• “Yalnız sizin değil, herkesin bir sırrı vardır profesör.”
  • 206 syf.
    ·2 günde·
    ~Posta Kutusundaki Mızıka|A.Ali Ural~

    Kitabı okurken sık sık birilerine mektup yazma isteği oluştu. Tanıdığım herkese bir mektup yazabilmeyi hayal ettim. Gerçek duygu ve düşüncelerle yazılmış cümleler armağan edebilmeyi ne çok isterdim.
    Kitap 61 adet mektuptan oluşuyor. “Sevgili Dost” hitabıyla başlayan, zarif cümlelerden oluşan şiir tadında sayfalar arasında kayboluyor ruhunuz..
    Ali Ural, bir çok yazarın aforizmalarından alıntılar yaparak mektupları birer hazineye dönüştürmüş. 〰️ Kitaptan alıntılar:
    * Sevgili Dost,
    Kim kazandı? Atom bombasını Hiroşima’ya atan mı? Everest’in tepesine ilk kez varan mı? Doksanıncı dakikada maçı alan mı? Diriler mi, ölüler mi? Çobanlar mı, sürüler mi? Efendiler mi, köleler mi?
    Kim kazandı? Sevgili Dost,
    Herkes kaybetti. Ölüm kazandı. Mezar taşlarına: “Huve’l-Bâki” kazındı.
    * Publis Syrus ne kadar haklı: “Konuştuğuma çok kere pişman oldum. Fakat sustuğuma asla!''
    * Sevgili Dost, Herkesin seviyormuş gibi yaptığı, ancak sevginin ne olduğunu pek az kimsenin bildiği bir zamanda yaşıyoruz. Belki de bütün zamanlar böyledi.
    * Lütfen gülümse fotoğrafın çekiliyormuş gibi her an.
    * ''Sevgili Dost, Bildiği şehirlerden bilmediği şehirlere, bildiği yüzlerden bilmediği yüzlere sığınmayı aklından geçirmemiş kaç insan vardır?''
    * Fotoğrafçılar deklanşöre basmadan önce “Gülümseyin” diyorlar. Gülümseyin ve örtün yaşadıklarınızı.
    * Sevgili dost, Sevmek bir sabır sanatıdır..
    * Sorma, tahammülün yoksa cevaba.
    * "Aklımızın ardından gidelim. İnsanların takdiri de canı isterse arkamızdan gelsin."
    * Sevgili dost, Kalbin en güzel hediyedir bana.
    * Sevgili Dost, eğer yeryüzündeki bütün elleri bir masanın üzerine koysalar, elini bulabilirdim onların içinden.
    * Gerçek sevgi ,insanın "Ben" sınırlarını aşıp bir başka insanın hayatından da sorumlu olduğunu düşünmesi midir ?
    * Sevgili dost, * Hayat aslında kocaman bir tebessüm. Görebilmek, bilebilmek, hissedebilmek, kavrayabilmek gerek, sadece.
    * Eğer bir ruh beraberliğiyse dostluk, iki ruhu bir kılan nedir? Nedir bileşik kaplardaki su seviyesinin sırrı? Demek, "Dost insanın bir ikinci kendisidir.

    A. Ali Ural #k:153080
  • OLİGARŞİK KOLEKTİVİZMİN TEORİ VE PRATİĞİ, Emmanuel Goldstein

    Birinci Bölüm
    Cehalet Güçtür.

    Bilinen tarih boyunca, olasılıkla Neolitik Çağ'ın sona ermesinden bu yana, dünyada üç tür insan olagelmiştir: Yüksek, Orta ve Aşağı. Bunlar kendi içlerinde de pek çok alt bölüme ayrılmışlar, sayısız ad taşımışlar, sayıları ve birbirlerine karşı tutumları çağdan çağa değişmiş, ama toplumun temel yapısı hiçbir zaman değişmemiştir. Olağanüstü ayaklanmalar ve kesin görünen değişimlerden sonra bile, tıpkı ne kadar hızlı döndürülürse döndürülsün dönme ekseni doğrultusu hep aynı kalan bir jiroskop gibi, aynı düzen hep kendini yeniden dayatmıştır.

    "Julia, uyanık mısın?" diye sordu Winston.
    "Evet, sevgilim, kulağım sende. Devam et. Müthiş."
    Winston devam etti:

    Bu üç kesimin amaçları asla uzlaştırılamaz. Yüksek kesimin amacı, bulunduğu yeri korumaktır. Orta kesimin amacı, Yüksek kesimle yer değiştirmektir. Aşağı kesimin amacı ise –bir amacı varsa kuşkusuz, çünkü Aşağı kesimin temel özelliği, ağır ve sıkıcı işlerin altında çoğu zaman gündelik yaşam dışında hiçbir şeyin bilincine varamayacak kadar ezilmesidir– tüm ayrımları ortadan kaldırmak ve tüm insanların eşit olacağı bir toplum yaratmaktır. O yüzden, ana çizgisi değişmeyen bir savaşım tarih boyunca tekrarlanıp durmaktadır. Yüksek kesimin uzun dönemler boyunca iktidarı güvenli bir biçimde elinde tuttuğu görülmüş, ancak önünde sonunda ya kendine olan inancını ya da güçlü bir biçimde yönetme yeteneğini yitirdiği, hatta her ikisini birden yitirdiği dönemler de hep yaşanmıştır. Böyle dönemlerde, özgürlük ve adalet uğruna savaşıyor görünerek Aşağı kesimi de yanına alan Orta kesim tarafından devrilmiştir. Ne var ki, Orta kesim, hedefine ulaşır ulaşmaz, Aşağı kesimi eski kölelik konumuna geri gönderir ve kendisi Yüksek kesim konumuna geçer. Çok geçmeden, öteki kesimlerin birinden ya da her ikisinden de kopan yeni bir Orta kesim ortaya çıkar ve savaşım yeniden başlar. Bu üç kesimden, hedeflerine geçici de olsa hiçbir zaman ulaşamayan, yalnızca Aşağı kesimdir. Tarih boyunca hiçbir somut gelişme olmadığını söylemek abartılı olabilir. Günümüzdeki çöküş döneminde bile, ortalama insan, birkaç yüzyıl öncekinden fiziksel olarak daha iyi durumdadır. Ama refahın artması da, hareket tarzındaki yumuşamalar da, reformlar ya da devrimler de, insanlığı eşitliğe bir adım bile yaklaştırmamıştır. Aşağı kesim açısından, hiçbir tarihsel değişiklik, efendilerinin adının değişmesinden başka bir anlam taşımamıştır.

    On dokuzuncu yüzyılın sonlarına gelindiğinde, pek çok gözlemci, bu sürecin durmadan yinelendiğini açık seçik görmüştür. O zaman, tarihi döngüsel bir süreç olarak yorumlayan düşünce okulları doğmuş, bunlar eşitsizliğin insan yaşamının değişmez yasası olduğu savını öne sürmüştür. Hiç kuşkusuz, bu öğretinin savunucuları geçmişte de her zaman olmuştu; ama bu kez ortaya konuluşunda gözle görülür bir farklılık vardı. Eskiden, hiyerarşik toplum düzeninin gerekliliği, özellikle Yüksek kesimin öğretisiydi. Krallar ve aristokratlar ve onların asalakları rahipler, hukukçular ve benzerleri tarafından savunulmuş ve ölümden sonra düşsel bir dünya vaatleriyle yenir yutulur hale getirilmişti. Orta kesim, iktidarı ele geçirmek için savaşım verirken, hep özgürlük, adalet ve kardeşlik gibi kavramlardan yararlanmıştı. Şimdilerde ise, henüz yönetimde olmayan, ama çok geçmeden yönetimde olmayı umut eden insanlar kardeşlik kavramına sarılmaya başladılar. Eskiden, Orta kesim eşitlik bayrağına sarılarak devrimler yapmış, ama eski zorbalık düzenini devirir devirmez kendisi yeni bir zorbalık düzeni kurmuştu. Yeni Orta kesimler ise zorbalıklarını önceden ilan ettiler. On dokuzuncu yüzyıl başlarında ortaya çıkmış bir kuram olan ve eskiçağların köle isyanlarına kadar uzanan düşünceler zincirinin son halkasını oluşturan sosyalizm, hâlâ eski çağların ütopyacılığının etkisi altındaydı. Ama sosyalizmin, 1900'den başlayarak ortaya çıkan her değişkesinde, özgürlük ve eşitliği sağlama amacı gittikçe daha açık biçimde terk edildi. Yüzyıl ortalarında doğan yeni akımlar, Okyanusya'da İngsos, Avrasya'da Neo-Bolşevizm, Doğuasya'da herkesçe bilinen adıyla Ölüme Tapınma, bilinçli bir biçimde özgürlüksüzlük ve eşitsizliği sürekli kılmayı hedefliyordu. Bu yeni akımlar, hiç kuşkusuz, eski akımların bağrından doğmuştu ve onların adlarını koruyor, ideolojilerine sahte bir bağlılık gösteriyordu. Hepsinin amacı, ilerlemeyi durdurmak ve tarihi kendi seçtikleri bir anda dondurmaktı. O bildik sarkaç bir kez daha salınacak, sonra da duracaktı. Orta kesim, her zamanki gibi, Yüksek kesimi alt edip onun yerini alacak; ama bu kez Yüksek kesim, bilinçli bir strateji yürüterek, konumunu sürekli kılmayı başaracaktı.

    Yeni öğretiler, biraz da, tarihsel bilginin birikimiyle ve on dokuzuncu yüzyıldan önce hemen hiç var olmayan tarih bilincinin gelişmesiyle ortaya çıkmıştır. Tarihin döngüsel işleyişi artık anlaşılır bir şeydi ya da öyle görünüyordu ve anlaşılır bir şey olduğuna göre, değiştirilebilirdi de. Ama yeni öğretilerin ortaya çıkışının temelinde yatan başlıca neden, insanların eşitliğinin daha yirminci yüzyılın başlarında teknik bakımdan olanaklı duruma gelmiş olmasıydı. Gerçi insanların hâlâ doğuştan yetenekleri açısından eşit olmadıkları ve uzmanlık gerektiren işlerde bazı bireylerin öbürlerine yeğ tutulması gerektiği doğruydu; ama artık sınıf ayırımlarına ya da büyük servet farklılıklarına gerçekten gerek kalmamıştı. Önceki çağlarda, sınıf ayırımları yalnızca kaçınılmaz değil, aynı zamanda istenen bir şey olmuştu. Uygarlığın bedeli eşitsizlikle ödenmişti. Ne var ki, makine üretiminin gelişmesiyle birlikte durum değişmişti. İnsanların farklı işlerde çalışmaları hâlâ gerekli olsa da, artık farklı toplumsal ve ekonomik düzeylerde yaşamaları gerekmiyordu. Dolayısıyla, iktidarı ele geçirmenin eşiğinde olan yeni kesimlerin gözünde, artık uğruna savaşım verilmesi gereken bir ülkü olmaktan çıkmış, önüne geçilmesi gereken bir tehlike olmuştu. Adil ve barışçı bir toplumun mümkün olmadığı daha ilkel çağlarda, eşitliğe inanmak epeyce kolaydı. İnsanlar, binlerce yıldır, yasalar ve ağır işlerin olmadığı bir toplumda kardeşçe yaşadıkları bir yeryüzü cenneti düşlemişlerdi. Ve bu düş, her tarihsel değişimden kazançlı çıkan kesimleri de belirli ölçüde etkilemişti. Fransız, İngiliz ve Amerikan devrimlerinin mirasçıları insan haklarına, söz özgürlüğüne, yasalar önünde eşitliğe ve benzerlerine bir ölçüde inandıklarını kendilerince dile getirmişler ve hatta belirli ölçüde bu kavramlar doğrultusunda davranmaya özen göstermişlerdi. Ama yirminci yüzyılın kırklı yıllarına gelindiğinde, siyasal düşünce alanındaki tüm ana akımlar otoriter bir niteliğe bürünmüştü. Yeryüzü cenneti, tam da gerçekleşebilir olduğu anda gözden düşmüştü. Bütün yeni siyasal kuramlar, hangi adla ortaya çıkarsa çıksın, önünde sonunda yeniden hiyerarşiye ve sınıflandırmaya varıyordu. Ve 1930 dolaylarında genel görünüm sertleşmeye başlarken, çok uzun zamandır, bazı yerlerde yüzlerce yıldır terk edilmiş uygulamalar –yargılamasız hapsetmeler, savaş tutsaklarının köle gibi kullanılması, meydanlarda toplu idamlar, itiraf ettirmek için yapılan işkenceler, rehinelerin kullanılması ve geniş kitlelerin sürülmesi– yeniden yaygınlaşmakla kalmamış, kendilerini aydın ve ilerici sayanlarca bile hoş görülür, dahası savunulur olmuştu.

    İngsos ve rakipleri, ancak dünyanın dört bir yanında uluslararası savaşlar, iç savaşlar, devrimler ve karşı-devrimlerle geçen bir on yıl sonra, tam anlamıyla oluşturulmuş siyasal kuramlar olarak ortaya çıktılar. Ama yirminci yüzyılda daha önce belirmiş ve genel olarak totaliter diye nitelenmiş çeşitli sistemler bunların habercisi olmuştu ve var olan kargaşadan doğacak dünyanın ana hatları çoktan anlaşılmıştı. Bu dünyayı ne tür insanların yöneteceği de anlaşılmıştı. Yeni aristokrasi büyük ölçüde bürokratlar, bilim insanları, teknisyenler, sendika yöneticileri, tanıtım uzmanları, toplumbilimciler, öğretmenler, gazeteciler ve profesyonel politikacılardan oluşuyordu. Kökenleri ücretli orta sınıf ve işçi sınıfının üst kesimlerinde yatan bu insanlar, tekelci sanayi ve merkezi yönetimin verimsiz dünyasınca biçimlendirilmiş ve bir araya getirilmişlerdi. Bunlar, eski çağlardaki benzerleri kadar açgözlü ve lüks düşkünü değildiler, ama iktidar özlemiyle yanıp tutuşuyorlardı ve en önemlisi de ne yaptıklarının daha fazla bilincinde oldukları gibi, muhalefeti ezmekte de daha kararlıydılar. Özellikle de muhalefeti ezmekte daha kararlı oluşları çok önemliydi. Bugünkülerle karşılaştırıldığında, geçmişin tüm buyurgan yönetimlerinin isteksiz ve etkisiz kaldıkları görülür. Egemen kesimler şu ya da bu ölçüde liberal düşüncelerden hep etkilenmişti ve işleri gevşek tutma, yalnızca apaçık ortada olan işi göz önüne alma ve uyruklarının ne düşündüğüyle pek ilgilenmeme eğilimindeydi. Günümüz ölçütleriyle kıyaslandığında, Ortaçağ'ın Katolik Kilisesi bile hoşgörülü sayılabilirdi. Bunun bir nedeni, eskiden hiçbir yönetimin yurttaşlarını sürekli denetim altında tutma gücüne sahip olmamasıydı. Ne var ki, matbaanın bulunması kamuoyunu yönlendirmeyi kolaylaştırdı, sinema ve radyo bu süreci daha da güçlendirdi. Televizyonun gelişmesiyle ve aynı aygıtın hem alıcı hem de verici olarak kullanılmasını olanaklı kılan teknolojik ilerlemeyle birlikte, özel yaşam ortadan kalktı. Bütün yurttaşlar ya da en azından izlenmeye değer bütün yurttaşlar, günün yirmi dört saati polis tarafından gözetlenebiliyor, bütün öteki iletişim kanallarından uzak tutulabildikleri gibi, sürekli resmi propagandaya bağımlı kılınabiliyorlardı. Artık ilk kez, yalnızca devlet iradesine tam bir boyun eğişin dayatılması değil, tüm yurttaşların tümüyle aynı düşüncede olmaları da sağlanmıştı.

    Elliler ve altmışların devrimci döneminin ardından, toplum, her zaman olduğu gibi, yeniden Yüksek, Orta ve Aşağı kesimlere ayrıldı. Ama yeni Yüksek kesim, öncekilerin tersine, içgüdüleriyle hareket etmiyor, konumunu korumak için neyin gerekli olduğunu biliyordu. Oligarşinin biricik güvenli temelinin kolektivizm olduğu çoktan anlaşılmıştı. Servet ve ayrıcalığı korumanın en kolay yolu, bunlara ortaklaşa sahip olmaktır. Yüzyıl ortalarında meydana gelen "özel mülkiyetin ortadan kaldırılması", gerçekte, mülkiyetin eskisinden çok daha az kişinin elinde toplanması anlamına geliyordu; şu farkla ki, yeni mülkiyet sahipleri bireylerden oluşan bir kitle değil, bir kesimdi. Hiçbir Parti üyesi, ufak tefek özel eşyalar dışında, kendi başına bir şeyin sahibi değildir. Okyanusya'da her şey kolektif olarak Partiye aittir, çünkü her şey Parti'nin denetimi altındadır, üretilen her şeyi Parti uygun gördüğü biçimde değerlendirir. Devrimi izleyen yıllarda Parti bu egemenliği hemen hiçbir karşı koyuşla karşılaşmadan elde edebilmişti, çünkü söz konusu durum tümüyle bir kolektifleştirme olarak sunulmuştu. Eskiden beri, kapitalist sınıfın mülksüzleştirilmesini sosyalizmin izleyeceğine inanılmıştı ve kapitalistler gerçekten de mülksüzleştirilmişlerdi işte. Fabrikalar, madenler, topraklar, evler, ulaşım, her şey ellerinden alınmıştı ve bütün bunlar özel mülk olmaktan çıktığına göre artık hepsinin kamu malı olması gerekirdi. Eski sosyalist hareketin bağrından doğan ve onun terminolojisini olduğu gibi miras edinen İngsos, sosyalist programın ana maddesini gerçekten de yerine getirmiş, böylece önceden beklendiği ve istendiği gibi ekonomik eşitsizlik kalıcı kılınmıştı.

    Ne var ki, hiyerarşik toplumu sürekli kılmanın sorunları bundan derindir. Egemen kesimin iktidardan düşebilmesinin yalnızca dört yolu vardır. Ya bir dış güç tarafından alt edilecektir, ya ülkeyi yönetmekte kitlelerin baş kaldırmasına yol açacak kadar yetersiz kalacaktır, ya güçlü ve hoşnutsuz bir Orta kesimin doğmasına engel olamayacaktır ya da kendine olan güvenini ve yönetme isteğini yitirecektir. Bu nedenlerin hiçbiri tek başına işlemez, dördü de şu ya da bu ölçüde bir arada etki eder. Kendini bunların hepsine karşı koruyabilen bir egemen sınıf sürekli iktidarda kalabilir. Önünde sonunda, belirleyici etken, egemen sınıfın zihinsel eğilimidir.

