiden öte psikolojik bir gereklilik haline getiren, bir nevi taklitle başlayıp tahkikte karar kılan kitap âşıkları için yazılmıştır.

    Bazı kitaplar vardır ki zihin haritamızda işaret taşları olarak yer etmişlerdir. Ya da birer mihenk taşı olarak sonraki okumalarımıza yol gösterici olmuşlardır. Bazı kitaplar da hayal dünyamızı besleyen, hayal dünyamızdan reel dünyamıza doğru mutluluk, umut, sevgi gibi duyguları harekete geçiren özelliklere sahiptir. Aşağıda, kişisel deneyimlerden yola çıkarak, bunlardan sadece birkaçı siz okuyucular için sayıldı.

    Yolculuk esnasında yolu kısaltan kitaplar var

    Şehirlerarası bir otobüsün şoförün ense kökü diye tabir edilen ön sırasında oturmuş, yağmurlu bir havada yolculuk ediyorsunuz. Şoförün kendisine özel olarak açtığı radyodan türküler hafifçe kulağınıza çalınıyor, ön camda sileceklerin hareketleriyle birlikte yolu izlemekten sıkıldınız ve kitap okumak istediniz. İşte tam burada okunabilecek kitap Ali Çolak’ın Günlük Güneşlik Şarkılar veya Mavisini Yitirmiş Yaşamak kitaplarıdır. Eğer aynı ambiyans içerisinde ama arka sıralarda oturuyorsanız Ahmet Turan Alkan'ın Üç Noktanın Söylediği ve Yatağına Kırgın Irmaklar size yardımcı olacaktır. Bu kitapları okudukça yolculuk, gurbet, gariplik duygularıyla yer yer hüzünleneceksiniz, nostaljik duygulara dalıp da eskiye ait tespitleri bizzat yaşamış olduklarınızla özdeşleştirdikçe sevineceksiniz.

    Her iki yazara ait anılan kitapların ortak noktası deneme türünün en nadide ürünlerinden olmasıdır. Deneme türünün iddiasızlığı içerisinde kendinize yer edinmeniz neticesinde yolculuğun tadına varacak, belki de seyr-i sülükünüze ilk adımlar niteliğinde tefekküre dalacaksınız. Tasavvuf ehlinin uzun ve hiç bitmez seyahatleri meşhurdur. Seyahat tasavvufta seyr-i sülükün önemli bir parçası olarak kabul ediliyordu. Siz de seyahatlerinize böyle anlamlar yüklemek istiyorsanız Filibeli'nin Amak-ı Hayal'ini okumalısınız. Ya da esasında bir yolculuğu anlatan Attar’ın Mantık-ut Tayr’ını okuyarak yolculuğunuzu daha bir anlamlandırabilirsiniz.

    Bahsettiğim ambiansı yakalayamadınız, sıradan bir yolculuk yapmaktasınız ve sadece can sıkıntısını gidermek, mesafeleri kısaltmak derdindeyseniz Türkçe yazan yazarlara ait romanları okumalısınız. Tarık Buğra işte şu anda tam size göre olabilir. Firavun İmanı, Dönemeçte ya da Küçük Ağa olabilir. Yolculuğunuz dağlardan, ovalardan, bozkırlardan, köylerden geçtikçe bu romanların bu topraklardan fışkıran birer hudayinabit gibi size verilen birer nimet olduğuna şükredeceksiniz.

    Kafede arkadaşını beklerken neyi okuyabilirsin?

    Bir kafede oturmuş, belli bir zamanın dolmasını bekliyorsanız yapabileceğiniz en güzel şey kitap okumaktır. Ancak kafeler günümüzde daha çok buluşma ve muhabbet alanlarıdır. Bu sosyal alanda tek başına kitabına gömülmüş, dış dünyayla bağlantıları kesik bir insan imajı sizi rahatsız etmemeli. Bu nedenle de kitap okurken dışarıdan nasıl göründüğünüzü pek kafaya takmayın. Genel olarak popüler tüketime tâbi diye tabir edilen kitaplardan uzak durun. Nasıl ki günümüzde gıda sektörüne daha albenili, daha dayanıklı olması için birçok yapay ve sağlığa zararlı katkılarda bulunuluyorsa, aynı şekilde de daha kolay okunsun, dikkat çeksin, hoşça vakit geçirmeye sebep olsun diye bazı kitaplara da bu şekilde yapay ve bünyemize iyi gelmeyecek katkı maddeleri eklenebiliyor. Bu açıdan uyarıda bulunmakta fayda var.

