• “Hayat sana iki yalnızlık gösterip, birini tercih etmeni ister. Birinci yalnızlık sana aittir. İkinci yalnızlık sana bırakılandır. Hangisini seçersen seç, seçtiğin kadar yalnızsındı”
  • Kitaptaki her şey beni büyüledi.Kişiler, olaylar, kurgu.Ama özellikle Yaşar Kemal'in üslubu, kullandığı sözcükler, sözcükleri anlamca katmanlaştırması. İşte unutamadığım o güzel ifadelerden bazıları :
    "Umudu, üzülür gibi oldu..." "Gözlerinde yıldızlar uyuyordu."
    "Gözleri mavi çiçekler bakıyordu."
    "Kurşun geçirmez bir karanlık vardı..."
    "Tepeden tırnağa sevinç olmuştu."
    Eser Bir Ada Hikayesi serisinin ikinci kitabı. Adını bir Karadeniz balıkçı deyiminden almıştır. "Deniz o kadar durgun o kadar durgundu ki, karıncalar su içerdi..."
    Bu terk edilmiş adada hayat kurma çabaları devam ediyor. Adaya yeni gelen insanlarla birlikte neşe, hüzün, keder, sevinç, hepsi birden artıyor. Bu hüzünlü, savaş yorgunu, yurtlarından koparılmış her biri farklı bir sır taşıyan insanların hikayeleri okuru sarıyor. Bu kitaba katılan yeni karakterleri sayacak olursam; Karadenizli Nişancı Veli, Girit göçmeni Musa Kazım Ağaefendi, Vanlı bir asker olan Baytar Cemil, Kürt dengbej Uso, doktor Salman Sami, Halil Rıfat ve beraberinde getirdikleri evlatları, torunları ya da kimsesiz yetim çocuklar...
    Eserde en hoşuma giden kısım Fakiye Teyran'dan bahsedilen kısımdı. Fakiye Teyran bir masalcı, destancı, filozof, şairdir. Bugün Van Bahçesaray'da dünyaya gelmiş olan Fakiye Teyran "Kuşların sözcüsü, şairi" olarak bilinir. Eserde yaklaşık 40 sayfa bu güzel şairden bahsetmiş Yaşar Kemal. Kendisi de bir destan toplayıcısı olan Yaşar Kemal oldukça etkileyici bir biçimde anlatmış bu ülkemizde pek tanınmayan ama Rusya'da eserleri basılan dengbeji...
    Öyle güzel doğa betimlemeleri var ki yine, kendinizi tabiatın kucağına bırakasınız geliyor. Sırtımızı ısıtan güneşe, papatyalara, börtü böceğe, kuşa, kediye, köpeğe, ekmeğe, aklınıza ne geliyorsa farklı bir gözle bakmaya, bu sevinçten bir pay kapmaya çalışıyorsunuz. Yani en azından bana öyle oldu :)
  • İlköğretimi, okul derecesi olarak “ilk beşte” bitiren bir öğrenci olarak ortaokula kaydım yapılmıştı.
    Orta okulda her derse ayrı öğretmenin girmiş olması beni -az da olsa- derslerden soğuttu. Zira her öğretmen ayrı bir karakterdi ve bu durum beni yoruyordu. Ergen aklımla hem kemdimle hem de öğretmenlerin karakterleri ile cedelleşip durdum. Nihayet -iyi bir derece ile olmasa da- ortaokulu da başarılı bir şekilde bitirmiştim.

    Liseye, yani dokuzuncu sınıfa geçince; sıkıcı ve baskıcı bir ortaokul yıllarından sonra liseye yeni bir baslangıç için kolları sıvadım.

    Dokuzuncu sınıfın ilk yazılı/sözlü dönemlerindeyik. Anıt Çay Bahcesi'nde sınıftan bir arkadaşımla, tarih dersi çalışıyorduk. Ders çalışırken bir yandan simit yiyoruz, bir yandan da çayımızı duyumluyoruz.
    Ben çalışmamı bitirdim, arkadaşım "EZBER" yapmaya devam etti.
    Arkadaş, ezberini yaparken solcu olarak bildiğimiz bir ağabeyimiz, bizim masaya yanaştı ve arkadaşıma bizim şiveyle "ula ne oxisan?" diye sordu.
    Arkadaşım "Abe ...savaşının kazananlarıni ezberliyem" dedi.
    Solcu abi "Ula ehmak! Savaşın kazanani mi olır oxlım? Bu xocalar sızi kandırıp durilar" dedi ve söylene söylene yanımızdan uzaklaştı.

    Ertesi gün Tarih Öğretmenimiz bir arkadaşımızı sözlüye kaldırdı ve "...savaşının kazananlarını say, bakalım" dedi.
    Ben de konuşmak içün söz istedim öğretmenimden ve "Hocam, savaşta her iki taraf da kaybeder. Neden biz 'savaşın kazananları' diye ezberliyoruz ki?" dedim. Öğretmen "Def ol dışarı, geri zekalı...!" deyince; ne olduğuna anlam veremeyen surat ifademle sınıfı terk ettim.

    Bir sonraki dersimiz matematik idi. Öğretmen içeri girdi, yazılı sonuçlarını tek tek okurken -kasıtlı olarak- listenin en sonuna benim yazılı sonuç kağıdımı getirmişti ve “Mahmut, 10 üzerinden 10 aldın ama ben sana 5 veriyorum" dedi.
    “Neden?" diye sordum.
    “Tarih Öğretmenine sorduğun sorudan dolayı senin geri zekalı olduğunu anladım ve kopya çektiğine kanaat getirdim." dedi.
    Asıl geri zekalı o idi, çünkü o sınavda 10 alan tek öğrenci bendim. Kimden çekebilirdim ki?
    Bununla kalmadı tahtaya, yanına çağırdı ve beni yaklaşık olarak 10-15 dakika merhametsizce dövdü.
    Öğretmenlere olan inancım gittikçe azalıyordu ve öğrenmeye karşı da soğumayabaşlamıştım.

    Yaşadıklarım sadece bu mu, sanıyorsunuz?Hayır!
    Müzik Öğretmenim ve Edebiyat Öğretmenim Diyarbakır şivesiyle dalga geçerdi ve iğrenç/başarısız bir şive taklidiyle bizi taklit etmeye çalışırlardı, yani bundaki amaç bizi aşağılamaktı.

    * Edebiyat Öğretmeni, dışarıdan şehrimize misafir gelen öğrencilere yüksek notlar, bizlere ise hep düşük notlar verir dururdu.

    * Biyoloji Öğretmenimiz sürekli raporluydu. Eşi, bürokrattı ve öğretmenimiz kolaylıkla bu uydurma raporları alabiliyordu. O şehir senin bu şehir benim gezer dururdu, kadın.

    * Beden Eğitimi Öğretmenimiz -her güzel havada- derslerinde bize futbol ve voleybol topları verirdi. Kendisi de bahçenin bir köşesine çekilir "sigara içerdi!" (Evet, beden eğitimi öğretmeni ve sigara!)
    Yağışlı veya soğuk havalarda ise dersliğimizdeydik ve bu derslerde, o yaşımıza rağmen "deve cüce" oynatıp dururdu bize. Ders süresince oynardık bu -sözde- oyunu. Oturup kalkmaktan kaba etimiz acırdı.

    * Kimya öğretmeni mülayim bir adamdı. Zira her akşam alkollü içecek içtiği için okula ‘akşamdan kalma’ vaziyettte gelirdi ve yirmi dakika ders anlatıp geriye kalan sürede ise bizi serbest bırakırdı, yani sessizce oturmamızı isterdi bizden.

    Ve diğerleri...vesaire

    ****
    Öğretmenlere olan inancım azaldı da azaldı. Bir gün Fizik Öğretmenine "Hocam sizi seviyorum ama diğer öğretmenlerden nefret ediyorum ve onları Allah'a havale ediyorum..." dedim.
    Zira "Öğretmenim canım benim, sen bir ana, sen bir baba..." yalandı.
    Babalık kısmını Matematikçi'den ziyadesiyle gördüm(dayak kısmını sadece) ama birçok öğretmende, anneliğe ait olan o güzelim merhamet duygusunu ve eğitme aşkını hiç göremedim!

    Onlara beddua ediyordum. Keşke bedduam tutmasaydı. Zira bitir yıl sonra;
    * Müzik öğretmenim göğüs kanseri oldu. Dört Diyarbakırlı Arkadaş, onun evinin penceresinin önüne kadar (zemin katta oturuyordu) 'geçmiş olsun'a gittik.
    Öğretmenim "Mahmut hakkını helal et" dedi. Ben de onun bizi taklit ettiği gibi, yani başarısız ve iğrenç bir şive ile "etmiyem!" dedim ve oradan çekip gittim.
    (Sosyal platformlarda buna benzer aşağılamalara -sözde komik videolara- denk gelmişsinizdir. Hala insan olamamanın verdiği bir şey olsa gerek!)

    * Vatansever Edebiyat öğretmeninin(!) eşi zimmetine Devlet’in(halkın) parasını geçirmesi nedeniyle açığa alınmıştı ve öğretmenimiz de daha Doğu'ya sürüldü. Ceza o öğretmene miydi, yoksa daha doğuda olanlara mıydı? Bu tartışılır!
    (Doğu illerinin sürgün yeri oluşu da ayrı bir ülke ayıbı!)

    * Biyoloji Öğretmeni başka bir şehire "öğretMEyen" olarak atandı, biz de okulca ondan kurtulduk. Orada da raporlar alarak okula gitmediğine eminim!

