• Duyduğum en güzel haber..😢 duygulandım haberi okurken.❤❤ andımız Geri dönüyor...💖💖💖🇹🇷

    Danıştay 8. Dairesi, ilköğretim okullarında uygulanan "Öğrenci Andı"nı kaldıran yönetmelik hükmünü iptal etti.

    Hani öğrenciler her sabah güne bir ant ile başlarlardı :
    "Türk'üm, doğruyum, çalışkanım.." diye..

    İşte bu andı, 23 Nisan 1933'de, Reşit Galip Bey yazmıştır !

    1931 sonbaharıydı. O geceki tartışma, Milli Eğitim Bakanı Esat Mehmet'in bir yakınmasıyla başladı.
    Esat Mehmet, Atatürk'ün Harbiye'den "tabya öğretmeni"ydi.

    Kazım Özalp'in "Atatürk'ten Anılar" kitabında (T. İş Bankası Y., 1992, s. 48-49) yazdığına göre konu, kız öğrencilerin kıyafetinden açıldı.

    Esat Mehmet,

    -Kızların kısa etek, kısa çorap ve kısa kollu gömlek giymelerini uygun görmediğini,belirtti. Bir tamim yayınlayıp daha kapalı giyinmelerini isteyeceğini söyledi.

    Bunun üzerine Reşit Galip söz aldı:

    -Yanlış düşünüyorsunuz beyefendi, dedi. Bu bir geriliktir. Kadınlar eski durumda yaşayamazlar. İnkılaplardan en mühimi, kadınlara verilen haklardır. Başka türlü, Batılılaşmakta olduğumuzu iddia edemeyiz.

    Sofra gerildi. Gazi, vekilini zor durumda bırakan bu çıkıştan hoşlanmadı.

    -Bu konuyu uzatmayalım. Kısa çorap giyip giymemek çok önemli değildir, sonra tartışırız, dedi.

    Ama Reşit Galip alttan almadı.

    -Af buyurunuz Paşam! Bu, inkılap ve zihniyet meselesidir. Müsaade buyurursanız fikrimizi söyleyelim. Hatta daha ileri giderek diyeceğim ki, sizin huzurunuzda bu sofrada inkılapları zedeleyeceği icraattan bahsedilmesi küstahlıktır, hoş görülemez.

    Reşit Galip'in tartışma yaratmasının özel bir nedeni vardı:

    Halkevi'nde sanatı yaygınlaştırmak için tiyatro çalışmaları yapıyor, ancak sahneye çıkacak kadın oyuncu bulamıyorlardı. Buna gönüllü kadın öğretmenler için, Maarif Vekaleti'nden izin alamamışlardı.

    Reşit Galip:

    -Bu kokuşmuş kafayla devlet yürümez, diye kestirip attı.

    Atatürk'ün kaşları çatıldı.

    -Sözlerinizde müsamahalı, ölçülü olunuz, diye çıkıştı.
    Herkes yaklaşan fırtınayı hissetmişti. Ama Reşit Galip bulutların üstüne gitti. 57 yaşındaki Milli Eğitim Bakanı'nı işaret ederek dedi ki:

    -Devrimci devrimcidir. İnsanlar bir yaştan sonra ister istemez tutucu olurlar. Meclis'te bunca genç, idealist, bakanlık yapacak yetenekte insan varken, böyle yaşlı kimseleri Milli Eğitim Bakanı yapmak hatadır.

    Atatürk yeniden uyarma gereği duydu:

    -Esat Bey yeteneklidir. Davamıza inanmıştır ve benim hocamdır. Beni okutmuş olması sence bir değer taşımıyor mu?

    -Kusura bakma Paşam, taşımıyor! Okuttuklarının içinde sizin gibi bir devrimci çıkmış ama kim bilir nice tutucu da çıkmıştır.

    Bunun üzerine Gazi'nin sabrı taştı:

    -Bu sofrada hocama ve bir Milli Eğitim Bakanı'na hakaret etmenize müsaade edemem, diye haşladı.
    Ama Reşit Galip sineceği yerde hepten üste çıktı:

    -Devrimleri korumak için sizden müsaade istemiyorum. Hatayı yapan siz de olsanız, sizi de eleştiririm. Mesela Rose Noir'a verdiğiniz 15 bin liralık kredi mektubu da siz yaptınız diye hata olmaktan çıkmaz.

    İlk kez Atatürk'ün sofrasında Atatürk bu kadar sert eleştiriliyordu.

    Reşit Galip'in sözünü ettiği Rose Noir, Beyoğlu'nda, Rus karı-kocanın işlettiği bir barın adıydı. Atatürk bir gece oraya gitmiş, mekanın sahibi Madam Senya'dan "İş Bankası'ndan kredi alamıyoruz" yakınmasını dinlemiş ve orada bir kağıda İş Bankası Genel Müdürü'ne hitaben "yardımcı olunması" isteğini yazmış, Rus çifte vermişti.

    Reşit Galip bu iltimas talebini eleştiriyordu.

    Atatürk bu kez kızmadı;

    -Yoruldunuz, buyurun biraz istirahat edin, diyerek kibarca Reşit Galip'i sofradan kovdu.

    Ama genç devrimcinin yılmaya niyeti yoktu. Yıllar yılı bir efsane gibi anlatılacak çıkışını o an yaptı:

    -Burası sizin değil, milletin sofrasıdır. Milletin işlerini görüşüyoruz. Burada oturmak sizin kadar, benim de hakkımdır.

