• 77 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    "İnsan insan derler idi, insan nedir şimdi bildim."

    Yazarın okuduğum ilk eseriydi. Mevcuttaki darmadağınık düşüncelerimin derlenip bana sunumu gibi oldu. Anlaşılır bir dili olan düşünce içerikli bir kitap.
    Kendim için özet not düşmek istiyorum, spoiler gibi gelebilir okuyanlara:

    Beşer ile insan ayrımı yaparak başlıyor. Beşer biyolojik olarak iki ayaklı, konuşan, beslenen, boşaltım yapan bir varlıktır. Onu bu haliyle hayvandan ayıran bazı nitelikleri vardır. Bilinç, seçme hürriyeti yani irade ve yaratıcılık (halk etme değil, üretme manasında) insanı diğer canlılardan ayıran niteliklerdir. Bütün bunların da bir başkaldırı sonucu kazanıldığını söylüyor yazar. Yani Hz.Adem malum günahı işlemese Cennet hayatında onu insan yapan bu üç niteliğe asla erişemezdi insanoğlu. Dünyaya gelişi sayesinde beşer, insan hüviyetine erişme imkanı elde etmiştir.
    Günümüz bilim ve din adamları ile felsefe ilgilileri insanı, gerçek manada tanımlayamamaktadır. İnsan, kendisini tanımadan hep bir eksiklik hisseder. Hayatındaki boşluğu doldurması mahiyetini tanıması ile mümkündür diyor. Dört zindandan kurtulursa mahiyetini kavraması mümkündür.
    Temelde üç görüşün(üç zindan) de doğruluk payı olmakla birlikte yeterli olmadığını söyler.
    1-Beşerin insan olmasında doğa etkilidir, yani maddi ve manevi tüm insani özellikler, doğaya göre şekillenir. =>Doğa zindanı
    2-İnsan tarihin ürünüdür. Onun tüm özellikleri tarihin seyri içerisinde şekillenir. => Historizm zindanı
    3-İnsan topluma göre şekillenir. İnanç, yaşayış ve değerleri, kılık kıyafetten beslenme ve barınmaya temel ihtiyaçları topluma göre değişir. => Sosyolojizm zindanı

    Yazar insanın aklını kullanarak yani bilim ve teknoloji imkanları ile ya da yaptıkları devrimler ile bu üç zindandan çıkıldığını söylüyor. Mesela haberleşme ve ulaşım imkanları insanın bulunduğu çevreyi, tarihsel sürecinin ondaki etkisini, içinde bulunduğu toplumu tümüyle değiştirebilir. Yani beşeri, insan yapan asıl şey bunlar değildir.
    Son olarak dördüncü zindandan bahsediyor, o ise insanın kendisidir. İnsan, kendisinden akıl ile kaçamaz. Akıl ve mantığın üzerinde birşey gerekir bunun için. Bu zindandan kaçışı onu asıl kimliğine eriştirecek ve beşer, hayvandan farkını anlayacaktır. Yeryüzündeki hiçbir "-izm" insana bu kimliği kazandırmamıştır ve kazandırmayacaktır. İnsanın dördüncü zindanı olan kendisinden kaçışı 'aşk' ile olmaktadır. İnsan sadece aşk ile varlığına bir anlam kazandırabilir. Aşk ile anlatılan da "îsâr" şuuru, yani insanın kendi varlığını başkalarının varlığına feda etmesi. İnsan sadece bunu yaptığında tatmin olmuş bir ruha kavuşabilir.
  • 136 syf.
    Rus hatip,gazeteci ve yazar Petrov, tüm insanlığın daha rahat bir hayat sürmesini, yücelmesini ve mutlu olmasını arzu etmiş ve bu doğrultuda eserler vermiş. Özellikle yoksul köylü ve işçilerin geri kalmışlıktan ve ezilmişlikten kurtulması yönünde çaba göstermiş.1868 yılında, Petersburg’un Yamburg kasabasında, yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş.Garson bir babaya sahip Hayatın tüm zorluklarını daha genç yaşlarda
    hisseden Petrov, yeryüzünün daha aydınlık, mutluluk dolu ve daha insanca yaşanabilir olması yolunda zihin yormuş.Daha ilkokulu yeni bitirmesine rağmen “İnsanoğlu, yeryüzünün en değerli varlığıdır. O, yaratan Rabb’in baştacıdır. Dünyada var olan her şey insan içindir. Yeryüzünün zenginlikleri ve güzellikleri insan için yaratılmıştır. İlim, felsefe, sanat ve din hep insanın olgunlaşması için vardır. Bunların her biri insanlığa hizmet etmek için oluşmuştur. Eğer tüm bunlar yeryüzünde daha mutlu, daha aydınlık ve gerçekten cennet hayatı sunmaya ve kurmaya hizmet etmeyeceklerse hiçbir önem ve değer taşımıyorlar demektir.” düşüncelerini savunmuş ve hayatı boyunca insanlığı geliştirmek ve yükseltmek amacıyla öğrenmiş, insanları ve toplumları da bu bakış açısıyla incelemiş.İsmimin önünde ünvanlar olursa insanlar beni daha iyi dinleyip anlarlar düşüncesiyle bir dönem rahiplik yapmış ama bizim imamlar gibi sabret,şükret,tevekkül et değil de, işçi ve köylü halkın gönlünde onları aydınlatarak taht kurmuş.Uyuyan herkesi uyandırma sevdasıyla zorluklar ve sıkıntılar içinde kıvranan yoksullara, eğitimsiz kalmışlara, işçilere ,köylülere özel vaazlar vererek, onları aydınlatmaya çalışmış ve “sömürülen emeğin görkemli geleceği”ne dair çeşitli gazetelerde makaleleri yayınlamış.Yazı yazdığı gazetelerin tirajlarını patlatmış,vaazlarını on binlerce insan dinlemiş ve halkının severek okuyup dinlediği bir hatip ve katip olmuş.Bu ünü ve popülaritesi dönemin kilise çevreleri içlerine
    sindirememiş ve her fırsatta aleyhte sözler sarf etmeye başlamışlar. Petrov, bunun üzerine rahip giysisini üstünden atıp din adamlığından istifa etse de sivil olarak günde iki bin satır yazarak çalışmalarına devam etmiş.Petrov, Rus halkının insan hakları ve özgürlüğü için en çok mücadele edenlerin başında
    geliyordu. O, birçok görmeyen gözlerin görmesini sağladı. Bu idealist tavırları tabi ki Rus egemenlerinin dikkatini çekmiş ve sadece Türkiye'de değil,dünyada da hiçbir başarının cezasız kalmaması talihsizliğiyle boğuşmuş.Hakkında açılan soruşturmalar,sürgünler...Cumhuriyet'in hemen öncesinde İstanbul-Yeşilköy'de bir süre sefalet içinde yaşamış.1923 yılında Hayat Mimarları adıyla Sırpça yazılıp 1925 yılında Bulgarcaya çevrilen bu eserin sahibi, Askeri okullarda okutulması emrini veren Atatürk ile keşke karşılaşsalarmış...

