• Bölüm: 1 -->> #38482321

    Bölüm: 2

    “Bilmiyorum” dedi Tiko. Hem ne önemi olabilir ki, sence de öyle değil mi? Etrafımıza baktığımızda herkes aynı. Yoko’nun olmaması beni ilgilendirmiyor artık. Ölenle ölemem ya. Dışarıya bir baksana (gözlerini yana doğru çevirdi ve etrafı süzdü) herkes birbirine benziyor. Kırmızı ruj, sarı saçlar, kırmızı paltolar, çizmeler… Herkes aynı, sadece renkler değişiyor, herkes bir maskenin altında. Kimseyi gerçekten tanımıyoruz, tanımadığımız insanların yokluğunu hissetmiyoruz da. Bak ben nasılda daha iyiyim, görüyorsun değil mi, Mono?

    Kendini yalanlarınla kandırmış, yalanlarına inandırmışsın, akıl sağlığın yerinde mi senin Tanrı aşkına? İnsanlığı nasıl bu kadar basitleştirebiliyorsun? Her formun kendine özgü bir yaşamı, bir önemi var. Hiçbir şey yapmayarak bile dünyanın dengesini bozabiliriz, attığımız bir adım bile bir başkasının hareketini tetikler. Senin bu umursamaz ve harap halin bile bir şeyleri tetikler. Sana sinirlenip sokağa çıktığım anda, birisini ölesiye dövebilir, yasak olan her şeyi yapabilirim. Sırf sen canımı sıktın diye anlıyor musun, Tiko? Canının her istediğini her an yapamazsın, yapman gereken bir şeyi de yapmamazlık edemezsin. Kahrolası dünyanın içinde toplu iğne kadar yer kaplıyorsun, kalkmış yalanlarınla dünyaya kafa mı tutuyorsun? Yoko’nun başına gelenleri hazmedememiş olman, onun üzerinden böyle şeyler söyleyebileceğin anlamına gelmez! Daha dikkatli olmalısın!

    Mono, senin sorunun hayatı fazla ciddiye alman, benim sorunum ise çoktan kaybetmiş olmam. Kaybedebileceğim kadarını kaybettim. Daha başıma ne gelebilir ki?

    Başına neyin gelip gelmeyeceğinden çok, karşı caddeye baktığında ne görüyorsun, bana onu söyler misin?

    Işıldayan, neon ışıklı tabeladan mı bahsediyorsun?

    Hayır, hayır daha dikkatli bak. Kaybettiğin bir şeyler var orada ve bir başkası bulmuşa benziyor.

    Yapma bunu. Hayır, yapma. Dayanamayacağımı biliyorsun ve bununla yüzleşemem. Bana ne gördüğümü mü soruyorsun seni lanet olasıca! İki insan görüyorum, hayatlarında bulabilecekleri en iyi şeyi bulmuş olan iki insan! Birbirlerine ne güzel sarılıyorlar değil mi, nasıl da masumlar… Her şeyin bir sonu var, sonu olan şeylerin önemi yoktur, Mono. Tıpkı benim başıma gelmiş olan cehennem gazabı gibi. Yanıyorum derin kuyularda, kor alevin içinde, elimi uzatıyorum ama tutamıyorum, acıdan kıvranıyorum, her gece onu görüyorum, kurtar beni diyor, yalvarıyor ama ulaşamıyorum, her gün sırılsıklam yataktan kalkıyorum! Bunları seninle paylaşmıyorum diye ben umursamaz, ahmak ve unutmuş mu oluyorum, Mono!

    Sen bir insansın, işte şimdi bunu hatırladın, acıyı hisset. Öfkeni bastırma, onunla yüzleş. İnsanların sana yapmış olduğu şeyi unutma, onları görmezden gelme. Halının altına süpürdüğün her pislik, bir gün dağ olup seni boğacak, kendi pisliğinde yok olacaksın, öleceksin ve kimse seni duymayacak. Hayatın bir önemi olmayabilir ama yaşadığın sürece senin bu dünyadan silinmene izin vermeyeceğim. Seni de kaybedemem Tiko, hayır kaybedemem. Yoko’ya yapılanların bedelini ödeteceğiz. Bu toplum itaatkar bir halde, sürü gibi her denileni yapıyor olabilir, elimizde bir şans var ve bunu kullanacağız. Boyun eğmeyecek, direnişe geçeceğiz. Anlıyor musun beni, Tiko? Direnişe geçeceğiz! Bu “Yıkık Ülke”yi yeniden inşa edeceğiz! Bunu birlikte başaracağız!

    Hiçbir gücün olmadan kurduğun bu hayale gerçekten inanıyor musun?

    Her şeyi yok edebilirler, kitapları yakabilir, insanları kontrol altına aldıklarını düşünebilirler! Yalnız, insanın ruhunu öldüremezler, Tiko! Ruh ölmez, bir yerlerde gizlidir, harekete geçmeyi bekliyordur! Milyonlarca Ruhu harekete geçirdiğimizi düşünsene? Kim durabilir bunun arkasında? Beş ayaklı Dogsiler mi, yoksa şekil değiştiren Gupiler mi? Hepsini ezip geçeceğiz!

    Sistem çökmüş ve kokuşmuş; yalanlarını yüzlerine vuracağız, geçmişin ruhunu meydana çıkarıp, adaleti getireceğiz, karanlığı aydınlık ile ezeceğiz Tiko, hepsini cehennemin en dibine göndereceğiz! Şimdi; benimle misin, değil misin?

    Seni hayalperest kaçık, hepimizi öldürteceksin! Okuma demiştim sana o kitapları, “BizBiliriz” departmanı boşuna buz ateşinde yakmadı o kitapları. Alev bile almadılar, hepsi aniden kül oldu. Hala sen de birkaç tane var biliyorum, dahasının olduğuna da şüphem yok!

    Benimle misin, değil misin Tiko, sadece bu soruma cevap ver!

    Ne diyebilirim ki? Seninleyin! Ne zaman başlıyoruz?

    *

    Devam edecek… (Toplam 10 Bölüm)
  • Birtakım adamlar hem milliyetçiliğin virüs olduğundan bahsediyorlar hem de Rumeli’den gelenlere bîmanâ ve akılsızca imalarda bulunuyorlar. Basının bazı sütunlarında laf edenler, Rumeli’den gelenler yerine Suriyeliyi tercih ediyor görünenler var. Türk basınının sicilindeki pozisyonları belli. Sözde Müslüman mürşidi görünmelerine rağmen milli şairimiz Mehmed Âkif’e bile dil uzatacak kadar şaşkınlar. Ondaki irfan ve bilgiden habersiz echel alayı.

    BASINDAKİ makaleleri okumaya başladığım zaman dehşet içinde kaldım. Birtakım adamlar hem milliyetçiliğin virüs olduğundan bahsediyorlar hem de Rumeli’den gelenlere bîmanâ ve akılsızca imalarda bulunuyorlar. Şunu hemen peşinen söyleyeyim: Rumeli’den son gelen muhacirler kendileri de gelmedi. Mücrim ve kıt akıllı Todor Jivkov ekibinin aklınca Bulgarlaştırma kampanyasından sonra 1989’da sınır kapımızın önüne konuluverdiler. Sayıları 350 bindi. O günlerde de birtakım densizler konuşuyordu, “Bu gelenleri ne yapacağız? İçleri ajan dolu” diye. Rumeli Türkiye’si nedir, Osmanlı İmparatorluğu nerede kuruldu? O boş toprakların nüfusunu dolduran Orta Anadolu sürgünleri ne? Anlat ki anlayan çıkarsa...

    KURTULAMAZSIN

    Türklerin üzerinde büyük bir tarihi yük vardır. Üstelik bunu yurtdışında yaşayanlar daha iyi bilirler, her köşede bihaber Türk’ün olur olmaz adamlar tarafından sorguya çekilmesi şeklinde de tezahür eder. Hiç de milliyetçilikle alakası olmayan bazı arkadaşlarımız ABD’ye göçtükten 40 yıl sonra beni konferanslara çağırmaya başladılar. Hiçbirine gidemedim. “Şu şu eserleri bastırıp okuyun” dedim. Okudular mı okumadılar mı bilmiyorum. Geçen sene Chicago ve Los Angeles’taki konferans turunda gördüm ki ABD’ye göçmekle ve Amerikalılığı benimsemekle bu Türklüğün yükünden kurtulamıyorsun.