    Yüzyılımızın ortalarından sonra, ilk tehlike gerçekten de ortadan kalkmıştı. Bugün dünyayı bölüşmüş olan devletlerin üçü de aslında yenilmezdir; ancak yavaş gerçekleşen demografik değişiklikler sonucunda yenilebilirler, ki güçlü bir yönetim bunu kolayca önleyebilir. İkinci tehlike de yalnızca kuramda kalan bir tehlikedir. Kitleler kendi başlarına asla ayaklanmadıkları gibi, sırf ezildikleri için ayaklandıkları da görülmemiştir. Açıkçası, kıyaslama olanağından yoksun bırakıldıkları sürece, ezildiklerinin farkına bile varmazlar. Bir zamanların sürekli yinelenen ekonomik bunalımları tümden gereksiz olmuştur ve artık meydana gelmelerine izin verilmemektedir. Ama daha başka ve daha büyük çarpıklıklar meydana gelebilir ve gelmektedir de; hem de hiçbir politik sonuca yol açmadan, çünkü insanların hoşnutsuzluklarını açıkça dile getirebilecekleri hiçbir olanak yoktur. Makine teknolojisinin gelişmesinden bu yana toplumumuzda kendini hissettiren üretim fazlası sorunu ise, aynı zamanda halkın moralinin gerekli düzeye yükseltilmesine de yarayan sürekli savaş düzeniyle (bkz. Üçüncü Bölüm) çözülmüştür. O yüzden, bugün bizi yönetenler açısından gerçek tehlike, becerikli, yarı-işsiz, iktidara susamış insanlardan oluşan yeni bir kesimin kopup ortaya çıkması ve kendi saflarında liberalizm ve kuşkuculuğun gelişmesidir. Demek, sorun eğitimle ilgilidir. Hem yönetici kesimin hem de onların hemen altındaki, yürütmeyle görevli daha geniş kesimin bilincinin sürekli olarak biçimlendirilmesi sorunudur. Kitlelerin bilincinin ise yalnızca olumsuz yönde etkilenmesi gerekmektedir.

    Burada anlatılanlar temelinde, önceden hiçbir şey bilmeyen biri bile, Okyanusya toplumunun genel yapısını anlayabilir. Piramidin tepesinde Büyük Birader oturmaktadır. Büyük Birader yanılmaz ve her şeye kadirdir. Tüm başarılar, tüm kazanımlar, tüm zaferler, tüm bilimsel buluşlar, tüm bilgiler, tüm bilgelikler, tüm mutluluklar ve tüm erdemler doğrudan onun önderliğinden doğar ve ondan esinlenir. Büyük Birader'i bugüne kadar gören olmamıştır. O, duvarlardaki posterlerde bir yüz, tele-ekranlarda bir sestir. Onun asla ölmeyeceğinden kesinlikle emin olabiliriz, ne zaman doğduğu ise belirsizdir. Büyük Birader, Parti'nin dünyaya görünmek için büründüğü surettir. İşlevi, bir örgütten çok bir bireye karşı daha kolay duyulabilecek sevgi, korku ve saygı gibi duyguları kendisinde odaklandırmaktır. Büyük Birader'den sonra, üye sayısı altı milyonla ya da Okyanusya nüfusunun yüzde ikisinden azıyla sınırlı olan İç Parti gelir. İç Parti'nin altında Dış Parti yer alır; İç Parti devletin beyni ise, Dış Parti de devletin eli kolu sayılabilir. Ondan sonra, nüfusun belki de yüzde seksen beşini oluşturan, genellikle "proleterler" dediğimiz suskun kitleler gelir. Proleterler, daha önceki sınıflandırmamıza göre, Aşağı kesimdir; sürekli olarak bir egemenin elinden bir başka egemenin eline geçen ekvatoral ülkelerin köle halklarına gelince, onlar bu yapının kalıcı ya da gerekli bir parçası değildir.

    Bu üç kesime üyelik, ilke olarak, kalıtsal değildir. İç Parti üyesi olan bir ana babanın çocuğu, kuramsal olarak, İç Parti üyesi olarak doğmaz. Parti'nin her iki bölümüne de on altı yaşında yapılan bir sınavla girilir. Herhangi bir ırk ayırımı yapılmadığı gibi, bir eyaletin başka bir eyalete belirgin bir üstünlüğü de söz konusu değildir. Parti'nin en üst kademelerinde Yahudilere, Zencilere ve saf Yerli kanı taşıyan Güney Amerikalılara rastlanabilir; bölge yöneticileri de o bölgenin insanları arasından seçilirler. İnsanlar, Okyanusya'nın hiçbir yöresinde, uzak bir başkentten yönetilen bir sömürge halkı oldukları duygusuna kapılmazlar. Okyanusya'nın başkenti yoktur, resmi başkanı ise yerini kimsenin bilmediği biridir. İngilizce'nin her yerde konuşulan başlıca dil, Yenisöylem'in de resmi dil olması dışında, Okyanusya'da herhangi bir merkezileşme yoktur. Yönetenleri bir arada tutan, kan bağı değil, ortak bir öğretiye bağlılıktır. Toplumumuzun, ilk bakışta kalıtsal temellere dayalı görünen katmanlara, hem de çok katı katmanlara ayrılmış olduğu doğrudur. Farklı kesimler arasında gidiş gelişler, kapitalizmde, hatta sanayi öncesi çağlarda olduğundan çok daha azdır. Parti'nin iki bölümü arasında belirli ölçüde bir değiştokuş olabilir; ama bu, zayıfların İç Parti'den çıkarılması ve Dış Parti'nin hırslı üyelerinin yükselmelerine izin verilerek zararsız kılınmalarıyla sınırlıdır. Ne var ki, uygulamada, proleterlerin Parti'ye girmelerine izin verilmez. Hoşnutsuzluk kaynağı olabilecek en yeteneklileri Düşünce Polisi tarafından belirlenip yok edilir. Ama bu durum bir süreklilik göstermediği gibi, bir kural haline de getirilmemiştir. Parti, sözcüğün eski anlamında bir sınıf değildir. İktidarı ille de kendi çocuklarına aktarmak gibi bir amacı yoktur; en yeteneklileri başta tutmanın başka bir yolu kalmasa, proleterler arasından yepyeni bir kuşağı saflarına katmakta hiç duraksamaz. Parti'nin kalıtsal bir örgüt olmaması, zor yıllarda, muhalefetin tarafsızlaştırmasında hiç de azımsanmayacak bir rol oynamıştı. "Sınıf ayrıcalığı" denen şeye karşı savaşım vermek üzere eğitilmiş eski türden sosyalist, kalıtsal olmayanın sürekli olamayacağı kanısındaydı. Oligarşinin sürekliliğinin fiziksel olmasının gerekmediğini görmediği gibi, kalıtsal aristokrasilerin her zaman kısa ömürlü olduğunu, buna karşılık Katolik Kilisesi gibi edinik örgütlerin kimi zaman yüzlerce, binlerce yıl sürebildiğini durup düşünmemişti bile. Oligarşik yönetimin özü babadan oğula geçmesi değil, ölülerin yaşayanlara dayattığı belirli bir dünya görüşü ve belirli bir yaşam biçiminin sürdürülmesinde diretilmesidir. Yönetici kesim, ardıllarını ortaya koyabildiği sürece yönetici kesimdir. Parti, soyunu değil, kendisini sürdürmekle ilgilenir. İktidarı kimin elinde tuttuğu önemli değildir, yeter ki hiyerarşik yapı hep aynı kalsın.

    Zamanımızı nitelendiren tüm inançlar, alışkanlıklar, beğeniler, duygular, düşünsel eğilimler gerçekte Parti'nin gizemini korumak ve günümüz toplumunun gerçek doğasının anlaşılmasını önlemek üzere düzenlenmiştir. Şu anda somut bir başkaldırı, hatta bir başkaldırı hazırlığı bile olanaksızdır. Proleterlerin korkulacak bir yanı yoktur. Kaderlerine terk edilmiş olan proleterler, yalnızca başkaldırı dürtüsünden yoksun olarak değil, aynı zamanda dünyanın daha farklı olabileceğini kavrama gücünden de yoksun bir biçimde kuşaklar ve yüzyıllar boyunca çalışacak, üreyecek ve öleceklerdir. Proleterler, ancak sanayi teknolojisinin gelişimi onların daha ileri düzeyde eğitilmelerini gerekli kılsaydı tehlikeli olabilirlerdi; ama askeri ve tecimsel rekabet artık önemini yitirdiği için, halkın eğitiminin düzeyi düşmektedir. Kitlelerin ne düşündükleri ya da ne düşünmedikleri, ilgilenmeye değmez bir sorun olarak görülmektedir. Bir düşünceleri olmadığı için onlara düşünsel özgürlük tanınabilir. Buna karşılık, bir Parti üyesinin en önemsiz konuda bile en küçük bir düşünsel sapma göstermesi hoş görülemez.

    Parti üyesi ömrü boyunca Düşünce Polisi'nin denetimi altında yaşar. Yalnızken bile yalnız olduğundan bir türlü emin olamaz. Uykuda ya da uyanık, çalışıyor ya da dinleniyor, banyoda ya da yatağında, nerede ne yapıyor olursa olsun, hiçbir uyarıda bulunulmadan ve denetlendiğini bilmeden denetlenir. Yaptığı her şey ilgilenilmeye değerdir. Dostlukları, dinlenceleri, karısına ve çocuklarına karşı tutumu, bir başınayken yüzünde beliren ifade, uykusunda mırıldandığı sözler, hatta vücudunun kendine özgü hareketleri kılı kırk yararcasına incelenir. Yalnızca açıktan açığa yanlış davranışlarının değil, gösterdiği her türlü tuhaflığın, alışkanlıklarında meydana gelen her türlü değişikliğin, bir iç savaşımın belirtisi olabilecek her türlü öfkelenişin saptanmaması olanaksızdır. Hiçbir konuda seçme özgürlüğü yoktur. Öte yandan, nasıl hareket edeceği herhangi bir yasaya ya da açık seçik belirlenmiş davranış ilkelerine bağlanmış değildir. Okyanusya'da yasa diye bir şey yoktur. Saptandıkları zaman kesin ölüm demek olan düşünceler ve davranışlar resmi olarak yasaklanmamıştır ve ardı arası kesilmeyen temizlikler, tutuklamalar, işkenceler, hapse atmalar ve buharlaştırmalar gerçekten suç işlemiş olan kişileri cezalandırmak için değil, ileride suç işleyebileceği düşünülen kişileri yok etmek amacıyla uygulanır. Bir Parti üyesinin yalnızca düşüncelerinin değil, içgüdülerinin de doğru olması gerekir. Ondan beklenen inançlar ve davranışların pek çoğu hiçbir zaman açık seçik belirtilmez; açık seçik belirtilse, İngsos'un bağrındaki çelişkiler açığa çıkacaktır. Parti üyesi su katılmadık bir bağnazsa (Yenisöylem'de derindüşünür), her koşulda, hangi inancın doğru olduğunu ya da kendisinden hangi duygunun beklendiğini, düşünmeye gerek duymadan, bilecektir. Kaldı ki, çocukluğunda gördüğü ve suçdurdurum, aklakara ve çiftdüşün gibi Yenisöylem sözcükleri çevresinde dönen incelikli zihin eğitimi, onu, neyle ilgili olursa olsun derin düşünme konusunda isteksiz ve yeteneksiz kılar.

    Bir Parti üyesinden kişisel duygular taşımaması ve coşkuya kapılmaması beklenir. Dışarıdaki düşmanlara ve içerideki hainlere karşı bitmek bilmeyen bir nefretle, sürekli bir zafer sevinciyle ve Parti'nin gücü ve bilgeliği karşısında kendini aşağılayarak yaşaması gerekir. Yaşadığı yavan, doyumsuz hayatın neden olduğu hoşnutsuzluklar İki Dakika Nefret gibi yöntemlerle dışarıya yöneltilip giderilir ve kuşkucu ya da asi bir kişilik yaratabilecek kuruntular genç yaşlarda aşılanan iç disiplinle önceden yok edilir. Küçük çocuklara bile öğretilebilecek bu iç disiplinin ilk ve en basit aşamasına Yenisöylem'de suçdurdurum denir. Suçdurdurum, her türlü tehlikeli düşüncenin eşiğinde adeta içgüdüsel olarak ansızın durabilme becerisi anlamına gelir. Kıyaslamaları kavramama, mantık hatalarını algılamama, İngsos'a ters düşüyorsa en basit görüşleri bile yanlış anlama ve sapkınlığa varabilecek her türlü düşünceden sıkılma ya da nefret etme gücünü içerir. Sözün kısası, suçdurdurum, koruyucu aptallık demektir Ne ki, aptallık yeterli değildir. Tam tersine, gerçek anlamda bağnazlık, zihnin işleyişine, bir akrobatın bedenine hükmettiği kadar hükmedebilmeyi gerektirir. Okyanusya toplumu, sonuçta, Büyük Birader'in her şeye kadir, Parti'nin de yanılmaz olduğu inancına dayanır. Ama aslında Büyük Birader her şeye kadir, Parti de yanılmaz olmadığı için, olguların ele alınışında her an sürekli bir esneklik gereklidir. Buradaki anahtar sözcük, aklakara'dır. Pek çok Yenisöylem sözcüğü gibi bu sözcüğün de birbiriyle çelişen iki anlamı vardır. Düşman söz konusu olduğunda, apaçık gerçeğin karşısına dikilerek küstahça aka kara, karaya ak demektir. Bir Parti üyesi söz konusu olduğunda ise, Parti disiplini öyle gerektirdiğinde gönülden bir sadakatle aka kara, karaya ak demektir. Ama aynı zamanda, akın kara olduğuna inanmak, dahası akın kara olduğunu bilmek ve o güne kadar bunun tam tersine inandığını unutmak anlamına gelir. Böyle bir şey geçmişin sürekli olarak değiştirilmesini gerektirir, ki bunu olanaklı kılan da geri kalan her şeyi kapsayan ve Yenisöylem'de çiftdüşün diye bilinen düşünce sistemidir.

    Geçmişin değiştirilmesi iki nedenle gereklidir. Bunlardan biri yan nedendir ve önlem niteliği taşır. Yan neden, Parti üyesinin, tıpkı proleter gibi, günümüz koşullarına biraz da elinde hiçbir kıyaslama ölçütü bulunmadığı için katlanıyor olmasıdır. Parti üyesi, yabancı ülkelerden kopartıldığı gibi geçmişten de kopartılmalıdır, çünkü atalarından daha iyi durumda olduğuna ve ortalama yaşam düzeyinin sürekli yükseldiğine inanması gerekmektedir. Ama geçmişin yeniden düzenlenmesinin asıl önemli nedeni, Parti'nin yanılmazlığının korunmak zorunda olmasıdır. Parti'nin öngörülerinin hep doğru çıktığını göstermek için söylevlerin, istatistiklerin, tekmil kayıtların sürekli güncelleştirilmesi yeterli değildir. Aynı zamanda öğretide ya da politik çizgide en küçük bir değişikliğe izin verilmemelidir. Çünkü fikir ya da politik çizgi değiştirmek, zayıflık belirtisidir. Örneğin, Avrasya ya da Doğuasya (hangisi olursa olsun) bugün düşmanınsa, o ülkenin eskiden beri hep düşmanın olmuş olması gerekir. Gerçekler bunun tersini mi söylüyor, o zaman gerçekler değiştirilmelidir. Böylece tarih sürekli olarak yeniden yazılır. Geçmişin Gerçek Bakanlığı tarafından günü gününe çarpıtılması, düzenin varlığını korumak açısından, Sevgi Bakanlığı'nca yürütülen baskı ve istihbarat çalışmaları kadar gereklidir.

    Geçmişin değişebilirliği, İngsos'un ana ilkesidir. Geçmişte olup bitenlerin nesnel bir varlığının olmadığı, varlığını yalnızca yazılı kayıtlarda ve belleklerde sürdürdüğü ileri sürülür. Kayıtlar ve bellekler neyi kabul ediyorsa, geçmiş odur. Parti tüm kayıtları da, üyelerinin zihinlerini de tam bir denetim altında tuttuğuna göre, geçmiş de Parti nasıl olmasını istiyorsa öyle olacaktır. Ayrıca, geçmiş değiştirilebilir olsa da, değiştirildiğine ilişkin tek bir örnek bile yoktur. Çünkü o anda gerek duyulduğu biçimde yeniden oluşturulduğunda, geçmiş artık bu yeni biçimdir, daha önce farklı bir geçmiş yaşanmış olamaz. Çoğu zaman olduğu gibi, aynı olayın bir yıl içinde pek çok kez değiştirilmesi gerekse de geçerlidir bu. Mutlak gerçek her zaman Parti'nin tasarrufundadır ve şurası açıktır ki, mutlak hiçbir zaman bugünkünden farklı olmuş olamaz. Bundan da anlaşılacağı gibi, geçmişin denetim altına alınması her şeyden önce belleğin eğitilmesine bağlıdır. Tüm yazılı kayıtların o günün bağnazlığıyla uyuşmasını sağlamak yalnızca mekanik bir iştir. Ama olayların istendiği biçimde meydana geldiğini anımsamak da gereklidir. Ve birinin anılarını yeniden düzenlemek ya da yazılı kayıtları çarpıtmak gerekliyse, o zaman bunları yaptığını unutmak da gereklidir. Bunun nasıl becerileceği herhangi bir zihinsel teknik gibi öğrenilebilir. Parti üyelerinin çoğu ve elbette bağnaz oldukları kadar zeki de olan herkes bunu öğrenmiştir. Eskisöylem'de buna açıkça "gerçeklik denetimi" denmiştir. Yenisöylem' de ise, çok başka şeyleri de kapsasa da, çiftdüşün denir.

    Çiftdüşün, insanın iki çelişik inancı zihninde aynı anda bulundurabilmesi ve ikisini de kabullenebilmesi anlamına gelir. Partili aydın, anılarının ne yönde değiştirilmesi gerektiğini bildiği gibi, gerçeklikle oyun oynadığını da bilir; ama çiftdüşün uygulayarak kendini gerçekliğin çiğnenmediğine de inandırır. Bu işlem bilinçli bir biçimde yapılmak zorundadır, yoksa yeterince kusursuz olmaz; ama aynı zamanda bilinçsiz bir biçimde de yapılmak zorundadır, yoksa insanda bir sahtelik, dolayısıyla da suçluluk duygusu uyandırır. Parti'nin asıl işi, uğrunda savaşılan amaçta tam bir dürüstlükle kararlı olmayı elden bırakmadan, bilinçli yanıltmayı da uygulamak olduğundan, İngsos'un özünde çiftdüşün yatar. İçtenlikle inanarak bile bile yalan söylemek, artık uygun görülmeyen her türlü gerçeği unutmak, sonra yeniden gerektiğinde de gerekli olduğu sürece yeniden anımsamak, nesnel gerçekliğin varlığını yadsımak ve bütün bunları yaparken yadsıdığın gerçekliği göz önünde bulundurmak... Bunların hepsi de olmazsa olmaz şeylerdir. Çiftdüşün sözcüğünü kullanırken bile çiftdüşün uygulamak gereklidir. Çünkü insan bu sözcüğü kullanmakla, gerçeklikle oynayıp onu çarpıttığını kabulleniyordur; yeni bir çiftdüşün'le bunu kafasından siler ve yalan her zaman gerçeğin bir adım önünde, bu böyle sürüp gider. Sonuç olarak, Parti çiftdüşün sayesinde tarihin akışını durdurabilmiştir ve hepimiz biliyoruz ki, daha binlerce yıl durdurmayı sürdürebilir.

    Tüm eski oligarşiler ya katılaştığı ya da yumuşadığı için yıkılmıştır. Ya pusulayı şaşırıp kibre kapıldıkları, değişen koşullara ayak uyduramadıkları için devrilmişlerdir ya da gevşeyip ürkekleştikleri, zor kullanmaları gerektiğinde ödünler verdikleri için. Demek, ya bilinçlilikten ya da bilinçsizlikten yıkılmışlardır. Parti'nin başarısı, bu iki durumun aynı anda var olabildiği bir düşünce sistemi yaratmış olmasındadır. Kaldı ki, Parti'nin egemenliği ancak böyle bir düşünsel temel üstünde kalıcı kılınabilirdi. Yönetmek ve yönetimini sürekli kılmak istiyorsan, gerçeklik duygusunu yolundan çıkaracaksın. Çünkü yönetmenin sırrı, bir yandan kendinin yanılmazlığına inanırken, bir yandan da geçmişteki hatalarından ders çıkarabilmektedir.