    Atatürk kendi fikirleriyle kendisini vuran bu genç adama baktı, sonra yanındakilere dönüp,

    -Öyleyse biz kalkalım, dedi.

    Sofradaki bütün heyet ayaklandı; Reşit Galip'i sofrada yapayalnız bırakıp çıktılar.

    Reşit Galip bütün geceyi Dolmabahçe Sarayı'nda pencere kenarındaki bir koltukta geçirir.

    Atatürk uyandığında Genel Sekreteri'ne Reşit Galip'i sorar.

    -Sabaha kadar bekledi, mahcubiyetini size iletmemizi istedi. Ankara'ya gidecek kadar borç para istedi. 25 lira verdik" derler.

    Atatürk ;

    -Ankara'ya gidecek adama 25 lira mı verilir. Bari benim hesabımdan birkaç yüz lira verseydiniz, der.

    Sonra:

    -Cebinde beş parası yok ama karakterinden hiç taviz vermiyor. Parası yok ama cesareti var, diye ekler.

    1932 sonbaharında Atatürk, Reşit Galip'in Ankara Radyosu'ndaki bir konuşmasını dinler; "Devrimleri her yerde, herkese karşı savunacağız. Gerekirse babamıza ve çocuklarımıza karşı bile" demektedir.

    Atatürk birkaç gün sonra kendisini yeniden sofraya davet eder.

    Hemen yanındaki sandalyeye buyur eder.

    Onun yanına da, hocası Esat Mehmet'i oturtur.

    Ve orada yeni Milli Eğitim Bakanı'nın 39 yaşındaki Reşit Galip olduğunu açıklar.

    Rose Noir olayı mı?

    Onu da hatırlatalım:

    İş Bankası Genel Müdürü Muammer Eriş, Atatürk imzalı kağıdı alınca doğruca Dolmabahçe Sarayı'na gelmiş, Ata'nın ricacı olduğu krediyi vermeye kuralların uygun olmadığını bildirmiş, talebi reddetmiştir.

    ( Yener Oruç'un "Atatürk'ün Fikir Fedaisi : Dr. Reşit Galip" , Kazım Özalp'ın "Atatürk'ten Anılar" ve Falih Rıfkı Atay'ın "Çankaya" adlı kitaplarından yararlanılmıştır..)

  • #alıntı
    “Kendiminkini değil, başkasının hayatını yaşıyordum. Kendim diye adlandırdığım bu kişinin ne kadarı gerçek bendi, ne kadarı değildi ? Direksiyonu çeviren bu ellerin yüzde kaçına benim diyebilirim ? Dışarıdaki manzaranın ne kadarı gerçekti ? Ne kadar çok düşünürsem o kadar çok anlıyor gibiydim “


    Ergenlik döneminden başlayarak kendisindeki her değişimi anlatan bir adam kitabın kahramanı. Aslında pekte değişim diyemeyeceğimiz, hep aynı döngüde dönüp duran bir adam. İlk aşkından evlendiği kadına kadar nerdeyse aynı gelgitler içinde kalarak bahsediyor. Evlenip ikide çocuk sahibi olduğu halde, aklı hala ilk aşık olduğu kadında kalıyor. Onu düşünüp onunla yaşarken bile kendini bulamıyor bir türlü. Sonrasında başka ilklerini yaşadığı kadını görüyor karşısında bu sefer onunla alakalı girdapların içinde buluyor kendini. Bu adam bir türlü hiç bir insan ve hayatta asıl gerçek benliğini bulamıyor. Hangi hayatı yaşasa hep bir şeylerin eksik olduğu hissi kafasında oluyor ve bu onu bitkin, dalgın, dikkatsiz bir adam yapıyor. En azından hayatının geri kalanı için içindeki boşluğu doldurma umudunu yitirmeyip bunu başarabilecek mi ?


    Murakami kitapları bana her zaman ilginç gelmiştir. Yani şöyle sıradan bir hikaye okurmuş gibi başlayıp birde bakıyorum ki bambaşka bir konunun içindeyim. Ve o konu beni haberim olmadan sarıp sarmalamış durumda. Merakla okumaya devam eder konumdayım. İşte hemen hemen böyle hisler. Bu kitabı da öyleydi. Tarzını sevdiğim bir yazar sanıyorum ki herkes kolay kolay sevemiyor. O yüzden ben tavsiye ediyorum okumanızı gerisini size bırakıyorum, keyifli okumalar ️
  • Gamelin,yurtsever devrimci,kararlarında katı ve acımasız,kendi kardeşi bile sanık olsa acımayacak derecede adaletli.En azından böyle görüyor kendisini.

    Fransız devrimi dönemindeyiz.kliselerde İsa kutsalları indirilmiş yerlerine Rousseau(Jean Jacques),Brutus,Le Peltier büstleri konulmuş,rahibin kürsüsünde insanlik bildirgesi asılmış,ibadethane olarak kullanılan kliseler bir toplanma merkezine dönüşmüş, Cumhuriyetçiler toplantılarını kliselerde yapıyor.
    "Yaşasin kral" diye bağıran bir hizmetçi kadını mahkum eden cumhuriyetin devrim mahkemeleri sırf bu yüzden bizzat cumhuriyet insanları tarafından hor görülecek ve mahkemeyi yoketmek için cumhuriyeti yıkacaklardır. En sonda söyleyeceğimi ilk başta söyledim ve rahatım artık devam edebilirim.