    ‘AHMAK’ DERLER

    Anadolu’da, öteden beri gelen göçmenlerle rekabet, istenmeyen misafir havası vardır ama şunu da söyleyelim, bizim buralardan Yunanistan’a göç edenlere göre ister Anadolu Rum’u, ister İstanbul Rum’u ve tabii Karamanlı Hıristiyan Türkler (Karaman Rumları) kadar sıkıntı çekmedikleri de bir gerçektir. Şimdi yeniden bu “muhacir” lafı piyasaya çıktı. Hiç kimsenin Avusturya’da Südet Almanlarına veya Hırvatistan’dan gelip yerleşen etnik Avusturya Almanlarına dil uzattığını görmedim. Böylesine herkes “ahmak” diye bakar. Ama burada zaman zaman ya kahve konuşmalarında ve de şimdi olduğu gibi basının bazı sütunlarında laf edenler, Rumeli’den gelenler yerine Suriyeliyi tercih ediyor görünenler var. Türk basınının sicilindeki pozisyonları belli. Sözde Müslüman mürşidi görünmelerine rağmen milli şairimiz Mehmed Âkif’e bile dil uzatacak kadar şaşkınlar. Ondaki irfan ve bilgiden habersiz echel alayı. Mühim değil. Ayrım galiba kayboldu zannedilen etnik duygulardan ileri geliyor.

    YÜZ GÜLDÜRDÜLER

    Yukarıda sözünü ettiğim ve bunlar da nereden çıktı denen Bulgaristan Türk’ü geldi, yüzümüz güldü. Önce kendi mesleğimden başlayayım. Her sene yaptığım genel kültür imtihanlarında en mükemmel notları Bulgaristan’dan gelenler alıyordu. Türkçeleri de düzgündü, Rusça ve Bulgarcanın dışında İngilizce veya Fransızcayı bilenler vardı. Hele talebenin birini iki kürsü asistan olarak istemişti. Yazlık tatil için on binlerin yığıldığı kasabalarda iyi marangoz, elektrik tesisatçısı, hastanelerde sağlık memuru ve hemşire bir lüks addedilirken bu ara meslekler bile onların sayesinde doldu. Türkiye’ye Rumeli Türk’ünün getirdiği tarımsal alandaki katkılar, Bursa’da sanayi kurulurken ehliyetli usta ve işçilerin çıkışı İkinci Cihan Harbi’nden sonraki göçlere bağlıdır. İtildikleri Bulgaristan’da ise o yıllarda görülmemiş sıkıntılar başladı. İspanya Yahudileri ve Müslümanları atınca ne çektiyse Fransa’nın en akılı evlatlarını yani Protestanlarını, Nantes Fermanı’nın (13 Nisan 1598) 14. Louis devrinde kaldırılmasından sonra Prusya’ya kaptırması böyledir. Bu sosyal kanun hep böyle işler.

    RUMELİ’DEKİ ANAVATAN

    Muhacir denen kitleler imparatorluğun ana unsurudur. Eğer imparatorluk Balkanlar’da kurulup sağlam bir Anadolu nüfusunu oraya yerleştirmese, Anadolu Türklüğü daha Emir Timur istilasından sonra ortadan kalkardı. 15. yüzyılda Osmanlı kendini Fetret Devri’nden sonra restore ettiyse bu Rumeli sayesindedir. 1912-13 Balkan Harbi’nde malum sebeplerle Rumeli elimizden çıktı. Bizler Balkan Savaşı’nda imparatorluğu değil Rumeli’deki anavatanı kaybettik. Bunun etkisi olumlu ve olumsuz olarak nesiller boyu sürdü. Yeni cumhuriyetin kuruluşu ve ideolojisinde elbette ki Balkanlılar hâkim unsurdur. Hiç istatistiklere bakıyor muyuz? Daha doğrusu tespit ettik mi? Birinci Cihan Harbi’nde ve İstiklal Savaşı sırasında MM grubunda ve Teşkilat-ı Mahsusa’daki üyelerin çoğu, fedailer neredendir? Ordu saflarındaki sayılara dikkat ettiniz mi?

    BU ÇİLE MECBURİDİR

    Geçen sene Gelibolu saha komutanımız yeni bulunan mezarlardaki Rumelili delikanlıların isimlerini veriyordu. Anadolu da bütün gücüyle imparatorluk için savaştı, herkes gibi ve son anda yük onun üstünde olduğu için belki de diğerlerinden fazla ama Türkler hiçbir zaman Türkiye’yi rahatlıkla elde edemediler. Zaten ettirmezlerdi. Bu toprağın üyesi olan insanlar bu zorlu çileyi çekmek zorundadır. Büyükelçi Zeki Kuneralp’in eşini kaybettiği Madrid faciasından sonra görevine devam ederek yerinde kalması bütün İspanya’da bir saygı uyandırmıştı. Hizmeti bitip Türkiye’ye geri dönerken büyük bir törenle uğurlandı ve orada dercettiği cümle bir yafta olmalıdır: “Türk olmak çok pahalıdır ama bir imtiyazdır.” Elbette ki Suriyeliler içinde Türkiye’ye intibak edenler var. Hatay Valimizden Türkiye erkek ayakkabısı sektöründeki patlamanın Suriyelerin sayesinde olduğunu dinledik. Gaziantep Sanayi Odası’dan bir beyefendinin “İşimiz iyi, 35 kâğıda işçi var”(!) dediğini de hatırlıyorum. Şirket kuranlar, çalışanlar var. Herkes bir değil ama maalesef asayişe dikkat etmeyen, hiç değilse şu an burada misafir olduğunu unutanlar da çok. Bunu ne Osmanlı İmparatorluğu’nun bitiminde gelen Rumelililerde ne de İkinci Cihan Harbi’nden sonra gelenlerde görürüz. Ülkenin bazı yerleri bazı zamanlarda askerlik yapamaz. Rusya, Cihan Harbi’nin başında Sarıkamış’taki faciadan sonra Doğu Karadeniz bölgesini kolayca istila etti. Buradaki nüfusun istisnalar dışında ahz-ı askerle orduya alınması mümkün değildi. Girit’te, Balkanlar’da yerli Hıristiyan nüfusla çatışan, çarpışan insanların bazısı Balkan Harbi’nden hemen sonra geldiler, askere de gittiler. Bazıları da maalesef Cumhuriyet’ten sonra mübadeleyle gelebildiler. Uzun bir sulh devri yaşıyoruz ama güney sınırımızda herkes askerlik yapıyor.

    ABARTMA, DIŞLAMA

    Suriye nüfusunun kalitesini çok abartmaya gerek yok. Hiç şüphesiz ki dışlamaya da gerek yok. Biz farklı toplumların insanıyız. Ezbere konuşmayalım. Topluma intibak sadece bir tarafın fedakârlığıyla değil herkesin uyumuyla sağlanır. Bazı toplumlar muhacerette yaşarken uyum gayreti içinde değil, bazılarının da muhatabını yönlendirme kabiliyeti yok. Türkiye’de muhacir Suriyelilerin ve yerli halkın bu kalıba uyduğu gerçek.
  • Olan olmuştur olacak olan da olmuştur..

    ..saat kurarak güne başlayanların hikayeleri…

    Çaresiz insanlar son bir umut olarak son bir kurtulma arzusuyla toprağın altına girer gibi, karanlıkta bir okyanusun sularına dalar gibi gözlerini kapatırlar. Gözlerini kapamak çocukluktan kalma ilkel bir savunma silahıdır; hiçbir sorunu çözmez, sadece sen görmeden olup biter her şey, bu da iyi bir şeydir.

    Kendi evinde yabancılık hissetmek artık iflah olmamak demektir; bu keskin bir düşüşün bir işaretidir, herhangi bir müdahalenin, yardımın sonuçsuz kalacağının da. Bir an bile olsa, ‘’burası neresi, hangi oda nerede, ben neredeyim? ‘’ şaşkınlığına düşmek yüksek düzeyli bir tehlike işareti olarak kabul edilmelidir.

