• Sabah 5 gibiydi. Güneş henüz doğmamıştı. Sadece kuş sesleri çalınıyordu kulağıma. Gökyüzü mavi ile kızılın keskin çizgisini üstünden atmış,renkler birbirine yol veriyordu geçmek için. Toprakla buluşmuştum yine o sabah, bi süredir olduğu gibi, yine ve aynı şekilde... Veda vakti gelmişti yine toprakla ,gitme vakti gelmişti yine.. Gitmeye hazırlanırken bi çiçek birikintisi gördüm,beyaz ve yeşiller içinde.
    Yazın o sıcağına inat hala canlı ve güzeldiler, kokuları da çok güzeldi. Öyle yaza direniyor diye kendinden kısmamıştı, çok güzel kokuyordu hatta . Almak istedim ,uzandım ama elim dikenlerle merabalaşmıştı. Yine uzandım yine dikenler yol vermemişti...
    Aldım...
    Azıcık zor olmuştu ama kavuşmuştum. İmdadıma yetişmişti pamuk yürekli küçüğüm çünkü. Abla dur ben keseyim senin için demişti ama bilememişti ki benim için değildi o beyazlar ve bilemeyecekti. Rüzgardan nasıl korumaya çalıştığımı ,eve nasıl varmak istediğimi bir ben biliyorum,bir ben unutamıyorum. Varmıştım ama verememiştim. Yine almıştım yine verememiştim, yine,yine ,yine... Defalarca almış ama verememiştim ve veremeden gitmiştim ordan. Öylece kuruyup gittiler kitaplarımın arasında, üstünde....

    Belki başka yaza..... Pek ümitli olmasamda...





    https://youtu.be/qAEQ_30pIug
  • Serinin bu kitabı çok iyidi, en azından bir iki şey dışında; çünkü Sydney, birçok olayla baş ederken bize de heyecanla okumak kalıyordu. Kitapta ne arasan vardı: Syndey, bir taraftan genç ve güçlü cadıları avlayan bir cadıya karşı savunma oluştururken bir taraftan da onun peşine düşüyor, diğer taraftan da Simyacıların ondan sakladığı gerçekleri öğrenmek pahasına tehlikeli planlar yapıyor, başka bir taraftan da Adrian'la arasındaki duygular konusunda uğraşveriyor.
    Kısacası Sydney kendisini fazlasıyla aşıyor.