    Kafede beklerken okunabilecek en ideal kitaplar Mustafa Kutlu'nun kitaplarıdır. Beklediğiniz arkadaşınız veya doldurmak istediğiniz zamana göre Kutlu kitaplarından birini bitirmeniz işten bile değil. Kutlu kitaplarının okunması kolaydır, yer çekimine fazla dirençli olmayan hikâyelerdir. Okuduktan sonra içinizde tatlı bir ağırlık hissedeceksiniz ve kitaptan alacağınız haz okurken değil, kitabı bitirdikten sonra ortaya çıkacaktır. Sadelikten nasıl bir güzellik ortaya çıkacağının kanıtıdır Kutlu kitapları.

    Soğuk bir kış günü içimizi şiir ısıtır

    Soğuk bir kış günü evin en sıcak köşesine sinmiş, buğusu üzerinde taze bir çay eşliğinde okunabilecek en güzel kitap şiir kitaplarıdır. Şiir tamamen zevk meselesidir ki Türkçe şiir olması, çeviri şiir olmaması kaydıyla her türlü şiir okunur. Ama benim tercihim ilk planda Sezai Karakoç olurdu. Üstadın her şiiri Diriliş neslinin yoluna döşenmiş bir taş gibidir. Üstadı yeterince tanıyabilmişseniz bu şiirler size yürüyebileceğiniz bir yol olacaktır. Yine bir diğer şiir üstadı Arif Nihat Asya da şiirleriyle içinize sevinç ve coşku salacaktır.

    Yeniden kendine çağıran kitaplar da var

    Cemil Meriç’in Bu Ülke'si, Nurettin Topçu’nun Yarınki Türkiye'si sessiz ortamlarda defalarca okunacak ve altı çizilecek kitapların başında gelir. Bu kitaplar aslında zihnî bir yolculuğa çıkacak “bizim dünyanın” insanlarının ilk okuyacakları kitaplardandır bunlar. Ancak özellikle bu iki kitabı ayrı yere koymak gerekir. Gördüğü rüyadaki hazineyi arayan bir nevi simyacı gibi bu kitaplardan sonra geniş ve uzun bir okuma serüvenine çıkıp gezdikten sonra o rüyayı gördüğünüz noktaya gelip asıl hazinenin rüyayı gördüğünüz noktada olduğunu anlayacaksınız. Dolayısıyla bu iki kitabı da okuyup, gerekli yerlerini çizip notlar aldıktan sonra sakın kimseye vermeye kalkmayın. Birkaç yıl sonra tekrar dönüp aynı kitapları yeniden okumak isteyeceğinize sizi temin edebilirim.

    Arkadaşlarla birlikte okuyacağımız kitapları iyi seçmeliyiz

    Arkadaş ortamlarında toplu olarak tek bir kitap okuyup ona yoğunlaşmak şimdiki zaman çekiminde çok zor karşılaşılan bir durumdur. Maalesef benim böyle ortamlar konusunda deneyimim son derece sınırlı. Ama hep hayalini kurduğum bu ortamlarda okunması gereken başlıca kitaplar sayabilirim. İlk aklıma gelen Sezai Karakoç’un Diriliş Neslinin Amentüsü ve Aliya İzzetbegoviç'in Doğu ve Batı Arasında İslam kitaplarıdır. Toplu okuma ve satır satır beyin fırtınalarında yelkenini doldurarak yol alma, sizi istediğiniz zihnî aşamaları kat etme konusunda tatmin edecektir.

