• 296 syf.
    ·30 günde·Beğendi·10/10
    MESNEVİDEN PEDAGOJİK TELKİNLER

    Keyifle okuduğum kitaplar arasında bu kitap. Hani çok sevdiğiniz bir çaycıda hergün içtiğiniz bir çay gibi. Az az, keyifle ama hergün. Bazı kitaplar elimde böyle uzun kalır ama maalesef bitti.
    Yazarı Doç Dr. Süleyman Doğan. Kendi dilinden bu kitap şöyle; “bu hikâyeler halkta bir karşılık bulursa pratik hayatta müyesser olur, etkili olur. Birincisi, bu hikâyeleri okuyanlar model görürler, “Bunu ben de yapabilirim, tam bana göre.” diyebilir, modelleme olur, telkin olur. İkincisi de ayna olur; yani okuduğunda, “Tam beni anlatıyor.” der, âdeta şifa bulmuş gibi bir bilgi dağarcığına ulaşmış olur.” Her ikisine de katılıyorum. Okuyarak çevremdekilere okuduklarımının model olmasını istiyorum çünkü insan olarak doğabilirsiniz ama insan olarak kalmak hüner ister, emek ister. Okuduklarımı anlamaya çalışarak da “hayatımı anlamlandırmaya” çalışıyorum. Varşova’da bir Türk marketi var buranın entelektüel, ressam bir çalışanı var. Her gittiğimde bir hikaye okurdum, çok severdi. En çok o üzülecek.
    Kitaba gelirsek; “Her bir kuş tek başına bir inciri yutamaz.” Bir serçe, inciri tek başına yutabilir mi? Parçalaması lazım. Bir leylek belki yutabilir. Onun için, hepsine anlayacağı bir lisansla, anlayacağı bir dille, kabiliyetine göre anlatır. İşte kitap herkese kendi seviyesine uygun örneklerle, hayatın kullanma kılavuzun veriyor. Kim mi istifade edemez bu kitaptan. Kibirliler. Çünkü onların başkalarından alacakları bir şey yoktur.
  • 296 syf.
    ·2 günde·7/10
    Kişisel yorumum: İskenderiye'den insan manzaraları... Yazarın yorumuysa: Çağdaş sevginin irdelenmesi... M. de Sade ile fikir birliğinde olsa da, ondan daha yumuşak üsluplu. Merakı tetikleyen bir olay örgüsü yok. Hikaye çok akıcı değil, yer yer bunalttığı oluyor ama hoş. İnsanların bir arada yaşamaya başladığı günden itibaren açıkça ya da gizli gizli sürdürdüğü ilişkilerin, inanışların İskenderiye ayağını ve yazarın çevresindeki insanların bu temadaki fikirlerini okuyoruz. #justine serinin ilk kitabı. Metinde dikkat isteyen, felsefi çıkarımlar yapılmasını bekleyen yerler olduğu için, her ay serinin bir kitabını okumaya karar verdim. =)
  • 352 syf.
    ·11 günde·Beğendi·6/10
    Bir katili insani özellikleriyle hayal edebilir misiniz? Güldüğünü, koştuğunu, derslere girdiğini...
    Peki o katilin bir çocuk olduğunu söylersek bunları hayal etmek daha imkanlı hale gelir mi?
    Kirby Matheson; lise öğrencisi ve bir katil. Bir sabah okula gitti ve silahıyla insanları öldürdü. Bir de kendini. Bunlar spoiler değil çünkü kitap bunu anlatmıyor. Kitap bölüm bölüm bize bir hikaye kurgulatıyor. Kimileri o günün öncesini, kimilerini sonrasını, kimileri o anda ki hislerini anlatıyor. Sıradan bir lise öğrencisinin nasıl bir gün birilerini öldürebilecek hale gelişini anlatıyor. Fazlaca çarpıcı gerçekliklerle.
    Kitabımız nasıldı dersek, ilginçti denebilir. Her bölümü farklı bir yazarın yazdığı bir kurguyu okumak güzeldi ancak her bölüm kısa olduğu için insan devamını istiyor. Evet kitap için yeterli boyuttaydı, bence amaç zaten bizlerde bıraktığı bu histi ama bir okur olarak daha fazla okumak istediğim bazı bölümler oldu. Kitabın bir öğrencinin nasıl katile dönüşebildiğini anlattığı yazıyor arka kapak yazısında, ben hala tatmin olmadım sanırım bitirmiş olmama rağmen. Evet kafamda bir şeyler var ama bunu mu vermek istediler bana, emin değilim. Bolca neden dedim, nasıl dedim, keşke dedim ve kitap bitti. Kaç tanesine cevap aldım tartışılır elbet ama okuduğum en ilginç kurgulardan biriydi.
  • 224 syf.
    ·Beğendi·10/10
    "İnsanlara merhamet etmeyene allah merhamet etmez."
     (hz. Muhammed, sallallahu aleyhi vessellem)

