• 610 syf.
    Kargodan çıkan hikaye.. Bazı düşüncelerin oluşabilmesi için bazen küçük kıvılcımlar bile yeterli olabiliyor. Yazar Jared Diamond'a yöneltilen küçük bir soru okuyacağınız bu kitabın yazılmasını sağlamıştır. Küçük bir soru.. Yali 'nin sorusu. Beyazların kargolari neden fazladır..

    Yazar bu soru karşısında tarihi tekrardan resmetmis desek yeridir. Nitekim yazar bunu yaparken nerdeyse tüm tarihi ele almıştır. Pleistosen dönemini bile. Zor tutmuş kendisini kanaatimce. Jura dönemine, kretase dönemine felan değinmekten son anda kendini alıkoymus gibi. Çünkü adamın gerçekten de anlatmak istediği şeyler var. Anlatma ihtiyacını derinden bize lanse etmiştir yazar. Metodolojik olarak mükemmel bi şekilde didaktik davranmaya çalışmıştır. Yani bilimsel.. Yani kanıtlama ihtiyacı.. Bir şeyi belletmek ihtiyacı.. Gerçekleri

    Yazar kitapta sosyolojik ögelere, siyasi ögelere, ekonomik ögelere vs vs yer vermiştir. Geniş bir tarih yelpazesi sunan yazar sömürge anlayışını çok net ifadelerle dile getirmiştir. Kitapta Pizarro nun Atahualpaya yaptıklarını görünce sömürgeciligin ne denli kanlı olduğunu siz de fark edeceksiniz. Coğrafi kesiflerle birlikte Avrupa düşüncesinin keşfedilen yeni yerlere nasıl yayıldığını ve yerleştiğine tanık olacaksınız. Bununla sınırlı kalmiyor. Avrupa zihniyetinin coğrafi keşifler sonucunda doğayı nasıl değiştirdiğini de göreceksiniz. Büyük memelilerin kesiflerden sonra nasıl yok olduğuna tanık olacaksınız. Ki bu durum hala devam ediyor. Pek tabi Avrupa zihniyeti demek belki de yanlış olacaktır. Esas mesela kişisel çıkar anlayışı. Kibir.. Üstünlük arayışı ve hükmetme çabası. Kimi zaman bu argümanlar silahla yürütüldü. Kimi zaman dil ve kültürle. Kimi zaman da din ile. Keşfedilen yeni yerlerin dili değiştirildi, kültürü değiştirildi, ve dinleri değiştirildi. Çünkü bizim kültür daha iyi. Dilimiz ve dinimiz de daha yetkin. Elin kabile yönetimi nasıl olur da bizden üstün olabilir ki anlayışı.. Pes doğrusu..

    Eserde ele alınan konulardan biri de insanların doğa karşısındaki tutumu ve tahakkümü. Bu uğurda insan olan varlık yani bizler yabi bilimsel adıyla şanlı Homo sapiensler doğayı kendi emellerimiz doğrultusunda hor görmüş ve kullanmışız. Hor kullanmışız derken bazıları belki de katılmayacak bana. Ama sizlere bazı ornekler vereyim.. Tüketim toplumu için gerekliliği az olan aslan kaplan fil zebra gibi türlerin sayısı gittikçe azalmakta. Ve önlemler alinmamakta. Buna karşılık işimize yarayan - midemize-bazı hayvancagizlarin sayısı ise oldukça artmakta. Başlangıç esasında sayıları birbiriyle orantılı olan bu hayvanların bazılarının sayılarının niçin oldukça azalması bazılarının ise oldukça artması nedendir acaba. Mesela Yeni Zelanda'da 60 milyona yakın koyun vardır. İnsan nüfusu ise 5 milyon diyelim.. Niye koyun, sığır, manda sayıları artarken - hemde oldukça fazla- aslan kaplan fil sayıları azalıyor.. Bi gurup işimize yarıyor değil mi. Et yiyoruz et et.. Kuru fasulyenin içinde et olmazsa ne anlamı olur ki.. Afiyet olsun bize!

    Bitkilerden olaya yaklasalim.. Yahu tarım devrimi denen bisey başladı bildiğiniz üzre. Hem de bizim ülkede. Diyarbakırda karacagda şaşkın êwêl bir kişi farkında olmadan tarımı başlattı. Neolitik çağ.. Yazar bereketli hilal der buraya. Ha bu arada bereketli hilal Diyarbakir değil tek başına. Israilden başlayıp kuzeye biraz daha kuzeye bizim Türkiye topraklarına giriş yap Hatay civarı sonra doğuya git git git.. Aha da bereketli hilal oldu. Evet tarım burda başladı ve yazar bunun üzerinde baya baya durmuş.. Şu anda o kadar da bereketli değil ama. Biraz mahvetmisiz.. Ormanları yok ederek. Toprağı kısırlaştirarak. Biz yaptık bunları. Yabani buğdayı bulduk. İşimize yaradığını anladıktan sonra evcillestirdik. Hemen zihinlerde bir ışık yandı. Neden başka ürünler de evcillestirilmesin ki. Al sana nohut al sana dari dedik.. Bu yöntem farklı coğrafyalara da yayıldı. Çinliler al sana pirinç dedi mesela. Farklı cigrafyalar al sana mısır dedi.. Ve tarım devrimi başladı. İşimize gelen ürünü yetistirdik. Evcillestirdik. Karşılığında ne yaptık. Tarım alanı yapmak için ormanları yok ettik. Yaw zaten ağaçlar da ise yaramıyor ki. Gözümüz hırsla bürünmüş halde yarin başımıza ne gelecek diye düşünmeden doğayı mahvettik.. Hor kullanmışız değil mi doğayı. Sadece hayvan ve bitkiler üzerinde örnek verdim bu arada. Eserde dah neler neleeeeeerrrrrrr var. E okuyun bi zahmet bence siz de..

    Şimdi tarım devrimi dedik ya.. Bu ne demek biliyor musunuz. Sadece tarım demek değil. Sosyolojik ekonomik politik düzenin de değişmesi. Kadın arka plana atıldı. Daha fazla kazanmak için fethetme anlayışı çıktı. Hep daha fazla hep daha fazla. Daha fazla kazanmak için rakipler çıktı ortaya. Yok edilesi yaratıklar, vahşiler, yamyamlar, dinden habersiz insanlar! Savaşlar çıktı. Savaş yöntemleri değişti. Tüfek icad edildi ve mertlik bozuldu. :)) kıyimlar başladı..

    Yazar toplumların gelişmesi noktasında tufege mikroba ve celige önem verir ve bundan söz eder. Çelik tüfeğin icadı demek. Savaşlarda öldürülen insanlar sadece tüfekle öldürülmedi. Oraya götürülen mikroplarla da öldürüldü. Yazar bunu çok iyi işlemiştir eserde. Coğrafi keşifler sonucunda keşfe çıkanlar yanlarında mikropları da götürdü. Mikropları alan kişiler ya da maruz kalan kişiler daha önce bu mikroplarla karsilasmadigi için bağışıklık sistemleri alarm verdi. Ve dayanamadilar. Çok insan öldü. 200 değil. 200 bin de değil. Milyonlar.... Ve bunları biz insanlar yaptık. Kendi kendimize. Düşmanlarımıza!

    Dillerin gelişimi hakkında da baya örnekler veren düşünür dillerin gelişimi ve etkileşimi hakkında bizi oldukça bilgilendirmistir.

    Eserde ilginç noktalardan biri de japonya. Çok güzel bir bölüm. Merak edin neler yazdığını :))

    Dili güzel. Anlaşılır. Herkesin okuması temennisiyle iyi okumalar dilerim

    Esenlikle
  • Soru: Âdem’in ve Havva’nın yaratılışı Sümerler’den Tevrat’a oradan da Kuran’a mı geçmiştir?

    Cevap: Sümerlerde (veya Babil’de) insanın yaratılışı çok değişik şekillerde anlatılmasına rağmen Tevrat’taki Âdem anlatımlarına benzer üç yönü vardır. Birincisi, bir mitte EA’nın veya Marduk’un insanı topraktan yarattığı yazar. İkincisi ise Enki-Ninmah mitinde insanı yaratan Enki’dir, Ninmah ise Tanrı Enki’nin kaburga ağrıları için Ninti’yi yaratır. Tevratta’da Havva’nın Âdem’in kaburgasından yaratıldığı için bu noktayı benzetiyorlar. Üçüncüsü ise başka bir mitte ilk insana Adapa denir. Bunu da Âdem ismine benzetiyorlar. Sırasıyla bu konuları açıklamadan önce ön bir bilgi verelim.


    Antik tarih yazılı kaynaklarında Sümerlere gönderilmiş İbrahim peygamber gibi peygamberlerin ismi pek geçmez. Ebla tabletleri gibi bir kaynakta İbrahim peygamberden bahsedilse de hayatı ve mücadelesi anlatılmaz. Dolayısıyla tarihin karanlık dehlizlerinde neler yaşandığını bize eksik tarih bilgimiz değil dini metinler bildiriyor. Bu yüzden tarihsel bir bakış açısıyla bakıldığında ilk önce Sümerler birşeyler anlatmış ve daha sonra bu anlatılanlar Tevrat’a geçirilmiş gibi görünür. Fakat dinsel açıdan aynı duruma bakıldığında karanlık tarihin içinde gelmiş sayısız elçi, insanın yaratılışı konusunda aynı bilgileri vermişlerdir, hatta Sümerlerin yazıyı bulmasından bile daha önce. Dolayısıyla tarihsel bakış açısına göre, kutsal kitaplar mitolojilerden almış olabilir şeklinde materyalist bir bakış açısıyla ve eksik bilgilere dayalı bu tür yorumlar yapılabiliyor. Oysa kutsal metinler perspektifinden ise mitolojiler bu öğretileri kutsal metinlerden alıp zamanla her halk bunları farklı anlatarak gerçekleri değişik hikâye ve mitlere çevirmişlerdir. Örneğin ilk insanın yaratılışı ve ismi eğer mitolojilerde de geçiyorsa dinsel bakış açısına göre bu durum, semavi dinleri bir doğrulamadır.


    Dünya’daki insanların bir tufanla yok edildiğini pagan inançlarıyla karıştırarak anlatan Gılgamış destanı Sümer tabletlerinde ilk bulunduğunda kimisine göre bu tabletler Nuh tufanının mitleştirilmiş şekliydi ve Nuh tufanının ispatıydı, materyalist bakış açısına göre ise Nuh tufanı aslında Gılgamış destanından alınmıştı. Burada dinsel bakış açısı kendine göre haklıydı, çünkü Nuh tufanının Sümerlerden çok daha önce olduğunu ve binyıllar içinde bu olayın mitolojik kahramanlarla değiştirilerek Sümerlerde farklı versiyonları ile anlatılmış olması mantıksız değildir. Zaten sözlü mitolojilerin zamanla çok değişerek anlatıldığı ve orijinalliklerini korumalarının mümkün olmadığını herkes bilir. Şimdiki insanlık olarak bizler bile bir olayı dinlediğimizde hatırlayamadığımız yerleri hayal gücümüzle doldurarak aktarma veya dinleyiciyi şaşırtmak için yeni ilginç olaylarla süsleme alışkanlığımızı kaybetmemişiz. Yazılı kayıtların ve bilginin olmadığı zamanlarda da gerek pagan rahipleri tarafından gerek halk tarafından mitolojilerin zaman içinde nasıl değiştiğini düşünmek olanaksız değil ve bu mitolojilerin orijininde hangi bilgilerin yattığını tarihsel olarak saptamak imkânsıza yakın bir durum almaktadır. Bu mitlerin tamamen doğru olduğunu söylemek de bilimsel açıdan mümkün değildir. O halde dinsel perspektiften bu tür tarihsel mitlerin dinsel anlatılara benzemesi dinleri çürütmek için herhangi bir ispat niteliğinde bilgiyi bizlere sunmamaktadır.


    Buraya kadar bu delillerin semavi dinler hakkında çürütücü değil tasdik edici olması gerektiğini açıkladık. Bir diğer konu da semavi dinler eğer paganlardan farklı yeni bir din olarak gelme iddiasında ise bu din eskiye ait hiçbirşeyi kendi öğretileri içine taşımaması gerekirdi. Fakat görüyoruz ki semavi dinlerin böyle bir kaygısı yok, kendilerinden önce değiştirilmiş bilgilerin doğrularını yine aktarıyorlar ve bu yüzden benzer noktaları yakalayabiliyoruz. Tıpkı Kuran’ın muharref Tevrat’ın gerekli yerlerini düzeltip doğru yerlerini aynen aktarması gibi. Örneğin Tevrat’ta Tanrı 6 günde evreni yarattıktan sonra dinlendi sözüne bedel Kuran Tanrı’ya yorgunluk dokunmaz diye düzelterek gerçeği öğretir. Bu durumda aradaki benzerlikten dolayı Kuran bunu Tevrat’tan aldı diye algılamıyoruz, her iki bilgi de ortak kaynaktan geldi ve sonradan gelen öncekinin tahrifini düzeltti diye anlıyoruz. Bu ön bilgiden sonra ilk insanın yaratılış mitleri ile olan benzerlikleri inceleyelim.

    TOPRAKTAN YARATILIŞ
    Daha önceki Âdem’in yaratılışı yazımızda tüm insanların topraktan yaratılmış olduğunu açıklamıştık. Şöyle ki insanın vücudunu oluşturan elementler önce bitkilere dönüşmekte ve bu bitkileri yiyen hayvanların vücutları da yine topraktan gelen atomlardan yapılmış olmaktadır. İnsan ise bitkisel ve hayvansal gıdaları yiyerek vücudunun aynı atomlardan oluşumunu sağlar, bu durumda insan vücudu toprağa bağlıdır, her insan topraktan sürekli yaratılır ve öldüğü zaman da vücudu yine çürüyerek atomları yine toprağa karışır ve insan toprak olur. İnsan vücudunu bu açıdan topraktan ve sudan oluşuyor diyebiliriz ki bu ikisinin birleşmiş şekli de çamur olarak karşımıza çıkmaktadır. Yani Kuran çamurdan ve topraktan insan yarattık derken insan vücudunun toprak ve sudan oluştuğunu veciz bir tarzda ifade etmiştir.

    Hac 5: “Ey insanlar! Öldükten sonra dirileceğinizden kuşku duyuyorsanız şunu unutmayın ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan, sonra belli belirsiz et parçasından yarattık…”

    Burada topraktan yaratılmanın aslında yeryüzünden yaratılma olduğunu şu ayetten anlayabiliyoruz:

    Ta-ha 55: “O, yeri size beşik yapan ve onda size yollar açan, gökten de su indirendir. Onunla biz çeşitli bitkilerden çiftler çıkardık. Yeyiniz; hayvanlarınızı otlatınız. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için (Allah’ın kudretine) işaretler vardır. Sizi ondan (yerden) yarattık; yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir kez daha sizi ondan çıkaracağız.”