    Tatillerde okunacak kitaplar bir yorgunluk vesilesi olmamalı

    Tatillerde kitap okuma herkesin en çok istediği ama en çok da zorlandığı bir eylemdir. Tatillerde ele alınan kitaplar son sayfasını bulamadan çoğu zaman bir kenara bırakıverilir. Bunun için tatilde kitap okumanın hazzını ve kitap bitirmenin mutluluğunu yaşayabilmek için çok dikkatli davranılmalıdır. Rastgele alınacak kitapların sonu hüsranla neticelenebilir. Tatilde kitap okuma, tatil anlayışı yıllık yorgunluğunu tembellikle daha da pekiştirerek bedenî yorgunluğun yanına zihnî yılgınlığı eklemek olanlar için değil de, tatiline hareket katmak isteyen, beyin hücreleriyle birlikte tüm varlığında yeni bir dinamizm kazanmak isteyenlerin şiarıdır. Tarihseverler için Yılmaz Öztuna’nın Türk Tarihinden Portreler tatil için ideal olabilir. Ya da Mustafa Armağan’ın kitaplarından konusuna göre seçilecek bir kitap gerçek bir tatili kolaylaştırabilir.

    Beyni zorlayacak kitaplar

    Bazı kitaplar vardır ki okunduğunda dolduğunuzu ve artık eski kendiniz olmadığınızı hissettirir. Yoğundur, ağırdır ama kesinlikle anlaşılmaz değildir. Bu tür kitaplar her daim yeni bakış açıları kazandırma, bilmediklerini öğretme yörüngeli kitaplardır ve okuyucuyu asla pişman etmez.

    Beyni zorlayacak kitaplara iki örnek vereceğim. Birincisi bir döneme damgasını vurmuş ve bir nesli olgunlaştırmış kitapların başında bulunan Rene Guenon üstadın Modern Dünyanın Bunalımı kitabıdır. Bu kitap kendimizi ve modern dünyayı anlamamız için çok önemli bir kılavuzdur. Bu kitap bir bunalım öyküsü değildir, bunalımdan çıkışın yol haritasıdır aslında. Bu kitabı okuduktan sonra beyniniz yeterince zorlanacak ve hâlâ beyninizde mecal kaldıysa üzerine Fritjof Capra’nın Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası da muhteşem olacaktır. Mustafa Armağan'ın nefis tercümesi ile zihnî bir jimnastik yapmak beyninize iyi gelecek ve beyninizde yeni kıvrımlara yol açacaktır.

    Erkan Kurak
  • Nihayet absürt bir kampanyanın sonuna geldik
    Mehmet Ocaktan
    Pazar günü sandık başına gidiyoruz, uzun bir süredir insanların sinirlerini geren, toplumdaki kutuplaşmayı derinleştiren ve bugüne kadar hiç yaşamadığımız bir seçim kampanyasının nihayet soruna geldik. Pazar günü oyumuzu kullanacağız ve belki de bugünleri hiç hatırlamak istemeyeceğiz.

    Kim ne derse desin, açıkçası ben kendi namı hesabıma böylesine absürt bir seçim kampanyasını bir daha asla yaşamak istemiyorum. Demokrasi kalitesi yüksek ülkelerde bir şenlik havası içinde geçen seçimler, ne yazık ki bizim ülkemizde adeta bir savaş atmosferinde geçiyor.

    Oysa savaşa filan gitmiyoruz, şehirlerimizi yönetecek belediye başkanlarını seçeceğiz ve beş yıl boyunca onlardan daha insani ve medeni şartlarda yaşamamızı temin edecek bir şehir hayatı oluşturmalarını bekleyeceğiz, eğer bunu başaramazlarsa beş yıl sonra başkalarını seçeceğiz, mesele bu kadar basit...

    Ama gelin görün ki yaklaşık son iki aydır bazı siyasi liderlerimiz meydanlarda, televizyonlarda adeta Sakarya meydan muharebesi hazırlıkları yapıyorlar. Özellikle iktidar bloğunda yer alan partilerimiz öyle bir seçim kampanyası yürütüyorlar ki, ruhsal ve zihinsel dünyamız altüst olmuş durumda.

    Yüreğimize adeta korkular salarak Türkiye’nin çok ciddi bir beka sorunu ile karşı karşıya olduğunu dillendiriyorlar. Bu konuda endişeliyiz, eğer gerçekten memleketimiz bir beka sorunu yaşıyorsa, bu konuda milletçe bir şeyler yapmalıyız. Mümkünse seçimden önce bütün siyasi partilerimiz dahil, bir araya gelip memleketi bu tehlikeden kurtarmak için ortak bir adım atmalı toplumu rahatlatmalıdırlar.