    Kitaba ve Finliler'in kanaat önderi,silahsız Atatürk'ü ve filozufu Snellman'a geçmeden önce en az Snellman kadar aydın bir düşünür olan kitabın yazarı Grigory PETROV ile ilgili dolu olan içimi boşaltıp edindiğim bilgileri paylaşmak istedim.Öyle ya,sırf Hıristiyan bir din adamı,aydın,düşünür olduğu için cehenneme gideceği iddia edilen kişi ile bunu iddia eden;sabret,şükret,tevekkül et,razı ol,isyan etme,onu etme,bunu etme diyerek kendisinin cennete gideceğini iddia eden din adamı arasındaki fark anlaşılsın diye uzattım.Uzatmayı sevmem ama ben bu kitabı,yazanı,ve içindekileri uzatmayı çok istiyorum.

    Bu eser bir Ulusun kurtuluş manifestosudur.Kitapta kurtuluşa eren ulus Finlandiyalılardır.O dönem nüfusu 2 milyon olan bir Ulus (şuan 5,5-6 milyon civarı) 'un uyanışı ve yıllardır atalete (devinimsizlik, tembellik, çalışmadan oturma, gevşeklik, uyuşukluk.) kapılmadan uyanık olma destanıdır.Toplumu oluşturan her birey,istisnasız hangi toplum olursa olsun bu eserde bahsedilen bildirileri,düşünceleri ve disiplini uygulasa ve uygularsa ancak o zaman ayakta kalabilir.Şuan dünyanın ayak basılmamış bir noktasına kafası çalışan yüz bin insanı koy,ver bu kitabı ellerine çok değil,20 sene sonra medeniyeti,uygarlığı öğretsin sana ! ki coğrafi olarak bataklık,dağ ve ormandan oluşan bir kara parçasına şu an günümüzde dünyanın en mutlu,refah,medeni,uygar olan o kara parçasına Finlandiya diyorlar.

    Uysal,sakin ve barışçıl bir ırk olan Finliler,İsveç ve Rusya'nın ortasında kalan Finlandiya,bir dönem İsveç egemenliği altında yaşamış ve İsveç-Rusya savaşı sırasında İsveç'in mağlup olmasıyla birlikte Rusya'nın insaflı ve torpilli egemenliği altına girmiş.Torpilden kastım Rus çarı I. Alexandr Finlandiya'yı istila ettikten sonra İsveç mi,biz mi? Kimin egemenliği altında kalmak istiyorsunuz diye sormuş ve eğer kendilerini seçerse iç anayasalarını bağımsız bir şekilde hazırlayıp uygulayacaklarını samimi şekilde ifade etmiş ve Finlandiya eski tipsiz kocasını (İsveç) bırakıp yeni yakışıklı kocası (Rusya)' nı seçerek kurtuluş mücadelelerinde en büyük adımı atmış.Anayasalarını bağımsız bir şekilde hazırlayıp uygulamaya başlayan Finliler asla daha azıyla yetinmemişler ve Rabbilalem'in işine bakın ki burası çok önemli ve ilahidir bence,bir dönem egemenliği altında yaşadığı İsveç'in,İsveç doğumlu olan Fin filozof, yazar, diplomat SNELLMAN'ın kanaat önderliğinde kurtuluşa ve muratlarına ermişler.Kitabın yazarı Grigory PETROV ve bataklık,dağlık ve ormanlık kara parçasını (Finler kendilerine “Suomi” derler ve çok sevdikleri ülkelerini “Suomi” diye tanımlarlar ki bu“bataklık arazi” anlamına gelmektedir.) Beyaz Zambaklar Ülkesi yapan en önemli isimlerden biri SNELLMAN'ın ideojisinin birebir ve ortak olması kitabı okurken gözümden kaçmayan önemli detaylardan biriydi.

    SNELLMAN'da tıpkı PETROV gibi bütün köylülerin, işçilerin, imalatçıların ve bütün halk kesimlerinin her yönden aydınlanmasını, öğrenim ve eğitimini hayatının en önemli görevi saymış; bir zamanlar Pierre d’Amiyen’in Haçlı Seferleri’ni kışkırttığı gibi, o da Finlandiya’da eğitim seferberliğinin öncüsü olmuştur.(alıntı) SNELLMAN ile bağlantı kurduğum bir diğer isim ise şüphesiz bizim önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK'tür.Kitabın her bölümünde SNELLMAN adını okuduğumda beynimde istemsiz olarak çıkan ''naber silahsız ATATÜRK'' sesine engel olamadım.

    Birey değişirse toplum değişir.Birey bilinçlenirse toplum bilinçlenir.Bizim TÜRKLER olarak verdiğimiz kurtuluş mücadelesinin yanında Finliler'in mücadelesi SURVİVOR kalır.Hayır,küçümsemek için söylemiyorum.Bizim kurtuluş mücadelemiz sadece kafalara ışık yakıp dillere destan devrimler yaparak olmadı.Biz kurtuluş mücadelemizi aynı zamanda yüz binlerce Şehit vererek sahada da gerçekleştirdik.Finliler'in en azından böyle bir derdi olmadı.He bataklık,dağlık taşlık bir kara parçası için (Finlandiya'dan bahsediyorum) kan dökmeye gerek var mıydı?evet bence de yoktu :) Takdir edilecek yanları aslında bence kurtuluş mücadelelerini gerçekleştirmekten ziyade ta o günden bu güne bu mücadelelerini her geçen dönem boyunca üzerlerine daha fazlasını koyup sağlamlaştırmalarıdır.Dünya'nın şuan günümüzde bile en mutlu,huzurlu,refah,medeni ülkesi olmasının sırrı istikrarlarıdır.Bir milletin uyanışı tabi ki mühimdir ama daha mühimi uyanık kalıp uyumaması,uyuşmaması ve alışmamasıdır.Beni üzüntü ve karamsarlığa düşüren şey ise kendi ülkem adına,verdiğimiz ve kazandığımız kurtuluş mücadelemizin gerek toprak parçası olsun gerek devrimler olsun her geçen dönem çatırdadığını hissetmemdir.Özellikle de son dönemlerde!

