• Hep erken varıyorum, varmam gereken yere!
    Babam’ın olmaz işleri işte.
    Oğlum 1 saat evvelden peronda ol.
    Biletini unutma oğlum.
    Çantanı yanından ayırma, kimselere kanma. Biliyorum, büyüdüğümüzü bir türlü anlamıyor ebeveynlerimiz. Kızmıyorum, hak veriyorum fakat ne bileyim yine de ayaklarının üzerinde durmayı öğrenmeli bir birey. Hah! Neyse ki, çaycı var şurda gidip bir çay alayım. Ağzımın tadı da kaçtı, böyle sigara da içilmez şimdi.
    Yuh be! Bir çay 5 lira olur mu be amca!
    Hem ucuz, aceleci ve yollu yapıyorsunuz, tadı da yok çaylarınızın. Bir paket daha sigara almalıyım. Her molada mutlak 2-3 tane tüttürmeden duramıyorum. Şu merette olmasa nasıl geçer ki zaman.
    İyi bak sigarayı alana kadar, otobüste dikilmiş perona eşyaları vereyim de bir sigara daha tüttüreyim vakit varken. İyi ki eşyaları erken vereyim dedim, bir koltuğu iki kişiye satmışlar. Daha yolculuk başlamadı, dakika bir aksilik iki! Neyse ki, inadım böyle zamanlarda işe yarıyor. Ne yapıp edip yolladım adamı arkaya. Bavulu sağlama aldım, malum yolculuk bitene kadar pek bir eziliyor, sanki inşaat işçisi anasını satayım.
    Sigara bitti, nihayet otobüsteyim. Hareket ediyoruz, uzun yol ile aram pek yok. Müzik tiryakisi olduğum için, hem pencereden manzaraları izlerim hem de müzik ziyafeti yaparım, böylece biter herhalde. Bak bak nasıl makas atıyor p.ç!
    Ulan şehrin tabelasını geçtiniz mi kan mı tutuyor anlamadım, herkes F1 pilotu kesiliyor. F1 demişken ne çok severdim M. Schumacher’i, yazık oldu bir kaydırağa bütün hayatı kaydı adamın. Gerçi bizim kaptanın da Schumacher’den aşağı kalır yanı yok 1 numaralı koltuktan F1 gibi her şey full hd, çok heyecanlıyım Finish’i bizim kaptan mı geçecek yoksa Raikkonen’mi? Birazdan Hamilton’dan geçerse yanımızdan hiç şaşırmam. Şaka bir yana karnım iyice acıktı, şu kek kola muhabbeti arkadakilerden bize yetişmedi ki. Teyze yavrularına ömürlük beslenme çantası yapıyor sanki, muavini esir etti kaç dakikadır. Hostes desen, ortada yok bir yerde mi unuttular. Hayır anlamadığım servis ön taraftan başlar, bu muavin arkadan niye başladı. Çok şaşırmamak lazım ya, bu otobüste her şey ters gibi. Yanımdaki kıvırcık oğlana da sövecem az kaldı. Yabancı müzik açmış yerinde zıplıyor, kafasını sallıyor. Alacan vuracan öndeki demire kafasını, bir ömür sallanacak aklı olmadan. Ben aksi yolcuyum arkadaş, ne diye tutturdunuz, otobüste otobüs! Bindireydiniz uçağa, gör bak nasıl sinirlerim yatışıyor bulutların arasındayken.
    Hem oranın yemekleri de iyi, yemek dediysek sandviç yani fakir ekmeği, business değil ekonomi uçuyoruz biz. Ben dellenmek üzereyken geldi sonunda muavin. Bir kola, bir de şu kırmızı kekten 2 tane yeter. İçim kıyıldı beklemekten. İyi geldi, biraz bastırdı açlığımı. Ödüm koptu yanımdaki Kıvırcık sallana sallana kolayı dökecek diye. Tesise de vardık. İneyim bir iki sigara yakayım, belki kendime gelirim. Şu sigarayı, çayı kim icat ettiyse bütün dualarım onunla, her şeyin tuzu biberi mezesi vallahi...
    Neyse bir hacet gidermek lazım, malum yol uzun. Oh iyi geldi bu mola, kafayı yiyecektim bunların arasında. Binelim şu otobüse de bitsin bu yolculuk. Lan! Otobüs nerde? Gidiyor yahu, durun! Beni de bekleyin!
    Hay ben böyle işin yazgısına, dedim değil mi uçak olsun diye. Al! Yolcu unutuyorlar, hem de dağ başında. Yürüyorum, ne uçağa ne de otobüse biniyorum. Sizi protesto ediyorum! Neyse, bir yola çıkalım da yürürüm.
    Otostop çekmeye korkar oldum, hep kamyoncu abiler duruyor. E malum bizimki de yemiyor. Sonunda durdu biri de, durmaz olaydı.
    Protesto edemediğimi de şu anki halimden anlıyorum. Şu koyunlarda bir yerde durmuyor ki, yazayım. Bak şu an kıvırcığa bile razıyım. Neyse, siz gidin gençler. Ben traktör römorkundayım, sigara da bitti. Keşke bir iki paket daha alaydım. Dayı durmam, yetişirim diye inat ediyor. Sanırım bahsettiğim Hamilton, ahan da bu dayı. Kaptan gözünü seveyim Schumacher’lik yapma da bizi bekle. Siz vardıktan 1-2 gün sonra ben de varırım herhalde. Belki, yani inşallah. Ben öyle umuyorum. Çok sürmez dedi dayı, ya da ben bu gürültüde bir yerimden uydurdum.
  • "her sabah daha cesur her sabah daha güçlü, günaydın"

