• Kitabın pek bir kurgusal güzelliğini görmedim, sadece İngiliz tarihi ile bir metafiction karmaşası sağlayıp postmodern bir esere dönüştürdüğünü görüyoruz. Dönemin Endüstri çağı ile eğitim alanı arasında benzetmeler yaparak sosyal şartları önümüze seriyor yazar. Kısaca bahsetmek gerekirse ülkede bir program kapsamında her mezun olacak öğrenci bir sanayiye giderek staj yapıyor buna da "Ghost Program" adını veriyorlar. Sanayideki adamımız Vic Vilcox, çok ciddi, kuralcı, pragmatist ve tek derdi iş&para olan bir adam, diğer yandan Feminist alandan yükseköğrenimini tamamlamış minnoş bayan karakterimiz Robyn var. Bu zıtlıklar ile çarpışan karakterler başta birbirlerini hiç anlayamazlar fakat sonra yakınlaşmayla birlikte her ikisininde eşleri olmasına rağmen yanlış yere doğru gitmektedir bu yakınlaşma fakat kötü bir şey yaşanmaz. Hatta herşey iyiye dönüp ikiside birbirini anlamaya başlar. Fakat en sonda görürüz ki ekonomik kriz ülkeyi parçalamış, çalıştıkları fabrika boşa hatta zararına üretim yapmakta ve bu yüzden kapatılmaktadır. Diğer yandan akademisyen olmak isteyen Robyn için ise kadro açılmamaktadır çünkü devletin kadro destekleyecek bütçesi kalmamıştır. Fakat gerçeküstü dediğimiz olaylar karıştığından mutlu sona tanık oluruz. Onu da okuyan arkadaşlara süpriz olarak bırakıyorum.
  • Şikago Mezbahaları...Büyük hayallerin ülkesi Amerika Birleşik Devletleri’nin omuzlarına çıka çıka, yerden yere vura vura, insanlığa dair içlerinde ne kaldıysa söke söke aldığı işçilerin sayesinde nasıl güçlendiğinin anlatıldığı dehşet dolu bir masal. Litvanya’dan sevdiği kız ve onun ailesi ile canavarın yüreğine göçen, güçlü ve gözü kara genç Jurgis ile peşinde sürüklediklerinin, karşılaştıklarının ve yoldaşlarının hikayesi.. Hayattan tek beklentileri sımsıcak bir yuva olan bu kalabalık ailenin, yakıcı soğukta damla damla yok olmalarının hüzün dolu seyir defteri.. Dönemin, ABD ekonomi ve sanayisinin nasıl bir çarka dönüştürüldüğünü tüm çıplaklığı ile görüyoruz. Yılda 300 dolar kazanamayan işçilerin , açlık, sefalet, hastalık, umutsuzluk, yolsulluk, onca tehtit ve harcanmışlık sonunda canlı birer cenazeye dönüştürülüşünü izliyoruz. Bu karanlık masal Jurgis ve ailesinin kanlı mezbahalarda işe başlaması ile başlıyor. Başta herşey çok güzel.. canavarın yüreğindeler çünkü. Sıcak bir yuva alıyor, birleştirdikleri paralar ile ödemeye başlıyorlar. Bir kaç yeni eşya , yeterince şanslılar ise köşeye biraz birikmiş para.. kan, domuz pisliği, sığır bağırsağı kokan bir para.. lakin hayatta her güzel şey gibi bu pek ingilizce bilmeyen cahil Litvanyalı insanların, geçici huzuruda yerini yavaş yavaş karmaşaya ve içinden çıkılmaz bir kaos’a bırakmaya başlıyor. Patronunun tacizi, hastalık, aniden işsiz kalmalar, soğuk derken yavaş yavaş canavarın midesine kadar iniyorlar. Artık şartlar daha zorlayıcı. Dönem dönem açlık krizleri, ölümler baş gösteriyor. Jurgis herşeyin karşısında durmaya çalışıyor. Yeterince güçlü olmadığını anladığında ise yüklerinden kurtulmak istiyor. Kaçıyor.. Okurken kendinizi sorguluyorsunuz. Ben olsam ne yapardım ??? ...Onun kaçısı geride kalanları ve bir zaman sonra onu canavarın bağırsaklarına gönderiyor. Tıpkı bir domuz pisliği gibi dışkılıyor canavar onları.. ve onlar gibi yüzbinlercesini... ıslak, yapış yapış, kokuşmuş ve işe yaramaz bir halde...Jurgis ne zaman hayata karşı bir umut duysa , önüne çıkan bir durum ellerinden alıyor hepsini sonuna kadar. Patronlar, meyhaneler, ucuz kadınlar denilen kadersizler.. ve geçmişin hayaletleri yakalıyor onu.. havada süzülen onlarca el, boğuyor onu... Jurgis çok bizden biri. Zamanında rengarenk hayaller kurarken, her bir hayali avuçlarından kayıp gidiyor. Emeğini, sevdikleri ve kendini yitiren bir adamdan geriye ne kalır ki ??....Upton Sinclair muazzam bir kaleme sahip. Yaşamının bir dönemini mezbahalarda geçiren, ve oraların korkunç tarafları ile yüzleşen Sinclair, bunu bize yansıtmakta gerçekten çok başarılı. O mezbahalarda acımasızca, insanlık dışı yollar ile boğazlanan, parçalara ayrılan hayvanlar kadar, tüm bunların yapım aşamalarında ki umursamamazlık ve ihmalleri göz önüne seriyor. Hikaye 1900 başları Amerika’nın bir yuva değil, caniler tarafından sömürülenler için bir cehennem olduğunu anlatıyor bizlere.Boşa harcanan erkekler, acımasızca kullanılan kadınlar ve elbette ki kolayca görmezden gelinebilinen küçük çocukların ızdıraplı ruhları ile rastlaşıyorsunuz, birbirini kovalayan satırlarda. Kısacası etkilenmemek pek mümkün değil. Yaşananlar herkesin başına çok rahat gelebilecek şeyler iken bir hikayeye tanık olmak biraz da yıpratıcı.. Şikago Mezbahaları Jurgis ve onun sosyalizme varan yolculuğu ile sizleri bekliyor... Bedenleri mezbaha köşelerinde paramparça olurken onlardan geriye kalan tek şey çığlıkları oluyor.. Düşünüyor insan bundan da faydalanabilselerdi, onlarıda kavanozlara hapseder , satarlardı... Tıpkı şeref, namus, iyi niyet ve geriye insanlık namına ne kaldıysa sattıkları gibi...
  • Şöyle bir geriye bakıyorum da neler yapmışız, neler görmüşüz? Âşık da olduk, bir kediye ister istemez bir taş da attık. Çocukluğumuz olsun, gençliğimiz olsun olumlu yanlarımızı hep bir içtenlikle anlatır dururuz, elden ele dilden dile yayılmasına hiç engel olmayız fakat kötü bir anımız varsa bunu hemencecik unutur, o konudan bir daha hiç bahsetmeyiz. Çünkü kimsenin duymasını istemeyiz. Birilerinin adına değil, insanlık adına söylüyorum: Biz buyuz. İnsanız.