    Söylemeye bile gerek yok ki, çiftdüşün'ü en ustaca uygulayanlar, çiftdüşün'ü icat edenler ve onun sonsuz bir zihinsel yanıltma sistemi olduğunu bilenlerdir. Toplumumuzda, olup bitenleri en iyi bilenler, aynı zamanda dünyayı olduğu gibi görmekten en uzak olanlardır. Genellikle, kavrayış ne denli fazlaysa, yanılma da o ölçüde fazladır: Zekâ ne denli fazlaysa, akıl o ölçüde azdır. Bunun açık bir örneği, bir insan toplumsal skalada yükseldikçe savaş isterisinin de şiddetlenmesidir. Savaş karşısında nerdeyse en akılcı tutumu gösterenler, durmadan el değiştiren bölgelerin bağımlı halklarıdır. Savaş, onların gözünde, tepelerindeki dev bir gelgit dalgası gibi sürekli gidip gelen bir tehlikeden başka bir şey değildir. Hangi tarafın kazanacağı konusunda tam bir kayıtsızlık içindedirler. Efendilerinin değişmesinin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğinin, yeni efendilerinin de onlara eski efendileri gibi davranacağının, eski efendileri için ne kadar çalışıyorlarsa yeni efendileri için de o kadar çalışacaklarının ayırdındadırlar. "Proleterler" dediğimiz, azıcık daha iyi koşullardaki işçiler ancak zaman zaman savaşın bilincine varırlar. Gerektiğinde kışkırtılarak korku ve nefret taşkınlıklarına yöneltilebilirler, ama kendi başlarına kaldıklarında da savaşın olduğunu uzun süre unutabilirler. Asıl savaş coşkusu, en çok Parti saflarında, özellikle de İç Parti'de görülür. Dünyanın ele geçirilmesi gerektiğine en çok bunun olanaksız olduğunu bilenler inanırlar. Karşıtların –bilgi ile bilgisizliğin, siniklik ile bağnazlığın– her nasılsa kaynaştırılması Okyanusya toplumunun belirleyici özelliklerinden biridir. Resmi ideoloji, en küçük bir pratik nedenin olmadığı durumlarda bile çelişkilerle doludur. Sözgelimi, Parti, sosyalist hareketin savunduğu temel ilkeleri yadsıyıp yerin dibine batırır ve bunu sosyalizm adına yaptığını ileri sürer. İşçi sınıfını yüzyıllardır görülmemiş bir biçimde aşağılarken, üyelerine, bir zaman kol emekçilerinin giydiği ve bu nedenle seçildiği söylenen bir üniforma giydirir. Aile dayanışmasını sistemli bir biçimde baltalarken, önderine doğrudan doğruya aile bağlılığını çağrıştıran bir ad yakıştırır. Bizleri yönetmekte olan dört Bakanlığın adları bile, gerçeklerin kasıtlı olarak tersyüz edilmesindeki saygısızlığın yansımasıdır. Barış Bakanlığı savaşın, Gerçek Bakanlığı yalanların, Sevgi Bakanlığı işkencenin, Varlık Bakanlığı yokluğun bakanlığıdır. Bu çelişkiler rastlantısal olmadığı gibi, sıradan bir ikiyüzlülükten de kaynaklanmaz; bunlar, çiftdüşün'ün bilinçli uygulamalarıdır. Çünkü iktidar ancak çelişkilerin uzlaştırılmasıyla sonsuza kadar korunabilir. Eski döngü başka hiçbir biçimde kırılamaz. İnsanların eşit olmaları engellenecekse –bizim deyimimizle Yüksek kesimdekiler yerlerini hep koruyacaklarsa–, ağır basan zihin hali denetimli çılgınlık olmalıdır.

    Ama şu ana kadar nerdeyse göz ardı ettiğimiz bir soru var. O da şu: İnsanların eşitliğinin neden engellenmesi gerekmektedir? Sürecin işleyişinin doğru tanımlandığını varsayarsak, tarihi belirli bir zamanda dondurmak için verilen bu kılı kırk yararcasına planlanmış dev uğraşa neden gerek duyulmaktadır?

    Burada sırrın özüne varıyoruz. Daha önce gördüğümüz gibi, Parti'nin, en çok da İç Parti'nin üstün becerisi, çiftdüşün'e bağlıdır. Ama bunun da derininde, ilk önce iktidarın ele geçirilmesine yol açan, ardından da çiftdüşün, Düşünce Polisi, sürekli savaş ve tüm gerekli donanımın ortaya çıkmasını sağlayan güdü, o hiç sorgulanmayan içgüdü yatar. Bu güdü aslında..

    (...)

    Üçüncü Bölüm
    Savaş Barıştır.

    Dünyanın üç büyük süper-devlete bölünmesi, yirminci yüzyılın ortalarına gelinmeden öngörülebilecek ve gerçekten de öngörülmüş bir olaydı. Avrupa'nın Rusya tarafından, Britanya İmparatorluğu'nun da Birleşik Devletler tarafından ele geçirilmesiyle birlikte, var olan üç devletten ikisi oluşmuştu bile. Üçüncü devlet Doğuasya ise, ancak on yıl kadar süren karışık savaşlardan sonra ortaya çıktı. Üç süper-devlet arasındaki sınırlar kimi yerlerde rastgele oluşmuştur, kimi yerlerde savaşın gidişine göre değişip durur, ama genellikle coğrafi konuma uyar. Avrasya, Portekiz'den Bering Boğazı'na kadar, Avrupa'nın ve Asya anakarasının tüm kuzeyini kapsar. Okyanusya, Kuzey ve Güney Amerika'yı, aralarında Britanya Adaları'nın da bulunduğu Atlas Okyanusu adalarını, Avustralasya'yı ve Afrika'nın güneyini içine alır. Ötekilerden daha küçük olan ve batı sınırı pek o kadar belirli olmayan Doğuasya ise, Çin ve onun güneyindeki ülkeleri, Japon adalarını ve Mançurya, Moğolistan ve Tibet'in büyük ama durmadan değişen bir bölümünü kapsar.

    Bu üç süper-devlet, saflaşmalar değişmekle birlikte, son yirmi beş yıldır birbiriyle sürekli savaşmaktadır. Ne var ki, savaş artık yirminci yüzyılın ilk onyıllarındaki amansız yok etme savaşı olmaktan çıkmıştır. Birbirlerini yok edemeyen, birbirleriyle savaşmaları için hiçbir somut nedenleri olmadığı gibi, aralarında gerçek bir ideolojik ayrılık da bulunmayan taraflar arasında, sınırlı hedefleri olan bir savaştır bu. Ancak bu, çarpışmaların ya da savaşla ilgili tutumun eskisi kadar gaddarca olmaktan çıktığı ya da daha soylu bir niteliğe büründüğü anlamına gelmemektedir. Tam tersine, savaş çılgınlığı tüm ülkelerde olanca evrenselliğiyle sürmekte; ırza geçme, yağmalama, çocukları boğazlama, tüm halkı köleleştirme, hatta tutsakların kaynar suya atılması ve diri diri gömülmesi gibi eylemler olağan sayılmakta, dahası bütün bunlar düşman tarafından değil de kendi ülkeniz tarafından yapılıyorsa, övgüyle karşılanmaktadır. Ama doğrudan savaşa giren insanların sayısı pek az olduğu gibi, bunların çoğu iyi eğitim görmüş ve uzlaşmış kişilerdir; üstelik savaş eskiye oranla çok daha az kayba yol açmaktadır. Meydana gelen çarpışmalar da, sokaktaki insanın pek haberinin olmadığı belirsiz sınırlarda ya da deniz yollarındaki stratejik noktaları koruyan Yüzen Kalelerin çevresinde gerçekleşmektedir. Savaş, uygarlık merkezlerinde, tüketim maddelerinin durmadan kısıtlanmasından ve arada sırada otuz kırk kişinin ölümüne yol açan tepkili bombalardan başka bir anlam taşımamaktadır. Aslında savaş nitelik değiştirmiştir. Daha doğrusu, savaşın nedenlerinin önem sırası değişmiştir. Yirminci yüzyılın başlarındaki büyük savaşlarda sınırlı bir rol oynayan güdüler artık başat bir duruma gelmiştir ve bilinçli bir kabul görmekte ve temel alınmaktadır.

    Bugünkü savaşın niteliğini anlamak için –çünkü tarafların birkaç yılda bir yeniden saflaşmalarına karşın, savaş aynı savaştır–, her şeyden önce, kesin bir sonuca ulaşmasının olanaksız olduğunu kavramak gerekir. Üç süper-devletten hiçbiri, öteki ikisi bir araya gelse bile, kesin bir yenilgiye uğratılamaz. Çünkü aralarında sarsılmaz bir güç dengesi vardır ve doğal savunmaları olağanüstüdür. Avrasya'yı uçsuz bucaksız toprakları, Okyanusya'yı Atlas Okyanusu ile Büyük Okyanus'un engin suları, Doğuasya'yı da halklarının doğurganlığı ve çalışkanlığı korumaktadır. İkincisi, artık maddi anlamda uğruna savaşılacak bir şey kalmamıştır. Üretim ile tüketimin birbirine uyumlu kılındığı, kendi kendine yeterli ekonomilerin oluşmasıyla birlikte, daha önceki savaşların ana nedeni olan pazar kapışmaları son bulmuş, hammadde kavgaları artık bir ölüm kalım sorunu olmaktan çıkmıştır. Üç süper-devletin de toprakları o kadar geniştir ki, gereksinim duyduğu hammaddelerin hemen hemen tümünü kendi sınırları içinde elde edebilmektedir. Yine de, savaşın dolaysız bir ekonomik amacı olduğu düşünülecek olursa, bugünkü savaş bir işgücü savaşıdır. Süper-devletlerin sınırları dışında, hiçbirinin kalıcı egemenlik kuramadığı geniş bir dörtgen yer almakta, dört köşesini Tanca, Brazzaville, Darwin ve Hongkong kentlerinin tuttuğu bu bölgede dünya nüfusunun yaklaşık beşte biri yaşamaktadır. Üç devlet sürekli olarak bu yoğun nüfuslu bölgeleri ve kuzey buz başlığını ele geçirmek için savaşım vermektedir. Sonuçta, tartışmalı bölgenin tümünü tek başına hiçbir devlet denetim altına alamamaktadır. Bölgenin çeşitli bölümleri durmadan el değiştirmekte, şu ya da bu yörenin apansız bir ihanetle ele geçirilmesi sonucunda, cepheleşmelerde sürekli değişiklik olmaktadır.

    Tartışmalı bölgelerin tümünde değerli madenler bulunmakta ve kauçuk gibi, daha soğuk iklimlerde daha pahalı yöntemlerle yapay bir biçimde üretilmek zorunda kalınan önemli bitkisel ürünler yetişmektedir. Ama en önemlisi, buralarda bitmez tükenmez bir ucuz emek kaynağı bulunmasıdır. Ekvatoral Afrika'yı, Ortadoğu ülkelerini, Güney Hindistan'ı ya da Endonezya Takımadalarını denetimi altına alan devlet, boğaz tokluğuna başını kaldırmadan çalışan yüz milyonlarca ırgatın bedenlerini de ele geçirmiş olur. Bu bölgelerin nerdeyse açıkça köleleştirilmiş olan insanları, durmadan bir istilacıdan bir başka istilacının eline düşerken, daha çok silah üretme, daha çok toprak ele geçirme, daha çok işgücünü denetleme, daha da çok silah üretme, daha da çok toprak ele geçirme yarışında kömür ve petrol gibi kullanılırlar. Gerçekte, çarpışmaların asla tartışmalı bölgelerin sınırlarının ötesine geçmediği bilinmelidir. Avrasya'nın sınırları Kongo havzası ile Akdeniz'in kuzey kıyısı arasında gidip gelir; Hint Okyanusu ve Büyük Okyanus'taki adalar Okyanusya ile Doğuasya arasında durmadan el değiştirir; Moğolistan'da Avrasya ile Doğuasya arasındaki sınır çizgisi sürekli değişir; üç devlet de, büyük ölçüde ıssız ve keşfedilmemiş yörelerden oluşan, Kutup çevresindeki uçsuz bucaksız topraklarda hak iddia eder: Ama güç dengesi hemen hemen hiç değişmez ve her süper-devletin ana topraklarına hiçbir zaman dokunulmaz. Üstelik Ekvator çevresindeki, sömürülen halkların emeği aslında dünya ekonomisi için hiç de gerekli değildir. Bunlar dünyanın zenginliğine hiçbir şey katmaz, çünkü ürettikleri her şey savaş için kullanılır, savaşmanın amacı ise her zaman, verilecek başka bir savaşta daha iyi bir konumda olmaktan başka bir şey değildir. Köle halkların emeği, yalnızca sürekli savaşın temposunun hızlandırılmasını sağlar. Onlar olmasa da, dünya toplumunun yapısı ve varlığını sürdürme yolu temelde değişmeyecektir.

    Modern savaşın ana amacı (bu amaç, çiftdüşün ilkelerine uygun olarak, İç Parti yönetiminin beyinleri tarafından aynı anda hem benimsenmiş hem de reddedilmiştir), genel yaşam düzeyini yükseltmeksizin, makinelerin ürettiklerini tüketmektir. On dokuzuncu yüzyıl sonlarından bu yana, tüketim malları fazlasının ne yapılacağı, sanayi toplumunun gizil bir sorunu olagelmiştir. Pek az insanın yeterince yiyecek bulabildiği günümüzde bu sorun hiç kuşkusuz ivedilik taşımamaktadır; dahası, hiçbir yapay yok etme süreci yaşanmıyor olsaydı bile ivedilik kazanmayabilirdi. Günümüz dünyası, 1914'ten önceki dünyayla, hele o dönemin insanlarının düşledikleri gelecekle karşılaştırıldığında, çorak, açlık çekilen ve yıkıntıya dönmüş bir yerdir. Yirminci yüzyılın başlarında, nerdeyse bütün okuryazar insanların aklından, son derece zengin, insanlara boş vakit sağlayan, düzenli ve verimli bir geleceğin toplumu düşü –cam, çelik ve karbeyaz betondan oluşan parlak, pırıl pırıl bir dünya– geçmekteydi. Bilim ve teknoloji baş döndürücü bir hızla gelişiyordu ve bu gelişmenin böyle sürüp gideceği doğal görünüyordu. Ne var ki, biraz bitmek bilmeyen savaşlar ve devrimlerden dolayı güçten düşülmesi yüzünden, biraz da bilimsel ve teknik ilerleme tekdüzeleştirilmiş bir toplumda asla var olamayacak deneysel düşünceye dayandığı için, beklenen olmadı. Bir bütün olarak bakıldığında, bugün dünya elli yıl öncesinden daha ilkel. Gerçi bazı geri kalmış bölgeler kalkındı, savaşlar ve polis istihbaratıyla ilgili olarak pek çok aygıt geliştirildi, ama deneyler ve buluşlar büyük ölçüde durdu ve bin dokuz yüz ellilerdeki nükleer savaşın yol açtığı yıkımlar hiçbir zaman tam anlamıyla onarılmadı. Kaldı ki, makinelerin içerdiği tehlike olduğu gibi duruyor. İlk makinenin ortaya çıktığı andan başlayarak, aklı başında bütün insanlar, ağır çalışma koşulları ve eşitsizliğin sürmesine gerek kalmadığını açık seçik anlamışlardı. Makineler bilinçli olarak bu amaçla kullanılmış olsaydı, açlık, aşırı çalışma, pislik, cehalet ve hastalık birkaç kuşak sonra yok edilebilirdi. Aslında, makine, böyle bir amaçla kullanılmamasına karşın, kendiliğinden bir işleyişle –bazen paylaştırılmak zorunda kalınan bir zenginlik üreterek– on dokuzuncu yüzyılın sonu ve yirminci yüzyılın başındaki yaklaşık elli yıllık bir dönemde ortalama insanın yaşam düzeyini çok büyük ölçüde yükseltti.

    Gel gör ki, zenginliğin genel yükselişinin hiyerarşik bir toplumun ortadan kaldırılmasını tehlikeye düşürdüğü, ama aslında hiyerarşik toplumun bir anlamda ortadan kaldırılması demek olduğu da açıktı. Belli ki, herkesin daha az çalıştığı, yeterince yiyecek bulduğu, banyosu ve buzdolabı olan bir evde yaşadığı, bir arabası, hatta uçağı olduğu bir dünyada, eşitsizliğin en belirgin, belki de en önemli biçimi ortadan kalkmış olacaktı. Zenginlik, bir kez genelleşti mi, ayrım tanımayacaktı. Hiç kuşku yok ki, kişisel mülk ve lüks anlamında zenginliğin eşit bir biçimde dağıtılacağı, buna karşılık iktidarın küçük bir ayrıcalıklı zümrenin elinde toplanacağı bir toplum düşünmek mümkündü. Ama böyle bir toplum uygulamada uzun süre ayakta kalamazdı. Çünkü boş vakit ve güvenlik herkesçe paylaşıldığında, yoksulluğun serseme çevirdiği geniş kitleler okuryazar olacak, kendi başına düşünmeyi öğrenecek, o zaman da hiçbir işe yaramadığını sonunda fark ettiği ayrıcalıklı azınlığı ortadan kaldıracaktı. Hiyerarşik toplumun varlığı, uzun sürede, ancak yoksulluk ve cehalete yaslanarak sürebilirdi. Yirminci yüzyılın başlarında bazı düşünürlerin hayalini kurdukları gibi, geçmişin tarım toplumuna geri dönmek de uygulanabilir bir çözüm değildi. Bu, hemen hemen tüm dünyada handiyse içgüdüselleşmiş makineleşme eğilimine ters düşüyordu; dahası, sanayileşmede geri kalan her ülke askeri açıdan da güçsüz düşüyor, daha gelişmiş rakiplerinin dolaylı ya da dolaysız boyunduruğu altına giriyordu.

    Mal üretimini kısıtlayarak halk kitlelerinin yoksulluğunu sürdürmek de yeterli bir çözüm değildi. Kapitalizmin son aşamasına geldiği, kabaca 1920 ve 1940 yılları arasında büyük ölçüde böyle oldu. Birçok ülkenin ekonomisi durgunluğa bırakıldı, topraklar ekilmedi, yeni makine yatırımları yapılmadı, halkın geniş kesimleri çalıştırılmadı ve yarı aç yarı tok, Devlet yardımına terk edildi. Ama bu da askeri bakımdan güçsüz düşülmesine yol açtı ve getirdiği yoksunluklar açıkça gereksiz olduğundan, muhalefeti kaçınılmaz kıldı. Sorun, dünyanın gerçek zenginliğini artırmadan sanayinin çarklarının nasıl döndürüleceğiydi. Üretimin sürdürülmesi, ama ürünlerin dağıtılmaması gerekiyordu. Uygulamada bunu gerçekleştirmenin tek yolu da, savaşın sürekli kılınmasıydı.