    * Matematik öğretmeninin arabasının kaporta ve tekerlekleri her ne hikmetse hergün patlatılıyordu ve bir gün arabasını zararına satmak zorunda kaldı.
    Aynı haftalar da matemetik öğretmeni, okulda hızını alamayıp dışarıda da -karşısındaki öğrenciymiş gibi- oturduğu kahvehanede, genç yaşlardaki birkaç kişiye de bize davrandığı gibi kaba davranmış. O gençlerden fena halde dayak yemişti o gün. Ve o günden sonra biz öğrencilere karşı çok kibar biri oluverdi. Zira öğretmenimiz, yediği dayaklar yüzünden okuldaki bazı fırsatçı öğrenciler tarafından rezil rüsva edilip ve alay konusu haline getirilmişti. Öğretmen bize bu durumun bir umut olduğunu fark etti " O da dayak yiyebiliyormuş!" ve öğretmenimiz duruldu da duruldu.
    (Ne kadar ayıp bir şey; dişünsenize! “Dayak atma ve öğretmen” “Dayak yeme ve öğretmen” kavramlarının yanyana gelmiş olması. Ve ne kadar da hazin bir durum!)

    .....'vesaire' deyip diğer öğretmenleri anlatarak sizi daha fazla sıkmamış olayım.

    ***
    * Okullardan/ülke eğitiminden nefret eden ve amaçsız genç bir nesil mezun ettiler.
    Eğitime “Anasının yavrusu” olarak başlayan gençler, bu kutsal toprakların pısırık gençleri olarak mezun oluyordu.

    Okul bitti ve bir dershaneye yazıldım.
    Ezberci bir sistemde yetiştirilmemiştim, çünkü o yediğim dayaktan sonra sınıfıma, derse girdiğim yoktu. Derslere girdiğimde de dersi dinlediğim yoktu! Okul zamanımın yarısı, folklor, tiyatro, koro ve futbol ekiplerinde bulunmam nedeniyle hep etkinliklerde geçti zaten. Bu yüzden dershanede anlatılan herşeyi çok iyi öğrenebilmiştim ya da çok iyi ezberletebilmişlerdi, bilmiyorum?
    Okulu sondan ikinci olarak bitirdim ama sınavda bölge derecesi yapmıştım.

    Bazen kendimle dalga geçip “İyi ki; Matematik Öğretmeni beni dövmüş, yoksa ben de o ezberci sistemin, hiçbir şey öğrenemeyen bir malzemesi olacaktım” diyorum.

    Sadece ben mi "gerçek hayat bilgisini", tarihi, coğrafyayı, felsefeyi...dışarıda (Ailemizden, sokaktan, dershaneden, arkadaş çevresinden) öğrendim sanıyorsunuz?
    Hayır, o dönemde birçoğumuz bu yollarla öğrendik.

    * Eğitimdeki tek suçlu öğretmenler mi sanıyorsunuz?
    Hayır, eğitim sistemi çürük ve sistemin içi boştu.
    * Ailelerimiz de ”Eti senin, kemiği benim" diyerek çocuklarını okullara yollarken "Beyin, akıl, edep... de benim" deselerdi bize bunları yapabilirler miydi? Ailelerimiz de suçluydu!

    ***
    Şu an herşey yoluna girdi mi sanıyorsunuz? Hayır, bildiğiniz gibi; Eğitim sistemimiz, eskisine oranla daha çürük ve içi hala boş.

    Şimdilerde;
    Aileler, bizi eğitim kurumlarına teslim ederken "Eti sizin, kemiği ise bir sosyal ve kültürel mesajı olmayan dizilerin ve onların sapkın idollerinin..." dercesine çocuklarını belirsizliklere terk ediyorlar.
    Henüz kreş seviyesindeki (3 ve daha büyük yaşlarda) çocuklarını, yuvalarından atıyorlar/atıyoruz.

    Baba ocağı, fakir ve yangın yeri. Ana kuçağı soğuk ve merhametsiz.

    Sistem, her daim hastalıklı ve hantal.

    Çürük ve boş sistemde büyüyen/yetişen biz ebeveynler bu cahilliğimiz ve kültürel boşluğumuzla daha kötü ve acımasız bir sisteme yavrularımızı emanet ediyoruz.
    Pardon, BAŞIMIZDAN DEF EDİYORUZ!

    Geleceğe ilişkin umudumuz var mı? Var!
    Zira Allah'tan umut kesilmez.

    SAYGILAR...
  • Bugün hakikati anlıyorum; fakat nefsimi ebedi bir yalnızlığa mahkûm etmeye mecburum. Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardır, ben onu kaybettim. İkinci defa oynayamam...
  • "Şu bahçemize bakınız. Sanki terk edilmiş gibi görülü­yor değil mi?"
    Herkes bahçeyi alıcı gözle incelemeye başladı. İçlerinden bazıları benim bu bahçeyi görmediğim halde nasıl tarif ettiğimi düşünüyorlardı. Kızanlardan biri atıldı:
    "Zaten terk edilmiş bir bahçe derviş baba!"
    "Evet, bu bahçenin bir bahçıvanı olduğunu söylemeye de imkan yok sanki!.."
    "Yok elbette!.. O kadar bakımsız ki!.."
    "Ama yine de içinde hala yeşeren otlar veya ağaçlarda hayat emareleri de eksik değil?"
    "Ee .. evet, eksik değil! Ama yoksa sen görüyor musun?"
    "Hayır, sizin gördüğünüzü biliyorum, o kadar. Şimdi tekrar soralım; gerçekte bu bahçenin bir bahçıvanı var mı, yok mu?"
    Dinleyenlerin şüpheye düşmüş gibi duraksadıklarını hissettim. Verebilecek bir cevap bulmakta zorlanıyorlardı. Onların bu tedirginliğinden istifadeyle devam ettim:
    "Biz görmüyoruz diye bu bahçenin bir bahçıvanı yoktur diyemeyiz, öyle mi?"
    "Eh... Diyemeyiz."
    "Demek ki gizli bir bahçıvan var. Biz göremesek de... O halde bu bahçeyi duvarlarla örsek, hatta çevresinde çoban köpekleri gezdirsek... Hani diyorum, gizlice çalışan bu bahçıvanı tutabilir miyiz?!."
    Oğlum nihayet söze karıştı:
    "Sözü nereye getirmek istiyorsun Derviş Yunus?!."
    "Çevresine yirmi kat duvar örüp kapıya sayısız nöbetçi bıraksan yine de o bahçıvanın girip çıktığını görebilir misin oğul?!"
    "Göremem elbette. Ben göremediğim için de sen söz konusu bahçıvanın görülmez, dokunulmaz, hissedilmez, gürültü yapmaz olduğunu iddia edeceksin herhalde."
    "Yalnız bu kadar değil; gören, bilen, esirgeyen oldu­ğunu da söyleyeceğim ve soracağım: Görünmeyen, dokunulmayan ve tespit edilmeyen bir bahçıvan ile hayali olan veya hiç var olmayan bir bahçıvan arasındaki fark nedir?"
    "?!."
    "Şimdi oğullarım; siz bu bahçıvanı maddi ölçülerle tanımak istiyorsanız; yanılgıya düşersiniz. Oysa Allah tek, eşsiz ve maddi olmayan bir varlıktır. Maddi sınırlar içinde düşünülemez, anlaşılamaz, biçimlendirilemez. Ona inanır, güvenirsiniz. Bu bir iman meselesidir."
    "İyi de ba.. Ihım, Derviş Yunus!.. Benim varlığım madde iken ve duyularım bile maddeye yönelik iken onu maddenin imkanlarıyla bilmek, tanımak istemem neden yersiz olsun?"
    "Hayır, yersiz değil, bilakis doğru bir arayış oğul!.. Lakin sen onun her yerde ve her şeyde hazır olduğunu fark etmekle yetinmiyor, bir de madde gözüyle görmek istiyorsun. O senin gördüğün her şeyde vardır; bir yaratıcı olarak, bir düzenleyici ve hayat verici olarak. Çünkü o öncesiz ve sonrasızdır; değişmez ve dönüşmezdir; her şeye gücü yeten ve her şeyi bilendir."
    "Şu anda benim neyi merak ettiğimi de bilir mi?"
    "Elbette bilir."
    "O halde neden merakımı gidermez ba.. ?"
    İkinci hecesini yutmuş olsa da "baba" kelimesi herhalde hiç kimseye o anda bana göründüğü kadar sevimli gelmemiştir. Çünkü ikinci kez aynı hecede takılıp kalıyordu. İçime bir ferahlık yayıldı. Oğlumun inadından geçip beni kabultendiğini düşündüm. Allah'ı kabullenmesi artık daha kolay olurdu. Sesimi şefkatle yoğurup anlattım:
    "O merakı giderecek olan sensin oğlum. Zaman ve mekanı değerlendirerek, sebeplere ve sonuçlara bakarak... Hislere, tecrübelere ve d uygulara bakarak... O merak ancak sevgiyle giderilir. Alemde sevgiden büyük bir umut da, sevgiden öte bir korku da yoktur. Sevgiliden korkmak, korkunun en yüksek derecesi, sevgiliden umut etmek umudun en yüksek kertesidir. Sevgilisi olmayan biri, yaşadığını sansa da yürüyen ölüden ibarettir!.."
    İskender Pala
    Kapı Yayınları, 1. Baskı, Ekim 2011
  • Ana-Beyit mezarlığının bir efsanesi, Juan-Juanlar’ın bozkırı işgal ettikleri çağlara dayanan bir hikâyesi vardı: Sarı-Özek’i işgal eden Juan-Juanlar tutsaklara korkunç işkenceler yaparlarmış. Bazen de onları komşu ülkelere köle olarak satarlarmış. Satılanlar şanslı sayılırmış, çünkü bunlar bazen bir fırsatını bulup kaçar, ülkelerine dönerek Juan-Juanlar’ın yaptığı işkenceleri anlatırlarmış. Ama asıl işkenceyi, genç ve güçlü oldukları için satmadıkları esirlere yaparlarmış. İnsanın hafızasını yitirmesine, deli olmasına yol açan bir işkence usulleri varmış. Önce esirin başını kazır, saçları tek tek kökünden çıkarırlarmış. Bunu yaparken usta bir kasap oracıkta bir deveyi yatırıp keser, derisini yüzermiş. Derinin en kalın yeri boyun kısmı imiş ve oradan başlarmış yüzmeye. Sonra bu deriyi parçalara ayırır, taze taze, esirin kan içinde olan kazınmış başına sımsıkı sararlarmış. Böylece sarılan deri, bugün yüzücülerin kullandığı kauçuk başlığa benzermiş. Buna “Deri geçirme işkencesi” derlermiş. Böyle bir işkenceye maruz kalan tutsak ya acılar içinde kıvranarak ölür, ya da hafızasını tamamen yitiren, ölünceye kadar geçmişini hatırlamayan bir mankurt, yani geçmişini bilmeyen bir köle olurmuş. Bir devenin boynundan beş-altı kişinin başını saracak deri çıkıyormuş. Bundan sonra, deri geçirilen tutsağın boynuna, başını yere sürtmesin diye, bir kütük ya da tahta kalıp bağlar, yürek parçalayan çığlıkları duyulmasın diye uzak, ıssız bir yere götürürler, elleri ayakları bağlı, aç, susuz, yakan güneşin altında öylece birkaç gün bırakırlarmış. Bu tutsaklar birer mankurt olmadan yakınları bir baskın düzenleyip onları kurtarmasın diye, yanlarına gözcüler koyarlarmış. Açık bozkırda her taraf kolayca görüldüğü için gizlice gelip baskın yapmak kolay olmazmış.