    Yani topraktan yaratılmanın mantığı Dünya’da bulunan yeryüzü toprağından yaratılmaktır ki, ayet bize bu topraktan yaratılanın sadece Âdem değil hepimiz olduğunu da bildiriyor. Yani Kuran’da Âdem’in topraktan yaratılışı anlatılırken yeryüzünde bir yaratılış ve yeryüzü hammaddesini kullanarak bir yaratılış anlatılmaktadır ki bizim de aynı topraktan yaratıldığımızı söylüyor. Öyleyse Âdem’in bizden daha farklı yaratıldığını, yani çamurdan heykel olarak yaratıldığını düşünmemiz ayetlere uygun düşebilir. Âdem tıpkı bizlerin yaratıldığı gibi topraktan yaratılmış olması gerekir, muhtemelen daha farklı bir şekilde değil.

    Peki topraktan yaratılma bilgisi sadece Sümer ve Babil ülkelerinde mi biliniyordu? Tabiki hayır, yeryüzünün hemen hemen bütün medeniyetlerindeki efsaneler ilk insanın topraktan yaratıldığını söylerler. Fakat antik zamanlarda gerçek bilgiler halk arasında kulaktan kulağa anlatıldığı için yüzyıllar binyıllar içinde gerçekler çok değişir, hikâyeleşir, orijinalliğini kaybeder ve her kültür kendinden birşeyler katarak gerçekleri farklı yönlere kanalize ederdi. Topraktan yaratılma gerçeği de Dünya’da en çok bilinen yaratılış şekli idi. İnsanın yaratımının anlatıldığı mitler arasında topraktan yaratılma öne çıkmaktadır diyen T. Erdal bize şu bilgileri aktarır[1];

    “İran ve hem de Çin mitlerinde insanın balçıktan yaratıldığı rivayetleri vardır.[2] Yunan mitolojisinde insanlar nehir kenarında balçıktan yaratılmıştı. Prometheus ilk insanı balçıktan yarattı.[3] Nijerya mitinde ilk insan topaklanan balçıktan yaratılmıştır.[4] Balagansk bölgesindeki Buryatlar arasında üç yaratıcının (Şibegeni-Burkhan, Madari-Burkhan ve Esege-Burkhan) ilk insanı nasıl yarattıkları şöyle anlatılır: İnsanın eti kırmızı balçıktan, kemikleri taştan ve kanı da sudan yaratılmıştır.[5] Sümer mitinde Tanrıça Nammu veya Enki insanı bir top balçıktan yapar.[6] Babillilerde ise Marduk veya EA insanı topraktan yapar.[7] İnka mitinde sel suları çekildikten sonra ortaya çıkan balçığı kullanarak insan yapılmıştır.[8] Yeni Zelanda mitinde ilk insan kızıl çamurdan yoğurulmuştur.[9] Guatemala (Maya) mitinde ise insanlar önce çamurlu topraktan şekillendirilmiştir.[10] Çin mitolojisinde insanın yaratımında sarı kil kullanıldığı geçmektedir.[11] Bir Moğol efsanesinde de, iki yaratıcının insanı topraktan beraber yarattığına inanılır.[12] Çingene mitinde de ilk insanın hammaddesi denizin dibindeki toprak olmuştur.[11] Mısır mitinde Khnum’un insan bedenini çömlekçi tornasında kilden şekillendirdiği belirtilmektedir.[13] Diğer örneğini ise Kızılderili mitinde görmek mümkündür. Maheo, yarattığı “Toprak Kadın” olarak isimlendirilen varlıktan sonra onun yalnız kalmasını istemez ve “ilk adamı” yaratır.[14] Özbeklerin milli destanı Han-name dolayısı ile Kil-Han yani Kil, Balçık-Han bilinmektedir. Bu efsaneye göre, Kil-Han Türklerin ve dolayısı ile bütün insanlığın ilk hakanı idi. İlk insanın balçıktan yapıldığı inancı, çok eski çağlardan beri Türkler arasında yaygındı.[15] Türk-Altay inanışında Erlik olarak ad verilen ilk insan sularda yüzen bir toprak parçasının üstünde yer alan bir kilden yaratılır.[16]” Ek olarak Eskimolar ise atalarının toprak kovuklarından çıktıklarına inanmışlardır.[17]


    Görüldüğü gibi Dünya’nın her yerinde zaten ilk insanın topraktan yaratıldığına inanılırken (hatta Dünya’nın geri kalanından habersiz Kızılderililerde, Mayalarda veya İnkalarda bile bu inanç vardır) ve insan bedeninin topraktan yapılmış olması bilimsel olarak da çok isabetli bir gerçek iken, Tevrat veya Kuran bu öğretiyi Sümerlerden almış iddiası altı çok boş bir iddiadır. Charles H. Long da, başlangıçlara dair belki de en eski ve en yaygın düşüncenin yaratılışın doğum fikrini çağrıştırdığı, “her şeyin anası toprak” olgusu olduğunu söyler.[17]

    Birbirinden uzak ve bağımsız hemen hemen bütün medeniyetler bir kısım inanış farklılıklarına rağmen neden ağız birliği etmiş gibi aynı ortak öğretiyi yani ilk insanın topraktan yaratıldığını söylüyorlar. Bunun cevabı İslam’a göre açık; Yeryüzünün her yerine elçilerin gönderilmesi ve elçilerin aynı öğretileri halk arasında öğretmeleri ve bu elçilerden sonra insanların bu öğretileri değiştirip farklı farklı yolaklara sokarak farklı şekillerde anlatmalarıdır. Yani İslam öğretisiyle bir tezat teşkil etmiyor. İslam’ın bu öğretisini kabul etmeyen insanlar bile en azından topraktan yaratılış efsanesi Sümerlere aitti de Tevrat onlardan aldı diyemez, çünkü bu öğreti tek Sümerlere özgü değil tüm toplumlarda var olan bir öğretidir.

    KABURGADAN HAVVA’NIN YARATILIŞI
    Sümerlerin “Enki ve Ninmah” mitinin girişinde şöyle bir hikâye anlatılır. Tanrıların anası Nammu birgün Tanrı Enki’ye diğer küçük Tanrıların çalışmaktan yakındıklarını ve buna bir çözüm bulması gerektiğini söyler. Enki de yattığı yerden kalkarak insanlar yaratır ve artık bunlar çalışacak der. İnsan yaratmasından dolayı onuruna bir yemek verilir. Çok içki içerler. Tanrıça Nimnah da insan yapabileceğini söyler, kusurlu insanlar yapar. Daha sonra Nimnah sekiz tane bitki eker. Enki bu bitkileri yer. Nimnah buna kızar ve Enki’yi hastalıkla lanetler. Enki’nin sekiz organı hastalanır. Daha sonra Enki şifa vermesi için Nimnah’ı ikna eder ve Nimnah sekiz şifa tanrıçası yaratır. Enki’nin kaburgasına şifa için ise Ninti’yi yaratır. Nin-ti özel bir isim değildir, Sümercede “kaburganın hanımı” veya “yaşamın hanımı” demektir. Fakat mitte sekiz organ sayılır ve kaburga sadece bunlardan biridir, yani kaburga ön plana çıkmamaktadır.


    Tevrat’ta Havva’nın Âdem’in kaburgasından yaratılmış olmasını da algıda seçicilik yapılarak bu mite benzetilir. Çünkü mitte birçok organ sayılmıştır ama algılar özellikle kaburgaya yöneltilir.

    Fakat belirteyim ki Kuran Tevrat’ın orijinalliğini tamamen korumadığını ve tahrif edildiğini de söyler. Tahrif varsa araya bazı doğru olmayan inanışların karışmış olabilmesi mümkündür ki Kuran’da hiçbir bilimsel yanlış olmadığını çok yazılarımızda ispat ettik fakat aynı şeyi Tevrat için söyleyemiyoruz. Çünkü Tevrat’ın bazı ayetleri var ki olayları Kuran’ın anlattığı gibi anlatmamış ve çok sayıda bilimsel çelişki içine düşmüştür. (bazılarını, sitemizdeki 213 nolu yazıdan okuyabilirsiniz.) Kuran’da ise bu kaburgadan yaratılış olayı anlatılmaz. Bu durumda Kuran perspektifinden duruma bakacak olursak kaburgadan yaratılışın doğruluğu veya yanlışlığı hakkında bir şey diyemeyiz. Birkaç hadiste kadın kaburga kemiğinden yaratıldığı için zorla düzeltmeye çalışmayın kırarsınız gibi ifadeler varsa da Doç. Dr. Hüseyin Akgün bu rivayetleri detaylıca incelemiş, Hicaz’da bu rivayetlerin bulunmadığını Basra vilayetindeki âlimler tarafından dönemin İsrailiyat anlayışı karıştırılarak hadis olarak nasıl aktarıldığını açıklamıştır.[18]

    Zaten kaburgadan yaratılmanın da bilimsel olarak açıklanacak herhangi bir tarafı yoktur ve Kuran, muharref Tevrat’ın bu tür gerçek dışı anlatılarını kitaba almamıştır. Buna karşın Tevrat’ta geçen ve kaburga olarak çevrilen “tsela” kelimesinin yanlış çevrildiğini düşünenler de var. Tevrat M.S. 3. yüzyılın ortalarında Yunanca yazmalar olan Septuagint’a çevrilirken “tsela” kelimesi “kaburga” diye çevrildi. Oysa kelimenin kökenini inceleyen araştırmacılar bu kelimenin Tevrat’ta 40 defa geçtiği halde sadece burada kaburga anlamında çevrildiğini veya anlaşıldığını söylüyorlar.[22] Kaburga diye çevirenlerin o günün anlayışına uygun olarak çevirdiklerini düşünüyorlar. Oysa bu kelimenin değişik anlamları olmasına rağmen en bilinen iki anlamı “yan” ve “kaburga” demektir.[23] Bu yüzden günümüzdeki birçok Tevrat çevirisinde “kaburga” kelimesi değil “yan” kelimesi kullanılır. Yani Tanrı Âdem’in yanından Havva’yı yarattı demektir.[24-26]

    Kadının kaburgadan yaratıldığı inancı ilginç bir şekilde birçok kültürde karşımıza çıkıyor. Mesela Kızılderili mitolojisinde ilk yaratılan varlık “Toprak Kadın” adını taşımaktadır. Maheo, nefes vererek Toprak Kadın’ın bağrına yavaşça yatırdığı bir kaburga kemiği canlanır ve “ilk adam” olur[14]. Bu mitte de ilk kadın yaratılmış ve onun kaburgasından erkek yaratılmıştır. Dünya’nın geri kalan kısmından habersiz olan Kızılderililerde de kaburgadan yaratılış mitinin olması çok düşündürücü. Türk mitolojisinde de “Tanrı Ülgen, topraktan etini ve taşlardan kemiklerini yaparak ilk erkeği yaratır. Aynı esnada erkeğin kaburga kemiğinden de dişiyi yaratır.”[19] Radloff derlemesi olan başka bir yaratılış efsanesinde ise kadının yaratılmasında şeytanın rolü vardır. Şeytan, ilk erkeğin göğsüne uyurken bastırır ve kaburgalarını kırar ve bu kaburgadan kadın meydana gelir. Kadının erkeğin parçası olarak dünyaya gelmesi bu efsanede de göze çarpmaktadır.[20]

    Kısaca kaburgadan yaratılış konusunun ilahiliği hakkında İslami perspektiften bakarak bir sonuca varamayız. Tevrat’ın Yahudi sürgününde kaybolduktan sonra hafızalardan tekrar yazım sürecinde insanların yanlış anlamaları mı karışmıştır, mitlerden bazı şeyler de karıştırmışlar mıdır, yoksa daha başka bir zaman mı değişikliğe uğramıştır, yoksa bu kelime daha farklı bir anlam mı taşımaktadır bilemiyoruz. Tevrat tahrif edilmiş ve Kuran’ın düzelttiği çok bilgi örnekleri içerdiğinden dolayı Tevrat’ın bazı yanlışları olması (eğer yanlışsa) Kuran öğretisine dokunmaz.

    ADAPA MİTİ
    Bu mit Sümerlere değil Babilliler’e aittir. Mite göre Tanrı EA yeryüzünde Adapa denen ilk insanı yaratır, Adapa bir gün balık tutarken güney rüzgârının kanadını kırar. Buna sinirlenen en büyük Tanrı olan gök Tanrısı ANU onu hesap sormak üzere göğe çağırtır. EA onu götürür göğün bekçileri olan Tammuz ve Gizzida’yı geçerler ve EA onun müdafaacısı olur. Tanrı EA, Adapa’ya, ANU’nun vereceği ekmekten yememesini çünkü yerse öleceğini söyler. Oysa EA onu kandırmıştır ve aslında ekmeği yerse ölümsüz olacaktır. Adapa ekmeği yemeyince ANU ona sinirlenir ve Dünya’ya geri gönderir.[21] Bu mitte Adapa ismini Tevrat’taki ve Kuran’daki Âdem veya Adam ismine benzetiyorlar. Tevrat’ta göğün bekçileri olarak Kerubim melekleri vardır, mitte ise Tammuz ve Gizzida denen iki Tanrı vardır. Yine Adapa’nın göklerde yiyeceği yememesini (oysa Tevrat’ta tam tersi olarak yasak yiyeceği yemiştir), ve Dünya’ya geri dönüşü de benzettikleri diğer yönleridir.[22]


    Bu mitin Tevrat’taki yaratılış öğretisinden farklı noktaları saymakla bitmez fakat aynı noktalarının birbirinden alındığına delil yapılacaksa yukarıda anlattığımız gibi dinsel perspektiften bu mitolojilerin eski çağ peygamber öğretilerinden alındığını düşünmemek için bir neden yok. Öyleyse bu mitler her iki yönde de bir delil teşkil etmemesi gerekir. Yine Adamu ismi Mezopotamya’nın en eski kadim isimlerinden biri olması da aynı mantıkla Adem ismini semavi dinlerin bize öğrettiği Hz. Adem’e bağlamak için bir zemin oluşturur. Adamu ismi Asurluların ikinci kralının adı (M.Ö. 2400-2375) olarak tabletlere geçmiştir. Üstelik M.Ö. 2400 yılında Adamu ismi konulmasına rağmen M.Ö. 1400’lü yıllarda yazılmış yani daha geç yazılmış bu mitolojik tablette Adapa ismi geçmesi Adapa’nın Adam ismi ile aynı olmadığını da düşündürüyor.

    Benzer mitler Dünya’nın değişik yerlerinde de vardır. Örneğin Türk mitolojilerinde insan, evrenin temel elementlerinden yaratılmıştır. İnsanın topraktan yaratılması ve tanrının insana üfürerek hayat vermesi, ayrıca insanla birlikte ağaç motifinin kullanılması, kötü ruh tarafından insanların aldatılmaları ve Tanrı katından kovulmaları; kadının erkeğin kemiğinden yaratılması gibi eski Türk mitleri de Kitab-ı Mukaddes’le benzerlik arz etmektedir.[1] Türk mitolojisindeki ilk insan olan Erlik ismi Er kelimesinin türevidir ve erkek insan demektir. Bu anlamda Adem kelimesinin dilimizdeki tam karşılığı da Adam demek olup erkek insan anlamına gelir ve Türk mitolojisindeki Erlik isminin tam karşılığıdır. Âdem ismi de bu yönden özel bir isim değil “erkek kişi” veya dilimize de geçmiş olan “Adam” sözcüğünün karşılığı olarak ilk insanın çağrılış biçimidir. Tıpkı Hz. Musa’nın (Moses) ismi olan Moses’in eski Mısır’da evlat, oğlan çocuğu veya evlatlık anlamlarına gelmesi gibi. Bu açıdan Âdem özel isimden çok “erkek insan” anlamında kullanıldığı ve farklı kavimlerde de kendi dillerinde Adam kelimesinin karşılığıyla ilk insan olan Hz. Âdem’i anıyor olmaları mümkündür. Âdem kelimesinin eski Ortadoğu dillerinde “baba”, “yapılmış” veya “kul” anlamlarına geldiği de düşünülüyor fakat ilk anlamı erkek insandır.