    Ayan güne karşı, hala gözlerim ayılmamış. Saate bakıyorum. Acele et, acele.. ben hep geç kalıyorum. "Geç kalmak yok"bugün olmaz diyorum kendi kendime.Aceleyle kalkıyorum yataktan. Elime geçen ilk pantolonu giymiyorum bugün. Dün akşam hazırladım. İlk ve belki de son defa. Valizimin yanında. Giyinmem, yataktan kalkmamdan daha hızlı sürüyor. Hindistan cevizli kremimi sürüyorum, elimi cevizledim. Aslında sevmem ben hindistan cevizi, yemem de, ellerim seviyor
    Şıpıdık terliklerimle çıkıyorum evden.

    Yokuş aşağı inip sola döndüm mü duraktayım. Saate bakıyorum. Hala vaktim var. Sevindim. Kediyi gördüm yine, kedi biraz aç bugünlerde. Artık salam yemiyor, kediye yiyecek bir şey bulmalı. Yolda düşünecek bir şey daha buldum işte. " kedi ne yiyecek?"

    Durağa birkaç metre kala vazgeçiyorum otobüse otobüsle gitmekten. Suat abinin durağını arıyorum. Otobüsler mavi şapkalarını vazgeçti takmaktan diye, ben de sarı şapkalı arabaya biniyorum bugün. Çok bekletmiyor Suat abi beni. Yolda konuşmuyoruz. Annemi soruyor bir tek, iyi diyorum. Oysa annem hala horluyor. Şansım var, hiç ışığa takılmıyoruz. Otogarın önüne geldiğimizde fark ediyorum. Suat abi açmamış taksimetreyi. "Abi olmuyor böyle" diyorum, gülümsüyor iyi yolculuklar diliyor. İnerken bir dahakine açmasını söylüyorum, tamam diyor. Açmayacak biliyorum.

    Herkeste bir telaş. Otogarda hep, herkes koşuyor. Ilk defa otogara gittiğim akşamı hatırlıyorum. Amcam askere gidecekti, otobüs gece onikide, ben henüz oniki yaşında bile değilim. Eve dönerken uyudum arabada, belki rüyamda otobüs gördüm, hatırlamıyorum, mutluydum. Bugün de mutluyum. Bilmem kaçıncı gelişim, her seferinde o günkü gibi mutluyum.

