• Merhabalar Değerli Katılımcılarımız,

    Küçük bir ekip ve kısıtlı sayılarla çıktığımız bu yolda ilk 1K Alef Okuma Toplantımızı gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Katılım sağlayan ve sağlayamayan tüm arkadaşlarımıza teşekkür ederiz.

    Belki birazcık antipatik bir grup olacağız fakat okuma grubumuzun bekası için bu gibi bir olumsuzluğu göze alıp kendi kurallarımızı belirledik. Bu kurallar başlıca aşağıdaki gibi sıralanabilir;

    1 - Yalnızca sayfanın takip ettiği arkadaşlar davetlidir!
    2 - Katılım sağlamak isteyen arkadaşların sayfaya özelden mesaj atmaları gerekmektedir. Değerlendirme sonrası sayfa tarafından takip edilen arkadaş bir sonraki toplantıya katılım sağlayabilir.
    3 - Katılımcı arkadaşlarımız sırası geldiği taktirde, bir kitap belirler ve o kitap okuma grubunun okuyacağı kitap olur ve kitabı seçen arkadaşın sunumu ile toplantı başlar.
    4 - Kitap toplantı yerimiz her toplantı sonrası istişare yapılarak belirlenir.

    Yeni kurallara ihtiyaç duyulması halinde liste tekrardan güncellenecektir.

    Bir sonraki toplantımız Mecidiyeköy'de olacaktır, detaylı duyuru yine sayfa tarafından yapılacaktır.

    Luis Jorge Borges ile başladık ve grubumuzun adını da "1K Alef" koyduk. 1K'ya hayırlı olmasını diliyoruz.

    Toplantıdan bir kare;

    https://resmim.net/preview/SujYml.jpg

    Katılımcılarımız:

    İpek Kamuran
    Hercaiokumalar /Ayşe
    özlem
    Tuğba
    Esra Koç
    Osman Y.
    Turhan Yıldırım
    Muzaffer Akar
    Anıl
  • 243 syf.
    ·Puan vermedi
    Bu videodan Lermontov'un hayatı, bütün kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz: https://youtu.be/3UL1oP5pifw

    Zamanımızın bir kahramanı ya da zamanımızın esas kahramanları... Peki, kimdir bu zamanın kahramanları?

    Oğuz Aktürk : Bir girizgah yaparak başlayalım o halde. Lermontov 1814'te, yani şu an bulunduğumuz yıldan yaklaşık 200 yıl önce doğmuş bir adam. Üç yaşında annesi ölüyor, sonra babası evi terk ediyor. Çocuk Lermontov da büyükannesinin yanında yaşamak üzere Kafkasya'ya gidiyor. Zaten kitaptaki dağ tasvirleri ve dağ hayatı da Kafkasya'daki çocukluk ve ilerideki sürgün dönemlerinde edinilmiş izlenimlerden kaynaklı. Aynı zamanda Zamanımızın Bir Kahramanı kitabının adı, içindeki baş karakter Peçorin'in karşısındaki insanlara cesurca ve onların onaylamayacakları şeyler söyleyebildiği için kahraman olarak seçilmiş diye düşünüyorum. Bir başka yönden kitabın adı, Lermontov'un sürgünden sonra şehre döndüğünde kahraman olarak karşılanmasından dolayı ironi amacıyla seçilmiş olabilir.

    Turhan Yıldırım : Verdiğin bilgiler değerliydi Oğuz, fakat bir noktayı kaçırdın. Lermontov'un Puşkin'in kumpaslı bir şekilde düellodaki ölümü üzerine yazdığı Şairin Ölümü adlı şiiri aslında onun sürgüne gitmesine sebep olmuştur, bunu da eklemek gerek. Zamanımızın Bir Kahramanı kitabını oluşturan da aslında dolaylı olarak Puşkin'e yapılan bu kumpastır.

    Kaan Ö. : Ben de kitaba farklı bir yönden yaklaşmak isterim. Ivan Sergeyeviç Turgenyev'in Babalar ve Oğullar kitabını okuyanlar biliyordur. Oradaki Bazarov karakteri de aslında Peçorin'le benzer özellikler taşımakta.

    Turhan Yıldırım : Evet, özellikle de nihilizme yaklaşan yönleriyle gerçekten benzer yönleri var.

    Oğuz Aktürk : Babalar ve Oğullar kitabını okumadım fakat Turgenyev'in tam olarak liberal Batılılaşma yanlısı olduğunu söyleyebilirim. Zaten Dostoyevski'nin Puşkin Konuşması'nda da Turgenyev'in Avrupa'ya duyduğu sevgiye herkes tanık olmuştur. O yüzden genel olarak Rus milliyetçiliği konusunda Lermontov ile Dostoyevski benzer niteliklere sahiptir fakat Turgenyev bu konuda onlardan ayrılır.