    TARİHSELCİLER
    Bu arada ek olarak tarihselci bir hoca, bir makalesinde bir Sümer şiirini şu şeklide aktarıyor.

    “Bir zamanlar ne yılan vardı, ne akrep vardı,

    Ne sırtlan vardı, ne aslan vardı,

    Ne vahşi köpek vardı, ne kurt.

    Ne korku vardı, ne işkence,

    Adamın rakibi yoktu.”

    İnsanlığın altın çağını anlatan ve Dilmun denilen bir yeri anlatan bu şiiri Cennet olarak yorumlayan tarihselci hoca, kasıtlı olarak kafaları karıştırmak için olsa gerek, son mısrada “Adam” kelimesini kullanıyor. Burada “insan” kelimesi kullansaydı daha doğru olurdu, çünkü Adam kelimesi kullanılınca, metnin orjinalinde özel bir kişi olan “Adam, Adamu” diye bir ifade geçiyor sanabilirsiniz, halbuki Kramer’in orijinal kitabında genel insan veya erkek insan anlamında “Man” kelimesi kullanılmıştır. [23] Kitabın Türkçe çevirisinde de (Çeviren: Hamide Koyukan) kafa karışıklığı oluşmaması için insan yazdığı halde, tarihselci hoca çeviriyi Adam diye vererek dikkatsiz okuyucularda kafa karışıklığı oluşturması hedeflediğini düşündürüyor. Adam kelimesi de normalde doğru çeviri olurdu ama burada kullanılınca sanki metinde Adamu diye bir ifade geçtiğini düşündürüyor. yazar da bunun farkında olmaması düşünülemez.

    Üstelik Dilmun göksel bir Cennet değildir, Basra körfezinde bir adadır ve arkeolojik kanıtlar Sümer soylularının orada müreffeh bir hayat yaşadığını doğrulamıştır. [25]

    ADAMU VE NİBİRU
    Son olarak Zecheria Sitchin tarafından geçen yüzyılda yeni geliştirilmiş bir mitte Nibiru gezegeninden Annunakiler geliyor ve Dünya’da altın arıyorlar. Altın çıkarması için genetik mühendislik teknikleri kullanıp maymunu insana dönüştürüyorlar ve buna Adamu diyorlar gibi tamamen bilim kurgu tarzında hayal ürünü kitaplar yayınlamıştır. Bu iddialarını hiçbir akademik makalede bulamazsınız çünkü bunlar (kendi sözleriyle) Sümer mitlerini kendi hayalleriyle süslenmiş şeklidir. Zecheria Sitchin’in yazdığı bu hikâyeler herhangi bir gerçeğe dayanmadığı için bunlara ne bir akademik makalede tartışılırken rastlarsınız ne de savunulurken. Fakat yine de bilgisiz kişilerin bu kitaplara kanıp Sitchin’in anlattıklarından etkilendiklerini gören birkaç gerçek Sümerolog Sitchin’in söylediklerinin gerçek olmadığını, bu bilgilerin hiçbir tablette bulunmadığını ve çoğu yazdıklarının da tabletlerle çeliştiğini göstermek adına internet sitelerinde konuyu iyice açıklamışlardır. Örneğin Nibiru’nun orta doğu’da Jüpiter gezegeni olduğunu söylemişler,[24] altın çıkarma diye birşeyin hiçbir tablette geçmediğini, Adamu diye bir ifadenin olmadığını, maymundan insan yaratmanın tabletlerde geçmediğini vb. bilgilerin hayal ürünü olduğunu açıklayan saygın semitik diller uzmanı Mike Heiser’e ait http://www.sitchiniswrong.com adlı İngilizce siteyi ziyaret edebilirsiniz veya https://antikyalanlar.blogspot.com bloğundaki makaleleri Türkçe olarak okuyabilirsiniz.

    ZORLAMA YORUMLAR
    Sümerlerde de semavi dinlere benzer bazı inanışların olduğunu ve bunun ilahi dinler açısından beklendiğini söyledik. Fakat bazı ateist yazarlar benzerlik bulacağım diye fazla zorlama komik yorumlara da girebiliyorlar. Örneğin yazar Arif Tekine göre Sümer destanlarında geçen Tanrıların yaşadığı yere ırmağı geçince gidilir sözü açıkça “Tanrıların yaşadığı bölge olan Mezopotamya’ya, Fırat’ı ve Dicle’yi geçerek ulaşabilirsiniz” demek iken bunu Sırat köprüsüyle benzeştirmeğe çalışmıştır.

    Başka örnek; “İslam inancına göre insanlar kıyamet günü dirilince hepsi yalın ayak ve çıplaklar. Sümer mitolojisinde de aşk tanrıçası, yeraltı dünyasına/cehenneme gittiğinde, elbisesi dâhil üzerindeki tüm eşyası oradaki görevliler tarafından alınmış inancı vardı.” Yazar burada yine zorlama bir benzetme yapmış. İnsanlar mezardan kalkacakları için elbiseleri olmayacak önermesi ile aşk Tanrıçasının elbiselerinin alınmasının ne alakası var, hem aşk Tanrıçası mahşerde hesap vermeye mi gitmiş? Zorlamalar, zorlamalar…


    Başka örnek: “Hem Sümer mitolojisinde, hem de Kur’an’da insanın yaradılış amacının tanrıya/tanrılara hizmet etmek olduğu ortak olarak işlenmiştir. Kur’an’da Allah’ı tanıma, ona kulluk etme şeklinde, Sümerlerde ise daha farklı çimde buna inanılmıştır. Ama ne olursa olsun sonuçta işin içinde tanrı hizmeti söz konusudur ve bu inanç da her ikisinde ortaktır.” Bu da mantıksız bir önerme, Tanrı kavramının karşılığı zaten kul kavramıdır. Bu bütün dinlerde böyledir.

    Başka örnek; “Kur’an’a göre -erkekler de dâhil- cennette altın bilezikler ve inciler takılacakmış, bir de o cennetlerde ipek elbise olacakmış (61) Benzer inançlar Sümer mitolojisinde de var. Tanrıça Inanna, Çoban tanrısı Dumuzi’yi kurtarmak için yeraltı dünyasına gidince, lacivert taşlardan (incilerden) hem göğsüne, hem de boynuna “çifter çifter” asıyor. Ayrıca altın yüzükle gerdanlık ve temiz elbise giyiyor. Bir de gözlerine sürme gibi şeyler sürüyor” Burada da güzel elbise giymeği benzer olarak görmüş, üstelik alakasız konular için.

    Başka örnek; “Âdem’le Havva cennetten/bahçeden uzaklaştırılınca, Allah’ın emriyle üzerlerindeki elbise (ceza olarak) alınır, çıplak kalırlar. Sümerlerde de aşk tanrıçası Inanna, Çoban tanrı Dumuzi’yi kurtarmasi için yeraltı dünyasına gidince, üzerindeki elbiseleri alınır.” Alakaya kel maydonoz gel bize bazı bazı… Bu zorlama yorumlar listesi uzar gider, burada keselim. (M. İlmiye Çığ hanımın yanlışlarını ise ayrı bir yazıda göstereceğim)

    SONUÇ
    Sonuç olarak Tevrat’taki veya Kuran’daki bazı öğretilerin daha önceki mitlerde benzerlerinin olması Kuran öğretileri bağlamında değerlendirildiğinde normal ve hatta olması gereken bir olgudur. Çünkü Sümerler’de Hz. İbrahim, İsmail, İshak, Lut ve hatta bildirilmeyen nice elçiler aynı öğretileri insanlar arasında yaymışlardır. Asıl benzer öğretiler çıkmasaydı sorun olabilirdi, o zaman denebilirdi ki elçiler gelmiş ve aynı şeyi öğretmişse Kurandakilere benzer bilgiler mitolojik de olsa neden hiç izlerine rastlanmıyor?

    Tabiki halk arasında dilden dile yüzyıllar boyunca anlatılan bu efsanelerin hikâyeleştirilmesi ve mitleştirilmesi ve kendi pagan inançlarının içine serpiştirilmeleri de beklenebilecek bir durumdur. Dolayısıyla Kuran ve Tevrat’tan önce bunların benzerlerinin halk arasında olması Kuran perspektifine göre beklenilmesi gereken bir durumdur. Bu şekilde yorumlanması gerekirken semavi dinlerin ısrarla kalkmasını bekleyenler tabiki bu durumu tersinden okumak için ısrar edeceklerdir ve hatta gerçek olmayan olaylarla insanlarda kafa karışıklığı oluşturmayı başaran Zecheria Sitchin gibi kişilerin sözlerine kananlar ve arkasına takılıp önümüze konulan yalanları yutanlarda çıkacak. Önemli olan ve bilmemiz gereken şudur ki tarihin karanlık dehlizlerinde çoğu zaman at izi kurt izine karışmıştır ve mitolojilerden bize hiç de sağlıklı bilgiler gelmemektedir. Bu sağlıksız ve kökeni ve geçirdiği değişim merhaleleri belli olmayan bilgilerle semavi dinleri karalamaya çalışmak bizi bilimsel gerçekliğe götürmez. Eski mitlerdeki İslam’a benzeyen bazı inanış veya uygulamaları gösterip bunlar Sümerlerden alınmış diyenler meseleyi bilimsellikten uzak basit bir tartışma zeminine çekmektedir. Bu yüzden İslam gibi semavi dinler kendi tutarlılığı içinde incelenmeli ve tarih içindeki değişim merhaleleri an ve an belli olmayan hayal ürünü karışmış mitlerle kıyaslanmamalıdır. Yanlış bilgiye götürecek bu temelsiz metod yerine İslam kutsal kitabı olan Kuran’ın tutarlılığı, sözlerinin doğruluğu ve barındırdığı mucizeler üzerinden değerlendirilerek sonuca gidilmesi en sağlam ve bilimsel bir metod olacaktır. Ayrıca daha önceden dillendirilen dinlerin Sümerler’de başladığı iddiası da Göbeklitepe mabetlerinin ortaya çıkıp karanlık tarihi biraz aydınlatmasıyla boşa gitmiş ve bilgimizdeki büyük boşlukları ortaya çıkarmıştır.

    KAYNAKLAR
    1. Erdal, T. (2018). Türk ve Dünya Mitlerinde İnsanın Yaratılışı ve Toprak. Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, (61), 113-126.

    2. Yıldırım, Nimet (2012). İran Mitolojisi, İstanbul: Pinhan Yayınları. s. 521.

    3. Buxton, Richard (2016). Yunan Mitolojisi, İstanbul: Alfa Yayınları. s.54.

    4. Rosenberg, Donna (2006). Dünya Mitolojisi Büyük Destan ve Söylenceler Antolojisi, Ankara: İmge Yayınları. s.634.

    5. Harva, Uno (2014). Altay Panteonu Mitler, Ritüeller, İnançlar ve Tanrılar, İstanbul: Doğu Kütüphanesi Yayınları. s.91.

    6. Yorar, G. (2015). Yaratılış Mitolojileri. Ötüken Neşriyat AŞ. s.60.

    7. Yorar, G. (2015). Yaratılış Mitolojileri. Ötüken Neşriyat AŞ. s.59.

    8. Urton, Gary (2017). İnka Mitleri, (Çev. İsmail Yılmaz), Ankara: Phoenix Yay. s.55.

    9. Rosenberg, Donna (2006). Dünya Mitolojisi Büyük Destan ve Söylenceler Antolojisi, Ankara: İmge Yayınları. s.611.

    10. Rosenberg, Donna (2006). Dünya Mitolojisi Büyük Destan ve Söylenceler Antolojisi, Ankara: İmge Yayınları. s.758.

    11. Berger, Hermann (2015). Çingene Mitolojisi, (Çev. Musa Yaşar Sağlam), Ankara: BilgeSu Yay. s.44-45.

    12. Harva, Uno (2014). Altay Panteonu Mitler, Ritüeller, İnançlar ve Tanrılar, İstanbul: Doğu Kütüphanesi Yayınları s.94.

    13. Hart, George (2017). Mısır Mitleri, (Çev. Mehmet Sait Türk), Ankara: Phoenix Yay. s.41.

    14. Marriott, Alice-Carol K. Rachlin (2003). Kızılderili Mitolojisi, Ankara: İmge Yayınları. s.44.

    15. Ögel, Bahaeddin (2003). Türk Mitolojisi (Kaynakları ve Açıklamaları ile Destanlar), C.1, Ankara: TTK Yay. s.486.

    16. Çoruhlu, Yaşar (2002). Türk Mitolojisinin Ana Hatları, İstanbul: Kabalcı Yayınları.

    17. Aksoy, T. (2007). Mitoslarda yaratılış motifleri (Doctoral dissertation, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü).

    18. AKGÜN, H. (2019). KADININ KABURGA KEMİĞİNDEN YARATILMASI MESELESİ (Rivâyetlerin Aslu’l-Hadîs ve Hadis Rivâyet Coğrafyası Açısından Ele Alınması). Dinbilimleri Journal, 19(2).

    19. Harva, Uno (2014). Altay Panteonu Mitler, Ritüeller, İnançlar ve Tanrılar, İstanbul: Doğu Kütüphanesi Yayınları. s.93.

    20. TAŞ, İsmail, İslam Öncesi Türk Düşüncesinde Kozmogoni-Kozmoloji,,Kömen Yayınları, Konya 2002, s. 85.

    21. https://www.ancient.eu/...6/the-myth-of-adapa/.

    22. Shea, W. H. (1977). Adam in Ancient Mesopotamian Traditions. Andrews University Seminary Studies (AUSS), 15(1), 2.

    23. Samuel Noah Kramer, History Begins at Sumer, chapter 27, s.255.

    24. https://en.wikipedia.org/...Babylonian_astronomy).

    25. https://en.wikipedia.org/wiki/Dilmun
  • 87 syf.
    Türk tarihi ve Türkler olarak gerilememizle ilgili okuduğum bu güzel kitabı sitede arama yaparak bulamadım maalesef. Eklenme talebime yarım saat içinde dönüş yapan 1000k ekibine teşekkürler. Ayrıca ilk kez bir kitabı okurken kendimi tutamayıp ağlamama sebep olan bu kitabın yazarı Hadi Atlasi'yi rahmetle anmak zorunda hissediyorum kendimi.

    Süyün Bike(1516-1554), Nogay hanının kızı. Rus kaynaklarında bile devrinin en güzel ve akıllı kadını olarak geçer. Ayrıca o, kendi menfaatleri için değil, bütün hanlığın menfaatleri için çalışan ve halkın orta-alt kesimini unutmayan nadir insanlardan birisi. Rus çarı Korkunç Ivan'a karşı, eşi Kazan hanıyla birlikte Kazan Hanlığı'nı savunmaya kendini adamış ve bu uğurda can vermiş.