    Kuklalar yaparak geçimini sağlyan bir adam kuklaları devrimle dalga geçecek şekilde yapıldığı ileri sürülerek idam edilebilir mesela,yada bir rahip 21 Haziran,19 Eylül,28 Mayıs tarihlerinde yurtseverliğini ispat edebilmiş mi diye sorguya çekilebilir,onaltı yaşındaki bir kız, yaramaz çocuklar gibi her şeyden,yoksulluktan baskıdan,ekmek kuyruğundan sıkılıp yaşasın kral diye bağırdığı için korkunç bir suç işlemiş sayılabilir,insanlar ikiye ayrılmıştır,yurtseverler ve hainler. Hainler ,yaş ,cinsiyet gözetilmeksizin cezalandıŕılacaklardır. Devrim mahkemesi ayrım yapmaz. İki tahta arasında üçgen bir metal gözleri kamaştırır,bu giyotindir.Giyotinin bir önceki günden kalma kanlarını köpekler dilleriyle temizlerler.Devrim mahkemesinden arta kalanları. Fransız devrimi kanla yapılmıştır buna en çok köpekler sevinmiştir.

    Ordunun başındaki bir general Avusturya'lılara karşı bozguna uğramışsa yalandan,bile bile yenildin diye giyotini boyluyordu. Genarellerin kazanmaktan başka şanslari yoktu yani,ya kazanırsın ya ölürsün,hem de şerefli bir asker için en kötü şekilde, vatan haini yaftası yapıştırılarak.Sıradan olmayan,kumandan olma ideali bulunan bir askerin krallığı savunması mantıksız değildir,tarihe bakıldığında yetişmiş tüm büyük kumandanlar krallık düzeninde yetişmiştir.Buradan Selim Pusat'a saygılarımı sunarak devam ediyorum.

    Bu kıyımlardan sonra beyaz elbisesini kirleten küçük bir kız çocuğunun çığlıkları içimize su serper,sadece annesinden terlik yiyordur.Ne mutluluk!

    Adalet dediğimiz şey kesinlikten uzak kuşkuculuğa yakın bir şey midir.Adalet karar vermek yerine kuşkuya düşerse kararın doğruluğu tartışılır.Hukuk evrensel değildir bu yüzdende ilim değildir,zamana ve şartlara göre binbeşyüz tane hukuk anlayışı varsa adalete güvenmek insanın kendini kandırmasıdır ancak.
    Bir adam sırf Gamelin öyle istiyor diye ölür.Bunun adı Gameline gösterilen saygıdır,oysa adamın tek suçu karanfile benzeyen kurumuş nar çiçeklerinin olmasıdır,bir nar çiçeği ne kadar benzeyebilr ki karanfile? Bir adamı öldürtecek kadar benziyor işte bu yeterli değil mi?

    Sessizlik ,giyotin hareket ederken duyulan sessizlik,bu sessizlik çok şey anlatır ama duyulan sadece küt sesidir,korkunç bir ses.Sesin anlattıklarıysa izleyiciler arasından sessiz sedasız sıyrılıp giden birini vurur,gözlerden birer damla yaş düşer yere,sessizdir bu düşüş,ama ne yansımalar vardır bu saydamkıkta,bir gözyaşının gücüyle yer titrer,hiçbir bomba bu denli titretememiştir yeri.Bir duvarcı ustası ,suçu kimbilir nedir,kendi yaptığı bir duvar dibinde kurşuna dizilir,düşer sırtı duvara dayalı olarak can verir,duvarın içi titrer...
    Fransız devrim mahkemesi giyotincidir,kurşuna dizilmelere karşıdır,kurşunları heba etmek nedendir,cephane zaten az kalmıştır,kurşuna dizilenler ne şanslıdır,ölecek insanlardan kurşunu esirgemeyin der biri yada demez,düşünür belki,içinden gülerek.Bunu söylemek suç sayılabilir çünkü.

    Sonrası iyice karanlık,bir kanunla bir kanun değiştirilir,değişen sadece bir kanundur, sebebi vakit kaybını önlemek,artık devrim mahkemesi soruşturma yapmayacaktı,sorgu sual yoktu,tanık yoktu,savunucu yoktu artık,sanık vardı ,hep olacaktı,sanık suçunu da,suçsuzluğunu da kendi içinde saklayıp juri üyelerinin yanından sessiz sedasız geçecekti,soluksuz.Karar bu geçiş sırasında verilecekti,en fazla yirmi saniye...
    Ne tasaruf!

    Bireyin hakları,özgürlük yitip gitsin,önemsizdi devrim mahkemesinin yurtsever savcı,yargıç ve jurilerinin yürek atışları her şeyi kurtarırdı çünkü.
    Suç bile ayaklar altındaydı,suç için gerekli olan şey biraz yürek biraz istek.Ama suçluların çoğunda ne istek ne de yürek vardı çünkü suçsuzdu çoğu.Tarafsızlıkta bir suçtu,sadece devrimi savunanlar suçsuzdu,geri kalan kim varsa ölmeliydi.Ölmek istemeyen mahkumlar bir yana ölmek isteyenlerde azımsanmayacak kadar çoktu.Hafiyelerin -ki bu hafiyeler herkes olabilir- cezaevlerine doldurduğu ve sıralarını bekleyen insan yığınları bir yana başlarını bir an önce vermek için sabırsızlananlarında işini halletmek gerekiyordu. Bazı acelecilerse,cellatlardan ve yargıçlardan tiksindikleri için gururla kendi yaşamlarına kendi elleriyle son veriyorlardı. Genç,sevilen,yakışıklı bir asker "Ne olur benim için yaşa" diyen sevgilisine aldırmadan,mahkeme karşısına dikilip, suçlama evraklarını tutuşturarak piposunu yakmıştı onunla.Tüm benliğiyle Cumhuriyetçi olduğu halde ,ne sevgilisi için,ne aşk,nede zafer için yaşamak istemiyordu artık.