    Yaz : Eveet, sıra bende o zaman. Aslında kitabın gözlemci ve bazı yerlerde Tanrısal bakış açısına kayan bir anlatıcı perspektifiyle yazıldığını söyleyebiliriz. Öncelikle sormamız gereken soru: "Peçorin kimdir?" olması gerek bence. Çünkü Peçorin topluma tepkilidir, çıkış yolu topluma karşıtlıktır. Dağ hayatının ona verdiği kaçışın varoluşçu bir huzur getirdiğini savunan birisidir Peçorin. Asker olduğu dönemlerde ise bundan rahatsızlık duyar, sürekli sorunlar yaşar. Elde edilmeyenin büyüsünü sever, ondan etkilenir. Kadınlar ise elde edemediği belirsizlikler olduğu için daldan dala atlar. Hissetmek ve zevk almak için yaşar Peçorin. Merak duymak ve aşık olmak için yaşar Peçorin. Bilinemez aşkın öngörülemez tabiatına inanır. İyi bir aşık olabilmenin ancak ve ancak baskısız bir toplumda gerçekleşebileceğini düşünür.

    bikedibolkitap : Doğru söylüyorsun, aslında bir nevi aşk duymaya aşık olmuş bir adam olduğunu da söyleyebiliriz.

    Oğuz Aktürk : Evet Yaz, hatta Kierkegaard'ın varoluşçuluk felsefesine göre de toplumdan uzaklaşıp insanın kendi içsel hayatına dönmesi ona göre varoluşu oluşturur. Sanki Peçorin de buna benziyor.

    Yaz : Evet fakat ne olursa olsun kendisini böyle şair sanıp da şiirsel sözler söyleyen, karşısındakini Peçorin gibi kandıran insanların yalancılık yönü de vardır.

    Osman Y. : Bu konuda sana katılıyorum çünkü Fuzuli'nin de "Unutma ki şair sözü yalandır." cümlesi var, yani o insanın içindeki çıkmazı orada da görebiliyoruz.

    Oğuz Aktürk : Ben de biraz romandaki kronolojik parçalanmanın sebeplerinden bahsedeyim bu arada. Lermontov bunu bilinçli olarak yapmış, Yani dönemin ideallerine ulaşamayan Rus gençliğinin yansıması olan kahramanındaki ruhsal yapının karmaşıklığını, duygusal çatışmaları ve tutarsızlıkları vurgulamak amacıyla pek çok olumlu ve olumsuz yönle bir sentez çıkarıldığını kronolojik bir parçalanmayla birlikte görüyoruz.

    Yaz : Evet zaten bunu da en iyi Peçorin'in kendine has cümlelerinde görüyoruz. "Doğruyu söyledim, yalancı dediler. Ben de o anda duygularımı açıkça ifade ettim sonra ise içime atmaya başladım." minvalinde cümleler bizi bu karmaşıklığa ulaştırıyor.

    Turhan Yıldırım : Ne olursa olsun bence Peçorin tam olarak kötü bir karakter, kötünün kötüsü.

    Osman Y. ve Oğuz Aktürk : Aslında bizce tam olarak kötü dememek gerek. Sanki %50 iyi %50 kötü gibi, bir sentez sözkonusu gibi geliyor bize göre.

    Yunus : Zaten her iyinin içinde kötü yok mudur arkadaşlar?

    Oğuz Aktürk : Doğru söyledin Yunus, aynı Yin ve Yang felsefesinin sembolünde olduğu gibi.

    Turhan Yıldırım : Yine de bu karakterimiz bir antikahraman arkadaşlar, tam bir duygu katili bu adam! İnanılmaz bir zevküsefa düşkünü bir adam. Toplumu yargılarken kendini de yargılayan, elde ettiği her şeyden sıkılmayı başarabilen çok aykırı bir karakterdir Peçorin.

    Osman Y. : Aslında bu konuda tam bir varoluşsal boşluktan bahsedebiliriz. Yusuf Atılgan ve Oğuz Atay kitaplarında da benzer yönler görebildiğimizi düşünüyorum.

    Turhan Yıldırım : Evet zaten karakterin hafiften nihilizme kaydığını düşünüyorum ben de.

    Yunus : Bence arkadaşlar, Peçorin kendi iyiliğinin ve kötülüğünün tamamen farkında bir adam. Bazıları iyi bazıları kötü diyecektir ona, zaten toplumda da bu tür etiketlere maruz kalıyoruz. Ama ne olursa olsun bunun farkındalığı kendisinde mevcut bir karakter.

    Osman Y. : Evet bu iyilik ve kötülüğün Peçorin karakteri içerisinde karışmasını da tam olarak kendi sözlerinden anlıyoruz aslında;
    "Yabani bir kadının sevgisi bir sosyete kadınınkinden pek de farklı değilmiş. Birinin cahilliği ve basitliği ötekinin hoppalığı gibi bıktırıyor insanı. Doğrusunu isterseniz, hala seviyorum onu, bana yaşattığı çok tatlı birkaç an için minnettarım ona. Onun için canımı bile veririm, ama gene de sıkılıyorum yanında. Bir budala mıyım, yoksa bir zorba mı, bilmiyorum. Ancak şu da var, ben de acınacak durumdayım, belki ondan bile çok: Toplum bozmuş ruhumu, kafam huzur bulmuyor, kalbim doymak bilmiyor."

