• 400 syf.
    ·7 günde·6/10
    Josh Malerman'ın ilk romanı olan Kafes tüm Dünya'da yankı uyandırmıştı hiç şüphesiz. Korku türüne farklı bir açıdan yaklaşmayı denemişti ve başarılı da olmuştu. Hem kurgusu hem de farklı bir atmosferi ile çoğu kişiyi memnun etmişti. Fakat bu ilk romandaki başarı, diğer eserlerinde etkisini gösteremedi malesef. Aynı Marslı'nın devamı Artemis'de olduğu gibi. Bu romanda da günümüz değil de biraz daha geriye giderek kovboylu, Şerifli ortamların olduğu bir maceraya konuk oluyoruz. Harrows kasabasının mezarlıklarında gezineceğiz. Carol'un bedenini bulacağız. Aslında James Moxie karakteri ve Carol'un yaşadıklarını göz önüne alırsak fantastik bir tad alacağınızdan da hiç şüpheniz olmasın.

    Carol Gömülmeden adlı eser, sığ bir kurgunun içine sıkışıp kalmış. Yol ismi verilen kasabaları birbirine bağlayan yollarda geçirilen seyahatler de olmasa daha bir kötü olurdu ki bunun telafisini kanun kaçağı Moxie kapatıyor. Ölmüş olan Carol ve yasını tutan kocasının sergilemiş oldukları tablo, olay örgüsünün sağlıklı bir biçimde gelişmesini engellemiş ayrıca. Kaldı ki Carol ve komadaki bedeni okuyucuyu belli bir yerden sonra sıkacaktır, eminim buna. Topal adam 'Duman' isimli karakter ve sihirbaz Moxie ise, eğer ki korku türünde değil de uzun soluklu bir fantastik romanda rol almış olsalardı, çok daha güzel şeyler görebilirdik. Eh, iki at üstünde birbirini kovalayan azılı bir çift katilden başka daha güzel bir resim tablosu var mıdır? Hele ki şöylesine katmanlı bir fantastik romanda geçerlerse?

    Neyse bunları bırakalım da son olarak şunu söyleyim veya en azından Malerman'a son bir şans daha vermenin düşüncesinde olalım ki meşhur Kafes kitabının devamı geliyor. Malorie isimli(Kafes'deki anne karakteri) kitap orijinal dilinde Ekim aylarında raflarda. İthaki'nin hızı ve Kafes'in devamı niteliğinde yapılacak bir propagandayla kitabın en kötü muhtemel 2020 başları gibi elimize geçeceğinden umutluyum. Saygılar...
  • kızlarım ayşe ve fatma, kendilerine amerika birleşik devletleri’nden bir hoca bulmuşlar.
    yok yok, fethullah gülen değil elhamdülillah.
    numan ali han (nouman ali khan).
    merak edip, biraz da kaygılanıp, kimdir, necidir, neyin nesidir diye araştırdım tabii.

    pakistan asıllıymış.
    1978’de, babasının diplomat olarak görev yaptığı almanya’da dünyaya gelmiş.
    ilk gençliğinde, namazsız niyazsız, “sıradan bir amerikan genci gibi” imiş.
    19 yaşındayken new york’ta muslim students associaton (müslüman öğrenci birliği) mensubu bir arkadaşının tesiriyle hidayete ermiş.
    hidayete erdikten kısa bir müddet sonra, birbirini afiyetle yiyen rakip müslüman gruplardan yaka silkip, kur’an’la baş başa kalmaya karar vermiş.
    “önce arapça” deyip, suudi arabistan ve pakistan’da sıkı bir arapça eğitiminden geçmiş.
    2006 senesinde kurduğu beyyine enstitüsü’nde (bayyinah ınstitute) “klasik arapça” ve “mukaddes kelam” dersleri veriyormuş.
    abd’nin dört bir yanında ve dünyanın başka yerlerinde verdiği vaazlar internet vasıtasıyla milyonlara ulaşıyor ve nice insanı karanlıklardan aydınlığa çıkarıyormuş.
    facebook’ta 500 bin takipçisi varmış.
    ürdün kraliyeti islami araştırmalar merkezi’ne göre dünyanın en tesirli 500 müslüman’ından biriymiş.
    üç değil, beş değil, tam altı çocuk babasıymış.
    hanımı ve çocukları ile mes’ûd bahtiyarmış…

