• 170 syf.
    ·3 günde·8/10
    Go nasıl bir oyundur derseniz, en güzel açıklama şu alıntıda yatıyor bence:

    "Bir go oyuncusu tahta üzerinde gerçek hayatı yaşar. Yapılmış hamleler anılar gibidir, hatalar değiştirilemez ve oyun boyunca ayağınıza bağ olur. Hamleler yaşanan andır; acı çekersiniz, mutlu olur ve hayatta kalabilmek ya da rakibi yok edebilmek için çalışırsınız. Gelecek ise düşündüğünüz hamlelerdir.”

    Bu alıntıya ek olarak go oyunun stratejik özelliğinin yanında sanatsal bir yanının olduğu da şu cümlelerle güzel özetlenmiş:

    "Bilgisayarlar iyi go oynayamazlar. Çünkü, bilgisayar tasarlanmış olarak, bilgiyi çok hızlı işlerler ama hissetmezler. Go oyununun sanatsal yanı olduğunu düşününce, sanatın programı yapılamayacağından bir gün bilgisayar go oynayabilse de güzel bir oyun çıkartamayacaktır."

    Kawabata gibi minimalist yazarları okumak bana her zaman çok zor gelmiştir. Özellikle Kawabata okurken bir yandan sürekli eksik bir şeylerin kaldığını, bir şeyi kaçırdığımı sezerim. Bu yüzden bu yazarı çok iyi anladığımı ve kitaplarından keyif aldığımı söyleyemem. Tüm kitapları içinde tek istisna kitabı “Go Ustası”. Siz de benim gibi düşünüyorsanız bu kitabı okumanızı tavsiye ederim. Yazar bu kitabı için roman kelimesini kullanmıyor. Romanına şosetsu diyor. Bu kelime Japoncada romandan biraz daha esnek, cömert ve özgür bir anlatımı ifade eden roman türünü ifade eder. Bizdeki karşılığı belki otobiyografi olabilir ama bu kitap otobiyografik özelliğini sonuna kadar taşımıyor. Burada olaylar biraz daha süslenmiş, biraz daha renklendirilmiş ama gerçeklik ilkesi göz ardı edilmeden daha çok birinin kendi için tuttuğu bir çeşit anı kitabına benzemektedir. Kısacası biz buna anı-roman diyelim gitsin.

    Roman, kendi içinde her ne kadar kurgusal öğeler barındırsa da tarihi bir olaya dayanmaktadır. Bu tarihi olay Japonların en büyük go ustası 8. Kuşaktan Honnimbo Shusai ile ona meydan okuyan 7.kuşaktan genç Otake arasında oynanan bir oyundur. İkili arasında 1938’de başlayan oyun farklı yerlerde oynanarak yaklaşık bir yıl kadar sürer ve oyun bittikten kısa bir süre sonra ustanın ölmesi hem go geleneğinde hem Japon kültüründe artık bir dönemin bittiğini, yeni bir dönemin başladığının sinyallerini verir.

    Peki kitabı okumak için go bilmek gerekli mi? Gerekli değil, ama bilirseniz yazarın müsabakadan seçtiği ve kitabına dahil ettiği kareler sayesinde belki oyunun ruhunu ya da tarafların yaptığı hamlelerden onların içinde bulundukları ruh halini daha iyi anlayabilir, analiz edebilirsiniz.

    Oyun ustanın son maçı olarak düşünülür ve bir Japon gazetesi sponsorluğu üstlenir ve Kawabata’yı bir muhabir olarak oyunu izlemeye gönderir. Yazarın görevi bu müsabakayı yakından izlemek ve gazeteye oyunla ilgili makaleler yazmaktır. Hikâye zaten gazeteci Uragami’nin bakış açısıyla okuyucuya aktarılıyor. Aslında muhabirimiz sadece gözlemci rolüyle yetinmiyor olayların gidişatına da dolaylı olarak müdahalelerde bulunuyor. Kendisi de ayrıca amatör bir Go oyuncusudur ve müsabakanın ara verildiği günlerde vaktini ustayla go oynayarak geçirir.

    Ustanın sağlık durumu hiç iyi değildir, kalp sorunlarından ciddi şikâyetleri vardır. Zaten oyuna pek çok kez ustanın sağlık sebeplerinden dolayı ara verilir, hatta uzun süre bir hastanede kalmak zorunda kalır. Ustanın ileri yaşını getirdiği bu sorunlar belki Japon kültüründe bir geçişi simgelemektedir; eski göreneklerin, alışkanlıkların bittiğini bir habercisi olabilir.

    Usta’nın rakibi ise sabırsız bir oyuncu olmakla kalmaz, davranışları çoğunlukla çocukçadır. Ustanın sağlık sorunlarından dolayı oyunu defalarca bırakmak ister, kendisiyle sürekli bir çatışma halinde oyunu sürdürmeye çalışır. Oyunun vermiş olduğu fiziksel ve zihinsel gerginlik iki rakibe de farklı şekilde yansır. Usta sağlığını kaybederken, genç oyuncumuz tarifi zor bir acının içindedir. Oyunun son hamlesine kadar iki oyuncu da yenişemez.

    Uragami bize oyunu her ince ayrıntısına kadar uzun uzadıya anlatıyor: her oyuncu kaç dakika düşündü, neyi nereye oynadı, oyun hangi mekânlarda oynandı, oyuncuların beden dili bize neyi gösterdi… Bunları da öyle güzel anlatıyor ki sanki okur da oyunu izlemiş kadar oluyor. Uragami tüm bu işi arasında usta ile rakibi arasında bir köprü görevi üstlenir. Oyunun bitirilmesinde belki en büyük pay sahibi odur, iki tarafı da bir şekilde idare ederek oyunun devam etmesini sağlar. Bunlar dışında rakiplerin aile hayatına kadar pek çok şeyi de araştırarak ve okuyucuya ekstra bilgiler sunarak belki onlarla empati yapmamızı bizden istemektedir. Kim bilir?