    Hayat otogarlarda yaşanıyor. "En iyi gezen mi bilir okuyan mı ?" sorusunun iki cevabı var: bir) şoför iki) muavin. Önceden üç cevap vardı. Kazım gibi otobüsler kalmadı piyasada, yenileri de robottan
    farksız. Onları cevaptan saymıyorum artık. Koridorları dar değil bir kere, geniş koridorlu şehiler arası otobüs mu olur hiç! Belediye otobüsü müsün sen? Ayakta yolcu mu alacaksın. Vazgeçiyorum sitem etmekten. "Değişti bir kere her şey otobüsler nasıl aynı kalsınlar, nasıl direnselerdi bu düzene" diyorum. Sisteme küfrediyor, otobüslere ve bize üzülüyorum. Neyse ki hala ağlayan bebekler var otobüste. Onlarda olmasa yaşayamayacağız, o eski otobüs şeysisini. Neydi ya adı? Ha tamam hatırladım ambiyansını. Doğru hatırlandığımdan emin olamazken, perona doğru ilerliyorum.

    Muavin alıyor elimden valizimi, "gırılacak bi şey varsa üst darafa goyyum" diyor. Yok diyorum. Kimse muavin gibi "anadoluca" konuşmuyor. Simdiki otobüsler 2+1. Bu otobüs tam yenilmemis sisteme. 2+2..32'inci koltuğa oturuyorum. Yanıma gelecek kişiyi hayal ediyorum. Şansım varsa, ki kırmızı ışığa takılmadığım her günümü şanslı sayarım, yanıma birlikte şarkı dinleyebileceğim biri oturur.

    Otobüsün kalkmasına 5 dakka kala, 12 koltuk boş. Yanıma gelen biri var, umutluyum, 25'li yaşlarda, yuvarlak gözlüklü. "Merhaba"diyorum. Ben de hep gözlüklü olmak istemiştim, diyorum. Doktorun sadece damla yazdığından yakınıyorum, biraz şaşkın fakat rahatsız değil.Sohbet ediyoruz, bir saat kadar, yolda inecekmis. Aksaray'da. Orda birkaç gün kalıp Çorum'a gidecekmis.Çorum deyince leblebi tozunun boğazıma yapışması geliyor aklıma. Bir kere boğazıma yapıştığı için neredeyse boğulacağımı anlatıyorum, gülüyor. Susuyoruz sonra. Işte şimdi tam zamanı. Kulaklığımı uzatıyorum. Sanki hep bu anı bekliyormuş gibi,hemen alıyor . Rastgele bir yerinde durduruyorum müzik listemin, Aksaray'a kadar çok şarkı paylaşıyoruz. Çok çocuk oluyoruz. Muavin anons yapıyor;

    " Aksaray Yediveren dinlenme tesisi, yirmibeş dakka mola "
    Memnun oluyorum tanıştığımıza, ben de derken gülümsüyor, çok güzel gülümsüyor :"). Kedi tavuk yer " diyor. Sarılıyorum.

    Yirmibeş dakka çabuk bitiyor. İki önümdeki koltuğa üç yaşında bir çocuk ve annesi oturuyor. Ağla çocuğum otobüste olduğumu biliyim diyorum. İki ön koltuğa ses geç gidiyor, çocuk bi saat sonra ağlamaya başlıyor. Ohh diyorum, sonunda. Hissediyorum.

    Ağlamayı dinliyorum, başımı cama yasladım. Yan koltuğum boş. Ağaçsız bir yoldan geçiyor otobüs. Sana geliyorum. Çocuk ayısına sarılıyor, sustu, susacak. Muavin geliyor, "kahve mi çay mı? " ikisi bir arada diyorum. Kek almıyorum. İkisi bir arada içerken ikimizi bir arada düşünüyorum. Çok güzeliz.

