• Arkadaşlar, ilginç ve yer yer komik bir yazı biraz uzun ama vakit olunca okunabilir Pierre Flener, bir süre Ankara'da çalışmış Lüksemburglu genç bir akademisyen. İnternet'te gezinirken Türkiye'ye ve Türk insanına dair tuttuğu "sosyolojik günlüğü" gördüğümüzde, Evrensel Pazar için uygun bir malzeme yakaladığımızı düşündük. Yaklaşık on gün süren uzun bir "elektronik mektuplaşma" faslının ardından günlüğü kısaltarak Türkçeye çevirdik. Okuyacağınız günlük, yer darlığı nedeniyle orijinalinin yaklaşık dokuzda biri ve bu nedenle Flener'in bir çok ilginç gözlemi dışta bırakıldı; ama kalanlar okumaya değer...

    Bir Yabancının Türkiye Günlüğü - Pierre Flener

    8 Eylül 1993 İşte Ankara'dayım.
    Venedik'e gidiş sorunsuzdu, Korinth Boğazı üzerinden vapurla İzmir'e geçiş ise bir zevk. Ardından otomobille olağanüstü Batı Anadolu topraklarını geçtiğimi ve yol boyunca Anadolu türküleri çalıp yüksek sesle eşlik ettiğimi söylemeyeceğim, herhalde duymuşsunuzdur! Mucize eseri, sadece bir lastiğim patladı ve 25 ölümcül kazadan kurtuldum (burada deli gibi sürüyorlar)... Ankara iki yüzü olan bir şehir; bir tarafta kendinizi bir Batı metropolünde hissetmenizi sağlayan süper-modern bölgeler, diğer tarafta ise tek adımda yüz yıl geriye gittiğiniz yerler. Birçok park var, sokaklar ise her zaman insan kaynıyor. Türk ürünleri/taklitleri ülkemdeki fiyatlardan üç kat daha ucuz, ithal mallar ise üç kat daha pahalı. Peki hava? Gündüz saatlerinde 28 derece civarında, gökyüzü masmavi, akşamlar hoş, geceler ise serin. Türk mutfağı dünyanın en iyi üç mutfağından biri sıfatını hak ediyor; hele mezeler ve tatlılar müthiş.

    30 Eylül 1993 Burada en önemli sıkıntı dil elbette; radyo, televizyon, gazete, reklam, paket vesairede söylenenleri/yazılanları anlamamak sinir bozucu. Türkçe hazırlık kurslarına yazıldım; bu hem ev sahibi ülkeye borcum, hem de bir ölüm kalım meselesi...

    16 Aralık 1993 Bir gün hem havaalanının nerede olduğunu ve geri nasıl döneceğimi öğrenmek, hem de dostlarım geldiğinde onları nasıl karşılamam gerektiğini görmek için havaalanına gittim. Yol, etkileyici bir zaman tüneli gibiydi: Önce Ankara'nın modern tepeleri, ardından da uzun süre boyunca gecekondudan köyler... Buralarda evler bir gecede yapılıyormuş; çünkü yüzyıllar önceki eski bir Osmanlı yasası, böylesi evlerin yıkılamayacağına hükmetmiş. Dolayısıyla, bu devasa banliyölerde şehir planlaması yok, hayat koşulları ise şehrin geri kalanıyla karşılaştırıldığında berbat. Üst sınıflardan bazı Türkler bu evlerden utanç duyuyor ve sizin onları görmenizi engellemeye çalışıyorlar. Buralarda bir yürüyüş yapmaya gittiğinizi söylediğinizde ise şok oluyorlar (çünkü onlar böyle yerlere asla gitmez). Buralara kenar mahalle diyorlar, ama bence şehir kenarındaki köyler olarak da görülebilirler. Ayrıca, ortalama Türk'ün yaşam tarzını, tüm hayatımızı geçirmemizi istedikleri o Beverly Hills gibi yerlerden kesinlikle daha iyi yansıtıyorlar. Türkiye'ye çalışmaya gelen hiçbir Batılının, çok az sayıda olan ihtişamlı zenginlerin nasıl yaşadığını (özetle, Batı'da olan biteni yorulmak bilmez bir şekilde taklit ediyorlar) görmek istediğini sanmam. Çünkü bu onlar için yeni bir şey değil; böylesi bir yaşamı, hatta daha iyisini ülkesinde de bulabilirler. Burada ilginç bir çıkar çatışmasıyla karşı karşıyayız: Çalıştığım yerdekilerin durumu oldukça iyi (bazılarınınki acayip iyi) ve ülkenin geri kalanı umurlarında değil gibi. Oysa yabancıların burada olma nedeni tam da bu! Türk toplumu hâlâ Batılı toplumlardan çok farklı; özellikle de nüfusun yüzde 1'ini oluşturan zenginleri düşerseniz. İnsanlar sevecen ve konuksever; size yardım etmek için kendi işlerini güçlerini bırakıyorlar ve henüz şu para kazanma/çağdaşlaşma/rekabet çılgınlığına boyun eğmemişler... Elbette, üstteki yüzde 1 bu durumu geri kalmışlık/azgelişmişlik olarak tanımlıyor, ama bir Ortadoğu ülkesine Batılı yöntemleri dayatmak zorundalar mı? Bu dünyayı McDonalds ve MTV'ci keşlerden oluşan küresel bir köye çevirmek zorunda mıyız? Bu fikirlerin "kendini besleyen ele tükürmek" olarak algılanabileceğinin farkındayım, ayrıca bir gecekonduda da yaşamak istemem, ama durun biraz, Ortadoğu'daki sayısız çelişkiye teslim oluyorum galiba... Artık bir televizyonum var; ama henüz kablolu yayın yok. Yine de apartmandaki çatı anteni 14 kanalı izlememe olanak tanıyor; MTV dışındaki hepsi Türk kanalları. Ben de oturdum ve insanları neyin çektiğini kavramak için bol bol zapping yaptım. Bir spor tutkunu olarak istediğimden fazlası var ama, maçların dışında elde ettiğim sonuç, diğer tüm ülkelerde olduğu gibi, oldukça üzücü. İthal edilip dublajlanmış film ve pembe diziler dışında birçok Türk yapımı ve müzik şovları (bazılarında o mükemmel sanat müziği var)... Ayrıca, hiçbir içeriği olmayan, tek varoluş nedeni her fırsatta Amerikalı amigolar gibi hoplayıp zıplayan taytlı kızları göstermek olan bazı aptal şovlar. Türkiye'ye ilk gelişimden (1986) bu yana ülke bir uçtan diğerine kaymış gibi: O zamanlar erotizme hiç izin yoktu (?), şimdi ise denetim sıfır ve kadınlar medyada aşağılanıyor (oldukça hassas konulara geldik, ama yine de devam edelim). Tüm bu şovlardaki çelişki şu ki, kamera seyircilere döndüğünde sadece erkekleri görmeyi bekliyorsunuz ama bir bakıyorsunuz birçok kadın var; hepsi de iyi vakit geçiriyor! Üstelik, bu kadınların çoğunun başı örtülü (türbanlı değil); yani erkeklere saçlarını göstermek istemiyorlar. Yine de, sahnedeki diğer kadınlar saçlarından çok daha fazlasını gösterdiği halde, oldukça eğleniyor gibiler... Bunu açıklayın bakalım! Bazı Türk kadın arkadaşlarla tartıştıktan sonra oluşturduğum tek teori şu: Türk toplumu kadınların sınıflandırılması konusunda ikiye bölünmüş. Birinde aile dünyası var; burada kadınlardan sadakat bekleniyor, itaatkâr eş, anne, aşçı ve temizlikçi. Diğeri ise erkeklerin dünyası; burada kadınlar "eğlence" için. Bu iki dünya kesişmiyor ve eş- kadın, eğlence- kadınını değersiz bir nesne (!) olarak görüyor. Bu nedenle, erkeklerin kendi dünyasında eğlenmesini hoşgörüyor, hatta teşvik ediyor. Aynı nedenden ötürü, polis ve doktor gözetimi altında fahişelik yasal; çünkü nesne-kadın, eş-kadının kıymetinin bilinmesini sağlıyor. Kapak kızları (birçok ciddi günlük gazetede bile varlar), birçok reklam ve televizyon şovunda çıkan kızlar, kadın şarkıcılar, aktrisler, dansözler vs., sadece erkeklerin dünyasına ait. Televizyon kanallarıyla ilgili kafamı kurcalayan bir başka şey de, genellikle zenginlere yönelik yayın yapmaları (birçok reklam, çoğu insanın sadece hayal edebileceği şeyleri tanıtıyor, stüdyolardaki dinleyiciler de oldukça zengin gösteriyorlar). Yapılanlar ise Batılı televizyonların bir taklidi sadece: Gruplar Batı enstrümanları çalıyor, Batı ritmleri besteliyor, gençler konserlerde Batı dansları yapıyor ve kızlar tıpkı bizim oralardaki isterik "groupie"ler gibi çığlıklar atıyor. Orkestralar Batı senfonileri çalıyor, herkes Batılı gibi giyiniyor vs. vs. Bu insanlar kendi kültürlerini fırlatıp atıyorlar, herhalde hepsi de MTV bağımlısı. Batı kültürünün, dünyanın hangi köşesinde olursa olsun herkese hitap etme anlamında evrensel olduğunu reddediyorum. Batı kültüründen zevk almamaları gerektiğini söylemiyorum (ne de olsa ben de Türk klasik müziğini çok sevmekteyim), ama bu işi öyle pervasız bir teslimiyetle yapıyorlar ki beni korkutuyorlar (bizim oralarda insanlar Klasik Türk Müziği dinlemek için kuyruk olmaz). Dedikleri gibi "en iyisi Batı" ise, Batılılar neden kaçıp buralara geliyor? Batıda herşey mükemmel değil. O zaman, insanın, bazı kusurları olsa da kendi kültürünü terkedip başka kusurları olan başka bir kültüre sarılmasının anlamı ne? Kabul ediyorum, hataları olduğuna ikna olmak istemiyorlar. Ayrıca Kemalizm, gidilmesi gereken yolun bu olduğunu söylüyor (Mustafa Kemal'in çıkardığı ilk yasalardan biri, o sıralarda geriliğin simgesi olarak kabul edilen bazı geleneksel giysilerin yasaklanmasına ilişkindi). 24 Mart 1994 Dolmuş Ortadoğu'nun her yerinde kısa bir süre içinde "kollektif taksi" kavramını keşfedeceksiniz. Bu, genellikle büyük bir otomobil veya bir minibüs; şehir içinde veya iki komşu şehir arasında sabit bir hatta gidiyor. Otobüsten farkı ise, biraz daha pahalı olmasına rağmen, uyması gereken bir tarife olmadığı için, dolar dolmaz kalkması ve yol sırasında istediğiniz yerde durdurup inebilmeniz. Üstelik, bu hatlardan neredeyse dakikada bir kollektif taksi geçiyor! Bunlar Orta ve Güney Amerika'da "collectivo", bazı Arap ülkelerinde ise "servis" diye adlandırılıyorlar, ama ben, çok anlamlı olan Türkçesini yeğlerim: Dolmuş! Gerçekten de, dolmuş sürücüleri, aldıkları yolcu sayısı ile Guiness Rekorlar Kitabı'na girmeye kararlı görünüyor. Şoförler tek başına çalışıyor, ama yolculuk, çok toplumsal bir olay. Yeni yolcular binip, gidecekleri yerin ücretini vermek istediklerinde öndeki yolculardan biri gönüllü kasiyer oluyor ve para elden ele geçiyor. Öndeki yolcu, şoförün para kutusunu açıp para üstünü alıyor ve arkaya uzatıyor! Bu para nakillerinde herkes işbirliği içinde ve Türkler, dolmuşun içinde bir yabancı görünce pek keyifleniyorlar, özellikle de ne yapacağını bilen ve iyi yapan bir yabancıyı. Bütün bu süreç, şoförün yola konstantre olmasını sağlıyor ve bu şoför freni sadece yolcu indirip bindirmek için kullanmakta. Dolmuş şoförleri, gözükara sürücülükleri ile ünlü... Bu dezavantajı dışta tutarsak, kollektif taksilerin, trafiğe boğulmuş ülkeler için çok mantıklı ve çevreci bir çözüm olduğuna inanıyorum. Batılı ülkelerde de dolmuşlar olmalı. Hamam Birkaç diğer "yabancı" ile birlikte bir "hamam hayranı" grup oluşturmuş durumdayız. Orta/üst sınıf Türkler, bugünlerde hamama, "hijyenik değil" (!) diyerek burun kıvırıyor. Dolayısıyla, hamamı şehrin daha yoksul bölgelerinde aramak durumundayız. Bulduğumuz hamama yaklaşık 5 haftada bir gidiyoruz. Belirtmek gerekir ki, Türk hamamlarındaki masajın, rehberimin deyimiyle "Kaliforniya'nın dokun- hisset yöntemleri" ile ilgisi yok. Daha çok ortaçağdan kalma askı-tekerlek yöntemlerine benziyor... Bu benzetme bir abartı değil, ama insan sonra kendini öyle iyi hissediyor ki! Tellak derinizi ve kaslarınızı yoğuruyor, her bir kemiğinizle tek tek ilgileniyor, izin verirseniz üzerinizde yürüyor, kol ve bacaklarınızı her yöne kıvırıp şekilden şekile sokuyor, göğsünüzü ve ensenizi tekmeliyor vs... Tabii bu sırada siz de bağırıp bayılmamak için direniyorsunuz. Tipik Bir Cumartesi Hafta sonları ne mi yapıyorum? Geçirdiğim başarılı bir hafta sonundan örnek vereyim. Evimden 12 kilometre uzaklıkta olan Sıhhiye Köprüsü'ne giden sabah otobüsüne biniyorum. Buradan geçen doğu-batı demiryolu, Ankara'yı kabaca güney ve kuzey olarak ikiye bölüyor. Kuzeyde eski Ankara ve gecekondular, güneyde ise modern Ankara ve orta/üst sınıf yerleşim bölgeleri bulunmakta. Sıhhiye Köprüsü'nnü altındaki boşluğu, tuhaf bir zar olarak görüyorum: Sadece yerinden yurdundan göçüp gelmiş Ankaralılar güneyden kuzeye geçiyor (birçok orta sınıf/zengin Türk kuzeye gitmez; kuzeydeki bazı lokantalara gitmek dışında). Alt sınıf Türkler ise sık sık güneye geçiyor; alışveriş veya sadece zenginlerin nasıl yaşadığını görmek için; tıpkı gerçek hayattaki bir Dallas gibi. Tahmin etmişsinizdir; ben elbette ki kuzeye gidiyorum. Burada insanlar daha farklı giyiniyor; başörtüleri, çarşaflar ve bıyıklar giderek çoğalmakta. Yollarda işportacılar, güneydekinden daha farklı şeyler satan dükkanlardan yükselen müzik ve yaşam var; müezzinlerin sesi artık daha yakından geliyor. Bir anlamda, Türkiye hakkında önyargılarımızın doğrulanması: Tipik bir Ortadoğu ülkesi! Atatürk Bulvarı'nı bırakalım ve sağımızdaki tepeye tırmanalım: İşte eski Ankara. Sokaklar daha dar ve eğri büğrü, eski Osmanlı mimarisi her yerden sizi gözlüyor ve her yer koca bir pazar. Her sokak bir üründe uzmanlaşmış; giysi, bakır, kilim, elden düşme mobilya, baharat, meyve- sebze... Sık sık kebapçılara, pastanelere veya çayhanelere rastlıyorsunuz (çayhane, içi duman dolu, sadece erkeklerin girebildiği ve politika ile futbolun tartışıldığı bir yerdir). Anadolu Uygarlıkları ve Etnografya müzelerinde birkaç saat geçirdikten sonra, medyada hiçbir zaman çalmadıkları türden gerçek Anadolu türküleri duyuyor ve sesi takip ediyorum. İşte saat kulesi; politikacının biri, herhalde belediye başkanlığına aday, kalabalığı toplamak için müzisyenler kiralamış, konser verdiriyor. Konser ve alkışlardan sonra politikacı işini yapmaya başlıyor ve okul, kanalizasyon, daha fazla ağaç vaadediyor... Kapılardan geçiyorum ve işte Ankara Kalesi'ndeyim. Kudretli duvarlarla çevrili. Sakinleri, bir mucize eseri, kırsal yaşam tarzlarını korumuş. Bir yüzyıl geçmişe adım atıyorum sanki; tek değişen, bazı Osmanlı yapımı ahşap konakların, sınıf atlattırılıp güzel manzaralı orta sınıf lokantalarına dönüştürülmesi. Yuppilik emareleri yok (henüz?) ve koşullar oldukça kötü. Çocuklar sokaklarda futbol oynayıp surların ötesine uçurtmalar salıyorlar. Hemen ileride duvarın üzerine çıkmış koca bir halıyı aşağı yukarı sallayıp tozunu atıyor. Ben geçerken büyük bir incelikle (belki de alçakgönüllülükle?) duruyorlar. Dar sokakların oluşturduğu labirentte kaybolmamaya çalışıyor ama sık sık geri dönmek zorunda kalıyorum, çünkü farketmeden bir bahçeye girmişim... Yeniden güzel bir müzik işitiyor ve "İşte bir politikacı daha" diyorum kendi kendime, ama öyle görünüyor ki bu, sokaklara taşmış özel bir eğlence (belki bir sünnet düğünü?). Ağaçlara yerleştirilmiş hoparlörler, ritmik el çırpmalar, dans ve şarkılar. Yakınlarda bir çayhane var ve sahibine, dışarıya bir masa çekebilir miyiz, diye soruyorum. "Tabii". İşte oturmaktayım, elimde lale şeklinde, güneşin ısıttığı bir bardak; müziği dinliyor ve dansedenleri seyrediyorum. Yoldan geçen meraklılar, bir Türk gazetesindeki haberleri okumaya çalışan, gelip geçeni seyreden bu sarışın yabancının aralarında ne aradığı hakkında fısıltılı tahminler yürütüyor. Bir namaz vakti daha geldi ve konumum mükemmel; üç camiden aynı anda üç müezzin birden ezana başlıyor. Gizemli bir an. "Güney"deyken çok aradığım o Ortadoğu havasını yakalıyorum... Türkler Hakkında Bazı Gözlemler Orta Anadolu'da binlerce yıl süren ağaçsızlandırma (bronz ve demir çağları, odun fırınlarına, tarımsal araziye ve limanlara büyük talep yaratmıştı) nedeniyle Türkiye'nin bu bölgelerinde pek fazla doğal orman kalmamış. Bu durumun farkında olan Türkler birçok ağaçlandırma programı yürütüyor ve yavaş büyümelerine rağmen, birçok ağaç dikilmiş. Ne yazık ki, tuhaf bir "sapma" nedeniyle bu yeni ağaçlar dama tahtası gibi dizilmiş; bu nedenle nereden bakarsanız bakın ormanın diğer ucunu görebiliyorsunuz! Türklerin, doğal haline bırakılması gereken şeyleri örgütlemesi ve öte yandan örgütlenmesi gereken şeyleri (örneğin şehir planlaması) kendi haline bırakması oldukça komik. Genel olarak, simetri ve mükemmellik kavramları Türklerin kafasında pek yer etmiyor gibi görünüyor (dama tahtası gibi dizilmiş ağaçlar hariç). Bu nedenle tasarım, mühendislik, inşaat, elişi vs. işleri oldukça kötü: Paralel duvarlar, tuğlalar ve kiremitler seyrek, kapı ve pencereler yuvalarına oturmuyor, su ve elektrik tesisatı her nasılsa dış duvarlardan geçiyor, yazılan şeyler düseltimiyo, vs. Ama Batı'nın simetri ve mükemmellik anlayışının geçerli tek yaklaşım olduğunu savunmuyorum elbette. Çoğu Türk için yüzde 80 doğruluk ve işlerlik yeterli; bu da kafayı kaliteyle bozmuş "Batılılar"ı umutsuzluğa sürüklüyor. Bir şey çalışmazsa, bir sonraki ve kaçınılmaz bozulmaya kadar alelacele onarılıyor. Türkler sorunun belirtilerine boşveriyor, nedenlere ise çok az eğiliyorlar. Bazı uluslar için geçerli olan "kaya öyküsü" burada da geçerli. Varsayalım ki kocaman bir kaya yolu tıkamış. Türkler kayanın çevresinden dolaşır ve zamanla bir patika yaratırlar. Ama kayanın bir tehlike olduğu, ayrıca istendiğinde kaldırılabileceği akıllarına gelmez! Elbette, bu Türk tarzı esneklik ve doğaçlama yeteneğinin işe yaradığı durumlar da var. Örneğin Türk tamirciler, otomobilinizi yeniden yola çıkacak hale getirmekte eşsiz, yedek parça veya aletleri olmasa bile! Bu onarım; aracın sadece biraz daha dayanmasını sağlıyor, ama yeterli. Olanaksızı tamir etme gibi gizemli bir yeteneğe sahipler! Bir başka nokta da, işlerin kurallara göre yürümemesi... Ne örgütlenme, ne program, ne öngörü, ne disiplin, ne kalite kontrol, ne optimizasyon var; ama çok sıkı çalışıyorlar. "İş gururu" ve "iş etiği"nin bu kadar belirgin yokluğunun nedeni ne acaba? Göçebe özellikler hâlâ devam mı ediyor? Yoksa işçiler çok düşük ücret aldıkları ve aşırı çalıştırıldıkları için iyi iş çıkarmaya aldırmıyorlar mı? Yoksa sorun devlette mi, yani insanlar belirsiz bir geleceğe yatırım yapmak mı istemiyor? Türk toplumu çok "sınıf bilinçli" bir toplum; yüzlerce sınıfsal tabaka vardır herhalde. Lokantalardaki garsonlardaki rütbe sistemine, veya kendisini temizlikçiden çok daha üstün gören çaycıya bir bakın! Türkiye'de orta sınıf neredeyse hiç yok. Zenginler daha da zenginleşiyor, yoksullar daha da yoksullaşıyor ve orta sınıf büyük bir hızla yokoluyor. Gelir dağılımı berbat: En düşük maaş ile en yüksek gelir arasındaki oran korkunç. Bazı insanlar "Batılı" standartlara göre bile zengin; yoksa son model bir Mercedes alamazlar. Dürüstçe çalışan hiçbir kişinin bir hayat süresince Mercedes alabileceğini sanmıyorum. Zenginleşmenin hızlı bir yolu ise zenginleri kazıklamak (ve zenginler her fırsatta kazıklanmaktan hoşlanıyor gibiler). Ne iş yaptığını sorduğunuzda, her Türk size "işadamıyım" diyecektir. Bu "işadamlığı" oldukça geniş bir kavram; çünkü kaldırımda (yasalara aykırı olarak) çakmak satan kişi bile kendini "işadamı" sayar. Ancak ortalama Türk'ün oldukça kötü bir işadamı olduğunu eklemeliyim. Açıklayayım: Birçok işyeri küçük, tek kişi veya tek ailelik işyerleri ve böyle oldukça mutlular. Tıpkı Osmanlı zamanındaki gibi, karşıdaki dükkan aynı şeyleri satıyor. Tek bilmeniz gereken, eski şehrin hangi bölümünün hangi üründe uzmanlaştığını bilmek. Bunu bilirseniz artık müşteri cennetindesiniz, çünkü tek yapmanız gereken "rekabete oynamak". Ama rekabet duygusu da pek yok; bir manava girip portakal istediğimde, bana portakalının bittiğini, ama komşu manavda olduğunu söyleyen çok oldu. Üstelik benimle birlikte komşu manava gelip, ben alışveriş yaparken komşularıyla sohbet ettiler! Avrupa'da manav kendi malını över ve komşusunun adını bile ağzına almaz. Ben bu nedenle Türk işadamlarını, Avrupa'daki hırs küplerine tercih ediyorum! Türk işadamlarının bir diğer ilginçliği de, paket delisi olmaları. Her nedense bir şeyleri gazete kağıdına sarmadan onu satılmış saymıyorlar. Sarılmasını istemediğinizi söyleseniz de boşuna... Trafik Buradaki trafik kuralları teoride Batıdakilerin aynısı, ama kimsenin bunlara uyduğu yok. Sonuçta, yollarda doğal seleksiyon kuralları işliyor. En büyük/en hızlı/en acımasız olan öncelikli; hangi yönden ve hangi hızla gelirse gelsin! Bu da yayaların en şanssızlar olduğu anlamına geliyor. Onlardan beklenen, bu durumu ve ezilmekten kurtulmak için hızlı olmayı bilmeleri. Sürücüler yayaların son saniyede önlerinden çekilmesine öyle alışmış ki, bunu "bekliyorlar". Kısacası burada tek bir trafik kuralı var: Başka kural yoktur! Birisinin dediği gibi: "Batılılar" kazayla ölür, Türkler kazayla yaşar! Ankara'daki yabancılar olarak, "Kritik Kütle Teorisi" (KKT) olarak adlandırdığımız bir şey var: Yayalar, 15-20 kişi olmaları koşuluyla, her yerden her zaman geçebilirler. Bu geçiş daima kendiliğinden, açık bir anlaşma olmadan, kitle, kritik kütle durumuna gelindiğini "hissettiğinde" gerçekleşir. Böyle büyük bir kalabalığın önlerinden yeterince hızlı çekilmeyeceğini, yani frene basmak zorunda kalacaklarını (aman tanrım!) bilen kızgın, kornaya basan sürücüleri ve o kaosu düşünün! Evet, "bu kadar". Lütfen bu izlenimlerimin, "Batılılar"ı Türkiye hakkında eğitmeyi amaçladığını, Türkler hakkında (olmayan) nefretimi dile getirmenin bir aracı olmadıklarını (nefret etseydim beş yıl burada kalmazdım) unutmayın. Eğer bazı Türklerin dikkatini bazı tuhaf yönlerine çekebildiysem, onları eğlendirmeyi bile başarmışım demektir! Hoşçakalın...
  • "Hayat Keşke' lerden ibarettir der şair. Doğru mu bilinmez. Herkes için geçerli değildir belki ama, Keşke'ler hayatımız da önemli bir yer kaplıyor.."
  • 336 syf.
    ·22 günde·Beğendi·10/10
    Kör olmak, herkesi eşitledi. Aslına bakarsanız hepimiz insan oluşumuzla zaten eşittik. Kör olmak sadece görme duyumuzu etkiledi, körlük ise hep bizimleydi. Kitapta duyusal bir körlükten bahsediliyor gibi görünse de böyle olmadığı ilerleyen sayfalarda anlaşılıyor. Körlük bana kalırsa bir insan olma durumu. Çünkü meydana gelen olayların hiçbiri kör olmakla ilgili değil hep insan olmaktan. Kötü olmaktan. Ben körlük kelimesini incelemem boyunca "insanın kötülüğü " anlamında kullanacağım. Çünkü bence insanlar herhangi bir felakette hatta felaket bile olmaksızın olağan bir durumda da bu hale gelebilirler ve belki de çoktan bahsedilen haldeyiz.