    Kapıya doğru yürürken içimden geçen onca makul sebeple teselli ararken hiçbirinin doğru olmadığını içimin en derinlerinden biliyordum. Kötülüğün ayak seslerini metafizik gerilimini, kalp çarpıntısını fark edebiliyorum. Bazı insanlara bahşedilmiş bir mucize bu. Kötülüğün ayak seslerini tanımak. Mucize değil de buna lanet diyebiliriz; kötülüğün kalp çarpıntısını bile fark edebildiğin halde ortaya çıkmasına engel olamamak mucize değil olsa olsa lanettir.

    Yürüdüğün yolun ışıklandırılmış olması, gideceğin yolun aydınlık olması anlamına gelmez.

    Hakikatin bir kere yara açtığı adama bundan sonra ne tabipler ne de mal mülk dünya çare olur.

    Giden bir kadının bir adamın kalbinden götürdüğünü bütün dünya bir araya gelse yerine koyamaz.

    Tek bir hakkım olacaksa kaybolarak var olmanın sırrını bulabilmiş olmayı dilerdim. O sırrı bulduktan sonra dilimi kesip kimselere söylememeyi, parmaklarımı bir bir kesip hiçbir yerlere yazmamayı gözlerimi oyup buna dair hiçbir imada bulunmamayı isterdim. Kaybolarak var olmayı.

    Ben bu şehri susarak yaşama bilgeliğine eriştim. Bu şehri susarak yaşayan mutsuz azınlığa dahil olmaktan hiç gocumuyorum. Gece ateşler içinde, kimsesizlikten kıvranırken kelimeler döküldü.

    Etrafımdaki herkes yalnızlığımı haksızlığıma delil olarak gösteriyor; oysa yalnızlığım yürüdüğüm yolun zorluğundan kaynaklanıyor.

    Sokakta ille de bir şey olur. Biz, bir şeylerin ansızın olabildiği yere sokak diyoruz çünkü. Beklenmedik umutların olduğu kadar, büyük acıların da mekanıdır sokak. İnsanların pek çoğu sokakta ölür, kaybolur ya da umudu bulur. Sokakta yürümek, derdini iyi anlatanlar için dermandır. Sokak bir masala başlamaktır; öykü en sıkıcı tekdüze haliyle akarken birazdan çok geçmeden bir şeyler olacağının ilk belirtisidir sokakta yürümek.

    İnsanın en iyi gizleme yolu, gözlemek istediği şeyin çok yakınında gezinmesi ve kalabalık cümleler kurmasıdır.

    İçinde bir yerde, çok derinde bir yerde, kimsenin sapından tutup çıkaramayacağı bir yerde eski, paslanmış bir bıçak saplı duruyor. Kimsenin eli yetişmediği gibi kendisi de çıkaramıyor. Birileri denemeli bıçağı oradan çıkarmayı. Bazen benim çıkarmamı isteyecek gibi oluyor fakat vazgeçiyor. Biri o bıçağı oradan çıkaracak olursa belki de kan kaybından ölecek.

    İnsan kendi ile yaşar, kendi yerine ölür oğlum. Yüzünü kalbine dön. Yalancı bir peygambere inanmaktan daha kötüsü bir peygambere yalandan inanmaktadır.

    Gerçekliğimiz hepimiz için bir saygınlığı bir hatırı var, bunca zaman kabullenmesi güç meselelere ben de buna hürmeten razı geldim. Ama gerçeklik aklımla oynayacak kadar beni hafife alacaksa bu kadarı nefsime ağır gelir.

    Gece her şeyin üzerini örter, diye düşünür insan. Oysa, gecenin örttüğünden çok hatırlattıkları vardır. Hatırlatırken sarstıkları, sarsarken suskunlaştırdıkları, suskunlaşırken acıttıkları.

    Bir kadının kıyısında uyuyorum, bir uçurum kıyısında uyuyorum..

    Anne bir kere öldü mü artık bütün zaman dilimleri, olaylar onun ölümüyle tarif ediliyor; annem öldükten bir yıl sonra, annem ölmeden iki ay önce, annemin öldüğü yıl. İnsanın aklında bir tek o kalıyor, sonrası gereksiz teferruat. Anlatmak istediğin her şey aslında annemin ölümünü söylemek için bir sebebe dönüşüyor. Sadece onu söylemek istiyorsun ama söze bir yerden başlamak lazım.

    Derdi olanın cümlesini tamamlamaya nefesi yetmez.

    Bir anneye nasıl ağlaması gerektiğini insan ancak annesi ölünce öğrenebiliyor. Başka bir ağlamaya benzemiyor çünkü. Öğrenilmiş tecrübe edilmiş bir gözyaşı değil bu. Sadece anneye özgü bir ağlama biçimi. Anneye veda etme biçimi.

    İnsanın annesi ölünce, o güne kadar kapandığını sandığı bütün yaraları yeniden açılıyor, kanamaya başlıyor. Bağışıklık sisteminin çökmesi gibi bir şey; artık bütün hastalıklara açık hale geliyorsun. Her şey öldürücü olabiliyor kalbin için. Seni hayatın zehirli yüzlerine karşı korunaklı kılan bütün dirençlerini yitiriveriyorsun. Öyle bir şey…

    O an ölseydim dünyayı güzel bir yer olarak hatırlayacaktım. O an ölseydim dünya güzel bir yer olacaktı, ben de mutlu bir insan.