    Bu kitap da, ilk iki kitapta uzak durduğu her şeyle tamamen iç içe geçmiş bir Sydney görüyoruz. Ve yine diğer kitaplara nazaran daha olaylı bir kitaptı ve bu, çok hoşuma gitti. Açıkcası bi' ara Jill konusunun geri plana atıldığını düşündüm, ki hâlâ öyle sayılır ama yazar, bir yerden olayları bağlamayı amaçlamış ve bu konuda bize ufak bir ipuçu verdi neyse ki. Yazar, ikili ilişkiler konusunu bu derece neden karmaşıklaştırmış anlamadım. Rahatsız ediciydi. Aslında seri güzel, çok sevdim ama alt yapı biraz daha iyi olabilirdi. Bazı şeyler fazla bariz ve ben, biraz şaşırmak isterdim. Ama yine de güzel bir kitaptı.
    Kolay okunan, akıcı bir kitap.
  • Elinde açılmış bir mektupla, soluk soluğa girer.)
    İnanılmaz bir şey baylar! Müfettiş sandığımız adam müfettiş falan değilmiş.
    HEPSİ BİRDEN
    Nasıl müfettiş değilmiş?
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Hem de hiç değilmiş; işte mektupta yazıyor...
    KAYMAKAM
    Ne diyorsunuz? Ne diyorsunuz? Hangi mektupta?
    POSTANE MÜDÜRÜ
    İşte kendi mektubunda. Postaneye bir mektup getirmişlerdi. Adrese bir baktım “Postane Sokağı” yazıyor. Birden donakaldım. Hemen “Herhalde posta işlerinde bir aksaklık gördü, üstlerine onu rapor ediyor,” dedim. Sonra da mektubu alıp açtım.
    KAYMAKAM
    Nasıl yaparsınız bunu?
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Bende pek bilmiyorum; sanki içimden bir şeyler zorladı beni. Mektubu özel ulakla gönderecektim, ama birden hiç duymadığım bir meraka kapıldım. Kendime engel olamıyordum! Mektup beni öylesine çekiyordu ki! Ama içimden bir ses sürekli “Sakın açma! Açarsan tavuk gibi kızartırlar seni!” diyordu. Başka bir ses de “Aç, aç, aç!” diye fısıldıyordu. Mührü koparırken vücudumu ateş basmıştı; mektubu açınca da her yanım buz kesti. Ellerim titriyor, gözlerim kararıyordu.
    KAYMAKAM
    Böylesine önemli bir devlet temsilcisinin mektubunu açmaya nasıl cüret edersiniz?
    POSTANE MÜDÜRÜ
    İşte sorun da bu ya! Hiç de önemli biri falan değilmiş!
    KAYMAKAM
    Peki kimmiş size göre?
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Ne kokar ne bulaşır biri; şeytan bilir kim olduğunu!
    KAYMAKAM
    (Sertçe.)
    Ne kokar ne bulaşır da ne demek? Ne cüretle böyle bir şey söyleyebilirsiniz; ya “şeytan bilir” ne demek? Şimdi sizi tutuklatacağım...
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Kim? Siz mi?
    KAYMAKAM
    Evet, ben!
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Gücün yetmez!
    KAYMAKAM
    Onun kızımla evleneceğini, benim de büyük bir adam olacağımı biliyor musun? Seni Sibirya’ya sürdüreyim de gör!
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Ah, Anton Antonoviç! Ne Sibirya’sı? Sibirya’yı falan bırak şimdi. İyisi mi ben size mektubu okuyayım. Baylar! İzninizle mektubu okuyorum!
    HEPSİ BİRDEN
    Okuyun, okuyun!
    POSTANE MÜDÜRÜ
    (Okumaya başlar.)
    “Azizim Tryapiçkin; başımdan geçen olağanüstü bir olayı hemen sana bildirmek istedim. Yolda tanıştığım bir piyade yüzbaşısı, beni kumarda öyle bir soyup soğana çevirdi ki, kaldığım hanın sahibi neredeyse beni hapse attırıyordu; ama ansızın bütün kent, Peterburglu görünüşüm ve kılık kıyafetim yüzünden beni general, vali gibi bir şey sanmaya başladı. Ben de kaymakamın evine yerleştim, yan gelip keyfime bakıyor, sonunu hiç düşünmeden karısına ve kızına kur yapıyorum; yalnız önce hangisinden başlamak gerektiğine karar veremedim, ama sanırım her türlü hizmete hazır olan anneden başlayacağım. Beraber çektiğimiz sefaleti, parasızlığı hatırlarsın; hani bir keresinde bir pastacı, İngiliz kralı gibi yediğim tartlar yüzünden yakama yapışmıştı. Şimdi işler tamamen tersine döndü. Herkes istediğim kadar borç veriyor. Müthiş orijinal insanlar. Görsen, gülmekten ölürsün. Gazetelere fıkralar yazdığını biliyorum; onları da yazılarına koymalısın. İlk olarak kaymakam, ihtiyar bir beygir kadar ahmak...”
    KAYMAKAM
    Buna imkân yok! Böyle yazmamıştır.
    POSTANE MÜDÜRÜ
    (Mektubu uzatarak.)
    Kendiniz okuyun isterseniz.
    KAYMAKAM
    (Okur.)
    “… bir beygir kadar ahmak...” Olamaz! Bunu siz yazmışsınız.
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Neden böyle bir şey yazayım?
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    Okuyun yahu!
    LUKA LUKİÇ
    Okuyun!
    POSTANE MÜDÜRÜ
    (Okumayı sürdürür.)
    “Kaymakam ihtiyar bir beygir kadar ahmak...”
    KAYMAKAM
    Lanet olsun! Tekrarlayıp durmasana! Sanki herkes anlamadı.
    POSTANE MÜDÜRÜ
    (Okumayı sürdürür.)
    Hım... hım... hım... “…beygir kadar ahmak. Postane Müdürü de bir hoş...”
    (Okumayı bırakır.)
    Benim hakkımda da yakışıksız şeyler yazmış.
    KAYMAKAM
    Hayır efendim, devam edin!
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Ne gereği var?
    KAYMAKAM
    Hayır efendim, madem başladık, bitireceğiz! Hepsini okuyun!
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    İzin verin ben okuyayım.
    (Gözlüğünü takıp okumaya başlar.)
    “Postane Müdürü, tıpkı bizim bölümün kapıcısı Miheyev’e benziyor; onun gibi ayyaş alçağın biri olmalı.”
    POSTANE MÜDÜRÜ
    (Seyircilere.)
    Bu haylazı bir güzel kırbaçlamalı; aşağısı kurtarmaz!
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    (Okumayı sürdürür.)
    Yoksulları Koruma Müdürü’yse... ee... eee...
    (Kekeler.)
    KAROBKİN
    Neden durdunuz?
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    Burası pek okunmuyor... zaten herif alçağın biri işte.
    KAROBKİN
    Bana verin! Benim gözlerim daha iyi görür.
    (Mektubu almak için uzanır.)
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    (Mektubu vermez.)
    Yok, burayı atlayalım, devamı daha okunaklı zaten.
    KAROBKİN
    İzin verin ona ben karar vereyim.
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    Okumasına ben de okurum, hem devamı daha okunaklı dedim ya.
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Hayır efendim, hepsi okunacak! Öncekileri okuduk ya!
    HEPSİ BİRDEN
    Mektubu verin Artemi Filippoviç!
    (Karobkin’e:)
    Siz okuyun!
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    Tamam veriyorum.
    (Mektubu verir.)
    Lütfen buradan...
    (Parmağıyla bir yeri kapatır.)
    İşte buradan okuyun.
    (Herkes Karobkin’in çevresine toplanır.)
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Okuyun, okuyun! Bırakın şunu, hepsini okuyun!
    KAROBKİN
    (Okur.)