    Savaşın asıl yaptığı, yok etmektir; ama ille de insanları yok etmesi gerekmez, insan emeğinin ürünlerini de yok eder. Savaş, halk kitlelerini fazlasıyla rahata erdirecek, dolayısıyla uzun sürede kafalarının fazlasıyla çalışmasını sağlayacak araç gereç ve donatımı paramparça etmenin, stratosfere yollamanın ya da denizin dibine göndermenin bir yoludur. Savaşta kullanılan silahlar yok edilmese bile, silah yapımı, tüketilebilecek herhangi bir şey üretmeksizin işgücünü kullanmanın uygun bir yoludur. Sözgelimi, bir Yüzen Kale'de, birkaç yüz şilebin yapımında kullanılabilecek emek yatar. Sonunda, kimseye somut bir yarar sağlamadan sökülüp hurdaya çıkarılır ve yeniden büyük emekler harcanarak yeni bir Yüzen Kale yapılır. Savaş uğraşı, ilke olarak, her zaman halkın basit gereksinimleri karşılandıktan sonra geriye kalabilecek üretim fazlasını tüketecek biçimde tasarlanır. Uygulamada, halkın gereksinimleri hiçbir zaman yeterince değerlendirilmediği için, sonunda zorunlu gereksinimlerin yarısı hep eksik kalır; ama bu bir avantaj olarak görülür. Ayrıcalıklı kesimlere bile sıkıntı çektirmek, bilinçli bir tutumun sonucudur; çünkü genel bir yoksunluğun hüküm sürmesi küçük ayrıcalıkların önemini artırır ve böylece bir kesim ile öbürü arasındaki farkı büyütür. Yirminci yüzyılın başlarındaki ölçütlere baktığımızda, bir İç Parti üyesinin bile çok yalın bir yaşam sürdüğünü, çalışarak yaşadığını görürüz. Ama yine de, sahip olduğu birkaç lüks –dayalı döşeli büyük bir apartman dairesi, daha iyi kumaştan yapılmış giysiler, yemeği, içkisi ve tütününün daha kaliteli olması, iki üç uşağının bulunması, özel arabası ya da helikopterinin olması– onu bir Dış Parti üyesinden farklı bir konuma yerleştirir; Dış Parti üyelerinin de, "proleterler" dediğimiz dibe vurmuş kitlelerle karşılaştırıldığında, benzer avantajları vardır. Sanki kuşatma altındaki bir kentte yaşanmaktadır da, zenginlik ile yoksulluk arasındaki ayrım bir parça at etine sahip olup olmamaya bağlıdır. Aynı zamanda, savaşta, dolayısıyla da tehlike altında yaşıyor olmanın farkındalığı, tekmil iktidarın küçük bir zümrenin ellerine teslim edilmesini, hayatta kalmanın doğal, kaçınılmaz koşulu kılar.

    Savaş, görüleceği gibi, gerekli yıkımı sağlamakla kalmaz, aynı zamanda bu yıkımı psikolojik bakımdan kabul edilebilir bir biçimde sağlar. İlke olarak, tapınaklar ve piramitler yaptırarak, çukurlar kazdırıp sonra yeniden kapattırarak, dahası çok büyük ölçülerde mal üretip sonra hepsini yakarak, dünyanın emek fazlasını boşa harcamak çok kolay olurdu. Ama bu, hiyerarşik bir toplumun yalnızca ekonomik temelini gerçekleştirirdi, duygusal temelini değil. Burada söz konusu olan, düzgün bir biçimde çalışmayı sürdürdüğü sürece davranışları önem taşımayan halk kitlelerinin morali değil, Parti'nin moralidir. En sıradan Parti üyesinin bile işinin ehli, çalışkan ve belirli sınırlar içinde de olsa zeki olması beklenir, ama korku, nefret, yaltaklanma, zafer düşkünlüğü gibi ruh halleri bulunan saf ve cahil bir bağnaz olması da gerekir. Başka bir deyişle, zihinsel yapısının savaş haline uygun olması gereklidir. İlle de gerçekten savaşılıyor olması gerekmez; belirleyici bir zafer mümkün olmadığından, savaşın nasıl gittiği de önemli değildir. Gerekli olan tek şey, bir savaş halinin var olmasıdır. Parti'nin üyelerinden istediği ve savaş ortamında daha kolay sağlanan zekâ yarılması artık genelleşmiştir, ama rütbe yükseldikçe bu daha da belirginlik kazanır. Savaş isterisi ve düşmandan nefretin en güçlü olduğu yer İç Parti'dir. Bir İç Parti üyesi, yönetici niteliği taşıdığı için, savaş haberlerinin uydurma olduğunu çoğu zaman bilmelidir ve tüm savaşın düzmece olduğunun, ya savaş diye bir şey olmadığının ya da açıklananlardan çok farklı amaçlar uğruna savaşıldığının çoğu zaman ayırdında olabilir; ama bunları bilmenin etkisi çiftdüşün tekniğiyle kolayca giderilir. Bu arada, bir İç Parti üyesi, savaşın gerçek, zaferin kaçınılmaz ve Okyanusya'nın tüm dünyanın tartışılmaz efendisi olduğuna gizemli bir biçimde inanmakta bir an bile duraksamaz.

    Tüm İç Parti üyeleri yaklaşmakta olan bu zafere yürekten inanırlar. Zafer ya giderek daha fazla toprak ele geçirip böylece olağanüstü bir güç üstünlüğü oluşturarak ya da yeni ve karşı durulmaz bir silah keşfederek elde edilecektir. Yeni silah arayışları aralıksız sürmektedir ve yaratıcı düşünceye yatkın beyinlerin at oynatabildiği pek az etkinlikten biridir. Bugün Okyanusya'da, eski anlamıyla Bilim, yok olmanın eşiğine gelmiş bulunmaktadır. Yenisöylem'de, "Bilim"i karşılayan tek bir sözcük yoktur. Geçmişin tüm bilimsel başarılarının dayandığı deneysel düşünce yöntemi, İngsos'un en temel ilkelerinin karşısındadır. Dahası, teknolojik ilerleme bile, ancak ürünleri insan özgürlüğünün daraltılmasında kullanılabiliyorsa gerçekleşir. Dünya, tüm yararlı uğraşlarda ya yerinde saymakta ya da geriye gitmektedir. Kitaplar makineler tarafından yazılırken, tarlalar atların çektiği sabanlarla sürülmektedir. Ne var ki, yaşamsal önem taşıyan konularda –açıkçası, savaş ve güvenlik casusluğu gibi konularda– deneysel yaklaşım hâlâ özendirilmekte ya da en azından hoş görülmektedir. Parti'nin iki hedefi, tüm yeryüzünü fethetmek ve her türlü bağımsız düşünme olasılığını tümden yok etmektir. O yüzden, Parti'nin çözmeye çalıştığı iki büyük sorun vardır. Bunlardan biri, bir insanın ne düşündüğünün kendisinden habersiz nasıl okunabileceği; öbürü de, yüz milyonlarca insanın önceden uyarılmadan birkaç saniye içinde nasıl öldürülebileceğidir. Bugün yapılmakta olan bilimsel araştırmaların konusu budur. Günümüzün bilimcisi, ya insanların yüz ifadelerinin, el kol hareketlerinin ve ses tonlarının anlamını kılı kırk yararcasına inceleyen ve uyuşturucuların, şok tedavisinin, hipnozun ve fiziksel işkencenin doğruyu söyletme etkilerini sınayan bir psikologla sorgulamacının bir karışımıdır ya da uzmanlık alanının yalnızca insanların canını almayla ilgili dallarıyla uğraşan bir kimyacı, fizikçi ya da biyolog. Uzmanlardan oluşan ekipler, Barış Bakanlığı'nın koskocaman laboratuvarlarında ve Brezilya ormanları, Avustralya çölleri ya da Antarktika'nın yitik adalarındaki gizli deney istasyonlarında, bıkıp usanmadan çalışmaktadır. Bazıları geleceğin savaşlarının lojistiğini planlamakta; bazıları her geçen gün daha büyük tepkili bombalar, gittikçe daha güçlü patlayıcılar ve gittikçe daha delinmez zırhlı levhalar geliştirmekte; bazıları koca kıtaların tekmil bitki örtüsünü yok edebilecek miktarlarda yeni ve daha ölümcül gazların, çözünür zehirlerin ya da her türlü antikora karşı bağışıklık kazanmış hastalık mikroplarının nasıl üretilebileceğini araştırmakta; bazıları suyun altında ilerleyen bir denizaltı gibi toprağın altında gidebilecek bir araç ya da bir yelkenli gibi hiçbir üsse bağımlı olmadan uçabilecek bir uçak üretmek için uğraşmakta; bazıları güneş ışınlarını uzayda binlerce kilometre uzaklıkta asılı duran merceklerde odaklandırmak ya da yeryüzünün merkezindeki ısıyı çekip sızdırarak yapay depremler ve deprem dalgaları oluşturmak gibi daha da uzak olasılıkları mümkün kılmaya çalışmaktadırlar.

    Gel gör ki, bu projelerin hiçbiri azıcık olsun gerçekleşmediği gibi, üç süper-devletten hiçbiri öbürleri üzerinde belirgin bir üstünlük kuramamaktadır. Daha da ilginci, üç devletin de daha şimdiden, bugünkü araştırmalarıyla keşfedileceklerinden çok daha güçlü bir silaha, atom bombasına sahip olmasıdır. Parti, her zaman yaptığı gibi, bu buluşu kendine mal etmeye çalışsa da, atom bombaları ilk kez bin dokuz yüz kırklarda ortaya çıkmış, on yıl kadar sonra da ilk kez geniş çaplı olarak kullanılmıştır. O sıralar özellikle Avrupa Rusyası, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika'daki sanayi merkezlerine yüzlerce bomba bırakılmıştır. Sonunda, bütün ülkelerin egemen kesimleri, birkaç atom bombası daha atılacak olursa düzenli toplumun ortadan kalkacağını, dolayısıyla iktidarlarının son bulacağını anlamak zorunda kalmışlardır. O günden sonra, hiçbir resmi anlaşma yapılmadığı gibi, böyle bir anlaşmanın sözü bile edilmemiş olmasına karşın, tek bir bomba bile atılmamıştır. Üç devlet de atom bombası üretmeyi sürdürmekte ve önünde sonunda kullanma fırsatını bulacağına inanarak bir yerlere yığmaktadır. Bu arada, savaş sanatının son otuz kırk yıldır pek fazla değiştiği söylenemez. Gerçi helikopterler eskisinden daha çok kullanılmaktadır, bombardıman uçaklarının yerini büyük ölçüde güdümlü füzeler almıştır, kolay batırılabilen savaş gemileri ise yerini, batırılması nerdeyse olanaksız Yüzen Kalelere bırakmıştır; ama bunun dışında pek az gelişme olmuştur. Tanklar, denizaltılar, torpiller, makineli tüfekler, hatta tüfekler ve el bombaları hâlâ kullanılmaktadır. Bitmek bilmeyen kıyımların gazetelerde yer almasına, tele-ekranlarda gösterilmesine karşın, birkaç haftada yüz binlerce, hatta milyonlarca insanın can verdiği eski savaşların amansız çarpışmaları bir daha asla tekrarlanmamıştır.

    Üç süper-devletten hiçbiri, ağır bir bozguna uğrama riski taşıyan bir harekâta girişmez. Geniş çaplı bir harekâta kalkışılacaksa da, bu genellikle bir müttefike baskın yapmak biçiminde olur. Üç devletin izlediği ya da izler gibi göründüğü strateji aynıdır. Plan, çarpışmalar, pazarlıklar ve iyi zamanlanmış ihanetleri bir arada yürüterek, rakip devletlerden birini tümüyle kuşatan bir üs çemberi oluşturmak, sonra da o devletle bir dostluk antlaşması imzalayarak her türlü kuşkuyu gidermek üzere yıllarca barış içinde kalmaktır. Bu süre boyunca tüm stratejik noktalarda toplanacak atom bombası yüklü roketler, en sonunda aynı anda ateşlenecek ve düşmana karşılık verme olanağı tanınmayacaktır. İşte o zaman öteki süper-devletle bir dostluk antlaşması imzalanarak yeni bir saldırıya hazırlanılacaktır. Bu tertip, söylemeye bile gerek yok ki, gerçekleşmesi olanaksız bir hayaldir. Kaldı ki, Ekvator ve Kutup çevresindeki tartışmalı bölgeler dışında hiçbir yerde çarpışma olmamaktadır; düşman topraklarının istilasına hiçbir zaman girişilmemektedir. Süper-devletler arasındaki sınırların bazı yerlerde değişken olmasının nedeni de budur. Örneğin, Avrasya, coğrafi olarak Avrupa'nın bir parçası olan Britanya Adaları'nı kolayca ele geçirebilirdi ya da buna karşılık, Okyanusya'nın sınırlarını Ren nehrine, hatta Vistül nehrine kadar genişletmesi hiç de zor olmazdı. Ama bu da, bütün tarafların hiç dile getirmedikleri halde bağlı kaldıkları kültürel bütünlük ilkesini çiğnemek olurdu. Okyanusya bir zamanlar Fransa ve Almanya diye bilinen bu bölgeleri ele geçirecek olsaydı, orada yaşayanların kökünü kazımak gibi çok güç bir işe kalkışmak ya da teknik gelişme açısından aşağı yukarı Okyanusya'nın düzeyine ulaşmış yüz milyonluk bir nüfusu özümlemek zorunda kalacaktı. Üç süper-devlet de aynı sorunla karşı karşıyadır. Yapıları gereği, savaş tutsakları ve renkli kölelerle belirli ilişkiler dışında, yabancılarla kesinlikle hiçbir bağlantı kurmamaları gerekmektedir. O andaki resmi müttefike bile her zaman büyük bir kuşkuyla bakılmaktadır. Sıradan bir Okyanusya yurttaşının, savaş tutsakları dışında, bir Avrasya ya da Doğuasya yurttaşını görme olanağı bile olmadığı gibi, yabancı dil öğrenmesi de yasaktır. Yabancılarla bağlantı kurmasına izin verilirse, onların da kendisi gibi birer beniâdem olduklarını ve kendisine anlatılanların çoğunun yalan olduğunu anlayabilir. İçinde yaşadığı kapalı dünyanın duvarları yıkılabilir ve maneviyatının bağlı olduğu korku, nefret ve üstünlük duygusu yerle bir olabilir. O yüzden, İran, Mısır, Cava ya da Seylan sık sık el değiştirse de, üç süper-devlet, ana sınırlardan içeriye bombalardan başka bir şeyin asla girmemesi gerektiğinin farkındadır.

    Bunun altında, hiçbir zaman seslendirilmeyen, ama söylenmeden anlaşılan ve göz önünde tutulan bir gerçek yatmaktadır: Yaşam koşulları üç süper-devlette de birbirinin aynıdır. Okyanusya'daki egemen felsefenin adı İngsos'tur; Avrasya'da buna Neo-Bolşevizm denir; Doğusya'da ise bunun Ölüme Tapınma diye çevirebileceğimiz, ama belki Özünden Geçmek de diyebileceğimiz Çince bir adı vardır. Bir Okyanusya yurttaşının öteki iki felsefenin ilkelerini öğrenmesine izin verilmez, tam tersine o ilkeleri ahlâk ve sağduyuya yöneltilmiş barbarca saldırılar olarak lanetlemesi istenir. Aslında bu üç felsefenin birbirinden pek farkı olmadığı gibi, destekledikleri toplum düzenleri arasında da hiçbir fark yoktur. Her yerde aynı piramit yapısı, yarı kutsal bir öndere tapınma, sürekli savaşa dayanan ve sürekli savaşa hizmet eden bir ekonomi söz konusudur. Dolayısıyla, üç süper-devlet birbirinin topraklarını fethedemeyeceği gibi, bundan bir yarar da sağlayamaz. Tam tersine, birbirleriyle çatışmayı sürdürdükleri sürece, birbirine yaslanmış üç ekin demeti gibi birbirlerini ayakta tutarlar. Ve her zamanki gibi, üç devletin egemen kesimleri, ne yaptığının hem farkındadır hem de farkında değildir. Yaşamlarını dünyayı fethetmeye adamışlardır, ama aynı zamanda bilirler ki, savaşın sonsuza dek ve zafere ulaşmadan sürüp gitmesi gerekmektedir. Bu arada, fethedilme tehlikesinin olmaması, İngsos'un ve karşıtı düşünce sistemlerinin bir özelliği olan, gerçekliğin yadsınmasını olanaklı kılmaktadır. Gerçi daha önce de söylemiştik, ama süreklilik kazanan savaşın niteliğinin temelden değiştiğini bir kez daha vurgulamak isteriz.

    Eski çağlarda savaş, handiyse tanımı gereği, önünde sonunda son bulan, genellikle kesin bir zafer ya da bozgunla sona eren bir şeydi. Yine bir zamanlar, savaş, insan toplumlarının somut gerçeklikle sürekli ilişkide tutulmasını sağlayan başlıca araçlardan biriydi. İktidarı ellerinde tutanlar, her çağda, yönettikleri insanlara dünyaya ilişkin düzmece bir bakış açısı dayatmaya çalışmışlar, buna karşılık askeri güçlerini zayıflatabilecek hiçbir yanılsamaya arka çıkmayı göze alamamışlardır. Yenilgi, bağımsızlığın yitirilmesi ya da istenmeyen başka bir sonuç anlamına geldiği sürece, yenilgiye karşı alınacak önlemlerin ciddi olması gerekiyordu. Somut gerçekler göz ardı edilemezdi. Felsefede, dinde, ahlâkta ya da politikada iki kere iki beş edebilirdi, ama iş bir top ya da uçağın yapımına geldi mi, iki kere iki dört etmek zorundaydı. Güçsüz ülkeler önünde sonunda fethedilmeye mahkûmdu, güçlü olmak için verilen savaşımda ise hayallere yer yoktu. Dahası, güçlü olmak için geçmişten dersler çıkarmak, bunun için de geçmişte olup bitenleri iyi bilmek gerekiyordu. Hiç kuşkusuz, gazeteler ve tarih kitapları her zaman yanlı ve yanıltıcıydı, ama bugün uygulanan çarpıtmalar söz konusu değildi. Savaş, mantıklı davranmanın güvenilir bir bekçisiydi; hele egemen sınıflar açısından, mantıklı davranmanın belki de en önemli bekçisiydi. Savaşların kazanılması ya da kaybedilmesinin sorumluluğundan hiçbir egemen sınıf tümüyle kaçamazdı.

    Ama savaş gerçekten sürekli bir nitelik aldığında, tehlikeli olmaktan da çıkar. Savaş sürekli olunca, askeri gereklilik diye bir şey kalmaz. Teknik gelişme durabilir, en elle tutulur gerçekler bile yadsınabilir ya da göz ardı edilebilir. Daha önce de gördüğümüz gibi, bilimsel denebilecek araştırmalar savaş amaçlı olarak hâlâ sürdürülmektedir, ancak bunlar birer hayal olmaktan öteye geçmediği gibi, sonuç vermemesi de önem taşımamaktadır. Etkili olmaya, hatta askeri bakımdan etkili olmaya bile artık gerek kalmamıştır. Okyanusya'da Düşünce Polisi'nden başka hiçbir şey etkili değildir. Üç süper-devlet de alt edilmez olduğundan, sonunda her biri düşüncenin kolaylıkla saptırılabildiği ayrı bir dünya olup çıkmıştır. Gerçeklik, baskısını ancak gündelik yaşamın gereksinimlerinde duyurmaktadır: yeme ve içme, barınma ve giyinme gereksinimi, zehir içerek ya da üst katların pencerelerinden atlayarak canına kıymaktan sakınma gereksinimi gibi. Gerçi yaşam ile ölüm arasında, bedensel zevk ile bedensel acı arasında hâlâ bir ayrım vardır, ama hepsi bu kadar. Dış dünya ve geçmişle tüm bağlantıları kopmuş olan Okyanusya yurttaşlarının, uzayda yıldızlar arasında, neresinin yukarısı, neresinin aşağısı olduğunu bilemeden dolaşan birinden farkı yoktur. Böylesi bir devleti yönetenler, firavunların ya da Roma imparatorlarının hiç olamadıkları kadar mutlaktırlar. Kendilerini izleyen geniş halk kitlelerinin açlıktan ölmesini önlemekle, aynı zamanda da rakipleriyle aynı düşük askeri teknoloji düzeyinde kalmakla yükümlüdürler; ama bu asgari yükümlülükleri yerine getirdikten sonra, gerçekleri çarpıta saptıra diledikleri biçime sokabilirler.