    Endişeliyiz, acaba ülkemizin güvenliğini emanet ettiğimiz ordumuz yeterli değil mi, sınırlarımız büyük bir tehdit altında mı diye korkuya kapılıyoruz.

    Beka meselesini ağırlıklı olarak iktidar partisi dillendirdiği için daha da fazla endişeleniyoruz. Acaba diyoruz, 17 yıldır ülkeyi yöneten iktidar partisi bugüne kadar farkında değildi de bunca yıldır hep tehlike altında mıydık? Ancak daha soğukkanlı bir yaklaşımla değerlendirdiğimizde, hiçbir iktidarın 17 yıldır böyle bir tehlikeyi görmemesinin mümkün olmadığı kanaatine ulaşıyoruz. Ve hakkaniyetli bir değerlendirme ile diyoruz ki, AK Parti iktidarı memleketin bekasını asla tehlikeye atmaz ve de atmamıştır. Çünkü biliyoruz ki, gerek PKK, gerekse FETÖ terör örgütü ile ilgili en ciddi mücadele bu iktidar döneminde yapılmıştır.

    Peki neden bir iktidar tam da seçime giderken, “Memleket beka tehdidi altında” diye bir seçim kampanyası yürütür? Çünkü bu cümlenin anlamı, ‘beka tehdidinin sorumlusu biziz’ demektir. Herhalde dünyada hiçbir iktidar bile bile, kendini böyle bir sorumluluğun muhatabı olarak ilan etmez. Bana göre, seçim kampanyalarının böyle bir ‘beka’ parantezine hapsedilmesi anlaşılmaz bir durumdur ve kelimenin tam anlamıyla absürt bir kampanyadır.

    Neden AK Parti’nin belediye seçimlerini bir genel seçim havasına dönüştürdüğünü, kendisine hiçbir yararı olmadığı halde beka meselesine kilitlediğini doğrusu anlamakta güçlük çekiyorum. Eğer bugüne kadar gerçekleştirdiği icraatlarına güveniyorsa, (ki güvenmesi gerekir) çıkar meydanlara yeni projelerini anlatır ve hiçbir sorun da yaşamazdı. Ama tam tersini yaptı ve ötekileştirici bir dil kullanarak, bugüne kadar kendisine destek veren kitlelerle gönül bağını zaafa uğrattı.

    İnanıyorum ki, 31 Mart gecesi sonuçlar ortaya çıktığında herkes seçimlerin neden bir beka meselesi haline dönüştürüldüğünü ciddi bir şekilde sorgulayacaktır.
  • 20 Mart Dünya Mutluluk Günü olarak biliniyor. Ama kendinizi mutlu hissetmiyorsanız da endişeye gerek yok… Nasıl daha mutlu olacağınızı öğrenebilirsiniz.

    Tıpkı öğrenmek, gelişmek ve başarılı olmak için sürekli çalışan müzisyenler ve sporcular gibi siz de daha mutlu olmak için antrenman yapabilirsiniz.

    Profesör Laurie Santos, Yale Üniversitesi'nde "Psikoloji ve Mutlu Yaşam" dersi veriyor.

    Üniversitenin 317 yıllık tarihinde en popüler ders olmuş ve 1200 kayıtlı öğrenci ile rekor kırmış.

    Laurie Santos, "Mutluluk hali kendiliğinden gelmez, bu konuda gelişmek için pratik yapmanız gerekir" diyor ve ekliyor:

    "Mutlu olmak için bilinçli bir çaba göstermek gerektiğini bilimsel çalışmalar doğruluyor. Ama kolay değil tabii, biraz zaman alıyor"

    Santos, mutluluğun kendiliğinden gelmeyeceğini, bu konuda pratik yapmak gerektiğini söylüyor. Mutluluğa giden yol konusunda beş önerisi var:

    1. Minnettarlık listesi
    Santos, öğrencilerinden bir hafta boyunca her gece bir liste yapıp hangi konularda minnet duyduklarını yazmalarını istiyor.