    Kitapta dikkatimi çeken; Süyün Bike'nin eşi Kazan hanı Safa Giray Han, hepsi Türk olduğu için ve Ruslar ciddi derecede güçlenmeye başladığı için Nogaylılara, birleşerek Ruslara saldırma teklifinde bulunuyor. Zaten Ruslarla Türkler(Nogaylar, Kırımlılar, Kazanlılar) bölgede yüzyıllardır savaş halinde. Bu teklifi alan Nogay beyleri ise bu teklife kulak asmıyorlar, hatta üstüne Rus çarına mektupla, Safa Giray Han'ın hemen hemen her gün Rusya'nın üzerine yürümek için onları çağırdığını, ancak Ivan'a olan dostluklarından dolayı Safa Giray'ı dinlemediklerini yazıyorlar. Yalnızlığını anlayan Safa Giray Han, tek başına Rusya'nın altını üstüne getiriyor. --- Bu kısma kadar gördüğüm, kendi soydaşlarına, dildaşlarına, dindaşlarına yardım etmektense sırf tembellikleri ve kıskançlıkları yüzünden düşmana yardım eden hanlar var ve onlar yüzünden hem Kazan, hem Nogay, hem de Kırım Türklerin elinden çıkıyor.

    Rusya'yı darmadağın eden Safa Giray Han'ın zamansız ölümüyle taht, Süyün Bike'den olan oğlu Ödemiş Giray'a geçiyor. O ise 2 yaşında ve Süyün Bike devleti yönetmek zorunda kalıyor. Yapması gerekenleri çok iyi bilen ve bunun için gece gündüz çalışan Süyün Bike, sonunda ise kendi menfaatleri için devletlerini satan Kazan uluları tarafından Rus çarı Ivan'a teslim ediliyor. Çok sevdiği Kazan halkı aylarca arkasından ağlıyor, hala da Tatarların efsane isimleri arasında çok önemli bir yer sahibi kendisi. Süyün Bike ihanete uğradıktan 1-2 yıl sonra da Kazan Hanlığı, Rusların eline geçiyor.

    Süyün Bike esir olarak götürülecekken çok sevdiği eşinin kabrine uğramak istiyor, izin verilince de eşinin başında şunları söylüyor:
    Ey benim sevgili hanım Safa Giray! Görüyor musun bütün eşlerinden çok sevdiğin eşini? Şu an ben sevgili oğlun ile Rus yurduna esir olarak gidiyorum. Seninle çok hanlık edemedim, çok yaşayamadım sen niye benden vakitsiz ayrıldın? Neden beni dul, sevgili oğlunu yetim bırakıp kara yerin altına girdin? Sen neredesin? Ben de senin yanına geleyim, ikimiz beraber olalım. Niçin sen beni burada bırakıp gittin? Görmüyor musun senin biken, bizim ebedi düşmanımız olan Moskova çarının eline veriliyor. Ben tek başıma ona karşı koyamadım. Bana yardım edecek kimse bulamadığım için, mecburen ona esir veriliyorum. Eğer dil ve dinimiz aynı olan bir padişahın eline gitseydim, hiç üzülmez sevinerek giderdim. Sevgili hanım benim acı haykırışlarımı, ağlayışlarımı duysana! Karanlık lahdini açıp beni yanına alsana alsana! Senin lahdin sana ve bana han tahtı olur. Aydınlık saray olur. Ey sevgili padişahım! Ne zaman incindiysem ben, sana "Ölenler ile doğmayanlar bahtiyar olur" derdim değil mi? Benim dediğim çıkmadı mı? Sen bunları bilmedin, işte şimdi sağ kaldığımız halde bize kaygı ve acı geldi. Sevgili hanım, genç ve güzel bikeni kabul etsene! Beni harap etmesene! Benim güzelliğimden düşmanlar faydalanmasınlar! Ben senden ayrılmayayım, gülünç duruma düşürüleceğim ve alay edileceğim. Dilleri ve dinleri başka olan yad ellere gitmeyeyim. Sevgili hanım! Kim şimdi gelip benim ağlamamı dindirir, kim benim acı yaşlarımı durdurur. Kim benim canımın kaygılarını dağıtır, kim benim yanıma gelir? İşte hiç kimse yok... Ben kaygımı kime söyleyeyim; oğluma mı söyleyeyim, -o daha sütten ayrılmadı; babama mı söyleyeyim, -o buralardan çok uzaklarda; Kazanlılara mı söyleyeyim, -onlar ki kendi iradeleri ile anlaşarak beni Ruslara veriyorlar. Ey sevgili hanım Safa Giray! Neden sen bana cevap vermiyorsun? Neden kendinden çok sevdiğin bikenin acı yaşlarını duymuyorsun? İşte burada kapı dibinde acımasız askerler duruyorlar. Onlar beni yırtıcı hayvanların geyiği alıp götürdükleri gibi senin yanından alıp götürmek istiyorlar. Bir zamanlar senin eşin olan, bütün Kazan Hanlığı'nın bikesi sayılan kişi, şimdi yazık ki esir, yoksul ve zayıf bir kul olup kaldı. Eskideki sevinçler, o zamandaki keyif ve sefaların yerine, şimdi ağlamalar, acı gözyaşları geldi. Eski hanlığın mutlu günlerinin yerini acılar, kaygılar ve belalar sardı. Şu an ben ağlayamıyorum da, gözlerimden yaş da akmıyor. Bitmek bilmeyen acı yaşlar dökmekle gözlerim kör oldu. Çok haykırmaktan sesim kısıldı.
  • 224 syf.
    Bir yerde , Kötü kalplilikten sonra dünyadaki en kötü şeydir bilgisizlik, haberin yok mu? En çok zararı hangisi vermiştir, kim bilir? İnsanlar sanıyorlar ki, Ah! Bilmiyordum, kötü bir niyetim yoktu, deyince her şey yoluna giriveriyor, diyordu. Kesinlikle dünya da bilerek yapmaktan daha kötü birşey varsa zahmet etmeyip öğrenmemek ve öyle zarar vermektir. Kötünün kötü olduğunu bilip gardımızı alıyoruz ya vurdumduymaz bencilleri ne yapacağız?

    Okuduğum bir yığın kişisel gelişim kitabindan daha iyi daha faydalı buldum, daha önce okumuştum ama sanırım sadelestirilmisti, çeviri olması bile çok şey götürür sadesi daha fazla... Bu kez tabiri caiz ise altını çizerek okuyabildim. Kesinlikle bir baş yapıt Siyah İnci. Hayvanların hislerinin bu kadar güzel bu kadar açık anlatıldığı bir kitap daha bilmiyorum ben ama umarım dahası da vardır.

    Çünkü, "Sevgisiz din olmaz; insanlar dinleri hakkında istedikleri kadar konuşabilirler; fakat eğer din onlara insanlara ve hayvanlara karşı iyi davranmayı öğretmiyorsa, hepsi boşunadır-hepsi boşuna, her şeyin içyüzünün ortaya döküleceği ve gerçek değerini bulacağı o gün, hepsinin foyası ortaya çıkacaktır."

    Bu her din için böyledir hayvanlara acimayan onları sevmeyen insanlarin icinde bir gram insanlık oldugundan şüphe etmek gerekir bir yerde atlar kendi arasinda konuşurken şöyle düşünüyorlar, insanlar dik dursun diye bir atin agzina gem vurabiliyor, cins dursun diye bir köpeğin kulaklarını taa küçükten istedikleri gibi kesip bicip şekillendiriyor da ayni seyi neden çocuklarına yapmiyorlar? Mahvetti.

    Insan ya da hayvan fark etmiyor, susması birini bir hayvani daha az çekiyor yapmaz.
  • — Öyle ama, hayvanların dinleri, peygamberleri, inmiş kitapları, düzenlenmiş kanunları, adalet adına mahkemeleri, meşrutiyetleri, eşitlik, özgürlük iddiaları yok.
    Hüseyin Rahmi Gürpınar
    Sayfa 129 - 1.Basım Ocak 2016 Özgür Yayınları
  • 412 syf.
    ·12 günde·6/10
    Çok satanlarda gördüğüm, çok okunan ve beğenilen bir kitap olması dolayısıyla ilgimi çekmişti. Anlatım itibari ile anlaşılır, insanı sıkmayan bir tarzı var. Tabii yer yer yazarın kendi kurgusu olduğundan dolayı sıkıldığım yerler de oldu. Kitap kötü mü peki? Kötü diyemem ama eleştirilecek çok noktası var. Din konusunda yazar kolektif sanrı tanımını kullanmış yani dinin aslında olmadığından bunun topluca insanların İnandığı bir kurgu olduğundan bahsediyor. İnsanlar çok tanrılı dinlere inanırken bir anda evrim gereği tek Tanrı’ya inanmaya başlıyorlar ve bunların hepsi yazarın kendi düşüncesi bir bilimselliği yok. Dinleri de ayrıntılı olarak araştırmadığını düşünüyorum bu konuda kendini geliştirmeli. Kadın erkek konusunda da çarpıcı varsayımları var, cinsiyetin XX, XY kromozomlarından belirlenmediğini toplumsal inançların belirlediğini düşünüyor. Örnek olarak da 18. yüzyıl kralı 14. Louis’in duruşunun fotoğrafını paylaşmış; kralın kürküne, dansçı duruşuna ve elindeki kılıca dikkat çekerek o zamanki erkeksiliğin bu olduğunu zamanla bu algının değiştiğini söylüyor. Gelecekte de insanların kadın erkek olarak ayrılmayacağı gibi öngörüsü var. Kitap başka neler anlatıyor? Tarım devriminden, tarımın insanı köleleştirmesinden; paranın bulunuşu ve etkilerinden, bilişsel devrim ve etkileriden bahsediyor. Gelecekteki insandan, hastalıkların tedavisi ile ömrün çok çok uzayacağı gibi öngörüleri var. Son kısım sonsuza kadar mutlu yaşadılar kısmında, bilim ile güçlenen insanın mutlu olmadığından bahsediyor. Bu bölümlere gerçekten katılıyorum. İnsanın kendi mutluluğunu ararken hayvanların mutluluğunu hiç düşünmesine dikkat çekmesi de ayrıca güzel. Buraya kadar okuduysanız teşekkür ederim. Varolun iyiki varsınız
  • Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
    1. Elif Lâm Mîm.(1)

    (1) Kur'an-ı Kerim'de yirmi dokuz sûrenin başında yer alan bu gibi harflere "Hurûf-i mukattaa" veya "Mukatta'ât" (Arap alfabesindeki adlarıyla, tek tek okunan harfler) denir. Anlamlarını kesin olarak bilmediğimiz bu harfler üzerinde tefsir bilginleri çeşitli görüşler belirtmişlerdir. Bunlar arasında, bu harflerin; başında bulunduğu sûrenin adı, ya da Allah Teâlâ ile Hz.Peygamber arasında birer şifre olduğu görüşleri ağırlık kazanmıştır.
    2. Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir.

    3. Onlar gaybe(2) inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimizden de Allah yolunda harcarlar.

    (2) Gayb, sözlükte görme duyusuyla algılanamayan şey demektir. Kelime (gayb), "duyuların kapsamına girmeyen gizli her şey" anlamında kullanılır. Bir şeyin "gayb" oluşu, Allah'a göre değil insanlara göredir. Zira Allah'ın ilminin dışında kalan hiçbir şey yoktur. Allah'a, meleklere, ahiret gününe, cennet ve cehenneme, kadere inanmak "gaybe iman" konuları arasındadır.
    4. Onlar sana indirilene de, senden önce indirilenlere de inanırlar. Ahirete de kesin olarak inanırlar.

    5. İşte onlar Rab'lerinden (gelen) bir doğru yol üzeredirler ve kurtuluşa erenler de işte onlardır.

    6. Küfre saplananlara gelince, onları uyarsan da, uyarmasan da, onlar için birdir, inanmazlar.(3)

    (3) Burada kastedilen, dünyada kâfir olarak yaşayıp sonunda Ahirete de kâfir olarak intikal edeceği, Allah tarafından bilinen inkârcılardır.
    7. Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözleri üzerinde de bir perde vardır. Onlar için büyük bir azap vardır.

    8. İnsanlardan, inanmadıkları hâlde, "Allah'a ve ahiret gününe inandık" diyenler de vardır.

    9. Bunlar Allah'ı ve mü'minleri aldatmaya çalışırlar. Oysa sadece kendilerini aldatırlar da farkında değillerdir.

    10. Kalplerinde münafıklıktan kaynaklanan bir hastalık vardır. Allah da onların hastalıklarını artırmıştır. Söyledikleri yalana karşılık da onlara elem dolu bir azap vardır.

    11. Bunlara, "Yeryüzünde fesat çıkarmayın" denildiğinde, "Biz ancak ıslah edicileriz!" derler.

    12. İyi bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir. Fakat farkında değillerdir.

    13. Onlara, "İnsanların inandıkları gibi siz de inanın" denildiğinde ise, "Biz de akılsızlar gibi iman mı edelim?" derler.(4) İyi bilin ki, asıl akılsızlar kendileridir, fakat bilmezler.

    (4) Âyetin bu kısmı, "Onlara, insanların inandıkları gibi siz de inanın" denildiğinde ise, "Biz, akılsızların iman ettiği gibi mi iman edelim? derler." şeklinde de tercüme edilebilir.
    14. İman edenlerle karşılaştıkları zaman, "İnandık" derler. Fakat şeytanlarıyla (münafık dostlarıyla) yalnız kaldıkları zaman, "Şüphesiz, biz sizinle beraberiz. Biz ancak onlarla alay ediyoruz" derler.

    15. Gerçekte Allah onlarla alay eder (alaylarından dolayı onları cezalandırır); azgınlıkları içinde bocalayıp dururlarken onlara mühlet verir.

    16. İşte onlar, hidayete karşılık sapıklığı satın almış kimselerdir. Bu yüzden alışverişleri onlara kâr getirmemiş ve (sonuçta) doğru yolu bulamamışlardır.

    17. Onların durumu, (geceleyin) ateş yakan kimsenin durumuna benzer: Ateş tam çevresini aydınlattığı sırada Allah ışıklarını yok ediverir de onları göremez bir şekilde karanlıklar içinde bırakıverir.

    18. Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık (hakka) dönmezler.

    19. Yahut onların durumu, gökten yoğun karanlıklar içinde gök gürültüsü ve şimşekle sağanak hâlinde boşanan yağmura tutulmuş kimselerin durumu gibidir. Ölüm korkusuyla, yıldırım seslerinden parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Oysa Allah, kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır.

    20. Şimşek neredeyse gözlerini alıverecek. Önlerini her aydınlatışında ışığında yürürler. Karanlık çökünce dikilip kalırlar. Allah dileseydi, elbette onların işitme ve görme duyularını giderirdi. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

    21. Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin ki, Allah'a karşı gelmekten sakınasınız.

    22. O, yeri sizin için döşek, göğü de bina yapan, gökten su indirip onunla size rızık olarak çeşitli ürünler çıkarandır. Öyleyse siz de bile bile Allah'a ortaklar koşmayın.

    23. Eğer kulumuza (Muhammed'e) indirdiğimiz (Kur'an) hakkında şüphede iseniz, haydin onun benzeri bir sûre getirin ve eğer doğru söyleyenler iseniz, Allah'tan başka şahitlerinizi çağırın (ve bunu ispat edin).