    “sen susalı üç hafta oldu ve bazen karıştırıyorum hangimizin öldüğünü. önce senin öldüğünü sandım. çok üzüldüm biraz zaman geçince fark ettim ki ölen benmişim ama farkında değilmişim. seni arayınca anladım gerçeği çünkü ben her daim bir yaranın sızısıyla sana koşuyorum, kanar kanamaz elimle bastırıp sana koşuyorum, yaramı sar beni öp mırıltıyla dua oku diye sana koşuyorum. üç haftadır sana yetişmeye çalışırken kaç kere öldüğümü sayamadım. insan böyle zamanlarda anlıyor ölümden önce bir hayatın olmadığını. ayrılığın olduğu yerde hayat da olmaz. bütün kuşkularım bitti sen susunca, ölümden önce bir hayat yok. bir tarifi olmalı diye düşünebilir insan ama yok. senin olmadığın bir hayatın tarifi yok senin olmadığın anın tek izahı geçmeyen bir ağrı o derece kaplıyor ki insanın her yanını nerenin ağrıdığını bile ayırt edemeyecek hale geliyorsun. sadece ağrı var. hayatım ağrıyor yani anne çok anlaşılır olmadığının farkındayım ama ancak böyle söyleyebilirim hayatım ağrıyor eksiklik diyesim geliyor bazen ama eksiklik deyince sanki bir şeyler varmış da bir şeyler yokmuş gibi oluyor. hayır öyle değil eksiklik değil bunun adı boşluk hiçlik karanlık havasızlık suskunluk gibi ama eksiklik değil hani bizim evin balkonuna eski evin balkonunu kastediyorum balkona bir kumru dişi bir kumru yuva yapmıştı sen çok mutlu olmuştun hatırlıyor musun. sonra o kumrunun iki tane yavrusu olmuştu sen daha da mutlu olmuştun. o kumruların yavruları dünyamıza yeni nazil olmuş ayetler gibi umut olmuştu neden anlayamıyordum ben neden bir kumrunun yuvası ve yavruları senin için böylesine büyük bir umut ve huzur kaynağı olmuştu bilmiyorum işte. o kumru yavruları olduktan sonra bir süre ortadan kaybolmuştu sen nasıl kötü oldun hatırlıyorum sen de hatırlıyor musun telaştan yüzün solmuştu bu yavrular ne olacak diye nasıl da üzülmüştün sonra anne. kumru geldi de yüzün gülmeye başladı belki de çok uzun zaman geçmemişti aradan ama yine de korkmuştun üzülmüştün anne gelince nasıl da rahatladın. ben de seni öyle görünce mutlu oldum. bunları neden anlatıyorum biliyor musun o yavru kuş gibiyim şimdi sen susunca o yavru kuş kadar korunmasız çaresiz yalnız kaldım ben bu dünyada bir balkon duvarının üzerindeki yuvasında nasıl yalnız kaldıysa yavru kuşlar öyle insan alışır diye teselli bulmaya çalışıyor birileri öyle söylüyor ama doğru değil. doğru olan bir şey var ki insan birden büyüyor beni görsen sen sustuktan bir gün sonra çok büyüdüm ama aklım kalbim ruhum yetişemedi bu büyümeye içim bomboş dokunsalar kırılacağım bir zayıf dal gibiyim dokunsalar paramparça olacağım. korkumdan kaçıyorum senden sonra boğazımdan tek bir lokma geçmedi yani bir şeyler yedim onu kastetmiyorum ama ekmek gibi değildi su gibi değildi susuzluğum geçmiyor mesela nasıl bir şeyse bu geçmiyor üşümem de geçmiyor bir türlü sen dikkat et üşüme dediğinde geçen üşümem şimdi geçmiyor bir garip susuzluk hali bir garip üşüme hali yakama yapışmış düşmüyor. bir anda sıradanlaştım zaten hepimiz sıradan insanlarız diyeceksin biliyorum tabii ki öyle ama birbirimize değer katıyoruz ya onu söylemek istiyorum. Birbirimizi sevince çok sevince ölesiyle sevince öyle demek istemedim çok çok sevince birden daha özel daha kıymetli insanlar oluyoruz ya onu kastediyorum. sen susunca hiçbir kelime beni boğulmak üzere olduğum bu derin hayattan çekip kurtarmaya yetmiyor sen öyle bir ada gibi dört yanı sularla çevrili ama korunaklı bir ada gibi beni bu allahsız karmaşadan çekip çıkarıyordun o lafı kullanma diyeceksin biliyorum çok kızdığını biliyorum özür dilerim bir daha söylemem ama ancak böyle anlatabilirim gibi geldi yoksa haşa allah yoksa ne var bu ellerimizle yolumuzu bulmaya çalıştığımız tedirgin edici karanlıkta kim tutar korkudan buz kesmiş ellerimizi. bir şey diyeceğim sana bu aralar şarkı filan dinlemiyorum ödüm kopuyor içinde anne geçecek diye bir şiirde öyküde bir filmde anne geçecek diye ödüm kopuyor dinlemiyorum okumuyorum izlemiyorum biri anne diyecek diye çocuklardan bile uzak duruyorum sanki bu dünyada anne lafını duyar duymaz geberinceye kadar ağlayacak gibiyim. peki şimdi ağlıyor musun diye sorma ağlamıyorum yazı bitince ağlayacağım gözlerimden yaş retina gözbebeği şu bu ne varsa akana kadar ağlayacağım en son gözümden ruhum akacak ve susacağım insanın gözünden ruhu akarsa susar belki insanın ruhu gözünden akınca hiçliğe erişir ve artık hiçbir ağrı yara sızı acıtmaz olur. Hiçlik sayesinde insan bir çeşit özgürleşme yaşamaya başlar hiçliğin özgürlüğü bunu istiyorum fakat kendimi tutuyorum bir yandan da özgürleşmekten korkuyorum hiçlikten senin suskunluğunla buna erişmek duygusunu kabullenemiyorum dönüp dönüp kendime aynı soruyu soruyorum. peki ben şimdi ne yapacağım ben sen sustuktan sonra ne yapacağım bu soruyu sorar sormaz ne kadar acınacak bir halde olduğumu düşünüp kendi kendime üzülüyorum. tuhaf değil mi kendine acımak yani insanın annesi susunca kendine acımayı öğrenebilmesi gerekiyor yemek yapmayı öğrenme zorunluluğu gibi aslında başka yerlerden gidip bir şeyler yemek mümkün ama gidip de birilerinden sana acımasını nasıl isteyebilirsin satın alınabilir bir şey de değil ki bu. öğrenmem gereken en zorlu şey galiba kendine acımayı öğrenmek bu ağır bir zorunluluk insanın hayatında kendisine acıyabileceğinden hiç kuşku duymayacağı biri olmalı zira kendime acımayı öğrenmem gerekiyor yoksa bütün kan içime sızacak ve kıpkırmızı çıkacak çektirdiğim röntgenler renksiz de olsa kıpkırmızı çıkacak işte böyle daha bir sürü şey aklıma üşüşüyor. hepsini anlatamıyorum bir yandan saçma gelecek bir yandan da seni üzmek istemiyorum son bir şey isteyeceğim senden eğer mümkünse bunu çok istiyorum hem de. ölünce senin yanına gömülmeyi istiyorum bunu neden benden istiyorsun diyeceksin tabii ki bu kısmı değil önemli olan senin yanına gömülmeyi istiyorum ve mezardan korkuyorum aslında soğuk geliyor benim için ısıtır mısın diye geçti içimden buz gibi bir kış gecesinde bir çocuğun yatağını ısıtır gibi mezarımı ısıtır mısın anne?”

    “Yazıda gramer, dilbilgisi filan neredeyse yok. Biraz zor oluyor okuması.”
    “Annenin ölümünün dilbilgisi grameri olmuyor ki Eda. İnsanın annesinin ölümü zaten hayatın anlatım bozukluğu.”

    Geçmişten söz etmek, bende kaybolma hissi uyandırıyor. Bir daha asla yolunu bulamama endişesiyle dolu kaybolma hissi.

    Her şey üstüme üstüme geliyor, nefes alamıyorum, pencere olduğunu sandığım yerlere doğru koşuyorum, duvardan başka hiçbir şey yok. Bir kabus bu. Her seferinde kaldığı yerden devam eden bir kabus.

    Geçmişi anlatmak her seferinde yolumu kaybettiriyor ve sonunda beni getirip aynı karanlık, rutubetli, boyası dökülmüş, küf kokan odanın ortasında yapayalnız bırakıyor.

    İhtimaller arasında en kötüsünü seçmek gibi maharetlerim var.

    İnsanın çaresizliği ne kadar büyükse, kendisini teselli edebilecek en saçma hayallere inanma ihtiyacı da o kadar büyüktür.

    Gitmek daha iyidir, ama bana sorarsan sakın gitme, nasılsa tekrar geri gelirim diye gider insan, ama sonra dönebileceğin bir yer kalmaz. Bırak dönebileceğin yeri, üzerinde yürüyebileceğin bir yol da kalmaz. Gidip de dönen yok mudur? Var elbette, bazılarının gitmesi de elzemdir.Ama seninki böyle değil. Gitme.

    Konuşmak için değil, sadece şu sözü söylemek için ağzım var; günah işledim ya Rab, günah işledim, bana merhamet et, beni bağışla.

    Yalnızlık, insanı ve evi sessizleştiriyor. Hayatı da.Dışarıdan gelen hiçbir gürültünün şiddeti, yalnızlığın uçsuz bucaksız sessizliğini bozmaya yetmiyor, annem benim için mutfaktan gelen tabak çanak sesleridir; mutfaktaki su sesi, pencereyi açma sesi, namaz kılarken duyulan fısıltı sesidir, ev sesleri annemdir, annem biraz da ev sesleridir, bir anda mutfak kapısından kafamı içeri uzatsam annemi göreceğimi sandım, annem mutfak tezgahının başında arkaya dönüp yüzüme bakıp sevgiyle gülümseyecek sandım.

    Bazı anlar uzun sürer; arkasından kötü şeyler olacağını düşündüğümüz anlar özellikle. O anın içinde geçmişinizdeki bütün acı kötü, sarsıcı deneyimlerin izleri ardı ardına sıralanır, zamanı uzatan insanın geçmiş acılarının toplamını bir duygu olarak o an diliminde yaşamasıdır.

    Bir kere aklından geçsem bir daha yalnızlık nedir bilmez kalbim.

    Bir kadını tanımaya başlamanın ilk adımlarından biri o kadına ne zaman yaklaşmaman gerektiğini bilmendir.

    O’nun yüzü dışında her şey yok olacaktır.

    Sonradan pişman olacağımı bile bile bir meselenin içine dahil olmak, geçmişte başımı bin türlü belaya soktu. Bu belaların sürpriz olduğunu söyleyemem; neredeyse tamamı bağıra çağıra göstere göstere ayan beyan üzerime geldi. Asla yapmamam gereken kesinlikle uzak durmak gereken tek bir şey oluyordu ve ben onu yapıyordum.

    Kendimi yavaş yavaş öldürmeyi hak edecek ne yaptım diye soruyorum bazı zamanlar.

    Masumiyetime ikna olmayı çok istedim.