    Bir bilim-kurgu kitabı olarak, özellikle 'Çember' ismiyle çok güzel yerlere yelken açılacak zannettim ama yanılmışım. Evet konu, kurgu güzeldi fakat gerek anlatım tarzı gerek sıkça aynı olaylar bir yerden sonra tamamen sıkıcı geldi. Ve bitinceye kadar böyle gitti. Epey kötüydü kitap. Eğer bir bilim-kurgu kitabı okuyucuyu içine çekemiyorsa, onu yani okuyucu kendi dünyasından alıp başka gezegenlere başka diyarlara götüremiyorsa neydem ben o kitabı, neydem ben o yazarı?

    Eserde girişimci Mae Holland'ın, ünü Dünya çapında yer edinmiş bir firma olan 'Çember' ile yaşadığı macerasına tanık oluyoruz. Her türlü veriyi, bilgiyi hazinesinde saklamaktan kıvanç duyan bir holding. Müşterilerinden hiçbir saklı gizlisi olmayan, şeffaflığı ilke edinmiş bir kuruluş. ''Mahremiyet hırsızlıktır.'' diyen bir toplum. Rakamlarla insanlığı eline almış, kafesindeki en güzel meyvelerle her türlü canlıyı içine çeken bir sistem: Çember. En güzel şekil. Ama bu çember an be an hepimizi gözetliyor. Düşünsenize? Odanızda, işyerinizde, parkta, yolda, lanet tuvalette bile bir gizli mercek. Neye bakıyorsun, ne görüyorsun?

    Aslında sildiğimiz her veri, fotoğraf, video silindi zannetsek de bu iş öyle değil tabii. Günümüzde bile çoğu programla kaybettiğimiz dosyaları geri getirmek mümkün. Bilgisayarın veya telefonun başına oturduğumuz andan itibaren herşey belleğe giriyor ve yarın, belki 1 belki 50 sene sonra karşımıza çıkacak. Biz olmasak bile çocuğumuz görecek onu. Babam hırsız mıydı, annem aslında şu muydu diyecek? 300 sene sonra da 3., 5. kuşaktan torunlarımız, atalarımız beş para etmezmiş diyecek. Çember de bunu amaç ediniyor zaten: Herşey açığa çıkmalı!