    İncelemeye başlamadan önce söylemek isterim ki kitaptan bahsettiğim kısımlar bulunmakta. Kitabı henüz okumamış olanlar eğer ki rahatsız oluyorlarsa şimdiden inceleme okumayı kitabı okuduktan sonraya ertelemeliler.

    İncelemeye başlamadan bir diğer husus :)
    Teşekkürler Batuhan! ( Batuhan Güneş ) Israrla bu kitabı oku dediğin, ısrarla bu incelemeyi istediğin ve ısrarsız bu güzel arkadaşlık için. Okusan seversin demiştin, ben çok sevdim bu kitabı. Sevdiğim şeyler hakkında konuşmakta zorlanırım ve söylediğim şeyler de az çok okunana layık olsun isterim. Umarım güzel bir inceleme olur.


    Anlatımı, kullandığı dilin etkileyiciliği ve sembolleri ile Saramago tekrar tekrar okumak istediğim bir yazar oldu bu kitapla. Ki bu okuduğum ilk Saramago kitabıydı. Kitabın dış özellikleriyle ilgili olarak noktalama işaretleri beni rahatsız etmedi. Hatta bence çok güzel bir yaklaşım. Neden kalabalık etmişiz ki onca işareti yazımıza dedim kendime. Bir nokta bir virgülle de anlatılabiliniyormuş her şey.

    Ölüm ve körlük

    "Körlük bulaşmaz, ölüm de bulaşmaz buna rağmen herkes ölür." Bu söz hakkında birkaç şey söylemek istiyorum. Nasıl ki ölmek hepimiz için geçerli ve gerçekse körlük de öyledir. Herkes insan olmakla zaten körlüğü de içinde barındırır. Insan kötüdür ve bu yalnız kendisinden kaynaklanır. Kitabın sonunda doktorun karısının da söyleyeceği gibi "biz kör olmadık" ve ben devam edecek olursam " zaten hep kördük."

    Başta söylediğim gibi körlük ve insanın kötülüğünü özdeşleştiriyorum. Bu kelimeye bu anlamı yüklememe gelecek olursak bence insan kötüdür. Ne olduğu, neden ve nasıl yöneldiğini bilmediği iyilik insanda baskın değildir. İyi olmak doğal olan değildir, samimi değildir bence. Iyi olmak sürekli hedefleniyor ve iyiliye kendiliğinden ve kolayca ulaşılamıyorsa bence bu ona yabancılığımızdan, kötülüğümüzün nispeten daha büyük oluşundan. "Kötülük her zaman en kolay yapılan şeydir." Kötüyü anlatmak da hep daha kolay olmuştur. Kötü insanın içindedir. Kötü olmak gerçektir ama olmaması gerektiğine inanılandır çünkü iyi olmak üzerine sürekli baskı altındadır insan. Bu baskılar ortadan kalkmadıkça insan kendi olamaz, kendi gibi davranamaz.