    Merhaba:) Bu Kıymetli Kitabı o kadar beğendim ki...Kemal Hoca şiirleri köşe yazıları gibi yine kalemini konuşturmuş bu eserinde. Okurken nerdeyse altını çizmedigim cümle kalmadı ve üzerinde oldukça düşündüm kendilerine teşekkür etmeyi borç bilirim.

    Düşündüğüm zaman rahmet'ten tureyen, 'korumak, kollamak' gudusunu cagristiran, insani duygularin en yucelerinden ama, asina bozuna cekile cekile canina okunmus iyi niyetlerden biri olarak görüyorum bu duyguyu. yazik edilmistir kendilerine dogrusu..Her insana lazımdır.
    Bir gün kendisinin de ihtiyacı olur diye değil; kendine "ben insanım" diyebilmek için.
    utanmadan..
    acımakla karıştırılandır aynı zamanda. merhamette kişi kendisi söz konusu olay veya kişi ile ilişkindirir ve o yüzden merhamet ılıktır. merhamet sızlar,için için .....
    acımak ise soğuktur, kişi acıdığı kişiye bakar ve söz konusu olayın kendi başına gelmemesi ve hatta söz konusu olayın varlığını unutmak için olayı veya kişiyi geçiştirmeye çalışır.

    merhamet kimi zaman sessizdir, kişiseldir, içinizde yaşarsınız. karşınızdakinin haberi bile olmaz. acımak ise bağırır, bakışlarınızda sözlerinizde. karşınızdaki insan bilir sizin o olayla ilgisiz olduğunuz için üstün olduğunu. acımak üstünlük kurmaktır.

    Merhamet... İnsanlara merhameti öğretmek, insandaki kötülük iktidarını döve döve pekiştirmek yerine; hohlaya hohlaya yumuşatmak. Merhamet... Hava gibi, su gibi muhtaç olduğumuz iksir. Baş aşağı bir cemiyeti, baş yukarı edecek bir kudret."
    - üstad Necip Fazıl, Reis Bey

    Adalet, merhamet ve emniyet; insanın vazgeçilmez arayışları arasındadır hiç şüphesiz. Bu üçünden biri bile eksik olsa mekan da zaman da huzursuz olur, yaşam huzursuz bir döngüye hapsolur. Bir şehirde, bir evde yahut iş yerinde bile insan bu üçlüyü görmek, yaşamak ve sık sık tatmak ister. Eksiklik, yeni arayışları, dolayısıyla yer değiştirmeyi, bu da türlü sıkıntıları beraberinde getirir. Esasında adalet de emniyet de kökünü merhamette bulur. Merhametin olmadığı yerde adaletten ve emniyetten söz etmek mümkün olamaz. Merhamet insanın hem görmesi hem de göstermesi gereken, ruhun temel ihtiyaçlarından biridir. Uzun süre bu ihtiyaç giderilmediğinde vicdansızlıkla beraber insanî hasletlerin kaybolmasına sebebiyet verecek türlü duygular meydana çıkar. Merhamet duygusunu erken edinenle geç edinen arasında türlü farklılıklar vardır, bilhassa çocuklara çok erken dönemde aşılanması gereken fakat dengesinin de iyi biçimde korunması gereken bir duygudur. 