    “Yoksulları Koruma Kurumları Müdürü Zemlyanika, Yahudi takkesi takmış domuzu andırıyor.”
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    (Seyircilere:)
    Aman ne zekice! Yahudi takkeli domuzmuş! Domuzların takke taktığı nerede görülmüş canım?
    KAROBKİN
    (Okumayı sürdürür.)
    “Lise Müdürü’yse baştan ayağa soğan kokuyor.”
    LUKA LUKİÇ
    (Seyircilere:)
    Yemin ederim ağzıma soğan koymuşluğum yoktur.
    AMMOS FYODOROVİÇ
    (Alçak sesle.)
    Tanrı’ya şükür, benim hakkımda bir şey yazmamış hiç değilse!
    KAROBKİN
    “Yargıç...”
    AMMOS FYODOROVİÇ
    Al bakalım!
    (Yüksek sesle.)
    Baylar, bu mektup epey uzun anlaşılan. Hem içinde okumaya değer bir şey de yok; bir sürü zırvalık işte.
    LUKA LUKİÇ
    Hayır efendim!
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Olmaz, okuyun!
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    Hayatta olmaz, okuyun!
    KAROBKİN
    (Okumayı sürdürür.)
    “Yargıç Lyapkin-Tyapkin tam bir moveton...13”
    (Durur.)
    Bu Fransızca bir sözcük galiba.
    AMMOS FYODOROVİÇ
    Şeytan bilir ne anlama geliyor! Dolandırıcı gibi bir şey demekse yine iyi, daha kötü bir anlamı da olabilir.
    KAROBKİN
    (Okumayı sürdürür.)
    “Yine de buralılar, konuksever ve iyi yürekli insanlar. Hoşça kal azizim Tryapiçkin. Ben de senin gibi edebiyatla uğraşmak istiyorum artık. Yaşamak öyle sıkıcı oldu ki kardeş, insan biraz da ruhunu beslemek istiyor. Artık daha soylu işlerle uğraşma zamanının geldiğini görüyorum. Bana mektup yazarsan Saratov İli, Podkatilovka Köyü’ne yaz.
    (Mektubun arkasını çevirip adresi okur.)
    Sayın Bay İvan Vasilyeviç Tryapiçkin’e, Postane Sokağı, doksan yedi numara, üçüncü kat, sağdaki daire, Peterburg.”
    KADINLARDAN BİRİ
    Ay ne feci!
    KAYMAKAM
    İşte şimdi mahvoldum, mahvoldum! Öldüm ben, bittim! Gözlerim kararıyor hiçbir şey göremiyorum. Domuz suratlarından başka bir şey göremiyorum... Tutun, bana getirin onu!
    (Ellerini sallar.)
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Nasıl yakalayacağız? Bile isteye en iyi arabayı verdirttim; üstelik şeytan dürtmüş gibi, bütün istasyonlara da at hazırlamaları için önceden yazılı emir gönderdim.
    KAROBKİN’İN KARISI
    Görülmemiş bir karışıklık!
    AMMOS FYODOROVİÇ
    Lanet olsun baylar! Benden üç yüz ruble de borç aldı.
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    Benden de üç yüz ruble aldı.
    POSTANE MÜDÜRÜ
    (İç geçirir.)
    Ah! Benden de üç yüz ruble aldı.
    BOBÇİNSKİ
    Pyotr İvanoviç ile benden de altmış beş ruble aldı efendim.
    AMMOS FYODOROVİÇ
    (Elleriyle bir şaşkınlık jesti yapar.)
    Bu iş nasıl oldu baylar? Nasıl oldu da böyle bir yanlış yaptık?
    KAYMAKAM
    (Alnına vurarak.)
    Nasıl, nasıl yedin bu numarayı ihtiyar budala! Aklını mı kaybettin, koyun kafalı!.. Otuz yıldır görevdeyim, hiçbir tüccardan, hiçbir müteahhitten böyle kazık yemedim; dünyayı bile çalabilecek ne dolandırıcıların, ne hilebazların hakkından geldim! Üç tane valiyi bile aldattım!.. Valiler de kimmiş?
    (Elini sallar.)
    Aldattığım valilerin sözü bile edilmez...
    ANNA ANDREYEVNA
    Ama böyle bir şey mümkün değil Antoşa; Maşenka’yla nişanlandılar...
    KAYMAKAM
    (Öfkeyle.)
    Nişanlanmışlar! Nah sana nişanlılar!
    (Eliyle çirkin bir hareket yapar.)
    Utanmadan hâlâ nişanlılar diyor!..
    (Kudurmuşçasına.)
    Bakın, bakın, ey Hıristiyanlar, gelin de kaymakamın nasıl rezil olduğunu görün! Aptal, aptal, ihtiyar alçak!
    (Kendi kendine yumruğunu sallar.)
    Ah seni odun kafalı! El kadar bebeyi önemli biri sandım! Herif şimdi, arabasının çıngıraklarını çala çala keyif yapıyor! Her önüne gelene de bunu anlatacak. Bunca alay yetmezmiş gibi, alaycı yazarın biri de, bundan kendisine bir komedya çıkaracak. Şu utanca bak! Unvana, ada falan bakmadan acımasızca kahkahalar atıp, avuçları patlayana dek de alkışlarlar üstelik. Ne gülüyorsunuz? Asıl kendinize gülün!.. Sizin hepinizi...
    (Ayaklarını öfkeyle yere vurur.)
    Ah o yazarlar! Ah o lanet olası, liberal yazar parçaları! Tanrı hepsinin belasını versin! Bir elime geçirsem hepsinin gırtlağını sıkar, un gibi öğütür, bir çuvala doldurup hepsini cehennemin dibine atardım! Külahlarına tükürdüklerim!..
    (Yumruğunu sallayarak topuklarını yere vurur.
    Kısa bir sessizlikten sonra.)
    Hâlâ kendime gelemedim. Gerçekten de Tanrı cezalandırmak istediği kulunun önce aklını alıyormuş. O budalanın neresi müfettişe benziyordu ki? Hiçbir yeri! O adam müfettişin serçe parmağı bile olamaz; ama birdenbire hepiniz, müfettiş, müfettiş diye bağırmaya başladınız! O adamın müfettiş olduğunu ilk kim uydurdu? Yanıt verin!
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    (Bir jest yapar.)
    Beni kesseniz bile bu işin nasıl olduğunu açıklayamam. Şeytan gözlerimizi bağlayıp, hepimizi şaşkına çevirdi.
    AMMOS FYODOROVİÇ
    Kim uyduracak işte bu kıt akıllılar!
    (Dobçinski ile Bobçinski’yi gösterir.)
    BOBÇİNSKİ
    Hey, ben değildim! Hem hiç aklıma...
    DOBÇİNSKİ
    Benim hiç suçum yok, hem de hiç...
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    Tabii ki sizdiniz.
    LUKA LUKİÇ
    Elbette. Aklınızı yitirmiş gibi handan koşa koşa gelip “Geldi, geldi, para bile vermiyormuş...” dediniz. Sanki gömü buldular!
    KAYMAKAM
    Doğru sizdiniz! Kentteki bütün dedikodular sizden çıkar zaten lanet yalancılar!
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    Müfettişinize de, palavralarınıza da lanet olsun!
    KAYMAKAM
    Kentin içinde koşuşup herkesin kafasını karıştırırsınız, pis yılanlar! İşiniz gücünüz dedikodu, kılkuyruklu saksağanlar sizi!
    AMMOS FYODOROVİÇ
    Mendebur herifler!
    LUKA LUKİÇ
    Ahmaklar!
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    Muşmula suratlılar!
    (Herkes çevrelerini sarar.)
    BOBÇİNSKİ
    Yemin ederim ben söylemedim, Pyotr İvanoviç söyledi.
    DOBÇİNSKİ
    Hayır Pyotr İvanoviç, ilk siz söylediniz...
    BOBÇİNSKİ
    Yapmayın canım, ilk siz söylediniz.
  • "Ne diyorsun sen?"
    "Savaş muhabiri olmak istediğimi söylüyorum."
    "Delisin sen. Bunu yapmana gerek yok. Şu anda da yapmak istediğin işi yapıyorsun. İyi para kazanıyorsun - yaşamını sürdürmek için o paraya gereksinimin yok. İyilik Bankası'nda ihtiyaç duyduğun kadar bağlantın var. Yeteneklisin ve iş arkadaşlarının saygısını kazandın."
    "Tamam öyleyse, sadece yalnız kalmaya ihtiyacım var diyelim."
    "Benim yüzümden mi?"