    Teknoloji çağımızın vazgeçilmez bir parçası olduğu sürece kendimize bir karadelik yaratacağız. Ve bu karadelik sonsuza kadar sürecek şekilde bizleri içine çekecek. Tablet başındaki çocuklarımız günden güne erirken... solarken... biz yetişkinler de telefonlarımızla bir uzaylı gibi hüküm süreceğiz. Ufoyu, uzaylıyı uzakta aramaya gerek yok. 2-3 asır sonra bizler tamamen uzaylı olup çıkacağız. Çember bizi içine hapsedecek. Çıkamayacağız oradan. Belleklerimizde kalan bir parça insani kırıntılarımız varsa, belki bu bizlere yardımcı olacaktır. Beynimiz robotları mı yoksa ruhumuzu mu dinleyecekler?

    Bir çiçek bir tuşdan daha kıymetli değilse sevgiyi boşa aramamalıyız.
  • Kış geliyor diye diye en sonunda kendimiz de ağzımızın üzerine demir yumruğu yedik sayın cevizkabukları .. Bu incelemeyi dün sahaf gezintisinden sonra bir mutluluk ve hoş eda içerisinde yazacaktım ama 70 (?!?!?) kilo domatesi 5 kat çıkar, soy, doğra, kaynat derken ruhum firarı verdi..Gülmeyiniz ! Yazın yediğiniz hurmalar kışın "sizi" (sizi değil de neyse artık sen anla =)) tırmalar ..Konservesiz olmaz =)) O yüzden bugüne kısmet oldu bu inceleme.. Normalde yazmayacaktım ama kitaptaki bir ufacık cümle beni bu incelemeyi yazmaya itti .. Çoğunuzun okurken öylesine bir cümle diye okuyup geçeceği , "SİNSİ" bir oyunu içeren o cümle yüzünden yazıyorum .. Sitenin genel yaş ortalaması bir hayli genç .. Türk milleti olarak bırakın tarihi , kendi yakın tarihimizi dahi bilmiyoruz .. Neyse uzatmadan başlayalım ..Ocakta yemeğim var komşular RÖHAHAHAHAH !! =))

    Fakir Baykurt ' u daha önce Yılanların Öcü kitabına yaptığım incelemede sizlere az buçuk tanıtmıştım (#26316052) .. Kendisi Köy Enstitülerinden mezun bir öğretmen .. Geçirmediği soruşturma , uğramadığı iftira , gezmediği köy kalmamış ..Esasen tüm bunların sebebi kitapları ve kitaplarına konu ettiği hadiseler .. Tıpkı bu kitabında anlattığı türden olaylar .. Başlık ne kadar masum değil mi? AMERİKAN SARGISI.. Yaralara merhem olan amerikan sargısı .. Daha önceki Aziz Nesin kitaplarına yaptığım incelemelerde bahsetmiştim üstü kapalı bu yardımlardan .. Süt tozlarından , bize uzanan yardım ellerinden falan .. Ama içimize böylesine nasıl nüfuz ettiler ?

    Cevap : Amerikan Barış "GÖNÜLLÜLERİ" !!!

    "Rahmetli başkan Kennedy" nin projesi idi bu =)) Amaç ,

    - İhtiyaç duyan ülkelere, halkın sorunlarının çözülmesinde yardımcı olacak yetişmiş insan gücünü sağlamak.
    - Yardım edilen ülkelerin halklarının, Amerikan halkını daha iyi tanımasını sağlamak.Zira o dönemde Amerikan' nın imajı hiç sağlam değildi .. Aptal Coniler olarak anılıyorlardı tüm dünyada ..
    - Amerikan halkının yardım edilen ülkelerin halklarını daha iyi tanımasına katkıda bulunmak.

    Görünürde amaç buydu ama bakın bu projeye hayat verenlerden biri olan Henry S. Reuss neler söylüyordu:
    "Biz ekseriya gerici ve hırsız liderler ile askeri ittifaklara önem veririz. Onlara askeri malzeme sağlarız. Bunlar da silahları genellikle yardım ettiğimiz farz olunan ülkenin halkına karşı kullanırlar. Bir sürü Amerikan resmi kişisi, yabancı ülkelerin başkentlerinde bulundukları ülkeden tamamen tecrit edilmiş yalnız bir hayat sürer."

    Ve bakın Soner Yalçın ne diyor Bay Pipo kitabında ..
    "Köy Enstitüleri'ni kapatan Türkiye, kapılarını ardına kadar Amerikan Barış Gönüllüleri'ne açmıştı."