    Juan-Juanlar’ın bir tutsağı mankurt yaptıkları duyulur, öğrenilirse, artık onu en yakınları bile gerek zorla, gerek fidye vererek kurtarmak istemezlermiş. Çünkü bir mankurt, eski vücuduna saman doldurulmuş bir korkuluktan, bir mankenden farksız olurmuş onlar için.

    Bununla birlikte, bir defasında, adı tarihe Nayman Ana olarak geçen bir göçebe kadın, oğlunun başına gelenlere dayanamamış, onu kurtarmak istemiş. Efsane böyle anlatır. Ana-Beyit mezarlığının adı da buradan gelir. “Ana-Beyit” ‘ana barınağı, ana huzuru’ demektir.

    Sarı-Özek’in kızgın güneşine ‘mankurt’ olmaları için bırakılan tutsakların çoğu ölür, beş-altı kişiden ancak bir ya da ikisi sağ kalırmış. Onları öldüren açlık ya da susuzluk değil, başlarına geçirilen soğumamış deve derisinin güneşte kuruyup büzülmesi, başlarını mengene gibi sıkıp dayanılmaz acılar vermesiymiş. Bir yandan deve derisi büzülüyor, bir yandan da kazınan saçlar büyüyüp başına batıyormuş. Asyalılar’ın saçları fırça gibi sert olur zaten. Kıllar üste doğru çıkamayınca içeri doğru uzar ve diken gibi batarmış. Bu dayanılmaz acılar sonunda tutsak ya ölür ya da aklını, hafızasını yitirirmiş. Juan-Juanlar işkencenin beşinci günü, ‘sağ kalan var mı?’ diye gelip bakarlarmış. Bir teki bile sağ kalmışsa, amaçlarına ulaşmış sayarlarmış kendilerini. Hafızasını yitirmiş tutsağı alır, boynundaki kalıbı çıkarır, ona yiyecek içecek verirlermiş. Köle zamanla kendine gelir, yeyip içerek gücünü toplarmış. Ama o bir mankurt imiş artık ve böyle bir köle, pazarlarda, güçlü-kuvvetli on tutsak değerinde sayılırmış. Hatta Juan-Juanlar arasında bir gelenek varmış ki buna göre, aralarında çıkan bir kavgada bir mankurt öldürülürse, bunun için ödenecek bedel, hür bir insanın ölümü için ödenecek bedelden üç kat fazla olurmuş.

    Bir mankurt kim olduğunu, hangi soydan, hangi kabileden geldiğini, anasını, babasını, çocukluğunu bilmezmiş. İnsan olduğunun bile farkında değilmiş. Bilinci, benliği olmadığı için, efendisine büyük avantaj sağlarmış. Ağzı var, dili yok, itaatli bir hayvandan farksız, kaçmayı düşünmeyen, bu yüzden de hiç tehlike arzetmeyen bir köle imiş. Köle sahibi için en büyük tehlike, kölenin başkaldırması, kaçmasıdır. Ama mankurt isyanı, itaatsizliği düşünemeyen tek varlıkmış. Efendisine köpek gibi sadık, onun sözünden asla çıkmayan, başkalarını dinlemeyen, karnını doyurmaktan başka bir şey düşünemeyen bir yaratık.. En pis, en güç işleri, büyük sabır isteyen çekilmez işleri gık demeden yaparlarmış. Sarı-Özek’in ıssız, engin, kavurucu çöllerine ancak bir mankurt dayanabileceği için, buralarda deve sürülerini gütme işi onlara verilirmiş. Böyle yitik yerlerde, bir mankurt birkaç kişiye bedelmiş. Yanına yiyeceğini, içeceğini verince, kış demeden, yaz demeden, o ilkel hayata dönüşten dolayı sızlanmayı düşünmeden kalabilirmiş bozkırda. Onun için önemli olan tek şey efendisinin emirlerini yerine getirmekmiş. Açlıktan ölmemesi için yiyecek, donmaması için eski-püskü giyecek verdiniz mi, başka bir şey istemezmiş...

    Bir tutsağın içine korku salmak için ona kafasının uçurulacağını ya da başka bir yerinin kesileceğini bildirmek; onun hafızasını silme, son nefesine kadar taşıyacağı ve başkalarının anlayamayacağı yegâne kazancı olan bilincini kökünden yok etme cezası yanında hiç kalır. İşte, göçebe Juan-Juanlar, o kısa tarihlerinde, insanın bu gizli özüne kastetmek gibi en büyük vahşet örneğini çıkardılar. Tutsakların yaşayan anılarını elinden almak usulünü bulmakla, insanlığa karşı en korkunç cinayeti işlemiş oldular. İşte Nayman Ana oğlunun mankurt olduğunu öğrenince, dayanılmaz bir acı ve umutsuzluk içinde, aşağıdaki ağıtı bunun için yakmıştı:

    “Oy balam, oy! Hafızan kökünden sükülüp alınanda, başına sardıkları deve derisi kuruyup büzülerek ceviz kırar gibi beynini sıkıştıranda, o görünmez çember gözlerini kanlı yaşla dolduranda, Sarı-Özek’in dumansız ateşinde cayır cayır yananda, ölüm susuzluğundan çatlayan dudaklarına bir damlacık yağmur düşmedi! Oy balam, oy! Can balam oy! Yeryüzüne hayat veren güneş, senin için kapkara bir yıldız oldu da bir damla ışık vermedi! Ondan nefret etmedin mi oy balam oy! Can balam oy!.

    “Acı çığlıkların bozkırda yankı yankı yayılanda, gece-gündüz Tengri! deyip yana-yakıla gökyüzü boşluğuna seslendiğinde, dayanılmaz acılarla kıvrananda, kusmukların, pisliklerin, sidiklerin içinde boğulanda, balam oy, vücudun yıkılıp üzerine sinekler üşüşende, yavaş yavaş aklını yitirip gittiğinde, hepimizi yaratıp sonra da kendi hâlimize salıveren Tengri’ye son gücünü toplayıp isyan etmedin mi? Oy balam oy! Can balam oy!

    “İşkenceyle sakatlanan aklını karanlığın örtüsü yavaş yavaş kapladığında, zorla elinden alınan hafızan geçmişle bağlantısını koparanda, öz ananı dağ dibinden akan ve kıyısında oyun oynadığın derenin şırıltısını, kendi adını, babanın adını, sana utana utana bakarak gülümseyen kızın adını, aralarında büyüdüğün bacı-kardeş, hısım-yoldaş herkesin hayali gözünde silinende, seni karnında taşıyıp bu günleri göstermek için doğuran anana kargışlar okumadın mı? Oy balam, oy! Can balam, oy!..”

    Bu efsane, Juan-Juanlar’ın güney-doğu Asya sınırlarından sürülünce, kuzeye akın ederek Sarı-Özek’i ele geçirdikleri zamana aittir. Buraya geldikten sonra topraklarını genişletmek ve köle toplamak için ardı arkası kesilmeyen savaşlar yaptıkları dönemle ilgilidir. İlk zamanlarda pek çok tutsak almışlar. Bunların arasında kadınlar ve çocuklar çokmuş ve hepsi köle yapılmış. Zamanla direniş başlamış, yerliler toplanıp silahlanmış, bir ordu kurmuşlar, savaşmışlar. Ama Juan-Juanlar sürülerini beslemeye çok elverişli olan Sarı-Özek bozkırlarını terketmemişler, buraya iyice yerleşmek için saldırılarını daha da arttırmışlar. Topraklarının elden çıkmasına razı olmayan yerliler de yabancıları ülkelerinden sürüp çıkarmayı hak ve görev saydıkları için savaşlar sürüp gitmiş. Bazen bunlar kazanmış, bazen onlar..

    Savaşsız, sessiz dönemler de oluyormuş bazen. İşte bu savaşsız dönemlerin birinde, Naymanlar’ın ülkesine bir tüccar kervanı gelmiş. Bu tüccarlar çay içerken, çevresinde Juan-Juanlar’ın oturduğu kuyuların yanından geçtikleri sırada deve sürüsü güden genç bir çobanla karşılaştıklarını söylemiş ve gördüklerini anlatmaya başlamışlar. Çobanla konuşmak isteyen tüccarlar onun bir mankurt olduğunu hemen anlamışlar. İlk bakışta sağlıklı biri gibi görünüyormuş, onun bir mankurt olduğu, başına böyle bir felâket geldiği hiç belli değilmiş. Bıyıkları yeni terlemiş, oldukça yakışıklı bir genç imiş. Daha önce akıllı, konuşkan olduğu da besbelliymiş. Ama, yeni doğmuş gibi, hiçbir şey bilmiyormuş. Ne kendisinin adını biliyormuş, ne anasının, ne babasının adını. Juan-Juanlar’ın ona yaptıklarını da hiç hatırlamıyormuş. Sorulan her soruya ya evet, ya hayır diyor, ya da hiçbir şey söylemiyormuş. Başına sımsıkı yapıştırdığı şapkasını da hiç çıkarmıyormuş. Çok ayıp, çok acı bir şey olsa da, insanlar bazen sakatlarla alay etmekten hoşlanırlar. Tüccarlar, bazı mankurtların başındaki deve derisinin kendi derisine çıkmamasıya yapıştığını bildiklerinden, onunla gülüp alay etmeye başlamışlar. Böyle bir mankurta “Gel başını buharlayalım da o deve derisini koparalım” demekten daha korkutucu bir şey olmazmış. Bu sözü duyan mankurt yaban ayısı gibi tepinir, kafasına kimseyi dokundurmazmış. Böyleleri şapkalarını başlarından hiç çıkarmaz, gece-gündüz onunla yatıp kalkarlarmış. Konuk tüccarların anlattıklarına göre mankurt ne kadar sarsak olsa da, işini çok iyi yapıyormuş. Tüccarların kervanı onun otlattığı develerden uzaklaşıncaya kadar gözlerini onlardan ayırmamış. Gidecekleri sırada tüccarlardan biri ona takılmak için:

    - Uzun yola gidiyoruz, çok yer göreceğiz, selâm göndereceğin biri, meselâ bir yavuklun var mı? demiş. Nerde yavuklun? Haydi, utanma, söyle. İşitiyor musun? Belki bir mendil verirsin, ona götürürüz.