    Peçorin ise iyiliğin, kötülüğün, neredeyse her duygunun içinde karıştığı bir arkadaşımız. O kadına ise rastlamıyor, o kadın karşısına çıkmıyor. Yine de ne olursa olsun çok bilgili ve bu bilgisinin farkında olan bir adam.

    Yunus : Ben yine de mükemmel kadını aradığını düşünmüyorum, bir kere fedakarlık yok bu adamda. Fedakarlık olmadığı zaman da maalesef böyle bir şey mümkün değil. Ayrıca Gruşnitski ile Peçorin arasındaki düello ve onların arasındaki bu iletişimin zamanla değişmesi de zamanın Rus gençliğine karşı bir bakış yakalamamızı sağlıyor.

    Serdal Şimşek : Aslına bakarsanız arkadaşlar, bu adam tam bir macera ve süreç adamı. Macerasız yapamıyor. Dışarıda ise yüzündeki maskeyle dolaşıyor, nasıl biz de dışarıda böyle maskeleriyle dolaşan insanlar görüyorsak aynı Peçorin'in de yüzünde halihazırda mevcut olan bir maskesi var.

    Oğuz Aktürk : Peçorin'in Instagram profili olsaydı nasıl olurdu diye düşünmüyor değilim, valla hiç çekilmezdi.

    Serdal Şimşek : Bu yüzden de zevki ve gerçeği bulma merakı onun peşini hiç bırakmıyor. Zaten benim Rusya'da yaşadığım zamanlarda da böyle hikayeler duydum. Rus ruleti vardır bilirsiniz, adamlar heyecanı ve tehlikeyi seviyor arkadaşlar. Bir hikaye var mesela, birisine söyleniyor, trenden ilk kim inerse onu öldüreceksin ve sana ödül vereceğiz gibisinden iddialara tutuşuyor insanlar. Yani öldürme ve adrenalin merakı Ruslarda çok üst seviye bir zevk gerçekten.

    Osman Y. : Bu tehlike ögesini ben de gördüm aslında, zaten kadınları da belki bir tehlike olarak görüp kadınlarla oynadığı bu oyunu bir kumar olarak görüyor olabilir Peçorin.

    Turhan Yıldırım : Başka bir konu da, başta dediğim gibi Puşkin'e yapılan düello kumpasında olduğu gibi burada da Peçorin ile Gruşnitski arasında bir kumpas yapılmaya çalışıldığını görüyoruz ama neyse ki Puşkin'in Yevgeni Onegin kitabındaki düellosu ile bu kitaptaki düello arasında o kumpasın engellenmesi farkı var.

    Bülent : Arkadaşlar ben de şu konuda yaklaşmak istedim. Kafkasya toplumlarındaki kıyafetleri ve yaşayış tarzlarını bile görebiliyoruz. Bu muazzam bir olay değil mi? Sırf bu yüzden bile bu kitap ayrı bir yere sahip. Kafkasya'da o zamanki kültüre yakından bakabilme fırsatımız oluyor.

    Hakan Özen : Ben de her şeye rağmen, Peçorin'i kötü olarak tanımlamazdım, kendi iç dünyasındaki değişimlerde böyle iyilik ve kötülük uçlarına tanık olabiliyoruz her insanın. O yüzden saf kötü olarak tanımlamak biraz haksızlık olur diye düşünüyorum.

    Turhan Yıldırım : Bence Peçorin saf egoist abi, hepsi bu.

    Osman Y. : Önüne kadınlar çıkıyor onları da kabul etmiyor zaten, garip ama gerçekten aklının farkındalığında olan bir adam.

    Turhan Yıldırım : Ben aslında Puşkin - Yevgeni Onegin, Lermontov - Zamanımızın Bir Kahramanı, Sadık Hidayet - Diri Gömülen ve Albert Camus - Yabancı kitaplarının art arda okununca anlamlı ve güzel bir bütün oluşturacağını düşünüyorum, böyle de bir okuma sırası denenebilir.

    Osman Y. : O halde Zeki Demirkubuz'un Yazgı filmini de izleyebilirsiniz, Yabancı'dan uyarlama. Çok güzel bir film.

    Yaz : Ben Meursault'un Peçorin kadar hedonist biri olduğunu düşünmüyorum, o noktada ayrılıyorlar.