    İnsana dair bütün meselelerin karanlıkla aydınlık arasında salınıp durduğunu, insan doğasının öngörülemez bir biçimde bu aydınlık veya karanlıklar içinde büyük, akıl almaz mesafeler alabileceğini kendime hatırlatıp masumiyet aradım. Her seferinde sözler verdim; gayet anlaşılabilir, makul ölçüde tutulabilir, sabretmem neticesinde kendimi daha iyi hissetmeme yardımcı olacak sözler.

    Gözümü bürüyen karanlık yaşadığım her anı yutabilecek büyük bir karanlık olarak her geçen gün büyüdü, her şeyi karanlığın içinden görmeye başladım ve sonunda karanlığın kendisi oldum.

    Bir kötülüğün içine düştüğümde düştüğümde değil bile isteye adım attığımda tanıdığım en temiz saf masum yüzler aklıma üşüşüyor ve o an oturup ağlayasım geliyor. Gerçekten ağlamak ama. İçimi çeke çeke hüngür hüngür ağlayasım geliyor. Onların temiz yüzleri gözümün önüne geldikçe pişmanlığım artıyor ve daha iyi bir insan olmak için tekrar kendime sözler veriyorum. Bu sözü de tutamıyorum.

    Kulun kendisiyle böyle kavga etmesi Allah’ın hoşuna gider, sürekli pişmanlık ve tevbe hali…

    Acılı bir kadının yüzünü okumaya kalkarsan ateşe dokunmayı bir uçurumdan yuvarlanmayı çoşkulu bir nehirde boğulmayı göze almışsın demektir.

    Kainatta her mesafe ölçülebiliyor ama birbirine uzak iki hayatın arasındaki mesafeyi ölçmenin imkanı yok.

    Çaresizlikten yapılan şeylerin masumiyetini sorgulamanın anlamı yok. Dünyanın en alçak şeylerinden birini yapsanız da çaresizliğin doğurduğu masumiyet bir iç sızısı olarak alttan da merhameti çağırır.

    Öldürmeye çalıştığım bir benliğim vardı ve bütün kişisel geçmişimi tekrar düşünmek zorunda kalacağımı bilmiyordum. Epeyce gerilere doğru gitmek zorunda kaldım; ellerimle tek tek boğduğum hatıralarıma. Talan edilmiş bir şehirde yürümek gibiydi. Bir tabuta girmek gibiydi. Bir mezar toprağını eşelemek gibi. Ölü bedenimi kurcalıyordum. Sıra annemin ölümüne gelince orada durdum. Orada her şey duruyor; zaman yol inanç fikir her şey.

    İnsan zaten dertli değildir, derdin kendisidir.

    ben seni bir kerecik görsem, yalnızca bir kerecik daha, seni görsem. anne. kafesinde deli gibi kanat çırpmaktan kanatları kan revan içinde kalmış bir kuş gibiyim. kendi tırnaklarıyla yüzünü paramparça eden bebekler gibi çaresiz, kimsesiz. evin yolunu kaybettim, evimizin yolunu, çocukluğumun, pencere önündeki çicek kokularının yolunu, bir türlü bulamıyorum. sokaklar birbirine benziyor, evler birbirine benziyor ve hiçbirini hatırlamıyorum. nerede olduğumu da. anne elimden tut. anne beni buradan al, götür; uzaklara, rüyalarında gördüğün yerlere götür,kendi çocukluğuna, senin beşiğine saklanalım, dedemin Mushaf muhafazasına saklanalım.

    anne ben âşık oldum, aşık oldum, aşktan oldum. bir parça nefes alabilseydim eğer vazgeçerdim. hiç olmamış gibi. şimdi geç kaldım. çok geç. dokundum, yandım, dokunanı yaktım, sen elini çekme üzerimden. aldığım her nefes içimi çürütüyor. bir de ilaçlar. artık çok ilaç içiyorum, çok, kızma. içine bir ateş parçası düşmüş sünger gibi için için yanıyorum, kül oluyorum.senin yüzüne bakmaya, senin toprağına bakmaya çok utanıyorum, bağışla. birinin peşinden gidiyorum ben, hiç durmuyor; durup arkasına dönüp göz ucuyla da olsun bir kez bakmıyor. artık nereye gideceğimi bilmiyorum anne. yol bitti, iz bitti, şarkı bitti, ilkbahar bitti, sayfalar bitti, şehit bitti, merhamet bitti. her şey bitti ve o yürümeye devam ediyor. arkasında ben. yoruldum. elleri titreyen bir cerrah, gözleri kör olmuşbir türbedar, felçli bir duvar ustası. burada, bu mezarlıkta, senin yanında yörende yatanlardan daha cansız, daha ölü. yoruldum. geri dönebilmek için küçük bir işaret beklerken sürekli, şimdi dönüşsüz kaldım. evsiz. muhtaç.

    Artık kimseler inanmayacak bir zamanlar bir kalbim olduğuna. Kimseler inanmayacak bir zamanlar bir yaranın hatırına gözlerimden kan akarcasına şahdamarım çatlayacakmışçasına sustuğuma. Bir ismim olduğuna. Yaşadığıma. Kimse inanmayacak, inanmasınlar olsun. Ben de inanmıyorum. Onlara onların inandıklarına kendime.

    Gerçek bende nefes darlığı yapıyor.

    Bir kadını sevmeye başladığınızda dünya gitgide tenhalaşıyor. Başka hayatların izleri tek tek silinmeye başlıyor; başkalarının sesleri, başkalarının ayak izleri, başkalarının hatıraları. Sonra sizden ve o kadından başkası kalmıyor. Öncesinde de hiç kimse yaşamamış gibi. Boşluktan doğmuş gibi. Sonra siz de yok oluyorsunuz ve sadece o kadın kalıyor. Aşk bir kadının bu dünyadaki yalnızlığıdır ona aşık olan adamın her şeyi ve nihayetinde kendisini, kadının varlığında yok etmesidir.Ben henüz yok olmamıştım .Şimdilik.

    Bilen söylemez söyleyen bilmez.

    Bir şey unutmuşum gibi geliyor, gidenlere hep öyle gelir; bir şey unutmuşlar gibi. Oysa zaten bir şey unutmak için gider insan, giderken bir şey unutmak sorun değil; insan çok daha büyük bir şeyi unutmak için gider. Geride kalanların ne anlamı olabilir mi?

    Önce düşünüp sonra karar vermek yerine, önce karar verip sonra düşünmek alışkanlığımdan kurtulamıyorum.

    İstanbul sadece fotoğraflarda yoksulların arkasında durur.

    Yaşamak insanın ömrü boyunca kaçmaya çalıştıklarına tek tek yakalanma tecrübesidir, bazılarından biraz daha uzun süre kaçabiliyoruz ama er ya da geç yakalanıyoruz, yaşlanmak artık kaçma teşebbüsünde bulunamayacak kadar yorulmak demektir.

    Yol insanın araf duygusunu en çok hissettiği yer sanırım; bir yerden bir yere giderken aslında hiçbir yerde olamamak halini yaşıyorum, iki mekan arasındaki hiçlik. İki hal arasındaki yokluk. İki menzil arasındaki zaman boşluğu..

    Bir adamın gidişiyle başlayan hiçbir hikaye geri dönüşle sona ermiyor. Gerçekten gidebilmek böyle olsa gerek.

    Ben de öyle düşünmüştüm, bir önceki gün geldi sonra aklıma. Eda’nın sarılma anı. Gülümsedim. İyi tarafından bakalım. Mutlu bir adamım ben.
  • "Eğer unutulmanın kaçınılmazlığı seni endişelendiriyorsa bunu görmezden gelmeye çalışmanı öneririm. İnan bana diğer herkes böyle yapıyor. "
  • 160 syf.
    ·7 günde·10/10
    İş yerinin yoğun çalışma ortamından biraz olsun sıyrılmak, nefes almak için arkadaşımla beraber bahçeye indik. O sigara ile nefes alacak bense onun yüzündeki rahatlamayı görerek kendime telkinlerde bulunacaktım. Çıktık dışarı. Hava oldukça kasvetliydi, öğlen olmasına mukabil insanda, akşam hissi uyandırıyordu. Havadan sudan muhabbetlere daldık. Bir süre sonra iş yeri doktoru geldi ve muhabbete o da dahil oldu. O sıra işlerin yoğunluğunda yaptığım gibi parmak uçlarımdan kalkan etleri dişlerimle koparmaya başladım.