    Hep bana kalırsalı cümleler kuruyorum. Çünkü bunları temellendirecek bilgi birikimine sahip değilim henüz. "Şu kişinin de dediği gibi " diyemiyorum. Bunu yapabilmek için bol bol okuyorum. Şimdi yaptığım "bence"lerle dolu incelememi ilerde daha sağlam temellere dayandırarak tekrar yazmak çok isterim.

    İnsan bencildir.

    "Bir salgında suçlu aranmaz, herkes kurbandır." Ama kimileri daha az kurbandır. Bunlar ilk kurbanlar dışındakilerdir çünkü onların hala kaçma şansı vardır. İlk yapmak istedikleri kaçmaktır. Kaçma şansından önce ise düşündükleri yok etmek olabiliyor. Sanıyorlar ki böcek ölürse zehir de kalmaz. Ama bu böyle değil. Özellikle de salgının konusu körlükse.

    Hükümet ve askerler

    "Körler ülkesinde de tek gözlüler kral olur." İnsanın olduğu yerde mutlaka otoriteler doğar. Insan kendisinden az da olsa daha güçsüz birini gördüğünde hemen kıskacı altına almak ister. Sahip olduğu bir gücü vardır ve bununla hem korkuyu hem güveni besler. O varken ne kadar güvende hissediyorsanız o olmadığında da bir o kadar korkacaksınızdır. Bu otorite size uymanız için kurallar listelerler. Uymadığınızda mutlaka sizi korkutacağı silahı hazırdır. Bazen ateşli bir silah, bazen açlık, bazen soğuk...

    Hayvan gibi

    "Tam anlamıyla insan gibi yaşayamıyorsak en azından tam anlamıyla hayvan gibi yaşamamak" için elimizden geleni yapalım. Tamam ama insan gibi ne demek? Bana kalırsa "insan gibi" ifadesi çok idealize edilmiş. Yapılan eylemi bir insan yapıyor ve biz bunu hoş görmüyorsak demek ki burada insan gibi yapmamak lazım o hareketi. Hayvan gibi yaşamamak için elimizden geleni yapalım çünkü o yöne evrilmeye çok müsaitiz. Bir de haddimiz mi diye düşünmeye gerek duymadan onları kirlilikle, arsızlıkla, vahşilikle, kötü işler yapmakla suçlarız. Hayvanlara kendimizde gördüğümüz kötü özellikleri yakışırtırırız. Özellikle de bizi kimsenin görmediği yerlerde hayvanlaşırız en çok. Kimsenin bizi görmediği, bilmediği bir yerde iyi olmak için üstün çabalara girmeyiz.

    Sapkınlık

    Biz hayvanlardan aklımızla ayrılıyoruz,güdülerimizi ne kadar kontrol edebildiğimizle ve bunu her ortamda sağlayabilmekle. O kurulan ahlaksızlar koğuşu kitapta en rahatsız edici yerlerdendi bence. Kadınlara karşı bu tavır kabul edilemezdi. Bu konuda fazla şey söyleyemeyeceksem de makas ile biten azabın ve yangınla kül olan o yapının ardından bakınca üzgün değilim. Bana kalırsa helak oldular ve olmalılardı.

    Doktor, asker, papaz ve insanlar

    Doktor kör olduğunda, asker ve papaz da kör olduğunda artık kimsenin kimseye fayda sağlayamayacağı bellidir. Artık doktorun tedavisine kimsenin ihtiyacı yok ve bu körlük durumuna bir çözüm varsa doktorun da buna ihtiyacı var. Kapıda bekleyen askerler ne zaman ki sadece kendilerini düşünmek zorunda kaldılar o zamandan sonra güvenilirlikleri de kalmadı anlayışları da. Papaz ise o beyaz boyalarla bir yandan aydınlattı gözlerdeki karanlığı bir yandan kararttı geleceğe duyulan bütün aydınlık bakışları. Artık ne ben varım ne güvendiğiniz diğerleri ne kilise ne Tanrı diyordu. Herkes, her şey kördü artık. Herkes kendi başının çaresine bakmalıydı.

    Yaşama bu sıkı bağlılık

    Insanlarla ilgili benim en çok düşündüğüm şey şu: Neden ümitsizliğe kapılmadılar, neden ölmek istemediler, neden vazgeçmediler yaşamak için mücadele etmekten? Yalnızca yaşlı kadın "hayatımda ilk kez ölümü düşünüyorum" demişti. Onunki hayattaki yalnızlığındandı galiba. Bizim ise yaşamak arzusu sınırsız içimizde. Çaresiz kalsak, yalnız kalsak, sonumuz ne olacak bilmesek de ısrar ediyoruz bir nefes daha solumak, bir ritim daha duymak için.

    İstisna görmek

    Saramago: "İstisnası olmayan kural yoktur." diyor. Ben bu istisna sözcüğüne kitap bağlamında iyi insan gözüyle bakıyorum, kör olmayan insan. Çünkü herkes kör. Arada kör olmayan biri varsa da insan öldürebiliyor. Düşünün ki tek görebilen insan, adam öldürüyor. Kendi de dediği gibi belki en kör kendisi.
    Kavga körlüktür, adam öldürmek körlüktür. Körlük olmasa dediğimiz şeylerdir, olmasın istediğimiz şeylerdir. Körlük bizi tam olarak tanımlayan kelime diyemiyorsam da insan da kördür işte. Kör olmadığı zamanlar olmuş mudur ya da bundan sonra olacak mıdır bilmiyorum.

    Görünüme göre kötülük

    Körlüğün sınırı olamayacağı gibi yüzlerde de çerçevelenemez. Iyi veya kötü olmanın görünüşle hiçbir alakası yoktur. Eğer olacaksa böyle bir şey şundadır, biz iyi insanları güzel görme eğilimindeyiz. Demek istedigim şey kötülük her çehrede yer bulabilir.

    İnsan

    İnsan sahip olduğu her şeyin nankörüdür. Şükretmek nedir bilmez, yanan ışığa, gören göze, bir parça ekmekten yayılan kokuya.. Kör olmadan önce hayran kalmaz, aç olmadan önce minnet duymaz. Sınırlı olan şeyler için canla başla savaşır elindekilerinin ise hiç kıymetini bilmez.Insan acizdir. Sorunlarıyla tek başına baş edemez. Anlatsa anlatamaz, anlatmasa taşıyamaz. Bazen susarak anlaşılmak ister çünkü tarifi olmayan duyguları anlatmaya çalışmak onları basitleştirmekten başka bir şey değildir. Bazen anlatmak gözden akan yaştır. O gözyaşını yere düşmeden tutabilen insanlar yok artık. Çünkü hepsi kör oldu. Örgütlenmek ise tek çözüm ama en zoru da yine bu. Her köşe başında başka başka insanlar. Hepsi birbirinden aciz ve birbirinden muhtaç durumda. Bir araya gelmeleri, el ele vermeleri çok zor. Çünkü bunu yaptıklarında kuru ekmeklerini ikiye bölmek zorunda kalacaklar.

    Kadınlar

    Yazar " kadınlar birbirlerinin içinde yeniden doğarlar" diyor. Doktorun karısı öylesine seçilmiş biri değil bence. Çünkü kadın her yere yetmeye çalışan, derleyen toparlayan kişi rolünde burda da. Oysa bir kör gibi davranabilirdi hiçbir şeye dahil olmadan sadece kendini ve eşini gözetebilirdi. Birleştirici bir güç olarak karşımızda. Bu kadınla bir olan birlik olan da genelde diğer kadınlar. Ben bu kadında derin bir bilgelik görüyorum. Ulaştırıcı değil yönlendirici olmasıyla herkese kendi olması için fırsat verdi. Her yere ulaşmaya çalıştı. Herkese yetmeye çalışırken kendi de günden güne tükendi. Yine de en güçlü karakterdi kesinlikle.

    Merak ediyorum tek kör olmayan kişi bir erkek olsa bu kitabın seyri nasıl değişirdi?

    Doktorun karısından sonra benim en çok dikkatimi çeken karakter gözyaşı yalayan köpek. İlk ortaya çıktığı andan itibaren onu hiç sevmedim. Ismi bile itici aslında gözyaşı yalayan köpek, gözyaşıyla beslenen köpek. Gözyaşına acıdan akar gözüyle bakarsak insanların acılarıyla beslenen bir karakterdi benim gözümde. Sadece kendi menfaati- karnının az çok doyması- için vardı. Onun dışında yok oluyor, başkalarına takılıyordu.

    İsimlerimiz, sıfatlarımız

    Körler arasında isimler de sıfatlar da bir işe yaramaz. Bence yazar kişilere isim vermek yerine onlara uygun lakaplar bularak "insan"a çok daha uzaktan bakmıştır. Böyle olunca aileleri, dini ve siyasi görüşleri, sosyal statüleri geri planda kalmış ve kim oldukları kimden geldikleri önemsizleşmiş oldu. Ben bu lakaplar arasında en çok " sen nereye gidersen ben de oraya diyen kadın" tamlamasını sevdim.

    İlk kör, hep kör adam ve diğerleri

    İlk kör adam bence hep kördü. Gözleri açıldığında bile kendinden başkasını görmeyen bencilliğiyle körlüğüne devam etti. Karısı bazı zamanlarda kocasına karşı baskınlaşsa da topluluk içinde çok pasif ve çok geri plandaydı. Koyu renk gözlüklü kız çok özveriliydi ama bence doktorun karısı olmasa kendi köşesine çekilir ve pek bir işe girişmezdi. Yine de geldikleri noktada büyük rol oynadı doktorun karısına yardımlarıyla. Gözü siyah bantlı yaşlı adam sadece içinde bulunduğu anı yaşamak düşüncesindeydi. Geleceğe yönelik düşünceler içinde değildi. Gözlerinin görmesini bile o kadar istemiyor gibiydi. Ufak bir bölümde tanıklık etmiş olsak da koyu renk gözlüklü kızın komşusu yaşlı kadına çok üzüldüm. Onun yalnızlığına, yalnız bırakılışına, sessiz sitemine, kırgınlığını hoşçakalın demeyerek gösterişine ve hazin ölümüne. Şaşı gözlü çocuk bana insanın unutkanlığını çağrıştırdı. Ilk başta anneden başka söz söylemezken sonrasında bundan tamamen vazgeçmesi ve kaldığı yere sağladığı uyumla insanın her şeye alışabileceğini simgeliyor bence. Ben doktoru sevemedim. Çok pasif buldum, güçsüz ve işe yaramaz. Karısına bile destek olmak konusunda çok yetersizdi. Kısaca karakterler üzerine de düşüncelerim bunlar.


    Hükümetin deyimiyle " beyaz felaket"in beyazı gitti ama felaketi hala bizimle kaldı.
  • Kendi halinde bir tarih hocasıyken kitapları uluslararası çapta milyonlar satan bir kanaat önderi haline geldi. Şimdi herkes dünyada olan biteni anlamlandırmak için onun kapısını çalıyor. ‘Sapiens’, ‘Homo Deus’, ‘21’inci Yüzyıl İçin 21 Ders’ kitaplarının yazarı Yuval Noah Harari, Koç Holding’in üst düzey yöneticiler toplantısında bir konuşma yapmak üzere İstanbul’a geldi. Bir rock yıldızı kadar ünlü yazarla, Hindistan’da iki aylık meditasyon inzivasına çekilmeden hemen önce geldiği şehrimizde buluştuk, eşsiz Boğaz manzarasına karşı dünya hallerini masaya yatırdık.

    Bugün Fransa’nın sokaklarına bakınca ne görüyorsunuz?
    - Bir trendin devamını. Fransa siyaseti uzmanlık alanım değil ama şunu söyleyebilirim; eski usul, merkeziyetçi politikalar bugün ülkelerin problemlerini çözmüyor.

    Niye böyle oldu?
    - Pek çokları eşitsizliğin büyümesinin ve refah devleti anlayışının düşüşe geçmesinin insanları isyan ettirdiğini söylüyor. Ama ben buna katılmıyorum.

    Neden?
    - Çünkü elimizdeki veriler bunu pek doğrulamıyor. Sorun bunlar olsaydı sol yükselirdi, sağ değil. ABD’de insanlar bu sorunlardan dertli olsalardı, Demokratlara oy vermeleri gerekirdi, Cumhuriyetçilere değil. Ya da Obamacare için bu kadar tepkili olmazlardı. Onun yerine vergi ödemeyen bir milyardere oy vermeyi tercih ettiler. Ya da Rusya... Eşitsizliğin en derin olduğu ülkelerin başında geliyor. Ama Putin rejimi, Macron’unkinden daha istikrarlı görünüyor. İnsanları harekete geçiren şey çok daha derinde...

    Dertleri sömürülmek değil, kenara fırlatılmak Psikolojik bir şey mi?
    - Evet. İşe yaramaz hale gelme korkusu... 20’nci yüzyılda bütün ülkelerde sıradan insanlar birer kahramandı. İşçiler, askerler, memurlar... Geleceği inşa etmek için bu insanlara ihtiyaç duyardınız. Sovyetler Birliği’nde, ABD’de, hatta Nazi Almanya’sında bile durum böyleydi. Ama şimdi insanlar giderek işe yaramaz hissediyor. O yüzden dertleri sömürülmek değil, bir kenara fırlatılmak. Aslında devletler bu insanlara bakmaya devam ediyor ama bu onlar için yeterli değil. İnsanlar kendilerini önemli hissetmek ister. Popülizm, din, milliyetçilik bu yüzden bu kadar çekici. Ekonomik problemlere çözüm önerdikleri için değil, insanlara hâlâ “Sen çok önemlisin” dedikleri için...

    Liberalizm de bunu demedi mi? Özgür iradeye, eşitliğe, insan haklarına dayalı bir ideoloji sonuçta...
    - Evet, dedi ama onun yanında bir şey daha söyledi: “Her şey daha iyi olacak. Çünkü hayat devamlı gelişir”. Ama öyle olmadı. Hayatın sürekli iyiye gitmesi çok zor. Yine de liberalizm eninde sonunda ekonomi ve güvenlik açısından diğer ideolojilerden daha başarılı olacak.

    Yerini yeni bir ideolojiye bırakma ihtimali yok mu?
    - 20’nci yüzyılda ‘liberal hikâye’, ‘komünist hikâye’ ve ‘faşist hikâye’ vardı. Birbiri ardına çöktüler. Şimdi boşluğu dolduran yeni bir hikâye yok. Batı’nın en liberal ülkeleri bile liberal hikâyeye inançlarını kaybetmiş durumda. Trump gibi, Putin gibi popülist liderler de sürekli geçmişten bahsediyor. İklim değişikliği, yapay zekâ, biyoteknoloji... Bunlarla ilgili tek kelime etmiyorlar. Halbuki geleceğimizi bunlar şekillendirecek.