    Netice itibarıyla yazarı Nobel’e götüren en önemli yapıtların başında bu kitap geliyor, benim de okuduğum kitapları arasında en beğendiği bu oldu ve eminim ki pek çok okurun da hoşuna gidecektir. Oyunu kimin kazandığını merak ediyorsanız bunu söylememeyi tercih ediyorum.


    Usta ve rakibini şu karede görebilirsiniz: https://senseis.xmp.net/?KawabatasMasterOfGo
  • Berna Moran'dan
    "Alımlama Estetiği ya da kuramı (Rezenptionsasthctik) 1960’ların sonundan bu yana edebiyat eserlerinin anlamı ve yorumu ile ilgili olarak okurun işlevini inceleyen çeşitli kuramlara verilen genel bir addır. Ama bu çeşitlere geçmeden önce, alımlama kuramının, Duygusal Etki Kuramı’ndan nasıl ayrıldığını belirtmekte yarar var.
    Duygusal Etki Kuramı’nı incelerken söz konusu etkinin, arınma, zevk, heyecan ve estetik yaşantı gibi psikolojik alanda etkiler olduğunu belirtmiştik. Sanatın işlevi bu etkileri uyandırmaktı ve sanatı tanımlamak için sanatın özü olarak ileri sürülüyordu. Alımlama kuramı ise sanatın tanımıyla uğraşmaz, anlam sorununa eğilir. Esere anlamı yazar mı yükler, eserdeki sözcükler mi üretir, yoksa okur mu verir? Bu bir duygu sorunu değildir, düşünsel ve bilgisel bir sorundur ve bundan ötürü alımlama kuramı yorumbilim (Iıcrrnctıetics) bağlamında öne sürülmüş bir kuramdır.

    Yeni Eleştiri ve Yapısalcılık yazara da, okura da sırt çevirmiş kuramlardır. 1960’ların sonunda ise ortaya atılan kuramların çoğu doğrudan doğruya okur merkezli olmasalar bile hiç değilse okura dönük yönleri olan kuramlardır. Macherey ve Eagleton’un Marksist eleştirisinde olsun, Derrida’yı izleyen yapı-sökücülerin metin incelemesinde olsun, kimi feminist eleştirmenlerin eserlere kadın gözüyle bakma yöntemlerinde olsun okura önemli rol düşmektedir.

    Eleştiride okurun ön plana çıkmasının nedenleri karmaşıktır ve esas amacımız da bunu açıklamak değil. Bununla birlikte bir iki noktaya değinmek yararlı olabilir. Nedenlerden biri, modernist edebiyatın okuru edilgen durumdan çıkararak, karakter, olay, zaman ya da mekan ile ilgili karanlık bırakılmış birçok noktayı çözmeye davet etmesidir.

    James Joyce, Franz Kafka, Allen Robbe-Grillet, W. Faulkner, S. Beckett ve daha birçok romancı, şair, oyun yazarı, kimisi az, kimisi daha fazla oranda eseri yorumlama ve anlamlama işine okurun da katılmasını gerektiren eserler vermişlerdir. İkinci bir neden daha çok dil ile ilgili. Saussure’den kaynaklanan yapısalcılık, eserdeki anlamı bir cümlenin anlamı gibi, kendi yapısında arıyordu. Oysa Derrida bu bilimsel çözümü sorguladı ve metnin nasıl okunacağı konusunda okura ağırlık tanıdı.

    Ayrıca göstergebilim anlam üreten kodların, konvansiyonların iş göreceği bir yer olarak okura döndü. Bu okur, bir kişi değil, kodların toplandığı anlam kazandığı bir işlevdi. Aynı nedenden ötürü Barthes metnin birliğinin, metnin çıkış noktasında (yazarda) değil, yarış noktasında yani okurda oluştuğunu söylüyordu.

    Alımlama Estetiği bugün çeşitli ülkelere yayılmış durumda, ama doğum yeri Almanya’dır ve son zamanlarda orada ki çalışmalar Konstanz Universitesi’nde odaklaştığı için, Almanya’daki gruba Konstanz Grubu adı verilir. Biz de burada ilk önce bu grubun ünlülerinden Wolfgang Iser ile Hans-Robert Jauss’u, sonra da alımlama kuramının Ameri ka’daki temsilcisi Stanley Fish’in görüşlerini özetleyeceğiz.

    Wolfgang Iser

    lser’e göre bir edebiyat yapıtının anlamı metnin içinde hazır bir şekilde bulunmaz, metindeki bazı ipuçlarına göre okur tarafından okuma süresinde yavaş yavaş kurulur. Yeni Eleştiri, anlamı yapıtta okurdan bağımsız bir şekilde mevcut sayıyordu ve eleştirinin görevi bu anlamı bulup çıkarmaktı. Onun için yazar da, okur da hesaba katılmıyordu bu işte. Yapısalcılar da yazarı ve okuru bir yana bırakıyorlardı, çünkü onlara göre metnin anlamını yazar değil “dil” (sistem) oluşturur ve bundan ötürü okurun da bu işte rolü yoktur. Oysa Alımlama Estetiği’ne göre anlam, sanıldığı gibi, metinde oluşmuş ve bütunleşmiş bir şekilde yatmaz, yalnız gücü! halde vardır ve ancak okur tarafından alımlandığı süreç içinde somutlaşır ve bütünleşir. Öyleyse iki kutbu vardır bir yazınsal metnin: Yazarın yarattığı metin ve okurun yaptığı somutlama. Bunlardan birincisine artistik, ikincisine estetik uç diyor Iser ve bu iki uç olmadan yapıtı meydana gelmiş saymıyor. Başka şekilde söylersek, yapıta bir nesne gibi değil, bir olay gibi bakılıyor. Metinle okur arasındaki alışverişten doğan bir olay.