    Otobüs hiç durmadan gidiyor. Bir dahaki mola üç saat sonra diyor muavin. Sana yedi saat var, şansım varsa ki az önce şahit oldum olduğuna, bir dahaki molada şiir okuycak biri oturur yanıma yada çantasında yaprak sarması olan teyze. Yaprakla şiir arasında kalıyorum.

    Otobüs ağaçsız yollardan gitmeye devam ediyor. Çocuk ayısına sarılmış, gülüyor, ayıyla konuşuyor. Sana geliyorum. Otobüsü ve seni çok seviyorum..
  • Hımm... Yine ben. Yeni bir incelemeyle ben.

    Kitabımızın adı Yeşil Deniz Kabuğu. Vay be ! Sizce de kulağa çok afilli gelmiyor mu ? Bence fazlasıyla dikkat çekici. Duygusallık, aşk, hayal kırıklığı, genç kızlık duygularının kabarması... Ben de bütüünn etkileri uyandırdı da. Gaza geldim, belirtmeden geçmek istemedim.

    Tamam, çok uzattım.

    Sarah Jio'nun okuduğum ikinci kitabı. Kitaba başlarken en azından tanıdık bir yazarın satırlarına kendimi bırakacağım için tatminlik duygusuyla okumaya başladım kitabı. Sarah Jio okuyanlar bilir, mazide kalan yıllarla günümüzdeki kuşaktan birkaç karakterin yaşam öyküsünü kesiştirmekte harika bir yazardır. Bu konuda oldukça başarılı kurgular buluyorum onun zihninde. Kurgularına bayılıyorum kısacası.

    Ama... Bu sefer kurgu tamam olsa bile eksik olan şeyler bariz ortadaydı benim için. Dil, karakterlerin duygu eksikliği ya da fazlalığı, kitabın masalsılığı...

    Kurgu konusunda on üzerinden puan verecek olsammm... Sekiz verirdim diyorum. Çünkü dediğim gibi masalsılığı tetikleyen bir şeyler vardı ki bu benim hiç hoşuma gitmedi. Eee dilin de yavan olduğu yerlerle beraber kitabın on üzerinden puanlaması altı oldu benim için.

    Olayımız 90'lı yıllarda ve 2008'deki yaşanan olayların karışımıyla ortaya çıkan bir eser olarak önümüzde.

    Kailey, annesi ve babası trafik kazasında ölmüş bir hanımzade. Büyükannesi ve dedesi tarafından büyütülüyor. Bir de erkek kardeşi var. Ama hiç mi hiç değinilmiyor ona. Sonraaa bir gün yanlış anlamadıysam yirmi üç yaşında bir genç kızken hayatının aşkıyla tanışıyor. Cade... Üstelik bir randevudayken. Başka biriyle tanışmak için gittiği bir randevuda.

    Bu tanışma kısmı ilk yavan gelen yerlerden bir tanesi oldu. Allah aşkına kim tanıştığı ilk kadın ya da erkeğin kalbine elini koyarak "işte müzik burada hissedilir" dedi ? Ya biz toplum olarak bu konularda biraz çekingeniz ki bence bu fazlasıyla iyi bir şey, ya da onlar fazla... Rahat. Neyse bunlar telefonlarını birbirlerine veriyorlar. Ama yaklaşık iki-üç ay görüşmüyorlar. Sonra Allah'ın işine bakın, yine bir yerde karşılaşıyorlar. Üstelik Kailey çamaşırlarını katlarken. Bir kafede. Bu nasıl iş diyorum ?

    Düşünsenize evleneceğiniz adamla çamaşırlarınızı katlarken karşılaşıyorsunuz ! Ya onu geçtim, kafede çamaşır katlamak ? Ama olaya açıklık getireyim. Bu kafe önceden çamaşırhaneymiş. Te Allam Yarabbim !

    Sonra bunlar işi pişiriyorlar. İki yıllık ilişkilerinin serüvenine adımlarını atıyorlar falan. Bu arada Cade bir müzik şirketinin sahibi. Benim aklım pek ermiyor öyle şirket işlerine falan. Ama bu yetenek avcısı gibi bir şey. En yakın arkadaşıyla iş ortağı ve şirketlerinde yeni müzik gruplarının tanıtımları vb şeyler yapılıyor.