    ‘Yeni hikâye’ nereden gelecek, Silikon Vadisi’nden mi?
    - Belki bir gün çıkar ama şu an için o da mümkün görünmüyor.

    Neden?
    - Çünkü Silikon Vadisi’ndeki insanların doğal olarak böyle bir hikâye yaratacak donanımları yok. Kendi işlerinde çok iyiler ama siyasetle, toplumla ilgili derin bilgileri yok. Ama ilgilenmeye başladılar. Popülizmin böyle bir faydası oldu. Trump’tan önce Silikon Vadisi’ndeki hiç kimse Kentucky’deki insanlar kimdir, ne isterler merak etmiyordu.

    Fransa’ya dönersek... Olanları Fransız Devrimi’yle, 68 Mayıs’ıyla, Türkiye’deki Gezi eylemleriyle kıyaslayanlar var...
    - Tarihte hiçbir olay birbirinin aynısı değildir.Ama karşılaştırmalar perspektif kazandırır. Bir tarihçi olarak Fransa’da olanlara bakınca benim dikkatimi çeken şu; her şeye rağmen eylemlerin barışçıl düzlemde kalması. Sadece bugün Fransa’da olanlar için değil, genel olarak bunu söyleyebiliriz. Avrupa’da milliyetçilik yükseliyor diyoruz ama neyse ki kimsenin öldüğü yok.

    Tarihi iyi bilmek daha dikkatli olmamızı sağlar Brexit için de geçerli değil mi bu?
    - Kesinlikle. Yüz yıl önce Brexit gibi bir konu ancak büyük bir savaşla çözüme kavuşurdu. İskoç referandumu da böyle barışçıl oldu. Hatta Katalan referandumu bile böyle oldu denebilir. Yaralılar vardı ama kimse hayatını kaybetmedi. Evet, milliyetçilik yükselişte ama bir yüzyıl önceye kıyasla çok daha zayıf durumda. İnsanlar sahip olduğu şeyi kanıksıyor. 1948’den sonra doğanlar barışı kanıksıyor. Çünkü hiç dünya savaşı görmediler. O yüzden Brexit’le yaptıkları şeyin Avrupa’da barışı tehlikeye sokmak olduğunun farkında değiller. Tarihi iyi bilmek daha dikkatli olmamızı sağlar. Brexit hep para üzerinden konuşuldu. Barış-savaş denklemi göz ardı edildi.

    Oysa asıl önemli olan kısım o...
    - Evet. Avrupa Birliği’nin temel başarısı, ekonomik değildir. Avrupa kıtasına barış getirmesidir. Avrupa Birliği çökerse savaş Avrupa’ya dönebilir. “Para olduğu sürece Avrupa Birliği’nde varım.” Bu çok egoistçe bir bakış açısı. Dünyanın önde gelen milletlerinden biriyseniz, ne kadar maliyetli olursa olsun bu oluşumda kalmak sizin sorumluluğunuzdur.

    “Bugün hiçbir lider yeni bir dünya savaşının sorumluluğunu alamaz” diyordunuz...
    - Yakın gelecekte bir savaş beklemiyorum sahiden. Çünkü bedeli çok büyük olur ve hiç kimseye bir faydası yoktur. Ama 5, 10, 15 yıl sonra ne olacağını kim bilebilir ki? Yeterli çıkarı olmasa bile liderinin egoist istekleri bir ülkeyi savaşa sürükleyebilir. Özellikle diktatörlüklerde rejim tehlikeye girince, insanlar şikâyet etmeye başlayınca, yolsuzluk, eşitsizlik varsa... En iyi yol savaşa girmek gibi görünür. Çünkü savaştayken kimse bunlardan söz etmez.

    İki hafta önce düzenlenen G20 Zirvesi’ni takip ettiniz mi? Zirvenin sonunda çekilen o liderler fotoğrafına bakınca ne hissediyorsunuz?
    - Farklı dünya görüşlerine sahip, farklı siyasi sistemleri yöneten bu liderlerin bir araya gelip dünyanın sorunlarını tartışması her şeye rağmen iyiye işaret. Öte yandan hâlâ global bir işbirliğinden söz edemiyoruz. Oysa bugünün bütün büyük sorunları; iklim değişikliği, teknolojinin yıkıcı etkileri ancak global işbirliğiyle çözülebilir.

    Dünya birden çok vahşi bir yer haline gelebilir
    Yeni bir yılın arifesindeyiz. Yeni yıldan umutlu olmak için yeterince sebep var mı?
    - Dünyanın bazı bölgelerinde savaşlar olmasına rağmen tarihin en barış dolu dönemindeyiz. Artık kıtlık ya da salgın hastalıklar nedeniyle daha az insan ölüyor. Bunları tekrar tekrar söylemekte fayda var. Çünkü insanlar çoğu zaman ne kadar şanslı olduğumuzu unutuyor. Ama dikkatli olmazsak bu başarıların hepsini kaybedebiliriz. Dünya birden çok vahşi bir yer haline gelebilir. Çünkü bu başarıları borçlu olduğumuz global işbirlikleri aşınıyor. Bu da hem son jenerasyonun başarılarının altını oyuyor hem de çağın yeni sorunlarıyla baş etme şansımızı azaltıyor.

    Tarihteki en önemli şehirlerden biri İstanbul’a bakınca bir tarihçi olarak neler geçiyor içinizden?
    - Bu sefer dolaşma fırsatım olmadı. Daha önceki gelişimde biraz gezmiştim. Tarihteki en önemli şehirlerden biri. Neredeyse 2 bin yıldır ekonomik, kültürel, dini ve politik bir merkez oldu. Şehrin en karakteristik özelliklerinden biri, dünyaya açık olması. Boğaz sayesinde hep ticarete, dolayısıyla da bir zenginliğe yön verdi. Her dinden, ırktan, etnik kökenden insana açıktı. Ortaçağ Avrupa’sında toleranstan eser yoktu. Önce Konstantinopolis, sonra da İstanbul bir hoşgörü cennetiydi. 1600’de Paris’te herkes Katolik’ti. Bir Protestan şehre girdiğinde onu öldürürlerdi. Londra’da herkes Protestan’dı. Bir Katolik şehre girdiğinde onu öldürürlerdi. O yıllarda Avrupa’da Yahudiler sürülürdü... Kimse Müslümanları istemezdi... Oysa aynı dönemde İstanbul’da farklı mezheplerden Müslümanlar, Katolikler, Ermeniler, Ortodokslar, Rumlar, Bulgarlar yan yana mutlu mesut yaşarlardı.

    Şehrin bugünü nasıl sizce?
    - Şimdi bu biraz tehlikede. Bence enerjik, toleranslı, çokkültürlü geleneği bugün de sürdürmeli. Bu hem Türkiye hem dünyanın kalanı için çok önemli. Tarihi değiştiren olaylar belli başlı şehirlerde olur. Gezegenin tamamına bakın, önemli keşifler nerelerde yapılıyor, büyük organizasyonlar nerelerde kuruluyor? Çok az sayıda böyle şehir var. İstanbul onlardan biri. Farklı kökenlerden insanlar bir araya geliyor, fikir değiş tokuşu yapıp yeni bir şeyler yaratıyorlar. Bu dünyanın en önemli şeyi.

    Bugün iyi bir milliyetçi globalist olmalı, bu çelişkili bir şey değil
    Dünyanın farklı ülkelerinde toplumlar bıçakla ikiye ayrılmış gibiler. Bir tarafta milliyetçi, savaş yanlısı, ayrımcı, globalizm karşıtı bir kitle... Diğer tarafta hümanist, feminist, LGBTİ hakları destekçisi, çevreci, vegan, barış yanlısı bir kitle... Bu çağ, hangisinin çağı? Bu dünya hangisinin dünyası?
    - İkisinin de. Bu hep böyle oldu. İstediği kadar milliyetçi olsun herkes global dünyanın bir parçası. Hep milliyetçilikten söz ediyoruz ama bugün dünyadaki temel ayrım milletler arasında değil. Dediğiniz gibi milletlerin içinde. Her millette farklı gruplardan insanlar var. Bu yüzden de farklı kamplardan insanların birlikte çalışmasından başka bir alternatifimiz yok.

    İlk gruptakilere ne söylersiniz?
    - Bugün iyi bir milliyetçi, globalist olmalı. Bu çelişkili bir şey değil. İyi bir Türk milliyetçisiysen Türkiye’yi iklim değişikliğinin yarattığı sorunlardan, Türk vatandaşlarını da robotların iş pazarında yaratacağı sorunlardan koruman gerekir. Bunlar için de diğer ülkelerle işbirliği yapmalısın.

    İkinci gruptakilere ne söylersiniz? Aralarında umutsuzluğu çok derin olanlar, sık sık paniğe kapılanlar var...
    - Dünya Kupası’nı düşünsünler. Hiç olmadığımız kadar birlik halinde olduğumuzu unutmayalım. Yüzyıl önce Arjantin’den, Fransa’dan, Japonya’dan insanları bir oyun oynamak için Rusya’da toplamanız tamamen imkânsızdı. Ama bugün bu mümkün. Üstelik Dünya Kupası milliyetçi bir oyundur. Herkes kendi milleti için tezahürat yapar. Yine de çok çarpıcı bir işbirliği örneğidir. Sadece bu insanların aynı yerde bir araya gelmeleri değil, uydurma kuralları benimsemeleri açısından da... Evet, ulusal futbol takımları arasında rekabet var ama hepsi tamamen uydurma bir kurallar bütünün kabul ediyor.
    Meditasyon, kendini tanımak için bildiğim en iyi yollardan biri
    Son kitabınızda son bölümü oldukça ilginç; meditasyondan bahsediyorsunuz...

    - Evet. Çünkü kendimizi tanımak çok önemli.
    Hele de insanın beynini hack’lemeye çalışan onlarca uyaranın olduğu bugünün dünyasında... Devletlerin ve şirketlerin sizi tanıdığından daha iyi tanımalıyız kendimizi. Zayıflıklarımızı bilmeliyiz. Manipüle edilmekten ancak böyle korunabiliriz. Meditasyon bunun için benim bildiğim en iyi yollardan biri.

    http://www.hurriyet.com.tr/...i-gelebilir-41053200
  • Noktalama İşaretleri

    Nokta ( . )

    1. Cümlenin sonuna konur: Türk Dil Kurumu, 1932 yılında kurul­muştur.

    Saatler geçtikçe yollara daha mahzun bir ıssızlık çöküyordu. (Reşat Nuri Güntekin)

    2. Bazı kısaltmaların sonuna konur: Alb. (albay), Dr. (doktor), Yrd. Doç. (yardımcı doçent), Prof. (profesör), Cad. (cadde), Sok. (sokak), s. (sayfa), sf. (sıfat), vb. (ve başkası, ve benzeri, ve benzerleri, ve bunun gibi), Alm. (Almanca), Ar. (Arapça), İng. (İngilizce) vb.

    3. Sayılardan sonra sıra bildirmek için konur: 3. (üçüncü), 15. (on beşinci); II. Mehmet, XIV. Louis, XV. yüzyıl; 2. Cadde, 20. Sokak, 4. Levent vb.

    4. Arka arkaya sıralandıkları için virgülle veya çizgiyle ayrılan rakamlardan yalnızca sonuncu rakamdan sonra nokta konur: 3, 4 ve 7. maddeler; XII – XIV. yüzyıllar arasında vb.

    5. Bir yazının maddelerini gösteren rakam veya harflerden sonra konur:

    I. 1. A. a.

    II. 2. B. b.

    6. Tarihlerin yazılışında gün, ay ve yılı gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur: 29.5.1453, 29.X.1923 vb.

    UYARI: Tarihlerde ay adları yazıyla da yazılabilir. Bu durumda ay adların­dan önce ve sonra nokta kullanılmaz: 29 Mayıs 1453, 29 Ekim 1923 vb.

    7. Saat ve dakika gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur: Tren 09.15’te kalktı. Toplantı 13.00’te başladı.

    Tören 17.30’da, hükûmet daireleri kapandıktan yarım saat sonra başlayacaktır. (Tarık Buğra)

    8. Kitap, dergi vb.nin künyelerinin sonuna konur:

    Agâh Sırrı Levend, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, TDK Yayınları, Ankara, 1960.

    9. Dört ve dörtten çok rakamlı sayılar sondan sayılmak üzere üçlü gruplara ayrılarak yazılır ve araya nokta konur: 1.000, 326.197, 49.750.812 vb.

    10. Genel Ağ adreslerinde kullanılır: http://tdk.org.tr

    11. Matematikte çarpma işareti yerine kullanılır: 4.5=20, 12.6=72 vb.



    Virgül ( , )

    1. Birbiri ardınca sıralanan eş görevli kelime ve kelime gruplarının arasına konur:

    Fırtınadan, soğuktan, karanlıktan ve biraz da korkudan sonra bu sı­cak, aydınlık ve sevimli odanın havasında erir gibi oldum. (Halide Edip Adıvar)

    Sessiz dereler, solgun ağaçlar, sarı güller

    Dillenmiş ağızlarda tutuk dilli gönüller (Faruk Nafiz Çamlıbel)

    Zindana atılan mahkûmlar gibi titreşerek, haykırarak geri geri kaçmaya uğraşıyorduk. (Hüseyin Rahmi Gürpınar)

    Köyde kim çaresiz kalırsa, kimin işi bozulursa İstanbul yolunu tutar. (Ömer Seyfettin)

    2. Sıralı cümleleri birbirinden ayırmak için konur:

    Umduk, bekledik, düşündük. (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

    3. Uzun cümlelerde yüklemden uzak düşmüş olan özneyi belirtmek için konur:

    Saniye Hanımefendi, merdivenlerde oğlunun ayak seslerini duyar duymaz, hasretlisini karşılamaya atılan bir genç kadın gibi koltuğundan fırlamış ve ona kapıyı kendi eliyle açmaya gelmişti. (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

    4. Cümle içinde ara sözleri veya ara cümleleri ayırmak için ara sözlerin veya ara cümlelerin başına ve sonuna konur:

    Zemin bu kadar koyu bir kırmızıya dönüşünce, bir an için de olsa, belirginliğini yitiriverdi sivilceleri. (Elif Şafak)

    Şimdi, efendiler, müsaade buyurursanız, size bir sual sorayım. (Atatürk)

    5. Anlama güç kazandırmak için tekrarlanan kelimeler arasına ko­nur:

    Akşam, yine akşam, yine akşam,

    Göllerde bu dem bir kamış olsam! (Ahmet Haşim)

    6. Tırnak içinde olmayan alıntı cümlelerinden sonra konur:

    Adana’ya yarın gideceğim, dedi.

    Aç karnına sigara içmekle hiç de iyi etmiyorsun, dedi. (Necati Cumalı)

    7. Konuşma çizgisinden sonraki alıntı cümlesinin bitimine konur:

    – Bu akşam Datça’ya gidiyor musunuz, diye sordu.