    Burada asıl üzerinde durmamız ve açmamız gereken nok ta, okurun rolü sorunu. Metinle okur arasında nasıl bir iliş ki kuruluyor ki sonuçta metnin anlamı doğuyor, eser ger çekleşiyor? Okur nasıl katılabilir yaratma edimine? Katkısı ne olabilir? Iser’e göre metinde yazar her şeyi söyleyemez ve ister istemez birtakım yerlerin doldurulması okura dü şer. Yazarın okura bıraktığı bu boşluklara “boş alan” ya da “belirsizlikler” diyoruz. Bunlar basitten karmaşığa, somut tan soyuta doğru çeşit çeşittir ve özellikle basit türden olan ları okur farkında olmadan doldurur, gerekli ayrıntıları ek- ler. Çok basit bir örnek verelim. Bir romanda “Hasan gece caddede yürürken vitrinleri seyrediyordu” diye bir cümle okusak, bu vitrinlerin aydmlatılmış olduğunu düşünürüz elbette. Gerçi yazar bunu söylememiştir ama biz bu boşlu ğu dolduruveririz. Böylece metnin yazılmasına, bütünleş mesine katkıda bulunuruz. ama bu türden boşluk alanları nın doldurulması önemli değildir. Okurun boş alanları dol durarak anlamı oluşturması asıl soyut düzeyde meydana gelir ve okurun bu konudaki rolünü açıklamak için metin ile dış dünya arasındaki ilişkiye değinmemiz gerekir.

    Yazınsal metinde sözü edilen kişiler gerçek yaşam dünya sında var olan kişiler değildir; onlar kurmaca bir dünyada yaşarlar. Ama bu kurmaca dünyanın gerçek yaşamınkinebenzeyen töreleri, gelenekleri, yaşam biçimleri, inançları vardır. Kurmaca metin dış dünyayı yansıtan bir kopya ol madığı için gerçeklikle ilişkisi, metin dışı tarihsel, toplum sal, kültürel öğelerde aranmalıdır. Dediğimiz gibi bunlar metinde, töreler, gelenekler, davranış biçimleri, dünya gö rüşleri şeklinde çıkar karşımıza. Kısacası, kurmaca metnin gerçeklikle ilişkisi ideoloji yönündendir.

    Bundan ötürü W. Iser gerçeklik kavramı üzerinde durarak, her şeyden önce “gerçeklik” sözcüğünün anlamına eğiliyor. Tarihte her dönemin gerçeklik dediği şey başkadır, çünkü belli bir dönemin belli bir gerçeklik kavramı vardır ve bu gerçeklik, o dönemde egemen olan dünya görüşünün kendine göre sistemleştirerek kurduğu bir modeldir. Böyle ce aslında değişken ve tutarsız olan gerçeklik bir sisteme sokulmuş, bir bütünlük kazanmış olur. Böyle bir dünya gö rüşü, karmaşık olan gerçekliği, ister istemez daha basit bir sisteme indirger ve kendine göre geçerli olan birtakım davranış biçimleri, ahlaksal değerler koyar. Romanlar gerçi insanları, onların arasındaki ilişkileri, geçen olayları anlatırsa da, lser’e göre, yazar aslında bu kişilerin davranışlarına, inançlarına, ilişkilerine temel oluşturan ahlaksal, toplumsal görüşlerle, değer anlayışlarıyla uğraşır. İşte romanın gerçeklikle bağıntısı burada aranmalıdır.

    O halde roman toplumda geçerli sayılan düşünce sistemlerini, çağdaş değerleri yansıtır diyebilir miyiz? Iser bu kanıda değil, çünkü ona sorarsanız bu değerler gerçek yaşamda insanların davranışını yönlendirici işlev görür, oysa yazarın amacı bu değerleri tartmak, geçerliliklerini sorgulamaktır. Yazar belli bir dönemde egemen olan dünya görüşünü ele alırken onu kopya ederek sunmaz, onun eksik bıraktığı, görmezlikten geldiği, inkar ettiği yönleri su yüzüne çıkarır. Her düşünce sistemi birtakım olanakları dışlamak zorundadır ve bu yüzden ister istemez eksik ve yetersizdir. Yazar genellikle bu boşluğa parmak basar, sistemi daha dengeli bir duruma getirmeye ça balar. Şöyle de söyleyebiliriz: Roman belli bir dünya görü şünün görmezlikten geldiklerini vurgular, yani el attığı, gerçeklerin bu ihmal edilmiş yönleridir. Demek ki Ahmla ma Estetiği’nin iddiasınca, yazarın eserinde dile getirdiği gerçeklik, yansıttığı toplumun bellediği gerçeklikten farklı dır. Alışılmışın reddedilişi ya da ink denen bu sunuş, okuru, gerçekliği kaldırılmış normlar ve davranışlar karşı sında yeni çözümler bulmaya zorlar ve onu bir varsayım dan bir varsayıma iterek boşlukları doldurmaya yöneltir.