    Mankurt tüccara uzun uzun baktıktan sonra şöyle demiş:

    - Her gün ben Ay’a bakarım, o da bana bakar. Birbirimizi işitmeyiz. Ama biliyorum, orada oturan biri var...

    Çadırda tüccarları dinleyenler arasında, onlara çay veren bir kadın varmış. Nayman Ana imiş bu. Sarı-Özek efsanesinde kadının adı böyle geçer.

    Nayman Ana konuk tüccarlara hiçbir şey belli etmemiş. Anlattıkları olayın onu nasıl etkilediğini hiçbiri anlayamamış. Kadın, sorular sorup daha fazla bilgi almak istiyormuş ama, bir yandan da daha fazlasını öğrenmekten korkuyormuş. Bu yüzden dilini tutmuş, yaralı bir kuşun çığlığı gibi içinde doğan acı sesi bastırabilmiş. Bu sırada sohbet konusu değişmiş, kimse zavallı mankurttan söz etmiyormuş artık. Dünyada böyle şeylere rastlanır, diye düşünmüş olsalar gerek. Ama Nayman Ana hâlâ vücudunu saran korkuyu atmaya, ellerinin titremesini gizlemeye, içinde çığlık atan o kuşu boğmaya çalışıyormuş. Yas için bağladığı ve nice zamandır herkesin görmeye alıştığı ağarmış saçlarını örten yağlığı biraz, daha indirmiş alnına.

    Az sonra kervan yoluna koyulmuş. O gece gözlerine uyku girmeyen Nayman Ana, Sarı-Özek bozkırında çobanlık eden bu mankurtu bulmadan, onun kendi oğlu olup olmadığını öğrenmeden asla rahat edemeyeceğini anlamış. Uzun zamandan beri oğlunun savaş meydanlarında ölmediği, yine uzun zamandan beri kimseye söyleyemediği bir his, bir sezgi varmış içinde. İşte bu korkunç düşünce yine uyanmış onun ana yüreğinde. Bir an için, böyle kemirici bir şüphe, böyle büyük bir korku ve acı içinde yaşamaktansa, oğlunu iki defa gömmesi daha iyi olurdu herhalde...

    *

    Oğlunun Sarı-Özek’te, Juan-Juanlar’la yapılan bir savaşta öldüğü söylenmişti. Kocası ise bundan bir yıl önce yapılan bir savaşta ölmüştü. Kocası, Naymanlar arasında ün yapmış, sevilen, sayılan bir adamdı. Onun ölümünden sonra yapılan ilk savaşa, babasının öcünü almak için oğlu da katılmış. Ölenleri asla savaş meydanında bırakmazlarmış ama, bu defa onun oğlunun ölüsünü getirmek mümkün olmamış. Arkadaşları çarpışma sırasında, birçokları, delikanlının vurulup atının yelesine abandığını görmüş. Onu almak istedikleri zaman savaş gürültüsünden korkuya kapılan at hızla kaçmaya başlamış. Derken delikanlı da yuvarlanmış attan. Yuvarlanmış ama yere düşmemiş, ayağı üzengiye takılı kalmış, iyice korkuya kapılan at, ölü binicisini sürükleyip götürmüş uzaklara. Paniğe kapılan at aksi gibi düşman safına doğru kaçmış. Kıyasıya savaş sürerken delikanlının iki arkadaşı onun ölüsünü kurtarmak için atın peşinden gitmişler. Ama örgülü saçlı Juan-Juan atlıları derede pusu kurmuş onlara. Sonra, ansızın çıkıp naralar atarak saldırmışlar. Naymanlar’dan biri okla vurulup ölmüş, öbürü de ağır yaralanmış ve atının gemini çevirip geri kaçmak zorunda kalmış, arkadaşlarının yanına gelince de devrilmiş atından. Naymanlar, pusudaki Juan-Juanlar’ın savaşın en kızgın zamanında kanattan baskın yapacaklarını o zaman anlamışlar ve bunun üzerine yeniden toparlanıp hücuma geçmek için geri çekilmişler. O sırada Nayman Ana’nın oğlunun başına gelenler unutulmuş. Onun ölüsünü almak için giden, sonra da ağır yaralanıp geri dönen Nayman, ölüyü sürükleyen atın bilinmeyen bir yöne gidip gözden kaybolduğunu söylemiş onlara...

    Birkaç gün sonra Naymanlar savaş meydanına gidip gencin ölüsünü aramışlar. Ama ne ölüsünü bulmuşlar, ne atını, ne silahını, ne de herhangi bir iz.. Onun öldüğünden kimsenin şüphesi kalmamış. Savaş sırasında ölmeyip sadece yaralanmış olsa bile, kan kaybından ya da susuzluktan çoktan ölmüş olacağını düşünmüşler. Böylece, onun ölüsünü aramaya, ondan bir iz bulmaya gidenler, elleri boş dönünce, delikanlının Sarı-Özek bozkırında kefensiz, mezarsız yattığını düşünerek ağlamışlar. Onu bu halde bıraktıkları, yitirdikleri için utanç duyuyorlarmış. Nayman Ana’nın çadırında, onunla birlikte ağlaşan kadınlar ağıt yakarken bir yandan da kocalarını, erkek kardeşlerini yeriyor, suçluyorlarmış:

    - Akbabalar vücudunu didik didik etti, çakallar alıp götürdü, siz de kendinize erkek diyorsunuz! Papağınız yere batsın!..

    O günden sonra Nayman Ana için dünya bomboş kalmış, günleri acılarla dolu olarak geçmeye başlamış. Bir yiğidin savaş meydanında vurulup ölmesini anlıyor, ama onun bir kefene sarılmadan, bir mezara gömülmeden orada bırakılmasını kabul edemiyor, dövünüyormuş. Rahatı, huzuru kalmamış. Üzüntüler ve kara kara düşünceler ana yüreğini parça parça ediyormuş. Derdini kimselere açamıyor içini kimselere dökemiyormuş. Allah’tan başka başvuracağı kimse kalmamış.

    Bu kara düşüncelerden, dayanılmaz acılardan kurtulmak için, işin doğrusunu anlamak, çocuğunun ölüsünü gözleriyle görmek istiyormuş kadıncağız. Eğer gerçekten ölmüşse, kaderi böyleymiş diyecek, olanı kabullenecekmiş. Onu en çok şüpheye düşüren, oğlunun atının hiçbir iz bırakmadan yok olmasıymış. Hayvan vurulmamış, yıkılmamış, ürkmüş ve bir yerlere kaçıp gitmişti. Bütün yılkı atları gibi onun da bir gün sürüye dönmesi ve üzengisine takılan binicisini sürükleyip getirmesi gerekirdi, diye düşünüyormuş. Çocuğunun ölüsünü böyle görmeye de razıymış. O zaman, o korkunç olay karşısında kanlı gözyaşları döker, saçını başını yolar, öyle acılı sözler söylermiş ki, belki Allah’ın bile gücüne gidermiş. Ama hiç olmazsa artık içindeki şüphe gider, daha fazla uzamasını istemediği ömrünü bitirmeye, soğukkanlılıkla kendini ölüme hazırlamaya koyulabilirmiş...

    Ne yazık ki oğlunun ölüsü bulunmamış, bindiği at geri gelmemişti. Kabilenin öbür insanları zamanla olayı unutmuşlardı ama oğlunu unutamayan ananın acıları dinmiyor, şüpheler aklından çıkmıyordu. Ata ne olmuştu. Koşumlar, silahlar ne olmuştu? Bunlardan birini bulsa, oğlunun başına gelenleri de tahmin edebilirdi. Koşa koşa gücünü yitiren atı, Juan-Juanlar yakalamış olabilirlerdi. Koşumlu bir at da iyi bir ganimet sayılırdı çünkü. Atı yakalayanlar üzengide sürüklenen oğlunu ne yapmışlardı? Onu görmüşler miydi yoksa kurda kuşa yem olsun diye çöle mi atmışlardı? Eğer bir mucize olmuş da ölmemişse, onlar mı öldürmüş ve acısına son vermişlerdi? Yoksa, öylece bırakmışlar mıydı?

    Bu sorular, bu şüpheler hiç çıkmamıştı Nayman Ana’nın aklından. Bozkıra gelen tüccarlar çaylarını içerken, yolda bir mankurta rastladıklarını söyleyince işte bu acılarla yaşayan Nayman Ana’nın yüreğine yeni bir kıvılcım düşürdüklerinin farkında değillerdi. O günden sonra o mankurtun kendi oğlu olabileceği düşüncesi aklından çıkmadı. Bu mankurtu bulmadan, onun kendi oğlu olup olmadığını anlamadan rahat edemeyecekti.