    24. Eğer, yapamazsanız -ki hiçbir zaman yapamayacaksınız- o hâlde yakıtı insanlarla taşlar olan ateşten sakının. O ateş kâfirler için hazırlanmıştır.

    25. İman edip salih ameller işleyenlere, kendileri için; içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele. Cennetlerin meyvelerinden kendilerine her rızık verilişinde, "Bu (tıpkı) daha önce (dünyada iken) bize verilen rızık!" diyecekler. Hâlbuki bu rızık onlara (dünyadakine) benzer olarak verilmiştir. Onlar için orada tertemiz eşler de vardır. Onlar orada ebedî kalacaklardır.

    26. Allah, bir sivrisineği, ondan daha da ötesi bir varlığı örnek olarak vermekten çekinmez. İman edenler onun, Rablerinden (gelen) bir gerçek olduğunu bilirler. Küfre saplananlar ise, "Allah, örnek olarak bununla neyi kastetmiştir?" derler. (Allah) onunla birçoklarını saptırır, birçoklarını da doğru yola iletir. Onunla ancak fasıkları saptırır.(5)

    (5) Fâsık, Allah'a itaat çizgisinin dışına çıkan kimse demektir. Kelime, Kur'an-ı Kerim'de "kâfir", "günahkâr", "yalancı" ve "kötülük yapan" anlamlarında kullanılmıştır. Burada "fasık" kâfir anlamında kullanılmaktadır. Allah'ın saptırması ifadesi mecazî bir ifadedir. Aslında insanları saptıran, cahil önderleriyle şeytandır. Allah, bu örneği vermekle, aslında kendilerinde var olan sapkınlığı ortaya çıkarmış olmaktadır.
    27. Onlar, Allah'a verdikleri sözü, pekiştirilmesinden sonra bozan, Allah'ın korunmasını emrettiği bağları (iman, akrabalık, beşerî ve ahlâkî bütün ilişkileri) koparan ve yeryüzünde bozgunculuk yapan kimselerdir. İşte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.

    28. Siz cansız (henüz yok) iken sizi dirilten (dünyaya getiren) Allah'ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Sonra sizleri öldürecek, sonra yine diriltecektir. En sonunda O'na döndürüleceksiniz.

    29. O, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönelip onları yedi gök hâlinde düzenleyendir. O, her şeyi hakkıyla bilendir.

    30. Hani, Rabbin meleklere, "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti. Onlar, "Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamdederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz." demişler. Allah da, "Ben sizin bilmediğinizi bilirim" demişti.

    31. Allah, Âdem'e bütün varlıkların isimlerini öğretti. Sonra onları meleklere göstererek, "Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi bana bunların isimlerini bildirin" dedi.

    32. Melekler, "Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız. Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin" dediler.

    33. Allah, şöyle dedi: "Ey Âdem! Onlara bunların isimlerini söyle." Âdem, meleklere onların isimlerini bildirince Allah, "Size, göklerin ve yerin gaybını şüphesiz ki ben bilirim, yine açığa vurduklarınızı da, gizli tuttuklarınızı da ben bilirim demedim mi?" dedi.

    34. Hani meleklere, "Âdem için saygı ile eğilin" demiştik de İblis hariç bütün melekler hemen saygı ile eğilmişler, İblis (bundan) kaçınmış, büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştu.

    35. Dedik ki: "Ey Âdem! Sen ve eşin cennete yerleşin. Orada dilediğiniz gibi bol bol yiyin, ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz."

    36. Derken, şeytan ayaklarını oradan kaydırdı. Onları içinde bulundukları konumdan çıkardı. Bunun üzerine biz de, "Birbirinize düşman olarak inin. Sizin için yeryüzünde belli bir süre barınak ve yararlanma vardır" dedik.

    37. Derken, Âdem (vahy yoluyla) Rabbinden birtakım kelimeler aldı, (onlarla amel edip Rabb'ine yalvardı. O da) bunun üzerine tövbesini kabul etti. Şüphesiz O, tövbeleri çok kabul edendir, çok bağışlayandır.

    38. "İnin oradan (cennetten) hepiniz. Tarafımdan size bir yol gösterici (peygamber) gelir de kim ona uyarsa, onlar için herhangi bir korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir" dedik.

    39. İnkâr edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte bunlar cehennemliktir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.

    40. Ey İsrailoğulları!(6) Size verdiğim nimeti hatırlayın. Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size verdiğim sözü yerine getireyim. Yalnız benden korkun.

    (6) İsrâil, İshak Peygamberin oğlu Yakup Peygamberdir.
    41. Elinizdeki Tevrat'ı tasdik edici olarak indirdiğimize (Kur'an'a) iman edin. Onu inkâr edenlerin ilki olmayın. Âyetlerimi az bir karşılığa değişmeyin ve bana karşı gelmekten sakının.

    42. Hakkı batılla karıştırıp da bile bile hakkı gizlemeyin.

    43. Namazı kılın, zekâtı verin. Rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin.

    44. Siz Kitab'ı (Tevrat'ı) okuyup durduğunuz hâlde, kendinizi unutup başkalarına iyiliği mi emrediyorsunuz? (Yaptığınızın çirkinliğini) anlamıyor musunuz?

    45. Sabrederek ve namaz kılarak (Allah'tan) yardım dileyin.(7) Şüphesiz namaz, Allah'a derinden saygı duyanlardan başkasına ağır gelir.

    (7) Sabır, insanı olgunlaştırır, geliştirir ve güçlendirir. Namaz ise, Allah'a kulluğun, teslimiyetin ve nimetlere şükrün en yüksek ifade biçimi, aktif ve düzenli bir hayatın göstergesidir. Âyette, zorluklar karşısında insanı hem ruhen hem de dış hayatta güçlü kılacak iki temel ögeden yararlanmamız tavsiye edilmektedir.
    46. Onlar, Rablerine kavuşacaklarını ve gerçekten O'na döneceklerini çok iyi bilirler.

    47. Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve (bir zamanlar) sizi cümle âleme üstün kıldığımı hatırlayın.

    48. Öyle bir günden sakının ki, o gün hiç kimse bir başkası adına bir şey ödeyemez. Hiçbir kimseden herhangi bir şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz.(8) Onlara yardım da edilmez.

    (8) Şefaat, birinin bağışlanmasına aracılık etmek demektir. Kıyamet gününde başta Hz. Peygamber olmak üzere, Peygamber ile Allah'ın izin vereceği bazı insanlar ve melekler, günahkâr mü'minlerin affedilmesini, günahsızların derecelerinin yükseltilmesini Allah'tan dileyeceklerdir. Şefaat taleplerinin yerine getirilip getirilmemesi konusunda takdir Allah'a aittir.
    49. Hani, sizi azabın en kötüsüne uğratan, kadınlarınızı sağ bırakıp, oğullarınızı boğazlayan Firavun ailesinden kurtarmıştık. Bunda, size Rabbinizden (gelen) büyük bir imtihan vardı.

    50. Hani, sizin için denizi yarmış, sizi kurtarmış, gözlerinizin önünde Firavun ailesini suda boğmuştuk.

    51. Hani, biz Mûsâ ile kırk gece için sözleşmiştik. Sizler ise onun ardından (kendinize) zulmederek bir buzağıyı tanrı edinmiştiniz.

    52. Sonra bunun ardından şükredesiniz diye sizi affetmiştik.

    53. Hani, doğru yolu tutasınız diye Mûsâ'ya Kitab'ı (Tevrat'ı) ve Furkan'ı(9) vermiştik.

    (9) Furkan, "Hak ile batılı ayıran" anlamınadır. Burada Mûsâ'ya verilen emirler ve hükümler kastedilmektedir.
    54. Mûsâ, kavmine dedi ki: "Ey kavmim! Sizler, buzağıyı ilâh edinmekle kendinize yazık ettiniz. Gelin yaratıcınıza tövbe edin de nefislerinizi öldürün(10) (kendinizi düzeltin). Bu, Yaratıcınız katında sizin için daha iyidir. Böylece Allah da onların tövbesini kabul etti. Çünkü O, tövbeleri çok kabul edendir, çok merhametlidir."

    (10) Âyetin bu kısmı "İçinizden buzağıya tapanları öldürün" şeklinde de tercüme edilmiştir.
    55. Hani siz, "Ey Mûsâ! Biz Allah'ı açıktan açığa görmedikçe sana asla inanmayız" demiştiniz. Bunun üzerine siz bakıp dururken sizi yıldırım çarpmıştı.

    56. Sonra, şükredesiniz diye ölümünüzün ardından sizi tekrar dirilttik.

    57. Bulutu üstünüze gölge yaptık. Size, kudret helvası ile bıldırcın indirdik. "Verdiğimiz rızıkların iyi ve güzel olanlarından yiyin" (dedik). Onlar (verdiğimiz nimetlere nankörlük etmekle) bize zulmetmediler, fakat kendilerine zulmediyorlardı.

    58. Hani, "Şu memlekete(11) girin. Orada dilediğiniz gibi, bol bol yiyin. Kapısından eğilerek tevazu ile girin ve "hıtta!" (Ya Rabbi, bizi affet) deyin ki, biz de sizin hatalarınızı bağışlayalım. İyilik edenlere ise daha da fazlasını vereceğiz" demiştik.

    (11) Adı geçen memleketin Kudüs veya Erîha olduğu rivayet edilmiştir.
    59. Derken, onların içindeki zalimler, sözü kendilerine söylenenden başka şekle soktular. Biz de haktan ayrılmaları sebebiyle, o zalimlere gökten bir azap indirdik.(12)

    (12) Âyette ifade edilen bu azabın veba gibi korkunç bir bulaşıcı hastalık olduğu tefsir bilginlerince ifade edilmiştir.
    60. Hani, Mûsâ kavmi için su dilemişti. Biz de, "Asanı kayaya vur" demiştik, böylece kayadan on iki pınar fışkırmış, her boy kendi su alacağı pınarı bilmişti. "Allah'ın rızkından yiyin, için. Yalnız, yeryüzünde bozgunculuk yaparak fesat çıkarmayın" demiştik.

    61. Hani, "Ey Mûsâ! Biz bir çeşit yemeğe asla katlanamayız. O hâlde, bizim için Rabbine yalvar da, o bize yerden biten sebze, kabak, sarımsak, mercimek, soğan versin" demiştiniz. O da size, "İyi olanı düşük olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? Öyle ise inin şehre! İstedikleriniz orada var" demişti. Böylece zillet ve yoksulluk onları kapladı. Onlar, Allah'ın gazabına uğradılar. Bunun sebebi, onların; Allah'ın âyetlerini inkâr ediyor, peygamberleri de haksız yere öldürüyor olmaları idi. Bütün bunların sebebi ise, isyan etmek ve aşırı gitmekte oluşlarıydı.

    62. Şüphesiz, inananlar (Müslümanlar) ile Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sâbiîlerden(13) (her bir grubun kendi şeriatında) "Allah'a ve ahiret gününe inanan ve salih ameller işleyenler için Rableri katında mükâfat vardır; onlar korkuya uğramayacaklar, mahzun da olmayacaklardır" (diye hükmedilmiştir).(14)

    (13) Sâbiîler, bazı tefsir bilginlerine göre, Yahudilik ile Hıristiyanlık arasında bulunan ve tevhid inancına dayanan bir dinin mensuplarıdır. İslâm âlimlerinin çoğunluğu ise bunların, kitap ehlinden olmadığını söylemektedirler. Bir rivayete göre ise Sâbiîler, Hz. İbrahim'in dinine mensup kimselerdir.
    (14) İslâmiyet, kendinden önceki dinlerin hükmünü kaldırmıştır. Bu itibarla, hangi dine mensup bulunursa bulunsun, tüm insanlar İslâm'a girmekle yükümlüdürler. İslâm gelmeden önceki semavî dinlere mensup olanlardan Allah'a ve ahirete inanıp iyi işler yapanlar, tıpkı İslâmiyette olduğu gibi, kurtuluşa ermişlerdir. Bu, genel bir kuraldır. Bu âyet bu noktayı vurgulamaktadır. Yoksa İslâmiyet geldikten sonra, İslâm'ı kabul etmeden, kendi ölçüleri içinde "Allah'a ve ahirete inanıp, iyi işler yapmak" kişiyi kurtuluşa erdirmez. Benzer ifadeler için bakınız: Mâide sûresi, âyet, 69.
    63. Hani, (Tevrat ile amel edeceğinize dair) sizden sağlam bir söz almış, Tûr dağını da tepenize dikmiş ve "Sakınasınız diye, size verdiğimiz Kitab'ı sıkı tutun, onun içindekileri düşünün (gafil olmayın)" demiştik.

    64. Bundan sonra yine yüz çevirdiniz. Allah'ın bol nimeti ve merhameti olmasaydı, herhâlde ziyana uğrayanlardan olurdunuz.

    65. Şüphesiz siz, içinizden Cumartesi yasağını(15) çiğneyenleri bilirsiniz. Biz onlara, "Aşağılık maymunlar olun" demiştik.

    (15) Hz.Mûsâ'nın dinine göre, cumartesi günü çalışmayıp ibadetle meşgul olmak bir esastı. İsrailoğullarının bu esası çiğnemeleri ile ilgili olarak ayrıca bakınız: Nisâ sûresi, âyet, 47-54; A'râf sûresi, âyet, 163; Nahl sûresi, âyet, 124.
    66. Biz bunu, hem onu görenlere, hem de sonra geleceklere bir ibret ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlara da bir öğüt kıldık.(16)

    (16) Bazı tefsir bilginleri, âyette sözü edilen maymunlaştırma olayının temsîlî, bazıları da gerçek olduğunu söylemişlerdir.
    67. Hani Mûsâ kavmine, "Allah, size bir sığır kesmenizi emrediyor" demişti. Onlar da, "Sen bizimle eğleniyor musun?" demişlerdi. Mûsâ, "Kendini bilmez cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım" demişti.(17)

    (17) Tefsir kaynaklarının aktardığına göre, İsrailoğullarından birisi, zengin, fakat çocuğu olmayan amcasını, malını elde etmek için öldürmüş, sonra da cesedi bir başkasının evinin önüne bırakmıştı. Bununla da yetinmeyerek, "Amcamı öldürdüler", diye ortaya çıkınca, taraflar vuruşma noktasına gelmişlerdi. İçlerinden biri, "Ne diye birbirimizi öldüreceğiz. İşte Allah'ın peygamberi, ona başvuralım", dedi. Durumu Hz.Mûsâ'ya aktardılar. Katil bulunamayınca, Allah Teâlâ onların bir sığır keserek, sığırın bir parçası ile ölüye vurmalarını emretti. Onlar, kesilecek sığırın niteliklerini sormaya başladılar. Nihayet nitelikleri belirtilen sığırı bulup kestiler ve parçasıyla öldürülen şahsa vurdular. Ölü dirilip, katili haber verdi. İşte, 67-74. âyetler bu olayı anlatmaktadır.
    68. "Bizim için Rabbine dua et de onun nasıl bir sığır olduğunu bize açıklasın." dediler. Mûsâ şöyle dedi: "Rabbim diyor ki: O, ne yaşlı, ne körpe, ikisi arası bir sığırdır. Haydi, emrolunduğunuz işi yapın."