    Okurun kendi çabasıyla anlamı bütünlemesi ve keşfetmesi bir çeşit estetik zevk sağlar ona. Onun için eğer yazar okura her şeyi hazır verirse okura yapacak bir şey kalmaz ve okur böyle bir metin karşısında sıkılabilir. Bunun tersi de doğrudur, yani metne bir anlam vermek olanaksızlaşırsa okur umutsuzluğa kapılır ve metni elinden bırakır. On sekizinci yüzyıldan yirminci yüzyıla yaklaştıkça romanlarda belirsizlik alanları da artar ve bundan ötürü çağımızın kimi romanlarında okur, yazarın amacını anlamakta, eseri yo rumlamakta güçlük çeker.

    Yirminci yüzyıl roman ya da öyküsünde okuru çaba har camaya zorlayan çeşitli tekniklerin geliştiğini de söyleycbiliriz. Örneğin, yazarın güvenilmez anlatıcı kullanması, ya da anlatıcının rolünü iyice kısıtlayarak onu hemen hemcn romandan silmesi. Türk edebiyatından bir örnek olarak Orhan Kemal’in Bereketli Topraklar Üzerinde romanını verelim. Orhan Kemal bilinçli olarak eseri yorumlamaya zorlu yor okuru. Şöyle diyor bu konuda:

    “Yazar olarak kendimi aradan çekip, okuyucumu anlattığım şeylerle başbaşa bırakıyorum. Görüyorum ki okuyucum zekidir. Başbaşa kaldığı şeylerden, anlaşılması gereken şeyleri -benim izahü şerhim olmasa da anlayabilmektedir.

    Bu söylediğini Bcreketli Toprcıklcır Üzerinde’de uygular Orhan Kemal. Bu romanda üç köylü çalışmak üzere Çukurova’ya gelirler ve oradaki korkunç çalışma koşulları altın da ikisi ölür, ancak biri (Yusuf) duvarcı ustası olmayı becererek köyüne dönmeyi başarır. Sömürü düzeninin geçerli olduğu Çukurova’da bu düzene karşı değişik tutumlarla karşılaşırız. Yusuf kentte ezilmeden savaşım vermiş, biraz okuma öğrenmiş ve sonunda aranan bir duvarcı ustası olabilmiş. Öyleyse olumlu bir karakter. Ne ki Yusuf, “el öpmekle ağız kirlenmez” diyerek, bireysel çıkan için dalkavukluk etmeyi, aşağılanmayı göze almış bir adam. Öyleyse bir bakıma olumsuz bir karakter. Ama suç Yusuf’da mı? Onu böyle davranmaya iten içinde yaşadığı bozuk düzen değil mi? Ama romanda başka bir karakter, Zeynel, kişisel çıkarını düşünmeden, kovulmayı göze alarak patronların yaptığı haksızlıklara karşı çıkar ve işten atılır. Öte yandan bu düzene ayak uyduran ırgat başı ve katip gibi adamlar da işçilerin hakkını yiyerek kendi keselerini doldururlar. Görüldüğü gibi okur; kişileri, değişik tutumları, davranışları kendi yorumlayıp değerlendirmek zorunda, çünkü yazar bu konuda susuyor ve belirsizlikler yaratarak boş alanlar bırakıyor. Her okur belirsizlikleri kendi giderecek ve karşılaştığı değişik tutumlardan hangilerinin geçerli olduğuna kendi karar verecektir.

    Her okur belirsizlikleri kendi gidereceğine, eserde karşılaştığı tutumlar, davranışlar arasından hangilerinin geçerli olduğuna kendi karar vereceğine göre, ne kadar okur varsa o kadar yorum vardır sonucuna ulaşmayacak mıyız? Gerek yorumlamada, gerekse değerlendirmede tam bir öznelciliğe mi inanıyor Iser? Hayır. Gerçi eserin tek doğru yorumu olduğunu kabul etmiyor, ama buna karşılık yorumlamanın keyfi olabileceği görüşüne de yanaşmıyor. Okur her ne ka dar boş alanları kendi doldurup metnin anlamını bütünleştirecekse de, bunu yaparken başıboş bırakılmış değildir. Ya zarın verdiği ipuçlarından yararlanarak metindeki gösterge lerin doğrultusunda, bütüne uyacak biçimde doldurur boş alanlan. Böyle olunca da okurlar belli bir sınırlamanın için de kalmak koşulu ile metnin anlamını tamamlarlar. Aynı eserin az çok değişik biçimlerde yorumlanması kaçınılmaz dır, ama bu durum bir sakınca sayılmaz, çünkü lser’e göre önemli olan, eserde gücül halde bulunan anlamın okur ta rafından somutlaştırılması ve bu edinimin okura kazandır dığı estetik zevktir.

    Hans-Robert Jauss

    Yine Konstanz ekolünden Jauss da okura dönük bir eleştiri yöntemi geliştirmiştir. ama Jauss’un özelliği okuru, daha doğrusu okurları tarihsel dönemlerdeki koşullar içinde düşünmesidir ve önerisi de edebiyat tarihinin, bilimsel araştırmalara ve sözüm ona tarihsel nesnelciliğe göre değil, okurların tepkisine göre yazılmasıdır. Belli bir dönemdeki okur, yaşadığı dönemin tarihsel, toplumsal, kültürel koşullarının belirlediği bir çerçeveden bakar esere. Daha kesin olarak söylemek gerekirse okurun bir “beklentiler ufku” ya da beklentiler yelpazesi vardır. Eserle temasa geldiğinde bu beklentiler şu ya da bu ölçüde karşılanır. Onun için eleştir menin yapacağı ilk iş eserin ait olduğu dönemin meydana getirdiği bu beklentiler yelpazesini belirlemektir. Ancak o zaman farklı dönemlerde okurların bir esere gösterebileceği değişik tepkiyi anlayabiliriz.