    Sonra gel zaman git zaman. Şirket batma eşiğine geliyor. En yakın arkadaş olan James var. Bir de bunun kız arkadaşı Alexix. Bu meymenetsiz Alexix akla hayale gelmeyecek işler yapıyor veeee...

    Cade hafızasını kaybederek bir evsiz oluveriyor.

    Ondan sonra mı ?

    Herkes onu Kailey'i terk etti sanırken...

    Bir gün Kailey ve nişanlısı Ryan'ın yemek yediği bir restoranın önünde karşılaşıyorlar. Tabii Ryan bilmiyor Cade'i. Ama bizim Kailey tanımaz mı ilk aşkını ?

    Sonra olaylar devam ederken Kailey, hafızasını kaybeden ve milyonerken evsiz haline düşen eski eks aşkının hayatına dahil olarak hafızasının yerine gelmesi için ona yardım eli uzatıyor.

    Hastane masraflarını karşılamak üzere her bir ihtiyacını karşılıyor. Öpücük işini de...

    Tabii o esnada nişanlısı Ryanla da işleri pişiriyor. Yok onu çok seviyorum diye düşünmeler, yok onunla evlenip çocuklarına bakacağım demeler. He anam he!

    Bu yaşanılanlar duygu karmaşası içinde olan Kailey'i benim gözümde bir şıllıktan ileri götüremiyor. Madem ilk aşkına sahip çıkacaksın,o zaman evlenmenize ramak kalacak kadar kısa bir süre varken neden adamdan ayrılmıyorsun ? Ryan'dan yani...

    Tabii bizim yazar bu Ryan'ı da çok salak yerine koymuş. Fazlasıyla anlayışlı bir erkek Ryan. Aaa bir de yakışıklı, özgüvenli ve zengin. Gün geliyor Ryan'ın bu eski aşıktan haberi oluyor. Ama bizim anlayışlı erkeğimiz fazla ses çıkarmıyor.

    "Tatlım, Kailey. Ben seni seviyorum. Ve sana bu konuda anlayış göstereceğim hayatım."

    Sonra Cade arıyor, Kailey gidiyor. Her an yanında olmak.

    Anam! O da ne ? Bizim Ryan patlıyor !

    "Boynuzluyon mu sen beni Kailey ?!"

    Tabii ki de öyle söylemiyor cağnım. Sadece nişanlısıyla aynı evde yaşayan bu fazlasıyla anlayışlı ve yakışıklı beyimiz, Cade ile Kailey'i sarılırken yakalıyor. Hem de evlerinde !

    De git böyle iş mi olur diyorum.

    Tabii işin sonu belli... Anladınız az buçuk bizim Kailey'nin kimi seçeceğini....

    Devamı da masalsı birliktelikler...

    Bu kadar.

    Yani tam olarak bu kadar da değil ama işin özeti bu sayılır. Ekstradan daha çoookkk olay var.

    Hayatınızda tek ve gerçek aşkınızı bir gün bulabilme, aynı zamanda onu boynuzlamama ve onunla evlenebilmeniz dileğiyle....