    "Yaşamlarımızı birlikte kurduk. Her ne kadar daima en sadık koca olmasa da erkeğimi seviyorum, o da beni seviyor."
    "Bugüne kadar bu konuda hiçbir şey söylemedin."
    "Çünkü benim için önemli değil. Yani, sadakat nedir ki? Zaten benim olmayan bir bedene ve ruha sahip olma duygusu mu? Birlikte olduğumuz onca yıl benim hiç kimseyle yatmadığımı mı düşünüyorsun?"
    "Beni ilgilendirmiyor ve bilmek istemiyorum."
    "İşte, ben de."
    "Öyleyse nedir bu dünyanım sefil bir köşesinde savaşla ilgili yazı yazma arzusu?"
    "Söylediğim gibi, ihtiyacım var."
    "İhtiyacın olan her şeye sahip değil misin?"
    "Bir kadının isteyebileceği her şeye sahibim."
    "Yaşamındaki yanlışlık nedir o zaman?"
    "Kesinlikle bu. Her şeyim var, ama mutlu değilim. Sadece ben değilim böyle olan; yıllarca birçok kişiyle tanıştım, her çeşit insanla söyleşi yaptım: zengini, yoksulu, güçlüsü ve sadece elindekiyle yetineni. Aynı sonsuz acıyı bu insanların da gözlerinde gördüm, insanların kabullenmeye hazır olmadıkları bir keder, ama bana ne söylediklerine aldırmadan, yine de orada olduğunu gördüğüm keder. Beni dinliyor musun?"
    "Evet, dinliyorum. Sadece düşünüyordum. Öyleyse sana göre kimse mutlu değil, öyle mi?"
    "Bazıları mutlu görünüyor ama açıkça bu konu üzerinde fazla düşünmüyorlar. Diğerleri planlar yapıyor: Bir kocam, yuvam, iki çocuğum, şehir dışında bir evim olacak. Bunlara sahip olmak için uğraşırken matadora bakan boğa gibiler: Araba alıyorlar, bazen bir Ferrari'leri bile oluyor ve yaşamın anlamının bu olduğunu düşünüyorlar ve asla bunu sorgulamıyorlar. Oysa ruhlarında taşıdıklarını bile bilmedikleri keder, gözlerinden okunuyor. Sen mutlu musun?"
    "Bilmem."
    "Herkes mi mutsuz bilmiyorum. Hepsi bir şeylerle meşgul, fazla mesai yapıyor, çocukları, kocaları, kariyerleri, dereceleri, yarın yapmayı planladıkları, satın almak istedikleri, başkalarından aşağı kalmadan sahip olmak istedikleri ve buna benzer şeyler için endişeleniyorlar. Çok az kişi bana gerçekten 'Mutsuzum,' dedi. Çoğu 'İyiyim. Her istediğime sahibim,' der. Sonra ben, 'Seni ne mutlu eder?' diye sorarım. Yanıt: 'Bir insanın sahip olmak isteyebileceği her şeye sahibim - bir aile, ev, iş, sağlıklı bir hayat.' Yine sorarım: 'Yaşam sadece bundan ibaret mi diye merak ettiniz mi hiç?' Yanıt: 'Evet, bu kadar.' Israr ederim: 'Öyleyse yaşamın anlamı iş, aile, bir gün büyüyecek ve sizi terk edecek çocuklar, gerçek bir sevgiliden çok, bir arkadaşa dönüşecek bir zevce ya da koca. Ve elbette bir gün gelecek iş de bitecek. Bunlar olduğunda ne yapacaksınız?' Yanıt: Yok. Hemen konuyu değiştiriverirler.
    "Hayır, aslında söyledikleri: Çocuklar büyüdüğünde, kocam -ya da karım- tutku dolu bir âşıktan daha çok arkadaşım olduğunda, emekli olduğumda her zaman yapmak istediğim şeyi yapmak için zamanım olacak: Seyahat edeceğim.' Soru: 'Ama şimdi mutlu olduğunuzu söylemediniz mi? Zaten hep yapmak istediğiniz şeyleri yapmıyor musunuz?' Yine çok meşgul olduklarını söyleyecek ve konuyu değiştireceklerdir.
    "Israr edersem, daima yokluğunu duydukları bir şeyle yanıt verirler. İşadamı henüz istediği anlaşmayı yapmamıştır, ev kadını daha fazla özgürlük ve daha çok para sahibi olmak isteyecektir, âşık delikanlı sevgilisini kaybetmekten korkar, üniversiteden yeni mezun genç mesleğini kendisinin mi seçtiğini, ya da mesleğin kendisi için mi seçildiğini merak eder durur, diş hekimi şarkıcı olmak istemiştir, şarkıcı politikacı olmayı, politikacı yazar, yazar da çiftçi olmayı hayal eder. Kendi seçtiği işi yapan biriyle karşılaştığımda bile, onun da ruhu hâlâ azap içinde kıvranıyordu. Yenüz huzura da kavuşmamıştı. Sana yeniden soracağım: 'Mutlu musun?'"
    "Hayır. Sevdiğim kadına, hep düşlediğim işe, dostlarımın kıskançlığına neden olacak kadar özgürlüğe, seyahat etme şansına, şöhrete, övgülere sahibim. Ama sanki bir şey..."
    "Ne?"
    "Bir an durduğumda, yaşamın anlamını yitireceğini düşünüyorum."
    "Sadece dinlenmeyi beceremiyorsun, Paris'e bak, elimi tut ve şöyle de: İstediğim her şeye sahibim, şimdi yaşamın bize bıraktıklarının keyfini çıkaralım."
    "Paris'e bakabilirim, elini de tutabilirim, ama bu sözleri söyleyemem."
    "Bahse girerim, şu anda bu caddede yürüyen herkes aynı şeyi hissediyor. Az önce yanımızdan geçen şu zarif kadın elinde zamanı tutmak için çabalayarak günlerini geçiriyor, durmadan terazileri kontrol ediyor, çünkü aşkın buna bağlı olduğunu düşünüyor. Yolun karşısına bak: iki çocuklu bir çift. Çocuklarıyla birlikte dışarı çıktıklarında çok mutlu oluyorlar, ama aynı zamanda bilinçaltlarında sürekli dehşet içindeler: Her an kaybedebilecekleri işlerini, yakalanabilecekleri hastalığı, gereksinimlerini karşılamaya yetmeyecek sağlık sigortasını, gitmeye hazırlanan çocuklardan birini düşünüyorlar. Dikkatlerini başka yere vermeye çalışırken aynı zamanda bu trajedilerden kurtulmanın, kendilerini dünyadan korumanın bir yolunu da arıyorlar."
    "Ya köşedeki dilenci?"
    "Onun hakkında bir şey bilmiyorum. Bir dilenciyle hiç konuşmadım. Kesinlikle sefaletin resmi, ama gözleri, diğer dilencilerin gözleri gibi sanki bir şey gizliyor. Kederli hâli o kadar belirgin ki, inanmakta zorlanıyorum."
    "Eksik olan ne?"
    "Bir ipucu yok. Herkesin gülümsediği ve mutlu göründüğü şu ünlü magazin dergilerine bakıyorum, ama ben de bizzat ünlü biriyle evli olduğumdan, her şeyin göründüğü gibi olmadığını biliyorum: Fotoğraftaki o anda herkes gülüyor ve eğleniyor, ama aynı gece daha sonra ya da ertesi sabah hikâye her zaman oldukça farklı oluyor. 'Bu dergide yer almaya devam etmek için ne yapmalıyım?' 'Şu anda sahip olduğum lüks yaşamı sürdürecek paramın bir süre sonra olmayacağını nasıl gizleyebilirim? 'Lüks yaşantımı herkesin sahip olduğundan daha fazla göstermeyi nasıl beceririm?' 'Fotoğrafta yanımdaki film yıldızı ve gülümsediğim ve kutladığım kişi yarın benden bir parça çalabilir!' 'O kadından daha güzel mi giyindim? Birbirimizden hiç hoşlanmadığımız halde neden gülümsüyoruz?' 'Derin bir mutsuzluk içinde ve şöhretin köleleri olduğumuz halde bu derginin okurlarına niye mutluluk satıyoruz?'"
    Paulo Coelho
    Sayfa 50 - Can Yayınları
  • #kitapincelemesi #kitapyorum #hervemabajoli #buyuksirustadi #magnumopus
    Yazar: Hervé M. Abajoli
    Kitap: Büyük Sır Üstadı-Magnum Opus
    Türü: Bilimsel, ezoterik, tarihi, psikolojik roman.
    372 sayfa, Gnosti Books, 2017
    Sipariş için: http://www.buyuksirustadi.com