    Demek, savaş, daha önceki savaşlarla karşılaştırarak değerlendirdiğimizde, bir düzenbazlıktan başka bir şey değildir. Boynuzları birbirlerini yaralayıp bereleyemeyecek biçimde oluşmuş, gevişgetirenler takımından bazı hayvanlar arasındaki dövüşlere benzemektedir. Ama savaşın, gerçek olmasa da, tümüyle
  • Güzel bir hikaye tamamlama serüveninin daha sonuna geldik.. Sürprizlerle dolu ve başlangıçta 19 kişinin katılımıyla ( 19 u koruyamadık tabii :) sonrasında 15 kişi kalarak hikayemiz tamamlandı.) Fantastik olarak kurgulanmaya başlayan hikayemiz, yazım süreci içinde Fantastik-Bilim Kurgu ya dönüşmüş ve birbirini tamamlayan herbirisi şahane parçalarla hoş bir hikayeye dönüşmüştür. Bizler yazarken çok keyif aldık, finalimiz de değerli yazarlarımızdan Mehmet Yılmaz beyin değerli katkılarıyla tam bir 19 a vurgu yaparcasına sona erdi.. Samsun lu olan Mehmet bey ve Samsun diyince hepimizin aklına gelen o kurtuluş mücadelemiz 19 mayıs 1919.. Hikayemiz de zaten aziz vatanımızın bir nevi kurtuluş öyküsü gibi özgürlük mücadelesi gibi..

    Evet değerli okurlar, bizler (Şimal , NigRa , Hilal mazlum , 7'nci adam , Visal..., Yuceyurt, Mithril / Evie Black, Uğur Ukut , Yasin Yalçın, Ahmet Mülayim, Enes Bayrak, Muhayyelll, DR.çehov, Erhan, Mehmet Yılmaz)
    Yazarken çok keyif aldık. Umarız sizler de okurken çok keyif alarak okursunuz..
    Etkinlik başladığından beri emeği geçen herkese çok çok teşekkürler ediyorum.. kasımda hikaye başkadır dedik.. başka oldu gerçekten..
    Sevgiyle,huzurla,sağlıcakla esenkalın efendim..

    sizleri hikayemizle baş başa bırakıyorum.

    19..........

    Sonbaharın ikindi güneşi bir başka ısıtır insanı. Hem güneşin akşama gurubu hem de mevsimlerin kışa gurubundan olsa gerek. Akşam, nasıl bütün her şeyin üzerine karanlık bir yorgan çekiyorsa kış da o karanlığa inat bembeyaz bir yorganla örtüyor her şeyi.
    İlkbaharın müjdecisi rengarenk kokulu çiçeklerin tüm yaz gayretlerinin ve olanca sıcakta yanmalarının sonucu meyveler, sebzeler, yiyecek içecek ne varsa ambarlara konulacak her şey.. hep yiyecek içecek değil ya bir de kokusu ve görüntüsü ile ruha gıda olacak arz-ı endam eden envai çeşit çiçekler, çiçekli ağaçlar var.. işte ben en çok bunlara meftunum aslında..
    Bundan tam beş yıl önce.. her biri hakkında her türlü bilgiyi öğrenip olmaları gerektiği yere tek tek ben diktirdim bu envai çeşit aromatik ve egzotik çiçekleri.. hiç kimsenin bilmediği daha doğrusu kodaman sosyetenin oturduğunu sandığı, İstanbul’un yüksek rakımlı, gözden ırak bir ormanlı tepesinde tam 19 tane villanın bahçesine.. Beş yıl boyunca hem evlerin yapımı hem de bahçenin en ufak ayrıntısını her gün en az üç kez gezerek, kimi zamanlar burada kalarak 24 saat kontrol ettim.. iş seyahatleri bahanesiyle onların beni yurtdışında bildikleri sevgili eşim Naz ve oğlum Can’a hasret geçen yoğun yılların işte semeresi.. şahsına münhasır tasarlanan amacına uygun evler.. gül bahçesi içinde olan da var, kopkoyu renklerle donanmış şato görünümlü olan da.. daha neler neler...tam 19 tane..
    Tam da gözümün içine giren yoğun ikindi güneşinin altında güneş gözlüğümü takmadan erguvanların, zeymuranların, akasyaların, kızıl ağaçların, çam kokularının, yediveren güllerin arasında adım adım gezdiğim ve her karesini ezbere bildiğim bu yere haftaya taşınacağız.. Herkesin hanımına farklı farklı şeyler dediği gibi ben de üstün hizmetlerimden ötürü devletin bana verdiği büyük ikramiye karşılığında böyle bir yerden ev aldığımı söyleyeceğim sevgili eşime.. bu sürprizime nasıl şaşıracağını ve sevineceğini tahmin ediyorum aslında.. eminim çok da gururlanacaktır böyle bir ödüle layık olduğuma.. ve tek çocuğumuz Can’ımızı böyle bir yerde büyütecek olmamıza.. sanki yeni görüyormuşum gibi bende çok şaşıracağım onlarla birlikte ve heyecanlı mutlu görüneceğim.. her detayı incelerken ‘’ aa çok iyi düşünmüşler bravo’’ diye öveceğim kendimi gıyabımda.. sabah koşusunda, nilüferli havuzların başında, ya da arabamıza inip binerken karşılaştığımız komşularımızla eşlerimiz yeni tanışırken bizler sanki yeni tanışıyormuşuz gibi merhabalaşacağız.. hepsinin durumuna göre özel dizayn edilen ağaç, çiçek, su kanalı, kapıdaki evcil hayvanlar, çocuklarımıza aldığımız ve onlara eşlik eden kedi köpek dahil ve dahi bir otu ve çöpü dahi sıradan olmayan ama bizim sıradanmış gibi davranacağımız bu yerler için her birimizin o evi nasıl aldığına dair eşine söyleyecek illaki inandırıcı bir cümlesi olacak tabii ki.. belli aralıklarla taşınarak dikkat de çekmeyeceğiz.. çok sık görüşerek açık da vermeyeceğiz.. eşlerimiz bizi birbirilerine bizim onlara kendimizi nasıl anlattıysak öyle anlatacaklar.. bizim evimiz envai çeşit kokulu ve rengarenk güllerin arasında bir ev.. bahçesindeki minik havuzda nilüferleri de ellerimle tek tek suya bıraktım.. öyle olması gerekiyordu .. o koku bizim için çok önemliydi çünkü.

    Peki Biz kim miyiz?

    Biz bu vatanın geleceğiyiz..

    Tam 19 kişi..

    Şimdilik..

    Her birimizin, hem kendi özelliklerimiz, hem de bizlerden genetik olarak tek çocuklarımıza aktarılan özelliklerimizden dolayı özel yetiştirilen, devletin değişik kademelerinde, görünür mesleklerimizle çalışan, mühendis, biyolog, kimyager, doktor, botanik bilimci, zoolog, uzay bilimci, fizikçi, bilgisayar mühendisi, mimar ve değişik meslek gruplarından tam 19 kişi.. Dünyanın gurubunun yaklaştığı, bir nevi kıştan önceki sonbaharın evlatları.. Bu kaçınılmaz kışı rahat geçirelim diye dünyanın gerisinde kalmamak ve kendi geleceğimizi şekillendirmek adına hem kendi özelliklerimizi hem biricik evlatlarımızın özelliklerini kullanacağımız hem de daha ne özelliğe sahip olduğunu fark etmeyen cevherleri bulmak ve yetiştirmek için her an çalışmaya azmetmiş bir avuç yürekli adam.. ve 19 tane farklı yaş ve cinsiyette özel çocukları..

    Eşimin ara ara tedirgin olduğu, acaba bir hastalığı mı var dediği oğlum Can.. farkında olduğum özelliklerinin sonuçlarını eşim hastalık mı acaba diye anlıyor tek sorunumuz bu .. onu rahatlatmak için her seferinde özel ayarladığım farklı doktor arkadaşlarıma götürüp ‘’hiç birşey çıkmadı hayatım her şey yolundaymış’’ diyerek atlatıyorum.. şu an 9 yaşındaki oğlum doğduğundan beri benimle iletişim halinde.. önceleri telepatik yollarla, konuşmayı öğrendiğinden beridir de konuşarak, annesi yanımızdayken de uzaktan telepatik yollarla anlaşmaya devam ediyoruz.. çok özel ilgileniyorum aslında onunla güncel hayatta annesinin olmadığı zaman ve yerlerde eğitiyor, kimi zaman da kan ter içinde burnu kanayarak uyandığı rüyalarına girerek onu orda yetiştirmeye devam ediyorum.. ben olmadığım zamanlarda da özel eğitimli safkan iran kedisi de onun gölgesi gibi her an yanında zaten.. o kedinin soyunu ve özelliklerini anlatmaya kalksam ne kadar büyük bir hazineye sahip olduğumuzu anlatamam bile..
    ………………
    Mevsim sonbahar... Dökülen yaprakların bir yolun sonuna yaklaşması misali biz de artık yolun sonuna ilerliyoruz. Çoktan söylenmiş 19 yalan bulunduğumuz tepeye doğru yola çıktı bile.

    Yıllardır hazırlandığımız büyük final, onca zorlukla bazen bilinmezliğin verdiği kuşkuyla beklediğimiz o kış bu kış.

    Ben kim miyim? 19 taneden birisiyim sadece, bizim ismimiz önemli değil zaten yaşamlarımız gibi isimlerimiz de sahtedir. Hepimiz devlet için birer numaradan ibaretiz. Örneğin şu mimar olduğuna inanan ve villaların yapımıyla tek tek ilgilendim diye böbürlenip duran 3 numara. İnsan bir yalanı yaşamayı sürdürdükçe zamanla o yalan kendi gerçekliğine dönüşüyor da sahteyle gerçek yer değiştiriveriyor.

    Biz gerçekten hiç var olmamış ve hiç var olmayacak olanlarız. İsmimizi, işimizi, görevimizi, ailemizi... hiç birisini biz seçmedik.
    Ben kim miyim? Ben kendisine, özel ve şahsa münhasır tasarlanmış 19 villaya, 19 özel bahçe yapma görevi verilenim. 19 özel aileye 19 özel çiçek... Çiçekler, hayvanlar, eşyalar hepsi ayrı ayrı öneme sahip evet. Bizim dünyamızda normal gözüken şeylerin hepsi aslında normal görünüme sahip özel varlıklar. Hiç kimse hangisinin tam olarak ne yaptığını bilmiyor, böylece aslında hiç kimse bilmesi istenenden fazlasını bilemiyor. Örneğin ben sadece çiçekleri biliyorum, 3 binaları, 7 hayvanları gibi.

    Kendimi bildim bileli böyleyim, bir zamanlar bir ailem var mıydı bilmiyorum geçmişime dair hatırladığım ıssız bir adada kurulmuş bir laboratuvar, bitmek bilmeyen aklınızın almayacağı zorlu deneyler, bir sürü beyaz önlüklü insan, ilaçlar, kabuslar, hazırlandığımız görevin vurguları ve belirli zamanlarda bir araya gelebildiğimiz kalan 18 çocuk. Öncesi yok... Vücudumuzun geçirdiği mutasyon ile kazandığımız yeni özelliklerimizin bedelini hatıralarımızla ödedik.

    Devlete bağlı çok gizli bir örgüt tarafından yürütülen kontrollü deneylerin 19 başarılı deneğiyiz biz.

    Hiç Stephen King okumuş muydunuz? İşte biz bu 19 kişi o romanlardaki karakterlere taş çıkartacak hayatlar sürdüren gerçek kişileriz.

    Yıllarca süren özel eğitimler sonucu her birimiz farklı alanlarda uzmanlaştırılarak devletin çeşitli kadrolarında görev almaya başladık.

    Deneyin ilk basamağı genetikleriyle oynayarak üstün özellikli bireyler elde etmek ise, 2.basamağı ise bu üstün özellikli genleri biyoteknoloji yöntemlerini kullanarak bir sonraki nesile aktarabilmekti.

    İkinci aşama için üreme çağına gelmiş 19 deneğe doğal yollardan çocuk sahibi olamayacak eşler bulmaktı.

    Doğal yolla meydana gelecek gebeliklerde 2. nesil deneklerin DNA sının tek zinciri anneden geleceği için saf DNA elde edilme şansı %50 olacak ve yılların çalışması büyük bir risk altına girecekti. Başka yollarla da deney devam ettirilebilse bile doğacak bebekler sürekli gözetim altında tutulamayacağı için bu da başka problemler doğuracaktı. Bu nedenle örgüt her birimize yıllardır hazırlıkları devam eden projenin mükemmeliyetinin korunmasını sağlayacak koşulları sağlayan eşler buldu ve tamamen gözlemde bulunabilmek için hepimizi bu eşlerle evlendirdi. Tabi bayanların deney malzemesi olduklarından haberi yoktu, projenin gizliliği tehlikeye atılamazdı.

    Eşlerimizin neye göre seçildiğine dair bilgimiz yok, örgütün kararlarını sorgulamaz uygularız çünkü şimdiki bizim biz olmamızı sağlayan örgüttür. Örgüt demek devlet demektir ve bizim her şeyin vatanımızın iyiliği için yapıldığından şüphemiz yoktur.

    Tabi burada tutarlı hikayeler yaratmak, bizleri sevdiklerine inanmalarını sağlamak ya da en mantıklı mantık evliliği olduğuna inandırmak ve evlenmeye ikna etmek için bir dizi hafıza yıkama, zihin kontrolü gibi güçlerimizi kullanmamız gerekebildi.

    Doğal yollardan çocuk sahibi olamadığımızı öğrendiğimde şaşırmış gibi yapışım, üzüntüm ve bilimsel yöntemler deneme kararı alışımız. Yaşanılması zorunlu bir başka yalan daha...

    Ve deneyin 2.aşamasının başlaması. Gen terapileri sonrası Rekombinant DNA teknolojisi ile kopyalanmış genlerin bebeklere aktarılması, ve 19 süper bebek! Gen klonlanması gibi bir teknolojinin Dolly ile sınırlı kaldığını mı düşünmüştünüz?

    Çiçekler diyordum değil mi? Kimisi güçlerin kontrol altında tutulabilmesine yardımcı olan, kimisi güçlerini kullandıktan sonra bitkin düşen çocukların ( çözümü hala araştırılıyor) toparlanmasına yardımcı olan, kimisi bazı özelliklerin tetiklenmesini sağlayan her biri Istanbul’a endemik 19 farklı genetiği ile oynanmış çiçek. Kokusu, rengi, konumlanmaları ile ihtiyaca göre bahçelere dağıtılmış durumdalar.

    Bizim evimiz tamamen kopkoyu renkli taşlardan yapılmış, İtalyan toskana tarzı villa. Bahçemiz şimdi kızımın saçlarının rengini hatırlatan, “Güneş” ve “Ateş” ile ilişkilendirilen familyaya ait, yeni yeni çiçek açmaya başlayan Taraxacum aznavourii yani İstanbul karahindibası diye bilinen endemik tür ile süslenmiş durumda. Varlığı, yaşamı, zekayı ,arzuları ve ruhsal gelişimi simgeleyen, büyük yaratıcıların, idealistlerin ve bilim adamlarının favori rengindeki çiçekler. Bir süre sonra bitecek olan bütün bu geçiciliğin temsili. Güçlendirilmiş genetiği sayesinde uzun ve yorucu çalışmalarımızın sonucu güçsüz düşen bünyemize enerji sağlaması için tüm bahçemizi bu çiçeklerle donattım.

    Evimiz tamamen taştan çünkü küçük kızım güçleri üzerinde tam kontrolü sağlayabiliyor değil ve sırf yapbozunu tamamlayamadı diye evi yakmasını istemem. Evet kızım pirokinez bir psişik, bu tamamen kendine has gücünün yanında benden aldığı telekinezi gücü onu epey güçlü bir mutant yapıyor. Eşimin nasıl fark etmediğini soracak olursanız aniden açılıp kapanan kapılara, dolaplara bazen mazeretler üreterek bazen de hafızasını sildirerek bir şekilde idare ettim. Bazen eşime her şeyi anlatasım gelir fakat görev gizliliği dolayısıyla olabilecekleri kestiremediğimden şimdiye kadar buna hiç cesaret edemedim.

    Kaçınılmaz kış gelecek ve görevimiz nihayete erecek.

    Tüm bu kurgusal oyunda duygular oyunu bozacak olan kurallardı ve devre dışı olmalıydı. İlk ve en katı kural buydu ve tüm bu Truman Show benzeri kurguda gerçek olan tek bir şey olmadığına göre çocuklar da oyunun bir parçasıydı ve zamanı geldiğinde ve hazır olduklarında, görevlerine teslim edilmeleri gerektiğinden onlara bağlanmamamız gerekiyordu. Genler örgüt tarafından tekrardan yaratılan genlerse çocuklar da bizim değil vatanın çocuklarıydı. Hazır olacakları zamana kadar onları eğitip gelişmeleri düzenli olarak rapor etmemiz gerekiyordu.

    Fakat sorarım size adım adım büyümesini izlediğiniz, sürekli emek verdiğiniz, gülen ağlayan koşup oynayan ve size koşulsuz bir sevgi duyan bir canlıya bağlanmamak mümkün müdür?

    Kızım psişik yeteneği sebebiyle sık sık görüler görür ve bunları diğerleriyle birlikte değerlendirip anlamını çözdükçe raporlarım, fakat buraya taşınmamızdan bir hafta önce ağlayarak tamamlanması gereken görevi gördüğünü, görünün net olmadığını fakat görevin başarıya ulaşabilmesi için sonunda kendisinin ve diğer çocukların ölmesi gerektiğini anlattı. Günlerce teselli etmeye çalışarak bunu unutmasını söyledim ve kimseye bu görüden bahsetmedim. Kime ne kadar güvenebilirim bilmiyorum.

    Ben kim miyim? Ben kendisine belirlenen kaderi reddenim. Hepsinin kardeşi olan ve tüm kardeşlerinden şüphe eden kişiyim. Tüm bu baş döndürücü güç ve görev aşkını kızımın normal bir yaşam sürme olasılığına terk edecek olanım. Onca zaman görev öğretilerini her şeyin önünde tutmuş olup üstün yetenekleri de olsa yine de çocuk olan, hatta benim büyüttüğüm ve sevdiğim bu çocuğun hayatta kalması için her şeyi göze almış olanım.

    Hayır hangisi olduğumu söylemeyeceğim, zaten gereğinden fazla şey biliyorsun artık ve senin de zihnini okuyup beni bulabilirler. Hayır böyle bir şeyin olmasını istemem, yapmam gereken şeyler için zamana ihtiyacım var. Güvenebileceğim kardeş(ler)im var mı yoksa yalnız başıma mıyım bunu araştırmalıyım önce. Yine de yeterince dikkat edersen benim kaç numara olduğumu anlayabilirsin belki.