    Yurtesever vatan evlatları.Yargıç,savci ve juri üyeleri ,güç onların elindeydi bir kadının gözüne bakmayı bırakın beslediği kedinin gözüne bakarak kimin suçlu olduğunu anında anlarlardı,onlar yurtseverdi çünkü,yurtsever olduklarınca Tanrılaşıyorlardı ve Tanrılar susamışlardı.
    Gamelin sokakta oynayan bir çocuk görse kucaklar,tüm zalimlikliklerim senin içindi çocuk derdi belki ,büyüyünce pırıl pırıl bir Fransa'da mutluluğunu,temizliğini bana borçlu olacaksın da diyebilirdi.Der ve sonra kimbilur kucakladığı çocuğun annesinin yada babasının boynunu vurdurtabilirdi.Gamelin bunu anlayayamayacak kadar uzaklaşmıştı kendinden,insanlığından.

    Oysa bir genç vardı bir zamanlar ,resim yapardı.Orestes ve Elektra adını koyacağı bir resim,yarım bıraktı,kara bir yürekle dolup taştı istese saçlarını okşayacağı bir Elektra'sı olabilirdi belkide ama kızkardeşi bile nefretle bakıyordu ona ve herkes gibi kaçıyordu,bu kadar yanılgıya düşmeseydi kendi ölümüyle yaşlı anasınıda acıdan öldürecek hale gelmezdi tıpkı Orestes gibi.Bu adam tıpkı tablosu gibi yarım kaldı gitti arkasında bir Elektra bırakamadan.Yanılmıştı bu adam.
    Başka bir adam,belkide aynı adam,ölüler birbirine benzer çünķü,aşık olduğu kızla belki aç,yoksul bir şekikde ama mutlu olarak kırlarda dolaşabilirdi,sevdiği kız ona "Güle güle sevgilim ,babam neredeyse döner,merdivenden inerken bir gürültü duyarsan hemen üst kata çık tehlike geçinceye dek inme. Sokak kapısını açmamı istediğin zaman kapıcı penceresine üç kez vurursun Güle güle canım! Güle güle ruhum!" derdi yine...
    Bir kız yine söylüyor,belkide aynı kız,vefasızlar birbirine benzer çünkü, başka ,bambaşka bir adama "Güle güle sevgilim,babam neredeyse döner.....sokak kapısını açmamı istediğin zaman..." Ah ölüler de yanılıyor işte!
    Devrimciler habire kılık değiştiriyor muhalif devrimciler siz daha az vatanseversiniz diye baştakileri indiriyor ve boyunlarını vurduruyor,bu böyle sürüp gidecek yurdunu daha fazla seven biri çıkana kadar devam edecekler Tanrılık rolüne.Bazı Tanrıların susuzluğu geçince yerine daha fena susamışlar gelecekti. Bu böyleydi,kral kalsa aynı şey,cumhuriyetçiler aynı,bir kaç yüzbin insan nedir ki,önemli olan gelecekteki pırıl pırıl hayatlar,yetim aynı zamanda öksüz bırakılan çocuklarla kurulacak bir gelecek.