    Kurtuluş için bir kahraman mı gereklidir yoksa halk mı içinden bir kahraman çıkarır ikilemi var eserde.Bu ikilem aslında madalyonun iki yüzü.Her iki ikilem de teke düşürülüp kabul edilebilir ama bunca toplumsal yozlaşma ve çöküş yaşadığımız günlerde...üstelik Şövalye sandığımız kahramanların alüminyum folyoyla kaplanmış denyo olduklarını bariz bir şekilde anladığımız dönemde.Çok karamsarım çok.

    Satırlarıma son verirken hasretle ve istekle derim ki;Öğretmen misiniz?Öğrencilerinize okutun bu eseri.Doktor musunuz? Hastanız çoktur sizin aaa (şaka) hastalarınıza okutun.İşçi misiniz? İşçi kalın! (bu da şaka) arkadaşlarınıza okutun, sakın patronunuza okutmayın, kovulursunuz. (bu şaka değil) Kısaca sizden kitap tavsiyesi isteyen herkese tavsiye etmekle kalmayın,alın okutun.Çünkü eserde de bariz şekilde göreceksiniz ki,her şey okumak,anlamak ve uygulamaktan geçiyor.Yoksa bu insanlar deli mi kurtuluş mücadeleleri için kapı kapı,köy köy dolaşıp dağ bayır aşıp insanlara kitap okutsunlar!!! Bu gün Finlandiya hükümeti 98 miyon dolar para harcayarak şehir kütüphanesi kuruyor.Deli mi bunlar!Kuruş paraları yokken de okudular,varken de okudular.

    Ne mutlu TÜRK'ÜM bilinciyle büyüdük yetiştik ama onu da çok görüp söylenmeyecek dediler.İkinci bir şansım olursa şayet Ne mutlu FİN'im derdim.

    Şuan şeytan diyor ki;sat malı mülkü git Finlandiya'ya yerleş.Sonra diyorum ki;olum mal mülk mü var!

    Hani böyle karnın çok açtır,paran yoktur,sokakta lokantaların önünde durur da yemeklere bakar ağzını şapırdatırsın ya,he bildin? İşte kitap bittikten sonra pc'den mutlu,huzurlu,zengin Finlandiya'ya öyle baktım bende.Biraz araştırdım aşağıda güzel bilgiler var.Avrupa turuna çıktığım gün ilk durağım Finlandiya olacak.Kendime sözüm olsun.Ahan da bu da burda dursun!

    Finlandiya ilginç bir ülke, dilleri vasıtasıyla Ural-Altay grubundan akraba olduğumuz Finliler ve ülkeleri daha önce pek karşılaşmadığınız özelliklere sahipler...

    1. Finlandiya'da 187 bin 888 göl ve 179 bin 888 ada var.

    2. Finlandiyalılar birer kahvekolik... Kişi başına yılda 12 kilo kahve düşüyor. Bu da günde 10 finan kahveye denk geliyor.

    3. Dünyada en çok bilinen Fince kelime: Sauna

    4. Finlandiya telekom endüstrisinin merkezlerinden biri. Ülkede ankesörlü telefon bulamazsınız.

    5. Dünyanın en tuhaf etkinliklerine ev sahipliği yapıyor. Eş taşıma dünya şampiyonası, Karınca yuvasına oturma yarışması ve çamur futbolu bunlardan sadece birkaçı.

    6. Finlandiya bir inovasyon yuvası. Kullandığımız birçok şey Finlandiya'da icat edildi ya da üretildi. Linux işletim sistemi, buz kayağı, Angry Birds, molotof kokteyli, SMS, sauna, tuzlu likör, nabız ölçer vs...

    7. Finlandiya aynı zamanda bir "kaybedenler" ülkesi. Her yıl 13 Ekim'de "Başarısızlık Günü" ülkede törenlerle kutlanıyor. Yani bu ülkede kaybeden olmak kötü bir şey değil.

    8. Finlandiya'nın pizzaları İtalya'dan daha iyi. 2008'de Dünyanın En İyi Pizzası ödülünü aldı. Üstelik pizzanın adı "Berlusconi"ydi. Sebebi de Berlusconi'nin Finlandiya mutfağını beğenmediğini açıklamasıydı. Finlandiyalılar'ın intikamı acı oldu.


    9. Finlandiya dünyanın en yüksek (yüksek ne kelime) trafikte hız yapma cezasına sahip. Örneğin bir Nokia yöneticisi 30'la gidilmesi gereken yolda 45'le gittiği için 103 bin dolar para cezasına çarptırılmıştı. Bu nedenle Finlandiya yollarından insanlardan daha yavaş giden otomobiller görmek mümkün.

    10. Finlandiya heavy-metal grupları üretmede bir dünya lideri. Daha da ötesi bir heavy-metal grubuyla (Lordi), pop yarışması Eurovision'da birinci olarak tarih bile yazdılar.
  • 412 syf.
    ·109 günde·10/10
    İnsanlık tarihi nerede basladı nereye gidecek?
    Kültür nedir?
    Din nedir?
    Irk nedir?


    Toplumsal degisimler , hareketler, devrimler neden sebep sonuc iliskisini çözümleyebilmek icin farklı bir perspektif verecek , size ilham verecek bir kitap,

    Yasanmis olaylardan yola cikarak , sizi bir düşünce dünyasında yolculuğa cikartiyor, yolda gördüklerinizi yorumlamanızla daha önceki tecrübeleriniz(beyninizde olan bilgi,kulturunuz,dininiz) de muhakkak bir sekilde etkiliyordur.