    “Keşke notlarımı size ulaştırabilmiş olsaydım… ”
    Her şey böyle başladı. Aradan ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum. Aylardır bu romanla yaşıyorum. Aylardır bu benim yaşadığım, ama anlatamadığım roman. İçinde daha başka ne sırlar barındırdığı hala meçhul olan, Büyük Sır Üstadı- Magnum Opus.

    Yazar L’nin severek okuduğum, içinde yapılması gereken düzeltmeleri not almış olduğum güzel romanının “ikinci baskı”sının çıkmış olduğunu öğrenmiştim. Okuduğum ilk romanı için daha önce el yazımla bir not defteri hazırlayıp kendisine götürmüştüm. O gün bu romanı da ondan imzalı olarak almıştım. Yine ulaştırabileceğimi düşünürek(ten) -bu ‘-ten’ önemli-, hevesle ikinci el yazısı not defterimi hazırladım. Kapağını bile romana uygun bir temadan seçtim. Yazarla irtibat kurduğumda ne yazık ki yeni kitabı için şehir dışında kampta olduğunu öğrendim ve bir türlü not defterimi ona ulaştıramadım. İşte şimdi kendisinin Facebook sayfasında, bu romanın ikinci baskısının çıkmış olduğunu öğrenmiştim. Benim gördüğüm hataları biri görüp düzeltmiş miydi acaba? (Bunu hala bilmiyorum.) Gönderi altındaki yoruma biraz mahzun, “Keşke notlarımı size ulaştırabilmiş olsaydım.” yazdım. Sonra biri çıktı ortaya ve bana bir şey ulaştırdı. Büyük bir sır…