    Cumhuriyetin ünlü parolası "Özgürlük, Eşitlik,Kardeşlik ya da Ölüm" sadece ölüm kısmında başarı sağlandı...
  • Eğer tasavvufa meraklı bir insan değilseniz ve 'bağzı ilahiyat'çılar tarafından eleştiriliyorsanız böyle bir kitabın incelemesini yapmak zor. Çünkü fikre dair getirdiğiniz her eleştiriyi şahsa indirgeyip avukatlık yapanlar olacaktır. Baştan söyleyelim. (Mevlana değil) Muhammed Celaleddin Rumi çok çok büyük bir alim, Nurettin Topçu da doçentliğinden de bilindiği üzere büyük bir mütefekkir. Şimdi kitaba gelmeden bi de şunu diyeyim; bu ders kitabı olarak okutuluyormuş bazı fakültelerde. Üzüldüm. Size Paskal'dan, Kierkegaard'dan, Blondel'den 'minik pasajlar verilip' 'konu özet'i yapılan bir kitap akademi de 'ders kitabı olarak' okunamaz. (Tırnakla belirtilen yerlere dikkat edelim.) Okunmamalı yani. Bence.
    Her ne ise.
    Kitap üç bölümden oluşuyor;
    İslam ve İnsan
    Mevlana ve Tasavvuf
    'EK' başlığıyla Din Psikolojisi ve Mistizm-Tasavvuf.
    İlk bölümünde çok az söz ile çok şey söylemeyi ne güzel de yapıyor. İnsana İslam'a dair her kelimesinde bin bir düşünce etüdü yaptığı aşikar olan Topçu kalemini resmen konuşturuyor. Bir cümle okuyup bir gün boyunca etkisinde kaldığınız olacak ve bütün kitaplarını hemen okuyup onu tanımak için heyecanlanacaksınız. Sanatı, merhamet anlayışı, ilmi ve azmi teşvikiyle çizdiği insan profiline aşık olacaksınız.(Eğer aşka inanıyorsanız tabii.) Bununla beraber eleştirdiği kişiler var; din adamları tabi ki. İçimizi soğutan cinsten haykırdığın için bu gerçekleri sana teşekkür ederim bunu herkes yapamıyor. Şimdi kimse yapmıyor.
    İkinci bölümde ise Topçu'nun o sert eleştirilerini ben göremedim...Ki eleştirilecek çok şey varken... Bir büyüğü sevmemiz onun bütün görüşlerini kabul edeceğimiz anlamına gelmez. Hakeza bir görüşünü kabul etmediğimiz bir düşünürün diğer görüşlerini de reddedeceğimiz* anlamına da gelmez.
    Ben; aklın başımızın üzerinde yeri olduğuna, kalbin insanın can kafesinde korunacak kadar kıymetli olduğuna, birinin diğerinin alternatifi olmadığına bilakis birbirlerini tamamlayan bir ahenk olduğuna inananlardanım. Tek kanatla uçmak uçamamaktır bence illa biraz da çakılmaktır. Denge önemli bir mesele...
    Hafif ağır diline, bir tutam literatür bilgisi gerekliliğine, sevmiyorsanız eğer biraz tasavvuf tahammülüne rağmen;
    okumanızı tavsiye ederim.
    Keyifli okumalar dilerim.
    Ha bir de EK bölümde minnacık tanımlar var hani şu bağzı üniversite hocalarının tav olduğu. İnatla suyu kaynağından içmeyen hocalar.
    *bu kelime doğru mu yazıldı bilmiyorum.
  • Bu yazarın hangi kitabını okusam beynimden vurulmuşa dönüyorum. Nasıl bu kadar güzel yazabilir bir insan? Nasıl olur da bir kitap beni alıp taaa çocukluğuma götürür? Kitabı okurken çocukla özdeş nokta arattırır bana? Nasıl mükemmel anlatamam. İnsanı gece uykusundan edip okunabilecek derecede güzel....

    Gelelim kitabımızaa... kitapta babası ve annesi tarafından terk edilen bir çocuğun dedesiyle ve yaşadığı bölgedeki birkaç insanla olan ilişkileri anlatılıyor; ama öyle sandığınız gibi basit şeylere değinmemiş Cengiz Aytmatov. Çocuk kitapta saflığın, bozulmamışlığın ve geleceğin sembolü; dedesi ise geçmişi temsil eden ve masal anlatan birisi. Ve bize çok çok önemli dersler verdiği kesin. Ben karakterleri de inceleyerek kendi çıkardığım sonuçlara değineceğim biraz.

    Çocuğun dedesinden başlayalım. Dedemiz herkese iyilik yapan, o yaşında herkesin işine koşan, bir denileni iki etmeyen ama bir türlü de insanlar tarafından saygı görmeyen birisi.Çünkü hiçbir şeye karşı çıkmıyor, o yaşına rağmen gençlerin yapması gereken işleri bile yapıyor ve insanlar onun bu huyuyla alay ediyorlar, eğleniyorlar. Ne garip değil mi? Herkes tarafından biliniyorsunuz ama saygı görmüyorsunuz. Ve bu kadar çok her işten anladığınız için Kıvrak Mümin diyorlar size. Ve hal böyle olunca saygı görmediği için sözünün de bir geçerliliği olmuyor, zaten hiçbir şeye de karşı çıkmıyor, her şeye tamam diyor. Bence bu durum böyle olmadığı takdirde onun gibiler söz sahibi olsa hem etrafındakilere bilgilerini aktarır, gelecek nesillere faydası olur hem de bu kadar acı çekmek zorunda kalmazdı. Ve etrafındaki insanlara anlattıkları torununu etkilediği ve onu güzel kıldığı gibi diğerlerini de güzel kılardı.

    Bir diğer karakterimiz aslında baş karakterimiz 7-8 yaşlarında bir çocuk. Dedesiyle ilişkisi çok iyi ve dedesini en çok o seviyor bana göre. Çünkü bir tek o dedesinin anlattığı her şeyi çok önemli olarak görüp güzel yüreğiyle hayata geçiriyor. Dedesinin her türlü şeyden onu koruması, onu masallarla ve doğal hayatın içinde büyütmesi, özellikle inandığı şekilde atalarını anlatması ve çocuğun tüm bunları benimsemesi de o kadar güzel ki.

    Zaten o güzel anlatımıyla Aytmatov gözlerinizi yaşartıyor. Beni çocukluğuma bile aldı götürdü valla. Dedemle keçi güttüğüm günlere, ateşin başına oturup karışıyla boyumu ölçtüğü günlere, yılbaşında sobanın başında kestane pişirdiğimiz o güzel günlere kadar götürdü..