    Şüphesiz merhamet 'daha da insan' yapar insanı. Stefan Zweig, Merhamet adlı kitabında iki çeşit merhametten söz eder. "Zayıf, duygusal olanı, bir yabancının ıstırabı karşısında kalbin duyduğu üzücü sarsıntıdan bir ân önce kurtulmak için gösterdiği sabırsızlıktır. Böyle bir merhamet acıyı paylaşmaz, ruhun yabancı bir acıya karşı kendini savunma içgüdüsüdür sadece. Asıl değerli olanı, duygusallıktan uzak, ama, yaratıcı merhamettir; ne istediğini bilir, sabırla acıyı paylaşarak, gücünün son damlasına kadar, hatta gücünün de ötesinde her şeye katlanmaya kararlıdır." der. Aslında merhamet varsa, katlanmaktan söz etmek pek mümkün değildir çünkü merhamet öteki'yi anlamayı kolaylaştırır. Dünyadaki her şey anlamak, anlatmak ve anlaşmak üçgeniyle değer kazanır. Anlamadan anlatmak, anlatmadan da anlaşmak mümkün değildir. Merhamet bu köprünün kurulmasında temel harçtır. Schopenhauer'a göre ahlak'ın temeli olan merhametin tanımlamasını bana kalırsa en iyi yapan isim Thomas Wolfe'tur: "Merhamet, öteki hislerin hepsinden daha fazla, sonradan elde edilmiş bir histir. Çocukta merhamet yoktur. Merhamet, insanın hafızasının, tecrübelerinin meyvesi, hayat acıları ve talihsizliklerinin ürünüdür."
    Kemal hoca bu kitabı babası Nuri Sayar'a ithaf etmiş ve bu sebeple dört bölümden oluşan kitabın bölümlerden evvelki kısmını Babam İçin" diyerek ayırmış. Bu bölüm acının taze olduğu zamanlarda yazılmış. Özellikle şu satırlar okuyucunun dimağını çözecek ağırlıkta: "Babalarımızın ölümü biraz da bizim ölümümüzdür. Hayat şu an bana çok boş ve beyhude görünüyor. Şu an her şeyimi babamla geçirilecek fazladan bir zaman için bağışlayabilirdim. Demek ki, maddî olan manevî olanı satın alamıyor. Demek ki, hayatın özünü maddî olanla değiş tokuş edilemeyen değerler oluşturuyor."

    Kitabın ilk bölümünde kalbin sebepleri irdeleniyor. Güzellik, hayal, gerçek, bellek, hayret, ümit, iyimserlik, acımak, bağışlamak, sessizlik, merhamet gibi konular; toplumun dertleriyle beraber hem tahlil ediliyor hem de çözüm önerileri sunuluyor: "Giderek hızlanan dünyada dinlemek sanatı kayboluyor. Başkasını işitmek yeteneği köreliyor. Dosta varmak, dost için orada olmak erdemi kayıplara karışıyor. İnsanların ihtiyaçlarını, onların hikâyelerini dinlemeden bilemeyiz. Bir insana kulak kesilmeden, onun da saygın bir varlığı olduğunu, yaşadıklarının sahiciliğini, öyküsünün yürek yakıcılığını keşfedemeyiz."

    İkinci bölümde aşklar ve melekler Kemal Sayar Hoca tarafından yorumlanıyor. Günümüzde bedene indirgenen, ruhun varlığını hiçe sayan modern aşk ve modern âşıklar, şüphesiz aşkın kadrini kıymetini de yok ediyor. Aşk gibi kudretli ve kutsal olan bir duygu; hızın, teknolojinin, gürültünün karşısında eriyor. "Aşk yaralar. Ama asıl olan, büyük şair gibi, 'aşk derdiyle hoşem / el çek ilacımdan tabip' diyebilmektir. Bu yaranın merhemi tabiplerde değildir. Ancak aşk, aşkı iyileştirebilir" diyor aynı zamanda bir doktor olan Kemal Hocam.