    "Bu çok basit bir fikirmiş gibi gelebilir, ama bu egzersizi düzenli yapan öğrencilerin daha mutlu olduğunu görüyoruz" diyor.

    2. Daha fazla ve daha kaliteli uyku
    Bir hafta boyunca her gece sekiz saat uyuyun. Santos, bunun en zor egzersizlerden biri olduğunu söylüyor.

    "Saçma gelebilir, ama daha uzun süreli ve daha kaliteli bir uyku depresyon riskini azaltıyor ve pozitif davranış eğilimini geliştiriyor" diyor.

    3. Meditasyon
    Günde 10 dakika meditasyon yapın. Santos öğrenciyken yaptığı düzenli meditasyonun kendisini daha iyi hissetmesini sağladığını söylüyor.

    Öğrencilerine, meditasyon ve dikkat yoğunlaşması gerektiren diğer aktivitelerin insanı nasıl daha mutlu yaptığını kanıtlayan araştırmalar gönderiyor.

    4. Aileye ve arkadaşlara daha fazla zaman

    Santos, aile ve arkadaşlarla kaliteli zaman geçirmenin insanı gerçekten de daha mutlu kıldığını gösteren birçok yeni araştırma olduğunu söylüyor.

    Sevdiğimiz insanlarla zaman geçirmek veya psikolojideki ismiyle "sağlıklı kişisel ilişkiler ve sosyal bağlantılar" insanın fiziksel ve ruhsal sağlığını olumlu etkiliyor.

    Bunun için çok çaba göstermek gerekmediğini, "O anı iyi yaşamak ve birileriyle birlikte ve ne şekilde zaman geçirdiğinizin farkında olmak yetiyor" diyor.

    Mutluluk için zaman algısı oldukça önemli. "Çoğu kez varlığı parayla ölçüyoruz. Oysa araştırmalar gösteriyor ki varlık insanın ne kadar zamanı olduğuyla ilgili bir şey" diyor Santos.

    5. Daha az sanal, daha fazla gerçek ilişki
    Sosyal medyanın insana sahte bir mutluluk duygusu verebileceğini ama ona kendini kaptırmamak gerektiğini söylüyor.

    "Son araştırmalar, Instagram gibi sosyal medya ağlarını fazla kullanan insanların onu pek kullanmayanlara kıyasla daha az mutlu olduğunu gösteriyor" diyor.

    O halde, hayatta gerçekten mutlu olmak için daha fazla minnettarlık hissi, daha iyi uyku, kafayı meşgul eden şeylerden arınmak, sevdiklerinizle birlikte olmak ve sosyal medyaya fazla zaman ayırmamak gerekiyor.

    Kaynak: https://www.bbc.com/...erler-dunya-47625765
  • Çocukken, ananem sabah namazına kalkar sonrasında ahıra giderdi, bende onun peşinde tabi. :) Hayatımın en güzel yılları ananemle geçen çocukluk döneminde diyebilirim. Erken kalkmak, güneş doğmadan uyanmak bana çocukluğumdan beridir miras. Ananem yaz/kış farketmeksizin namazdan sonra dış kapıyı açar bi süre bekler sonra şöyle derdi; "Bereket tam burda, bu zamandadır kızım. Sabah kalktın mı kapını, bacanı aç, aç ki bereket evine dolsun." Şimdiki zamanın ev hanımı arkadaşlarım veya akrabalarım bana soruyor "Nasıl bu kadar erken kalkıp, bu kadar enerjik olabiliyorsun?" Açıkçası özellikle yaptığım bişey yok, bu bana çocukluğumdan kalma en sevdiğim mirastır. Velev ki bende bi insanım bazen tembellik edip yatıyorum, uyuduğuma bin pişman uyanıyorum. Başım ağrıyor, odaklanamıyorum, bildiğin geceden kalma sarfoş :)) Uykuyu kısmen de sevmiyorum zaten. Hele de sabahları. Yazın ne yapıyorsun derseniz. Durum pekte farklı değil. Güneşin enerjisini seviyorum. Gün yaşamak içindir, benim hayat felsefeme göre. Günaydın bu arada. Güzel geçe gününüz. :)
  • KADINLAR SUSARAK GİDER

    Çok uzun emekler verir ilişkisini yürütmek için.