    İşte sevgili yazarım Hervé M. Abajoli’yle böyle tanıştım. O beni buldu. Yazdığım o kısacık yorumdan. Bir romanı olduğunu ve okumamı arzu ettiğini söyledi. Türünü sorduğumda bana, belli bir türe ait demek zor, diye cevap verdi. ‘Tabii öyledir, kesin, tanımlanamaz… (!)’ diye geçirdim içimden. İşte şimdi ben de belli bir türe ait diyemiyorum. Buna tarihi roman da diyebilirsiniz, psikolojik roman da diyebilirsiniz, bilimsel veya ezoterik de diyebilirsiniz. Artık size kalmış. Ben sadece çok eksantrik diyeceğim.

    Aslında yazarın dili gayet güzel kullanmış olmasına rağmen, okurken bazı yerlerde küçük yazım yanlışları gördüm. Zaten kitabı bana göndermeden önce edisyon açısından kusursuz olmadığından bahsetmişti. Gerçi okuduğumuz hangi kitapta ufak tefek hatalar olmuyor ki... Boş verin, olsun ki editörlere de yapacak bir iş olsun. Ben de yazarımız gibi biraz mükemmeliyetçi bir kişiliğe sahip olduğumdan, romanı okurken ruh hastası gibi, adama yüzlerce mesaj attım. Yüzlerce dediğim sizi yanıltmasın, ‘virgül şurada değil burada olsun’a kadar, düşünün… Şurası şöyle yazılmalı, burası böyle olacak. Sonunda mesajlarımdan kurtulmak için beni editörü yapmaya karar verdi. Birinci sırrımız bu. Daha önce de çok sevdiğim bir yazar abimin çalışmalarına yardım etmiştim. Yani ilk editörlük deneyimim sayılmaz. Ancak çok yakında resmen bir kitabın ikinci baskısının (evet bu da ikinci baskı) editörü olarak, bir kitabın künyesinde ilk kez yer alacağımı siz sevgili grup arkadaşlarımla paylaşmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum. Umarım kitabı alanlarınız ikinci baskıda fazla bir kusur bulmaz. Çünkü gözümden kaçan bir şey olmasın, en azından sayıca çok olmasın diye canla başla çalışmaktayım şu aralar.