    Bir hıçkırık, denmiş üçüncü bölümün adına. Hikâyesi büyük. Gönül, gam, modern kibir, mağlubiyet, hastalar ve doktorlar, tıbbın namusu, mucize, masumiyet, ev, deniz gibi tabiri caizse sırlı mevzular bu sayfaları dolduruyor. Özellikle modern tıbbın hastayı müşteri gibi görmesi, doktorların birer patrona dönüşmesi neticesinde çarenin yanlış yerlerde aranır hâle gelmesi, şüphesiz şifadan uzak bir toplum olma yolunda bizi 'çaresiz' bırakıyor: "Her sıkıntıya tıbbın bir çare bulması isteniyor. Sağlık için duyulan kuvvetli iştiyak, ilaç endüstrisini bütün endüstriler içinde en kârlılarından birisi kılıyor. Oysa her başarının ardında bir de hüzünlü hikâye var. Bu hikâyelerin ortak teması ise şu: bir ticaret olarak tıp. Temel strateji hastalara bakım sağlamak değil, müşterilere mal satmak."

    Artık ne masumiyetimiz kaldı ne ahlakî ölçülerimiz. Şüphesiz bu ilişkilerimizi ve uğraşılarımızı da değiştirdi. Fesat ve ölçüsüzlük bu çağın "gerekliliği" oluverdi. "Türkiye'de hayat masumiyetini yitiriyor. Masumiyetin boşalttığı yeri, fesat dolduruyor. İnsana inançsızlık, hayata inançsızlık. İtimadın kalmadığı bir çağda herkes bir diğerinden fesat bekliyor" diyor Kemal hoca ve şunları ekliyor: "Şarkılarımız da değişti elbette, masumiyetin yerini ölçüsüzlük ve itiş kakış almakta gecikmedi. Sevgilisine naz yapan, ona siz diye hitap eden, saygı ve hürmetini karşılıklı olarak sürdüren masum âşıkların öyküsü yok artık şarkılarımızda, 'Pantolonunu çok sevdim / çıkar onu bebeğim' veya 'Allah belanı versin' diyen egomanyaklar var. McDünya gençliği öyle naz, kur, sevdiği için beklemek nedir bilmiyor; aksiyon direkt, çıkar onu bebeğim! Diplerde bir yerde masum bir Türkiye'nin hâlâ soluk alıp verdiğini hissetmek için, lütfen kalbinizin ve radyonuzun alıcılarıyla oynayınız."

    Goethe'nin ölürken söylediği rivayet edilen "Biraz daha ışık", son bölümün başlığı. Bu bölümde hırs, koloniyalizm, saldırganlık, kibir, büyüklenme, korku ve itaat gibi konular yer alıyor. Kemal hoca "Bazen insanın kuvveti hayır diyebilmesindedir" diyerek korkunun her çağda despotların ekmek teknesi olduğunu belirtiyor. Buna rağmen sürüden ayrılmaktansa ahlâkın genel kaidelerini görmezden gelmeyi tercih eden insanların Karamazov Kardeşler'in Büyük Engisizyoncusunu hatırlattığı söyler. Dostoyevski şöyle yazmıştı büyük romanında: "İnsanlar yalnızca tartışılmaz olana tapınmak isterler. Bu öylesine tartışılmaz bir şey olmalıdır ki, tüm insanlar bir anda hep birlikte tapınmaya karar vermelidir. Çünkü bu sefil yaratıkların temel kaygısı, benim ya da diğer birinin tapınabileceği bir şey değil, herkesin inanacağı ve tapınacağı bir şey bulmaktır. Burada, mutlak anlamda zorunlu olan şey şudur: Tapınma hep birlikte yapılmalıdır."

    Bide unutmadan geçemiyecem merhamet hakkinda boyle buyurdu zerdustte söyle geçiyordu;

    dertliyi istirap cekerken gordugumde, duydugu utanc utandirdi beni zira ve yardima yeltendigimde ona, fena incittim gururunu.

    buyuk yukumlulukler, kisinin minnet duymasini temin etmez, bilakis kindar yapar; ve unutulmazsa eger kucuk iyilik, kemirgen bir kurt olur cikar.

    "nazli olun kabul ederken! lutuf yerine gecsin boylece kabul edisiniz!" - bunu tavsiye ederim, hediye edecek bir seyi olmayanlara.
    ve biz, en cok haksizligi, aleyhimizde davranana degil, bizi hic alakadar etmeyene karsi yapariz.

    ve eger mustarip bir dostun varsa, istirahat yatagi ol istirabina; sert bir yatak ol ama, asker yatagi: en cok bu sekilde faydali olursun ona.
    Bir hayalimizin, düşümüzün, kendimize ve karşımızdakine saygımızın, anlayışımız olabilmesi için merhamete ihtiyacımız var. Bu kitap merhametle yeniden tanışmamızı teklif ediyor.