    Birde size verilen herseyin kesinlik, mutlaklıktan ziyade , kendi terazinizde tartıp sonra elekten geçirip ona göre yorumlamak gerekir. Bu durum sunu benzer , yüzmek icin denize girdiginizi düsünun, kimi sadece kiyilarda yüzer, kimi biraz daha ileri gider, kimi de bir dalgic gibi denizin dibine girip orda diger yüzücülerin göremediği şeylere vakıf olur.
    ”Bildiklerimiz, sadece bir damla,bilmediklerimiz ise, bir okyanustur ” biri demiş ama tam olarak kim olduğunu hatırlatmıyorum,



    Eksik taraflarından bir tanesi, insanoğlunun tarihi o kadar eskidir ki, Harari`nin sadece son ikiyüz yıla agirlik vermiş,buda belki bütün insanligin tarihini anlamada eksik kalıyor.

    Birde uzmanlık alani sadece tarih olan(tarih profesörü) bir bilim adaminin antropoloji , psikoloji/psikanaliz,din,felsefe alanına giren konularda kendi perspektifinden degerlendiriyor. Yani bu kadar geniş ve farklı alanlarda kalem çalmak fazla mübalağa bana göra.

    Tabi bügun ki modern dünyada sürekli bir algıya/beynin hacklenmesi/ günde binlerce kez farklı mesaja maruz kalan bireyler , ister istemez düşünce dünyasi, hissettikleri bir sekilde etkilenmektedir. Harari`nin bu banyodan gecmis olması etkilenmiş olması kacinilmazdir. Her ne kadar tarih profesörü olsada, bulunduğu ülkenin, yetistigi iklimin,kültürün , çevrenin üzerinde yaptıği intiba bir sekilde kitabına yansitmis..
    Bilim adami rasyonel düşünen ve irrasyonel hareket etmeyen, somut verileri olması gerekir. Ama bir sosyal bilim olan tarih /antropoloji, daha cok yorumlama üzerine giden, cünku elinizde sinirli bir belge yada hicbirsey yoktur.Tamamen hayal gücünüze dayanan sonuçlama yaparsiniz.




    Bilişsel devrime, tarım ve sanayi devrimine, ekonomiden mutluluk arayışına insan

    sosyolojik ekolojik ya da tarihsel kavramların birbirini nasıl etkilediğinin farkında olmadığımız şeylere ışık tutuyor. Özellikle bu neden sonuç ilişkileriyle zihin açan kısımlara guzel.


    Bunların hepsinin birbiri ile ne gibi etkileşimi vardır? Veya Tarihte nasil bir etkilisim icinde olmuşlardi ,ve gelecekte nerelere gidebilir?


    Diger incelemeleri okurken bu kitap ile ilgili, karsilastigim , yazarın özellikle kapitalizmi öne cikarip, övdüğü ile ilgili…Tabi eger sizin backgroundunuz, heybeniz sadece olaylari aciklamak yada yorumlamak icin liberalizm, kapitalizm yada sosyalizm üzerine ise o zaman yanılıyorsunuz dur. Büyük resmi göremezsiniz.

    Yazar tarihte yasanmis sömürge olaylarinin , ekonomik ve sosyal bir perspektiften ele almis, eksik kaldigi yerler olabilir ama bu demek değildir ki;
    Yazar sömürü düzenini savunuyor!,sadece size kendi perspektifinden gördüklerini aktiriyor. Ve sizin orda anlatilanlari yorumlaniz da tamamen sizin bildikleriniz ile ilgilidir.
    Bir bölümde gecen su paragraf nasil yorumlarsanız artik;

    ”Eğer bu imparatorlukların, dünyanın dört bir yanında ölüm, baskı ve adaletsizlik dağıtan kötü niyetli canavarlar olduğunu düşünüyorsanız, işlenen cinayetleri anlatan ansiklopediler doldurabilirsiniz. İmparatorlukların tebaa olan halklarının hayatını yeni ilaçlar, daha iyi ekonomik koşullar ve güvenlik sağlayarak iyileştirdiğini düşünüyorsanız bunlarla ilgili de bir ansiklopedi doldurabilirsiniz. Bilimle yakın işbirliği yapmaları sayesinde, bu imparatorluklar o kadar büyük güç toplamış ve dünyayı o kadar büyük ölçüde değiştirmiştir ki, basitçe iyi veya kötü olarak adlandırılamazlar. Bugün içinde yaşadığımız dünyayı, o imparatorlukları yargılamak için yararlandığımız ideolojiler de dahil, bu imparatorluklar yaratmıştır”...

    ”2013’teki ekonomik pasta 1500’dekinden çok daha büyük ama o kadar eşitsiz dağılıyor ki, pek çok Afrikalı köylü ve Endonezyalı işçi, bütün gün süren yorucu bir çalışmanın ardından eve atalarının beş yüz yıl önce getirdiğinden daha az gıdayla dönüyor. Tıpkı Tarım Devrimi gibi, modern ekonominin büyümesi de dev bir aldatmaca olabilir. İnsan türü ve küresel ekonomi büyümeye devam edecektir ama giderek daha fazla sayıda insan açlık ve yoksulluk içinde yaşayacaktır.”..



    Ve baska bir yerde sebep sonuc ilişkisini bize anlatmaya calisiyor, doğru veya yanlis o bizim yorumumuza kalmis, mutlak doğru veya mutlak yanlis yoktur,Yani kime göre, neye göre?

    ”Örneğin 16. yüzyılda krallar ve bankerler dünyanın etrafını dolaşacak seyahatlere muazzam finansal kaynaklar aktarmışken, çocuk psikolojisiyle ilgili araştırmalar için bir kuruş bile ayırmamıştır. Bunun nedeni de kralların ve bankerlerin dünyanın yeni bölgelerin keşfedilmesi durumunda kendilerinin de yeni topraklar fethedeceği ve yeni ticaret imparatorlukları kuracağı beklentisidir, öte yandan çocuk psikolojisini daha iyi anlamanın kendilerine bir kâr getirmeyeceğinin farkındadırlar”..

    İnsanlık tarihi bir kitabi sagamiyacak kadar uzun ve geniştir, yüzlerce ansiklopedik bilgi yada milyonlarda İnternet sayfası yapsanız bile yetmez. Ama genel anlamda bazi yasanmis olaylari anlamak icin Hariri bize bir fener tutmaya calisiyor. Bana göre de cok basarili olmuş. Tabi bunun yapan baska yüzlerce kitap, yazar da olabilir ama benim okuduğum bu kitap bana bu bakis acisini vermiştir. Kotu bir kitap veya yazar diyemem o zaman.