    8. Edebî eserlerde konuşma bölümünden önceki ifadenin sonuna konur:

    Bahçe kapısını açtı. Sermet Bey’e,

    – Bu anahtar köşkü de açar, dedi. (Ömer Seyfettin)

    9. Kendisinden sonraki cümleye bağlı olarak ret, kabul ve teşvik bil­diren hayır, yok, evet, peki, pekâlâ, tamam, olur, hayhay, başüstüne, öyle, haydi, elbette gibi kelimelerden sonra konur: Peki, gideriz. Olur, ben de size katılırım. Hayhay, memnun oluruz. Haydi, geç kalıyoruz.

    Evet, kırk seneden beri Türkçe merhale merhale Türkleşiyor. (Yahya Kemal Beyatlı)

    10. Bir kelimenin kendisinden sonra gelen kelime veya kelime grup­larıyla yapı ve anlam bakımından bağlantısı olmadığını göstermek ve anlam karışıklığını önlemek için kullanılır:

    Bu, tek gözlü, genç fakat ihtiyar görünen bir adamcağızdır. (Halit Ziya Uşaklıgil)

    Bu gece, eğlenceleri içlerine sinmedi. (Reşat Nuri Güntekin)

    11. Hitap için kullanılan kelimelerden sonra konur:

    Efendiler, bilirsiniz ki hayat demek, mücadele, müsademe demektir. (Atatürk)

    Sayın Başkan,

    Sevgili Kardeşim,

    Değerli Arkadaşım,

    12. Sayıların yazılışında kesirleri ayırmak için kullanılır: 38,6 (otuz sekiz tam, onda altı), 0,45 (sıfır tam, yüzde kırk beş)

    13. Metin içinde art arda gelen zarf-fiil eki almış kelimelerden sonra konur:

    Ancak yemekte bir karara varıp, arkadaşına dikkatli dikkatli bakarak konuştu.

    UYARI: Metin içinde zarf-fiil eki almış kelimelerden sonra virgül konmaz:

    Cumaları bahçede buluştukça kıza kendisinin adi bir mektep talebesi olmadığını anlatmaya çalışıyordu. (Halide Edip Adıvar)

    Şimdiye dek, ben kendimi bildim bileli kimse Değirmenoluk köyünden kaçıp da başka köyde çobanlık, yanaşmalık etmedi. (Yaşar Kemal)

    Meydanlığa varmadan bir iki defa İsmail kendisini gördü mü diye kahveye baktı. (Necati Cumalı)

    14. Özne olarak kullanıldıklarında bu, şu, o zamirlerinden sonra konur:

    Bu, benim gibi yazarlar için hiç kolay olmaz.

    O, eski defterleri çoktan kapatmış, Osmanlıya kucağını açmıştı. (Tarık Buğra)

    15. Kitap, dergi vb.nin künyelerinde yazar, eser, basımevi vb. maddelerden sonra konur:

    Falih Rıfkı ATAY, Tuna Kıyıları, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1938.

    Yazarın soyadı önce yazılmışsa soyadından sonra da virgül konur:

    ERGİN, Muharrem, Dede Korkut Kitabı, Ankara, 1958.

    UYARI: Metin içinde ve, veya, yahut, ya ... ya bağlaçlarından önce de sonra da virgül konmaz:

    Nihat sabaha kadar uyuyamadı ve şafak sökerken Faik’e bol teşek­kürlerle dolu bir kâğıt bırakarak iki gün evvelki cephe dönüşü kıyafeti ile sokağa fırladı. (Peyami Safa)

    Ya şevk içinde harap ol ya aşk içinde gönül

    Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahut gül! (Yahya Kemal Beyatlı)

    UYARI: Tekrarlı bağlaçlardan önce ve sonra virgül konmaz:

    Hem gider hem ağlar.

    Ya bu deveyi gütmeli ya bu diyardan gitmeli. (Atasözü)

    Gerek nesirde gerek nazımda yeni bir söyleyişe ulaşılmıştır.

    Siz ister inanın ister inanmayın, bir gün bile durmam.

    Ne kız verir ne dünürü küstürür.

    Bu kurallar bugün de yarın da geçerli olacaktır.

    UYARI: Cümlede pekiştirme ve bağlama görevinde kullanılan da / de bağlacından sonra virgül konmaz:

    İmlamız lisanımız düzelince, lisanımız da kafamız düzelince düzele­cek çünkü o da ancak onlar kadar bozuktur, fazla değil! (Yahya Kemal Beyatlı)

    UYARI: Metin içinde -ınca / -ince anlamıyla zarf-fiil görevinde kulla­nılan mı / mi ekinden sonra virgül konmaz:

    Ben aç yattım mı kötü kötü rüyalar görürüm nedense. (Orhan Kemal)

    Öyle zekiler vardır, konuştular mı ağızlarından bal akıyor sanırsın. (Attila İlhan)

    UYARI: Şart ekinden sonra virgül konmaz:

    Tenha köşelerde ağız ağıza konuşurken yanlarına biri gelecek olursa hemen susuyorlardı. (Reşat Nuri Güntekin)

    Gör gözlerinle de aklın yatarsa anlatıver millete. (Tarık Buğra)

    Noktalı Virgül ( ; )

    1. Cümle içinde virgüllerle ayrılmış tür veya takımları birbirinden ayırmak için konur: Erkek çocuklara Doğan, Tuğrul, Aslan, Orhan; kız çocuklara ise İnci, Çiçek, Gönül, Yonca adları verilir.

    Türkiye, İngiltere, Azerbaycan; Ankara, Londra, Bakü.

    2. Ögeleri arasında virgül bulunan sıralı cümleleri birbirinden ayır­mak için konur: Sevinçten, heyecandan içim içime sığmıyor; bağırmak, kahkahalar atmak, ağlamak istiyorum.

    At ölür, meydan kalır; yiğit ölür, şan kalır. (Atasözü)

    3. İkiden fazla eş değer ögeler arasında virgül bulunan cümlelerde özneden sonra noktalı virgül konabilir:

    Yeni usul şiirimiz; zevksiz, köksüz, acemice görünüyordu. (Yahya Kemal Beyatlı)

    İki Nokta (: )

    1.Kendisiyle ilgili örnek verilecek cümlenin sonuna konur:

    Millî Edebiyat akımının temsilcilerinden bir kısmını sıralayalım: Ömer Seyfettin, Halide Edip Adıvar, Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, Ali Canip Yöntem.

    2. Kendisiyle ilgili açıklama verilecek cümlenin sonuna konur:

    Bu kararın istinat ettiği en kuvvetli muhakeme ve mantık şu idi: Esas, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. (Atatürk)

    Kendimi takdim edeyim: Meclis kâtiplerindenim. (Falih Rıfkı Atay)

    3. Ses bilgisinde uzun ünlüyü göstermek için kullanılır: a:ile, ka:til, usu:le, i:cat.

    4. Karşılıklı konuşmalarda, konuşan kişiyi belirten sözlerden sonra konur:

    Bilge Kağan: Türklerim, işitin!

    Üstten gök çökmedikçe,

    alttan yer delinmedikçe

    ülkenizi, törenizi kim bozabilir sizin?

    Koro: Göğe erer başımız

    başınla senin!

    Bilge Kağan: Ulusum birleşip yücelsin diye

    gece uyumadım, gündüz oturmadım.

    Türklerim Bilge Kağan der bana.

    Ben her şeyi onlar için bildim.

    Nöbetteyim! (A. Turan Oflazoğlu)

    5. Edebî eserlerde konuşma bölümünden önceki ifadenin sonuna konur:

    – Buğdayla arpadan başka ne biter bu topraklarda?

    Ziraatçı sayar:

    – Yulaf, pancar, zerzevat, tütün... (Falih Rıfkı Atay)

    6. Genel Ağ adreslerinde kullanılır: http://tdk.org.tr

    7. Matematikte bölme işareti olarak kullanılır: 56:8=7, 100:2=50 vb.

    Üç Nokta ( ... )

    1. Anlatım olarak tamamlanmamış cümlelerin sonuna konur:

    Ne çare ki çirkinliği hemencecik ve herkes tarafından görülüveri­yordu da bu yanı... (Tarık Buğra)

    2. Kaba sayıldığı için veya bir başka sebepten dolayı açık yazılmak is­tenmeyen kelime ve bölümlerin yerine konur: Kılavuzu karga olanın burnu b...tan çıkmaz.

    Arabacı B...’a yaklaştığını söylüyor, ikide bir fırsat bularak arabanın içine doğru başını çeviriyordu. (Ahmet Hamdi Tanpınar)

    3. Alıntılarda başta, ortada ve sonda alınmayan kelime veya bölümle­rin yerine konur:

    ... derken şehrin öte başından boğuk boğuk sesler gelmeye başladı... (Tarık Buğra)

    4. Sözün bir yerde kesilerek geri kalan bölümün okuyucunun hayal dünyasına bırakıldığını göstermek veya ifadeye güç katmak için konur:

    Sana uğurlar olsun... Ayrılıyor yolumuz! (Faruk Nafiz Çamlıbel)

    Binaenaleyh, biz her vasıtadan, yalnız ve ancak, bir noktainazardan istifade ederiz. O noktainazar şudur: Türk milletini, medeni cihanda layık olduğu mevkiye isat etmek ve Türk cumhuriyetini sarsılmaz temelleri üzerinde, her gün, daha ziyade takviye etmek... (Atatürk)

    5. Ünlem ve seslenmelerde anlatımı pekiştirmek için konur:

    Gölgeler yaklaştılar. Bir adım kalınca onu kıyafetinden tanıdılar:

    — Koca Ali... Koca Ali, be!.. (Ömer Seyfettin)

    UYARI: Ünlem ve soru işaretinden sonra üç nokta yerine iki nokta konulması yeterlidir:

    Gök ekini biçer gibi!.. Başaklar daha dolmadan. (Tarık Buğra)

    Nasıl da akşam oldu?.. Nasıl da yavrucaklar sustu?.. Nasıl da serçecikler yuvalarına sığındı?.. (Necip Fazıl Kısakürek)

    6. Karşılıklı konuşmalarda, yeterli olmayan, eksik bırakılan cevap­larda kullanılır:

    — Yabancı yok!

    — Kimsin?

    — Ali...

    — Hangi Ali?

    — ...

    — Sen misin, Ali usta?

    — Benim!..

    — Ne arıyorsun bu vakit buralarda?

    — Hiç...

    — Nasıl hiç? Suya çekicini mi düşürdün yoksa!..

    — !.. (Ömer Seyfettin)

    UYARI: Üç nokta yerine iki veya daha çok nokta kullanılmaz.

    Soru İşareti ( ? )

    1. Soru eki veya sözü içeren cümle veya sözlerin sonuna konur:

    Ne zaman tükenecek bu yollar, arabacı? (Faruk Nafiz Çamlıbel)

    Atatürk bana sordu:

    — Yeni yazıyı tatbik etmek için ne düşündünüz? (Falih Rıfkı Atay)

    2. Soru bildiren ancak soru eki veya sözü içermeyen cümlelerin sonuna konur:

    Gümrükteki memur başını kaldırdı:

    — Adınız?

    3. Bilinmeyen, kesin olmayan veya şüpheyle karşılanan yer, tarih vb. durumlar için kullanılır: Yunus Emre (1240 ?-1320), (Doğum yeri: ?) vb.

    1496 (?) yılında doğan Fuzuli...

    Ankara’dan Antalya’ya arabayla üç saatte (?) gitmiş.

    UYARI: mı / mi ekini alan yan cümle temel cümlenin zarf tümleci olduğunda cümlenin sonuna soru işareti konmaz: Akşam oldu mu sürüler döner. Hava karardı mı eve gideriz.

    Bahar gelip de nehir çağıl çağıl kabarmaya başlamaz mı içimi geri kalmış bir saat huzursuzluğu kaplardı. (Haldun Taner)

    UYARI: Soru ifadesi taşıyan sıralı ve bağlı cümlelerde soru işareti en sona konur:

    Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı?

    Üsküdar’dan mı, Hisar’dan mı, Kavaklardan mı? (Yahya Kemal Beyatlı)

    Ünlem İşareti ( ! )

    1. Sevinç, kıvanç, acı, korku, şaşma gibi duyguları anlatan cümle veya ibarele­rin sonuna konur: Hava ne kadar da sıcak! Aşk olsun! Ne kadar akıllı adamlar var! Vah vah!

    Ne mutlu Türk’üm diyene! (Atatürk)

    2. Seslenme, hitap ve uyarı sözlerinden sonra konur:

    Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri! (Atatürk)

    Ey Türk gençliği! Birinci vazifen; Türk istiklalini, Türk cumhuriye­tini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir. (Atatürk)

    Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle! (Yahya Kemal Beyatlı)

    Dur, yolcu! Bilmeden gelip bastığın

    Bu toprak bir devrin battığı yerdir. (Necmettin Halil Onan)

    UYARI: Ünlem işareti, seslenme ve hitap sözlerinden hemen sonra konulabi­leceği gibi cümlenin sonuna da konabilir:

    Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken

    Sana uğurlar olsun... Ayrılıyor yolumuz! (Faruk Nafiz Çamlıbel)

    3. Alay, kinaye veya küçümseme anlamı kazandırılmak istenen sözden hemen sonra yay ayraç içinde ünlem işareti kullanılır:

    İsteseymiş bir günde bitirirmiş (!) ama ne yazık ki vakti yokmuş (!).

    Adam, akıllı (!) olduğunu söylüyor.

    Kısa Çizgi ( - )

    1. Satıra sığmayan kelimeler bölünürken satır sonuna konur:

    Soğuktan mı titriyordum, yoksa heyecandan, üzüntüden mi bil-

    mem. Havuzun suyu bulanık. Kapının saatleri 12’yi geçmiş. Kanepe-

    lerde kimseler yok. Tramvay ne fena gıcırdadı! Tramvayda-

    ki adam bir tanıdık mı idi acaba? Ne diye öyle dönüp dönüp baktı?

    Yoksa kimseciklerin oturmadığı kanepelerde bu saatte pek başıboş-

    lar mı oturur? (Sait Faik Abasıyanık)





    2. Cümle içinde ara sözleri veya ara cümleleri ayırmak için ara sözlerin veya ara cümlelerin başına ve sonuna konur, bitişik yazılır:

    Küçük bir sürü -dört inekle birkaç koyun- köye giren geniş yolun ağzında durmuştu. (Ömer Seyfettin)

    3. Kelimelerin kökleri, gövdeleri ve eklerini birbirinden ayırmak için kullanılır: al-ış, dur-ak, gör-gü-süz-lük vb.

    4. Fiil kök ve gövdelerini göstermek için kullanılır: al-, dur-, gör-, ver-; başar-, kana-, okut-, taşla-, yazdır- vb.

    5. İsim yapma eklerinin başına, fiil yapma eklerinin başına ve sonuna konur: -ak, -den, -ış, -lık; -ımsa-; -la-; -tır- vb.