    Hoçça kalın !
  • Neden herkes böyle yapıyor ,birilerine yaranmak için yapamayacagi şeyleri vaadediyor?....
  • Tren garındayım. Hızlı adımlarla yaklaştığım trene hareket saatinden beş dakika önce yetişiyorum. Soluklarımın hızıyla aynı hızda koltuğa yerleşiveriyorum. Yaz sıcağının bunalttığı bir günde trenin serin olması ile rahatlayıp, iyi bir yolcuğun beni beklediğini düşünüyorum. Yedi saatin kötü geçmesi için hiçbir sebep yok. Derken yakınlarımda ki koltuklara hilal taktiği ile çok çocuklu bir aile yerleşiyor. Üç kuşak bir arada, en sevdiğimden. Yaşlısı ayrı, orta yaşlısı ayrı, çocuğu ayrı konuşacak belli. Çocukların sesinden nasıl bir gürültü içine düştüğümü anlıyorum. Yaşlı amcamın da kısa aralıklara balgam temizleme sesi bas etkisi yapıyor. Sinirlerim bozuluyor, bağırıp çağıran çocuklardan birinin yanağına şamarı basmak istiyorum. Hemen bu düşünceden vazgeçiyorum. Çocuğa, doğası gereği etrafı tanıma aşamasında, zihninde sınırlayıcı kurallar duvarı olmayan, bu sebeple sebepsizce bağıran çocuğa vurmak. Toplumsal kuralların, bencilliğimle bir olup beni anlayıştan yoksun bıraktığını anlıyorum. Kendime güzel bir küfür savuruyorum.

    Tren hareket saati gelmesine rağmen hareket etmiyor bir türlü. Yarım saat geçtikten sonra bir görevli vagonları dolaşarak, yapımı tamamlanmamış, bu nedenle tek bir rayın kullanılabildiği hatta, gelen trende yangın çıktığını, belki yarım saat belki de yarım saatten uzun bir süre sonra hareket edebileceğimizi, yolcuların isterlerse trenden inip garda ve peronda dolaşabileceğini, anonslara dikkat etmeleri gerektiğini söylüyor. Çoğu kişi iniyor, bu çoğu kişinin çoğu da peronda beklemeye başlıyor. Ben de gürültünün dışarı taşınma fırsatından istifade hemen kitabı elime alıyorum, yavaşça silikleşen çevreden sıyrılıp kitabın içine dalıyorum. Yarım saat süren sessizlikte zamanın farkına varmadan kitaptan bir bölüm bitiyor. Bu kısa okuma beni dinginleştiriyor, sakinleşiyorum. Bu dakikalarda kitaptan kafamı kaldırdığım sırada peronda ekmek arası bir şeyler yiyen bir çocuk görüyorum. Bir yandan da trene bakıyor. Ekmekten büyük bir parça alıyor, aldığı parçadan bir kısmı yere düşüyor. Yere düşen parçayı alıp hiçbir şey olmamış gibi yemeye devam ediyor. Yanına kızgın ifadesini takınmış, esmer tenli, saçları dağınık, çocuğa bir pislikmiş gibi bakan gözlerle bir adam yaklaşıyor. Adamın yürüyüşünde eski Türk filmlerinde patronun emrinden çıkmayan ama içinde korku imparatorluğu barındıran kötülere özgü kabadayılık kokan bir hava var. Çocuk adamı görür görmez kaçar gibi oluyor, sonra duruyor. Sakınır bir tavırla elini başının üzerine kaldırıyor. Adam, çocuğun babası, bu belli. Bir şeyler söyleyerek, çocuğun kolundan sertçe tutuveriyor. Trenin içindeyim, onlar ise peronda, ne konuştuklarını duyamıyorum. Çocuğun dayaktan sakınan ve korkmuş hali, benim de içime bir korku salıyor. Adam, kolundan sürüklediği çocuğu sert ve ani bir hareketle banka oturtuyor. Bir şeyler söylemeye devam ediyor, arkasını dönüyor bir müddet. Ben içimden 'iyi' diyorum, 'çocuğa vurmadı hiç yoktan.' Hay şom ağzımı... Adam dönüyor, çocuğun kafasına önce bir tokat atıyor, çocuğun eline geliyor tokat. Sonra göğsüne vuruyor, çocuk iki büklüm kıvrılıyor. Koltuğuma siniyorum, kanım çekiliyor. Aniden adamı parçalara ayırma isteği baş gösteriyor. Böyle, trene kafasını vura vura parçalama, vahşi bir hayvanmış gibi saldırma isteği var içimde. Kalabalığa uyuyorum, kalabalık da bana uyuyor, kimseden çıt çıkmıyor. Herkes kendi eğlencesine, sohbetine bakmaya devam ediyor. Güçlü olduğumuzu hissettiğimiz zamanlar genellikle kötü davranışlar, istekler baş gösterir ya da tam tersi olur; kötü davranışlar, istekler bizi güçlü hissettirir. Aynı şey işin diğer tarafı için de geçerli. Naif, sakin olduğumuzda iyilik yapmayı düşünürüz, yaparız; ya da iyi şeyler yaptığımızda, düşündüğümüzde naif ve sakin hissederiz. Adamı parçalama isteği duyduğumda öylesine güçlü hissettim. Ancak suskun kaldığımda naif ve sakin hissetmedim, korkak hissettim, korkak. İyiliğim dokunamadı çocuğa, kendime de. Anons yapıldı, trene insanlar binmeye başladı, ben de diğer insanlar gibi çocuğa atılan dayağı unutuverdim hemen.