    Yada mesela tarih ile ilgili dusuncelerini bize aktarırken, savunduğu bir teori sudur, yani dediğim gibi mutlak bir doğruluktan ziyade bakis zaviyesi önemli;

    “Öyleyse neden tarih okuyoruz? Fizik veya ekonominin aksine, tarih doğru ve tutarlı tahminlerde bulunmak için uygun araç değildir. Geleceği bilmek için değil, ufkumuzu genişletmek, mevcut durumumuzun ne doğal ne de kaçınılmaz olduğunu anlamak ve sonuç olarak önümüzde akla hayale gelmeyecek olasılıklar bulunduğunu anlamak için tarih okuyoruz. Örneğin Avrupalıların nasıl olup da Afrikalıları boyundurukları altına aldıklarını anlamak, bize ırk hiyerarşisinin kesinlikle doğal veya kaçınılmaz olmadığını ve dünyanın farklı bir şekilde de düzenlenmiş olabileceğini fark etmemizi sağlar”



    Özellikle bugünkü modern dünyada genel gecer olan, din, dil ve irk ayrimi olmamaksızın hepsinin ortak noktalarından bir tanesi;
    ”Dini inançlar konusunda anlaşamayan Hristiyanlar ve Müslümanlar paraya inançta anlaşıyordu, çünkü din bir şeye inanmamızı isterken, para başkalarının da bir şeye inandığına inanmamızı ister”...

    Mesela sosyalist ve komünist bir düzen oldugunu iddaa eden Cin Halk Cumhuriyeti veya Kapitalist sistemin en byuklerinden olan Amerika arasinda fark kaldimi?

    ”Bugün tüm insanlar, itiraf etmek istemeseler bile, giyim kuşamda, düşüncede ve zevkte Avrupalıdır. Söylemde çok katı Avrupa karşıtı olabilirler ama gezegendeki neredeyse herkes siyaset, tıp, savaş ve ekonomiyi Avrupa'nın gözlerinden görüyor, Avrupa melodileriyle yazılmış ve Avrupa dillerinde söylenen müzikleri dinliyor. Yakın bir gelecekte küresel boyutta üstünlüğü kurmaya aday günümüzün gelişen Çin ekonomisi bile, Avrupa tipi bir üretim ve finans modeli üzerine kuruludur”...



    Tarihin akisi icin, farkli kültürler, medeniyetler ortaya cikmislardir ve bunlarin kendi kulturleri dilleri, dinleri, yasam bicimleri, gelenekleri olmuştur ve bunlara göre adalet, esitlik, gibi kavramlari kendi perspektifinden yorumlamislardir, mesela tarihte yasamis olan kadim bir medeniyet ve kültür olan Babiller ile günümüz modern dünyanın en buyuk hakim kültürü kabul edilen Amerikalilari karsilastirirken Hariri,söyle yorumlamis;

    ” Amerikalılara göre insanlar eşitken, Babillilere göreyse kesin olarak eşit değildir. Amerikalılar doğal olarak kendilerinin haklı, Hammurabi’nin haksız olduğunu öne süreceklerdir. Hammurabi de doğal olarak kendisinin haklı, Amerikalıların ise haksız olduğunu öne sürecektir. Aslında iki taraf da haksızdır. Hem Hammurabi hem de ABD’nin kurucuları, eşitlik veya hiyerarşi gibi evrensel ve değiştirilemez adalet ilkeleriyle yönetilen bir gerçeklik hayal etmişlerdir. Bunlar sadece Sapiens’in derin hayal gücü ve icat ederek birbirlerine anlattığı hikayelerde var olabilir. Bu ilkelerin nesnel bir geçerliliği yoktur.”
  • Bizim sahtekârlara bakılırsa Latin yazısını halk çoğunluğunun oyu ile almıştır, şapkayı halka sorarak giydirmiştir. Hayır. Halka gittiği yolu anlatmıştır ve halk ile kendi arasına girecek olanları, yobazları hocaları, gelenekçi ve görenekçileri sehpalara yollayarak devrimlerini yapmıştır.

    Tarihte bütün devrimler böyle olmuştur.

    Bütün büyük kurtarıcılar böyle yapmışlardır.
    Falih Rıfkı Atay
    Sayfa 174 - Pozitif Yayınları, 5.Baskı, Falih Rıfkı Atay
  • ...
    Bana göre günümüzün sanatçısı devrimin geçici yapıtını verebilir. Dönem daha bitmemiştir. Yeni dediğimiz insanın yüreğinde eski toplumun filizleri hala sürüyor ve insan eski toplum yaşamının koşullarını daha atamadı içinden. Şunu söylemek gerekiyor. Büyük kültür devriminden önce, örgüt ve toplumsal yapıcılık dönemi, ancak ondan. sonra da yüksek kültür dönemi geliyor. Yüksek kültür devriminden önceki dönem, örgüt ve toplumsal yapıcılık dönemidir. Toplumsal örgütlenme devriminden önceki dönem, devrim dönemidir. Bilmiyorum, devrim döneminden önceki dönemin skolastik ve akıl durağanlığıyla despotizm, fanatizm ve cahillik dönemi olduğunu söylemek gerekiyor mu? Toplumsal devrim, eski, hemen hemen ölü değerleri yıktıktan sonra sanat tam anlamıyla üretici olacak ve o zaman yeni temelleri üzerine kurulmuş genç toplum yeni kültürün ilk yazın yapıtlarını, başyapıtlarını rahat ve bol verecektir. Yeni Weimar şairlerine verimli bir toprak hazırlamak için onlara hoşgörü hakkı tanınmalıdır. Düşün hoşgörüsü dönemi Utreht Barış Antlaşması’nın imzalanmasıyla başlamıştır. Bu, Lessing’in Protestan skolastiğine karşı utkuyla biten savaşının sonucudur. Otuz yıllık savaş zaten bir bakıma devrim aşaması, vicdan özgürlüğü savaşıdır. Vicdan özgürlüğü yalınç bir politik hak olmadığı için Utreht anlaşmasıyla başlayan ve Lessing’in gelişiyle biten yazın ve sanat dönemi, çağının zekâsının bu yeni utkusunda sanat ve kültür yaratıcılığı için esin kaynağı oluyor.