    Yazımın çoğunu müfid dergisinde bu konu üzerinden yazılan bir deneme etki etmiştir.Allah razı olsun.

    MUTLAKA KITABI OKUYUN OKUTUN EFENDIM..
    iyi okumalar:)
  • 216 syf.
    ·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Gerçekten her kitabından ayrı bir haz aldığım bir yazar Steinbeck. Bildiğim kadarıyla yazarın ikinci kitabı.Kitapta on iki ana hikaye ve bir son kapanış kısmı diyebileceğim kısım var. Cennet çayırı maceraları anlatılmış kısa kısa. Kitabı okudukça ve çiftlik sakinleri ile tanıştıkça siz de onlardan biri gibi oluyorsunuz. Gerek doğa, gerekse insan tasvirlerini okurken gözünüzde öyle bir canlanıyor ki bir süre sonra kendinizi bu güzel vadide hissediyorsunuz.Hemen her kitabında karşımıza çıkan üslup bu kitapta da karşımızda. Mekan ve doğa tasviri elbette bu kitapta geçtiği yer itibariyle daha fazla. Herkese ayrı bir karakter çizmesi, geçmişinden başlayarak bugününe gelmesi ve bilinmez bir gelecekle bırakması hikayelerin temel özelliği. Yine geneli çiftçilikle uğraşan insanlar var ki yazarın kendi çocukluğu da benzer ortamlarda geçmiş zaten.Benim için çok güzel bir yolculuktu ‘Cennet Çayırı’. İz bırakanlardan biri oldu. Kesinlikle okumanızı tavsiye ediyorum.Kitaplarla ve sevgiyle kalın..
  • 624 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Yıllar önce henüz küçük bir fangirl iken yazar için şöyle bir cümle kurmuştum. "İçten bir anlatım, ruhunuza kadar işleyen bir kurgu eşittir, Brenda Joyce!" Bence doğru bir cümle kurmuştum. Hâlâ da aynı şeyi düşünürüm. İlk okuduğum zamanki hayranlığı ve etkilenmeyi yıllar sonra da yaşatabiliyorsa o yazar gerçekten iyi yazmıştır. Kitabın kurgusu, anlatılan hikaye, karakterler öyle beni içine çekti ki aklıma gelen her sahnede kalbim burulur. Savaşın ne kadar yersiz olduğunu, tahribatının güçlü olduğunu, her koşulda en büyük zararı sivillerin masumların yaşadığını bir kere daha satır aralarında gizlenenlerde görebiliyorsunuz.

    Devlin O'Neill...
    Sen, anlatılmayıp yaşanacak bir adamsın.
    Yaşadıkları çok can yakacak şeyler, yaşattıkları ise sinirden saç baş yolduracak şeyler. Bir ikilem arasında kalıyorsunuz okurken. Bir yanda hak verir evet böyle hisseder insan derken burnunun dikine gitmesi ve karşında olan kişiye acımadan yaşattıkları ile delirip elime geçse de boğsam dedirtirken öyle bir uçuruma sürüklüyor.

    Kitabın konusuna gelirsem; başlangıcı epey gönül yakan bir hikaye. İngiliz askerleri İrlanda topraklarını işgal etmektedirler. Devlin'in babası da korkusuz bir adam, hem ailesini hem vatan toprağını korumak adına savaşa katılır. Devlin ise on yaşında ya var ya yok, çocuk daha.. Kırmızı ceketli subay Hughes, ailesinin gözü önünde Devlin'in babasının katleder. Bir çocuk için bu büyük bir yıkım. Ruhunda tamiri olmaz hasarlar veren büyük bir olay.. İşte o zamandan beri kalbini beynini ele geçiren intikam duygusu ile kavrulan bir adam halini alır Devlin O'Neill.