    69. Onlar, "Bizim için Rabbine dua et de, rengi neymiş? açıklasın" dediler. Mûsâ şöyle dedi: "Rabbim diyor ki, o, sapsarı; rengi, bakanların içini açan bir sığırdır" dedi.

    70. "Bizim için Rabbine dua et de onun nasıl bir sığır olduğunu bize açıklasın. Çünkü sığırlar, bizce, birbirlerine benzemektedir. Ama Allah dilerse elbet buluruz" dediler.

    71. Mûsâ şöyle dedi: "Rabbim diyor ki; o, çift sürmek, ekin sulamak için boyunduruğa vurulmamış, kusursuz, hiç alacası olmayan bir sığırdır." Onlar, "İşte, şimdi tam doğrusunu bildirdin" dediler. Nihayet o sığırı kestiler. Neredeyse bunu yapmayacaklardı.

    72. Hani, bir kimseyi öldürmüştünüz de suçu birbirinizin üstüne atmıştınız. Hâlbuki Allah, gizlemekte olduğunuzu ortaya çıkaracaktı.

    73. "Sığırın bir parçası ile öldürülene vurun" dedik. (Denileni yaptılar ve ölü dirildi.) İşte, Allah ölüleri böyle diriltir, düşünesiniz diye mucizelerini de size böyle gösterir.

    74. Sonra bunun ardından kalpleriniz yine katılaştı; taş gibi, hatta daha katı oldu. Çünkü taş vardır ki, içinden ırmaklar fışkırır. Taş vardır ki yarılır da içinden sular çıkar. Taş da vardır ki, Allah korkusuyla (yerinden kopup) düşer. Allah, yaptıklarınızdan hiçbir zaman habersiz değildir.

    75. Şimdi, bunların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa içlerinden birtakımı, Allah'ın kelamını dinler, iyice anladıktan sonra, onu bile bile tahrif ederlerdi.(18)

    (18) Bu âyet Yahudilerin, kutsal kitapları Tevrat'ı tahrif ettiklerini açık bir ifade ile ortaya koymaktadır. Bu gerçek, Maurice Bucaille gibi Batılı bazı araştırmacı bilginlerce de kesin olarak ifade edilmiştir. Bizzat Tevrat'ta da bunu doğrulayıcı ifadeler yer almaktadır. (Yeremya, 8/8-9)
    76. Onlar iman edenlerle karşılaşınca, "İman ettik" derler. Birbirleriyle baş başa kaldıklarında da şöyle derler: "Rabbinizin huzurunda delil olarak kullanıp sizi sustursunlar diye mi, Allah'ın (Tevrat'ta) size bildirdiklerini onlara söylüyorsunuz? (Bu kadarcık şeye) akıl erdiremiyor musunuz?"

    77. Onlar bilmiyorlar mı ki, Allah onların gizli tuttuklarını da bilir, açığa vurduklarını da.

    78. Bunların bir de ümmî(19) takımı vardır; Kitab'ı (Tevrat'ı) bilmezler. Onların bütün bildikleri bir sürü kuruntulardır. Onlar sadece zanda bulunurlar.

    (19) Ümmî, anadan doğduğu gibi kalan, yani okuma-yazma bilmeyen kimse demektir. Burada dinleri konusunda asgari düzeyde bile bilgisi olmayanlar kastedilmiştir.
    79. Vay o kimselere ki, elleriyle Kitab'ı yazarlar, sonra da onu az bir karşılığa değişmek için, "Bu, Allah'ın katındandır" derler. Vay ellerinin yazdıklarından ötürü onların hâline! Vay kazandıklarından dolayı onların hâline!

    80. Bir de dediler ki: "Bize ateş, sayılı birkaç günden başka asla dokunmayacaktır." Sen onlara de ki: "Siz bunun için Allah'tan söz mü aldınız? -Eğer böyle ise, Allah verdiği sözden dönmez-. Yoksa siz Allah'a karşı bilemeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?"

    81. Evet, kötülük işleyip suçu benliğini kaplamış (ve böylece şirke düşmüş) olan kimseler var ya, işte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.

    82. İman edip salih ameller işleyenler ise cennetliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.

    83. Hani, biz İsrailoğulları'ndan, "Allah'tan başkasına ibadet etmeyeceksiniz, anne babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz, herkese güzel sözler söyleyeceksiniz, namazı kılacaksınız, zekâtı vereceksiniz" diye söz almıştık. Sonra pek azınız hariç, yüz çevirerek sözünüzden döndünüz.

    84. Hani, "Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız" diye de sizden kesin söz almıştık. Sonra bunu böylece kabul etmiştiniz. Kendiniz de buna hâlâ şahitlik etmektesiniz.

    85. Ama siz, birbirinizi öldüren, içinizden bir kesime karşı kötülük ve zulümde yardımlaşarak; size haram olduğu hâlde onları yurtlarından çıkaran, size esir olarak geldiklerinde ise, fidye verip kendilerini kurtaran kimselersiniz. Yoksa siz Kitab'ın (Tevrat'ın) bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine uğratılırlar. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.

    86. Onlar, ahireti verip dünya hayatını satın alan kimselerdir. Artık bunlardan azap hiç hafifletilmez. Onlara yardım da edilmez.

    87. Andolsun, Mûsâ'ya Kitab'ı (Tevrat'ı) verdik. Ondan sonra ard arda peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya mucizeler verdik. Onu Ruhu'l-Kudüs (Cebrail) ile destekledik. Size herhangi bir peygamber, hoşunuza gitmeyen bir şey getirdikçe, kibirlenip (onların) bir kısmını yalanlayıp bir kısmını da öldürmediniz mi?

    88. "Kalplerimiz muhafazalıdır" dediler. Öyle değil. İnkârları sebebiyle Allah onları lânetlemiştir. Bu yüzden pek az iman ederler.(20)

    (20) Yahudiler, tarihleri boyunca, kendilerine gönderilen peygamberlere karşı daima direnmişler, onlara işkence etmişler, onları öldürmüşler, olmadık hile ve entrikalara başvurmuşlardı. Bundan sonraki âyetler, Yahudilerin Hz.Peygamber'e karşı da sergiledikleri bu olumsuz tutumu dile getirmektedir.
    89. Kendilerine ellerindekini (Tevrat'ı) tasdik eden bir kitap (Kur'an) gelince onu inkâr ettiler. Oysa, daha önce (bu kitabı getirecek peygamber ile) inkârcılara (Arap müşriklerine) karşı yardım istiyorlardı. (Tevrat'tan) tanıyıp bildikleri (bu peygamber) kendilerine gelince ise onu inkâr ettiler. Allah'ın lâneti inkârcıların üzerine olsun.

    90. Karşılığında nefislerini sattıkları şeyi kıskançlıkları sebebiyle Allah'ın, kullarından dilediğine lütfuyla indirdiği vahyi inkâr etmeleri ne kötüdür! Bu yüzden gazap üstüne gazaba uğradılar. İnkâr edenlere alçaltıcı bir azap vardır.

    91. Onlara, "Allah'ın indirdiğine (Kur'an'a) iman edin" denilince, "Biz sadece bize indirilene (Tevrat'a) inanırız" deyip, ondan sonra geleni (Kur'an'ı) inkâr ederler. Hâlbuki o, ellerinde bulunanı (Tevrat'ı) tasdik eden hak bir kitaptır. De ki: "Eğer inanan kimseler idiyseniz, daha önce niçin Allah'ın peygamberlerini öldürüyordunuz?"

    92. Andolsun, Mûsâ size açık mucizeler getirmişti de, arkasından sizler nefislerinize zulüm ederek buzağıyı ilâh edinmiştiniz.

    93. Hani, Tûr'u tepenize dikerek sizden söz almıştık, "Size verdiğimiz Kitab'a sımsıkı sarılın; ona kulak verin" demiştik. Onlar, "Dinledik, karşı geldik"(21) demişlerdi. İnkârları yüzünden buzağı sevgisi onların kalplerine sindirilmişti. Onlara de ki: (Tevrat'a beslediğinizi iddia ettiğiniz) imanınızın size emrettiği şey ne kötüdür, eğer inanan kimselerseniz!

    (21) İsrailoğullarından söz alınması konusunda bu sûrenin 63. âyetine bakınız.
    94. De ki: "Eğer (iddia ettiğiniz gibi) Allah katındaki ahiret yurdu (cennet) diğer insanlar için değil de, yalnız sizinse ve doğru söyleyenler iseniz haydi ölümü temenni edin!"

    95. Fakat kendi elleriyle önceden yaptıkları işler yüzünden ölümü hiçbir zaman temenni edemezler. Allah, o zalimleri hakkıyla bilendir.

    96. Andolsun, sen onların, yaşamaya, bütün insanlardan; hatta Allah'a ortak koşanlardan bile daha düşkün olduklarını görürsün. Onların her biri bin yıl yaşamak ister. Hâlbuki uzun yaşamak, onları azaptan kurtaracak değildir. Allah, onların bütün işlediklerini görür.

    97. De ki: "Her kim Cebrail'e düşman ise, bilsin ki o, Allah'ın izni ile Kur'an'ı; önceki kitapları doğrulayıcı, mü'minler için de bir hidayet rehberi ve müjde verici olarak senin kalbine indirmiştir."

    98. Her kim Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e ve Mîkâil'e düşman olursa bilsin ki, Allah da inkâr edenlerin düşmanıdır.

    99. Andolsun, biz sana apaçık âyetler indirdik. Bunları ancak fasıklar inkâr eder.

    100. Onlar ne zaman bir antlaşma yaptılarsa, içlerinden birtakımı o antlaşmayı bozmadı mı? Zaten onların çoğu iman etmez.

    101. Onlara, Allah katından ellerinde bulunan Kitab'ı (Tevrat'ı) doğrulayıcı bir peygamber gelince, kendilerine kitap verilenlerden bir kısmı, sanki bilmiyorlarmış gibi Allah'ın Kitab'ını (Tevrat'ı) arkalarına attılar.

    102. "Süleyman'ın hükümranlığı hakkında şeytanların (ve şeytan tıynetli insanların) uydurdukları yalanların ardına düştüler. Oysa Süleyman (büyü yaparak) küfre girmedi. Fakat şeytanlar, insanlara sihri ve (özellikle de) Babil'deki Hârût ve Mârût adlı iki meleğe ilham edilen (sihr)i öğretmek suretiyle küfre girdiler. Hâlbuki o iki melek, "Biz ancak imtihan için gönderilmiş birer meleğiz. (Sihri caiz görüp de) sakın küfre girme" demedikçe, kimseye (sihir) öğretmiyorlardı. Böylece (insanlar) onlardan kişi ile karısını birbirinden ayıracakları sihri öğreniyorlardı. Hâlbuki onlar, Allah'ın izni olmadıkça o sihirle hiç kimseye zarar veremezlerdi. (Onlar böyle yaparak) kendilerine zarar veren, fayda getirmeyen şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun, onu satın alanın ahirette bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bilselerdi!

    103. Eğer onlar iman edip Allah'ın emirlerine karşı gelmekten sakınmış olsalardı, Allah katında kazanacakları sevap kendileri için daha hayırlı olacaktı. Keşke bilselerdi!

    104. Ey iman edenler! "Râ'inâ (bizi gözet)" demeyin, "unzurnâ (bize bak)" deyin ve dinleyin. Kâfirler için acıklı bir azap vardır.(22)

    (22) Sahabiler, Hz.Peygamber'in nasihatlerinden daha çok yararlanmak için ona, "Râ'inâ (Bizi gözet)", diyorlardı. Yahudiler, bu ifadeyi İbranice'de hakaret ifade eden bir anlamda kullanıyorlardı. Bir başka yoruma göre, "râ'inâ" kelimesini, Arapça'da "çobanımız" anlamına gelecek şekilde "râ'înâ" diye okuyorlardı. O sebeple âyet, mü'minlerden, "Râ'inâ" yerine yine, "Bize de bak", "Bizi de gözet" anlamındaki, "Unzurnâ" ifadesini kullanmalarını istemiştir. Âyette, yanlış anlama çekilebilecek kelimeleri kullanmaktan sakınmanın adaba uygun olduğuna işaret edilmektedir. Konu ile ilgili olarak ayrıca Nisâ sûresinin 46. âyetine bakınız.
    105. Ne Kitab ehlinden inkâr edenler ve ne de Allah'a ortak koşanlar, Rabbinizden size bir iyilik gelmesini isterler. Oysa Allah, rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah, büyük lütuf sahibidir.

    106. Biz herhangi bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturur (ya da ertelersek), yerine daha hayırlısını veya mislini getiririz. Allah'ın gücünün her şeye hakkıyla yettiğini bilmez misin?

    107. Bilmez misin ki, göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Sizin için Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.

    108. Yoksa daha önce Mûsâ'nın sorguya çekildiği gibi, siz de peygamberinizi sorguya çekmek mi istiyorsunuz? Her kim imanı küfre değişirse, o artık doğru yoldan sapmış olur.

    109. Kitap ehlinden birçoğu, hak kendilerine belirdikten sonra dahi, içlerindeki kıskançlıktan ötürü sizi, imanınızdan sonra küfre döndürmek isterler. Siz şimdilik, Allah onlar hakkındaki emrini getirinceye kadar affedin, hoşgörün. Şüphesiz Allah, gücü her şeye hakkıyla yetendir.

    110. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. Kendiniz için her ne iyilik işlemiş olursanız, Allah katında onu bulursunuz. Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızı görür.

    111. Bir de; "Yahudi ve Hıristiyanlardan başkası Cennet'e girmeyecek" dediler. Bu, onların kuruntuları! De ki: "Eğer doğru söyleyenler iseniz (iddianızı ispat edecek) delilinizi getirin."

    112. Hayır, öyle değil! Kim "ihsan"(23) derecesine yükselerek özünü Allah'a teslim ederse, onun mükâfatı Rabbinin katındadır. Artık onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.

    (23) Bu âyette ihsan, Hz. Peygamberin de ifade buyurduğu gibi "Allah'a, onu görür gibi ibadet etmek" demektir.
    113. Yahudiler, "Hıristiyanlar bir temel üzerinde değiller" dediler. Hıristiyanlar da, "Yahudiler bir temel üzerinde değiller" dediler. Oysa hepsi Kitab'ı okuyorlar.(Kitab'ı) bilmeyenler de tıpkı bunların söyledikleri gibi demişti. Artık onların aralarında uyuşamadıkları davada, hükmü Allah verecektir.

    114. Allah'ın mescitlerinde onun adının anılmasını yasak eden ve onların yıkılması için çalışandan kim daha zalimdir. Böyleleri oralara (eğer girerlerse) ancak korka korka girebilmelidirler. Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük bir azap vardır.

    115. Doğu da, Batı da (tüm yeryüzü) Allah'ındır. Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü(25) işte oradadır. Şüphesiz Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.

    (25) "Allah'ın yüzü" ifadesi, mecazî bir anlatım olup, burada "Allah'ın rahmeti, rızası ve nimeti" demektir. Kul, tümüyle Allah'a ait olan yeryüzünün neresinde ve hangi cihetinde, ne tür bir taat ve işe girişse, Allah'ın lütuf ve rahmetini orada bulur.
    116. "Allah, çocuk edindi" dediler.(26) O, bundan uzaktır. Hayır! Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah'ındır. Hepsi O'na boyun eğmiştir.