    Turhan Yıldırım : Zaten adam normal ve sıradan bir ambar memuruyken sırf annesinin ölümüyle hayatı ve tepkisizliği ön plana çıkıyor, ama bu başka bir konu zaten.

    bikedibolkitap : Ben de birkaç şey eklemek istedim. Peçorin'i zaten dışarıdan bir gözlemle tanıyabiliyoruz daha çok. Kendisinin cesurca hareketlerinin dışarıdaki izleyiciyle bize sunulması da onun karakterini oluşturan en önemli konulardan biri.

    Oğuz Aktürk : Yavaş yavaş kitabı tartışmamızın sonlarına yaklaşırken Freud'un Dostoyevski için dediği şu satırları bence tam olarak Lermontov için de söyleyebiliriz:
    "Büyük adamların çoğu gibi, Dostoyevski de, sürgüne gönderilmiş olmasını, en önemsiz ve sıkıcı şartlar altında bile bir duyarlık kazanmak amacı uğruna harcadı. Hayatının iç bağlantıları hakkında bilgi edinmek ve bir an duraksayıp, kendi öz varlığını yıkmak isteyen ve kendisini şaşkına çeviren bütün çelişmeleri bir sentez içinde toparlamak için sürgün olmaklığından yararlandı."
    Ve ayrıca 1825'te Dekabrist Ayaklanması oldu biliyorsunuz ki, yani Lermontov 11 yaşındayken. O yüzden devrimci romantizmin de hem şiirlerinde hem de romanında bir vücut bulmaya çalıştığını söyleyebiliriz.

    Yaz : Tabii, zaten 1789 Fransız İhtilali'nden sonra Rus ve Osmanlı İmparatorluğu yapılarında da değişmeler meydana geldi. Bu da pek tabii ki ülke edebiyatlarına da yansıdı.

    1000Kitap İstanbul Okuma Grubu : Bu güzel kitabı tartışmak için evinden kalkıp gelen herkese çok teşekkürler. Peki bu kadar lafın, tartışmanın üstüne kimdir bu zamanın kahramanları?

    İşte zamanımızın kahramanları:
    1- Oğuz Aktürk
    2- Osman Y.
    3- Madame Adeline
    4- Turhan Yıldırım
    5- bikedibolkitap
    6- Yunus
    7- Bülent ve abisi
    8- Kaan Ö.
    9- Serdal Şimşek
    10- Yaz
    11- Hakan Özen

    Bu buluşmaya katılmamış olsalar da diğer değerli kahramanlarımız:
    Ebru Ince
    Muzaffer Akar
    Necip G.
    Selman Ç.
    Bengü
    Esra Koç
    Hercaiokumalar /Ayşe
    Primadonna
    Tuğba Demirci
    özlem
    Arzu K.

    Toplantımıza beklenen zamanımızın esas kahramanı:
    Hacı Seydaoğlu

    İşte o kahramanların görüldüğü rivayet edilen bir fotoğraf:
    https://i.ibb.co/...b8a-1b3e85f4e185.jpg
  • 848 syf.
    ·62 günde·10/10
    Bayrama daha çok var. İnsanın açken zamanın yavaşladığını duyumsaması ne garip bir histir. Nitekim zamanın bolluğunu yazarak değerlendirmek istiyorum zira ne okumaya ne de gezmeye mecalim oluyor açlığa izafe ettiğim şu hudutsuz anlarımda. Artık bir şekilde kalemi elime almam gerekiyor. Başladım yazmaya ama bu teşebbüsün sonu nereye varır, neler anlatabilirim sizlere kestiremiyorum fakat son zamanlarda gezgin şövalyeleri kaybettiğimize iyice inandım.

    Haber sitelerinin manşetlerinde onları aradım. Yok! Bana emirler yağdıran müdürümün kesif sesinde onlardan gizli bir havadis işitmek istedim. Yok! Marketlerin pahalı tezgahlarında, yüklü faturalarda, işsizlerin kaygılı zihinlerinde, eğitim sisteminin çarpık düzeninde, ölü kadınlarla dolu mezarlarda, yaşamının yarını meçhul askerlerin nöbet tuttuğu dağlarda, sınırlarda… Yok! Hiçbir yerde yoklar. Ne yazık ki kaybettik onları. Kaya gibi bir sükût!

    Gezgin şövalyelerin sonuncusu olan Don Kişot ‘a ait sayılı görsellerden birisi de budur.

    https://resmim.net/f/3T6JrG.jpg

    Odamın aydınlık köşesine asmıştım posteri sonra ne zaman ve nasıl yok oldu hatırlamıyorum bile ama şu an o poster de yok. Kahraman şövalyemiz, kitabı okuduğumda posterdeki gibiydi zihnimde, fazlasıyla metanetsiz… Tuğla gibi olan eserde şövalyemiz, zayıf atını da alarak dünyanın en ünlü serüvenine atılıyordu bundan yüzlerce yıl önce. Peki neyi anlatmak, hangi mesajı vermek istiyordu ya da derdi neydi diyecek olursanız; İnsanoğlunun hayatta bir amacı olmasının ve bu amaç doğrultusunda mücadele etmesinin ve hatta sahip olduğu tüm maddi kaynaklarını tereddütsüz hiç etmesinin gerekliliği mesajını vermek istiyordu bana kalırsa. Belki de insanların deli demesine aldırış etmeden hayalleri peşinde koşmanın en değerlisi olduğunu!