    Şimdilik benim için en büyük risk telepat yetişkin veya çocuklardan birisinin bu sırrı keşfetmesi...
    ……………
    Kuzeyden esen rüzgarlar serttir. O nazenin çiçekler dayanamaz buna. Daha bir hafif esmeli rüzgar onlar için. Hatta esmemeli dokunmalı yaprağına; pembesi beyazına. Bana sorsanız hiç bilmem hiç birinin adını. Hepsi topyekün yeşildir benim için. Ottur, topraktır. Bir maviyi severim göğü yaşattığı için. Kollarımı açasım gelir her göğe baktığımda. Kuzeyim ben; bulutlar özlemim.
    Anladığınız üzere kendime Kuzey adını verdim. 1ve 0 hakim hayatıma. Numaram 10. Herkesin bildiği mesleğim üniversite de öğretim üyesi olmam. Yaka kartımda Profesör Kuzey YILMAZ yazmakta. Teknoloji ile aram oldukça iyi. Pek kurallara takılan biride değilim. Genelde ya kuralları koyar ya da o kuralları bozan benim. 19 evin tüm teknolojisi benden sorulur. 19 evin, ev sahipleri yokken bu evlere yaptığımız ziyaretlerde yeni alınan tüm eşyalara 1 metrenin 1 milyonda biri büyüklüğünde yani gözle göremeyeceğiniz chipler yerleştiriyoruz. Giydiğiniz kıyafetlerin her birinde bu chiplerden var. Ve dış etkenlere karşı inanılmaz dirençli. Ten ısınız, nabız atışınız, nefes alış verişinize göre psikolojik analizler yapabiliyor. Sizden çok sizi tanıyoruz. Hangi olaya ne tür tepkiler verebileceğinizi önceden tahmin etmek artık o kadar da zor değil. Tüm evler her santimi kameralarla değil eşyaların yansıtma özelliği ile izlenmekte. Evde bulunan tüm eşyalara çok özel bir madde sürmekteyiz. Birkaç saat içinde emilen bu özel sıvı sürüldüğü yerdeki yüzeyi aktif hale getiriyor. Hücresel değişim yaşayan bu yüzeyde deformasyon olmuyor. 0,2 desibele kadar tüm sesleri toparlıyor. Toparladığı ses titreşimini büyütüp, tıpkı modern ses alıcı cihazlarında olduğu gibi, sonra mevcut engelleri ortadan kaldırıp, gelen bir sesi diğer seslerden ayırmak için özel filtre ve arıtmadan geçiriyor. Sesleri kaynak dosyadaki verilerle eşleştirerek görüntüleme sağlıyor. Kısaca eşyaların dış yüzeyi birer kamera görevi görüyor. Ve bir karıncanın hareketlerini bile görebilme hassasiyetine sahip. Ama bunu kimse bilmiyor.
    Hişttt.. ARAMIZDA KALSIN.
    Stanford da doçentlik tezimi son teknolojiler üzerine verdim. Ve pek çok projede aktif olarak çalıştım. Öğrendiklerimi bu 19 villa da ve en çok ta kendi evimde uyguladım. Görünen her şey aslında gördüğünüz şey değildir.. Hiç bir zaman size gerçeği yansıtmaz. Gözünüz beyninizle size oyun oynar. Yanıltır. Cam saydamdır değil mi? Arkasındaki her şeyi olduğu gibi mi yansıtır? Asla... Benim evimin tamamı cam. Size göre kırılgan bana gör ise bir kale. Evde olan her şeyi görebileceğinizi mi sanıyorsunuz? ASLA... Nasıl göstermek istiyorsam öyle görürsünüz. Ve bunun için de hiç bir özel güce ihtiyaç yoktur. Sadece biraz teknoloji..
    Az önce size bahsettiğim 1 metrekarenin 1 milyonda birinden çok daha küçük chipler yarattım. Bunlar benim ve ailemin vücudunda gezmekte. Kanda gezinen, vücut düzenleyici olan bu chip verileri değiştirerek yansıtmakta. İstendiğinde izlenemez ve dinlenemezsin. Hatta hiçbir kamera seni göremez. Vücudun bir verici olmaktan çok, ayna konumuna düşerek arkasındaki görüntüyü kameraya yansıtır. Aslında varsın ama aslında yoksun da. Gelelim evin cam olmasına. Evdeki camlar sabit değil. Yani istendiğinde hareket halinde olan bir camı dışarıdan kim görebilir? Hiç kimse. Hareket halinde bulunan bu camlar kırılma açıları oluşturup evin içinde özel alanlar meydana getirmekte. Tıpkı bir su dolu bardakta duran kaşık misaliyiz. Sonradan yaptığım bu eklemeler Denizin dünyaya gelmesinden öncesine dayanır. Mimari tasarımı değiştirme sürecim ev halkının evden gitmesiyle başlar. Nurun doğum için 3 aylığına kız kardeşinin yanına gitmesi, evin bana kalması anlamına geldi. Ve bu avantajı fırsata dönüştürmüş oldum.
    Bir kızım var ismi Su. Yoğun uğraşılar, doktora gitmeler gelmeler, her gece yaşadığımız Nur’un ağlama krizleri sonucu dünyaya merhaba dedi. Evet eşim Nur çok hassas ve sevecen biri. Bu dünyada onu sevmeyecek biri yok. Ne kadar kurgulanmış bir evlilik yapmış bile olsam. Sadece onun yanında tüm yelkenlerim suya düşüyor. Benim limanım, sevdiğim. Kimsenin bilmediği bir sırrı sizinle paylaşacağım. Su' dan sonra Nur bir kez daha hamile kaldı. Uzun bir dönem bu durumu kimseye sezdirmedik. Kolay olduğunu söylemiyor. Son 3 ayında aynı dönemlerde Nur'un kız kardeşi de hamileydi. Zor ve sıkıntılı bir hamilelik dönemi geçirdiği için ablası Nur onun yanına şehir dışına gitti. Hatta doğumları aynı zamana denk geldi. Gelmeseydi başka bir planım daha vardı. Ama buna lüzum kalmadı. Buraya kadar her şey çok güzel. İki kardeş ikisi de hamile. Ama hayat çok az pembe renk barındırır. Kız kardeşinin kalbinde delik varmış. Ve bunu hepimizden saklamış. Bir tek eşi biliyormuş. Zaten bebeği de istememiş. Doğum esnasında Nur bebeğimizi dünyaya getirirken kız kardeşi de yaşamını yitirdi. Hem bebeği hem de kendisi hayatını kaybetti. Kayıtlara sızmak, evrakları değiştirmek hayata merhaba diyen kızımızı baldızımın çocuğu olarak kayıtlara girmek birkaç dakikamı aldı. Aslında bizim olan Deniz. Öz anne ve babasının kollarında güvendeyken, sizin gözünüzde öksüz ve öz babası tarafından istenmeyen bir çocuk olarak görüldü.
    Su ile Deniz arasında 1,5 yaş var. Ve her ikisi de üstün ırk. Su, çevresinde bulunan tüm varlıkları istediği şekil ve büyüklükteki canlılara çevirme ve emri altına alma yeteneğine sahip. Dikkat edin. Elinizdeki bir bardak birden sizi öldürebilir. Bir gül devasa bir deve dönüşüp sizi ezebilir. Deniz ise ruhlar alemine hükmediyor. Ölmüş olan tüm canlıların ruhlarına hakim. Gel de şimdi bu kızlara bir laf et. Azıcık sinirlendir.
    Hayatım pahasına koruyacağım bir aileye sahibim. Tüm çabam ve bu kadar teknolojinin içine dalmış olmamda bu yüzden. Düşmanımı kendi silahı ile vurmak. Teknolojiyi teknoloji ile alt etmek. Tüm ipler benim elimde olduğu sürece yaşamaya devam edeceğiz.
    ………………
    Bir sonbahar akşamıydı. Rüzgar bütün hiddetiyle ağaçları hırpalamaya devam ediyordu. Top şeklini almış çalılar oradan oraya savruluyorlardı. Rüzgarın çıkardığı o huzur veren sese orman da eşlik ediyordu. Ama her zamankinden farklı bir şeyler vardı. Baykuşların, sincapların, yarasaların o garip haykırışlarından farklı bir ses. Daha önce böyle bir ses duymadığımdan elimdeki kitabı yere bırakıp pencerenin önünde seslere kulak verdim. Ses bir değil birkaç yerden geliyordu. Hepsi de aynı tonda ve ritmi bozmadan sesleniyordu bana. Bunlar beni çağıran telepatik sesler beynimin içinde. Bunlar beraber yola çıktığımız 19 arkadaşım ailemin sesleriydi evet onlardı..

    Sesler gittikçe netleşmeye başlıyordu zihnimin içinde .. artık hazırlanıp dönmem gerektiğini söylüyorlardı. Verilen görevleri tamamlayıp dönme vakti geldiğini...

    Ama dışarıda karanlık beni içine çekiyordu hiçliğe karanlığa ve ay ışığına.. gece sevdiğim sırlar ile dolu olmuştur daima bana ben olmayı gösteren. Arayıp Kendimi bulduğum. Yaşadığım hiçliğin içinde bir ses olup hiçliğe şekil vermeye çalışmak gibi sessizliği bozup geceye ses veren ses gibi. Kendimi geceye karanlığa bıraktım gecede kendimi ararken çalıların arasında bir ses duydum? Sese doğru ilerledikçe beyazlar içinde hiç görmediğim bir kadın çıktı oldukça ürkmüş ve titriyordu.

    Aklımdaki sesler daha yoğunlaşmaya başladı hayallerim vardı korkularım ve yalnızlığım.. korkularımı bırakıp karanlıktan çıkan kadına baktım aklımda milyonlarca soru hepsinin karşısında çaresiz yardıma muhtaç bir kadın. Ürktüm titredim sustum aklım beni yanıltıyor mu yine diye düşündüm ne yapacağımı nasıl davranacağımı bilmeden ardıma dönüp karanlığa yürümeye başladım hiçliğe!
    İçim rahatsızdı.. korku ve şüphe ile dolu bir şekilde ilerliyordum karanlığa geceye..

    Ardımda bıraktığım gerçek miydi hayal miydi diye düşünmeye başladım sorular bitmiyordu .. ardıma tekrar döndüm kadına doğru ilerledikçe daha büyük sorular ve şüpheler ve anlaşılmaz bir sevinç ile kalacak yerin var mı diye sordum.. hayır dedi.. beni takip et dedim bembeyaz kadına..

    Eve vardık kadına temiz kıyafetler sıcak bir yemek ve dinleneceği bir yer vermiştim konuşmadık tek kelime etmeden sabah olmuştu ikimizde uyumamış sadece boşluğa bakıp ne olacağı konusunda tek kelime etmeden binlerce şey konuşmuş gibiydik.

    Artık dönme vakti gelmişti zorlu geçen 13 yılın ardından 19 arkadaşıma aileme kavuşma zamanı. Heyecanlıyım.. artık bir çatı altında olacaktık ve bir aile olacaktık bunun için hazırladığımız her ayrıntısını hepimizin belirlediği 19 villa
    Her birinin detayını özelliğini kendimizin belirlediği villalar yuvamız olacaktı..
    Artık ayrılık olmayacak yuva aile olacağımız vaktin geldiği zaman gelmişti
    Sonunda bir aile bir yuva ve bir olmanın mutluluğu 19 kişilik ailem olacaktı ve yanımda tanımadığım bir kadın? Beni artık dönüş vakti diye hiçliğin arasından alan bembeyaz kadın..

    Evimi hayal ettim 19 villanın en uzağında en ücra köşesinde tek ve hiç birşeye yakın olmayan sadece huzuru sessizliği yaşayacağım evim.
    Her detayında hepimizin seçtiği güzellikler vardı çiçekler hayvanlar teknolojik gereçler benim eklediğim güvenlik detayları sığınaklar depolar ve hepsini yer altından bağlayan tüneller.. olası tehlikelere karşı ailemizi bir araya getirip toplanacağımız yollar ve bir arada olup zorluklarda hep beraber karar alabileceğiniz gibi bir üs.. hepsi yer altında..

    Gecen 13 yıl boyunca ben çeşitli yerlerde çeşitli görevlerde insanları eğitip onları kendilerini ve bu ulusu korumalarını öğretmiştim. Kimi zamanlar zor durumda olanlara koşup yardım edip yaralarını sarmış, kimi zaman kimsenin gidemediği yerlere gidip insanlar ile birlikte olmuştum. Birlik beraberlik kardeşlikten bahsedip insanları bir araya toplamıştım. Tabii ki maksadım hem yardım hem de kendinin bile farkında olmayan üstün yetenekli insanları bulmaktı..

    Yola çıkma zamanı dedim bembeyaz kadına..
    - Kadın gülümseyerek bana ailen ve sevdiklerinin yanına mı dedi şaşırdım.. ürktüm.. nerden biliyorsun bunu diye sordum.
    -Dün gece konuşmasak dahi aklından geçenlerin hepsini gördüm dedi.
    -Şaşırmadım çünkü 19 kişi idik ve 19 umuz da üstün yetenek ve güçlere sahip idik ve hepimiz telepati ve zihin okuma konusunda eğitim almıştık. kadına şaşkınlık ile ne diyeceğimi bilmeden
    - sen peki diye sordum sen neden gece karanlığında ormanda bekliyordun diye ilk kez sordum?
    - Mimar yolladı beni dedi.. Seni bana anlattı..7nci adam seni bize getirecek ve seni koruyacak dedi..
    -Neden ne için kimden koruyup seni aileme götürmem gerek diye sordum .. seni neden bana yolladılar? Dedim..
    -Sen savaşçısın.. ben de.. dedi..
    Sanki içimi okuyor sanki ben di bembeyaz kadın.. Gözlerimi kapadım.. ve açtığımda çığlık çığlığa soğuk ve sert esen kuzey rüzgarıyla 19 a.. aileme.. gelmiştik bile.. bir anda..
    …………………
    Görev adım 8 Numara, bilinen mesleğim Jeofizik profesörü, sayılarla kafayı bozmuş Matematik mühendisi eşim ve yedi yaşında Yağmur adındaki kızımla 19 muhteşem villanın bulunduğu ormanda 8 Numaralı villada yaşıyoruz. Geliri çok iyi olan bir aile için bile çok lüks olan bu villada nasıl mı yaşıyoruz? Sayılarla kafayı bozmuş eşimin hayatında ilk defa oynadığı şans oyunuyla. Peki gerçekten eşim şanslı mıydı? Tahmin edersiniz ki en büyük şansı (ya da şansızlığı) benim eşim olması...
    ...
    Ilık ve yağmurlu bir gece daha.. Camdan bir kale olan evimdeki kaçıncı gecem bilemiyorum. Zaman kavramı, biz 19 kişi için net ve anlamı olan bir şey değil. Bizler zamanda istediğimiz gibi hareket edebiliyoruz. Herkese hükmettiğimiz gibi, bize de hükmedebilenler var (belki de yok). Hayatlarımız, ailelerimiz, arkadaşlarımız, aslında bunların hiç biri gerçek değil. Gerçek olan tek şey, üstün yeteneklere sahip olan çocuklarımız. Tabi onlarında ne kadar gerçek olduğu muallak.
    Peki ben kimim?
    Evimin camdan olduğunu söylemiştim ya, evet camdan ama içi su dolu küplerden oluşan camdan. Çünkü ben sadece suyu bilenim, sadece çiçekleri bilen, hayvanları bilen adamlar gibi bende sadece suyu biliyorum. Ekipteki 18 kişiden biraz farklıyım. Onlara göre bu farklılık, zayıf kalmama sebep, ama bana göre bu bir üstünlük. Onların bu düşünmedikleri düşüncelerini nereden mi biliyorum? Suyu bilmemden. İnsan beyninin yüzde sekseni sudan oluşur ve insan vücudunun da yüzde yetmişi sudur. Hal böyle olunca, insanların ve en önemlisi ekip arkadaşlarımın beynini ve vücudunu okuyabilmem kolaylaşıyor. Zaten var olan üstün yeteneklerim, hiç bilinmeyen teknolojilerle donatıldığından bu yana daha üstün hale geldi. Arkadaşlarım için de aynı şey geçerli tabi. Fakat onlardan farklı olan yönümle, onların erişemediği en derin duyguya ulaşabiliyorum. Farkımın ne olduğunu merak ettiniz değil mi? Duygusal zekamın oldukça gelişmiş olması. Arkadaşlarımla aramdaki en büyük fark bu. Biliyorsunuz ki kadınların duygusal zekaları erkeklere göre daha gelişmiş. Biz 19 erkeğin üstün yetenekleri olsa da içimizde bir kadının olmaması duygu eksikliğine sebep oluyor.(Her ne kadar duygulara ihtiyacımız olmasada) Basit bir ayrıntı olarak görünse de, öyle değil. Çünkü, bizler her ne kadar eşlerimizin her zerresine hükmedebiliyor olsak da kadın gibi hissedebilmemiz de gerekli. Bu duygu yoğunluğu da sadece bana verildi. Arkadaşlarım duyguların beni zayıflattığını düşünüyor olsada onların bu düşüncelerini bu duyguyla daha iyi algılıyorum. Tabi olumsuz bir yönü de var. Kızımla kurduğum bağ... Arkadaşlarıma kıyasla babalık güdümün çok erken gelişmesi bu bağı güçlendiriyor. Neyse ki bu bağ sayesinde kızım diğer çocuklara göre daha hızlı gelişiyor. Ve itiraf etmekten çekindiğin bir şey var. Olmaması gereken bir şey. Bir istek, belkide bir hayal. Oda, görevim bittiğinde, dönebilirsem eğer, gerçek hayatıma döndüğümde, (ki gerçek bir hayatımın olduğundan emin değilim) nasıl bir yaşam sürdüreceğimi kestiremesem de istediğim tek şey ailemle olmak. Belkide bu sadece benim istediğim bir şey değildir.(Ki değil)Oyunun baş rolü olan eşlerimiz, çok üstün yeteneklere sahip çocuklarımız bu gerçek olmayan hayattan bize kalmasını istediğimiz yegane varlıklar.
    Suyun tek zerresinin ulaştığı her şeye ulaşabilen, hükmedebilen ben, görevimiz bittiğinde, bize ne olacağımızı ne kadar uğraşsam da kestiremiyorum. 19 villa, 19 aile, 19 gerçek olmayan hayat ve 19 görev, işte biz 19 kişinin özeti...
    ...
    Kızıma gelince; Yağmur, güçlerini altı yaşında kontrol etmeye başladı. Kontrolü bu kadar çabuk alması benim işimi kolaylaştırıyor. Gök cisimlerini kontrol etmekte uzman. Dünyaya 17 bin ışık yılı uzaklıkta bulunan ve Jüpiterin 1,5 katı kütleye sahip, sadece kendisinin var olduğunu bildiği gezegeni bile kontrol edebiliyor. Evrende olan en küçük gök hareketini, her durumda hissetmesi, örgütün gizliliği ve güvenliği için önemli yere sahip. Aile içinde ve diğer villa sakinleri arasında ki duruşuyla, çok sıradan bir çocuk portresi çizmesine karşın, ekip arkadaşlarımla telepati yöntemiyle çok iyi haberleşebiliyor. Bizim dünyamızda şaşırmak duygusu var olmuş olsaydı yedi yaşındaki bu çocuğun bu kadar çabuk ilerlemesi oldukça şaşırtıcı olurdu. Peki sizce Yağmur'un diğer çocuklardan bir adım önce gelişmesinin sebebi ne olabilir? Tabi ki, benim duygu yoğunluğum. Hepimiz farklı alanlarda, aynı teknolojik eğitimlerden ve yöntemlerden geçmiş olsakda kadın gibi hissedebilmek kesinlikle bir ayrıcalık. Mesela anne çocuk bağını daha iyi hissedebiliyorum. Ve ekipten birinin herkesi kandırdığının (ya da kandırdığını sandığının) farkındayım. Bunu neden mi kimseye söylemiyorum. Çünkü her şeyin bir zamanı var. Ve hiç bir hata bedelsiz değildir. Zamanı geldiğinde farkında olarak ya da olmayarak yaptığımız bütün hataların bedelini ödeyeceğiz zaten. Bizler bir ekibiz. Hiç kimseye güvenmeyiz. Kendi kendimize bile. Çünkü kimse güvenilir değil. Ama yine en çok bir birimize güveniriz. Bizler sadece örgüte güveniriz.
    Şaşırdınız mı?
    Düşünüyorsunuz şimdi, nasıl olurda biri kendine değilde, bir ekibe güvenebilir diye. Şaşırmayın, çünkü biz çok özel bir ekibiz. Her şeyi bilen, ama hiç bir şeyi bilmeyen 19 kişilik bir ekip. Evet herş eyi biliyoruz, ne yaptığınızı, ne hissettiğinizi, ne düşündüğünüzü. Ve bunların hepsini sizden önce biliyoruz. İnsanların hayatını onlar yaşamadan önce bilmek çok çekici geliyor sizlere değil mi? İnanın bizim bildiklerimizi bilseniz, bu hiçte çekici gelmezdi size. Şunu da unutmayın tabi, siz sadece bizim istediklerimizi bilir, görür ve duyarsınız. Her birimizin tek bir alandan sorunlu olması da bundan. Şimdi düşünüp duruyorsunuz, bunlar gerçek mi, değil mi, varlar mi yoklar mı, kim bunlar? diye. Fazla düşünmeyin. Söyledim size. Siz sadece bizim izin verdiğimiz kadarını bilebilirsiniz. Unutmayın, hisleriniz dahi bizim elimizde.
    Kim olduğumuzu bilmek istiyorsunuz.
    Şunu bilin ki, ne kadar az şey bilirseniz sizin için o kadar iyi...