    Burjuva kültürü 19. yüzyılın antiklerikal , (papazlığa karşı) ve laik platformunda ilerliyor ve zenginleşiyordu. Bu kültür Fransız Devrimi ve ona bağlı olan kanlı savaşlar dolayında düşüncelerin birleşmesinin sonucundan başka bir şey değildir.

    İki dönem arasında bir ara gerekiyor bize ki, bu arada sanatçı gererken entelektüel dinlenmeyi sağlayarak, hem kendi yüreğinin atışını, hem kitlenin nabzını dinlemeye fırsat bulabilsin. Böylece ilk önce yaşadığımız dönemi incelemeliyiz; bu yapılmazsa yeni kültürün önemi ve doğasına değin varsayımı yaratamayız.

    Yaşadığımız dönem, nasıl bir dönemdir? Bir yandan parlamento yöntemleriyle varoluşunu savunan kapitalizm, öbür yandan Sovyet Rusya’da var olan komünist dünya ve üçüncü dünya olarak da kapitalizmin başka bir evresi olan faşizmdir. Savanarola’nın fanatizmini andıran küçük burjuva görüşüyle faşizm, ilk iki dünyaya tepkiden başka bir şey değildir. Ama son bir dördüncü dünya, iç ve dış ulusal bağımsızlığın gerçekleşmesini isteyen ulusal özgürlük savaşını veren halkların dünyasıdır.

    Ne, giyotinle ve halk ordularının silahlarıyla prestijini yükseltmeye çabalayan Büyük Fransız Devrimi, ne Otuz Yıl Savaşı, yaşadığımız çağ kertesinde devrimci olamamıştır. Çok yoğun ekonomik bunalım, işsiz orduları, sömürge ve yan sömürge halkları, kanlı kıyımlar, ekonomik yapıcılığın artması, açık ve gizli olarak silahlanan uluslar, faşizmin Neronca canavarlığı, işte çağımız budur. Zamanımız insanlığa çok ağır bir görev verdi. Rönesans çağında, çağın sorunlarıyla salt üç ya da dört küçük cumhuriyet ilgileniyordu.

    Söz konusu görev, sanırım, 19. yüzyılın başlangıcında insanlığın önünde var olan sorunlarla ölçülemez. O zamanki sorunlar Batı Avrupa’nın ancak birkaç ülkesini ilgilendiriyordu. Şimdiyse insanlar, birbirleriyle bağlı olduklarını ve aynı yazgıyı paylaştıklarını anlamalıdırlar. Ancak o zaman “ide”lerin büyük dünyasını yaratmaya olanak vardır. Ve bu düşünce dünyasına gelene dek devrimler dönemini bitmiş sayamayız. Dünya ulusları bugün aynı haklara sahip değiller. Ve yeni dünyayı yaratma yolunda aynı ölçüde yürüyemiyorlar. Ve yeni toplum kuruluncaya dek de, yeni anlamıyla hoşgörü dönemi gelemez.

    Devrim ve sosyalizmi kurmada Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni örnek gösterebiliriz.

    Büyük sanatın zamanı daha gelmedi. Ama bana göre, büyük sanatın zamanını hazırlayan epik dönem iki ülkede de duyumsanıyor: Sovyet Rusya’sında ve Türkiye’de.

    Biz çağdaş yazarlar, gerçekçi romancılar olarak sttosfer’e yükselen, en tehlikeli derinliklere inen buradaki insanları, Sovyetler ülkesinin topraklarında gördüklerimizi yazabileceğimiz kuşkuludur.

    Dev konuların Syklop tarafından yaratıldığı söylenir. ‘Çeluskin’in (1932 yılında vapurlarla kutba ilk giden) destanı bütün dünyanın söylencelerini aşmıştır. Esinin bu kaynağından bütün uluslar, entelektüel ve ahlaksal hazineler alabilirler.

    Ulusum Anadolu’da özgürlüğü için üç yıl savaş vermek zorunda kaldı. Bütün emperyalist dünya onu yenmeye, zapt etmeye çalışıyordu. Türk ulusunu yok etmek için bütün emperyalist dünya altını ve silahı harekete geçirdi. Tarihimizin çok acılı bir dönemiydi. Toplar, zırhlı arabalar·, tanklar, uçaklar, ölüm kusan silahlar her yandan ulusun yaşamını tehdit ediyordu. Ve yüzyıllar boyunca Avrupa için iştah açıcı bir parça olan Türkiye, iki yüzyıl içinde topraklarının sürekli paylaşılmak tehlikesi altındaki Türkiye, Dünya Savaşı’ndan arta kalan bütün güçlerini toplamaya çalıştı istilacılara atılmak zorunda bırakıldığı için. Ya utku ya ölüm isteğiyle, zincirlerini kırmak mucizesini bütün dünyaya göstermek istedi ve bunu onurla başardı. (Alkışlar)

    Zırhlı arabalara karşı ancak kağnı gönderebildik, uçak filolarına karşı hepsi hepsi üç ya da dört uçak. Savaşta utkuyu kazanmak için tüfeğimiz bile yetmiyordu.

    Yoldaşlar, Türk köylüsünün özverisiyle, kahramanlığıyla bu utku kazanılmıştır. (Alkışlar) Bütün tekniğiyle ve yıkım araçlarıyla emperyalist Avrupa, Anadolu toprağında yenilmiştir. Ama bu tarihsel olay, bizim sanat ve yazınımızda tohumlanmadı. Çünkü başka ülkelerde olduğu gibi bizde de sanatçılar zamanın sesini hemen duymuyorlar. Bugün epik şairimiz yoksa inanıyoruz ki gelecekte olacak. Homer’in ortaya çıkmasından önceki dönemi yazık ki bilmiyoruz. Homer’den önce söylenen mistik şarkıların koleksiyonları ve fantezilerle dolu olan çobanların aşk şarkıları vardı. Bizden dört bin yıl önceki Yunan – Roma kültüründen bize kalan bunlardır. Bu kültür, uygarlığımızı doğurmuştur.