    internette vaaz videolarını izledim.
    besmelenin faziletleri hakkında, esma-ül hüsna’nın hikmetleri hakkında, dua hakkında, tesettür hakkında, modern gençliğin karın ağrıları hakkında…
    surur veriyor.
    efendimizin (sallallahu aleyhi vesellem) “kolaylaştırın; zorlaştırmayın. müjdeleyin; nefret ettirmeyin” talimatına uyan, bilgili, akıllı, esprili, şefkatli, iç açıcı bir vaiz.
    gülümsüyor ve gülümsetiyor, yerine göre kahkaha da atıyor ve attırıyor, ama ‘totalde’ gayet ciddi.
    gençleri kazanmak için “cool” takılıyor, ama hakikati kurban etmiyor bu ‘kazanma’ arzusuna.
    ne ise onu söylüyor.
    kur’an’da ne yazıyorsa o.
    rasulullah (sav) ne söylemişse, ne yapmışsa o.
    halkayı genişletmek adına hakikati eğip bükenlerden değil bu hoca.
    iyi adam.
    sıkıntı yok.
    gönül rahatlığı içinde “devam” dedim kızlarıma; “hem ingilizceniz de gelişir.”

    müslüman gruplar arasındaki çatışmalar hakkında grup isimlerini vererek ve tuttuğu tarafı belli ederek konuşmamayı tercih ettiği için numan ali han’ı kınayanlar varmış.
    ben kınamam.
    o mevzuları çok önemsiyor olsam da kınamam.
    “islam ve ümmete dair bütün mevzularla baş edebilmek hiç kimsenin harcı değildir. mantıksız ve de sağlıksız bir gayret olur bu. rasulullah (sav) ümmetin bütün yükünü tek başına taşıdı; ama onun yalnız başına taşıdıkları şimdi bütün bir ümmete dağıtılmıştır. hakkında konuşmadığım bir şey her zaman olacaktır” diyor numan hoca.
    makul.
    bir fikrini beğenmedikleri için kendisini defterden silen ve dahî “deccal” ilan eden kimselere hitaben söylediği şu sözler de makul:
    “bu, hangi ilişkide olursa olsun, yakışıksız bir hareket tarzı. söylediğiniz tek bir şeyden dolayı arkadaşlarınız veya aileniz tarafından silindiğinizi düşünün… aynı fikirde olmayabiliriz. sorun yok. ben sizi hala seviyorum. ben yanılabilirim. bunda da sorun yok. bu beni şeytan yapmaz. gülümseyin. insandaki mükemmeliyet rasulullah (sav) ile son buldu.”

    numan ali han, geçenlerde istanbul’a geldi.
    aslında bağlarbaşı’ndaki bir gençlik merkezinde konuşacaktı; fakat gençlerin alâkası o kadar büyüktü ki, organizatörler programı haliç kongre merkezi’ne taşımak zorunda kaldılar.
    orası da talebi karşılamaya yetmedi.
    3000 (üç bin) kişilik bir salon.
    halbuki programa katılmak için internet üzerinden müracaat edenlerin sayısı 6000 (altı bin) idi.
    ben istiap haddinin dışında kaldım maalesef.
    neyse ki hanım ve çocuklar salona girebildiler.
    çıktıklarında çok mutlu ve heyecanlıydılar.
    ayşe ve fatma, ashab-ı kiram hakkında öğrendikleri yeni şeyleri bana da öğretmek için birbiriyle yarıştı.
    güzel bir akşamdı.
    sonra sosyal medyadaki bazı tepkileri okuduk ve ağzımızın tadı biraz kaçtı.
    kimmiş ki bu adam?...
    gençler ne bulmuşlar ki onda?...
    niye kendi hocalarını bırakıp elin amerikalısına merak salmışlar ki?...
    türkçe vaazların hakkını vermişler de sıra ingilizce vaazlara mı gelmiş?...
    öyle aman aman bir kalitesi de yokmuş ki bu adamın!...
    yoksa aşağılık kompleksinden mi muzdaripmiş bizim gençler?...
    falan filan.
    niye böyle dertlendiklerini hiç anlamadım.
    binlerce genç, günümüz dünyasına kur’an ve sünnet’in ışığını tutmaktan başka şey yapmayan bir hocanın vaazına koşuyor yâ hû!
    bu güzel manzara karşısında benim aklıma şükretmekten başka bir şey gelmemişti.