    6. Heceleri göstermek için kullanılır: a-raş-tır-ma, bi-le-zik, du-ruş-ma, ku-yum-cu-luk, prog-ram, ya-zar-lık vb.

    7. Arasında, ve, ile, ila, ...-den ...-e anlamlarını vermek için kelimeler veya sayılar arasında kullanılır: Aydın-İzmir yolu, Türk-Alman ilişkileri, Ural-Altay dil grubu, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, 09.30-10.30, Beşiktaş-Fenerbahçe karşılaşması, Manas Destanı’nda soy-dil-din üçgeni, 1914-1918 Birinci Dünya Savaşı, Türkçe-Fransızca Sözlük vb.

    UYARI: Cümle içinde sayı adlarının yinelenmesinde araya kısa çizgi konmaz: On on beş yıl. Üç beş kişi geldi.

    8. Matematikte çıkarma işareti olarak kullanılır: 50-20=30

    9. Sıfırdan küçük değerleri göstermek için kullanılır: -2 °C

    Uzun Çizgi (—)

    Yazıda satır başına alınan konuşmaları göstermek için kullanılır. Buna konuşma çizgisi de denir.

    Frankfurt’a gelene herkesin sorduğu şunlardır:

    — Eski şehri gezdin mi?

    — Rothschild’in evine gittin mi?

    — Goethe’nin evini gezdin mi? (Ahmet Haşim)

    Oyunlarda uzun çizgi konuşanın adından sonra da konabilir:

    Sıtkı Bey — Kaleyi kurtarmak için daha güzel bir çare var. Gerçekten ölecek adam ister.

    İslam Bey — Ben daha ölmedim. (Namık Kemal)

    UYARI: Konuşmalar tırnak içinde verildiğinde uzun çizgi kul­lanılmaz.

    Arabamız tutarken Erciyes’in yolunu:

    “Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu’nu?” (Faruk Nafiz Çamlıbel)

    Eğik Çizgi ( / )

    1. Dizeler yan yana yazıldığında aralarına konur: Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak / Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak / O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak / O benimdir, o benim milletimindir ancak. (Mehmet Akif Ersoy)

    2. Adres yazarken apartman numarası ile daire numarası arasına ve semt ile şehir arasına konur: Altay Sokağı No.: 21/6 Kurtuluş / ANKARA

    Ülke adı yazılacağında ise:

    Atatürk Bulvarı No.: 217

    06680 Kavaklıdere / Ankara

    TÜRKİYE
    3. Tarihlerin yazılışında gün, ay ve yılı gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur: 18/11/1969, 15/IX/1994 vb.

    4. Dil bilgisinde eklerin farklı biçimlerini göstermek için kullanılır: -a /-e, -an /-en, -lık /-lik, -madan /-meden vb.

    5. Genel Ağ adreslerinde kullanılır: http://tdk.gov.tr

    6. Matematikte bölme işareti olarak kullanılır: 70/2=35

    7. Fizik, matematik vb. alanlarda birimler arası orantıları gösterirken eğik çizgi araya boşluk konulmadan kullanılır: g/sn (gram/saniye)

    Ters Eğik Çizgi ( \ )

    Bilişim uygulamalarında art arda gelen dizinleri birbirinden ayırt etmek için kullanılır: C:\Belgelerim\Türk İşaret Dili\Kitapçık.indd

    Tırnak İşareti ( “ ” )

    1. Başka bir kimseden veya yazıdan olduğu gibi aktarılan sözler tır­nak içine alınır: Türk Dil Kurumu binasının yan cephesinde Atatürk’ün “Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir.” sözü yazılıdır. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin ön cephesinde Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” vecizesi yer almaktadır. Ulu önderin “Ne mutlu Türk’üm diyene!” sözü her Türk’ü duygulandırır.

    Bakınız, şair vatanı ne güzel tarif ediyor:

    “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır.

    Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”

    UYARI: Tırnak içindeki alıntının sonunda bulunan işaret (nokta, soru işareti, ünlem işareti vb.) tırnak içinde kalır:

    “İzmir üzerine dünyada bir şehir daha yoktur!” diyorlar. (Yahya Kemal Beyatlı)

    2. Özel olarak vurgulanmak istenen sözler tırnak içine alınır: Yeni bir “barış taarruzu” başladı.

    3. Cümle içerisinde eserlerin ve yazıların adları ile bölüm başlıkları tırnak içine alınır:

    Bugün öğrenciler “Kendi Gök Kubbemiz” adlı şiiri incelediler.

    “Yazım Kuralları” bölümünde bazı uyarılara yer verilmiştir.

    UYARI: Cümle içerisinde özel olarak belirtilmek istenen sözler, kitap ve dergi adları ve başlıkları tırnak içine alınmaksızın eğik yazıyla dizilerek de gösterilebilir:

    Höyük sözü Anadolu’da tepe olarak geçer.

    Cahit Sıtkı’nın Şairin Ölümü şiirini Yahya Kemal çok sevmişti. (Ahmet Hamdi Tanpınar)

    UYARI: Tırnak içine alınan sözlerden sonra gelen ekleri ayırmak için kesme işareti kulla­nılmaz: Elif Şafak’ın “Bit Palas”ını okudunuz mu?

    4. Bilimsel çalışmalarda künye verilirken makale adları tırnak içinde yazılır.

    Tek Tırnak İşareti ( ‘ ’ )

    Tırnak içinde verilen cümlenin içinde yeniden tırnağa alınması gereken bir sözü, ibareyi belirtmek için kullanılır:

    Edebiyat öğretmeni “Şiirler içinde ‘Han Duvarları’ gibisi var mı?” dedi ve Faruk Nafiz’in bu güzel şiirini okumaya başladı.

    “Atatürk henüz ‘Gazi Mustafa Kemal Paşa’ idi. Benden ona dair bir kitap için ön söz istemişlerdi.” (Falih Rıfkı Atay)

    Denden İşareti (")

    Bir yazıdaki maddelerin sıralanmasında veya bir çizelgede alt alta gelen aynı sözlerin, söz gruplarının ve sayıların tekrar yazılmasını önlemek için kullanılır:

    a. Etken fiil

    b. Edilgen "

    c. Dönüşlü "

    ç. İşteş "

    Yay Ayraç ( )

    1. Cümledeki anlamı tamamlayan ve cümlenin dışında kalan ek bilgiler için kullanılır. Yay ayraç içinde bulunan ve yargı bildiren anlatımların sonuna uygun noktalama işareti konur:

    Anadolu kentlerini, köylerini (Köy sözünü de çekinerek yazıyorum.) gezsek bile görmek için değil, kendimizi göstermek için geziyoruz. (Nurullah Ataç)

    2. Özel veya cins isme ait ek, ayraçtan önce yazılır:

    Yunus Emre’nin (1240?-1320)...

    İmek fiilinin (ek fiil) geniş zamanı şahıs ekleriyle çekilir.

    3. Tiyatro eserlerinde ve senaryolarda konuşanın hareketlerini, durumunu açıkla­mak ve göstermek için kullanılır:

    İhtiyar – (Yavaş yavaş Kaymakam'a yaklaşır.) Ne oluyor beyefendi? Allah rızası için bana da anlatın... (Reşat Nuri Güntekin)

    4. Alıntıların aktarıldığı eseri, yazarı veya künye bilgilerini göstermek için kullanılır:

    Cihanın tarihi, vatanı uğrunda senin kadar uğraşan, kanını döken bir millet daha gösteremez. Senin kadar kimse kendi vatanına sahip ol­maya hak kazanmamıştır. Bu vatan ya senindir ya kimsenin. (Ahmet Hikmet Müftüoğlu)

    Eşin var, aşiyanın var, baharın var ki beklerdin

    Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin? (Mehmet Akif Ersoy)

    Bir isim kökü, gerektiğinde çeşitli eklerle fiil kökü durumuna getirilebilir (Zülfikar 1991: 45).

    5. Alıntılarda, alınmayan kelime veya bölümle­rin yerine konulan üç nokta, yay ayraç içine alınabilir.

    6. Bir söze alay, kinaye veya küçümseme anlamı kazandırmak için kullanılan ünlem işareti yay ayraç içine alınır: Adam, akıllı (!) olduğunu söylüyor.

    7. Bir bilginin şüpheyle karşılandığını veya kesin olmadığını gös­termek için kullanılan soru işareti yay ayraç içine alınır: 1496 (?) yılında doğan Fuzuli...

    8. Bir yazının maddelerini gösteren sayı ve harflerden sonra kapama ayracı konur:

    I) 1) A) a)

    II) 2) B) b)

    Köşeli Ayraç ( [ ] )

    1. Ayraç içinde ayraç kullanılması gereken durumlarda yay ayraçtan önce köşeli ayraç kullanılır: Halikarnas Balıkçısı [Cevat Şakir Kabaağaçlı (1886-1973)] en güzel eserlerini Bodrum’da yazmıştır.

    2. Metin aktarmalarında, çevirilerde, alıntılarda çalışmayı yapanın eklediği sözler için kullanılır: “Eldem, Osmanlıda en önemli fark[ın], mezar taşının şeklinde ortaya çık[tığını] söyledikten sonra...” (Hilmi Yavuz)

    3. Kaynak olarak verilen kitap veya makalelerin künyelerine ilişkin bazı ayrıntıları göstermek için kullanılır: Reşat Nuri [Güntekin], Çalıkuşu, Dersaadet, 1922. Server Bedi [Peyami Safa]

    Kesme İşareti ( ’ )

    1. Özel adlara getirilen iyelik, durum ve bildirme ekleri kesme işaretiyle ayrılır: Kurtuluş Savaşı’nı, Atatürk’üm, Türkiye’mizin, Fatih Sultan Mehmet’e, Muhibbi’nin, Gül Baba’ya, Sultan Ana’nın, Mehmet Emin Yurdakul’dan, Kâzım Karabekir’i, Yunus Emre’yi, Ziya Gökalp’tan, Refik Halit Karay’mış, Ahmet Cevat Emre’dir, Namık Kemal’se, Şinasi’yle, Alman’sınız, Kırgız’ım, Karakeçili’nin, Osmanlı Devleti’ndeki, Cebrail’den, Çanakkale Boğazı’nın, Samanyolu’nda, Sait Halim Paşa Yalısı’ndan, Resmî Gazete’de, Millî Eğitim Temel Kanunu’na, Telif Hakkı Yayın ve Satış Yönetmeliği’ni, Eski Çağ’ın, Yükselme Dönemi’nin, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı’na vb.

    “Onun için Batı’da bunlara birer fonksiyon buluyorlar.” (Burhan Felek)

    1919 senesi Mayıs’ının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. (Atatürk)

    Yer bildiren özel isimlerde kısaltmalı söyleyiş söz konusu olduğu zaman ekten önce kesme işareti kullanılır: Hisar’dan, Boğaz’dan vb.

    Belli bir kanun, tüzük, yönetmelik kastedildiğinde büyük harfle yazılan kanun, tüzük, yönetmelik sözlerinin ek alması durumunda kesme işareti kullanılır: Bu Kanun’un 17. maddesinin c bendi... Yukarıda adı geçen Yönetmelik’in 2’nci maddesine göre... vb.

    Özel adlar için yay ayraç içinde bir açıklama yapıldığında kesme işareti yay ayraçtan önce kullanılır: Yunus Emre’nin (1240?-1320), Yakup Kadri’nin (Karaosmanoğlu) vb.

    Ek getirildiğinde Avrupa Birliği kesme işareti ile kullanılır: Avrupa Birliği’ne üye ülkeler...

    UYARI: Sonunda 3. teklik kişi iyelik eki olan özel ada, bu ek dışında başka bir iyelik eki getirildiğinde kesme işareti konmaz: Boğaz Köprümüzün güzelliği, Amik Ovamızın bitki örtüsü, Kuşadamızdaki liman vb.

    UYARI: Kurum, kuruluş, kurul, birleşim, oturum ve iş yeri adlarına gelen ekler kesmeyle ayrılmaz: Türkiye Büyük Millet Meclisine, Türk Dil Kurumundan, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığına, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanlığının; Bakanlar Kurulunun, Danışma Kurulundan, Yürütme Kuruluna; Türkiye Büyük Millet Meclisinin 112’nci Birleşiminin 2’nci Oturumunda; Mavi Köşe Bakkaliyesinden vb.

    UYARI: Başbakanlık, Rektörlük vb. sözler ünlüyle başlayan bir ek geldiğinde Başbakanlığa, Rektörlüğe vb. biçimlerde yazılır.

    UYARI: Özel adlara getirilen yapım ekleri, çokluk eki ve bunlardan sonra gelen diğer ekler kesmeyle ayrılmaz: Türklük, Türkleşmek, Türkçü, Türkçülük, Türkçe, Müslümanlık, Hristiyanlık, Avrupalı, Avrupalılaşmak, Aydınlı, Konyalı, Bursalı, Ahmetler, Mehmetler, Yakup Kadriler, Türklerin, Türklüğün, Türkleşmekte, Türkçenin, Müslümanlıkta, Hollandalıdan, Hristiyanlıktan, Atatürkçülüğün vb.

    UYARI: Sonunda p, ç, t, k ünsüzlerinden biri bulunan Ahmet, Çelik, Halit, Şahap; Bosna-Hersek; Kerkük, Sinop, Tokat, Zonguldak gibi özel adlara ünlüyle başlayan ek getirildiğinde kesme işaretine rağmen Ahmedi, Halidi, Şahabı; Bosna-Herseği; Kerküğü, Sinobu, Tokadı, Zonguldağı biçiminde son ses yumuşatılarak söylenir.

    UYARI: Özel adlar yerine kullanılan “o” zamiri cümle içinde büyük harfle yazılmaz ve kendisinden sonra gelen ekler kesme işaretiyle ayrıl­maz.

    2. Kişi adlarından sonra gelen saygı ve unvan sözlerine getirilen ekleri ayırmak için konur: Nihat Bey’e, Ayşe Hanım’dan, Mahmut Efendi’ye, Enver Paşa’ya; Türk Dil Kurumu Başkanı’na vb.

    3. Kısaltmalara getirilen ekleri ayırmak için konur: TBMM’nin, TDK’nin, BM’de, ABD’de, TV’ye vb.

    4. Sayılara getirilen ekleri ayırmak için konur: 1985’te, 8’inci madde, 2’nci kat; 7,65’lik, 9,65’lik, 657’yle vb.

    5. Belirli bir tarih bildiren ay ve gün adlarına gelen ekleri ayırmak için konur: Başvurular 17 Aralık’a kadar sürecektir. Yabancı Sözlere Karşılıklar Kılavuzu’nun veri tabanının Genel Ağ’da hizmete sunulduğu gün olan 12 Temmuz 2010 Pazartesi’nin TDK için önemi büyüktür.