    Size önce yazarımızı sonra da kitabımızı tanıtmak isterim. Yazarımız Hervé Bey bence çok şey bilen, çok okuyan ve öğrendiklerini başkalarına da aktarabilmek için kurgusal romanlar yazmaya başlayan bir insan. Bir o kadar da mütevazı bir insandır. Onun edebiyata olan sevgisinde, yazma tutkusunda biraz kendi ruhumu görüyorum. Bir gün onun gibi olabilmek isterim. Ama çok samimi söylüyorum, sakın kitabın editörü olduğum için bunu söylediğimi düşünmeyin; onun gibi yazabileceğimden de çok emin değilim, çünkü kendisi çok yetenekli. Kitabın dili, yazarın üslubu, kurgusu, seçtiği kelimeler, cümleler gerçekten ustalıkla işlenmiş. Ama romanın en çok öne çıkan özelliği edebi yönü değil. Bu kitap tam bir bilgi hazinesi. İçinde fizikten kuantuma, psikolojiden felsefeye, mitolojiden simyaya, tasavvuftan tarihe (hem de az bilinen tarihe) kadar yüzlerce bilgi bulacaksınız. Hatta siz sevgili kitap kurtlarına küçük bir sır daha vereyim, sırf bir sayfa boyunca yazdığı yazar önerilerini görmek için bile bu kitabı okumak isteyebilirsiniz.

    Romandaki dipnotlar çok derin bir bilgi kaynağı, ama bununla kalmıyor. Kurgusal hikayenin içindeki karakterler de karşımıza, kâh bir fizik öğretmeni, kâh bir psikoloji öğretmeni, kâh bir tarih anlatıcısı edasıyla çıkıyor. Hele bir Marius var, akıllara zarar… İlber Hoca ile oturup konuşsa, İlber Hoca’nın hayran hayran dinleyebileceği bir şahsiyet. Sonradan bu Marius’ün kim olduğunu öğrendiğimde çok şaşırdım, ama size bu sırrı vermeyeceğim. (Bunu kitapta da bulamazsınız. Ancak biraz beyin egzersizi ile bulma ihtimaliniz mevcut.)