    Amerika için o sıralarda , Rusya tehdidi altındaki Türkiye' ye nüfuz etmek çok önemliydi.. Yeşil kuşağa sarılan taşla yüzlerce kuş vuracaklardı ..Amaçlarına Adnan Menderes sayesinde kolayca ulaştılar ve hemen İKİLİ ANTLAŞMALAR imzalandı taraflar arasında .. Milli eğitimimizden tututunda, ekonomimize kadar herşeyi onlara teslim ettik .. Bugün dahi o antlaşmalar sayesinde ,kendi milli eğitim bakanlığımızda faaliyetlerini sürdürüyor bu amerikalı tiplemeler .. İşte Barış Gönüllüleri adı verilen ORDU Türkiye' ye kendi ellerimizle böyle sızdırıldı .. ORDU diyorum çünkü aslen ismi Peace Corps ve corps , "ASKERİ" birlikler için kullanılır!!! Amaçları adlarından bile belliydi ama komunizm diyerek önünü almak istedikleri muhalif kitleler öyle gözlerini korkutmuştu ki ,onun ismini bile GÖNÜLLÜLER'e çevirdiler ..Ne yaptılar bu abiler ve ablalar .. Türkiye' nin HERYERİNE veeee ÖZELLİKLE GÜNEYDOĞU'ya yayıldılar ..Bugünki pkk denilen soysuz köpekler nereden var oldu sanıyorsunuz ? Türkiye'nin etnik ve mezhepsel haritasını çıkardılar .. Tüm maden ve yeraltı zenginlik kaynaklarımızı belirleyip kayıt altına aldılar zamanı gelince kendi şirketlerine çıkarttırabilmek için .. Halka sözde ingilliççe öğrettiler , bol keseden yardım dağattılar .. Bu ingiliççe kısmı önemli çünkü dil denilen hadise en etkin sömürge araçlarının başında gelir ..Dil ile İngiliz Amerikan siyasetini benimseme ve mallarını satın alma başlar. Beyin göçünü sağlar. Bir insanın konuştuğu dil, o insanın düşünce ve davranışlarını etkiler. Bir yabancı dili öğrenip kullanan kişi yavaş yavaş o milletler gibi düşünmeye başlar. Huzur içinde yatsın Oktay Sinanoğlu boşa yazmadı Bye Bye Türkçe kitabını senin anlayacağın canım kardeşim.. Başka ne mi yaptılar ? 1201 kişiydiler ..
    Eğitimde: Çeşitli eğitim ve öğretim kademelerinde örgün ve yaygın eğitim.
    Sağlıkta: Başta “sıtma ile mücadele” vs. olmak üzere çeşitli sağlık projeleri.
    Tarımda: Çeşitli tarımsal projeler ya da kırsal kalkınma programları.
    "Yönetimde" ?!?!?!?!!! : Gittikleri ülkenin çeşitli yönetim düzeylerinde uygun görevler (WTF!!!!)
    Endüstride: Başta inşaat sektörü olmak üzere çeşitli sanayi projeleri.

    Pek tabii bunları kendi çıkar ve menfaatleri doğrultusunda HEP KENDİLERİNE UYARLAYIP , KENDİLERİNE YONTARAK hayata geçirdiler .. Uzamasın diye buraya ayrıntılı yazamıcam yemeği yakacaz yoksa =))

    İşte bu kitapta tüm bahsettiklerimin izlerine rastlamanız mümkün ..Kitapta bahsi geçen köyün adı KIZILöz köyü .. Ankara Çubuk' ta ..Köye gelen amerikalı yetkililerle beraber bilin bakalım ilk ne yapılıyor ilerleme atılımı denerek ? Köyün ismi değiştiriliyor TEHLİKELİ bulunarak!! =)) Öyle ya bugüne bugün komunizmin k'sinden dahi haberi olmayan ve bugüne dek yıllarca bu köyde oturan insanlar gomonüzm akımıyla halaya kalkarlarsa ne deriz amerikalılara ?!? Sonrasında aşısız yaşayamayan süt vermekten aciz inekler ve yumurtası boş çıkan tavuklar geliyor amerikan ellerinden .. Cowboylar ( bu da yüzyılın abartısıdır .. bu ismi her duyan eli silahlı tiplemeler getirir aklına .. ÇOBAN ULAN İŞTE ÇOBAN !!) boş durur mu ? Tarıma da el atıyorlar .. Kendi domatesimiz var iken yadellerden domates biber salatalık tohumu alıyoruz romanda .. Yamuk yumuk tatsız tutsuz sebzeler ..Meyve vermeyen FAYNEPIL ağaçları dikiliyor köyümüze.. Eğitim olsun kendi aralarındaki ilişkiler olsun köyde düzen nizam herşey tepetaklak oluyor .. Aslında romanda ,köy metaforu üzerinden o zamanın Türkiye' si anlatılmış ..BİREBİR .. ZERRE FARK YOK !!! Zamanın emekli ama ne hikmetse milletvekilliğine soyunan taze müteahhit nato paşaları da topa tutulmuş kitaptaki Tuluğ paşa karakteri ile ..