    Jauss ayrıca, tarih boyunca edebiyat zevkinde meydana gelen değişimleri de bu yolla açıklıyor. Şöyle ki, yenilik ge tiren yani beklentilere uymayan bir eser o dönemin okurla rına yeni bir ufuk açar ve estetik ölçütlerin değişmesine ne den olur. Ne ki, zamanla bu yeni beklentiler de kanıksanır, aşınır ve o zaman Rus Biçimcilerinin dediği gibi alışkanlığı kıracak yeni formlar, yeni bir şiir dili, yeni stratejiler yaratı lır. O halde eserin bir tek ve değişmez anlamı yoktur, okurların değişik beklentilerine göre dönemden döneme deği şen anlamları vardır. Eleştirmen eserde hangi beklentilere cevap arandığını saptayarak o dönemdeki okurların tepkilerinin açıklanmasını yapar.

    Jauss bir yandan eseri tarihsel ve toplumsal bağlamına yerleştirmeyi şart koşuyor ama edebiyat formlarının gelişmesini ekonomik ve toplumsal koşullara değil, aşınan ede biyat öğütlerinin yenilenmesi gerekliliğine bağlıyor. Bunu yapan da radikal yenilik getiren eserlerdir diyor. O halde Ja uss’a göre bir edebiyat eseri hem yazıldığı tarihsel dönemin (beklentilerinin) ürünüdür ve bu yönüyle edilgendir, hem de, yenilikçiyse, tarihi etkiler, çünkü yeni beklentiler yara tarak ilerideki dönemlerin toplumsal bağlamlarını belin mekte etken bir rol oynar. Bu durumda Jauss’un eserleri değerlendirme ölçütü de doğal olarak okurun beklenti ufkuyla eser arasındaki uzaklık ve yakınlık derecesine dayanır. Eğer bir eser yazıldığı dönemden daha önceki bir dönemin beklentilerine yakınsa o modası geçmiş bir eserdir. Yok eğer, yazıldığı dönemin beklentilerini karşılamakla yetini yorsa, zamanına ya da “modaya uygun” demektir. Ama da ha ileriki bir dönemin beklentilerinin habercisi olacak ka dar döneminden uzaksa ve ileri ise, o eser zamanında anlaşılmamış ve “zamanından önce” gelmiş bir eserdir. Bu kuramrn durumu basitleştirmekten doğan zayıf bir noktasına
    işaret edilmiştir, çünkü Jauss’un hesaba katmadığı bir ufuk çeşitliliği söz konusudur. Aynı dönemde tüm okurların ka tıldığı bu beklentiler yelpazesi olduğunu söyleyemeyiz. Okurlar farklı gruplardan oluşabilir ve her grubun kendi beklentiler ufkunu hesaba katmak gerekir.

    Stanley Fish

    Okur merkezli kuramlar içinde metne anlam kazandı makta okura en etkin rolü tanıyan Amerikalı eleştirmen Stanley Fish olmuştur. Iser, okura boşlukları doldurmak, anlamı tamamlamak, bütünlemek işlevini yüklüyordu, yani okur kendine düşeni yaparak anlamın somutlanması için gereken katkıyı yerine getiriyordu. Çünkü metnin kendi sinde gücül olarak anlam vardı. Fish bunu reddediyor, çünkü ona göre anlam, okuma süreci içinde okurda uyanan yaşantılardan başka bir şey değildir. Okur bu yaşantılarına göre anlam verir metne. Başka bir deyişle, bir sözcüğün, imgenin ya da herhangi bir öğenin metnin içinde (belli bir bağlamda) gördüğü işi belirlemek ona anlamını vermektir ve dediğimiz gibi, bu, ancak okurda uyandırdığı yaşantıya bağlıdır. Demek ki, Fish’e göre anlam ve değerden söz etmek bir nesneyi değil bir olayı betimlemektir.

    Eserin yorumunu okura bırakan diğer kuramlarda Olduğu gibi, Fish’in kuramında da her okurun kendine göre doğru sayacağı, tümüyle öznel bir yorumu ve değerlendirmesi ola caktır sonucuna varmayacak mıyız? Fish elbette ki bunun farkında, ancak şöyle bir çıkış yolu arıyor. Bir eleştirmen metni okur ve yaşantısına bakarak eseri yorumlarken, tek başına ve boşlukta değildir. Bulunduğu çevrenin ve çevreye dahil diğer eleştirmenlerin meydana getirdiği bir toplu luk vardır ve bu topluluktan olanlar bir eseri az çok benzer şekilde okurlar. Başka bir topluluk ya da okurun okuma edinimi, yorumu ve değerlendirmesi farklı olabilir. Ama hiçbiri kendininkinin doğru olduğunu kanıtlayamaz; olsa olsa başkalarını esere kendilerinin açısından bakmaya çağırabilir."