    Kim olduğumu söylemiş miydım size?
    Görev adım 8 Numara, bilinen adım Erdem Aksu, Jeofizik profösörüyüm, Eşim Zerya ve kızım Yağmur'la şehrin kalabalık ve kirli olan her şeyinden uzakta sakin ve doğayla iç içe sadece 19 ailenin yaşadığı bu ormanda inzivaya çekildik. Görünürde her şey doğal, sakin. Biz mutlu bir aileyiz. Eşimle tanıştığımız günden bu yana bir birimize tek bir yalan söylemedik. Size şaşırtıcı gelebilir ama evet bende ona hiç yalan söylemedim. Eşimle olan ilişkimizdeki tek yalan benim gerçek olduğum. Ben gerçek olmadığıma göre, söylediğim hiç bir şeyde yalan değil.
    Gerçek demişken, sahi, gerçek nedir?
    Bizim, yani 19 kişinin hayatındaki tek gerçek örgüt. Örgütün gizliliği, güvenliği ve çıkarları. Bizim tek ailemiz de yine örgüt... Şimdi merak ettiğiniz tek şey bu örgütün kimlerden oluştuğu ve ne yaptığı değil mi? Bunu bir gün öğrenebilirseniz eğer sizde bizden biri olmuşsunuz demektir.
    Biz kim miyiz?
    Biz gerçek olamayacak kadar üstün kişileriz...
    Aramızda olmayı çok istiyorsunuz değil mi?
    Bilmeniz gereken bir şey var.
    Olmayı en çok istediğiniz yer olmamanız gereken yerdir!!!
    Bunu unutmayın ve kararınızı ona göre verin. Çünkü, hepinizin her zerresinde biz varız. Düşüncelerinizi daha siz düşünmeden biliyor ve görüyoruz. Bunları size neden anlattığımı düşünüyorsunuz. Anlattığım her şeyin bir sırrı var ve sizin bu sırları bulmaya çalışmanızı istiyorum. Son bir şey daha! Şu bilinmeyen gezen vardı ya, belki de onun üzerinde yoğunlaşmanız gerekiyordur.
    …………………
    Bir amaca hizmet etmek bizim genlerimize kodlandı. Biz hizmet etmek için yaratıldık. Hepimizle oynadılar. Hepimizi değiştirdiler. İsteseler bizi birer süs köpeği yapabilirlerdi ancak devlete hizmet etmemizi istediler. Yüce bir gaye. Ancak... Bizim ve ailelerimizin hayatları.. bunlar ne anlam ifade ediyor? Peşinde hayatların tehlikeye atıldığı yüce vasıflı görevlerin yanında bizim hayatlarımızın değeri ne kadardı?

    Evet! O benim. Sorgulayan, şüpheci ve kırılgan olan. 19'un 9'u. Yanımda 1'i olmayınca tek başına 9. Yalnızken ne kadarda boynu bükük ve içe dönük görünüyorum aldığım numaradan belli oluyor bu.

    Bana verilen yetenek, insanların duyuları ile oynayabilme özgürlüğü. İstediğim kişinin hislerini anında değiştirebilir ve yerine istediğim hissi yerleştirebilirim.

    Açlığınızı size unutturabilir ve vücudunuz açlıktan ölürken beyninize doygunluk hissi verebilirim. Veya düne kadar çok sevdiğiniz bir dostunuzu yarın sizin gözünüzde yok edebilirim. Buna yetenek diyorlar.. ben diyemiyorum ancak. İnsan kandırmak beni pek memnun etmiyor.

    Eşim Aslı bir doktor. Çoğu şeyden habersiz ve beni delicesine seviyor. Ondaki bu sevgiyi yüreğine ben mi yerleştirdim, emin değilim. Beni gerçekten seviyor mu bilemiyorum. Yeteneklerimi onun üzerinde kullanıp kullanmadığımı kim söyleyebilir? İnsanın karısının sevgisinden şüphe etmesinden daha huzursuzluk verici ne olabilir ki? Eşim ile diğer numaralı ekip arkadaşlarımın eşleri arasında güzel bir dostluk var. Hemen hemen hepsi ile bir araya gelip sohbetler edebiliyor Aslı. Benden daha uyumlu olmasını çoğu zaman kıskanmıyor değilim.

    Kızım Ebru ise babasının aksine yeteneğinden gayet memnun ve onu idare etmeyi çok iyi bir şekilde öğrendi. İstediği an uzay-zamanı bükerek zaman çizgisinde sıçramalar yapabiliyor. Henüz bu teleportasyon yeteneğini geliştirmiş değil tabi ki. Biliyorum ki ilerleyen yaşlarda yanına istediği kişiyi de alarak ışınlanabilecek. Bunun için çok çalışmalı.

    Eve henüz alışabilmiş değiliz. Gerçi Aslı hemen benimsedi ancak ben çok yabancılık çekiyorum ve sanırım bu biraz daha sürecek. Bahçemizde kızımın ilgilendiği bir köpeğimiz var. Bizim villamıza bir köpek tahsis edilmesi bana çok manidar geldi başlarda. Yine bunun altında da bir bit yeniği aramadım değil. Benim sorgulayıcı yanıma atıfta bulunarak sanırım köpeklerin sadık olması hatırlatılmak istendi. Galiba benimle alay ediyorlar. Bunu uzun ve müsait bir zamanda oturup düşünmem gerek, biliyorum. Sadakat verilen her emre uymak mı yoksa faydasına inandığın şeyleri yapmaya çalışmak mı? Düşünmem gerek...

    Bahçemizdeki çiçekler ise evin diğer malzemelerine nazaran o kadar rastgele seçilmiş halde ki şaşırırsınız. Bütün halde bahçeye baktığınızda hiç bir görsel zevk verecek çiçek bulamazsınız. Ancak her bir çiçeği ayrı ayrı incelemek isterseniz o ayrı. Bunda da bir şeyler gizli olabilir mi?

    Sanırım devlet bizi 24 saat boyunca izlemekte. E zaten biz onlar için çalışmıyor muyuz? Neden bizi takip ediyorlar ki? Karımla vakit geçirirken sürekli tetikte olmak zorundayım. Bu beni biraz kıskanç biraz da asabi yapıyor. Bu şüphelerle yaşamak.. Aman tanrım!

    Devlete hizmet halka hizmettir! Bizlere öğretilen ilk kurallardan. Peki o zaman neden halktan uzakta yaşamak zorundayız. Onlarla iç içe olmadan onları tanımadan onlara nasıl hizmet edebiliriz ki? Sorular...

    Bizi yarattılar ve bir amaca mahkum ettiler. Bu belki de nesillerce devam edecek. Çocuklarımız birer robot. Bizden onları robotlaştırmamızı istiyorlar. Bunu kızımın gözlerine bakarak nasıl yapabilirim. Bunu benden nasıl beklerler..

    Şu günlerde bazı geceler uykusuz kalıyorum. Sebepsizce karmaşık rüyalar görüyorum. Yurt dışı merkezli bir örgüt tarafından İstanbul'da hayata geçirilmesi planlanan bombalı bir eylemi neredeyse son anda engellediğimizi anımsıyorum. İlk görevlerimizden biriydi. Takım çalışmasına yatkın olmadığımız hal ve hareketlerimizden belliydi.

    19 kişi, 19 farklı karar mekanizması gibi çalışıyorduk. Birbirimizin yeteneklerini kıskandığımız bile oluyordu ilk zamanlar. Ancak bunları aştık zamanla. Aynı amaca hizmet eden 19 kişilik bir takımız artık. Peki o halde ben neden günlerdir bu rüyaları görüyorum. Bir sebebi olmalı!

    Yurt dışı hizmetlere henüz gönderilmedim. Yeteneğimin ülke içindeki halk kamuoyu üzerinde çok daha faydalı olduğu düşünülüyor. Korku ve panik halindeki kitleleri anında sakinleştirebilme gücüm devletin en sevdiği yanım. Panik hali ile eleştirel düşünen kitleler bile artık sessizleşiyor. Bunun sebebi ben miyim, yoksa toplumsal baskı mı? Hangisi olursa olsun, devletimiz artık çok güçlü. Hele ki insan yönetimi konusunda.

    Dünya büyük bir savaşın ortasında. Belki omuz omuza çarpışmalar görmüyor halklarımız ancak soğuk bir savaş sürmekte. Bizler gibi genetiğiyle oynanmış insanlar yaratmak fikri tabi ki sadece bizim devletimizin fikri değil. Olamaz da. Nazi Almanyasında bile benzer amaçlarla onlarca deney yapıldığını unutmayın. Başarısız olduklarını iddia edebilir misiniz? Hele ki günümüzde. Aynı amaçla çalışmalar yapılmadığını kim söyleyebilir. Devam eden bu psikolojik ve informatik çarpışmada ülkemi ve halkımı korumak için bu 18 adamla birlikte verilen her görevi yerine getireceğimize yemin ettik. Bu yolda öleceğimizi bildiğimiz halde.
    ………………………
    Bir anda, kanıma pompalanan adrenalinin gücüyle gözlerimi açtım. Kalbim hızla çarpıyordu. Gözlerimi tekrar kapattım ve derin nefesler alarak nabzımı 120 seviyelerinden 90lara indirdim. Hızla akan kanımın damarlarımda yaptığı basıncın sesi kulaklarımdan silindikçe, beynimin içinden gelen ve sürekli tekrarlayan sesi daha net duyar oldum;
    “Saat 9’da olağanüstü toplantı”…

    Yatakta, yanımda uyuyan kadını uyandırmadan doğruldum ve başucumdaki çalar saate baktım. 5.59du, bir dakika sonra çalacak olan alarmı kapatıp çıktım yataktan. Eşim öce yatakta kıpırdanmaya başladı, ve ardından da gülümseyerek gözlerini açtı.
    “Günaydın hayatım, erkencisin?” Soru anlamı taşımayan kelimelerin soru sorarcasına kullanılmasından nefret ederdim. Her kelimenin, her aletin, ve her insanın bir görevi vardır ve bunun dışına çıkmamalıdır. Yüzüme sıcak, ve sıcak olduğu kadar da sahte bir gülümseme yerleştirerek yatağın kenarına oturdum ve kadının saçlarını okşamaya başladım.
    “Dün akşam bahsetmiştim ya, sabah erken yatırımcılarla bir toplantımız var, öncesinde hazırlık yapmak istiyordum.” Kadın hatırlamak ister gibi hafifçe gözlerini kıstı ve alnındaki çizgiler biraz daha belirginleşti.
    “Hatırlamıyorum.” Hatırlamıyor mu? Yatağın, kadının yattığı tarafındaki komodine kaydı gözlerim. Üzerindeki vazo içerisinde bahçeden kopartıp getirdiğim gül vardı. Ancak kurumuştu. Tam da zamanı!
    Ben kadına söyleyecek cümle, onu ikna edecek bir açıklama düşünürken yatak odasının kapısı çaldı.
    “Gel!”
    Yavaş yavaş açılan kapının ardından oğlum Doğan’ın ışıl ışıl yüzü belirdi.
    “Günaydın anne, baba, sesinizi duyunca uyandığınızı anladım ve size bir sürpriz yapmak istedim.” Arkasında sakladığı kıpkırmızı gülü ortaya çıkartıp, şaşkınlıktan gözleri dolan kadına uzattı. Kadın mutlulukla gülü aldı ve uzun uzun gülü kokladı.
    “Teşekkür ederim, yine tam zamanında geldin”
    “Görevim. Ancak bir dahaki sefere çiçeğin tazeliğine dikkat edersen iyi olur”
    “Neden erken kalktın?”
    “Seninle aynı sebepten, toplantıya bu sefer biz de davetliyiz” Oğlumla sürdürdüğüm sessiz sohbet, kadının sesiyle bölündü;
    “Teşekkür ederim bir tanem, ben hemen kahvaltıyı hazırlıyorum o halde, babanın bu sabah işe erken gitmesi gerekiyormuş, dün akşamdan beri bundan bahsediyor. Bu durumda seni okula ben bırakırım.”
    “Gerek yok anne ben babamla gideceğim”
    “Tamam canım, nasıl istersen” kadın üzerine sabahlığını geçirerek alt kata mutfağa indi.
    Ben kimim? 19 askerin biri. Ne adımın ne numaramın ne de başka bir şeyin önemi var ama ben 1 im. İlk denek, ilk asker... Aynı zamanda da kimyagerim. Biyokimya ve genetik mühendisleri ile beraber çalışıyorum. Az evvel kadına koklattığımız çiçeğin kokusundaki kimyasal bana ait mesela. Bitkinin salgıladığı AG24D6 kodlu enzim oksijenle buluştuğu anda güzel bir koku veriyor, ve enzime karşı herhangi bir antidot almamış kişinin koşulsuz şartsız itaat etmesini sağlıyor ve beyinlerindeki sorgulama mekanizmasını çürütüyor, böylece onlara sunduğumuz yapay gerçeklere tamamen inanıyorlar. Ben bu gibi pek çok kimyasal yaptım ve yapıyorum, diğer askerler ise bu kimyasalı organik ya da inorganik malzemelerde birleştiriyorlar. Gülün DNA’sına, bu enzimi salgılatmak gibi. Bizimle yaşayan 19 kadının onca dönen şüpheli şeye rağmen hala bu kadar sakin kalmaları, bu çiçekler sayesinde. Çiçeklerin başka rolü yok mu? Elbette var, bu sadece tek bir görevi…
    Yanımdaki kadın, tamamen önemsiz… Bu hikayede Doğan’ı 9 ay rahminde taşımaktan başka bir görevi yoktu. Görevini de bundan 8 yıl evvel tamamladığına göre artık elimine edileceği günü bekliyor. Ve bu da çok uzak bir tarih değil. Her ne kadar kendisine karşı hiçbir duygu taşımasam da, çünkü en başından beri plan onların zamanı geldiğinde yok edilmesi üzerineydi ve bizler de çocukluğumuzdan beri bu gerçeğe şartlandırılarak büyüdük, yine de masum bir kadının öldürülecek olması beni biraz üzüyor. Keşke bugünün yapay rahim teknolojisi o zamanlar da var olsaydı da, hiçbir kadını bu işe bulaştırmasaydık.
    Ve ne yazık ki, duygusal bağ kurmama konusunda herkes benim kadar başarılı olamadı. Eliminasyon günü geldiğinde eş dedikleri kadınları korumak adına bizi karşılarına alabilecek kadar ileri gidebilecek olanlar var aramızda. Gerçi o gün geldiğinde bunu yapabilecek kadar ileri gidebilirler mi bilinmez ama buna gerek bile kalmayacak. Çünkü Yüce Üstat geçen ay bana planını açıkladı. Özel bir kimyasal hazırlayacaktım, vücuttaki iyon dengesini kısa süreliğine bozacak bir kimyasal. Bu da, vücuttaki kasların çalışmasını engelleyecektir, kalp kası dahil… Bir süre sonra kalp çalışmayı durduracak ve ölüm gerçekleşecek. Birkaç dakika sonra ise kimyasalın etkisi geçecek ve yeniden iyonlaşma başlayacak. Ancak kalp bir daha çalışmayacak. Sonrasında mühendisler bu kimyasalı, her kadın ve Deniz için özel seçilmiş takılara enjekte ettiler. Elbette ki onlar bu kimyasalı AG24D6’nın yeni bir versiyonu olarak biliyorlar. Ve sadece üç gün sonra, bu özenle paketlenmiş takılar 19 asker aracılığı ile hedeflerine ulaştırılacak.
    Peki bu durumda, kadınlarla duygusal bağ kurmuş olanlar aldatılmış hissetmeyecekler mi ya da örgüte düşmanlık beslemeyecekler mi diye sorduğunuzu duyar gibiyim.
    Merak etmeyin, bunun için de karanfiller hazır, 19umuz da hediyeleri verdikten sonra acil toplantıya çağrılacak ve karanfillerle süslü bu toplantı odasında Yüce Üstadın söylediklerini sorgulamadan kabullenecekler.
    Aslında bu kadar detaylı bir işleme gerek yoktu. Neticede örgüt, tüm siteyi ateşe verebilir ve bir yangında herkesin öldüğünü de bildirebilirdi ancak gereksiz yere medyanın ilgisini çekmeye gerek yok. Kadınların aileleri ve dostları gül kokulu bahçelerde, sevdiklerinin kalbinin bir gece ansızın durduğunu öğrenecekler ve bir daha sorgulamayacaklar.
    Gelelim oğluma, Doğan… Onun yeteneği ise hızı. Sabah kadının “Hatırlamıyorum” sözüyle sıkıntı yaşadığımı duydu, ve ben daha cevap bile veremeden yatağından kalkıp giyindi, odasını topladı, bahçeye çıktı, gülü aldı ve bildiğiniz üzere kapımızı çaldı. Muhtemelen Flash ve Superman yarış yapacak olsalar, oğlum ikisini de geçerdi. Bu hızın ona en büyük katkısı ise zaman oldu. Henüz 8 yaşında olmasına rağmen 80 yaşındaki bir insanın deneyimi ve bilgisine sahip, okumadığı kitap, gazete, makale kalmadı. Normal bir insanın yıllarca emek verip ge geliştirebildiği yetenekler onun sadece birkaç dakikasını alıyor. Ve o da bu görevinin bilincinde ve kadının elimine edilmesi gerektiğinin bilincinde.