    ben çok sevdim numan ali han’ı.
    dün itibarı ile daha çok seviyorum.
    kurban bayramı’nı meksika’nın chiapas bölgesindeki fakir müslümanlarla geçirdiğini öğrendim dün.
    tek odalı bir evde, daha doğrusu kulübede, küçücük ve ve perperişan bir barınakta yaşayan 6 nüfuslu müslüman bir ‘kızılderili’ ailesini tanıttığı ve onların nasıl yaşadığını gösterdiği bir video var youtube’da.
    yaman bir fakirliğin resmi, ama aynı zamanda müthiş bir saadet tablosu.
    “subhanallah” diye diye anlatıyor numan ali han: “hallerinden memnunlar. bunca yokluk içinde gayet mutlular… hiçbir şey istemiyorlar. inanılır gibi değil, hiçbir talepleri yok… buraya geldim geleli kardeşlik ve sevgiden başka bir şey görmedim… yüzümüze bakıp bakıp seviniyorlar…”
    isteyen burun kıvırsın; ben de numan ali han’a bakıp bakıp seviniyorum.
    yeni nesilleri güzelce irşad eden güzel kardeşim benim.
    allah teala razı olsun ve ecrini artırsın.
    -Hakan Albayrak
  • 40 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Kafkaokur Sayı Otuz Dört

    Kafkaokur'un bu sayısından birçok yönüyle başlı başına bir sanat adamı olan olan Leonardo Da Vinci'yi tanıma fırsatı buluyoruz. Dergi ilk sayfasında "Olmayı bıraktığımız yerdeyiz, / Başka biri olmaya" dizeleri ile Gökhan Demir'in bir iç monolog hissiyatı uyandıran duru bir anlatıma sahip şiiri ile buyur ediyor bizi diğer sayfalara.

    Bir önceki sayıda dosya konusunun çok önemli olmasına rağmen üzerinde çok fazla durulmadığını dile getirmiştim. Bu sayı ise tam aksine dosya konusuna gereken hasasiyeti göstermiş. Leonardo da Vinci'nin sadece ressamlık yönünün ele alındığı korkusuyla sayfalarda bir bir ilerlerken korkumun yersiz olduğu sonucuna vardım. Tam anlamıyla tahminimin dışında mucit, bilim insanı, filozoj, ressam ve mühendislik yönleri üzerindede durulduğunu görmek beni sevindirdi. Çünkü her ne kadar ressam olarak tanısak da Leonardo da Vinci bir yönüyle de mükemmel bir mühendistir. Bu dahi insanın 2. Beyazıt Döneminde bizzat Beyazıt'a kendi eliyle mektup yazıp Boğaziçi Köprüsünü inşa etme fikrini dile getirmesi 2. Beyazıt tarafından karşılık bulamamıştır. Böyle bir durumun gerçekleşmiş olduğunu ve Leonardo da Vinci'nin İstanbul'a Osmanlı Devleti içerisinde ikamet ettiğini düşündüğünüzde bile insanın zihninde şimşekler çakıyor. Bu ihtimalin gerçekleşmemesi çok üzücü doğrusu. Bunun dışında Arzu Uysal'ın "Son Akşam Yemeği" tablosu üzerine yapmış olduğu resim incelemesini gözümü kırpmadan okuduğumu söyleyebilirim.