    Edebiyat Kuramları ve Eleştiri-Berna Moran-İletişim Yayınları
  • Okuyucu! Seni uygunsuz dik kafalı, basmakalıplığa yönlendirilmiş alçak! Hitap ettiğim sensin, bu korkunç derecede kötü romandan kendisine seslendiğim başka kim olabilir ki? İşte beni buraya kadar okudun. Hatta çok fazla bile okudun. Hangi isteğe bağlı güdü için? Neden bir sinemaya gitmiyor, televizyon seyretmiyor, bir duvara bakmıyorsun?...
  • 164 syf.
    ·3 günde
    ————————————————
    HEDİYE KİTAPLAR SERİSİ - 1
    ————————————————

    Sabahattin Ali'nin en çok bilinen eseri.. Nasıl oldu, ne oldu da bu eser insanlar arasında birdenbire bu denli büyük bir okunma ve beğeni topladı? Gerçekten insanlar bu eseri okudu mu, okuduysa ne kadarını anladılar? Basit bir aşk hikayesi mi Kürk Mantolu Madonna?.. Değil aslında.. Sade bir aşk hikayesi mi peki?.. Değil! Büyük bir aşk hikayesi mi? Değil! Birçok okura göre bu kitap yukarıdaki basit tanımlardan birine giriyor. Ama bence öyle değil. Bu kitapta çok güzel bir karakter tahlili yapılabilir aslında. Ben tahlil yapmasını bilmiyorum. Ama madem inceleme adı altında bu işe bir giriş yaptım, kendimce Kürk Mantolu Madonna Maria Puder'i ve Raif Efendi'yi bir tahlil edeceğim.

    Raif Efendi (veya anlatıcıya göre Raif Bey), tipik bir aile babası. Çocukları, eşi, işi... Her şeyiyle tipik bir adam. Yazar veya anlatıcının gözünden ilk izlenimlerimiz bu yönde, en azından. Tanımadığımız, bilmediğimiz, onlarca tipik ve toplumun alt kesiminde yaşayan kıl kanaat kendini ve ailesini geçindiren, patronlara, ağababalarına ve kendisine güç yetirebilen herkese eyvallah çeken toplumun silik veya silikleşmeye yüz tutmuş alelade bir karakteri. Bu ilk izlenimle birlikte biz de anlatıcı da neden bu karakter diye düşünüyoruz. Anlatıcı, her gün gördüğü, biz de anlatıcı anlattığı için bir şeyler arıyor, belki de türlü türlü anlamlar yüklüyoruz bu karaktere.. Öyle ya, anlatıcı onlarca sıradan karakter arasından Raif Bey'i ele almışsa vardır bir hikmeti. Sanırım bu söz dahi Raif Bey'in toplumdaki konumunu anlatmak için kafidir. Çünkü ona bir anlam yüklemiyoruz. Daha doğrusu anlam yüklüyoruz da, bunu kendisinin şahsi görünüşü, sosyolojik veya psikolojik yapısından değil, anlatıcı onu seçtiği için ona bir anlamlar yüklüyoruz. Yani kendisine yüklenilen mana dahi, anlatıcının bakın size Raif Efendi'yi anlatacağım demesiyle anlatıcının bizim üzerimizdeki etkisi münasebetiyledir. Karıştı değil mi.. O zaman bu sözü şimdilik burada bırakalım ve anlatıcının Raif Efendi'yi nasıl tarif ettiğine kulak verelim; "Halbuki o hiç de fevkalade bir adam değildi. Hatta pek alelade, hiçbir hususiyeti olmayan, her gün etrafımızda yüzlercesini görüp de bakmadan geçtiğiniz insanlardan biriydi. Hayatının bildiğimiz ve bilmediğimiz taraflarında insana merak verecek bir cihet olmadığı muhakkaktı. Böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendi kendimize sorarız: 'Acaba bunlar neden yaşıyorlar? Yaşamakta ne buluyorlar? Hangi mantık, hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almasını emrediyor?'" İşte böylece anlatıcı benim söylemeye çalışırken aklınızı karıştırdığım sözleri bir güzel derleyip toplayarak anlatmış ve Raif Efendi'nin ve onun gibi yüzlercesinin tahlilini yapmıştır. Tabii anlatıcı bunu söyledikten hemen sonra; "Fakat bunu düşünürken yalnız o adamların dışlarına bakarız; onların da birer kafaları, bunun içinde, isteseler de istemeseler de işlemeye mahkum birer dimağları bulunduğunu, bunun neticesi olarak kendilerine göre bir iç alemleri olacağını hiç aklımıza getirmeyiz." notuyla hatanın belki de bizden, o iğrenç önyargılarımızdan kaynaklandığını dile getirmekte ve Raif Efendi ile birlikte toplumun geri kalanlarının da bir tahlilini yapmış bulunuyor. Ne muazzam değil mi! Tek bir paragraf ile toplumdaki bireylerin sınıflandırmasını ve bu sınıfların da en belirgin özellikleri ile portrelerini çıkarmak.. İşte muhakkak ki Sabahattin Ali'nin yazarlığının etkileyici olmasının en bariz örneği... Çünkü o muhteşem bir yazma kabiliyetinin yanı sıra muhteşem ötesi bir gözlem gücüne, toplumsal tahlil yeteneğine de sahiptir, ki büyük bir yazar olmanın en başat kurallarından biri de iyi bir gözlemci olmak değil midir?..
    Tabii roman boyunca biz de anlatıcı ile birlikte Raif Efendi'yi tanıyor ve tanıdıkça da karakterin bu hale gelmesinde, bu hali almasındaki çevresel, toplumsal ve ruhsal nedenleri anlıyor ve aslında Raif Efendi'nin basit bir karakter olmadığını da kavramış oluyoruz. Sanırım yazarın şu sözü ile Raif Efendi hakkında söylenebilecek en müthiş laftır: "Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten gayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!.." Aslında Raif Efendi ile ilgili daha ziyade şeyler yazılabilir. Fakat ne yazık ki bunun için ne vaktim yeterli olur ne de yazma kabiliyetim. Onun için de şimdi Kürk Mantolu Madonna Maria Puder hakkında biraz lakırdı edeyim.