    - Doktorum?
    - ?
    - Ben böyle böyle tırnak kenarlarımdan kalkan etleri yoluyorum, genellikle de kanıyor ve bunu sürekli yapıyorum. Bundan nasıl kurtulabilirim?
    - Acı oje sür. Bir zaman sonra kronik yaraya dönüşebilir. Belirli bir zaman içinde iyileşmeyen ve sürekli tekrar etme eğiliminde olan yaralardır bunlar ve sen bunu bile isteye yapıyorsun.
    - Zararı var mı?
    - Kanser hücresi oluşturuyorsun işte!
    - Yani?
    - Anarşist hücre! Bir zaman sonra isyana başlayacak, tüm hücreleri etkileyecek.


    Anarşist hücre demek, yazımın başlığını bunu yapmalıyım ya da kronik yara!

    Üstte yazılanlar beklesin bir süre. Ben yazıma not düşeceğim.

    Not: Kitabın 137. Sayfasındayım ve inceleme yazmaya karar verdim. Kitabı bitirdiğimi ne ben bileceğim ne de yazımı okuyan okurlar bilecek. Bu kitabın bitmeye ihtiyacı olmadığı gibi benim kitap özelinde yazacaklarım içinde bitmiş olmasına gerek yok. Merak kaçıran uyarısı vermemede lüzum yok. Kimi kitaplar için yazılan yazılar, incelemeler merak kaçırdığı için okunmak istenmezler ama bu kitap huzur kaçırdığı için okunması istenmeyecektir. Benim yazacaklarımdan karamsarlığa düşecek olanlar olursa tavsiyemdir, kitabı okumaya yeltenmesinler.

    Herkes gibi olmak istemeyen bir adamın hikayesi. Herkes gibi olmaya davet eden, teşvik eden insanların ve nesnelerin arasında nefes almaya çalışan bir adam. Durmaksızın bir çağrı var. Onlar gibi taşıtlara binsin, ilaç içsin, işesin, yemek yesin isteniyor ve bu ne yazık ki süreksiz bir çağrı. Bana tanıdık gelen bir çağrı esasen. İşe git, hiçbir şey düşünmeden, sorgulamadan, üret, çalış, emek sarf et ve ardından akşam eve git yemek ye, bir şeyler izle, yat uyu. Sonra her şey tekrardan başlasın. Alışkınlıklar is loading.

    Bizi mutsuzluklara hapseden alışkanlıklardan bahsedelim biraz da. Bay C’nin bir sokaktan geçerken Güler’e yaptığı çıkış gibi…

    “Neden bu kadar kötümsersin?
    Sen neden değilsin? Çevrene bakmıyor musun? En mutlu görünenlerine bile? Bütün bunlar üç oda, bir mutfak, iki çocuk düşü ile başlıyor. Sonra? Haydi bayanlar, baylar! Bu fırsatı kaçırmayın. Sizde girin, sizde görün. Üç perdelik dram. Birinci kısım: Dağlar dümdüz. İkinci kısım: Ne çok tepe! Üçüncü kısım: Ova batak. Bugünlük bu kadar baylar. İyi geceler. Yarın gene bekleriz.”

    Oğuz Atay’ı çağrıştırmıyor mu size de! Kaygıları olan insanların, küçük hesapları olur diyen Oğuz Bey’i? Evlilik kaygısı, maaş kaygısı, gezme kaygısı, tozma kaygısı taşıyan küçük insanların yarınlarının hep aynı oluşu size de tuhaf gelmiyor mu? Bir de mutlu gözükme çabaları bu işin cabası.
    Alışkanlıkları bir kenara bırakıp, kitabın anlatımına ve içeriğine odaklanalım biraz da. Bay C’nin küçük yaşlarında maruz kaldığı korkuların tüm yaşamına yansımasının anlatıldığı bir kitap Aylak Adam. Bu minval üzere kitaplar yok mu elbette var, yazımda yer yer yazarlar ve kitaplarla ilişkiler de kurmaya çalışacağım. Tabi bunu yaparken bu kitabın benzerlerinden sıyrıldığı özelliklerini yansıtmak ise en büyük gayem.

    Tüm kitap boyunca yürüyen, yiyen, içen, düşünen bir adam var. Ara ara da sevişiyor. Yürürken günler, mevsimler geçiyor zaten kitabın dört ana bölümünün başlıkları da mevsimlerden oluşuyor. Mevsimler geçerken, yazarımız yürüyor, birileri ile karşılaşıyor, konuşuyor, kızıyor, vazgeçiyor ve kaçıyor… Bu esnada sağda solda olaylar oluyor ve vuku bulan bu olaylar arasında serpiştirilmiş detaylar okuyucunun dikkatini celp ediyor. Bu detaylar ilerleyen sayfalarda derinlemesine işlenirken okurun odasını müthiş bir zekâ kokusu dolduruyor, edebi anlatımına da diyecek bir şey yok. E ne kaldı anlatacak, daha ne kadar övebilirim? İnanın bitmez, kitabın her bir sayfasını tek tek incelesem yetmez! Bana inanmıyor musunuz, yazımı okuduktan hemen sonra kitabın sayfasına gidip bir alıntılara göz atın. Yine de beni haksız bulursanız sizi burada bekliyor olacağım.

    Aşk var unutmadan, ona da değinelim. Bir başka yazımda şu hususa dikkat çekmiştim. “Burada aşk nedir diye soracak olsak, aşkı tanımlayan birey kadar tanım doğacaktır.” diye. Zannediyorum ki en dikkat çekeni Yusuf Atılgan’ınki olacaktır. Seni seviyorumlardan, senin için intihar ederimlerden daha öte bir aşk tanımı. Tanımı öyle bir yapıyor ki dikkatli olmak gerekiyor onu yakalamak için. Dedim ya Oğuz Bey’i çağrıştırıyor diye, birde Camus’un Yabancısı var elbette. Bu tarz Postmodern okumuş okurlar beni daha iyi anlamış olacaklar. Bildiğiniz üzere bu yazarlarımız diğer yazarlara nispeten daha çok simgeleme ile anlatımı tercih ederler. Simgeleme ile anlatımda benim için baş köşeyi Beckett alır, bunu da belirtmeden örneğe geçmek istemedim.

    Simgesel anlatıma örnek alıntı:

    “Artık Güler’in akşamları eve dönüş yolu değişti. Tramvay yoktu; yangın kuleli sokak yoktu. Başka ne yoktu? Bilmiyordu.”
    Bay C’ye aşık olduktan sonra Güler’in hayatında değişenlerin aşkına yönelik göndermesi. Bekleyin bitmedi. Örnek alıntı iki:

    “Güler’le hep bu masada buluşmasınlar istiyordu. Alışmaktan korkuyordu. Bir yerleri olması kötüydü. Sonra insan kendinin değil, o yerin isteğine uygun yaşamaya başlardı.”

    Şimdi ne görüyorsunuz? Ana tem aşkın içine yüklenip bu cümleye gömülmemiş mi? Alışkanlıklar!

    Son olarak kitabın başına dönüp Anarşist Hücre ile yazımı sonlandırmak istiyorum. O istenmeyen hücrenin size bir mesajı var üzerimde kalmasın ileteyim.

    “Onlara bir kötülük mü ettik? Neden istediğimiz gibi yaşamamıza karışıyorlar.”
  • 272 syf.
    ·3 günde·9/10
    Karakterlerle ilgili ipucular içermekte!