    Anlatıma gelirsek .. Canım kardeşim , ben öyle biçemmiş , akımmış falan pek anlamam .. Bana düşündürüyorsa bazı şeyleri bir kitap ve bazı şeyleri araştırmama sebep olup bana birşeyler katıyorsa ; bu, benim kıstaslarıma uygundur .. Sonu tahmin ediliyor edilmiyor falan bakmam hiç ..Yok duvarda tüfek varmış , bahsediliyorsa ateş alacakmış yok Çehovmuş yok Antonmuş falan bilmem .. Benim bir roketim var onu da hak edene atarım =) Bildiğim bu benim =)) Bilmediğim işe de yorum yapmam.. Anlamıyorum der susarım .. Ayıp mı ?!? Şuncacık ömrümde bir kıple Yaşar Kemal , Sabahattin Ali ve baya bir Aziz Nesin kitabı okudum Türk halkının sorunlarına eğilen .. Zehirin şifası süt ile incir imiş .. Onların da elleri kelepçe yürekleri zincirdi ..Zincirlediler !! Zehir ettiler hayatı bu insanlara durun dedikleri için.. Diyebilirim ki Fakir Baykurt bu konuda , bu saydığım insanlar arasında REKOR !! Yani bir köydeki köylülerin şivelerini teker teker hiç sektirmeden ve ayırdına vardırarak nasıl yazdın sen be adam !! Her karakterin neredeyse ayrı bir ağzı, ayrı bir şivesi var .. Diyaloglar öylesine güzel ki!! Bazen acı acı , bazen kahkahalarla güldüğüm ,not alıp ilerde kullanırım diye altını çizdiğim tonla cümle var bu kitapta .. İçimize yılanı salmalarından önce , Türk insanının yozlaşmadan önceki halleri .. Saf , iyi niyetli , yardımsever ama cahil bırakılmış köylüler.. Ve pek tabii amarikaya atılan , onların ağzıyla "DÜNNE" de unutulmayacak bir TOKAT!! O çok kültürlü , tahsilli yöneticilerimizin bugüne kadar hiç atamadığı bir tokat !! İşte böyle! Hem güleyim ,hem düşüneyim, hem de o günlerin Türkiye' sini göreyim diyorsan oku .. Eğlence garanti .. Düşünmek de!

    Not : İşbu incelememle beraber Biber dolmasının adını YÜZÜK DOLMASI' na çeviriyorum işsizliğin bana verdiği yetkiye dayanarak .. Alayı yanmış..Dibi tutmuş =((
  • Hamza ve Şeyda birbirlerini çocukluklarından beri çok seven iki sevgiliydi... Birlikte büyümüşlerdi... Ayrılmak akıllarının ucundan bile geçmezdi... Artık ik
    isi de evlenme çağına gelmişti... Ve evlenmeyi düşünüyorlardı...


    Herşey Hamza'nın evlilik teklifi yapmasına ertelenmişti... Ama Hamza da bir değişiklik vardı... Eskisi gibi ilgi göstermiyordu Şeyda'ya.. Ne olmuştu O'na.. Artık buluşmak istemiyor, mesajlara doğru dürüst cevap vermiyor, hiç aramıyordu...
    Yoksa başkası mı vardı hayatında..?

    Bu düşünceler Şeyda'yı çılgına çeviriyordu... Sonunda dayanamadı ve neler olup bittiğini öğrenmek için Hamza'yı aradı...

    -Alo! -Nasılsın Hamza..?

    -Elhamdulillah iyiyim, sen nasılsın..?

    -Kaç gündür soğuk davranıyorsun, nasıl olmamı beklersin..?

    -Şeyyy bunları sonra konuşsak, şimdi camiye girmek üzereyim... ALLAH'a emanet ol...

    Şeyda elinde telefonla kalakalmıştı... Hamza camiye girdiğini söylemişti... Oysa Hamza namaz kılmazdı.. Neden camiye gitmişti ki... Yoksa namaza mı başlamıştı...! Bir saat sonra bir mesaj geldi... Hamza göndermişti.. Şunlar yazıyordu ;

    "Günlerdir değiştiğimin ben de farkındayım.. Bu değişikliği de KURAN'a ve NAMAZ'a borçluyum.. Evet ben namaza başladım.. Ve birçok şeyi bıraktım.. Tüm kötü huylarımla birlikte senden de vazgeçmek zorunda kaldım... Çünkü zina yapmış oluyoruz.. Artık ne elini tutacağım, ne yanına oturacağım.. Gözlerine bile bakmaktan sakınacağım...

    Lütfen bana kızma.. Seni seviyorum..." Tahmini doğru çıkmıştı Şeyda'nın... Demek ki bu yüzden kaçıyordu kendinden... Zaten dine karşı hiç sempatisi olmayan Şeyda, Hamza'yı elinden aldığını düşünerek iyice düşman olmuştu Kuran'a, Namaz'a... Ramazan Bayramı'ydı... Öğle saati olmuş ama Hamza'dan ne mesaj gelmişti, ne de aramıştı...