    Kahvaltıdan sonra okul üniformasını giymiş olan oğlumla arabaya bindik, siteden çıkar çıkmaz yaklaşık 100 metre ilerdeki büyük iş merkezine girdik, arabayı otoparka bıraktıktan sonra beraber en üst kattaki toplantı salonuna çıktık. Aslında bu binaya evlerimizin altındaki tünellerden de geçiş var ancak kadınlar bizi yolcu etmek konusunda ısrarcı olduğu zamanlarda evin dışından gelmek daha kolay oluyor.
    Toplantı odasına girdiğimizde sandalyelerin neredeyse tamamen dolu olduğunu gördüm. Girişte bulunan VR gözlüklerinden birini kendime aldım diğerini Doğan’a uzatacakken onun çoktan gözlüğünü takmış olduğunu farkettim. Beraber ön sıralara geçtik ve oturduk. Her zaman olduğu gibi gözlüklerin aktifleşip Yüce Üstat’ı görmeyı beklerken sesini duyduk.
    “Evlatlarım, gözlüklerinizi çıkartın! Bugün özel bir gün ve sizinle özel olarak konuşmaya geldim”
    Şaşkınlık dolu mırıltıların yerini bıraktığı uğultuyla gözlüğümüzü çıkarıp sahneye baktığımızda salonu yeniden derin bir sessizlik kapladı. Yüce Üstat bembeyaz takım elbisesi ile sahnede bizlere bakıyordu, yakasında taşıdığı kırmızı karanfil, birazdan konuşulacakların ciddiyetinin sinyallerini taşıyordu. Yanında ise yine beyazlar içinde oldukça solgun, genç bir kadın vardı. Masmavi gözlerini salonda gezdiriyor, sanki birini arıyordu. Tüm beyazlığı ve solgunluğu ile tezat oluşturan simsiyah saçları ise beline kadar uzanıyordu. Çıkık elmacık kemikleri ve sivri, kalkık çenesi bana çok tanıdık bir simayı anımsattı ama bir türlü çıkaramadım.
    “Evlatlarım, bugüne kadar pek çok olayda suça karşı mücadele ettiniz, halkın yanında savaştınız. Gerek iç gerekse dış düşmanlara karşı birliğimizi savundunuz. Ancak bunların hepsi birer eğitimdi ve sizi bugüne hazırlamak içindi. Bugün yanımda, sizinle konuşmak için çok uzaklardan gelmiş çok özel bir konuğum var. Sözü kendisine bırakıyorum.”
    Ve ardından konuşmaya başladı…
    -------------------------------
    Beyazlar içerisindeki kadın sitenin doğu yakasındaki kayalıklara yürüdü. 19 özel çocuk toplantı sonrasıyla babalarıyla eğitime girmişti. Ancak aradığı çocuk burada kayalıkların üstüne oturmuş yanında, kendinden başka kimsenin göremediği arkadaşı ile konuşuyordu.
    Kadın çocuğun yanına geldi ve doğrudan küçük kızın yanındaki hayalete bakarak konuştu;
    “Zeynep, bize biraz izin verir misin, Deniz ile konuşacaklarım var”
    Küçük kız şaşkınlıkla kocaman olmuş masmavi gözlerini bir Zeynep’e bir de yanında beliren çok tanıdık olmasına rağmen ilk kez gördüğü kadına çevirip durdu.
    “Onu görüyor musun? Sen de mi hayaletlerle konuşabiliyorsun?” Sonradan aklına gelmişçesine ekledi “Peki ismini nerden biliyorsun”.
    Küçük kızın sivri çenesi merakla biraz daha havaya kalktı.
    “Senin bildiğin ve henüz bilmediğin her şeyi biliyorum. Ve seni uyarmaya geldim.”
    Cebinden küçük bir kutu çıkartıp kıza uzattı.
    ‘’3 gün sonra baba dediğin adam sana, senin katilin olacak bir kolye hediye edecek. Onu sakın takma, tamamen kopyası ikinci bir kolye bu kutunun içinde. Onu tak. Ve yine kutunun içinde bir hap var, nabzını hissedilemeyecek seviyeye kadar düşürecek ve seni öldü sanacaklar. Sonrasında sadece beni bekle.”
    Küçük kız inanmaz gözlerle karşısındaki kadına bakıyordu. Mavi gözleri iyice kısılmış, korku ile gölgelenmişti.
    “Sana neden güveneyim ki, bütün bunları nasıl bilebilirsin”
    “Şimdi güvenmeyeceksin zaten, 3 gün sonra Prof. Kuzey Yılmaz’ın hediye edeceği kolyeyi gördüğün zaman güveneceksin. Ve bütün bunları çok iyi biliyorum, çünkü senin geleceğin benim geçmişim. Ben sen im.”
    …………………
    Bu toplantıyı kaçıramazdım. Onları durdurmanın tek yoluydu bu. Her ne yapacaksam bir arada oldukları bir anda yapmalıydım. İş merkezinin kapısına varabildiğimde toplantı dağılmış birer birer çıkmaya başlamışlardı. Lanet olsun yetişememiştim.
    Elimdeki çantayla öylece kapıda kalakalmıştım. Onlara görünmeden ortalıktan kaybolmalıydım. Kontrol edemedikleri biri olduğumu anlarlarsa akşam yemeğini yiyemeyebilirdim.
    Ben de onlar gibi devlet için çalışıyordum. Görevim de onları hazırlandıkları büyük yolculuğu başaramadan durdurmaktı. Çünkü aşırı yüklemeler 19 'un DNA sini bozmakla kalmamış beyin fonksiyonlarını da etkilemişti. Şu anki halleri gerçekten çok uzak, yarı sanal bir durumdu. 17 bin ışık yılı ötedeki bir gezegene yolculuk hazırlığındaydılar. O yolculuk başlarsa dönüşümsüz sanal aleme geçeceklerdi.
    Onlar bunu bir uzay aracı olarak algılayacaklar ama aslında bildiğiniz bir matrix dünyasının ilk fertleri olacaklardı. Bu yüzden de onların bir an önce uyandırılmaları, villa sandıkları o tabutlardan çıkarılmaları ya da o tabutlarla birlikte gömülmeleri gerekiyordu.

    Büyük fırsat kaçmıştı. O toplantıdan biraz daha erken haberim olsaydı veya daha hızlı olabilseydim 19 efsanesi bir şekilde sona ererdi. Şimdi işi uzun yoldan daha uzun sürede halletmem gerekiyor. Doğruca villâlarına gidip tek tek ya da ikişer-üçer onlara ulaşmalıyım.

    Ben onlar gibi özel yeteneklere sahip değilim. Ama onların özel güçlerini geçici olarak kaldırabilir, aralarındaki telepatik konuşmaları dinleyebilir ve istersem kesebilir, zihnimi onlara kapatabilir ve onların tüm bildiklerini geçici belleğime kaydedebilirim. Ben ne kadar istersem o kadar bana ulaşabilir ve bulaşabilirlerdi. Tam olarak da bu yüzden onlara karşı onları kullanan devlet tarafından görevlendirilmiştim.

    Örgüt son dönemlerde yeni yapılanmasıyla 19 u kişisel ve özel amaçlarda kullanmaktan çekinmediği için uluslararası platformlarda Türkiye zor günler yaşamış ve asla vermeyeceği tavizler vermek zorunda kalmıştı. Bu nedenle de 19 sorununu çok kısa bir sürede çözmek ve yeniden masaya elini vurmak istiyordu.

    Örgüt tüm hazırlıklarını tamamlamış onları sanal aleme geçirip tüm dünyayı hatta uzayı kontrol etmek istiyordu.

    Devlet bunun önüne geçemezse çok daha ağır bedeller ödeyeceğini bildiğinden imkanları zorluyordu. Benim özel durumum doğuştan vardı. Bana ulaşmaları ise çok kolay olmadı. Ailem yıllarca beni onlardan saklamayı başarmıştı. Başaramamış olsalardı belki de efsane 19 degil 20 olacaktı kimbilir.

    Villaların olduğu ormana geldiğim de karanlık çökmek üzereydi. Çok yoğun bir telepatik iletişim vardı. Ne yapacağıma karar vermem gerekiyordu. Kısa bir eğitim süreci ve kimyasal destekle bu hale gelmiştim. Yeterli tecrübem de yoktu. Yine de tek şansları bendim.
    …………………
    Yüce Üstad’ın bizi, kızım Ilgın’la beraber toplantıya çağırmasından sonraki gündü. Güneş tenimizi yakıyordu ama biz iki-üç arkadaş ormanlık alanın ilerisinde, tepenin aşağısına doğru kurulan deniz manzaralı tenis kortunun tribünündeydik. 2 numara ile 6 numara raketsiz bir tenis maçı oynuyorlardı. İkisi de olduğu yerde durup sadece gözleriyle topu takip ediyor ve telekinezi güçleriyle topa yön veriyorlardı. Koşturmaca olmayınca maçın çok da heyecanlı olduğu söylenemezdi. Bence 19 için yeni tür sporlar icat edilmeliydi. Biz ayakta tribünün önünde duran demirlere yaslanmış, bir yandan maçı izliyor, bir yandan da aramızda konuşuyorduk. Eşlerimiz buraya geldikten sonra epey bir kaynaşmış, evlere gidip gelmeler başlamıştı. Biz ise çok daha önceden beridir tanışıyorduk. 8 numaranın eşi şimdi inanılmaz yetenekli kızıyla bizim evde, benim eşim ve kızımla birlikteydiler. Kızım Ilgın çekiçsiz bir Thor gibiydi adeta. İstediği yerde istediği zaman şimşek çaktırabiliyordu.

    Ben ise hayvanlarla ilgileniyordum. 7 numara da hayvanlarla ilgileniyordu ama o sadece klasik bir zoologtu. Gerçek yetenekleri başkaydı. Ben ise görünürdeki mesleğim veteriner olmasına rağmen hayvanları kontrol edebiliyor, onlarla iletişim kurabiliyor, onların akıllarındakini okuyabiliyor ve onları istediğim gibi yönlendirebiliyordum. İstediğim an ebabil kuşlarıyla yukarıdan taş yağdırabilir, insanların üstüne Nemrut’a yapıldığı gibi bir sinek ordusu yollayabilirdim. Bir vakitler bunları sadece Tanrı yapabiliyordu.
    Efendim?
    Ben mi kimim?.
    Ben Son Akşam Yemeği’ndeki İsa ve havarilerinin toplam kişi sayısı. Ben Valhalla’daki 12 kişilik yemeğe davetsiz olarak gelen, yakışıklı ve adil Baldr’ı öldüren İskandinav Tanrısı Loki. Ben Albert de Salvo, Charles Manson, Jeffrey Dahmer gibi ünlü katillerin isimlerinin harf sayısı. Ben bu 19 kişilik topluluğa en son dahil olan ve birçok kritik operasyonda başarı sağlamış, birçok kişinin hayatını kurtarmış olmama rağmen bu topluluk tarafından asla kabul görmeyecek olan uğursuzlar uğursuzu 13 numara.
    Benim, nasıl desem, insanlarla pek aram yoktur. Kızım Ilgın’a da çok iyi rehberlik edebildiğim söylenemez zaten. Eminim çok çalışmayla bütün doğa olaylarını kontrol edebilir hale gelecektir.

    8 numarayla 10 numara icat edilebilecek yeni oyunlar hakkında konuşuyorlardı aralarında. 10 numara eski tip sporların tamamen ortadan kaldırılması gerektiğini, artık VR(Sanal Gerçeklik) türü oyunlara yer verilmesi gerektiğini söylüyordu. 8 numara ise itiraz ediyordu. Telepati ve telekinezi yeteneklerimiz bizi zaten fiziksel bir şeyler yapmaktan alıkoyuyordu. Fiziki anlamda güçsüz kalmamak için tekrar sadece bedensel olarak oynanan oyunlara dönmemizi salık veriyordu. Hatta 19 erkek arasından iki halı saha takımı kuramadığı için hayıflanıyordu. Ben pek lafa katılmıyordum. Esasında bilgi toplamak için buradaydım. Sonuçta biz 19 adam, karıları ve çocukları bir aileydik. Dışarıdan herkese böyle göründüğüne emindim. Ama herkesin birbirinden sır sakladığı, herkesin topluluğuna bir gün ihanet edebileceği düşüncesiyle dolaştığı ve aslında kimsenin birbirine güvenmediği bir toplulukta aile kavramından ne kadar bahsedilebilirdi ki? Yeni yeteneklerimiz bize bugüne kadar hiçbir insanın sahip olamadığı şeyler vermişti. Ama aileyi ve arkadaşları yitirmiştik. Hatta belki insan olmayı da, kim bilir…

    Evet, maalesef 19 kişinin 19’u da birbirine güvenemiyordu. 10 numara hepimizi gözlüyordu. Neyse ki ben ondan, onun da bilmediği ve farkında olmadığı bir teknoloji sayesinde gizleniyordum. Deniz’in onun kızı olduğunu da biliyorum. Çiçeklerle ilgilenen ve bahçe düzenlemelerimizi yapan adam kızını korumak için her şeyi yapar. 9 numarayla bu görevin, bu 19 kişinin bir araya toplanışının, gerçekten de uzun kışın gelip gelmeyeceğini konuşuyorlar. Olası bir isyana ya da firara kalkışabilirler. Kimin neler yapacağı ya da neler yapabileceği hiç belli değil. O yüzden her şeyi gözlemlemeli ve hareketlerimi ona göre düzenlemeliyim.
    Akşam çöküyordu ve maç bitmişti. Güneş sanki uzun kış hiç gelmeyecekmişçesine hiç acele etmeden batıyor, ortama muhteşem bir kızıllık katıyordu. Bu manzarayı izlerken bu kadar çok zevk almak bile hala gerçekten insan olduğumuzu göstermez mi? DNA’mızla bu kadar çok oynanmışken, diğer insanlardan bu kadar farklıyken yine de bir parçamız alt-insandan besleniyordu hala. Maçı kazanan 2 numara 6 numarayı tebrik ettikten sonra ikisi yan yana yürüyerek sahadan çıktılar. İkisi de duş alma gibi bir ihtiyaç hissetmedi. İkisi de bir gram terlememişti çünkü.

    8 numara ile 10 numara da hemen evlerine gidip ailelerini alarak dışarıda bir yere yemeğe gitmek için sözleştiler. Beni de nezaket icabı çağırdılar ama ilgilenmedim. Dünkü toplantıdan sonra Yüce Üstad beni yanına özel olarak çağırmıştı ve bana bir görev vermişti. Onunla ilgilenmem gerekiyordu. 19 kişi arasında hiç kimsenin bilmediği bir şey biliyordum. Biz devlet adına çalışıyorduk ama devlet içindeki bir başka kurum bizi yok etmeye çalışıyordu. Diğerleri herhangi bir durumda devletle muhatap olacaklarını düşünüyordu ama iş sandıklarından çok daha karışıktı. Yüce Üstad beni diğer kurumun içine sokacak ve ben de kendi örgütümüz adına ajanlık yaparak diğer çetenin çökertilmesini sağlayacaktım. Yüce Üstad’ın bana verdiği görev buydu.

    Eşime ya da kızıma herhangi bir açıklama yapmadan arabamı alarak villalı bölgeden çıktım. Sokaklardaki evsizleri, evlerini su basanları, çamur deryasında yaşayanları görmezden geldim. Bu manzaraları gördükten sonra uzun kışın geleceğine her gün daha fazla inanıyordum. Sonunda geniş ve kalabalık bir caddeye arabamı park ettikten sonra ruhsuz binaya doğru adım adım ilerledim.

    ************
    Ormanlık alanda tek dizimi yere koymuş, ne yapacağımı düşünüyordum. Yoğun telepatik iletişimden dolayı başım ağrımaya başlamıştı. Aslında serin bir yaz akşamıydı. Ama görevin ve ne yapacağımı bilememin verdiği heyecandan dolayı sıcak basmıştı. Kenardan bir yerden bir ağustos böceğinin sesi geliyordu. İnsanların, hayvanların, bitkilerin ve neredeyse bütün canlıların DNA’larıyla oynanmış, beyinler yıkanıp zihinlerle oynanmış, devletin içinde devlet, örgütün içinde örgütler kurulmuştu. Tanrı’m. Ölü ruhlarla konuşan bir kız bile vardı. Buna rağmen doğa hiçbir şeye aldırış etmeden sakince akışına devam ediyordu. Her zaman yaptığı gibi her şey kendi kontrolündeymiş gibi davranıyordu. Her şeyi insan eliyle yapılmış olan şu ormanlık alanda öten bu ağustos böceğinin doğa ananın bir evladı olduğuna emin gibiydim. Gerçi o takıntılı mimarı düşündüğümüzde o bile insan eliyle yapılmış olabilirdi.

    19 hakkında epeyce bilgim vardı. Devletin içindeki en iyi elemanlarımız, siber güvenlik ve siber saldırı uzmanlarımız aylarca çalışmış ve sonunda 10 numara olan Kuzey YILMAZ’ın savunma sistemini aşmayı başarmışlardı. Kuzey kendisi hariç bütün 19’u yani 18’i dinliyordu. Hatta liderleri olan Yüce Üstad’ı bile dinliyordu. Onun bütün bilgilerini böylece almış olduk. Arada sırada ben bu ormanlık alana gelerek uzaktan telepatik yollarla konuşmalarını dinlemiştim. Kimse hiçbir şey fark etmemişti. Daha da önemlisi içeride bir adamımız vardı. Bu adamın kim olduğunu ben bilmiyordum. Bilse bilse 19’la iletişim kurma görevini bana veren Mustafa Bey biliyordur. Bana sorarsanız Mustafa Bey 19’la savaşmak için yeterli bir adam değildi. Devlet ona bu konuda yetki vermişti ama buraya torpille geldiğini düşünmeden edemiyordum. Asıl operasyonun başında ise bambaşka bir adam olduğunu biliyorduk. Kendisini hiç görmemiştim ama ona İskender diyorlardı. Başbakandan daha çok şeyden haberi olduğu söyleniyordu.

    Bu kadar beklemek yeterdi. Çömeldiğim yerden kalktım. Derin bir nefes alarak işe koyulmaya karar verdim. İlk olarak etrafında gerçekleşen her şeyi sorgulayan 9 numarayla başlayacaktım. Bizim tarafa çekilmesi en muhtemel adaylardan biriydi o. Ama bizi de sorgulayıp 19’da kalması işten bile değildi. O yüzden dikkatli olmalıydım. Tam 9 numarayla telepatik olarak konuşmaya başlayacaktım ki telefonum çaldı. Mustafa Bey arıyordu. Telefonu açar açmaz konuşmama bile fırsat vermeden acele acele şunları söyledi. “Acil karargaha gel, bütün planlar değişti.” Onu dinlerken arkada bağıran ve onun sesini bastıran kuvvetli erkek sesini duymazdan gelmeye çalıştım. Keşke 1 numaranın oğlu Doğan gibi bir anda karargaha dönebilseydim.

    Bana tahsis edilen arabayla karargaha dönmem trafik yüzünden 1 saatimi aldı. Hem fiziki, hem siber anlamda bir kale olan bu karargahtan devletin içindeki pek az birimin haberi vardı. Bu bina öyle bir teknolojiyle donatılmıştı ki 19’un içindeki telepatların bile burayı dinlemesi imkansızdı. Karargahı tarif etmeye gerek bile yok. İçi de dışı da sıradan bir belediye binası gibi ruhsuz görünüyordu. Hemen ikinci kata, Mustafa Bey’in odasına çıktım. İçeriden hala bağırma sesleri geliyordu. Kapıyı tıkladıktan sonra girdim. İçerdeki manzara beklediğim gibiydi. Mustafa Bey resmi makamının önündeki koltuklardan birine oturmuş, mahzun mahzun önüne bakıyordu. Kafasının üstündeki dökülmüş saçları, bıraktığı ince ve kır bıyığı bende emekli bir amca izlenimi uyandırıyordu. Bakacak başka yer bulamadığı için halıya bakıyordu ve o bakışlar da emeklilik zamanının gelmesini bir an önce istediğini belli ediyordu.

    Ayakta, camın önünde ise sarışın, uzun boylu, jilet gibi bir takım elbiseyle çakı gibi bir adam duruyordu. Bağırışlar ona aitti.
    “Bundan böyle bu kurumda benden habersiz tek bir adım dahi