    Konudan kısaca bahsedeyim sizlere. Romanımız boyunca dünyanın çok çeşitli yerlerinde yolculuk yapacaksınız, ana mekanlardan biri de İstanbul. Babasının ani ölümü ile bir boşluğa ardından derin bir depresyona düşen kızımız Sofia, ismi gibi hikmet sahibi biridir. Bütün çocukluğu evlerinin ana salonu olan devasa kütüphanenin içindeki binlerce nadir bulunan kitabı okuyarak geçmiştir. Bütün edebiyat ve felsefe tarihini yalayıp yutmuş, mitolojiden tarihe kadar her bir haltı bilen ayaklı kütüphanemiz meslek olarak kendisine psikologluğu seçmiştir. Bu depresyondan kurtulmanın da yolunu yine ruhunda saklanmış olan bilinçdışı güçte ve geçmiş bilgilerinde bulur. Bu günlerde hayatına ani bir giriş yapan eski dostu ve daimi platonik aşkı fizik profesörümüz Gabriel (ki romanda bilimsel düşünceyi temsil eden karakter olduğundan benim kendime en yakın bulduğum karakter oldu) ile birlikte karşılarına çıkan bazı gizemleri çözmeye çalışırlar. Bu süreçte, Avrupa’da hatta Hindistan’da keşişlik yapan çok ilginç yaşlı adamları, dünyanın sayılı bir para babasını, enteresan zekâya ve doğaüstü yeteneklere sahip genç insanları karşılarında, dahası bazılarını evlerinin salonunda bulurlar. Bütün bunlar Büyük Sır Üstadı diye andıkları, binlerce yıldan beri süregelen bir gizli örgütün merhum başkanıyla ilgilidir. Büyük Sır Üstadı kimdir? Bu örgüt ne menem bir örgüttür? Cevapları kitapta. Ancak peşin söyleyeyim öyle illüminati millüminati hayal edenler umduklarını bulamayacak.

    Bu kitabın hayatıma en önemli katkısı, bilmediğim ve bilimin henüz açıklama getiremediği şeyler karşısında biraz daha temkinli yaklaşmayı öğrenmek oldu. Beni bilenler bilir. Son yıllarda iyice zıvanadan çıktım. Gözümle görmediğim hiçbir şeye inanmaz oldum. Tamamen rasyonalist bir bakış açısı geliştirdim. Bu yüzden romanın başlarında, ezoterik bilgilerden, mitolojiden, bilinçdışı güçlerden bahsedildiğini gördüğümde yazarımıza böyle şeylere pek inanmadığımı söyledim. O da bana sadece oku dedi. Bugün geldiğim noktada artık söylemlerimi değiştirdiğimi şaşırarak fark ediyorum. Çünkü biliyorum ki dünyada hala aklımızın ve bilgimizin açıklamaya yetersiz kaldığı çok şey var. Bu kitabı okumadan önce bütün önyargılarınızı kenara bırakın.

    Son bilgiler kitabın nesne olarak yolculuğu ile ilgili. Şu anda Hervé M. Abajoli devam romanı olan Büyük Sır Üstadı-Unus Mundus’u yazmakla meşgul. Sizlere tanıtmış olduğum Büyük Sır Üstadı-Magnum Opus’un ise çok yakında ikinci baskısı çıkacak. Bir İsviçre yayınevinden, Gnosti Books’tan çıkmış kitabımız. Türkiye’de kitabevlerinde satışı yok. Ancak Amazon üzerinden veya kitabın internet sitesinden sipariş verilebiliyor. Sitenin linkini en yukarıda ve aşağıda bulabilirsiniz. Kargoyu açar açmaz kitap kapağının büyüsüne kapıldığımı, hatta kapağı uzun uzun okşadığımı söyleyebilirim. Baskı kaliteli, kapak, özellikle kapağın iki farklı dokusu çok güzel. Bu saçma bilgiyi de verdikten sonra içimde bir şey kalmadı, ne var ne yok söyledim.

    Son söz; gruplarda bu kitapla ilgili yorumlar göreceksiniz. Çok yakında. (Arkadaşlar, sırf önünüze geçmemek için yorumu fazla muhteşem yazmamaya çalıştım. (!))
    İkinci baskı sevgili Hervé Bey’e, ilk editörlük de bana hayırlı olsun. Umarım birbirimize uğur getiririz. Ve Hervé Bey (kendisi grubumuzun üyesidir), size bana böyle önemli bir görevi layık gördüğünüz için çok teşekkür ederim. Eğer kitap bu kadar iyi olmasaydı asla bu kadar mutlu olmazdım.

    Sevgiyle kalın dostlar.

    Siparişler için: http://www.buyuksirustadi.com
  • Kafatasınızın içindeki birkaç santimetreküp dışında, hiç bir şey sizin değildi.