    Kafkaokur'u bence diğer dergilerden kesin çizgilerle ayıran bir özellliği derginin görselliğidir. Öyle ki kimi sayılarda görselliğin içeriğin önğne geçtiğini söyleyebilirim. Bu sayı da onlardan biri. Yine her sayıda üzülerek yaptığım bir husus ise şiirlere sadece göz gezdirmek olabilir. Edebi yazın türleri elbetteki belirli konularda iç içedir. Fakat bir öykü ile bir şiir arasında bir fark olması gerektiği düşüncesindeyim. Kafkaokur'daki birçok şiir bana şiirden çok imgelerle tıkabasa doluşturulmuş düzyazı hissiyatı uyandırıyor. Şiiri(!) okuduğunuzda "ee ben ne okudum şimdi" demekten malesef kendini alamıyor insan. Bahsetmiş olduğum unsur belki de günümüz modern şiirin bir gereği olabilir. Fakat benim nacizane düşüncem "Şiir şiire benzemeli, şiir dışında başka bir şeye değil"

    Kasım PARALICI
    20.12.2018
  • 604 syf.
    ·7/10
    Kitabın kapağına dikkatli baktığınızda bir kadın figürü var. Adının ve kapağının da çok net ifade ettiği gibi, Osman Hamdi Bey'in kayıp tablosu olan Mihrap yani Tekvin'in öyküsü var romanda. Tablodan bahsedecek olursam, çiniden yapılmış bir cami mihrabı önünde sapsarı dekolte bir elbise giymiş genç bir kadın, rahle üzerine oturmuş. Ayaklarının altına saçılmış birçok kitap var ve içinde Kuran-Kerim olduğu tahmin edilen kitaplarda var. Bu tabloyu günümüz ressamlarından biri yapsa başı kesinlikle büyük derde girer, linç bile edilirdi. Ressam Osman Hamdi Bey, bu tabloyu yaparak büyük bir cesaret örneği sergilemiş.
    Tekvin tablosu Türkiye'de hiç sergilenmemiş. Çünkü toplum ve siyasi tepkilerden çekindikleri için tabloyu alan kişinin ismi gizli tutulmuş. 1970'lerin sonunda ilk kez Mihrap ismiyle bir kitapta kayda geçmiş. Tablonun bilinen son sahibi de Demirbank. 2000 yılında banka batınca, tabloda bir şekilde ortadan yok olmuş. O gün bu gündür bu tabloyu ne gören var, ne de duyan. Sanki hiç var olmamış gibi...
    .
    Kitaba başlarken o kadar tedirgindim ki. O kadar övgü duydum ki bu kitapla ilgili. Acaba yazarın kitabı gerçekten iyi mi yoksa yazara fayda olsun diye mi övülüyor diye düşünüp durdum. Çünkü kitap iddialı bir şekilde satışa sunuldu. Kitabın içinde hem tarih olacak, hem polisiye olacak, hem gerilim olacak, bi de üstüne yazara yerli Dan Brown denilecek, üstelik yazarın ilk kitabi olacak...
    .
    Kitapta bol miktarda tarihi bilgiler mevcut. Meslevilik, gizli örgütler, kayıp tablo vs. Tek tek araştırıp baktım, bazı sayfaların resmini çekip arşivledim.
    Kitabın kurgusu gerçekten güçlü, olay ve mekan betimlemeleri çarpıcı ama Türk yazarlar arasında değerlendirme yapacak olursam, bu kitaptan cok daha iyilerini okudum. Yıllardır buna benzer kitaplar okuyunca çıta epey yükseldi haliyle. Ehh kitap da bu kadar iddialı olunca daha güzel, daha canlı, daha çok süprizlerle dolu bir kitap hayal etmistim. Neyse lafı çok uzattım Kitabı sevdim, güzeldi, okuyanı araştırmaya sevk eden bilgilerle doluydu ama muhteşem değildi. Hele hele bomba gibi hiç değildi...