    Sanat dolu, ustaca yazılmış bir eserin izleyicisi hem eğlenir hem de eğitilmiş olur. Cervantes’in en büyük gayesi de bu kitap özelinde zannediyorum ki buydu; okurunu eğitmek ve eğlendirmek. Günahın kötülüğü, erdemin ise önemi her zaman ön plandaydı kitap genelinde. Bu nedenle eklemek gerekir ki, dinsel öğretiler ve öğütler bolca kendine yer ediniyor eserde. Aynı zamanda açık seçik, içinde anlaşılması güç hiçbir yön bulunmadığı muazzam bir edebiyat örneği Don Kişot. Yüzlerce yıldır, çocuklardan gençlere, gençlerden yetişkinlere herkes okuyor özellikle de yaşlılar hayran oluyorlar kitaba. Bu bağlamda bakıldığında kitabın başarısı bir başka deyişle her kesime hitap ediyor olması.

    Cervantes ‘in yazarlığına dair sizlere en kısa yoldan ve en basit haliyle ne söyleyebilirim diye düşünüyorum. Doğrusu en önemsiz noktayı, en sıradan gibi görünen ayrıntıyı bile es geçmediğini, her şeyin üzerinde özenle durduğunu, kahramanlarının düşüncelerini, açık gizli amaçlarını, planlarını açıkladığını, her türlü sorunu açıklığa kavuşturduğunu, özetle, el atmadığı bir şeyin olmadığını ifade edebiliyorum ancak.

    Eseri, 3 farklı anlatıcı okuruna sunuyor. Cervantes, Magripli Hamid ve Arapça çeviriler yapan bir başka yazar söz sahibi anlatımda. Değerli arkadaşlarım Hercaiokumalar /Ayşe ve Yaz ‘ın bana anlatmış olduğu post modern yapının belki de doğuşu söz konusudur zira okur, bir kurmaca metin okuduğunu fazlasıyla duyumsuyor.

    Don Kişot; Tragedya (ağlatı), melodram (şarkılı konuşma), şiir, sone, destan, roman vs. gibi birden fazla türü çatısı altında toplayarak bu kalıplara uygun yalnızca bir ürün oluşturma eylemini eskiterek edebiyat dünyasında öncü bir yazım oluşturmuş olduğunu okuyorum kimi yerlerde. Bunun yanı sıra şövalye romanlarının koşutluğunu koruyarak alaya almasıyla parodi ve ironi öğelerine de bolca yer vermiş, bir diğer anlamda üst kurmacayı da oluşturmuş. Yeniliklerle ve öncü aksiyonlarla dolu bir eser söz konusu. Bir başyapıt!

    Don Kişot, amaçlarından ödün vermez, adaletin peşindedir ama aynı zamanda hayalci bir karakterdir de. Yoksul bir soylu olarak ifade edilir. Eser, onun şövalye romanları okumasıyla başlar. O kadar fazla okur ve kendini bu romanlara öylesine fazla kaptırır ki gerçeklik algısını yitirerek deliliğin sınırlarında dolaşmaya başlar. Sonra bir karar alır. Bir gezgin şövalye olup, hakkı gözetecek, adaleti sağlayacak ve yardıma muhtaçların kurtarıcısı olacaktır. Aynı köyde ikamet eden efsane karakter Sancho Panza ’ya maddi vaatlerde bulunarak bu serüvene beraber atılırlar. Başlarından türlü musibetler, türlü komik aksiyonlar geçer ve gerçekten de iki kahramanımızın serüvenleri okur için müthiş keyiflidir tabi kimi zaman hüzünlüdür de.

    Ana karakter Don Kişot idealizmi yani ülkücülüğü temsil etmekte olduğunu fark ettim sonradan yaptığım makale okumalarında. Bilgide düşüncenin esas olduğu temel alınıyor bu izme göre ama diğer ana karakter Sancho Panza ise materyalizmi yani maddeciliği temsil ediyor. Don Kişot için değerler önemli iken Sancho Panza için çoğu zaman para ön planda oluyor. Biri değerler uğruna savaşıyor diğeri çıkarlarını gözetiyor. Ayrıca, Don Kişot ’un nesneleri olduğu gibi görmemesi, zihninde çok ayrı bir dünyası olduğunu gösteriyor bizlere. Hemen bu noktaları elimde kalan son iki görselle destekleyeyim,

    Don Kişot ’un gözünden: https://resmim.net/f/5EDXv0.jpg
    Sancho Panza ‘nın gözünden: https://resmim.net/f/ydLMZx.jpg