    Büyük yazar Gorky’nin söylediği gibi, günümüzün işçi ve köylü şarkıları ve öykülerine dayanan yarının kültürünün çiçekleneceğine niçin inanmayalım? Onlar dahaca yazın dilini bilmiyorlar ve biz de kimileyin ‘Onların diline tam değerini veremiyoruz. Ama bir gün gelecek ki, birleşme ve karşılıklı anlaşma gerçekleşecek. Ve yazının ilk kaynağının gücü, tam ve mutlu bir noktada birleşecek. (Alkışlar)
  • Kaan
    Kaan Devlet-i Aliyye - Âyânlar, Tanzimat, Meşrutiyet'i inceledi.
    584 syf.
    Osmanlı'da yüzyıllardır hakim olan toprak düzeninin bozulmasına ve savaşlarda ateşli silahlara ihtiyacın artmasına bağlı olarak, kırsalda Ayanların varlığı ortaya çıkmış ve her geçen zaman da güçleri artmıştır. Mukaata arazilerinin sık sık yaşanılan savaşlar nedeniyle nakit paraya ihtiyacın artmasının sonucunda, kira usulü ile verilen toprakların Malikâne usulü ile verilmesi bunda büyük pay sahibi olmuştur. Öyle ki 2. Mahmud'u tahta çıkaran Alemdar Mustafa Paşa da bu özellikte biriydi. Yine bu Paşanın etkisi ile 2. Mahmud ile Ayanlar arasında Senedi İttifak imzalanmış ancak sonrasında 2. Mahmud'un Ayanları bertaraf etmesi ile bu sözleşme unutulmustur. Böylelikle 2. Mahmud yeniden merkezi yönetimi güçlendirerek kısa süreli ademi merkeziyetciligi bertaraf etmiş olmaktadır.

    2. Mahmud sıkı bir yenilik teşebbuslerine başlamış hatta bu yüzden adı Gavur Padişaha çıkmıştır. Oldukça zorlu bir dönemden geçen devleti, bu dönemde özellikle Yunan İsyanı ve Kavalali Mehmet Ali Paşa yogun bir şekilde ugrastirmistir. Devlet çaresiz kalarak denize düşen yılana sarılır diyerek Ruslara yanaşmış ve Hünkar İskelesi Antlaşması ile Boğazlarda son kez egemen devlet olarak davranmıştir. Akabinde Rusların sıcak denizlere inerek güçlenmesini istemeyen İngilizler devreye girerek Londra Konferansı ile Boğazlar meselesini uluslararası arenaya taşımıştır. Yine İngiltere ile Balta Ticaret sözleşmesi yapılarak Osmanlı açık pazar haline gelmiştir.

    Aslında 2. Mahmud'un planı olan Tanzimat Fermanı onun ölümü nedeniyle oğlu Abdülmecid zamanında ilan edilerek ilk defa bir Osmanlı padişahı yasalara uyacagini taahhüt ederek, yasaların gücünü kendi gücünden üste koymuştur. Bu ferman ile halkın can ve mal güvenliği kesin bir şekilde sağlanmak, mahkemelerin halka açık hale gelmesi, cezaların hukuk çerçevesinde verilmesi, askerlik hizmetinin düzenlenmesi, reayada din farkı gözetmeksizin bir vergi düzeni kurulması, yerel yönetimlerde farklı dinden reayanin da içinde bulunduğu meclislerin olacağı bir düzen teşkil edilmek istenmiştir. Fermanı hazırlayan Mustafa Reşid paşa, devlet yönetimde bürokrasinin gücünü artırmak istemiş, bunun için ulemanin yönetimdeki gücünü kırmak istemiştir; bundan dolayi ulemadan da yoğun tepki almıştır. Lakin Paşanın kurmak istediği düzende temeli toprak yönetiminde ve vergi sisteminde atacağı reformlar teşkil etmektedir. Bunu başaramayip Balkanlarda çıkan isyanlar ile de Paşa görevini bırakmıştır. Buna karşın Tanzimat Fermanı ile Osmanlı'da yeni bir dönem başlamıştır.

    Yine Abdülmecit zamanında Kırım savaşı akabinde İslahat Fermanı ilan edilmiştir. Bu ferman ile özellikle azınlıkların durumlarının iyileştirilmesi hedeflenmis ve bu yüzden de Müslüman ahalinin yogun tepkisi alınmıştır. Bu iki ferman ile Osmanlı'da aydınlar arasında olsun devlet kademesinde olsun, devleti dağılmadan kurtarmak için Osmanlilik fikri temel alınmıştır. Jön Türkler vasıtasıyla Abdülhamid'e 1. Meşrutiyet ilan edilmiştir, nitekim Abdülhamid bunu ilan edeceği sözü verdiği için tahta geçirilmiştir. Hemen ardından Ruslar ile 93 harbi yaşanmıştır. Bu savaşta Osmanlı çok ağır bir şekilde mağlup olmuştur. Rusların her istediğinin kabul edilmek zorunda kalindigi Ayastefanos Anlaşması imzalanarak, imparatorluk doğuda, Elviye Selase adı verilen Kars, Ardahan, Batum'u ve buna ek olarak Doğu beyaziti kaybetmiş. Batıda, Romanya, Sırbistan, Karadağ kaybetmiş, Bosna Hersek Avusturya'ya bağlanmıştır. Rusya azınlıkların koruyucusu olarak kabul edilerek Osmanlının iç işlerine müdahale etme hakkını hukuken kazanmıştır. Buna ek olarak Balkanlarda büyük Bulgaristan krallığı olusturulacaktir. Zaten İngilizler için dananın kuyruğu burada koptugundan dolayi, hemen devreye girerek tarafları ve birtakım Devletleri toplayarak Berlin Konferansını vermiştir. Burada Ayastefanos'tan farklı olarak Doğu beyazit Osmanlı'ya verilmiş, büyük Bulgaristan'a müsaade edilmemiştir. Ermeniler için İslahatlar yapılması öngörülerek Ermeni meselesi uluslarası alana taşınmıştır. İngilizler, Rus tehdidini bahane ederek 1878 ve 1882'de Kıbrıs ve Mısır'ı almıştır. Böylelikle de uzun zamandır politikası olan, Osmanlının toprak bütünlüğü politikasını terk etmiştir. Çünkü artık bu iki önemli mevkiye kendisi hakim olduğu için, sömürgelerine giden yolları koruyacak bir Osmanlıya ihtiyacı kalmamıştır. Bu nedenle Abdülhamid, Batı'dan yani İngiltere'den uzaklasmistir. Mebusan Meclisini dağıtıp Istibdat rejiminde odak noktasını Almanya'ya yaklaşmak üzerine kurmuştur. Buna ek olarak resmi politikası İslamcilik olmuştur. Bu nedenle Hint Müslümanlarına destek olmaya çalışmış, Orta Afrikaya yolladığı görevlilerle o bölgede İslamın yayılmasına neden olmuştur. Buna ek olarak İngiltere'ye muhalif olan İrlandalılari desteklemistir. Almanlara yaklaşma ile politikası ile beraber demiryolları büyük ölçüde onlara verilmiş, Duyuni Umumiye kurulmuş ve Osmanlı yarı sömürge haline gelmiştir. Abdülhamid İslamcilik politikası ve yoğun bir istibdat uygulamasına karşın batı tarzı okullara açmış ve bu okullardan ileride Cumhuriyeti getirecek kadroyu yetiştirmis olmuştur bir nevi.