    *

    Naymanlar’ın yaylakları olan yarı kuru dağ eteklerinde, taşlı-çıngıllı küçük dereler akardı. Nayman Ana bütün gece o derelerin şarıltısını dinledi. Onun tedirgin, allak-bullak olmuş ruh haliyle taban tabana zıd bu şırıltılar ona ne mırıldanıyor, ne anlatıyordu? Ruhu yatışmalı, huzur bulmalıydı artık. Sarı-Özek’in mutlak sessizliğine dalıp gitmeden önce, o monoton berrak şarıltıyı doya doya içer gibi kulaklarına doldurmalı, yüreğini serinletmeliydi. Sarı-Özek bozkırına tek başına gitmesi çok tehlikeliydi ama bu niyetinden kimseye söz açamaz, kimseye güvenemezdi. Çünkü kimse anlamazdı onu. En yakın dostları bile böyle bir işe girişmesini istemezlerdi. “Çoktan ölmüş olan bir insanı aramak için çöllere düşülür mü?” derlerdi. Büyük bir tesadüf eseri olarak sağ kalmış olsa bile onu aramak yine anlamsızdı. Çünkü bu takdirde onu mutlaka mankurt yapmışlardı ve bir mankurt, dışı insan içi saman bir korkuluk idi. Geçmişini bilemezdi...

    Nayman Ana, karar verdiği yolculuğa başlamadan, o gece birkaç defa çadırdan çıktı, çevresine kulak verip dinledi, ufukları süzdü, düşüncelerini derleyip toparlamaya çalıştı. Vakit geceyarısıydı. Bulutsuz gökyüzünde parlayan Ay, süt rengi soluk ışığını yeryüzüne yayıyordu. Dağın eteğine serpilmiş beyaz yurtlar (çadırlar), şırıltılı derelerin kıyısında gecelemek için konmuş iri kuş sürülerini andırıyordu. Avılın (köyün) ötesinde koyun ağılları vardı. Daha da ileride yılkıların otladığı vadilerden köpek havlamaları ve bazı anlaşılmaz insan sesleri duyuluyordu. Nayman Ana’yı en çok duygulandıran, avıl yakınında koyun sürülerini bekleyen genç kızların yanık türküleri oldu. Bir zamanlar o da söylemişti bu türküleri... Buraya gelin geldiğinden beri her yaz tam bu bölgede yaylaya çıkarlardı ve şimdi o yılları da hatırlıyordu. Bütün gençliği, bütün ömrü burada geçmişti. Aileleri büyüdükten sonra dört yurt kurmaya başlamışlardı burada: Birinde yemek pişirilir, mutfak olarak kullanılırdı. İkincisinde yemek yerlerdi. Diğer ikisi de oturmak, yatmak içindi. Sonra Juan-Juanlar’ın istilası başlamıştı ve o yapayalnız kalmıştı...

    Ve işte şimdi, o da terkedecekti bu tenha çadırı..

    Yol için gerekli hazırlığı akşamdan yapmıştı. Yiyecek ve gereğinden fazla su almıştı yanına. Sarı-Özek bozkırında belki kuyuya rastlayamaz, susuz kalabilirdi. Onun için iki tulumu ağzına kadar doldurmuştu. Üzerine bineceği dişi deve Akmaya’yı da hazırlamıştı ve hayvan ileride bir kazığa bağlı olarak bekliyordu. Bu deve onun hem yoldaşı, hem umudu olacaktı. Ona güveniyordu. Akmaya gibi güçlü ve hızlı yürüyen bir devesi olmasa, o ıssız, o engin bozkır yolculuğuna nasıl çıkabilirdi? O yıl Akmaya gebe değildi. Üst üste iki yavrudan sonra kısır kalmıştı ve gücünün doruğunda bulunuyordu. Sağlam, uzun bacaklı, çevik, kıvrak yürüyüşlü, çift hörgüçlü idi. Hörgüçleri kaya gibi sağlamdı. Ağır yük taşımaktan ya da kocamışlıktan tabanları aşınmış değildi. Uzun, güçlü boynu, zarif bir başı, soluk aldıkça kelebek kanadı gibi açılıp kapanan burun delikleri ile, beyaz renkli Akmaya bir sürüye bedeldi. Herkes imreniyordu ona. Ona sahip olmak, onun cinsinden develer üretmek için on tane genç deve vermeye hazır olanlar vardı. Nayman Ana’nın eski zenginliğinden kala kala bu dişi deve kalmıştı elinde. Bütün malını mülkünü ölen yakınlarının kırkıncı gün yemeklerinde, daha sonra da kocası ve oğlu için verilen yas şölenlerinde harcamış, elindeki avucundaki savrulup gitmişti.

    Şimdi, sezgilerle ve dayanılmaz acılarla aramaya çıkacağı oğlu için de, bir süre önce büyük bir anma şöleni düzenlemiş, yöredeki bütün Naymanlar’ı davet etmişti...

    Şafak sökerken Nayman Ana çadırından çıktı. Yolculuk için bütün hazırlığı tamamdı. Eşikten bir adım atınca durdu. Sırtını kapıya yaslayarak, derin uykuda olan avılına son bir defa göz gezdirdi, düşüncelere daldı. Nayman Ana, gençliğini yitirmiş olsa da güzelliğini henüz yitirmemişti. İnce, uzun boylu, sağlam yapılı idi. Uzak yol için uygun düşecek şekilde giyinmişti. Ayaklarına çizmelerini çekmiş, beline kuşağını bağlamış, entarisinin üzerine bir yelek geçirmiş, geniş bir şalvar giymiş, sırtına bir manto atmıştı. Başına ak bir yazma dolamış, uçlarını ensesinden bağlamıştı. Bu ak yazmayı geceleyin düşüncelere daldığı sırada bağlamaya karar vermişti. Madem ki oğlunun yaşadığını ümit ediyordu, öyleyse kara yazma bağlaması gerekmezdi. Eğer onun yaşadığından ümidini keserse, kara yazmasını yeniden bağlar ve bir daha hiç çıkarmazdı başından. Sabahın alaca karanlığı ağarmış saçlarını, derin acıların izleri olan alnındaki kırışıkları göstermiyordu henüz. O anda gözleri doldu, derin bir ah çekti. Bir gün böyle bir durumla karşılaşacağı aklına gelir miydi? Kendini toparladı, fısıltı hâlinde bir âyetin ilk sözlerini okudu: “Eşhedüen lâ ilâhe illallah!” Bundan sonra kararlı adımlarla devesine doğru yürüdü ve onu ıhtırdı, elindeki heybeyi hayvanın sırtına attı ve kendisi de üzerine oturdu. Akmaya tekrar doğruldu ve sahibini tâ yukarıya kaldırarak yürümeye hazırlandı. Uzun bir yola çıkacaklarını o da anlamıştı...

    Nayman Ana’ya ev işlerinde yardım eden eltisinden başka, avılda onun yola çıktığını gören, bilen olmadı. Nayman Ana, esneye esneye kalkan eltisine bir gün önce torkunlarına (kendi akrabalarına), oradan da, kendisiyle birlikte gelmek isteyen olursa, Kıpçak ülkesindeki evliya Yesevî[10] dedenin türbesini ziyarete gideceğini söylemişti.

    Yola böyle erkenden ve kimseye görünmeden çıkışının sebebi, soru yağmuruna tutulmaktan kurtulmak idi. Avıldan çıktıktan sonra devesinin başını San-Özek’e çevirdi. Önünde hareketsiz bir boşluk gibi uzanan engin Sarı-Özek’e...

    *

    Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir.. gider gelirdi..
    Bu yerlerde demiryolunun her iki yanında, ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği Sarı-Özek uzar giderdi.
    Coğrafyada uzaklıklar nasıl Greenwich meridyeninden başlıyorsa, bu yerlerde de mesafeler demiryoluna göre hesaplanırdı.
    Trenler ise doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir.. gider gelirdi..

    “Konvansiyon” uçak gemisinden, yörünge istasyonu Parite’deki denetleyici iki kozmonota şifreli yeni bir telsiz bildirisi daha gönderildi. Bunda, Güneş sistemi dışında bulunan Parite 1-2 ve Parite 2-1 kozmonotlarıyla bağlantı kurmamaları, onların istasyona dönebilmeleri için uygun zamanı bildirmemeleri nazik bir dille ama kesin olarak emrediliyor, Ortak Yönetim Merkezi’nden talimat beklemeleri bildiriliyordu.

    Okyanusta orta şiddette bir fırtına vardı. Kabaran dalgalar dev geminin gövdesini dövüyor ve gemi sallanıyordu. Güneş kapalı değildi, beyaz köpükleri parlatıyor, rüzgârın hızı da ayni tempoda devam ediyordu.

    Konvansiyon uçak gemisinin, pilotlar ve güvenlik görevlileri de dahil, bütün mürettebatı, işlerinin başında, tetikte bekliyorlardı...

    * * *

    Ak deve Akmaya, inler gibi hafif ve monoton bir ses çıkararak, ayaklarını belli belirsiz bir hışırtıyla yere dokundurarak, uçsuz, bucaksız bozkırın düzünde bayırında, günlerden beri yürüyor, yürüyordu... Nayman Ana, bu kavurucu ıssız topraklarda devesinin daha fazla yavaşlamasına izin vermeden sürüyor, pek nadir olarak karşılarına çıkan bir kuyu başında ve ancak geceleri duruyor, sabah olur olmaz devam ediyordu yoluna... Sarı-Özek’in sayısız tümseklerinden birinin ardında büyük bir deve sürüsüyle karşılaşacağı ânı bekliyordu kadın. İki günden beri, kırmızı kumlu geniş Malakumduçap vadisinin yakınında idi. Avıla gelen tüccarların, büyük bir deve sürüsünü güden mankurtla karşılaştıklarını söyledikleri yer burasıydı. Kilometrelerce uzanan Malakumduçap vadisinin çevresinde iki günden beri umutla dolanıyor, bir yandan da Juan-Juanlar’la karşılaşmaktan korkuyordu. Aradı, taradı ve yalnız uzayıp giden bozkırı gördü. Bozkır ve serap... Bir defa, kıvrım kıvrım yanan bir yolun ilerisinde koca bir şehir gördü. Camileri, minareleri, kale surları gibi yüksek duvarları vardı bu şehrin. Büyük bir umuda kapıldı. Akmaya’yı hızlandırdı. Oğlunu belki orada bir köle pazarında bulabilirdi. Onu alır, Akmaya’ya bindirir, köyün yolunu tutarlardı. Akmaya öyle koşardı ki kimse yetişemezdi arkalarından.. Ne yazık ki, bir seraptı bu! Çöl yolculuğu ağır ve yorucudur ve bu yüzden sık sık böyle aldatıcı hayaller görür insan.