    Birinin kadını olmayı yüreği, beyni, ruhu o kadar zor kabul etmiştir ki, başka bir adama ait olmayı istemez.

    Erkek gibi, çorbanın tuzu eksik diye kavga çıkarmaz mesela, tam tersi, konuşmamız lazım der.

    Erkekler de en çok bu cümleye sinir olurlar. Ertelenir o konuşmalar, maç bitimine, yemek sonrasına ve daha birçok lüzumsuz şeyin ardına ötelenir.

    Kadınlar inatçıdır, hayata tutundukları gibi, aşklarına da sahip çıkarlar.

    Bu yüzdendir, konuşup derdini anlatma isteği, karşı tarafı ikna edene kadar uğraşırlar.

    Sonunda pes eder adam, bir ışık görür kadın, tüm derdini paylaşır.

    Genellikle ne cevap alır? Abuk sabuk konuşma!
    Gereksiz ve saçma gelmiştir adama anlatılanlar, hiç de üstünde durmamıştır.

    Yine bir sıkıntı, tatmin edilemeden geçiştirilir ve adam gün gelip bunların kendisine ok gibi döneceğini bilemez.

    Bir kadın şikayet ediyorsa, ya da erkeklerin deyimi ile vıdı vıdı ediyorsa; erkek bilmelidir ki, o ilişkiden hala ümidi vardır kadının.

    Yürütmek, birlikte yaşamak, sorunları çözerek mutlu olmak istiyordur.

    Daha önemlisi, o adamı hala seviyordur.

    Kadın susarak gider!

    En önemli detaydır, erkeklerin hiç anlayamadığı durum işte bu kadar basittir.

    O gün gelene kadar konuşan, kavga eden, tartışan kadın, kendini sessizliğe vermiştir.

    Ne zaman ümidini o ilişkiden kestiyse, o zaman sevgisi de yara almış demektir.

    Yüreğindeki bavulları toplamıştır, kafasındaki biletleri almış ve aslında bedeni orada durarak, ilişkiden çıkıp gitmiştir.

    Kadın, gerçekten gitmişse, çok sessiz olmuştur ayrılışı, kimse hissetmeden, kapıları vurup kırmadan gitmiştir.

    Her akşam eve geldiğinde, kapının açıldığını gören adam anlamaz ama bir kadın sessizce gider.

    Ne mutfağında yemek pişiren, ne yan koltukta televizyon izleyen, ne gece ruhunu kenara koyarak yatakta sevişmeye çalışan kadın, artık o kadındır.

    Bir kadının çığlıklarından, kavgalarından korkmamak gerekir, çünkü kadının gidişi sessiz ve asildir.


    CEMAL SÜREYA
  • 151 syf.
    ·6 günde·9/10
    Victor Hugo ' nun ilk romanlarından biri olan bu eser, yazıldığı yy'da hiç de kabul görmemiş. İdamların insanlar için eğlenceden ibaret olduğu zamanlardan bahsediyoruz. Böyle bir zamanda biri çıkacak, idamlar kaldırılmalı diyecek, hem de insanlik tarihinin en çirkin icadı olan giyotin ile yapılan idamlar. Herhalde deli gözüyle bakmislardir yazara.
    Adam öldürmekten idama mahkum edilmiş birinin son gününü anlatıyor roman. mahkumun önce durumu kabullendigi, sonra 3 yaşındaki kızını dusununce, yaşamak için ömür boyu kürek cezasına bile olduğu anlatılıyor. " Benim ölümüm insanlığa ne kazandıracak?" sorusunu okura sorarak, empati yapma duygusunu düşündürüyor.
    Yazar bundan yaklaşık 200 yıl önce bu romanı yazarak karşı çıkmış idam cezasına. Tabii ki başta uygulanış şekline. Fransa'da idamın 1981'de kaldırıldığını hatırlamak gerekir.
    Son olarak şunu söylemek lazim.
    Bu romanı okumayan varsa hiç zaman kaybetmesin. Bir an önce okusun..

    İyi okumalar..