    Peter, Jessica, Luke, Alexia, Jeffrey, Danielle ve Anna. Hepsi de bambaşka hikayeleri olan çocuklar. Hayatlarında küçücük omuzlarına pek çok şey yüklenmiş. Bunlarla baş etmeyi öğrenene kadar böyle düşünüyorlar. Peter biraz rahat bir çocuk; yaptıklarının, söylediklerinin sebep olabileceği şeyleri öngöremiyor. Ama en son yaptığı şeyin neden olduğu olay onu epey sarstı. Jessica, babasının annesinin yerine bir kız arkadaşı koymuş olmasını kabullenmeye çalışıyor. Onu üzen asıl şeyse babasının kendisini arayıp arayamayacağı. Luke, oldukça akıllı ve çalışkan bir öğrenci. Bu onun bazen hırsına yenik düşmesine sebep olabiliyor. Alexia tam bir baş belası. Kızları birbirine düşürmek en önemli eğlencesi. Onun da babası annesi tarafından evden atıldı ama o, yarasını herkese gösterecek bir kız değil. Jeffrey'in kardeşi Down sendromluydu ve tedavisi için Jeffrey dünyaya getirilmişti. O, hastalığı yenemedi Jeffrey'den alınan kemik iliği ve kök hücrelere rağmen. Anna, annesinin 15 yaşındayken yaptığı bir hataydı(!). Evet insanlar böyle düşünüyorlardı. Ailesi dahil herkes Anna'nın annesine sırtını dönmüştü. Anna buna kendisinin sebep olduğunu düşünüyor. Danielle, şişman bir kız ve bununla dalga geçilmesinden nefret ediyor. Ailesinin aşırı dindar olması arkadaşı Anna'ya önyargılı olmalarına sebep oluyor. Bunlarla karşı karşıya kalan çocuklar yeni öğretmenleri Bay Terupt sayesinde sorunları ile yüzleşmeye; bunlara çözüm üretebilmeye; ailelerine, arkadaşlarına ve etraflarına farklı bir gözle bakabilmeye başladılar.
    Bay Terupt sıradan 'müfredat' öğretmeni değil. Matematik öğretmek istiyorsa bunu çocuklar için eğlenceli hale getiriyor. Sıkıcı, birbirinin tekrarı etkinlik kağıtlarıyla değil matematiği ya da diğer dersleri yaşamın içine katarak yapıyor bunu. Çocukların sevgisini de kazandı. Ve onların yaşamlarındaki değişimlere öncü oldu.
    Ülkemizde çocuğa bakış esasen daha farklı. Sorumluluğunu çocuğun kendisine vermek yerine ondan almak üzerine kurulu. Kitaptaki gibi hayatında olumsuz şeyler yaşayan çocukların ülkemizde psikolojisinin bozuk olmasının çok normal görüldüğü ve bunun üzerine bir şey yapmanın faydasız olduğu anlayışı hakim. Buna yol açan en önemli faktörün aile olduğu göz ardı ediliyor. Aynı zamanda üzülmesine sebep olacak olayların gizlenmesinin çocuk açısından iyi olacağı düşünülüyor. Kitapta çocuklara gerçekler söyleniyor. Evet gizleme yok. Sonrasında da destek olarak bununla başa çıkabileceği fikri aşılanıyor, onlara sorumluluk veriliyor. Aman çocuğum üzülmesin, yorulmasın; onun yerine ben üzülürüm, ben yaparım gibi düşünceler kesinlikle yok!
    Şunu görüyoruz ki çocuğa nasıl davranırsan sana aynı şekilde cevap veriyor. Bay Terupt öğrencilerine bağırmıyor, kızmıyor; onları aşağılamıyor, küçümsemiyor; yanlışları olduğunda konuyu espriyle kapatabiliyor. Böyle davranışlar karşısında çocuklar da kendilerini olumlu ve net bir şekilde ifade edebiliyorlar. Alternatif eğitim okumaları vesilesiyle belki ülkemizde de böyle öğreticiler çoğalır..
  • Kendimi kaldırım taşlarının üstünde ayaklarımı peşi sıra atarak yürürken buldum. Bir çocuk gibi. Üstüne bir de bir ıslık tutturdum. Melodisiz, rastgele.

    Gönül Hanım ne zaman gelir? Bu arada Gönül Hanım doktor. Aile Sağlık Hekimi. Danışmadaki çarpık bacaklı kız acılı bir kibarlıkla gelir birazdan dedi. Birazdan? Hemşire Hanım var mı peki? O da gelmedi. Gelir birazdan.

    Sağlık Ocakları'nda ne muazzam hikayeler vardır. Mümbit birer edebiyat mekanlarıdırlar. Saat 1'i biraz geçiyor. Kapıdaki açılış/ kapanış çizelgesine göre Sağlık Ocağı açıldı demektir. İçeride bir iki insan. Bir de Danışmadaki çarpık bacaklı kız. Ama oraya ''danış'' yazmışlar. Herhalde ''danışma'' yazınca insanlar olumsuzluk eki sanıyorlar onu. Bir sürü salak ne berbat espriler yapar şu mastar eklerinden. Aman bozmayalım keyfimizi.

    Birbirine yapışık sandalyeler genelde hastanelerde olur. Bir de bu Sağlık Ocağı'nda var işte. Oturdum onlardan birine. Duvarlarda bir pembelik. Üst tarafları beyaz. Her 6 saniyede 1 kişi şeker hastalığından ölüyormuş. 6 tane ay çiçeği var resimde. Biri solmuş. Renksiz. Karşıdaki saatin altındaki afişte. Hemen yanımda Atatürk köşesi var. Gençliğe Hitabe, İstiklal Marşı. Sağ tarafta bir küçük pano. Birkaç şiir koymuşlar. Can sıkıntısından okudum. İnsan beklerken en lüzumsuz yazıları bile okur. Hatta az ilerideki hasta hakları, hastanın sorumlulukları köşesine bile göz atar. Sanki onları böyle zamanlar için koymuşlardır. Bir de şu dünyanın en büyük safsatalarından biri ''vizyonumuz/ misyonumuz'' yazıları yok mudur? Bir sürü tek düze samimiyetsiz kelimeler.

    Siz de kaldırım taşlarının üstünde peşi sıra adımlar mısınız bazen? İlla oradan yürüyeceğim diye direten çocuklar vardır. Sonunda anneleri kızar. Melodisiz, rastgele.

    Doktorun odasına açılan küçük bekleme salonuna geçtim. Biraz da orada bekleyeyim. Biraz oturdum. Biraz kalktım. İşlemeli perdeyle süslenmiş pencereden dışarıya baktım. Hayata. Danışmadaki kız daha gelmedi dedi. Ya bu sırada gelmiş de ben boşuna bekliyorsam. Kalkıp kapıyı çaldım. Kapı kolunu aşağıya indirdim. Kilitli.

    Ara sıra danışmadaki kız yerinden kalkıp yürüyor. İşte o çarpık bacaklar. Siyah keten pantolonun içinde.

    Arkamdaki yazıya baktım: Sık sık tuvalete gidiyor, aniden sıkışıyor, idrarınızı tutamıyorsanız doktorunuza başvurun.

    Bir kadın ''Bakar mısınız'' diye bağırdı. Heyecanlı, bağırarak. Baktım. Danışmaya seslenmiş. Yolda gördüm bu teyzeyi de, kendimi iyi hissetmiyorum dedi. Tamam oraya oturtun. Oturttu. Tekrar geri geldi. Yüzünde tanımadığı birine iyilik yapmanın şımarıklığı, sesinde bunun rahatlığı vardı. Eğildi. Sessizce kadını işaret ederek biraz onu çekiştirdi. Pasaklı bir gülüşü vardı. Bir yakınını getirmiş olsa böyle rahat mı davranırdı? İnsan psikolojisi işte.

    Beklediğim yere arka arkaya iki adam girdi. İlki yüksek sesle selam verdi. Yüksek sesle aleykümselam dedim. İkincisi kısık sesle aynı selamı tekrarladı. Kısık sesle aleykümselam dedim. Ayrı ayrı yerlere oturdular. Bir süre sessizlik. Neden sonra ilki içeride hasta var mı, dedi. Doktor da yok hemşire de. İnanmadı kalktı ayağa. Kapıyı tıklattı ve kapının kolunu aşağıya indirdi. Kilitliydi. Biz de boşuna bekliyoruz ha, dedi. Hemen danışmaya koştu. Kız aynı acılı kibarlıkla birazdan gelirler dedi. İkinci adam gözden kayboldu. İlki tekrar yanıma geldi. Bu memleketin işleri hep böyle hemşerim dedi. Kim bilir nerdeler? Bir haftadır devlet hastanesinden heyet raporu almaya çalışıyorum daha bitmedi. Şimdi de bir ilaç yazdıracağım, iki dakikalık işimiz var. Yüzüne baktım. Bıyıkları üstten tıraşlanmış. Sakalları kirlenmiş. Saçları sivri sivri kesilmiş. Zayıfça bir adam. Düz beyaz çizgili siyah bir kumaş pantolon giymiş. Ayağında ucuz, boyasız bir iskarpin var. Yok kardeşim dedi. Bu ülkenin işleri hep böyle.