    Yaşadığı bu travma sonrası hayatı tamamen değişmiştir. Devlin, artık Hughes'ın tükenip yok olmasını sağlamak için kurulmuş bir inkitamdan ibarettir. Tabi ezberlerini bozacak hiç aklına gelmeyen düşünmediği biri çıkar.

    Virginia Hughes, masum ve saf ama bir o kadar da çetin ceviz. Zeki güçlü, o kadar benimseyip sevdim ki Virginia hakkında neler söylesem bilemiyorum. Ailesinden geriye kalan evini ayakta tutmak için verdiği hayat mücadelesi var. Bunun için amcasından yardım istemek için yola koyulur. Eh aklına gelmeyen de o esnada başına gelir. Gemisinin kaza yapması bir yana bir de alıkonulmuştur. Sonrası ise kitapta.

    Öyle yerler vardı ki gözlerim dola dola okudum. Devlin'in çileden çıkıp Virginia için endişelendiği sahnelerde buruk gülümseme ile baktım kitaba. Aşkı, tutkuyu, pişmanlığı, kaybetme korkusunu yazar öyle işlemiş ki kitabı bitirince boğazda düğüm oluşturuyor. Hâlâ yazar ile tanışmamış, okumak için bekleten bekleyen varsa ve bu türü seviyorsanız bir şans verin ve daha fazla beklemeyin okuyun.

    Şiddetle tavsiye ediyorum..
  • 432 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Bir ev düşünün; yoksulluğun şiddetle içi içe olduğu, kız çocuğun sevilmediği, istenmediği, her türlü melanetin kız çocuğundan geldiğine inanıldığı, dayağın, hakaretin hiç eksik olmadığı…. Kocası tarafından her fırsatta dayak atılan ve ceza olarak kümese kapatılan bir anne ve bu evde abisinin küçük küçük korumaları ile yaşam mücadelesi veren MELEK… Bir komutanın yardımıyla bu sarmaldan çekip çıkarılan, yetimhanede büyüdükten sonra öğretmen olan, yaşadığı travmaların neticesinde oluşan korkularını, iletişim problemlerini, asosyal kişiliğini evinden yurdundan çok uzaklara kaçarak bir nebze olsun hafifleten, buna karşın içinde eksik kalan sevginin, şefkatin her damlasını öğrencilerine aktaran öğretmen BAHAR…
    Farklı iki kişi hakkında değil tabii ki roman, yaşadığı korkunç olaylar neticesinde mecburen ismini değiştiren Melek’in hikayesi bu… Hikaye diyorum ama konusu hiç de hikaye değil aslında. Çevremizde çok sık gördüğümüz, maalesef ki ülkemizin gerçeği olmuş kanayan bir yara.. Bütün dünyada da en yaygın insan hakkı ihlalleri arasında yer alan kadına yönelik şiddet…. Ülkemizde her 3 kadından 1’i evde kocasının ya da sevgilisinin fiziksel şiddetine maruz kalıyor.. Çoğunlukla bu hikayelerin sonu hüsranla bitiyor ama neyse ki yazarımız, sevgiye, dostluğa, içtenliğe ihtiyacımız olduğu bu günlerde romanın sonunu mutlu bitirmiş. Kitabın konusunu pek anlatmak istemedim ama Melek sonunda aradığı yakışıklısına kavuşuyor, en büyük hayalini kocası sayesinde gerçekleştiriyor. Anlatmayayım ki merak edin…
    Kitabın sade dille, akıcı yazılmış olması, yan kahramanlara ait çok detaya girmesi, konunun kahramanından hiç uzaklaşmaması keyifle okumanızı sağlıyor. Kitabı okurken kendinizi o sahil kasabasında, zaman zaman hüzün, zaman zaman aşk duygu fırtınalarının içinde bulacak, o sıcak dünyanın içinde kendinizi kaybedeceksiniz.
    Bir anne, bir kadın olan Aynil Beylik Değişmez hanımefendinin kitabının; ülkemizde, kadınların ve çocukların yalnızca kahkaha seslerinin yankılandığı günler için bir ışık ve bu yolda onların sesi olmasını umuyorum.
    **Sen bana yeniden şarkılar söyletensin. ……. Gözlerinde var olan, hayat bulan beni, senden alma…..**