    Ama tabi herkes dede ve çocuk kadar iyi değil. bir de Orozkul var ki sormayın yani. Aslında eğer ona bu kadar izin vermeseler, karşı çıksalar kendini asla öyle küçük dağları ben yarattım zannetmezdi bence. ama bana göre Aytmatov burada bizlere bu karakterle eğer kötülük yapan birisine izin vermeye devam ederseniz o da size daha çok kötülük yapar ve toplum yapısı böyle olmaya devam eder demek istemiş. Sonuçta hepimiz yaşadığımız toplumda birer söz sahibi sayılırız ve bulunduğumuz her ortamda insanları etkiliyoruz. misal ben bir daha Cengiz Aytmatov okumayacağım dediğimde Tuco Herrera 'nın bu kitaba yaptığı incelemesini (#33778507) okuduktan sonra okuma kararı aldım. Bunun gibi herkes birbirini etkiliyor ve birileri bir kötülüğün devam etmesine izin verdiği sürece o insanlar etrafta daha çok çoğalıyor. Dünyayı iyilik kurtaracak gibi bir düşüncem yok yanlış anlaşılmasın. Sadece toplum yapısında onlara yaptıkları şeyi yapmaya izin verildiği müddetçe daha da kötü şeyler yapacaklar.

    Sonuç olarak kitabı çok sevdim ve okumama vesile olduğu için Tuco beye çok teşekkür ederim. Okumayanlarda okusun efenim :) :)
  • Sadece oyuncu değil, sıra dışı bir sinema emekçisiydi. Çok sayıda filmin müziğini yaptı. Şarkılar yazdı, ona ait olduğunu bilmeden dinledik. Ömrünü Sami Hazinses olarak yaşadı. Sonra doğduğunda verilen adla Samuel Agop Uluçyan olarak ayrıldı aramızdan.

    1925 yılında Diyarbakır’ın eski adı Pîran olan Dicle ilçesinin, eski adı Herêdan olan Kırkpınar köyünde, dünyaya geldi. Eski adı Samuel Agop Uluçyan’dı!

    1927 yılında, şimdi yerle bir olan Sur’un, eski adı Hançepek olan Hasırlı mahallesine yerleşti. Hançepek, Mıgırdiç Margosyan’ın kitabına adını veren Gavur mahallesidir.

    İlkokulu bitirdikten sonra okumadı. Kentteki Ermenilerin çoğu gibi puşicilik yapmaya başladı.

    Ufak tefek, ele avuca sığmaz, yanık sesli bir delikanlıydı. Müzikteki yeteneği kısa sürede dikkatleri çekti. 20’li yaşlarında Celal Güzelses’in yönettiği Diyarbakır Musiki Cemiyeti’nin bir üyesiydi.

    GÜL VE VİKTORYA

    Sonra Diyarbakır ona dar geldi. Buraya kadar olanları anlatan Şeyhmus Diken’in aktardığına göre imkansız aşkı Gül’e kavuşma umudu kalmadığı, başka bir rivayete göre de kız kardeşi Viktorya’nın sevdiğiyle evlenmesine izin vermeyen babasına kızdığı için İstanbul’un yolunu tuttu. Yıl 1950’ydi.

    İmkansız aşkı Gül’ü hiç unutmadı. Daha sonra yazacağı bütün şarkıları Gül için olacaktı…

    Diyarbakır’dan İstanbul’a gelen hemen herkes gibi hemşerilerini bulup onların kaldığı eve yerleşti. Kendisi gibi asıl adlarını kullanmayan Danyal Topatan, Vahi Öz’dü bu hemşerileri.

    DOKUMA MAKİNASINDAN ZEKİ MÜREN’E BESTE

    Sonra bir kumaş fabrikasında işe başladı. Dokuma makinasının gürültüsü bir metronom olup takılmıştı kulağına. O metronomu melodilere aktarıp ‘Bir Dilbere Müptelâdır Gönlüm’ şarkısını besteledi. Şarkıyı ilk seslendiren o dönem yıldızı yeni yeni parlamakta olan Zeki Müren’di.

    O günlerde, hemşerisi olan film yapımcısı Mümtaz Alpaslan’ı bulunca hayatının seyri değişecekti. Alpaslan’ın filmlerinden birinin müziğini yaptı. Bu filmde canlandırdığı kısa bir rolle de oyunculuk alemine adım atmış oldu.

    Bir kere girmişti Yeşilçam’ın büyüleyici, bir o kadar da çileli kapısından. Kısa süre sonra Mahir Canova’nın yönettiği Kara Davut filminde boy gösterdi. Rolü küçüktü ama filmin oyuncuları arasında dönemin starları Cüneyt Gökçer, Altan Karındaş, Atıf Kaptan ve Muhterem Nur vardı.
    Yeşilçam’da hatta dünya sinemasında benzerine pek rastlanmayan bir figür olarak kalacaktı 40 yıl boyunca. Bir yandan küçük rollerle ekmeğini kazanırken bir yandan da film müzikleri yapıyor, şarkı sözleri yazıyor, besteler yapıyordu. Bestelediği eserlerin bir çoğu kısa sürede popüler oluyordu.

    ‘YETER AĞLATMA BENİ’

    Bunlardan bugün en bilinenleri Sevim Tanürek’in seslendirdiği, ‘Derdimi Kimlere Desem’ ile Müslüm Gürses ve İbrahim Tatlıses’in de söylediği ‘Yeter Ağlatma Beni’dir.