    Trene binmeyen bir kişi var. İki koltuk önümdeki kişiye buğulu gözlerle bakıyor perondan. Kafasını şefkatle yana eğiyor, eliyle cama dokunuyor. Gözümü alamıyorum oradan, çünkü bana da dokunuyor. Ellili yaşları aşmış teyzem beni ayrı bir duyguya sokuyor böylece. Bulunduğum konumu düşünüyorum. Şu an memlekete gidiyorum, uzun zaman olmuş gibi geliyor ayrılalı memleketten. Daha 4 yıl olmadı. Sık sık da gidiyorum zaten. Ama annemin beni ilk uğurlayışını, gözlerinin doluşunu, kaşlarının bükülüşünü, benim sakladığım gözyaşlarımı gördüm bu teyzede. Zaten o da çok dayanamadı, tren hareket etmeye başlayınca serbest bıraktı gözyaşlarını. Yavaşça ilerleyen trende ondan ayrılan kişi de (orta yaşlı bir kadın, kardeşi diye düşündüm) ayağa kalktı, el sallamaya başladı ağlayarak. Yine eski filmlerdeki dramatik sahnelerden birinin içinde hissettim kendimi. Bağırışan çocuklar, zalim babasından dayak yiyen bir çocuk, trenin hareketiyle başlayan hasret duyguları. Eski bir Yeşilçam filmindeydim bugün. O filmde bir figürandım.