    Görsellerden de anlaşılacağı üzere Sancho Panza yalnızca gözünün gördüğüne inanıyor, perdenin arkasını asla düşünmüyor. Doğrusu Cervantes ‘in, maddeciliği alttan alta çok sert eleştirmiş olduğunu fark etmiyor değiliz. Eserin bir bölümünde para karşılığı Sancho Panza ‘nın kendini kırbaçladığına şahit oluruz. Maddeciliği savunan düşüncenin para uğruna yapmayacağı şey yoktur mesajı gömülüdür bu bölümde. Bir diğer yandan bakıldığında Sancho Panza ‘nın ada valisi olduğunda ki olağanüstü yönetimi ve verdiği kararların başarısıyla üst tabakanın da eleştirildiğine tanık oluruz. Eleştirilerin yönü ve nereye olacağı asla kestirilemiyor. Bir zaman geliyor din adamlarını, kralı ve askerlik zihniyetini eleştiriliyor, bir zaman geliyor dış görünüşe takılanları yerden yere vuruyor yazar. Nitekim her bir diyaloğun her bir söylemin öğreticiliği asla tartışılmıyor. Kitabın öğretici olmadığı bölümlerde ise okur, harikulade eğleniyor.

    Görünürde Don Kişot, söz konusu değerler, öğütler, düşünceler olduğunda gayet aklı başında hatta bilge biri fakat iş şövalyeliğe geldi mi zıvanadan çıkan bir karakter. Sancho Panza ise günlük dili ve atasözlerini oldukça hoş kullanan ve bilgelik yanı olmasına mukabil saf bir karakter. Kahramanlarımızın yeri geldiğinde aralarında geçen konuşmalar hayranlık uyandırmakta. Don Kişot ‘un vali olmadan evvel Sancho Panza ‘ya öğütledikleri ise bir insan yaşamı için rehber kitabı niteliğinde.

    Yazımın fazlasıyla uzadığının farkındayım fakat uzun uzun okuyup kısa kısa yazarak geçemiyorum bu eseri. Öyleyse başladığım gibi bitireyim. Bir gezgin şövalye deyip geçmeyin, onun neyi temsil ettiğine bir bakın! En can sıkıcı durumlarda neye ihtiyaç duyuyorsak odur Don Kişot. Bir hayalperestten, bir deliden çok daha fazlası.

    La Manchalı Don Kişot ’a, değerlerine, düşüncelerine, adaletine, deliliğine sevgilerle.
  • 1000kitap İstanbul Okuma Grubu olarak 16. toplantımızı özel bir mekan olan Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze ve Kütüphanesi’nde gerçekleştirdik.

    “Yaşadığım Gibi” adını taşıyan hatıralarında "Hayatımın hangi devrinde edebiyatçı olmağa karar verdim? Bunu pek söyleyemeyeceğim. Günün birinde kendimi edebiyattan başka bir işe yaramaz buldum.” diyen Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Huzur” romanı, “Tanpınar iyi ki edebiyattan başka bir işle uğraşmamış” dedirtecek türden özel bir eserdir. Bir yandan bu özel eserin üzerimizdeki etkisi, bir yandan bir zamanlar Alay Köşkü olarak kullanılmış, 1926 yılında uygun bir mekan aramakta olan Güzel Sanatlar Birliği’ne Atatürk’ün emriyle tahsis edilmiş, birliğin 1928 yılında kurulan Edebiyat Şubesi’nin ilk kongresine ev sahipliği yapmış ve o tarihte hayatta olan yazar ve şairlerin çoğunu bir arada gösteren fotoğrafa ev sahipliği yapmış bir mekan olması gibi sebeplerle böyle bir ortamda bu toplantıyı düzenlemekten dolayı heyecanlıydık. Ayrıca Ahmet Hamdi Tanpınar, Şubenin aynı yerde, 19 Eylül 1929 tarihindeki toplantısında aza olarak seçilmiş ve 1930’lu yıllar boyunca burada edebiyat toplantıları yapılmış ve bu toplantılar, sohbetler dönemin edebiyat gazete ve dergilerinde yer almıştı.

    Bizler de bu özel romanı bu özel mekanda konuşmak üzere yola çıktık ve bu toplantıyı gerçekleştirdik. Berna Moran’ın o çok kapsamlı makalesinde “huzursuzluğun romanı” olarak nitelendirdiği roman; görünüşte bir aşk hikayesi olsa ve yazarı da bu romanı "Bu, dünyanın en basit, âdeta bir cebir muadelesini hatırlatacak kadar basit bir aşk hikâyesidir."(s. 73) diye nitelendirse de roman temelde, ne tam doğulu ne tam batılı olmayı başarabilmiş, arafta kalmış Türk aydınının trajedisinin romanıdır. Nitekim Tanpınar bu durumu şu cümlelerle çok güzel anlatır:

    "Biz şimdi bir aksülamel devrinde yaşıyoruz. Kendimizi sevmiyoruz. Kafamız bir yığın mukayeselerle dolu;, Dede' yi Wagner olmadığı için, Yunus' u Verlaine, Baki' yi, Goethe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. Uçsuz bucaksız Asya' nın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en giyinmiş milleti olduğumuz halde çırçıplak yaşıyoruz."(s. 252) "Debussy'yi Wagner' i sevmek ve Mahur Beste'yi yaşamak, bu bizim talihimizdi." (s. 140)

    Romanın ismi "Huzur" olsa da okuyanların tamamı bu kitabın huzurdan söz etmediğini bilir. Bu bağlamda romandaki huzursuzluğun nedenleri üzerine konuştuk toplantımızda. Mümtaz’ın; anne babasını yitirmesi, İhsan’ın hastalığı, aşkın bitişi, ikinci dünya savaşının patlak vermek üzere olması gibi pek çok travmatik durumla boğuşmak zorunda kalması onun huzursuzluğuna sebep gibi görünse de, Tanpınar aslında burada huzursuzluğun çok daha derinlerde olduğunu anlatmak istemiştir. Esasen huzur dış şartlardan ziyade insanın içinde hissettiği bir durumdur ve romandaki karakterlerin neredeyse tamamı da bu iç huzurundan yoksundur. Tanpınar, roman boyunca sanki bu huzursuzluğa bir sebep ya da deva arar gibidir. Romanın sonunda huzursuzluk had safhadayken bizi tüm bu meselelerle baş başa bırakarak bitirir romanı. Bu bağlamda roman huzurun değil “huzuru arayan huzursuzların romanıdır.”

    Genel olarak romanın kurgusuna baktığımızda eser; yaz sonuna doğru, İkinci Dünya Savaşı’nın ilanından aşağı yukarı bir gün önce başlar, yirmi dört saat sonra savaşın ilan edilmesiyle sona erer. Roman dört ana bölümden oluşmaktadır. Bu bölümler romanın dört kahramanının; İhsan, Nuran, Suat ve Mümtaz’ın adlarını taşımaktadır. İkinci ve üçüncü bölümlerde geriye dönüş tekniğiyle aynı zamanda romanın merkezini de teşkil eden Nuran-Mümtaz aşkı anlatılır. Eserde iki bölüm boyunca anlatılan Nuran-Mümtaz aşkı pek çok kültürel detayı ve en önemlisi İstanbul’u ve bizim öz mûsikîmizi kendisine fon yaparak öyle büyüleyici şekilde anlatılır ki bu bölümde Tanpınar’ın dehası karşısında hayranlık duymanız kaçınılmaz olur. Kahramanlarının aşkını İstanbul tutkusu ile birleştiren ve onlara 'Birbirimizi mi, yoksa Boğaz'ı mı seviyoruz?" dedirten Tanpınar, mekan ve karakter tasvirinde öyle derinleşir ki her cümlesiyle mevcut hayatımızın tekdüzeliğine karşın hayatın güzelliğinin detaylarda saklı olduğunu haykırır adeta. Romanın dördüncü ve son bölümünde tekrar hal-i hazıra dönülür.

    Romanda 1940’ların İstanbul’u çok özel bir yer tutmaktadır. Tanpınar, mekanla kahramanların ruh halleri arasında münasebet kurmuş, mekanı da adeta romanın kahramanlarından biri haline getirmiştir. Birinci bölümde mekan olarak İhsan ve Macide’nin evi, sahaflar, bit pazarı, İstanbul’un fakir mahalleleri yer almaktadır. Bunun yanı sıra Mümtaz’ın geçmişine dönülerek onun kısa süreli olarak bulunduğu, fakat muhayyilesinde iz bırakan bir mekan olan Antalya ve Sinop da yer alır. Mümtaz Nuran’la birlikte hemen hemen İstanbul’un bütün semtlerini ve mimari eserlerini dolaşır. Boğaz ikisi için de vazgeçilmezdir. Hatta zaman zaman birbirlerine “Birbirimizi mi yoksa boğazı mı seviyoruz?”(s.206) diye sorarlar. İki kahraman da Boğaz’da oturmaktadır. Nuran’ın evi Kandilli’de, Mümtazınki ise Emirgan’dadır. Tâlî şahıslardan Âdile Hanım ve eşi Sabih, Taksim’de oturmaktadırlar ve evlerinde sık sık müzikli, danslı davetler düzenlerler.