    Elbette, Sarı-Özek çölünde bir adam arayıp bulmak hiç de kolay bir iş değildi. Ama bu adamın etrafında, geniş düzlüğe yayılmış büyük bir deve sürüsü varsa, iş kolaylaşır. İnsan er-geç bu develerden birini görür. Sonra bütün sürüyü, sonra çobanını... İşte Nayman Ana’nın umudu, güveni bu idi.

    Ama Nayman Ana sürünün ne kendisine rastlıyordu ne de izine. İçine bir korku düştü: Ya sürü başka bir otlağa gitmişse? Ya Juan-Juanlar develerini satmak için Hive ya da Buhara gibi şehirlerin pazarlarına göndermişlerse?.. Eğer sürüyü satmak için götürmüşlerse, mankurt çoban o kadar uzaktan geri dönebilir miydi? Köyden çıkarken, kaygılar, şüphelerle yanıp tutuşurken, tek arzusu vardı: Çocuğunu sağ olarak görsün de nasıl görürse görsün. İster mankurt olsun, ister her şeyi, bütün geçmişi unutmuş olsun, yeter ki sağ olsun, yaşıyor olsun.. Bu kadarına da razıydı. Ama şimdi, Sarı-Özek bozkırında, aradığı çobanı bulabileceği yere yaklaştıkça, beyinsiz, deli bir yaratıkla karşılaşmaktan korkmaya, rastlayacağı böyle bir çobanın kendi oğlu olmaması, başka bir zavallı olması için Tanrı’ya dua etmeye hazırdı. Şimdi bu mankurtu, gözleriyle görüp, oğlunun yaşadığı şüphesini kafasından atmak istiyordu. Onu kendi gözleriyle gördükten sonra evine dönecek, bir daha kendine işkence etmeyecek, ömrünün geri kalan bölümünü, kaderine razı olarak sessizce geçirecekti... Sonra, birdenbire yine oğlunu görmek özlemiyle yanıyor, ne olursa olsun, o mankurtun bir başkası değil, kendi oğlu olmasını istiyordu.

    İşte, bu çelişkili duygularla ilerlerken, alçak bir tepeyi aşınca, birdenbire büyük bir deve sürüsüyle karşılaştı! Geniş vadiye yayılan semirmeye bırakılmış develer, bodur otların ve dikenlerin uçlarını kopara kopara dolaşıyorlardı. Nayman Ana, Akmaya’yı hızlandırdı, iyice koşturdu. Önce büyük bir sevince kapılmıştı, hemen sonra da mankurt yapılmış bir oğulla karşılaşacağı korkusu düştü içine. Korkudan ürperdi. Ama, nasıl olduğunu anlamadan, yine bir sevince kapıldı. Böylesine karışık, çelişkili duygular içinde ne yapacağını bilemiyor ve Akmaya’yı sürüyor, sürüyordu.

    Aradığı sürü işte karşısındaydı. Ya çoban? Nerede çoban? Uzaklarda olamazdı. Ha, evet, oradaydı işte. Vadinin karşı yamacında. Uzaktan yüz hatları pek belli değildi. Uzun bir sopa vardı elinde. Semerli ve onun eşyalarıyla yüklü bir deveyi yedeğinde tutuyor, gözlerine kadar indirdiği şapkasının siperi altından sakin sakin ona bakıyordu.

    Nayman Ana, iyice yaklaşınca oğlunu tanıdı ve nasıl olduğunu anlamadan kendini yerde buldu. Daha sonra oğlunu görünce deveden indiğini değil düştüğünü hatırlayacaktı. Ama şimdi bunu düşünecek durumda değildi. İkisini birbirinden ayıran çalılıklar arasından atılarak bağırdı:

    - Oğlum! Oğul balam benim! Her yerde seni arıyorum. Ben senin annenim!

    Ama ayni anda da acı gerçeği anlamıştı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyor, tepiniyor, acı gözyaşları döküyordu. Düşmemek için oğlunun omuzlarına asılmıştı. Toparlanmaya, titreyen dudaklarını büzüp susmaya çalıştı ama tutamadı kendini. Oğlu, öylece, kayıtsız duruyordu. Nice zamandır yüreğinden pençesini çekemeyen acılar şimdi onu yere sermişti. Tutamadığı gözyaşları arasından, gözlerine düşen ağarmış ıslak saçlarının arasından, gözyaşlarından çamurlaşmış yolun tozunu yüzüne buladığı titrek parmakları arasından, oğlunun yüzüne, görüp tanıdığı yüz hatlarına bakıyordu. Bir an göz göze gelince onun kendisini tanıyacağını umuyor, bunu bekliyordu. Bir oğulun öz anasını tanımasından daha kolay ne vardı?

    Gel gör ki, onun karşısına dikilmesi, bu hâli, oğlunun üzerinde en küçük bir etki, bir tepki yaratmadı. Sanki her zaman burada yaşıyor, ya da her gün onu görmeye geliyordu. Çoban ona kim olduğunu, niçin ağladığını bile sormadı. Bir süre öyle durduktan sonra kadının elini kendi omuzundan çekip itti, yanından hiç ayırmadığı yüklü binek devesini yedeğine alıp, oyuna dalan köşeklerin (deve yavrularının) uzaklaşıp uzaklaşmadığına bakmak için sürünün öbür başına doğru yürüyüp gitti.

    Nayman Ana çöktü kaldı oracıkta. Ellerini yüzüne götürdü ve başını yerden kaldırmadan hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam etti. Neden sonra biraz toparlandı, kalkıp yine oğlunun yanına gitti. Çoban onun geldiğini görüyor, başına sımsıkı geçirdiği şapkasının altından ona, hiçbir şey olmamış gibi anlamsız, kayıtsız bakıyordu. Ama, güneşin, rüzgârın kavurduğu zayıf yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı sanki. Yüzü gülümsüyor gibiydi ama gözleri bomboş, pek ilgisizdi.

    Oğlunun yanına gelen Nayman Ana derin bir ah çekerek:

    - Gel şuraya otur da biraz konuşalım, dedi.

    Yere oturdular.

    - Beni tanıdın mı?

    Mankurt ‘hayır’ anlamında başını salladı.

    - Adın ne senin?

    - Mankurt.

    - Bu senin şimdiki adın. Eski adın neydi? Asıl adını hatırlamaya çalış bakalım.

    Mankurt sustu. Hiç konuşmuyordu. Ama, iki kaşının arasında ter tanelerinin birikmesinden, gözlerinin bir sis perdesi ardında kalmış gibi görünmesinden hatırlamaya çalıştığı belliydi. Hatırlamasını engelleyen kalın bir duvarı aşamadığı da anlaşılıyordu...

    - Peki, babanı hatırlıyor musun? Babanın adı neydi? Kimsin, kimlerdensin? Hiç olmazsa doğduğun yeri, memleketini hatırla..

    Hayır, mankurt hiçbir şey bilmiyor, hiçbir şey hatırlamıyordu.

    - Vah yavrum, ne yapmışlar sana!

    Böyle diyen Nayman Ana’nın dudakları acı ve hiddetten titredi, kendini tutamayıp yine hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ama mankurt yine öyle kayıtsız duruyordu.

    - Bir insanın elinden malı-mülkü, bütün zenginliği hatta hayatı bile alınabilir, diye söylendi, ama insanın hafızasını almak gibi bir cinayet işlenir mi? Ey rızık veren Tanrı! Eğer varsan, insanların aklına böyle bir şeyi nasıl getirirsin? Yeryüzünde zulüm, kötülük az mı ki!

    Böyle diyen Nayman Ana, gözlerini mankurt oğlundan ayırmadan, Sarı-Özek’te söylenen o meşhur ağıta başladı. Bu, Sarı-Özek tarihini, kültürünü bilen kişilerin çok iyi hatırlayacağı bir ağıttı. Talihsiz, dertli ananın, Güneşle, Tanrı ile ve kendisiyle ilgili olarak söylediği yakınmalardı. Geleneklere bağlı olanlar onu ezbere bilir ve bugün bile söylerler. Bu ağıtın başlangıç sözleri şöyleydi:

    Men, batası ölgen boz maya
    Tulıbın kelip iskegen...

    Uçsuz bucaksız Sarı-Özek bozkırının ortasında, dertli ana, gönül avutmaz, dert söndürmez ağıtlarını hıçkırıklar arasında söylemeye devam etti.

    Heyhat, mankurtun kılı bile kıpırdamıyordu.

    Nayman Ana oğluna kim olduğunu hatırlatarak değil, söyleyerek, tekrar ederek bildirmeye karar verdi:

    - Senin adın Colamandır[12]. İşitiyor musun? Sen Colamansın. Babanın adı Dönenbay idi. Babanı da hatırlamıyor musun? Küçüklüğünde ok atmayı sana o öğretti. Ben ise senin ananım, sen de benim oğlumsun. Naymanlar kabilesindensin. Anlıyor musun? Sen bir Nayman’sın...

    Mankurt, kadının söylediklerini en küçük bir tepki göstermeden ve umursamadan dinliyordu. Sanki o sözlerinin hiçbir anlamı yoktu. Otlar arasında cırlayıp duran çekirgelerin sesini de böyle dinliyordu.

    Nayman Ana mankurt oğluna sordu:

    - Sen buraya gelmeden önce neler oldu?

    - Hiçbir şey olmadı.

    - Gece miydi, gündüz müydü?

    - Hiçbir şey değildi.

    - Kiminle konuşmak isterdin?

    - Ay ile konuşmak isterim. Ama birbirimizi işitmiyoruz. Orda oturan biri var.