    Maria Puder veya nam-ı diğer Kürk Mantolu Madonna belki de Türk Edebiyatı'nın ilk feminist karakteridir. Daha önce başka bir yazar böyle bir karakter yarattı mı bilmiyorum ama benim şu ana dek Türk Edebiyatı içerisinde okuduğum romanlardan en eski tarihlisi bu olduğu için böyle dedim. Belki başka karakter vardır. Ama eğer bu romandan (ya da yazarın tabiriyle uzun öykü) önce yazılmış romanlarda feminist bir karakter yoksa Maria Puder ilk feminist karakter olacaktır. Tabii bu karakterin yapısı Raif Efendi'nin tam zıddıdır. Raif Efendi ne kadar içine kapanıksa Maria Puder o kadar dışa açıktır. Raif Efendi ne kadar hayalperest ise Maria Puder o kadar realisttir. Tabii birebir zıttılar diyemeyiz. Her ne kadar zıt karakterlere sahip olsalar da o kadar benzer sıfatları da vardı. Örnek vermek gerekirse Raif Efendi ile Maria Puder arasında geçen şu diyalog muhteşem bir örnektir.
    "'Berlin'de yalnızsınız değil mi?' dedi.
    'Ne gibi?'
    'Yani... Yalnız işte... Kimsesiz... Ruhen yalnız... Nasıl söyleyeyim... Öyle bir haliniz var ki...'
    'Anlıyorum, anlıyorum... Tamamen yalnızım... Ama Berlin'de değil... Bütün dünyada yalnızım... Küçükten beri...'
    'Ben de yalnızım...' dedi. Bu sefer benim ellerimi kendi avuçlarının içine alarak: 'Boğulacak kadar yalnızım...' diye devam etti, 'hasta bir köpek kadar yalnız...'" ki sanırım iki karakterin de birbirine en benzer yönleri de budur: Yalnız olmak!..

    İşte böyleler.. Raif Efendi ve Maria Puder.. Bu söylediklerim devede kulak misalidir.. Emin olun.. Çünkü ben yukarıda salt iki karakterin en belirgin özelliklerini yazdım. Ki bunlar da ancak yarısıdır.. Oysa vaktim ve imkanım olsaydı daha uzun ve daha detaylı bir yazı yazmak isterdim bu romana. Çünkü daha karakter çözümlemesini tam yaptım sayılmaz. Oysa daha sosyolojik inceleme ve feminist bir inceleme yapmak istiyordum. Oysa daha karakter tahlilini bile tam yapamamışken diğer tahlillere girişmek biraz abes kaçardı.. Ama kim bilir, belki bir gün tam bir karakter tahlilinin yanı sıra sosyolojik ve feminist bir incelemesini de yaparım romanın.. Bu da kendime vermiş bulunduğum bir söz olarak kalsın burada.. İleriki zamanlarda belki görünce beni yazmak konusunda tetikler ve fikir verir.

    Son olarak, eğer (hala benim gibi) okumamış arkadaşlar varsa şiddetle okumalarını tavsiye ederim.. Ayrıca popülerliğine aldanıp da basit bir aşk romanı olarak ele almayın.. Rica ederim!..
  • 128 syf.
    ·Puan vermedi
    Güzel ve etkili anlatısı ve neredeyse her konu hakkında yaptığı yorumları yazdığı dergi köşelerinden alınarak yayınlanmış ve bu yayımlama onun geniş bir alanda bilgi sahibi olduğunu gösteriyor.
    Nâzım, Yahya Kemal Ziya Osman gibi bir çok büyük şairi konu olarak almış. Bir gerçek dediğimiz yazar ve sairlerin ölünce anlaşıldığı kavram uzerine yazı yazmış.
    Onun şair, denemeci, çevirmen ve dergici yanları birbirinden ayrılamayacak kadar iç içe geçmiş, kaynaşmıştır çünkü. İnsan çoğu zaman hangi yanını öne çıkaracağını bilemez: Şiirindeki “Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu” dizesindeki gibi tıpkı... Unutmayalım: İlgi alanları şiir sanatıyla ve şiir çevirisiyle başlayıp yazar ve çevirmenlerin telif ücreti sorunundan ansiklopedi yazar ve yayıncılığına, gazetecilikten liselerde edebiyat derslerine, çizgi romandan edebiyat dergiciliğine kadar geniş bir yelpaze oluşturan bir yazardan söz ediyoruz.
  • 544 syf.
    “Siyah / Kırmızı / Beyaz / Yeşil” olmak üzere 4 romandan oluşan, TED DEKKER’in kaleme aldığı ve okuyucularla buluşturduğu çember serisinin 3. Kitabı olan “Beyaz” bitmiş durumda...

    BEYAZ
    ZAMANA KARŞI AMANSIZ BİR TAKİP

    BEYAZ
    GEÇMİŞ İLE GELECEĞİN ANAHTARI

    BEYAZ
    ÖLÜME DİRENEN AŞKIN RENGİDİR.

    İnanç, iman, hakikat ve kulaktan doğma bilgiler. Yürüyoruz yollu yolunda gerek!

    Kitaplar, insanlık, gelecek, geçmişin birikimi, geleceğin bilinmezliği...

    İki dünya arasında bir köprü. (Hmm kulağa garip geliyor, hangi dünyalar, hangi köprüler.)
    Din din din didi dindin dinnn...