    Hayırdır işe mi giriyorsunuz, nedir heyet raporu? Yok dedi. Ben kaza geçirdim onun için. 7 ay önce. Ocak'ta çalıyordum. Mermer Ocağı. Bir kaza geçirdik orada. Kafamdan ameliyat oldum. 3 ay önce de beni işten çıkardılar. Şimdi bir heyet raporu alıp çalışma gücü kaybını ortaya çıkarmak istiyorum. Kaç senedir ekmek yediğimiz yer. İlk başta şikayetçi olmadım. Şimdi Nisan'da işe alırız dediler. Bekliyorum. Amma benim maaşımdan az verirlerse olmaz ki. Biz kendi işimizde mi kaza geçirdik kardeşim? Hem benim kusurum yok ki. O zaman şikayetçi olmadık. Bilemedim, keşke olaydım.

    Sessizlik.. Tanımadığımız adamlarla konuşurken ara ara çok keskin sessizlikler olur. Ne sorsak, ne söylesek, ne konuşsak diye düşünürüz.

    Çoluk çocuk. Emeklilik yaşı. Dönüp dolaşıp kazayı anlatmalar. Mermer Ocağı. Yıllarca sigortasız çalıştırmalar. Ama bacak bacak üstüne atmak bir adama ancak bu kadar yakışmaz birader. Bir ara cebinden ezilmiş ilaç kutuları çıkardı. Yazdıracağı ilaçlar olmalı. Sonra kalktı dolaşmaya gitti.

    İkinci adam geldi bu kez. Tonları birbirinden farklı kahverengi gömlek, süveter, ceket. Gri bir kasket. Bağcıkları açık siyah botlar. Yer yer kırlaşmış sarı bıyıklar. Kıpkırmızı bir yüz. Şişkin karnını yaslayıp bakındı bir süre. Kendinden emin bir hal var. Gelmediler mi daha, dedi. Gelmezler dedim. Doktor gelmez de hemşire gelse bari. Güldü.

    Saate baktım. 2'yi geçmiş. Danışmanın önü kalabalıklaşmaya başladı. Hamile bir genç kadınla göz göze geldik bir ara. Bir çocuk arabasında çocuğun biri elindeki portakalın yeşil sapından tutmuş oynuyor. Bir kadın, peşinden iki çocuk sürükleniyor. Fistanlı yaşlı kadınlar. Sesler çoğalıyor. Gözlerim de kararmaya başladı. Ağrılar .. Bacaklarım.. Hemşire Hanım.. Yaşlılık.. Ne Zaman gelir? Senin kız mı bu da? Çocuğun boğazı..

    Hamile bir genç kadınla göz göze geldik bir ara. Bunu atlamayalım. Acaba gebelik testi yaptırmaya kaç kadın geldi bugün? Akşam kocalarına haber..

    Bazı yaşlı teyzeler çok ağır ve gururlu oluyor. Ama bazıları yaşlılığın verdiği sevimlilikle her türlü münasebetsiz hareketi güldürerek yapıyor. İkinci adam elindeki tahlil sonuçlarına sayısal loto oynar gibi uzun uzadıya müthiş bir ciddiyet ve bilmişlikle bakarken işte böyle bir teyze girdi içeriye. Dişsiz ağzından hızlı hızlı dökülen anlaşılması zor kelimelerle sevimli mi sevimli. Doktor nerde diye danışmaya hesap sorduktan sonra tam karşıma oturdu. Zenginin gönlü oluncaya kadar fukaranın canı çıkar. Atasözü. Yaz bunu bir kenara dedi. Şimdi çay mı içiyorlardır, yemek mi yiyorlardır. Ne zaman gelmeye gönülleri olursa artık. Biz de bekleme babam bekle. Ay oğlum benim de 3 oğlan 5 kızım vardı... diye bir başladı ki ne zaman başımı başka bir tarafa çevirsem, dinliyor musun sen beni diye çıkıştı. Kızlarının 2'si boşanmış, oğlanın biri ölmüş. Antalya, Söke, Konya bilmem nerelerde çalışmışlar yahut yaşıyorlarmış. Birinci adam da gelip yerine oturdu. İkinci adam teyzeye merak sardı. Demek 8 çocuk ha dedi. Birinci adama dönüp, var ya kadınlar ne kadar çocuk doğurursa vücut o kadar dinç oluyor, dedi. Neden biliyor musun? Her doğumda hücreler kendini yeniliyor. Eskiler bundan dinç. Fırsat bu fırsat teyze dedim senin yaş kaç? Birinci adam tezini doğrulamak için atıldı. Gene vardır dedi bir 80. Teyze güldü. Yok ya dedi. 68-69 filan. Adam yenilmeyi kabul edecek tipten değildi, ee gene var, dedi. Doğrusu teyze gerçekten de 80 gösteriyordu. Çok yıpranmıştı. Ama gene de, benim dedi dinç olmamın sebebi büyüklerin duasını almak. Beni herkes severdi. Birinci adam nasıl dua teyze dedi. İkincisi nasıl dua olacak hayır dua işte diye cevap verdi.

    Bıyıkları kesilmiş, sakalları uzatılmış, tipsiz ve bir o kadar çirkin bir adam girdi içeriye. Selamünaleyküm dedi. Herkeste derin bir sessizlik. Selamı ben aldım. Kimseyle konuşmadı adam. Kapıyı tıklatıp kilitli olduğunu anladı. Sonra çıktı.

    Teyze arada atasözleri söylemeye devam etti. Hepsini tutamadım aklımda. Okuyor musun dedi. Elinin ekmek tutması için dua et dedi. Ananın babanın duasını al dedi. İkinci adam tasdikliyordu. Sonra telefonu çıkardı. Gönül Hanım dedi, ne zaman geliyorsunuz? İyi cakasını satmıştı gene. Birinci adam, ne zaman geliyormuş dedi. Birazdan geliyormuş.

    Teyze susmak bilmedi. Falanca yerin kızları çok ''pişmiş'' olurmuş. Birinci adam kızlar nasıl pişer teyze dedi. İkinci adam nasıl pişecek işte diye cevapladı. İşin olmazsa hangi kız sana varacak dedi. Yeter teyze anladık. Birinci adam teyze çok çekmiş ama bak yıkılmamış dedi. İkincisi göbeği önde kasılıyordu. Teyze sevimli sevimli gülüyordu.

    Birden içeriye hemşire geldi koştura koştura. İkinci adam -ben bunları tanıyorum havasında hala-, geç kalırsan böyle koşturursun işte diye güya sohbet açacak. Hemşire acele acele kapı kilidini açtı. Girdi içeriye. Küçücük çirkin bir kadın. Ardından gayet şık bir kıyafetle doktor geldi. Gönül Hanım buymuş meğer. Kestane rengi saçlarının perçemleri alnında olgunca bir kadın. Merhaba merhaba, diye girdi içeri. Sempatik. Gülüyor. Kibar. Enerji dolu. Ama niye geç geliyor birader?

    Hemen içeriye doluşan doluşana. İlk koşan bizim teyze tabii. İkinci adam, bana döndü sen dedi ne okudun? Hukuk dedim. Birden yüzündeki kırmızılık arttı. Öne doğru eğildi. Elindeki tahlil rakamları yere döküldü. Ben de katiplik yaptım. Adliyeden emekliyim. Gün oldu Allah'ım benim buradaki nimetimi kes, bana başka bir ekmek kapısı aç diye dua ettim. Ama buradan emekli olmak nasipmiş, dedi. Zordur dedi. Hakimler şöyledir, savcılar böyledir..

    İçeri girdim. Vay be doktora bak, hemşiresine çay getiriyor. Aferin Gönül Hanım. Saçlarının perçemleri alnında. Çok münasip duruyor. Ayakta karşılaştık. Ses tonu sevimli. Evet dedi. Buyurun. Şey dedim. Ben hikaye yazmaya gelmiştim buraya. Şimdi de gidiyorum.

    Çıktım dışarıya.

    Bir ıslık tutturdum melodisiz, rastgele. Kaldırım taşlarının üstünde ayaklarımı peşi sıra atarak yürüdüm. Hiç düşmeden.

    Seni düşündüm. Ve yağmur yağdı ıslandım.

    f.m. dördüncü