    (26) Yahudiler, "Uzeyr, Allah'ın oğludur", diyorlardı. Hıristiyanlar da İsa'nın Allah'ın oğlu olduğu inancındadırlar. (Bakınız: Tevbe sûresi, âyet, 30)
    117. O, gökleri ve yeri örneksiz yaratandır. Bir işe hükmetti mi ona sadece "ol" der, o da hemen oluverir.

    118. Bilmeyenler, "Allah bizimle konuşsa, ya da bize bir mucize gelse ya!" derler. Bunlardan öncekiler de tıpkı böyle, bunların dedikleri gibi demişti. Onların kalpleri (anlayışları) birbirine benziyor. Biz âyetleri, kesin olarak inanacak bir toplum için açıkladık.

    119. Şüphesiz biz seni hak ile; müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Sen cehennemlik olanlardan sorumlu tutulacak değilsin.

    120. Sen dinlerine uymadıkça, ne Yahudiler ve ne de Hıristiyanlar asla senden razı olmazlar. De ki: "Allah'ın yolu asıl doğru yoldur." Sana gelen ilimden sonra, eğer onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan, bilmiş ol ki, Allah'tan sana ne bir dost, ne bir yardımcı vardır.

    121. Kendilerine kitab verdiğimiz kimseler, onu gereği gibi okurlar. İşte bunlar ona inanırlar. Onu inkâr edenlere gelince, işte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.

    122. Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve (bir zamanlar) sizi cümle âleme üstün tuttuğumu hatırlayın.

    123. Kimsenin kimse namına bir şey ödemeyeceği, hiç kimseden fidye alınmayacağı, kimseye şefaatin (aracılığın) yarar sağlamayacağı ve hiç kimsenin hiçbir taraftan yardım göremeyeceği günden sakının.

    124. Bir zaman Rabbi İbrahim'i birtakım emirlerle sınamış, İbrahim onların hepsini yerine getirmiş de Rabbi şöyle buyurmuştu: "Ben seni insanlara önder yapacağım." İbrahim de, "Soyumdan da (önderler yap, ya Rabbi!)" demişti. Bunun üzerine Rabbi, "Benim ahdim (verdiğim söz) zalimleri kapsamaz" demişti.

    125. Hani, biz Kâbe'yi insanlara toplantı ve güven yeri kılmıştık. Siz de Makam-ı İbrahim'den(27) kendinize bir namaz yeri edinin. İbrahim ve İsmail'e şöyle emretmiştik: "Tavaf edenler, kendini ibadete verenler, rükû ve secde edenler için evimi (Kâbe'yi) tertemiz tutun."

    (27) Âyette geçen "Makam-ı İbrahim"in ne olduğu konusunda tefsir bilginleri çeşitli görüşler belirtmişlerdir. "Hac ibadetinin yapılması sırasında ziyaret edilen yerlerden biri", "Kâbe", "Harem diye bilinen alan", "Hz. İbrahim'in Kâbe'yi inşa ederken iskele olarak kullandığı ve halkı hacca davet ederken üzerine çıktığı taşın bulunduğu alan" şeklindeki açıklamalar bunlardan bazılarıdır.
    126. Hani İbrahim, "Rabbim! Bu şehri güvenli bir şehir kıl. Halkından Allah'a ve ahiret gününe iman edenleri her türlü ürünle rızıklandır" demişti. Allah da, "İnkâr edeni bile az bir süre, (bu geçici kısa hayatta) rızıklandırır; sonra onu cehennem azabına girmek zorunda bırakırım. Ne kötü varılacak yerdir orası!" demişti.

    127. Hani İbrahim, İsmail ile birlikte evin (Kâbe'nin) temellerini yükseltiyor, "Ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur! Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin" diyorlardı.

    128. "Rabbimiz! Bizi sana teslim olmuş kimseler kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet kıl. Bize ibadet yerlerini ve ilkelerini göster. Tövbemizi kabul et. Çünkü sen, tövbeleri çok kabul edensin, çok merhametli olansın."

    129. "Rabbimiz! İçlerinden onlara bir peygamber gönder; onlara âyetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları her kötülükten arındırsın. Şüphesiz, sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin."

    130. Kendini bilmeyenden başka İbrahim'in dininden kim yüz çevirir? Andolsun, biz İbrahim'i bu dünyada seçkin kıldık. Şüphesiz o ahirette de iyilerdendir.

    131. Rabbi ona "Teslim ol" dediğinde, "Âlemlerin Rabbine teslim oldum" demişti.

    132. İbrahim, bunu kendi oğullarına da vasiyet etti, Yakub da öyle: "Oğullarım! Allah, sizin için bu dini (İslâm'ı) seçti. Siz de ancak müslümanlar olarak ölün" dedi.

    133. Yoksa siz Yakub'un, ölüm döşeğinde iken çocuklarına, "Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?" dediği, onların da, "Senin ilâhına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilâhı olan tek bir ilâha ibadet edeceğiz; bizler O'na boyun eğmiş müslümanlarız." dedikleri zaman orada hazır mı bulunuyordunuz?

    134. Onlar gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulacak değilsiniz.

    135. (Yahudiler) "Yahudi olun" ve (Hıristiyanlar da) "Hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız" dediler. De ki: "Hayır, hakka yönelen İbrahim'in dinine uyarız. O, Allah'a ortak koşanlardan değildi."

    136. Deyin ki: "Biz Allah'a, bize indirilene (Kur'an'a), İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve Yakuboğullarına indirilene, Mûsâ ve İsa'ya verilen (Tevrat ve İncil) ile bütün diğer peygamberlere Rab'lerinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz ona teslim olmuş kimseleriz."

    137. Eğer onlar böyle sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, gerçekten doğru yolu bulmuş olurlar; yüz çevirirlerse onlar elbette derin bir ayrılığa düşmüş olurlar. Allah, onlara karşı seni koruyacaktır. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

    138. "Biz, Allah'ın boyasıyla boyanmışızdır. Boyası Allah'ınkinden daha güzel olan kimdir? Biz ona ibadet edenleriz" (deyin).(28)

    (28) Hıristiyanlar, doğan çocuklarını, Hıristiyanlığı kabul edenleri ya da bir kiliseden öbürüne geçenleri vaftiz denen bir işlemden geçirirler. Vaftiz, su serpmek ya da suya batırmak suretiyle yapılır. Baba, Oğul ve Ruhu'l-Kudüs adına yapılan bu işlemin insanı aslî günahtan kurtaracağına, insanın âdeta yepyeni bir hayat boyasına boyanacağına inanırlar. Vaftiz uygulamasının aslı Yahudilikten gelmektedir. Bu âyette, gerçek kurtuluşun böyle zahirî ve sembolik eylemlerle değil, Allah'ın insanların fıtratına yerleştirdiği aslî renk olan tevhid inancı ile mümkün olacağı vurgulanmaktadır.
    139. Onlara de ki: "Allah hakkında mı bizimle tartışıp duruyorsunuz? Hâlbuki O, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz size aittir. Biz O'na gönülden bağlanmış kimseleriz."

    140. Yoksa siz, "İbrahim de, İsmail de, İshak da, Yakub ile Yakuboğulları da yahudi, ya da hıristiyan idiler" mi diyorsunuz? De ki: "Sizler mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?" Allah tarafından kendisine ulaşan bir gerçeği gizleyen kimseden daha zalim kimdir? Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.

    141. Onlar gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulacak değilsiniz.

    142. Birtakım kendini bilmez insanlar, "Onları (müslümanları) yönelmekte oldukları kıbleden çeviren nedir?" diyecekler. De ki: "Doğu da, Batı da Allah'ındır. Allah, dilediği kimseyi doğru yola iletir."

    143. Böylece, sizler insanlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi orta bir ümmet(29) yaptık. Her ne kadar Allah'ın doğru yolu gösterdiği kimselerden başkasına ağır gelse de biz, yönelmekte olduğun ciheti ancak; Resûl'e tabi olanlarla, gerisingeriye dönecekleri ayırd edelim diye kıble yaptık. Allah, imanınızı boşa çıkaracak değildir. Şüphesiz Allah, insanlara çok şefkatli ve çok merhametlidir.(30)

    (29) Âyetteki "orta ümmet" ifadesi ile, âdil, seçkin, her yönüyle dengeli, haktan asla ayrılmayan, önder, bütün toplumlarca hakem kabul edilecek bir ümmet kastedilmektedir.
    (30) Bu ve daha sonraki üç âyette kıblenin Kudüs'ten Kâbe'ye çevrilmesi ile, bu olay üzerine yahudilerin çıkardıkları dedikodular dile getirilip cevaplandırılmaktadır.
    144. (Ey Muhammed!) Biz senin çok defa yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu (vahiy beklediğini) görüyoruz. (Merak etme) elbette seni, hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz. (Bundan böyle), yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. (Ey Müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzünüzü hep onun yönüne çevirin. Şüphesiz kendilerine kitap verilenler, bunun Rabblerinden (gelen) bir gerçek olduğunu elbette bilirler. Allah, onların yaptıklarından habersiz değildir.(31)

    (31) Hz.Peygamber, Hicrî ikinci yılın ortalarına kadar namazlarda Kudüs cihetine yöneliyor, fakat hep Kâbe'ye yönelme emrinin gelmesini bekliyordu. Bir ikindi namazı sırasında Allah Teâlâ, Kâbe'ye doğru yönelmesini emretti. Kudüs'e doğru yönelerek başlanan bu namaz Kâbe'ye yönelerek tamamlandı. Bu olayın geçtiği yerde yapılan mescit, bugün "Mescid-i Kıbleteyn", yani iki kıbleli mescit diye anılmaktadır.
    145. Andolsun, sen kendilerine kitap verilenlere her türlü mucizeyi getirsen de, onlar yine senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar. Andolsun, eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan, o takdirde sen de mutlaka zalimlerden olursun.

    146. Kendilerine kitap verdiklerimiz onu (Peygamberi) oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Böyle iken içlerinden birtakımı bile bile gerçeği gizlerler.(32)

    (32) Yahudiler ve Hıristiyanlar, Hz. Peygamber'e ait özellikleri kendi kutsal kitaplarında okuyageldiklerinden onu özellikleriyle çok iyi tanıyorlardı. Âyette, yahudilerin ve hıristiyanların Hz. Peygamber'i inkâr etmelerinin bilgisizlikten değil, inattan kaynaklandığına işaret edilmektedir.
    147. Hak (ancak) Rabbindendir. Artık, sakın şüpheye düşenlerden olma!

    148. Herkesin yöneldiği bir yön vardır. Haydi, hep hayırlara koşun, yarışın! Nerede olsanız Allah hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz, Allah'ın gücü her şeye hakkıyla yeter.

    149. (Ey Muhammed!) Nereden yola çıkarsan çık, (namazda) Mescid-i Haram'a doğru dön. Bu, elbette Rabbinden gelen gerçek bir emirdir. Allah, sizin işlediklerinizden asla habersiz değildir.

    150. (Ey Muhammed!) Nereden yola çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir. (Ey mü'minler!) Siz de nerede olursanız olun, yüzünüzü Mescid-i Haram'a doğru çevirin ki, zalimlerin dışındaki insanların elinde (size karşı) bir koz olmasın. Zalimlerden korkmayın, benden korkun. Böylece size nimetlerimi tamamlayayım ve doğru yolu bulasınız.

    151. Nitekim kendi aranızdan, size âyetlerimizi okuyan, sizi her kötülükten arındıran, size kitap ve hikmeti öğreten, ayrıca bilmediklerinizi de öğreten bir peygamber gönderdik.

    152. Öyleyse yalnız beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin.

    153. Ey iman edenler! Sabrederek ve namaz kılarak Allah'tan yardım dileyin. Şüphe yok ki, Allah sabredenlerle beraberdir.(33)

    (33) Sabır, insanı ruhen olgunlaştırır, geliştirir ve güçlendirir. Namaz ise, Allah'a kulluğun, teslimiyetin ve nimetlere şükrün en yüksek ifade biçimi ve aktif, düzenli bir hayatın göstergesidir. Âyette zorluklar karşısında insanı hem ruhen hem de dış hayatta güçlü kılacak iki temel ögeden yararlanmamız tavsiye edilmektedir.
    154. Allah yolunda öldürülenlere "ölüler" demeyin. Hayır, onlar diridirler. Ancak siz bunu bilemezsiniz.(34)

    (34) Âyette, şehitlik mertebesinin yüceliği vurgulanmaktadır. Aynı anlamda bir ifade için Âl-i İmran sûresinin 169. âyetine bakınız.
    155. Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele.

    156. Onlar; başlarına bir musibet gelince, "Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah'a aidiz ve şüphesiz O'na döneceğiz" derler.

    157. İşte Rableri katından rahmet ve merhamet onlaradır. Doğru yola ulaştırılmış olanlar da işte bunlardır.

    158. Şüphesiz Safa ile Merve, Allah'ın (dininin) nişanelerindendir. Onun için her kim hac ve umre niyetiyle Kâbe'yi ziyaret eder ve onları da tavaf ederse, bunda bir günah yoktur.(35) Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah onu bilir, karşılığını verir.

    (35) Safa ile Merve, Kâbe'nin doğu tarafında bulunan iki tepenin adıdır. Bu iki tepe arasında usulünce gidip gelme demek olan "sa'y", Hz.İbrahim, eşi Hacer ve oğlu İsmail'e dayanan bir geleneğin ihyası olup, haccın ve umrenin vaciblerindendir. Cahiliye döneminde Safa ve Merve tepelerinde putlar bulunuyor ve müşrikler de bu tepeler arasında sa'y ediyorlardı. İslâm gelince mü'minler, bu eski müşrik uygulaması sebebiyle, Safa ve Merve arasında sa'y etmekten endişe etmişlerdi. Bu âyet onların endişesini gidermektedir.
    159. İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayeti Kitap'ta açıklamamızdan sonra onları gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet etme konumunda olanlar lânet eder.(36)

    (36) Lânet etme konumunda olanların, Allah, melekler ve insanlar olduğu, bu sûrenin 161. âyeti ile, Âl-i İmran sûresinin 87. âyetinde açıklanmıştır.
    160. Ancak tövbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar (lânetlenmekten) kurtulmuşlardır. Çünkü ben onların tövbelerini kabul ederim. Zira ben tövbeleri çok kabul edenim, çok merhamet edenim.

    161. Fakat âyetlerimizi inkâr etmiş ve kâfir olarak ölmüşlere gelince, işte Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onların üstünedir.

    162. Onlar ebedî olarak lânet içinde kalırlar. Artık ne kendilerinden azap hafifletilir, ne de yüzlerine bakılır.

    163. Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır. O'ndan başka ilâh yoktur. O, Rahmân'dır, Rahîm'dir.(37)

    (37) "Rahmân" ve Rahîm" kelimelerinin anlamları için Fâtiha sûresinin ikinci âyetinin dipnotuna bakınız.
    164. Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar sağlayacak şeylerle denizde seyreden gemilerde, Allah'ın gökyüzünden indirip kendisiyle ölmüş toprağı dirilttiği yağmurda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve gökle yer arasındaki emre amade bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için deliller vardır.