    “Huzur” romanını konuşurken, romanla Tanpınar’ın biyografisi arasındaki bağlardan da söz ettik. Tanpınar’ın “Antalyalı Genç Kıza Mektup” adlı yazısı ile romanda Mümtaz’ın geçmişinin anlatıldığı kısımlar ya da babasının kadı olması sebebiyle gittiği mekanların romanda kullanılmış olması gibi detayları konuştuk. Yine romandaki Nuran karakterinin gerçekte yaşamış bir karakterden ilham alınarak oluşturulduğu, Tanpınar’ın adı geçen hanımla böyle İstanbul gezileri yaptığı gibi detayları da sohbetimize konu ettik. Yine Tanpınar’ın çok sevgili hocası Yahya Kemal’den çok etkilendiği ve romandaki İhsan karakterini oluştururken hocasından yararlandığını ve iki karakter arasında benzerlikler olduğunu da ifade ettik. İhsan, Fransa’da eğitimini tamamlamış, Türk tarihini, mûsikîsini ve edebiyatını çok iyi bilen, çok kültürlü bir kişidir. Yahya Kemal de derin kültürüyle Tanpınar üzerinde çok etkili olmuş bir şahsiyettir.

    Romanda kullanılan kelimelerin müzikalitesi ve eserin sesli okumaya ne kadar müsait olduğu da konuştuklarımız arasındaydı. Toplantıya katılan dostlarımızdan bazıları kitabı okumakta zorlandıklarını ifade ettiler, bizler de bazı kitapların okunma zamanları olduğunu, olmuyorsa bırakmak ve zamanının gelmesini beklemek gerektiğini ifade ettik.

    Son olarak toplantımıza katılarak bu çorbaya tuz ilave eden herkese çok teşekkür ediyorum. Toplantı iletisini yazma görevi bu seferlik Hercaiokumalar /Ayşe Hanım'a düştü. Bu yüzden kendisine bu zahmeti, emeği ve detaylı iletisi için çok teşekkür ederiz. Umarım iletiyi okuyan arkadaşlarımız toplantı hakkında az da olsa fikir sahibi olabilmiştir.

    Toplantıya Katılan Arkadaşlarımız:
    Muzaffer Akar
    Hercaiokumalar /Ayşe
    Esas Adam
    Osman Y.
    nisan83
    Reşat Karakaş
    Kübra
    https://1000kitap.com/seldadeniz
    ersal demirayak
    Mehmet Altıntaş
    Bülent
    Madame Adeline
    Sevda Bağ
    https://1000kitap.com/Galeyan
    Şeyhmus Oral
    Zeynep Feyza Karabulut
    Asiye
    Mücahide Haznedar

    Eksik olan arkadaşlar varsa bildirirlerse ekleme yapabilirim.

    Toplu fotoğraflar:
    https://i.hizliresim.com/v6ra9p.jpg
    https://i.hizliresim.com/16qp5G.jpg
    Diğer fotoğraflar:
    https://i.hizliresim.com/P1maEb.jpg
    https://i.hizliresim.com/grEYLQ.jpg
    https://i.hizliresim.com/9a0rpO.jpg
    https://i.hizliresim.com/QLmzgr.jpg

    Bir Sonraki Toplantı Tarihi, Yeri ve Saati:
    5 Mayıs Pazar, Okkalı Kahve Kadıköy, 13:30

    Okunacak kitap: Biri, Hiçbiri, Binlercesi
  • Merhaba Sait severler, sevgili okuyucular, kitap ve film dostları !

    Biliyorsunuz Aralık ayında Sait'in topraklarında bol etkinlikli, eğlenceli bir Sait Faik Kampı yapmıştık.
    (Bilmeyenler için bakınız
    #38251354 )

    Kamp sürprizlerimizden biri şu anda sinemalarda gösterilen 'Benden Hikayesi' filmi idi.
    Biz kampta özel gösterimle izlemiştik ama şimdi sinemada da izlemenin keyfi başka olur dedik, hem de toplaşıp gidersek pek bir hoş olur.

    Bu da filmin instagram hesabı :

    https://instagram.com/...;igshid=bbo9ffbase9r

    Film Türkiye'de yapılmış benzeri çok az belgesel - hikaye- filmlerden biri.

    Biz de dedik ki bir hişt diyelim, Sait' e bir kez daha selam çakalım ve böyle güzel işlerin yapılmasına destek olalım.

    Peki ne yaptık?
    Filmin değerli yönetmeni ve Sait Faik sevdalısı Onur Barış ve filmde Sait'i canlandıran Mert Er' i de ayarladık filmi hep beraber izlemeye karar verdik.
    İstanbul da olanlar, hep beraber Sait 'i anmaya, filmin yönetmeni, oyuncusu , film ekibi ile konuşmaya, güzel bir akşam geçirmeye ne dersiniz ?

    Tarih: 18 Nisan 2019 Perşembe
    Saat: 19.15 seansı
    Yer: Beyoğlu Cinemajestic/ Taksim

    1. Li-3
    2. Çaça
    3. Selman Ç.
    4. Fırat İnan SARIÇİÇEK
    5. Esra Özbek
    6. Osman Y.
    7. Reşat Karakaş
    8. E.T
    9. Kaan Ö.
    10. Tolga Güney
    11. Arzu K.
    12. Tuğba Demirci
    13. Hercaiokumalar /Ayşe