    Daha fazla bekleyemeden Şeyda aradı Hamza'yı...

    -Bayramın kutlu olsun Hamza...

    -Seninki de MÜBAREK olsun Şeyda...

    -Neden aramadın..?

    -Yetimhanedeyim, fırsat bulamadım...

    -Yetimhane mi? Senin ne işin var nerden geldiği belli olmayan o pis çocukların yanında.. Annesi babası bakmamış, sen mi bakıyorsun.. Ne kadar dar düşüncelere sahipsin... Şeyda buna benzer cümleleri art arda sıralıyordu...

    Hamza: -Şeyda, dilerim ki ALLAH seni bunlarla imtihan etmesin... Bir hafta sonra... Şeyda parkta oturmuş Hamza'yı bekliyordu.. Uzun süredir görmüyordu O'nu..

    Hem kızgındı, hem özlemişti... Hangi duygu ile karşılayacağını O da şaşırmıştı... Hamza buluşmak istediğini söylemişti, O da koşa koşa gelmişti... Çok geçmeden Hamza da geldi... Ama bambaşka bir insan olmuştu Hamza.. Şekil verdiği saçları yoktu, sıradan bir şekilde taramıştı... Top sakalı da yoktu, SÜNNET olan sakal bırakmıştı... Ve o giydiği daracık kot pantolonlara, rengarenk ve üzerinde sevdiği sanatçıların resminin bulunduğu tişörtlere veda etmiş onların yerine, geniş pantolon ve yakasız bir gömlek giymişti...

    Sanki Hamza değil de başkasıydı Şeyda'nın karşısında oturan... Üstelik tokalaşmak için uzattığı eli de tutmamıştı...

    -Şeyda..! Biliyorum bendeki bu değişikliğe alışman zaman alacak.. Sana istediğin kadar zaman verebilirim... Ama ben artık bu işin fazla uzamasını istemiyorum dedi ve elindeki hediye paketini uzattı...

    -Ne bu..? -Aç bakalım neymiş, dedi gülümseyerek... Şeyda paketi açtı heyecanla... Ama heyecanı boşa çıkmıştı (kendince).. O pahalı lüks hediyeler beklerken paketin içinden çıkanlar tepesini attırmıştı... Pakette KURAN, BAŞÖRTÜSÜ, TESBİH ve GÜLSUYU vardı...

    -Gülsuyu'nu bir arkadaşım Medine'den getirdi.. Efendimiz'in Ravza'sının kokusu . . Daha cümlesi bitmemişti ki Şeyda gülsuyunun kapağını açıp dökmeye başladı...

    -Ne yapıyorsun diyerek yerinden fırladı Hamza... Elindekini alıverdi... Şeyda'nın öfkesi geçmemişti... Tesbihi alıp kırdı, taneleri etrafa saçıldı...

    -Sen kendine eş değil köle arıyorsun... Şu verdiğin kitap'ta öyle yazıyormuş.. Benden başka üç tane daha kadın almanı söylüyor.. Ben salak değilim.. Şuna bak bir de başörtüsü almış... Başörtüyü köleler takar.. Ben özgür biriyim ve saçlarım da özgür kalmalı... Dedi ve hışımla kalkıp gitti...

    Hamza neye yanmalıydı... Şeyda'nın doğrularını görmediğine mi, Kuran'a yapılan hakaretlere mi, kırılan tesbihe mi, dökülen gülsuyuna mı...?

    Nasıl bir zihniyetle büyümüştü ki Kuran'ı böyle yanlış tanımıştı... Şeyda o günden sonra Hamza'yı hiç aramadı.. Telefonunu değiştirdi.. Çok geçmedi adresini de... Artık birbirlerini çok seven iki genç ayrılmışlardı... 7 yıl sonra... Hamza yine bir Ramazan Bayramı sabahı yetimhaneden çıkmış bir parkta oturuyordu.. Evlenmemişti... Çocukları çok sevdiği için oturup onları izlemekten hoşlanırdı...

    Bir ara gözü bir çocuğa takıldı... Üstü başı perişan halde bir kenarda sessiz sessiz ağlıyordu... Hemen yanına gitti...

    - Neyin var küçüğüm, neden oynamıyorsun..?

    Çocuk burnunu çeke çeke konuşmaya başladı...

    -Bugün bayram.. Herkesin yeni elbisesi var, benim yok... Herkes babası ile bir yerlere gidiyor, benim babam bizi terketti.. Herkes annesiyle eğleniyor, benim annem çok hasta evde yatıyor...

    -Baban yoksa ben varım, deyiverdi Hamza... Çocuk anlamıştı ne dediğini... Gözüne baktı tanımadığı adamın... Elini uzattı Hamza...