    165. İnsanlar arasında Allah'ı bırakıp da O'na ortak koşanlar vardır. Onları, Allah'ı severcesine severler. Mü'minlerin Allah'a olan sevgisi daha güçlü bir sevgidir. Zulmedenler azaba uğrayacakları zaman bütün kuvvetin Allah'ın olduğunu ve Allah'ın azabının pek şiddetli olduğunu bir bilselerdi!

    166. Kendilerine uyulanlar o gün azabı görünce, kendilerine uyanlardan uzaklaşacaklar, aralarındaki bütün bağlar kopacaktır.

    167. Uyanlar şöyle derler: "Keşke dünyaya bir dönüşümüz olsaydı da onların şimdi bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşsaydık." Böylece Allah, onlara işledikleri fiilleri pişmanlık kaynağı olarak gösterir. Onlar ateşten çıkacak da değillerdir.

    168. Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helâl ve temiz olanlarından yiyin! Şeytanın izinden yürümeyin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır.

    169. O, size ancak kötülüğü, hayâsızlığı ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.

    170. Onlara, "Allah'ın indirdiğine uyun!" denildiğinde, "Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!" derler. Peki ama, ataları bir şey anlamayan, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (onların yoluna uyacaklar)?(38)

    (38) Âyette, yaptıkları işin yanlışlığına ve çirkinliğine akıl erdiremeden, atalarının inançlarını körü körüne taklid eden müşrikler kınanmaktadır.
    171. İnkâr edenleri imana çağıran (peygamber) ile inkâr edenlerin durumu, bağırıp çağırmadan başka bir şey duymayan hayvanlara seslenen (çoban) ile hayvanların durumu gibidir. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bundan dolayı anlamazlar.

    172. Ey iman edenler! Eğer siz ancak Allah'a kulluk ediyorsanız, size verdiğimiz rızıkların iyi ve temizlerinden yiyin ve Allah'a şükredin.

    173. Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur olur da, istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, ona günah yoktur. Şüphesiz, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.(39)

    (39) İslâm'da zaruretlerin mahzurları ortadan kaldırdığına en güzel delil bu âyette ifadesini bulur. Bir haramı helâl saymamak ve haddi aşmamak kaydiyle bazen zaruret miktarınca, yasak bir iş işlenebilir. Yenmesi haram olan şeyler ile ilgili olarak ayrıca bakınız: Nahl sûresi, âyet, 115.
    174. Allah'ın indirdiği kitaptan bir kısmını gizleyip onu az bir bedel ile değişenler (var ya); işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Kıyamet günü Allah, onlarla ne konuşacak, ne de onları arıtacaktır. Onlar için elem dolu bir azap vardır.(40)

    (40) Son peygamber Hz.Muhammed'in nitelik ve özellikleri Tevrat'ta belirtilmişti. Yahudi hahamları bunları gizlediler. Böylece hem kendileri, hem de kavimleri sapmış oldu. Bu değerlendirmeye göre âyette geçen kitaptan kasıt Tevrat; gizlediklerinden kasıt da Hz. Peygamberin nitelikleridir. Ancak Allah'ın kitabında yer alan herhangi bir hükmü gizlemeye yönelik her tür niyet ve teşebbüs bu kategoride değerlendirilir.
    175. İşte bunlar hidayeti verip sapıklığı, bağışlanmayı verip azabı satın alanlardır. Onlar ateşe karşı ne kadar da dayanıklıdırlar(!)

    176. Bu (azab) da, Allah'ın, Kitab'ı hak olarak indirmiş olması (ve onların bunu inkâr etmesi) sebebiyledir. Kitap konusunda anlaşmazlığa düşenler ise derin bir ayrılık içindedirler.

    177. İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir. Asıl iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah'a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.

    178. Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre karşı hür, köleye karşı köle, kadına karşı kadın kısas edilir. Ancak öldüren kimse, kardeşi (öldürülenin vârisi, velisi) tarafından affedilirse, aklın ve dinin gereklerine uygun yol izlemek ve güzellikle diyet ödemek gerekir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Bundan sonra tecavüzde bulunana elem dolu bir azap vardır.(41)

    (41) Kısas, aynıyla karşılık vermek demektir. İslâm hukukunda ise, kasten ve haksız yere bir kimsenin canına kıyma ya da bedenine veya uzvuna zarar verme suçlarını işleyen kimselerin, verdikleri zararın aynıyla cezalandırılmaları demektir. Bu âyette kısas, "cana can" kuralını ifade etmektedir. Mâide sûresinin 45. âyeti, kısasa tabi suçları topluca belirtmektedir. İlgili şahsın vazgeçmesi hâlinde, kısas diyete dönüşür. Hıristiyanlıkta adam öldürenin affedilmesi; Yahudilikte ise, mutlaka kısasa tabi tutulması esastı. İslâm, diyet uygulaması ile orta yolu getirmiş oldu.
    179. Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki (bu hükme uyarak) korunursunuz.

    180. Sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman, eğer geride bir hayır (mal) bırakmışsa, anaya, babaya ve yakın akrabaya meşru bir tarzda vasiyette bulunması -Allah'a karşı gelmekten sakınanlar üzerinde bir hak olarak- size farz kılındı.(42)

    (42) Vasiyetle ilgili bu emir, henüz mirasla ilgili kurallar açıklanmadan önce verilmişti. Amaç ise varisleri adaletsizlikten korumaktı. Daha sonra, mirasla ilgili hükümler Nisâ sûresinde açıklandı.
    181. Her kim işittikten sonra vasiyeti değiştirirse, günahı ancak onu değiştirenlerin boynunadır. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

    182. Vasiyet edenin hataya meyletmesinden ve günaha girmesinden korkan bir kimse, (tarafların) aralarını düzeltirse ona hiçbir günah yoktur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    183. Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı.

    184. Oruç, sayılı günlerdedir. Sizden kim hasta, ya da yolculukta olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Oruca gücü yetmeyenler ise bir yoksul doyumu fidye verir.(43) Bununla birlikte, gönülden kim bir iyilik yaparsa (mesela fidyeyi fazla verirse) o kendisi için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.

    (43) Ramazan orucu, ergenlik çağına ulaşmış, akıllı her müslümana farzdır. Hastalık, yolculuk, kadınlara has özel hâller gibi meşru sebeplerle Ramazan ayında oruç tutamayanlar, bu oruçları şartların elverişli olduğu başka zamanlarda kaza ederler. Mazeretsiz olarak oruç tutmayanlar, büyük günah işlemiş olurlar. Aşırı yaşlılar ya da iyileşmez hastalar, bu sebeple oruç tutamazlar ve bu oruçları kaza etmekten de ümit keserlerse, oruçsuz geçirilen her gün için bir fidye verirler. Fidye tıpkı fıtır sadakası gibi, bir fakiri bir gün doyurmak ya da bunun bedelini vermektir.
    185. (O sayılı günler), insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur'an'ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır. Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa, onu oruçla geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez. Bu da sayıyı tamamlamanız ve hidayete ulaştırmasına karşılık Allah'ı yüceltmeniz ve şükretmeniz içindir.

    186. Kullarım, beni senden sorarlarsa, (bilsinler ki), gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına cevap veririm. O hâlde, doğru yolu bulmaları için benim davetime uysunlar, bana iman etsinler.

    187. Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı.(44) Onlar, size örtüdürler, siz de onlara örtüsünüz.(45) Allah, (Ramazan gecelerinde hanımlarınıza yaklaşarak) kendinize zulmetmekte olduğunuzu bildi de tövbenizi kabul edip sizi affetti. Artık eşlerinize yaklaşın ve Allah'ın sizin için yazıp takdir etmiş olduğu şeyi arayın. Şafağın aydınlığı gecenin karanlığından ayırt edilinceye (tan yeri ağarıncaya) kadar yiyin, için. Sonra da akşama kadar orucu tam tutun. Bununla birlikte siz mescitlerde itikâfta iken eşlerinize yaklaşmayın. Bunlar, Allah'ın koyduğu sınırlardır. Bu sınırlara yaklaşmayın. Allah, kendine karşı gelmekten sakınsınlar diye, âyetlerini insanlara böylece açıklar.

    (44) Tefsir kaynaklarının aktardığına göre, orucun farz kılındığı ilk dönemlerde müslümanlar, oruç tutacakları zaman sadece güneş batımından yatsı namazını kılıncaya ya da uyuyuncaya kadar yiyip içebiliyorlar; cinsel ilişkide bulunabiliyorlardı. Kısaca imsak, yatsı namazından ya da uykuya dalınmasından itibaren başlardı. Âyette, yatsı namazından ya da uykudan sonra cinsel ilişkinin oruca engel olmadığı vurgulanmaktadır.
    (45) Âyetin bu kısmında, güçlü bir anlatım üslubu içinde, karı koca arasındaki ilişkinin tabiatı ortaya konmaktadır. Elbise ve örtü insanı nasıl soğuktan ve sıcaktan korur, kusurlarını örterse; eşler de birbirlerine karşı öyle koruyucu, kollayıcı ve bağlı olacaklardır.
    188. Aranızda birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını bile bile günaha girerek yemek için onları hâkimlere (rüşvet olarak) vermeyin.

    189. Sana, hilâlleri soruyorlar. De ki: "Onlar, insanlar ve hac için vakit ölçüleridir.(46) İyilik, evlere arkalarından girmeniz değildir. Ama iyi davranış, takva sahibi (Allah'a karşı gelmekten sakınan) insanın davranışıdır. Evlere kapılarından girin. Allah'a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz.(47)

    (46) Hz.Peygamber'e, "Hilâl niçin önce iplik gibi incecik görünüyor, sonra kalınlaşıp nihayet daire şeklini alıyor?" diye soru yöneltilmişti. Âyetin bu kısmında söz konusu soruya, ayın hareketlerinin zaman tayininde, özellikle hac, oruç ve zekât gibi ibadetlerin vakitlerinin belirlenmesinde kıstas olduğu ifade edilerek cevap verilmektedir. Aynı konuya Yûnus sûresinin 5. âyeti ile İsra sûresinin 12. âyetinde de değinilmektedir.
    (47) Cahiliye devrinde Araplar ihramlı bulundukları zaman evlerine, arka taraftan açtıkları bir delikten girerler ve bunu iyi bir davranış sayarlardı. Âyet, onların bu uygulamalarının anlamsız olduğunu, gerçek iyiliğin takva (Allah'a karşı gelmekten sakınma) esasına dayalı davranışlar olduğunu vurguluyor.
    190. Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın. Ancak aşırı gitmeyin.(48) Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.

    (48) "Aşırı gitmeyin" ifadesiyle, mecbur kalmadıkça savaşa girilmemesi, savaş kaçınılmaz hâle gelince de savaşta çocuklara, kadınlara, yaşlılara ve savaşla ilgisi olmayan diğer sivillere zarar verilmemesi, işkenceden sakınılması.. gibi hususlar kastedilmektedir.
    191. Onları nerede yakalarsanız öldürün. Sizi çıkardıkları yerden (Mekke'den) siz de onları çıkarın. Zulüm ve baskı, adam öldürmekten daha ağırdır. Yalnız, Mescid-i Haram yanında, onlar sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa (siz de onlarla savaşın) onları öldürün. Kâfirlerin cezası böyledir.

    192. Eğer onlar (savaştan ve küfürden) vazgeçerlerse, (şunu iyi bilin ki) Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    193. Hiçbir zulüm ve baskı kalmayıncaya ve din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Onlar savaşmaya son verecek olurlarsa, artık düşmanlık yalnız zalimlere karşıdır.

    194. Haram ay, haram aya karşılıktır.(49) Hürmetler (saygı gösterilmesi gereken şeyler) kısas kuralına tabidir. O hâlde kim size saldırırsa, size saldırdığı gibi siz de ona saldırın, (fakat ileri gitmeyin). Allah'a karşı gelmekten sakının ve bilin ki, Allah kendine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir.(50)

    (49) Haram ay, saygı duyulması gereken bir zaman dilimi olduğu için savaşın yasak olduğu ay demektir. Haram aylar, Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep olmak üzere dörttür. İslâm'da haram ay uygulaması kaldırılmıştır.
    (50) Bu âyette haram aylarda kendilerine savaş açılması hâlinde müslümanların da bu aylarda mukabelede bulunabilecekleri ifade edilmekte, ayrıca bu hükmü de içerecek şekilde genel kısas prensibi getirilmektedir.
    195. (Mallarınızı) Allah yolunda harcayın. Kendi kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.

    196. Haccı da, umreyi de Allah için tamamlayın. Eğer (düşman, hastalık ve benzer sebeplerle) engellenmiş olursanız artık size kolay gelen kurbanı gönderin. Bu kurban, yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. İçinizden her kim hastalanır veya başından rahatsız olur (da tıraş olmak zorunda kalır)sa fidye olarak ya oruç tutması, ya sadaka vermesi, ya da kurban kesmesi gerekir. Güvende olduğunuz zaman hacca kadar umreyle faydalanmak isteyen kimse, kolayına gelen kurbanı keser. Kurban bulamayan kimse üçü hacda, yedisi de döndüğünüz zaman (olmak üzere) tam on gün oruç tutar. Bu (durum), ailesi Mescid-i Haram civarında olmayanlar içindir. Allah'a karşı gelmekten sakının ve Allah'ın cezasının çetin olduğunu bilin.

    197. Hac (ayları), bilinen aylardır.(51) Kim o aylarda hacca başlarsa, artık ona hacda cinsel ilişki, günaha sapmak, kavga etmek yoktur. Siz ne hayır yaparsanız, Allah onu bilir. (Ahiret için) azık toplayın. Kuşkusuz, azığın en hayırlısı takva (Allah'a karşı gelmekten sakınma)dır. Ey akıl sahipleri, bana karşı gelmekten sakının.

    (51) Hac ayları, Şevval ve Zilkade ayları ile Zilhicce ayının ilk on günüdür.
    198. (Hac mevsiminde ticaret yaparak) Rabbinizin lütuf ve keremini istemekte size bir günah yoktur. Arafat'tan ayrılıp (sel gibi Müzdelife'ye) akın ettiğinizde, Meş'ar-i Haram'da Allah'ı zikredin.(52) Onu, size gösterdiği gibi zikredin. Doğrusu siz onun yol göstermesinden önce yolunu şaşırmışlardan idiniz.

    (52) Meş'ar-i Haram, Müzdelife'de bir yerdir. Müzdelife vakfesinin burada yapılması sünnettir.
    199. Sonra insanların akın ettiği yerden siz de akın edin ve Allah'tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    200. Hac ibadetinizi bitirdiğinizde, artık (cahiliye döneminde) atalarınızı andığınız gibi, hatta ondan da kuvvetli bir anışla Allah'ı anın. İnsanlardan, "Ey Rabbimiz! Bize (vereceğini) bu dünyada ver" diyenler vardır. Bunların ahirette bir nasibi yoktur.(53)

    (53) Tefsir kaynaklarında ifade edildiğine göre, İslâm'dan önce müşrikler hac işlemlerini tamamladıktan sonra Müzdelife'de oturur, atalarını anar, onlara ve kendilerine ait başarılarla öğünürlerdi. Bu âyette, müslümanlara, müşriklerin bu âdetine uymamaları ve Allah'ı çok anmaları hatırlatılmaktadır.