    Reklam!
    1- #34734143
    2- #35000522

    Serinin birinci ve ikinci incelemeleri

    Yayına son 21 saniye, neden 21?
    - 21. Yüzyıldayız çakozladın mı;)?
    Hm, ok.

    Güruh en son, Elyon’un cennetini ele geçirmişti. Thomas ve albinoları kaçmak zorunda kalmışlardı. (Can şirindir.)

    Albino = Beyaz insanlar, Tanrı yolunda olanlar.

    Zorunlu Uyarı!
    Siyahlara gönderme yapılmamıştır, onlar adamdır. (Adamlık cinsiyette değildir.)

    Aşk demişti yaşamın büyük üstadı, aşk ile sevebilmek bir güzeli. Aşk uğruna ne mi, yapılır? Bedenini teslim edersin, kalbin ile inandığın ve arzuladığın aşk için ölüme boyun eğersin.
    Thomas üç bölümdür, torpilli arkadaş. Adam ölürse film biter diyoruz ya, tanıştırayım; başkahraman kendisi.

    Rachelle, Thomas’ın eşi ve iki çocuğunun annesi. Ölmüştü Güruhtan kaçarken sezon finalinde acımasız oklar ruhu ile bedenini ayırdı. Thomas eşine olan sadakatini hiçe sayıp üzerine Gül koklatmaz mı, boyun devrilesiye tüh yazıklar olsun.( Dedikodu yapılmamıştır.)

    Herkes neyin peşindeydi? Herkes hakikatin, hak olanın, hakkın ve [(kahvede okey oynayan borç batağına düşmüş hakkı abinin (hakkı abi ne alaka la?) diyebilirsiniz, demişsinizdir de. Biz bunun cevabını 15 Temmuzda verdik.)]

    Hakikat diyoruz, hak olan. Kitaplar, geçmişin birikimleri TARİH! Evet TARİH KİTAPLARI, TARİHİN VE HAKİKATIN KİTAPLARI.
    Kim yazmıştı bunları kimin eline geçmişti tarih içinde?
    - Muamma.

    Herkes demiştik tarih kitaplarının peşinde evet öyle, kimi tarihi öğrenmek isterken, kimi tarihi değiştirmek istiyordu. (Olum işiniz gücünüz yok mu, gidin başka yerde oynayın diyebilirsiniz, demeye de bilirsiniz. Siz en iyisi en iyi bildiğinizi yapın.)

    Güruh (Şeytan ordusu, Tanrı’nın yolundan sapanlar ve baş kaldıranlar.) liderleri, ilk insan Qurong!

    Qurong? İlk insan? Tanrı’ya karşı gelmek? (Aa yalan, diyebilirsiniz.)
    Şeytan demiştik, şeytanın masasına oturan her zaman yenilmeye mahkumdur. İlk insan Ademi cennetten kovduran, şeytandı. Burda da, ilk insanı, Tanrı’ya karşı kışkırtan şeytan!

    Tamam hadi başlayalım...

    Thomas uyur uyanır, oradan oraya Bedevi gibi dolanır.
    2 realite arasında kalan hakikati ve gerçeği öğrenmek uğruna insanlık için canını veren Thomas. Saygı ve minnetle anıyorum seni koca yürekli adam. (Daha ölmedi.) ölücek ama...

    Raison türü bir ilacın sıcak veya soğuk havayls tepkimeye girmesi sonucu hava ile tanışabilen bir ölümcül virüse dönüşünü dönüşmesini görmüştük, Thomas’ın ne olduysa kanı virüse karşı bağışıklık kazandı. Bir yandan insanlık virüse bulaşmışken, bir yandan dünya devi ülkeler nükleer silahlar üzerinden birbirine göz dağı vermekle meşkuller + 2. Realite Güruh’un sürekli, Elyon’un yolundakilerine karşı tutumları.

    Thomas aşık olur onca işin içinde, sırası mı abi? Qurong yani Güruh’un liderli ilk insanın kızına Chelise’ye. Peki nasıl başlamıştı bu aşk? Orası uzun hikaye ağa.

    Olaylar karman çorman, arzu istek körü olmuş insanlar...

    Aşk için ne yaparsın, canını verirsin demiştik! Öyle de oldu. Bir yandan 1. Realitede insanlık için kanındaki antivirüs’ü insanlığın geleceği için feda eden Thomas, 2. Realitede sevdiği için ölüme giden adam.

    Evet 1. Realitede canını feda ediyor,
    Beyaz önlüklerin, gümüş rengi aletlerin ve ileri teknolojik makinelerin hepsi iyi hoştu da sonuçta onlar Thomas ölene dek kanını çekeceklerdi.

    İnekleri de böyle katlediyorlardı.

    1. Realite ile Thomas insanlık için feda etti kendini.
    Peki 2. Realite? Bu adam 2 canlı mi? Ben sorgu memur değilim bana sormayın ağa diyesim var ama kime diyeyim, yine kendi kendimle konuşuyorum:)

    Hayır başkahramanımız Thomas;
    Birinci realitede uyuyunca ikinci realitede uyanıyor, ikinci realitede de uyuyunca tekrar birinci realitede uyanıyor. Ayrıca hangi birinci realitede uyuduğu 1-2 saat ona, ikinci realitede haftalar ve aylar kadar zamana eşit oluyor.

    Birinci realitede tamamen hayata gözlerini yuman ve uyuyarak ikinci realitede kaldığı yerden Güruh ile mücadelesine ayrıca sevdiği kadın uğruna hayatını riske atmaya devam eder...

    YOLCULUK “YEŞİL” İLE DEVAM EDİYOR