    -Gel seninle bir yere gidelim... Korkma benden zarar gelmez sana... Elinden tuttu çocuğun ve doğruca açık bir mağaza aramaya koyuldu.. Bulmuşlardı... Çocuğa takım elbise aldı.. Yerinde duramayan çocuğa baktı ve derinlere daldı.. Şeyda ile evlenmiş olsaydı, belki kendisininde bu yaşlarda bir çocuğu olacaktı... Öyle dalmıştı ki yanağına dokunan bir öpücükle kendine geldi... -

    - Teşekkür ederim amca...

    Hamza'nın ve çocuğun gözlerindeki sevinç görülmeye değerdi...

    -Hadi seni evine götüreyim... Eve doğru giderken Hamza ev için birşeyler de almıştı... Babasının olmadığını ve hasta olduğunu söylemişti çocuk.. Evin önüne geldiler..
    Hamza vedalaştı çocukla...

    -Amca seni annemle tanıştırmak istiyorum..

    -Ben de isterim ama eve girmem uygun olmaz..

    -Bir şey olmaz, hadi kırmayın beni.. İstemeden de olsa içeri girdi... Evin içi perişan haldeydi... Aldıklarını mutfağa bıraktı.. Mutfakta da kuru ekmekler dışında bir şey yoktu...

    Sonra oturma odasında yatan kadına gözü takıldı...
    Galiba kanser hastasıydı.. Çünkü saçları dökülmüş, kel kalmıştı...

    -Anne bak kimi getirdim sana... Kadın oğluna döndü.. Onu takım elbise içinde görünce şaşırmıştı...

    -Benim oğlum nasıl da yakışıklı olmuş, dedi... O sırada Hamza içeri girdi... Bu nasıl olurdu... Karşısında duran Şeyda'nın ta kendisiydi... Her ikisi de donup kalmıştı... Bu durum bir süre devam etti.. Sessizliği bozan küçük Hakan oldu...

    - Anne bak bu amca bana bu elbiseyi aldı.. Evimize de bir sürü yiyecek aldı.. Artık aç uyumayacaksın...

    -Küçüğüm annenle bana biraz müsaade verir misin? Bir şey konuşacağım onunla...

    -Tabi ki...

    Sessizlik bir süre daha devam etti...

    Şeyda başladı konuşmaya...

    -Senden sonra biriyle evlendim... Zengin ve modern biriydi.. Başta çok iyiydik... Ama sonradan ruhsal sorunlar yaşamaya başladı ve benim kendisini aldattığımı düşünecek kadar paranoya hale geldi... Ve beni eve hapsetti...

    Beni kapattığı odanın penceresi bile yoktu.. Çocuğumu bile göstermiyordu bana... Aylarca orada kaldım.. Kısaca bana KÖLE gibi davrandı (derken mahcubiyetle başını öne eğdi)... Sonra durumu düzeldi.. Ama bu arada ben kansere yakalandım... (özgür kalacak dediği saçları artık yoktu)..Hasta olduğum için üzerime kuma getirdi...(Yıllar önceki söyledikleri geldi yine aklına)...

    Sonra da beni ve oğlumu evden kovdu... Oğlum şimdi yetim gibi büyüyor... Ve sen yıllar sonra yine bir yetimi sevindiriyorsun yine... Çok pişmanım... Söylediğim her sözün cezasını çektim yeteri kadar... Hamza konuşmuyor, Şeyda ise ağlıyordu....

    Konuşmadan çıkıp gitti Hamza...

    Ve ertesi gün... Kapı çalındı... Gelen Hamza'ydı.. Küçük Hakan Onu içeri davet etti...

    Şeyda yatağında oturuyordu... Hamza'yı görünce heyecanlandı... Elinde bir paket vardı... Bu paket yıllar önceki paketin aynısıydı... Yoksa, yoksa içindekiler de aynı mıydı..?

    Paketi aldı ve heyecanla açtı paketi.. Evet aynı Kuran, aynı başörtüsü, aynı tesbih (Tesbih kırılmıştı evet ama Hamza taneleri tek tek toplamış tekrardan dizmişti) ve gülsuyu...

    Kapağını açtı gülsuyunun.. Aynısı olup olmadığını anlamak istedi... Kokladı, gayet güzel kokusu vardı hâlâ...

    Aynısı olsaydı bozulurdu diye düşündü... Sanki içini okumuş gibi "Aynı gülsuyu" dedi Hamza.... Bozulmadan durmuştu yedi yıl boyunca...

    -Bunlar senin Şeyda.. Eğer pişmansan biliyorum ki can atıyorsundur dinine dört kolla sarılmak için.. işte sana fırsat.. Kuran okumayı bilmediğini biliyorum ama mealini oku.. Okuduktan sonra da kararını ver... Yıllarca sakladım bunları.. Niye sakladığımı bilmeden.. Demek ki bu gün içinmiş...

    Ve bir kitap daha çıkardı..