    6. Seslerin ölçü ve söyleyiş gereği düştüğünü göstermek için kullanılır:

    Bir ok attım karlı dağın ardına

    Düştü m’ola sevdiğimin yurduna

    İl yanmazken ben yanarım derdine

    Engel aramızı açtı n’eyleyim (Karacaoğlan)

    Şems’in gözlerine bir şüphe çöreklendi: “Dostum ne’n var? Her şey yolunda mı?” (Elif Şafak)

    Güzelliğin on par’etmez

    Bu bendeki aşk olmasa (Âşık Veysel)

    7. Bir ek veya harften sonra gelen ekleri ayırmak için konur: a’dan z’ye kadar, Türkçede -lık’la yapılmış sözler.
  • 3148 syf.
    Kayıp Zamanın İzinde (Özel Kutulu, 2 Cilt Takım) (Ciltli)
    Yazar : Marcel Proust
    Yayınevi : Yapı Kredi Yayınları Çevirmen: Roza Hakmen
    Yayın Tarihi 2016
    ISBN 9789750818127
    Baskı Sayısı 4. Baskı
    Dil TÜRKÇE
    Sayfa Sayısı : 3150

    Sadece anlık oluşan bir dizi halinde var olmak, bir insan için müthiş bir zaaftır şüphesiz; ama aynı zamanda müthiş bir güçtür de; bu kişi hafızanın ürünüdür ve belirli bir anın hatırası daha sonra olup biten her şeyden haberdar değildir; hafızanın kaydettiği an ve onunla birlikte o hatırada şekillenen kişi varlığını sürdürür, yaşamaya devam eder. Bizim gözümüzde var olan tek şey, hissettiğimiz şeydir, onu geçmişe, geleceğe yansıtır, ölümün kurmaca emellerini tanımayız. Zihnimiz önceden, bilinçsizce ürettiği şeyi açıkça çözümlemedikçe ya da önceden sabırla çözümlediği şeyi canlı şekilde yaratmadıkça asla tatmin olmaz. İnsan ancak hatırladığı şeye sadık kalabilir ve ancak bildiği şeyi hatırlar. Bildiğimiz gibi bir düzlem geometri vardır, bir de uzay geometrisi. Marcel Proust’un anlayışına göre de roman sadece düzlem psikolojisi değil, aynı zamanda zaman psikolojisidir. Kendi ifadesi ile ‘’ Uzayda bir geometri olduğu gibi, zamanda da bir psikoloji vardır ve düzlem psikolojisi hesapları bu psikolojide geçerli olmaz, çünkü düzlem psikolojide zaman ve büründüğü şekillerden biri, yani unutuş göz önüne alınmamıştır; gücünü hissetmeye başladığım unutuş gerçeğe adaptasyonda çok güçlü bir etkendir, çünkü içimizde sürekli gerçekle çatışarak yaşayan geçmişi yavaş yavaş yok eder. Sf:2637’’ Marcel Proust ‘’ zamanın bu görünmez özünü ayıklamaya, soyutlamaya çalıştım, ama bunu yapabilmek için deneyin devam edebilmesi gerekiyordu. ‘’ demektedir.
    Kitabımın sadece zamanın dışındaki, gerçekten yoğun izlenimlerden oluşamayacağına kadar verdiğime göre, bu izlenimleri aralarına serpeceğim gerçeklerin arasında zamana, insanları, toplumları, ulusları sarmalayan ve değiştiren zamana ilişkin gerçekler önemli bir yer tutacaktı. İnsanların dış görünüşündeki değişimlere yer vermeye özen gösterecektim; zaten bunun yeni örnekleri her an karşıma çıkmaktaydı, çünkü bir yandan geçici dalgınlıklar yüzünden durdurulamayacak kadar kesinlikle şekillenmeye başlayan eserimi düşünüyorum der (sf:3016) Marcel Proust kayıp zamanın izinde. Marcel Proust hırslı bir arkeolog gibi hafızanın her karışını eşeleyerek kendinden çok başarılı bir şekilde beslenmiştir. Kayıp Zamanın İzinde sadece kendi yaşamındaki ani değişimleri, ailesini, mekanları, dostluklarını, ilişkilerini, itiraf edebildiği ve edemediği hazları, hoşlandığı ve tiksindiği şeyleri değil, insan ruhunun gizemli ve incelikli arayışlara girişerek değer verdiği, hakir gördüğü gömdüğü ve kazıp çıkardığı, bağdaştığı ve bağdaşmadığı, geçen zamana rağmen hafızada baki kalan görüntüleri bile sanat yoluyla görkemli bir biçimde yeniden yaratmıştır. Bu uzun romanı okurken tam işte yaklaştım dediğiniz noktada bir adım atıp zamanın içinde yol alırken bir bakarsınız ki zaman hemen arkanızdan sizi takibe başlamıştır. Gerçek bir zamanın sanatsal yaklaşımının nefesini ensenizde hissedersiniz. Romanın zamanı biçimsel bir yaratıcıdır.
    Yazarın eseri, okura sunduğu bir görme aygıtına benzer; okurun o kitap olmasa kendinde belki fark edemeyeceği şeyleri görmesini sağlar. Kitapta söylenenleri okurun kendinde tanıması, kitabın gerçekçiliğinin kanıtıdır; bunun tersi de bir ölçüde doğrudur, iki metin arasında ki fark, çoğu kez yazara değil, okura atfedilebilir. Görünmezliğe ulaşmak, romanın varlığını unutturmak, kendini kitap okuyormuş gibi değil de, bir anlığına da olsa, yaşamın yerine geçmeyi başaran bir kurmacada yaşıyormuş gibi hissetmek Proust’un Kayıp Zamanın izinde romanın da doruk noktasındadır.
    Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust anlatıcının sadece iki defa isminin geçtiği yaklaşık yüzatmış karakterden oluşan hayali bir Balbec seyahatlerinde ya da baloda ki herhangi bir olayın gelişim süresinde romanını okurken anlatıcının önümüze kesin bir yer ve olayın ya da gelişimi size anlatmadıkça gelecekteki olayların kavranması hemen hemen imkansızdır. Anlatıcı geriye dönük olarak kurduğu geçmiş ve şimdiki zaman ile birlikte geleceğe baktığı ve anlattığı birey olarak kendi iç hafızası beklide romanın boşaltım sürecindeki mekanıdır. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust anlatıcısı kendi bilincinde ağrılı bir doğum sancısı gibi gerçeklikleri sindirmek ister. Roman boyunca duyacağınız sesi kırılgan ve üzüntülü bir yapıya sahiptir.Bu tuhaf ses sahibinin çektiği acıları beklide bir ölçüsüdür. Mme de Guermentes Bloch’u ilk gördüğü günün üzerinden en az yirmi yıl geçmiş olan bir baloda ( ki bu balo üç yıl öncesine ait olarak anlatılıyor sf:3056 ) zaman ve roman akışında yazılma süresine dair benim görebildiğim tek ipucu olmuştur. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust anlatıcının geçmişinin görüntülerini sunarken seçtiği imgeler ve malzeme ile keyfi beklide hafızam zayıf diyerek gerçeklikten uzak tutmaya çalışmıştır. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust şunu ifade etmesini bu düşünceme uygun bulduğumu belirtmek isterim ‘’ Ülkem adına gurur duyarak şunu belirtmem gerekir ki, tek bir gerçek olayın, tek bir gerçek kişinin yer almadığı, her şeyin anlatımım gereği tarafımdan uydurulduğu bu kitapta… sf: 2931’’ Evlilikler ölümler ve psikolojik gelişimler ile ilerler. Zamanın herhangi bir noktasına yönelen bilinç ruhumuzla birleşip kurgusal zenginliğini sunar bize. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust anlatıcının geçmişe dönük hafızasını ince bir ipe sermiştir. Albertine ile yaşadığı dönem kendi hafızasının zalimce itirafları ile doludur. Üç boyutlu bu perspektif açımasızca sorgular anlatıcıyı. Sonuç her ne olursa olsun gerçeklik sımsıkı kalmış bir yüzey oluşturur. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust ifadesi muhteşemdir ‘’İşte bu yüzden, eserimim tamamlayacak vakti bulabilirsem, her şeyden önce insanları birer hilkat garibesine benzetme pahasına da olsa, mekanda kapladıkları kısıtlı yere karşılık, zaman içinde çok büyük, ölçüsüzce uzatılmış bir yer kaplayan varlıklar olarak tasvir edecektim kesinlikle, çünkü insanlar, yıllara dağılmış devler misali, yaşamış oldukları, sayısız günden oluşan, birbirlerinden uzak dönemlerin hepsine aynı anda değerler.’’Duyguları ve zekası, geçmiş ve gelecek ile sürekli yer değiştirir. Zeka ya da duyguların dönüşümleri roman boyunca önce yada sonra olması arasında gidip gelirsiniz. Bilinç akışındaki duygularının ifadesi ve selzenişleri zaman zaman merhamet duygusu ile kaplıdır.
    Uzun zaman, geceleri erkenden yattım. Bazen daha mumu söndürür söndürmez, gözlerim o kadar çabuk kapanıverirdi ki ‘’ uykuya dalıyorum ‘’ diye düşünmeye zaman bulamazdım. Aradan yarım saat geçtikten sonra da, artık uykuya geçme vakti geldiği düşüncesiyle uyanırdım… Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust giriş cümlesi hatta sayfaları demek gerek ki beni çok etkiledi. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust anlatıcısına daha en başından zamanın farklı dizilerini hissettirmeye başlar. Dış dünya ya da nesneler dediğimiz şey onların yansıması ile oluşan bilinç ifadesidir beklide. Kayıp Zamanın İzinde geçmişe dönük zamanların şimdiki zamana ya da geleceğe olan aktarımlarının ipuçları verilmeye başlamıştır. Bir olguyu şimdi olarak yaşadığımız anda geçmiş olarak kavramakta çok zorlanırız. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust’un uyuyan kahramanı ya da uyumak için uyanan kahramanı ancak uyanınca tekrar açılmış zamanın düzenine girer özgürlüğü sona erer. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust anlatıcısı hiçbir şey bilmeden aşama aşama öğrenir ve aktarır. Kendiniz ile ilgili geçmişe bakarak güçlü hafızanız ile olaylar hakkında bir şeyler öğrenmek mümkün müdür? Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust bunu hafızam çok zayıftır aslında diyerek geçmiş zamanına başka bir kişi gibi bakmaktadır. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust anlatıcısının; Gilbert Swann’a olan aşkı ( Daha sonra öğrendiğinde ise Gilbert Swann kendisine aşıktır.) Albertine’i olan tutkusu ( Albertine’i sonrasında ona olan bakış acısındaki farklılıklar ) Guermantes düşesine olan aşkı ( Kendisine ulaşılmaz olmak tutkusunu ulaştığında yenmesi ) Stermaria olan aşkı ( evlenmesi ile yok olması sanki aynı anda gerçekleşir) hiçbir şey bilmeden öğrenip aktarma sürecine örnektir.

    Bizi sıkan, önümüzde olanlardır çoğunlukla, bize acı çektirdiğinden dolayı gözümüzden bile sakınırız onu, bize güzel görünüyorsa yanılmışız demektir, geçip gidenleri görmede. Biz gelecekle katlanır duruma getirmek isteriz şimdiyi, bu yüzden onu düzene koymaya gücümüzün yetmediğini düşünürüz, evet, bir kez bile ona ulaşamayacağımızı düşünürüz boyuna. Her kişi kendi düşüncelerine bakar: Bütün geçmişle ya da gelecekle uğraşır, onu yakalamak için sürdürür düşünme eylemini durmadan. Çağımızı düşünmeyiz, ondan bir nesne alıp öğrenerek, geleceğe eklesek bile. Şimdiki çağ eriğimiz değildir: Geçmişle şimdiki çağ araçlarımızdır, yalnız gelecektir ereğimiz. Böyle yaşamıyoruz, yaşamayı umuyoruz, biz mutlu olmaya çalışan kimseleriz, oysa bu durumumuzu korudukça mutsuz olacağımız besbelli kaçınamayız ondan.

    VEDA: YAS TUTMAK YASAK
    Erdemli insanlar nasıl sessizce göçüp gider,
    Ve ruhlarına, hadi bakalım, diye fısıldarsa;
    Kederli dostlarından bir kısmı ‘’ İşte nefes durdu, ‘’ der,
    ‘’ Hayır, daha değil, ‘’ derken bir kısmı da;

    Tıpkı öyle eriyelim biz de, sessizce;
    Sel gibi gözyaşları, fırtınalı iç çekişler olmasın.
    Mutluluğumuza saygısızlık etmeyelim bence,
    İnancı tam olmayanlara aşkımızı açmayalım sakın.

    Zarar ve korku getirir yerküre sarsıntısı;
    Nedir, ne oldu diye herkes sorar durur;
    Oysa gökkürenin sarsılması
    Çok daha büyük ama zararsız olur.

    Ayın altındaki aşıkların basit aşkı da işte
    (Ki özü bedendir), ayrılığa dayanamaz;
    Çünkü uzak düşer aşkı oluşturan öğeler de
    Bedenler birbirinden ayrılır ayrılmaz.

    Oysa, öyle arıtılmış bit aşkımız var ki bizim,
    Nasıl bir şey, biz bile bilemiyoruz;
    Öyle bir güvenimiz var ki aklına birbirimizin,
    Gözler, dudaklar, eller uzaktaymış aldırmıyoruz

    Ruhlarımız da aslında tek olduğundan,
    Ayrılmaz asla, ben gidince şimdi;
    Uzar gider yalnızca, hiç kopmadan,
    Hava inceliğinde dövülmüş altın gibi.

    Bir değil iki olsalar da, aynı,
    Sağlam bir PERGELİN iki ayağı gibidirler:
    Senin ruhun, sabit ayak yani,
    Hiç oynamaz, öteki kımıldamazsa eğer.

    Sanki merkezde durur ama her zaman
    Öteki uzaklara giderse de,
    Eğilip kulak kabartır ardından,
    Ve döndüğünde doğrulur yine.

    İşte böyle olacaksın benim için de sen:
    Öteki ayak gibi, ben ayrılıp gitsem de,
    Sen sağlam durdukça, şaşmayacak dairem;
    Başladığı yerde bitecek her seferinde.

    Bu şiir, John Donne’ın ve dönemin en ünlü şiirlerinden biri. Ayrıca, eleştirmenlerce de, metafizik şiirin en iyi örneklerinden biri olarak göşterilir. John Donne bu şiiri karısı Anne More için yazdığı öne sürülmektedir.

    Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust şu cümlesi ‘’ Şüphesiz sevdalı, arzularının, özlemlerinin, hayal kırıklıklarının ve tasarılarının birbirini izleyen icatlarıyla tanımadığı bir kadın hakkında koca bir roman yazdığında, normal bir erkeğin aşkı da, PERGELİN epey açılmasına sebep olur.’’ Bu şiiri hatırlattı bana…


    Proust insanları iyileştirme sanatının çok ciddiye alındığı bir ailede dünyaya geldi. Babası doktordu ve tipik ondokuzuncu yüzyıl fizyonomisine sahip yapılı, sakallı bir adamdı. Otoriter bir görünüşü, karşısındaki insanın kendini ödlek gibi hissetmesine yol açan delice bakışları vardı. Ahlaki üstünlüğü bedeninden taşıyor gibiydi; bu yalnızca tıbbı meslek edinmiş kişilere özgü bir şeydi; hafif öksürükten ya da apandisitten şikayetçi olan her insan onların toplumdaki değerlerini tartışmasız kabul ediyor, bu da daha az değer verilen meslek edinmiş kişilerde nahoş bir gereksizlik hissi yol açıyordu.
    Şüphesiz, Marcel babasının yanında kendinin değersiz hissetmiş, onun başarılarla dolu yaşamındaki tek bela olarak değerlendirmiştir. Proust, ondokuzuncu yüzyılın sonlarında yaşayan bir buruva ailesinin üyelerince normal diye nitelenebilecek bir meslek edinmek için en ufak bir istek duymadı. İlgi duyduğu tek şey edebiyattı ama belki de çok genç olduğundan, yazmaya pek istekli görünmüyor ya da bunu beceremiyordu. İyi bir oğuldu; bu nedenle ailesinin onayladığı bir meslek edinmeye çalıştı. Dışişleri Bakanlığına girebilir, avukat ya da banker olabilirdi. Louvre müzesinde çalışabilirdi. Sonunda kariyer yapmanın zor bir iş olduğunu anladı. Bir hukuk müşavirinin yanında iki hafta çalışmak ona ölüm gibi gelmişti. ( En umutsuz anlarımda bile, bir hukuk bürosunda olduğu kadar büyük bir dehşete kapılmadım ), Paris’ten ve sevgili annesinden ayrılması gerektiğini anlayınca da diplomat olma fikrini bir kenara bıraktı. Giderek umutsuzluğa kapılan yirmi iki yaşındaki Proust şöyle soruyordu: Ne avukat, ne doktor ne de rahip olmaya karar verebiliyorum; peki geriye ne kalıyor?
    Belki de Kütüphaneci olmalıydı. Mazarine kütüphanesinde ücretsiz olarak çalışmak için başvurdu ve işe kabul edildi. Aradığını orada bulması mümkündü ama kütüphane Proust’un ciğerleri için biraz fazla tozluydu. Hastalık bahanesiyle ard arda uzun izinler almaya başladı; izin günlerini bazen yatakta, bazen tatilde, nadiren de yazı masasının başındaydı. Sıkıntıdan uzak yaşıyor, akşam yemekleri veriyor, çay içmek için dışarı çıkıyor, su gibi para harcıyordu. Babasının bu durumdan ne kadar rahatsızlık duyduğunu tahmin edebiliyoruz; o, sanata, hiçbir zaman ilgi duymamış, pratik bir adamdı. Marcel uzun süre haber vermeden işe gitmedi; kütüphaneye bir kez ya uğruyor ya uğramıyordu. Sonunda zaten gereğinden fazla hoşgörü göstermiş olan kütüphane yöneticileri onu, işe girdikten beş yıl sonra işten çıkardılar. Böylece Marcel’in hiçbir zaman doğru düzgün bir meslek sahibi olamayacağı, yalnızca düşkırıklığına uğramış babası için değil, herkes için açıklık açıklık kazanmıştı; o edebiyatla zevk için uğraşıyor, bundan herhangi bir kazanç elde etmeyi beklemiyordu; bu nedenle de yaşamının sonuna kadar ailesinin parası ile geçinecekti.
    Bu gerçek dikkate alındığında, Proust’un edebiyat konusunda hırslı olduğunu görmek şaşırtıcı. Annesi ve babası öldükten, kendisi de nihayet romanı üzerinde çalışmaya başladıktan sonra proust hizmetçisine şöyle içini döküyordu:
    ‘’ Ah, Celeste, keşke babamın hastalarıyla uğraşırken duyduğu güveni duyabilsem kitap yazarken. ‘’

    Bunları okuduktan sonra bende oluşan düşüncem ‘’Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust; kayıp zamanın izinde diyerek, boşa geçen zamanımı kastetmektedir? Veya aslında hiçbir zaman, boşa geçmiş zaman değildir aslında; bilmediklerimiz, öğrenemediklerimiz, gözlemleyemediklerimiz mi bize bu hissi verir? Her okuyucu kendi payına çıkarması gerekeni kendinde bulması gerekir diye bize bir paradoks mu bırakmıştır? Beklenmedik ve kaçınılmazı görebilmek?’’

    KAYNAKLAR:
    Marcel Proust - Kayıp Zamanın İzinde (Özel Kutulu, 2 Cilt Takım) (Ciltli) Yapı Kredi Yayınları 4. Baskı
    Samuel Becket – Proust Metis Yayınlar 4. Baskı
    Mario Vargas Llosa – Genç Bir Romancıya Mektuplar Can yayınları 2. Baskı
    Marcel Proust – Edebiyat Ve Sanat Yazıları Kredi Yayınları 1. Baskı
    Alain De Botton – Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir Sel Yayınları 5. Baskı
    GILLES DELEUZE – Proust ve Göstergeler Alfa Yayınları 1. Baskı
    Blaise Pascal – Düşünceler Say Yayınları 5. Baskı
    John Donne – Yapı Kredi Yayınları (Kazım Taşkent Klasik Yapıtları Dizisi ) 1. Baskı
  • 296 syf.
    ·3 günde·6/10
    Çok tartışıldı, üzerine çok konuşuldu.
    "Her Şey 1000Kitap'ta oldu."

    Niyetim kitabı kötülemek ya da bazı kişileri övmek değil, öncelikle bunu belirtmek istiyorum ki niyet okunmasın. Bunu yazdığım için yine gerilimli bir durum olacak belki ama ne yazık ki bana göre ilk 109 sayfa çöp, bu tabire katılıyorum. Yani yazar kitabın ilk bölümü olan Celal bölümünü neden yazmış, ne amaçlamış anlayamadım. Gerçekten kötüydü.

    Aslında cümleleri okurken aklımdan sık sık şu geçti, yazarın yazmaya bir istidadı var ama sanki kendisini kasmış. Sanki anlatacaklarını belirli bir kalıbın içerisinde anlatma kaygısına düşmüş. Bu da yazımını gölgelemiş ve kurmaya çalışacağım diye uğraşırken, üslubunu ve anlatımını kaybetmiş. Bölüm kocaman bir gereksiz aforizma, sigara ve betimleme yığınına dönüşmüş.

    Kitabın sonraki bölümlerini de okuyunca aklımdan geçen ise yazar ilk bölümü yazmış, bir köşede bırakmış, aradan bir kaç yıl geçmiş oturmuş kitabı tamamlamaya karar vermiş. Yani ilk bölümde hissedilen aşırı acemilik sonra sonra kayboluyor kitapta ama kitabı eline alan her okur 109 sayfa bitsin de kalan bölümler nasılmış bakalım diye sabreder mi bilemiyorum. Ki ben de dayanamayıp bırakmıştım sonradan devam etmeye karar verdim.

    109 sayfalık Celal kısmını da yazan, Yusuf kısmını da, Doktor ve Pars karakterlerini de yazan aynı kişiyse, bu ne yaman bir çelişki durumuna düşüyorum. Bence yazar psikoloji üzerine yazmak istemiş ki bu yönüyle kitap iyi fakat bunu da bir kurgu ve diyalog üzerine yazayım ki kişisel gelişim gibi, deneme gibi olmasın piyasaya yeni çıkacağım kitabı kimse okumaz düşüncesine girmiş ve kurgu kısmında tökezlemiş. Ne şekilde yazacağından bir türlü emin olamadığı için de ortaya Celal gibi karman çorman bir karakter çıkmış.

    Elimde kalem not ala ala okudum kitabı, neresini neden sevmedim neresini neden beğendim gibi. İncelemeye biraz böyle devam etsem kitaba dair daha adil bir inceleme yazabileceğim gibi, o yüzden biraz uzun bir yazı olacak okumak istemeyen varsa çıksın. =)

    Kitabın ilk bölümündeki giriş paragrafları bana Hakan Günday’ı anımsattı, bir yorumda Hakan Günday olsa şöyle şöyle yazardı dememin ve üzerine bir iletide bir dünya laf yememin sebebi de bu benzerlik hissiydi aslında, Hakan Günday tarzını sonuna kadar ara ara hissettim. Mustafa Becit Hakan Günday’dan etkilenmiş olabilir diye düşündüm işte başlarken de ve giriş kısmını beğendim de, fakat sonrasında aşırı klişeye düştü.

    Örneğin sayfa 13’te;
    “İkimiz de yalnızız ve bir nükleer santral kadar tehlikeliyiz,” diye bir cümle var, buraya “Neden?” diye not düşmüşüm, hikayenin çok başındayız karakterler bile daha oturmadan böyle iddialı bir cümle neden kurdurtuluyor karaktere. Etkileyici bulmak gerekiyordu bu cümleyi belki ama klişe... Neden bu kadar gereksiz betimleme ve afili cümle kullanmış, olaya girdikten sonra aforizmaları araya serpiştirse ya da kurguyu betimleme ile süslese daha lezzetli olurmuş. Betimleme dediğim de "Geniş bir kapıdan geniş bir salona girdi, upuzun koridoru geçti, geniş merdivenleri tek tek çıkıp büyük salonun sonundaki önemli adamın odasına girdi." şeklinde. Geniş merdivenler, geniş salon yerine etrafındaki durumu betimlese okumaktan daha keyif almaz mıydınız? Ben alırdım. :))

    Çakma Hollywood konuşmaları, Kurtlar Vadisi esintileri, laf kalabalığı... klişeydi. (Kızmayın yani klişe.)
    “Ben sana iş veririm ve sen de bu işi yaparsın!” (Selam ben Polat Alemdar!)

    “Sigaranın filtresini ağzıma,ucunu ise çakmağımdan çıkan ateşe teslim ettim.” – Sırf süsleyeceğim diye bunca laf kalabalığına ne gerek vardı, sigara yaktım yaz devam et, filtresini ateşe vererek sigarayı yakamayacağını okur biliyor, her okur Bilal değil. Okurun zekasını bu kadar küçümsemek niye? Ki zaten o kadar çok sigara yakıyor ki bu bölümde neredeyse sayfada bir sigara yaktı, sigara yaktım cümlesini görüyoruz. Sigaradan bezecek kadar sigara yakılan cümle var.
    Buna benzer bir cümle de yine “...arabayı çalıştırıp, vitesi bire taktım, sonra gaza basıp hızla uzaklaştım.” Şimdi ben harika şeyler yazabiliyorum falan değil ama yazma işinin de biraz matematiği olduğunu ve eğer güzel bir eser meydana getirmek istiyorsak kurguya katkısı olmayacak şeylerin yazıyı şişirmek dışında bir etkisi olmadığını da biliyorum. Çehov’un tüfeği olayı hani. Buna bir örnek daha yazıp, bu bahsi geçeceğim.

    “Masanın üzerine döktüğü tütünleri ayrıştırdıktan sonra yanma haznesine sıkıştırdı ve yaklaşık yedi saniyede yaktı.” Tütünlerin de, zamanın da kurguya katkısı yok.

    Celal kısmındaki olaylar hep şuna vurgu, bakın Celal çok vahşi, acımasız ve soğukkanlı bir ölüm makinesi! Tamam anladık diye bağırmak istedim, kafa kırmalar, iki kaşın ortasına domdom kurşunular...

    “...adamın kopmuş kellesine falçata ile dövme yapıyordum.” Vayyy bee!! Adam psikopat, katil, ama sanatçı ruhlu!

    Kafamızda hep aynı soru... Bu kitap ne üzerine kurulu? Aşk mı? Yeraltı mı? Polisiye mi? Psikoloji mi?

    Bir kısım vardı ki hangi akla hizmet yazmış, nasıl makul görerek yazmış anlayamadım. Gölge’nin kadınımı öldürdüm diye zırvaladığı kısım! Bu kısımla ilgili ne gibi bir savunması var soracağım kendisine de.(Yazara sorsaydın denildi hep.)

    Sanırım en oturaklı kısım Yusuf kısmıydı, buradan sonra kurgu süper falan olmuyor ama cümleler daha makul, daha kabul edilebilir ve aforizma kısımları yukarıda bahsettiğim olay örgüsünün içinde eritilmiş olarak karşımıza çıkıyor. Tanrı, ego, Freud, Jung, Gazali kısımları güzeldi. Ama yine bir eleştirim var ki zorunda değil diyebilirsiniz, bilmiyorum belki de öyledir, bilimsel bir dayanağa vermemiş sırtını sadece benim görüşüm, benim düşüncem böyle ve bunun doğru olduğunu kabul ediyorum yapıp yazmış. Doğu ile Batı’yı kıyas yapmış ama kendisi Doğu’ya yakın hissettiği için Batı’yı bir kenara fırlatmış, adeta Freud da kimmiş babalar gibi Gazali’miz var bizim durumu gibi. İnanç kıskacında takılmış kalmış bilimi yok kabul etmiş, bunu da sevmedim.

    Neyini sevdim? Bir sürü yer oldu altını çizdiğim; psikolojik çıkarım yaptığı kısımların çoğunu sevdim, yazmaya istidatı kesinlikle var doğruladım buralarda, Pars ve Asil bağlantısı güzeldi, doktorun hikayesini biraz daha derinleşitrip daha güzel bir temele oturtsa süper olurmuş, doktorun egosu ile savaşı kısmı güzeldi. Necati mesela olmasa da olurmuş, hatta belki Celal –Serap olmasa da olabilirmiş, Sümbül hikayeye illa girmeli miydi şüpheli ama yazar böyle kurmayı tercih etmiş böyle kurmuş.

    Psikoloji konusuma eğilimi varmış bu konu üzerine yazarsa daha güzel kitaplar okuruz sanırım kendisinden, ama lütfen mafyamatik karakterlerden uzak dursun.

    Aşk üzerine kurduğu cümleler biraz bayattı açıkcası ve kurguda basit ve mantıksız yerler vardı. Ama yazarın bu kitabı 20li yaşlarda yazdığı göz önünde bulundurulursa çok da kötü denemez kitaba. Biraz daha olgunlaştığında, biraz daha hayat tecrübesi edindiğinde ya da bir kaç kitap olgunluğuna ulaşıp kendi kitabını yazsa daha güzel bir iş çıkartabilirmiş diye düşünüyorum. Bu herkes için geçerli değil çok genç yaşta çok sağlam eserler yazabilen yazarlar elbet vardır ama Becit için ben böyle hissettim, böyle düşündüm.

    Okuyun diyemem ama okumayın da diyemiyorum. Kitap ortalama bir kitap, ne çok kötü (Celal kısmı hariç), ne çok iyi... Sadece kurgu ve üslup bakımından bakarsanız zayıf ama içinde güzel çıkarımlar da yok değil. Biraz okuma birikiminiz biraz da ne beklediğiniz önemli olan.