    Etrafımı çevreleyen ailenin en küçük üyesi çığırtkan ve enerjik kız çocuğu yanımda o komik ve saçma dansına başlamasaydı ağlayacaktım. Dansını sergiledikten sonra bana döndü "Deyy" dedi. "Deyy" ne demek bilmiyorum ama elimi uzattım, küçücük eliyle parmağımı tuttu. Adın ne senin dedim, "eyyia" gibi bir şey dedi, annesi "Esila" diye düzeltti. Kızın abisi ise 7 yaşında, ön koltuğumda oturuyordu. Bir bilmece sormasıyla başladı yol arkadaşlığımız onla. Sonra yanıma geldi, tablet bilgisayarından araba yarışı açtı, o oynadı ben yorumladım. Esila koridorda gidip geliyordu, yanımızda durdu, tekrar parmağımı tuttu, "Deydeeyy" dedi. Kendimi uzun zaman sonra insan hissettim.
  • Daha önce pek, roman karakterlerine bağlılık hissettiğim olmamıştı. Ama Şehsuvar Sami, bende farklı duygular uyandırdı. Yani ben her zaman katı, despotik kurallara karşı durmuşumdur. Değiştirmek için elimden bir şeyler gelmese de eleştirmekten asla geri durmamışımdır. Bu açıdan da baktığımda sadece Müslüman Şehsuvar Sami’nin, Yahudi Ester’e olan aşkı bile onla aramda bir bağ kurulmasına yetiyor. Kitap aynı zamanda tarihsel de bir gerçeklik değeri taşıyor. Özellikle hayranı olduğum Cumhuriyet tarihini polisiye perspektifden okumak da ayrı bir zevkti. İzmir Suikasti sonrası zamanının hızlı ittihatçısı Şehsuvar, suikastle alakası olmamasına rağmen suçlanırım endişesi taşıyarak kendini -Atatürk’ün de sevdiği- Pera Palace oteline kapatır ve anılarını gözünün önüne getirir. Ester her zaman kendisinde bir yazarlık yeteneği görmüştür. Bizim zamanının hızlı ama şimdilerin yaşlı ittihatçısı da hiçbir zaman kavuşamadığı sevdiğinin sözünü dinleyerek oturur yazmaya başlar. Bir nevi toplumla arasındaki çatışmanın mağlubu olur Şehsuvar Sami. Edebiyat ve aktif vatanseverlik arasında bir seçim yapmak zorunda kalır. Tabii aynı seçimi ideolojisi ve vatanı ile aşkı arasında da yapmak zorunda kalmıştır. Bir filmde izlemiştim, böyle bir çekişme arasında kalan bir kahramana “sen kızı kurtar, Fransa her zaman ayakta kalır” dendiğini. Acaba Şehsuvar da öyle mi yapmalıydı diye de düşünmüyor değilim. Osmanlı Devleti’nin son dönemleri ve Cumhuriyet’in ilk yılları titizlikle işlenmiş romanda. Tam da düşlerin parlayıp söndüğü bir dönemde okuyoruz Şehsuvar ve Ester aşkını. Aslında bugün dahi yakın geçmişimize baktığımızda nice Şehsuvarlarla karşılaşmıyor muyuz. Sol ya da sağ diye niteleyerek aslında aynı vatana hizmet etmeye çalışan gençlerin birbirini öldürdüğü dönemleri yaşadık. Yaşadık diyorum çünkü bir travma hangi tarihte yaşanırsa yaşansın o devletin hafızasından silinmez. Öyle kolay bir şey değildir. Polislerin, askerlerin de siyasi görüşleri vardır; her insan gibi. Ama polis olduktan sonra siyasi görüşlerimden sıyrılmak durumunda kaldım. Sadece benden bir tek Atatürk’ümü kimse alamaz. Sağ ve sol gençler çatışırken polisler de aslında kendi görüşlerinden olan veya olmayan gençlerle çatışıyordu. Ama herkes aynı vatanın evladıydı ve birbirini kırıyordu. Çok yakın geçmişimizde meydana gelen toplumsal olaylarda görevler aldık. Kamu düzeninin bozulması, kanunların çiğnenmesi, hükümete karşı hareket felan filan… Evet, olmaması gereken şeylerdi. Biz de bunların bozulduğunu, yeniden tesis etmek gerektiğini düşünerek mücadele veriyorduk. İşin garip tarafı karşı taraf da aynı şeyleri düşünüyordu. Sonuçta kazanan ne biz olduk ne de onlar. Kaybeden hepimiz olduk. Sanki birileri yeniden bunun hazırlıklarını yapıyor gibi. Önümüzdeki aylar ne gösterir bilemiyorum ama akılla hareket etmezsek, duygularımız bizi mahvedecektir. Gerçeklerin fakına varmak için Şehsuvar Sami gibi yaşlanmamıza gerek yok. Az çok bir birey olarak birilerin gözündeki değerimin farkına varmış bulunuyorum. O yüzden size önerim önce aşkınıza sahip çıkın ve aşkınızın desteğiyle vatanı müdafaa edin. İşte ancak o zaman başarılı olabilirsiniz. Unutmayın, ay yıldız kolye güzelliğinize güzellik katar. Ay yıldız kolye anlatsın aşkınıza aşkınızı…
  • Acaba benim gerçekten yok olmam yani ölmem herşeyin kurtuluşu olabilir mi ? Her yerdeki huzurun doğuşu ! Bana sorun muşum gibi bakmayın artık ya ! Herkes bunu yapıyor , öyle ya da böyle yapıyor . Lan harbi canım yanıyor