    -Bu da senin.. Kitabın adı Hz. Fatıma.. Bir kadının örnek alması gereken büyük insanın hayatı... Bunu da oku...

    Ve cebinden küçük bir kutu daha çıkardı...

    -Bu da senin... Yıllar önce almıştım.. O gün parkta vermeye fırsat bırakmadın.. 15 gün sonra yine geleceğim, iyi düşün karar ver... Ve arkasını dönüp gitti... Kutuyu açtı Şeyda.. Evlilik yüzüğü vardı içinde.. Nasıl olur da evlenmek isterdi ki kendisiyle...

    Kanserdi ve ölecekti... Sonra gözü Kuran'a takıldı.. Elini uzattı almak için... Hayır alamazdı.. Kuran'a abdestsiz dokunulmadığını biliyordu... Yerinden kalktı usulca.. Daha önce gördüğü ve bildiği kadarıyla abdest aldı...

    Tekrar Kuran'ı almaya yeltendi.. Hayır yine dokunamazdı... Başörtüsünü aldı ve başını örttü... Aynaya baktı.. Nasıl da güzel olmuştu... Şimdi Kuran'ı alabilirdi... Ve okumaya başladı... 15 gün sonra... Hamza yine kapıdaydı... Şeyda kapanmıştı ve ayağa bile kalkmıştı... Gördükleri karşısında öyle memnun oldu ki hemen

    "Helalim olur musun" deyiverdi... Evlenmişlerdi...

    Şeyda tedaviye devam ediyor.. Gittikçe iyileşiyordu...

    Hz. Fatıma'nın hayatı onu öyle etkilemişti ki her haliyle Onu örnek almaya çalışıyordu.. Şeyda'da ki bu büyük değişiklik de Hamza'ya kendisinin yıllar önce nasıl değiştiğini hatırlatıyordu..

    Ikisi de doğru yolu bulmuşlardı... Sürekli okuyup kendilerini geliştiriyorlardı... Şeyda ölümden korkmuyordu artık...

    Tam anlamı ile dört dörtlük bir mü'mine olmuştu...

    Bir yıl sonra...

    Çok istedikleri hacc farizasını yerine getirmek için uçağa binmişlerdi..

    Hakan da yanlarındaydı...

    Üçünün de içi içine sığmıyordu...

    Lebbeyk Allahumme Lebbeyk nidaları ile kutsal topraklara ayak bastılar... Bir hafta olmuştu Medine'ye geleli...

    Bir akşam vakti otelde Hamza Şeyda'ya seslendi

    "Hanım hadi namaza geç kalıyoruz"... Ses vermedi Şeyda... Tekrar seslendi

    "Canım hadi ama geç kalıyoruz".. Yine ses yok...

    Yatak odasına doğru ilerledi Hamza...

    Şeyda yatıyordu... Anlamıştı... O sonsuz yolculuğuna çıkmıştı...

    "İnna lillahi ve inna ileyhi raciun" diyerek Şeyda'nın elini tuttu...

    Elinde bir not vardı... "Hamzam kendimi iyi hissetmiyorum... Çok istemiştim kutsal topraklarda can vermeyi... Galiba RABB'im duamı kabul ediyor.. Vasiyetimdir: Beni senin aldığın gülsuyu ile yıkasınlar"... Cenaze işlemleri yapılmıştı... Şeyda morga kaldırılmış ve Türkiye'ye gönderilecekti...

    O gece Hamza uykuya daldı.. Rüyasında Hz. Fatıma'yı görmüştü... Ve elinde o gülsuyu... Şeyda'yı yıkıyordu Hz. Fatıma... Ve mırıldanıyordu gülümseyerek

    "Cennette arkadaş lazım bana" diyordu... Kan ter içinde uyandı Hamza...

    Ve bir daha uyuyamadı... Sabah hemen kalktı gülsuyunu aramaya başladı...

    Yoktu.. Koşarak morga gitti.. Görevliye yalvara yakara Şeyda'nın bulunduğu kabini açtırdı...

    "Bismillah" diyerek açtı yüzünü...

    Şeyda öyle gülümsüyordu dişleri görünüyordu bu gülümsemeden... Elleri titredi Hamza'nın...

    Ağlıyordu bir taraftan...

    Öyle güzel kokuyordu ki naaşı insanı büyülüyordu sanki... Biraz daha açtı örtüyü...

    Ve ve ve düşüp bayıldı oracıkta...

    Gülsuyu kutusu boş bir şekilde orada duruyordu...

    Evet Şeyda Hz. Fatıma tarafından o gülsuyu ile yıkanmıştı...
  • Bırak herşey kendi halinde ilerlesin, müdahale etme, yorulma, boşa kürek çekip zahmet bulma. Teslim ol ve yürü sessizce, Kim ne derse desin aldırma
    Ne de olsa
    "son sözü alın yazısı söyler"