    1960 yılında çekilen Şoför Nebahat filminde daha dişe dokunur bir rolü vardı. Filmin adını taşıyan şarkıya yaptığı beste dilden dile dolaştı o dönem. Müzisyen yanıyla kısa sürede yapımcı ve yönetmenlerin dikkatini çekti. Sonraki yıllarda 100’den fazla filme müzik yapacaktı.40 yılı aşkın sinema yaşamında kaç filmde imzası olduğu tam olarak bilinmiyor. Bine yakın filmi olduğunu söyleyen bile var.

    KUPÜRLER VE MESAM ÜYE LİSTESİ

    Ancak bu 40 yıl boyunca hep yalnız yaşadı, çok az kişi çalıyordu kapısını. Gazetelerde de fazla boy gösteren biri değildi. Bu yüzden midir bilinmez, ömrünün son yıllarında ceplerinde gazetelerde çıkan kendisiyle ilgili haberlerin kupürleriyle dolaştı hep. Bir de MESAM üyelerinin listesinin olduğu bir broşürü hiç ayırmazdı yanından. Listede adının olduğu satırı kalemle işaretlemişti.
    Bu kupürlerle, adının yer aldığı MESAM listesini, oyuncağını gösteren bir çocuğun heyecanlı sevinciyle gösterirdi yanındakilere.

    ‘ÖLDÜKTEN SONRA YAZ, ŞİMDİ BOŞ VER’

    Kendisiyle yapılan ender söyleşilerden birisi 15 Aralık 1994 tarihine ait Ancak söylediklerinin öldükten sonra yazılmasını istiyor. Öyle skandal yaratacak sözler söylediği için falan değil. Sadece Ermeni olduğunun bilinmesini istemiyordu.

    Ölümünden sonra 17 Haziran 2003 tarihinde internetten paylaşılan bu söyleşide gerçek kimliğinin bilinmesini neden istemediği sorulunca önce öfkeyle “Ermeni değilim ben” diye yanıt vermişti. Sonra durumu kabullenmiş, başını yana eğerek, “Eski sempati kalmıyor. Onun için istemiyorum. Yazma bunları. Öleyim, ondan sonra. Öldükten sonra yaz, şimdi boş ver” demişti.

    Ama bir yandan da deli doludur. 1959 yılında Atıf Yılmaz’ın yönettiği Karacaoğlan’ın Kara Sevdası’ filminin çekimleri için gittiği Adana’da aşka tutulur. Filmi çektikleri çiftlikte karşılaştığı bu kızdan da sevgisine karşılık bulamayınca kendini kaybeder, “Ben bu kızı kaçıracağım” diye tutturur.

    YOL KENARINDA HÜNGÜR HÜNGÜR

    Danyal Topatan, Vahi Öz ve Kadir Savun zor tutarlar. Sonra kayıplara karışır. Çekimler bitmiş yola çıkacaklardır ama o ortalarda yoktur. Sonra yol kenarına oturmuş hüngür hüngür ağlar halde bulurlar. Zor ikna edip alırlar otobüse.

    Bildiğimiz ‘son aşkı’ ise sadece karşılıksız kalmayacak, işini kaybetmesine de neden olacaktır. Setlerde gördüğü Yeşilçam’ın bir oyuncusuna aşık olmuştur bu kez.
    İçli gecelerinde bir şiir yazar. Dayanamaz aşkını anlatır, bu şiiri okur arkadaşlarına. Aşık olduğu kadın ise Yeşilçam’ın o dönem en çok film üreten yapımcılarından birisinin sevgilisidir. Olayı duyan yapımcı onu kara listeye alır ve bir daha onun setlerin kapısından içeri adım atmasına izin vermez.

    DAĞLARA TEPELERE GAZEL

    Derdini, duygularını kimseye anlatamaz. Yalnızlığını paylaşmak için dağlara tepelere çıkıp gözü yaşlı gazeller okuduğu rivayet edilir.

    O kadar derin bir yara açmıştır ki bu yalnızlık onda ömrünün son yıllarında Okmeydanı SSK Hastanesi’nde yatarken, sevenlerinin ricasıyla, daha rahat etsin diye 7 kişilik bir odadan özel odaya alınınca kıyameti koparır.
    “Ben eski odamda mutluydum. Ömür boyu yalnız yaşadım. Bari burada yalnız bırakmayın” diye tutturunca tekrar yerleştirirler 7 kişilik hasta odasına.

    1990’lı yıllardan sonra Yeşilçam unutur onu. Ne bir rol teklif eden ne de film müziği isteyen vardır. Zor günler yaşamakta, kiralık bir evde, tek başına hayata tutunmaya çalışmaktadır.

    Yaşı ilerledikçe birbiri ardına hastalıklar çalmaya başlar kapısını. Hafıza kaybı, yüksek tansiyon, prostat, şeker hastalığı…

    SOKAK ORTASINDA DÜŞÜP KALINCA

    Üzerinde neredeyse yerlerde sürünen siyah bir palto, ayağında eski bir ayakkabı, soğuk bir kış günü sokakta yürürken, düşüp kalça kemiğini kırar. Çevreden geçenler tarafından hastaneye kaldırılır.

    Uzun süre hastanede yatar. Ameliyatla protez bir kalça kemiği takılır ancak sinir sistemi iyiden iye bozulmuştur. Hastaneden gitmek için ortalığı yıkar, serumları parçalar. Sürekli sakinleştirici verip ellerini ayaklarını yatağa bağlarlar.
    Bir kaç eski dost dışında hastane günlerinde de kimse çalmaz kapısını.