    1908'deki Reval görüşmelerinin patlak vermesini de kullanarak halihazırda örgütlenmis konumdaki İttihat ve Terakki, Enver Paşa önderliğinde Abdülhamid'den Meşruiyeti yeniden ilan etmesini istemiştir ve Abdülhamid de buna mecbur kalarak 2. Meşruiyeti ilan etmiştir. Bunun için Osmanlı'da halk ilk defa Hürriyet için ihtilale kalkismistir. Bu olay halk nezdinde yogun sevinç ile karşılanmıştır. Bu esnada ise fırsattan istifade Girit'i Yunanistan, Bosna Hersek'i Avusturya ilhak etmiş, Bulgaristan da bağımsızlığını ilan etmiştir. 31 martta gerici ayaklanma yaşanmıştır ancak Mahmut Şevket paşa kumandasindaki hareket ordusu İstanbula gelerek ayaklanmayi bastırmistir. İlerleyen süreçte ise İTC her geçen gün otoritesini artırmıştır. Özgürlük için gelen İTC bir nevi dikta yönetimi kurmuştur. Balkan harbi patlak vermiş ve çeşitli nedenlerle Osmanlı büyük mağlubiyet almıştır. Öyle ki böylesine bir mağlubiyeti Avrupa bile beklemiyordu hatta Avrupada açılan bahislerde Osmanlının kısa sürede galip geleceği tahmin edilmiş.

    Sonrasında 1. Dünya harbi yaşanıyor. Almanlar yenildiği için yenik sayildik demeyeceğim tabiki, bildiğin çoğu cephede mağlup olduk. Ardından İTC üçlüsü yurttan kaçar, Mondros imzalanır. İzmir'in işgali ile halk yavaş yavaş uyanmaya başlar. Mustafa Kemal Paşa, Samsun'a görevli olarak çıkar ancak görevinin dışına çıkar çünkü halihazırda hedef bağımsız Türkiye'dir. Bunun için Kemal Paşa oldukça stratejik davranır, 1920de meclisin açılması ile yönetime geçene kadar halifeyi kurtarma söylemi ağır basar lakin ondan sonra ulusal egemenlik fikri giderek daha çok ağır basmaya başlar. Sakarya Savaşı ile yurdu kurtaran Paşa olarak Gazi unvanı verilir ve bu saatten sonra Mustafa Kemal Paşa'nın otoritesi yüksek sesle bir daha sorgulanmaz. Yunan'in denize dökülmesi ve akabinde Lozan'da büyük zafer ile kurtuluş tamamlanır. 1923'te Cumhuriyet ilan edilerek 1700'den beri 200 senedir Osmanlı'nın yenilesme çabası sonuçlanır.

    Bu esnada kitapta, Osmanlilik,İslamcilik, Türkculuk gibi dağılmaktan kurtulma fikirleri ele alınmış. En büyük pay da Türkculuke verilmiş, çünkü Cumhuriyeti kuran fikir budur. Özellikle Ziya Gökalp'in fikirleri Atatürk için önemli bir yer teşkil etmiştir. Buna ek olarak Garpcilarin modernleşme fikirlerinden de etkilenen Mustafa Kemal Paşa, kurtuluşu getiren isim olarak sahip olduğu karizma ve güç ile bu fikirlerini hayata geçirmek için yoğun bir çalışmaya başlar. (Garpcilar, İslam'ın 7. yy yasaları olduğu ve bunun günümüze uyamayacagi ve İslam'da reform yapılması gerektiğini ve ekonomik, sosyal vs konularda modernlesmeyi savunmuslardir. Gelen tepkiler üzerine İTC zamanında yayın organları İçtihat kapatılmıştir)

    Mustafa Kemal Paşa'nın yogun inkilaplari ile ülke yönünü Batıya çevirmiştir. Halifeligin kaldırılması, laiklik gibi yenilikler ile bu percinlenmistir. Afganistan ve İran'da da kimi liderler Mustafa Kemal Paşa'yı örnek alsalar da istedikleri İnkilaplari onlar yapamamislardir. Atatürk'ün yeniliklerinin yüzyıllarin getirdiği bir sürecin sonucu olduğu üzerinde durulmustur ve artık bu yoldan geri dönmeye çalışmanın yanlış olduğu asikardir. Buna rağmen devrimler, yenilikler tam olarak halkın tamamına yayılip ozumsenme aşamasının saglanamamasindan dolayi malesef gericilik, kul kafası zihniyetleri ülkenin yönünü yine eskiye çevirmeye çalışmıştır. Bu sürecin devam ettiğini sonun ne olacağının kestirilemedigi vurgulanmistir.

    #54016274

    #54016461


    İyi okumalar..
  • Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Politikada 45 Yıl adlı ilginç kitabında, kendisinin yer aldığı Devrim denilen hareket içinde bürokratların yalnızlığını itiraf etmektedir. Karaosmanoğlu, eğer devrimci bir-iki lidere bir şey olsa, bütün devrimlerin yok olacağı korkusunu belirtmiştir. 'Devrimleri Koruma' sloganı da aslında bu yalnızlık korkusundan ortaya çıkmıştı. Devrim denilen şeyler kime karşı korunacaktı? Neden devrimlerin korunması gençliğe bırakılmıştı? Halk nerede idi, köylü efendimiz nerede idi? Devrimler, kimler için korunacaktı? Bu sorular şimdi ısrarla sorulmalıdır bence.