    - Başka ne isterdin?

    - Efendiminki gibi örgülü saçımın olmasını.

    Nayman Ana elini mankurtun başına uzatarak:

    - Uzat başını da sana ne yaptıklarını göreyim.. dedi.

    Mankurt birden geri çekildi. Şapkasını iyice bastırdı. Başını öbür tarafa çevirmiş, annesinin yüzüne bile bakmıyordu. Nayman Ana o zaman ona asla başından söz etmemek gerektiğini anladı.

    Bu sırada uzaktan, deveye binmiş bir adamın onlara doğru geldiği görüldü.

    - Kim bu gelen? dedi Nayman Ana.

    - Bana yiyecek getiriyor.

    Nayman Ana telâşlandı. Böyle bir anda birdenbire ortaya çıkan Juan-Juan’a görünmemek için devesini ıhtırdı ve üzerine bindi. Oradan ayrılırken:

    - Ona bir şey söyleme, dedi, ben az sonra yine gelirim.

    Oğlu bir cevap vermedi. Hiçbir şey umurunda değildi zaten.

    Nayman Ana, yayılan sürünün arasından devesine binerek gitmekle büyük hata ettiğini anladı. Yaklaşan Juan-Juan, onu Akmaya’nın üzerinde kolayca görebilirdi. Akmaya’yı yedeğine alıp develerin arasından yürüyerek gitseydi görünmeden uzaklaşabilirdi. Ama artık geç kalmıştı bunu yapmak için.

    Otlaktan epeyce uzaklaştıktan sonra, yamaçlarında öbek öbek pelinlerin bulunduğu derin bir vadiye girdi. Orada devesinden indi ve hayvanı görünmesin diye ıhtırılmış olarak bıraktı. Sonra da sinip gözetlemeye başladı. Yanılmıştı. Juan-Juan görmüştü onu. Devesini mahmuzlaya mahmuzlaya koşturuyordu. Telâşlıydı. Elinde uzun bir kargı, omuzunda yay ve oklar vardı. Nayman Ana’yı otlakta gördüğü yerde dolanmaya başladı. Belli ki Nayman Ana’nın ne yana gittiğini anlayamamıştı. Bir o yana bir bu yana dolandıktan sonra Nayman Ana’nın saklandığı derenin yakınından geçti. İyi ki Nayman Ana yazmasıyla Akmaya’nın çenesini bağlamayı da akıl etmişti. Yoksa hayvan ses çıkarır, yerini belli edebilirdi. Gizlendiği pelinlerin arasından Juan-Juan’ı iyice yakından gördü. Uzun tüylü bir deveye binmişti. Şişik, gergin yüzlüydü. Kenarları yukarı doğru kıvrılmış, kayığa benzeyen kara bir şapkası vardı. Ensesinden çift örgülü saçları sarkıyordu. Üzengide doğrulup, şimşek gibi çakan gözleriyle sağa sola bakıyor, kargısını da hazır tutuyordu. Nayman Ana, Sarı-Özek’i istilâ eden, birçok Nayman’ı tutsak alan ve ailesine bunca felâketler getiren Juan-Juanlar’ın bir savaşçısıyla karşı karşıya idi şimdi. Ama, silahsız bir kadın vahşi bir Juan-Juan savaşçısına karşı ne yapabilirdi ki? Kendi kendine de soruyordu: Bu insanlar hangi şartlar altında, nasıl bir hayat yaşıyorlardı ki böylesine vahşi, barbar olabiliyorlar? Esir ettiklerinin hafızasını da bu kadar acımasız yok edebiliyorlar?

    Juan-Juan devesini o yana bu yana koşturarak çevreye göz attıktan sonra sürüsünün yanına gitti.

    Artık akşam olmuştu. Batmakta olan güneşin son ışınları bozkır ufkunu yangın kızıllığına çevirmişti. Ama az sonra, hava birden karardı, gecenin suskun karanlığı çöktü.

    Nayman Ana, o geceyi, bozkırın ortasında tek başına geçirdi. Zavallı oğlunun yakınındaydı ama, Juan-Juan’ın sürünün başından ayrılmamış olacağını düşünmüş ve oğlunun yanına gitmekten korkmuştu.

    O gece düşünüp taşınan Nayman Ana, oğlunu buralarda köle olarak bırakmamaya karar verdi. Varsın bir mankurt olsun, varsın hiçbir şeyi anlamasın, yine de kendi ülkesinde, kendi soydaşlarının arasında bulunması, Sarı-Özek bozkırında Juan-Juanlar’a çobanlık etmekten daha iyi olurdu. Ana yüreği ona böyle düşündürüyordu. Başkaları gibi oğlunun başına gelenlere, bir şey yapmadan katlanamaz, kendi canından, kendi kanından olan oğlunu kölelikte bırakıp gidemezdi. Belki oğlu doğduğu yere dönünce aklı başına gelir, çocukluk günlerini hatırlayabilirdi...

    Sabah olunca Nayman Ana, Akmaya’ya bindi. Uzaktan, kenardan dolanarak, geceleyin bir hayli dağılmış sürünün yanına sokuldu. İyice sokulmadan önce Juan-Juan’ın hâlâ orada olup olmadığını anlamak için dikkatle baktı etrafına. Onun orada olmadığına, gittiğine karar verince de oğluna asıl adıyla seslendi:

    - Colaman! Selam Colaman!

    Oğlu dönüp baktı ve kadın bir sevinç çığlığı attı. Fakat, çocuğun onu tanıdığı, adını hatırladığı için değil, sadece bir ses duyduğu için dönüp baktığını hemen anladı. Yine de, onun silinmiş hafızasını canlandırmak, uyandırmak için devam etti konuşmaya:

    - Adını hatırlıyor musun? Hatırlamaya çalış oğlum... diye yalvardı.

    - Hatırla yavrum, babanın adı Dönenbay idi. Unuttun mu? Senin adın da mankurt değil. Colaman senin adın.. Colaman! Sana bu adı verdik, çünkü sen yolda, Naymanlar’ın büyük bir göçü sırasında doğdun. Doğduğun yerde üç gün konakladık, üç gün şenlik yaptık.

    Bütün bu sözler Mankurt’a hiçbir şey hatırlatmıyor, ona hiçbir etki yapmıyordu. Ama Nayman Ana anlatmaya, oğlunun karanlık bilincinde bir şeyler uyandırabilme umuduyla konuşmaya devam ediyordu. Tekrar tekrar konuşuyor, sımsıkı kapalı bir kapıyı döver gibi, ısrarla ayni soruları soruyordu:

    - Adını hatırlıyor musun? Babanın adı Dönenbay idi!

    Bundan sonra, getirdiği yiyeceklerle oğlunun karnını doyurdu, içeceklerden içirdi ve ona ninniler söyledi.

    Mankurt ninniden çok hoşlanmıştı. Rüzgârın sertleştirdiği, güneşin kavurup kararttığı yüzünde tatlı bir yumuşama, bir hoşlanma dalgası görüldü. Onun yüzündeki bu değişmeyi gören ana sevindi, umutlandı ve buraları, Juan-Juanlar’ı terkedip kendisiyle köylerine, doğup büyüdüğü yere gelmesini istedi ondan. Ama Mankurt’un aklı almıyordu bunu. Buralardan çekip giderse sürü ne olacaktı? Efendisi ona hayvanların yanından ayrılmamasını emretmişti. Efendisi ne söylerse o olurdu sürüden asla uzaklaşamazdı...

    Nayman Ana yitik hafızanın kapısını, bir daha, bir daha zorladı:

    - Kim olduğunu hatırlıyor musun? Adın neydi? Babanın adı Dönenbay!..

    Kadının çabası boşunaydı. O sımsıkı kapanmış kapıyı aralamak için uğraşırken vaktin geçtiğini farketmedi. Tam da o sırada, sürünün öbür başında bir Juan-Juan’ın yaklaştığını gördü. Bu defa çok daha yakındı ve bindiği deveyi daha hızlı sürüyordu. Nayman Ana hemen kalktı, kendi devesine bindi ve aksi yönden giderek uzaklaşmak istedi oradan. Ama ikinci bir Juan-Juan yolunu kesti. Bunun üzerine Nayman Ana, Akmaya’yı ikisinin arasından sürdü, olanca hızıyla koşturmaya başladı. İki Juan-Juan da kargılarını sallayarak düştüler peşine. Bereket versin dişi deve Akmaya çok hızlı koşan bir deveydi ve kısa zamanda arayı açıp uzaklaştırdı Nayman Ana’yı. Juan-Juanlar’ın uzun kıllı develeri Akmaya’ya yetişebilir miydi hiç! Sarı-Özek bozkırında inanılmaz bir hızla koşup uzaklaşıyordu Akmaya.

    Juan-Juanlar kadına yetişemeyeceklerini anlayınca kovalamaktan vazgeçtiler. Onların, sürünün başına döndüklerinde mankurtu ölesiye dövdüklerini zavallı ana bilemezdi. Adamlar onu döve döve o yabancının kim olduğunu, niçin geldiğini soruyor, ama hep ayni cevabı alıyorlardı mankurttan.

    - Bilmiyorum, annem olduğunu söylüyor.

    - Hayır, annen değil, senin annen yok! Onun buraya niçin geldiğini biliyor musun? O kadın senin şapkanı çıkarıp başını buğulamak istiyor! Onun için geldi buraya!

    Bu sözleri duyan zavallı mankurtun yüzü korkudan sapsarı oldu. Boynunu omuzlarına çekti, şapkasını iki eliyle tutup başına bastırdı. Ürkmüş yabani bir hayvan gibi etrafına bakındı.

    Juan-Juanlar’dan yaşlı olanı:

    - Hadi artık korkma! Al bakalım şunları! dedi.

    Böyle derken mankurtun eline bir yay ve birkaç ok tutuşturdu. Daha genç olan Juan-Juan da şapkasını havaya fırlatarak:

    - Haydi, iyi nişan al! Vur bakalım!

    Ve ok, havaya fırlatılan şapkayı delip geçti.