    Taburcu olunca Göztepe Semiha Şakir Huzurevi’ne yerleştirirler. Artık tekerlekli sandalyeyle sürdürmektedir hayatını. Güçlükle konuşabilmekte, sorulara kısa yanıtlar vermektedir.süre sonra tekrar rahatsızlanır ve Haydarpaşa Numune Hastanesi’ne kaldırılır. 77 yıllık hayat yolculuğunun sonuna gelmiştir. 22 Ağustos 2002’de hayata gözlerini yumar.

    Kaldığı huzurevinde bir cenaze töreni yapılır önce. Cenazede sadece ölüm için sırasını bekleyen huzurevi sakinleri saf tutar.

    Sonra Kadıköy Surp Takavor Kilisesi’nde yapılan törenin ardından Hasanpaşa Ermeni Mezarlığı’na defnedilir. Mezarlıktaki törende Yeşilçam’daki bir kaç dostu dışında kimseler yoktur.

    DANYAL TOPATAN’IN ACISI

    Yıllar önce bir gün bir arkadaşıyla konuşurken 1975’te ölen Danyal Topatan gelmişti aklına. Nebil Özgentürk’ün 5 Ekim 1995 tarihinde Sabah gazetesinde aktardığına göre şöyle hayıflanmıştı: “Yapayalnız açlık içinde öldü. Cenazesi bile bomboştu. Nasıl da üzülmüştüm. Bu vefasızlığa çok Kahroluyorum. Olur mu böyle şey, olur mu? Biz vatan haini miyiz.”

    Onun son yıllarıyla cenaze töreni de eski ev arkadaşı Danyal Topatan’dan farksız olmuştu. Ve yıllar sonra aynı sözleri bir başka Yeşilçam emektarı onun için söyleyecekti belki de.

    Gavur Mahllesi’nin yazarı Migirdiç Magrosyan’ın hemşerisiydi. Magrosyan, Gavur Mahallesi adlı kitabında onun ailesinden de söz eder. Bebası Tasci Zifkar, annesi Enna Uluçyan’dır. İki kardeşi daha vardır Viktorya ile Niso.

    Viktorya, babasının sevdiği adamla evlenmesine izin vermediği, başkasıyla evlendirildikten bir süre sonra da hastalanıp ölen kardeşidir.

    Niso ise annesi ve babasıyla Beyrut’a göçmüştür. Sami Hazinses, Diyarbakır’ı terk ettikten sonra, annesi babası ve kardeşlerini bir daha görmemiştir.

    Ermeni kimliğini öldüğü güne kadar gizleyerek gülümsedi bize. Gerçek adını hiç öğrenemeden sevdik onu. Tıpkı Vahi Öz (Vahe Öz), Kenan Pars (Kirkor Cezveciyan), Danyal (Danyel) Topatan ve babası Komik-i Şehir Naşit Özcan annesi ise daha sonra Emel adını alan Amelya Hanım olan Adile Naşit gibi…

    Ya da Umut Tümay Arslan’ın Mazi Kabrinin Hortlakları /Türklük, Melankoli ve Sinema kitabında söylediği gibi: “Yeşilçam’ın Türklüğünden, patriarkisinden, ahlakçılığından ve arsız gözünden, hoyratlığından ve vefasızlığından payını almış pek çok kadın ve erkek. Ama bakışımızı kayıp ve yokluğun gerçeğine çeken, Yeşilçam’ın bize dönüp baktığı bu yerde en çok Sami Hazinses’i görüyorum ben. Gerçek adıyla Samuel Agop Uluçyan.”

    VİKTORYA ÖLDÜ, NİSO BEYRUT’A GİTTİ

    Yıllar sonra 1995’te bir gün konu ailesinden açılınca “Viktorya öldü. Niso annesi ve babasiyla Beyrut’a gitti. Annesi babası ölmüştür artık. Niso ölmemiştir herhalde” diyecekti.

    Kaç filmde oynadığını kendisi dahil kimse bilmiyor. Hiç birimiz üç filminin adını sayamayız. Peki bir küçük kardeş sevgisiyle bağlandığımız bu güzel insanın sırrı ne?

    Burada sözü (belki de hepimiz gibi Samuel Agop Uluçyan olduğunu bilmeden Sami Hazinses’i çok seven) Haydar Ergülen’e bırakalım:
    “Bazı sanatçılar yapıtlarının toplamından fazla bir şeyi ifade ederler… Sanki onlar her zaman hayatımızın içinde olmuşlardır… Onları hayatımızın içinde bulduğumuz anı/ zamanı hatırlamayız bile. Tıpkı hepimizin Sami Hazinses’le ilk nerede, ne zaman karşılaştığımızı ve hiç yabancılık çekmeden birbirimizi nasıl sevdiğimizi hatırlamadığımız gibi… Sami Hazinses hem gözlerinden, hem yüzünden doğru eski tanışımızdır, hiçbir filmini doğru dürüst hatırlamayız ama Hazinses hep göz ve gönül belleğimizdedir. Sami Hazinses, ne figüran ne yardımcı oyuncu olarak adlandıramayacağımız bir ‘garip star’dır: Sokakların, yalnızlıkların, yoksullukların ‘star’ yaptığı ve kendi hayatında bile başrolü kapamayan, kapsa da oynayacağı şüpheli bir ‘star’.”

    ---Alıntı(DuvarGazetesinden)