    - Gördün mü? dedi şapkanın sahibi. Başındaki hafızasını yitirmiş ama elinin hafızasını yitirmemiş.

    Nayman Ana, yuvasından ürkütülmüş bir kuş gibi, Sarı-Özek bozkırında oradan oraya koşturuyor, ne yapacağını bilemiyordu. Juan-Juanlar sürüyü alıp başka bir yere götürmüşlerse? Çocuğunu da alıp gitmişlerse? Gittikleri yer kendi obalarına çok yakınsa? Ya sürüyü bırakıp onu bulmak için iz sürmeye başlamışlarsa?

    Bu düşüncelerle kaygılanıyor, kimseye görünmemeye çalışarak ve dört tarafına bakınarak dolanıp duruyordu çölün ortasında. Sonra birden, iki Juan-Juan’ın sürüyü bırakıp gitmekte olduklarını gördü. Yanyana gidiyor, geriye dönüp bakmıyorlardı bile. Buna çok sevindi. Juan-Juanlar iyice uzaklaşınca tekrar oğlunun yanına dönmeye karar verdi. Bu defa ne olursa olsun çocuğunu kaçırıp götürmek istiyordu. Çocuğun başına ne geldiyse gelmişti ama bu onun suçu değildi. Düşmanlar yok etmişti onun bilincini, hafızasını. Kaderi böyleymiş. Ne olursa olsun, anası onu köle olarak bırakamazdı. Onu Naymanlar’ın arasına götürecek ve barbar Juan-Juanlar’ın tutsak ettikleri Nayman yiğitlerine neler yaptıklarını herkese gösterecekti. Bunu görüp silaha sarılırlardı. Mesele toprak değildi. Herkese yetecek kadar toprak vardı buralarda. Mesele, Juan-Juanlar’ın dayanılmaz kötülüğünde idi. Uzak bir komşu olarak da tahammül edilmezdi onlara!

    Nayman Ana bu düşüncelerle oğlunun bulunduğu yere doğru ilerledi. Bir yandan, onu hemen bu gece kendisiyle gelmeye nasıl razı edeceğini düşünüyordu.

    Engin Sarı-Özek bozkırında akşam oluyor, derelerin, tepelerin arasında hava kararıyordu. Batmakta olan güneşin kızıl ışınlarıyla, geçmiş ve gelecek sayısız gecelerden biri daha yavaş yavaş iniyordu bozkırın üzerine. Beyaz deve Akmaya binicisini, hafif, serbest bir yürüyüşle deve sürüsünün bulunduğu yere götürüyor, batan güneşin kızıl ışınları Nayman Ana’nın yüzüne vuruyor, net bir görüntü veriyordu. Nayman Ana dikkatli, kaygılı, yüzü sararmış, hatları iyice gerilmişti. Ağarmış saçları, kırışıkları alnına ve gözlerine nakşedilen düşünceleri, Sarı-Özek’in alacakaranlığı gibi, dinmeyen yürek acılarının yüzüne yansımasından başka bir şey değildi.

    Nihayet deve sürüsünün yanına geldi ama develerin arasında boş yere dolandı bakışları. Onun öteberisini taşıyan devesi, yularını yerde sürüyerek dolaşıp duruyordu kendi başına. Çoban yoktu! Neler olmuştu? Nerelere gitmişti?

    - Colaman! Colaman! Neredesin oğlum? diye bağırdı Nayman Ana.

    Cevap veren olmadı, görünen yoktu.

    - Colaman! Neredesin? Ben geldim, ben, annen! Neredesin?

    Nayman Ana merakla her tarafa göz gezdirirken, mankurt oğlunun bir devenin ardında diz çökmüş, yayını germiş, ok atmaya hazır beklediğini göremiyordu. Mankurtun gözüne güneş ışığı düşüyor ve bu yüzden tam nişan alabilmek için uygun ânı bekliyordu.

    Oğlunun başına bir şey gelmiş olmasından korkan Nayman Ana ise seslenmeye devam etti:

    - Colaman! Oğlum!

    Nayman Ana birden eyerin üzerinde döndü ve oğlunun kendisine nişan aldığını gördü.

    - Dur! Atma!

    Ancak bunu diyecek kadar zamanı olmuştu. Deveyi mahmuzlayıp hızlandırmak istemişti ama fırlatılan ok vınlayarak sol böğrüne saplanmıştı bile!

    Darbe öldürücüydü. Nayman Ana’nın başı sarktı, devenin boynuna sarılmak istediyse de tutunamadı, yere yuvarlandı. Ama kendisinden evvel beyaz yazması düştü başından. Ve bu beyaz yazma bir kuş olup havalandı. Ana’nın ağzından çıkan son sözleri tekrar ede ede gökyüzüne uçtu gitti: “Adını hatırla! Kim olduğunu hatırla! Babanın adı Dönenbay! Dönenbay! Dönenbay!”

    İşte o gün bugün, Dönenbay kuşu, Sarı-Özek bozkırında geceleri uçar dururmuş. Bir yolcuya rastlayınca onun yanına sokulur, “Adını biliyor musun? Kim olduğunu biliyor musun? Babanın adı Dönenbay! Dönenbay! Dönenbay!” diye ötermiş.

    Sarı-Özek’te Nayman Ana’nın gömüldüğü yere Ana- Beyit (Ana’nın yattığı yer) diyorlar. Mezarlığın adı bundan geliyor...

    Ak deve Akmaya’nın soyundan gelen develer üreyip çoğalmış. Onun soyundan gelen bütün dişi develer tıpkı onun gibi ak başlı imişler. Yine onun soyundan gelen erkek develer ise, tıpkı Karanar gibi kara renkli, iri ve çok güçlü olurlarmış...

    Şimdi Ana-Beyit’e gömmek üzere götürdükleri merhum Kazangap, Boranlı Karanar’ın, Nayman Ana’nın ölümünden sonra Sarı-Özek bozkırında kalan ünlü ak deve Akmaya’nın soyundan geldiğini anlatırdı.

    Yedigey, Kazangap’ın devesi için anlattıklarına inanırdı. Niçin inanmayacaktı? Boranlı Karanar buna lâyıktı.. İyi günlerde, kötü günlerde birçok sınavdan geçmiş, sahibini hiçbir zaman darda, çaresiz bırakmamıştı. Yalnız, kızışma zamanında çok azgınlaşırdı. Kızışması da hep kara kışa rastlardı. O zaman iyice azgınlaşır, kara kış gibi dayanılmaz, zaptedilmez olurdu. Yedigey, hem kara kış, hem devesi ile uğraşmak zorunda kaldığı için, ayni anda iki kışı birden yaşardı. Bir keresinde Karanar ona öyle bir iş yapmış, öyle eziyet çektirmişti ki, anasından emdiği süt burnundan geldi. Eğer o bir hayvan değil de, bilinci, mantığı olan ama insan olmayan bir yaratık olsaydı, Yedigey onu asla bağışlamazdı. Ama, çiftleşme zamanında azmasın da ne yapsın! Aslında mesele o da değil. Bazıları hayvanı suçlu, sorumlu sayar. Oysa hayvanın yaradılışı, kaderi öyledir. Kazangap bunu çok iyi biliyordu ve Yedigey’in yanlış bir şey yapmasını engellemişti. Yoksa Karanar’ın sonu kimbilir ne olurdu...
  • Kiza bir partide rastlamisti.. Harika birseydi. O gun pesinde o kadar
    delikanli vardi ki.. Partinin sonunda kizi kahve icmeye davet etti. Kiz
    parti boyu dikkatini cekmeyen oglanin davetine sasirdi, ama tam bir kibarlik
    gosterisi yaparak kabul etti. Hemen kosedeki sirin kafeye oturdular.
    Delikanli oyle heyecanliydi ki, kalbinin carpmasindan konusamiyordu. Onun bu
    hali kizin da huzurunu kacirdi...
    "Ben artik gideyim" demeye hazirlanirken, delikanli birden garsonu
    cagirdi...

    "Bana biraz tuz getirir misiniz" dedi.. "Kahveme koymak icin.."

    Yan masalardan bile saskin yuzler delikanliya bakti... Kahveye tuz!..
    Delikanli kipkirmizi oldu utanctan, ama tuzu kahvesine doktu ve icmeye
    basladi. Kiz, merakla "Garip bir agiz tadiniz var" dedi..

    Delikanli anlatti:

    "Cocukken deniz kenarinda yasardik. Hep deniz kenarinda ve denizde oynardim.
    Denizin tuzlu suyunun tadi agzimdan hic eksilmedi. Bu tatla buyudum ben.. Bu
    tadi cok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadi dilimde
    hissetsem, cocuklugumu, deniz kenarindaki evimizi ve mutlu ailemi
    hatirliyorum. . Annemle babam hala o deniz kenarinda oturuyorlar... Onlari
    ve evimi oyle ozluyorum ki.."

    Bunlari soylerken gozleri nemlenmisti delikanlinin... Kiz dinlediklerinden
    cok duygulanmisti. Icini bu kadar samimi doken, evini, ailesini bu kadar
    ozleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmaliydi. Evini dusunen, evini
    arayan, evini sakinan biri... Ev duyusu olan biri... Kiz da konusmaya
    basladi... Onun da evi uzaklardaydi.. Cocuklugu gibi... O da ailesini
    anlatti. Cok sirin bir sohbet olmustu... Tatli ve sicak...

    Ve de bu sohbet oykumuzun harikulade guzel baslangici olmustu tabii...
    Bulusmaya devam ettiler ve her guzel oykude oldugu gibi, prenses, prensle
    evlendi. Ve de sonuna kadar cok mutlu yasadilar. Prenses ne zaman kahve
    yapsa prensine icine bir kasik tuz koydu, hayat boyu... Onun boyle sevdigini
    biliyordu cunku...

    40 yil sonra, adam dunyaya veda etti. "Olumumden sonra ac" diye bir mektup
    birakmisti sevgili karisina... Soyle diyordu, satirlarinda...

    "Sevgilim, bir tanem... Lutfen beni affet. Butun hayatimizi bir yalan
    uzerine kurdugum icin beni affet. Sana hayatimda bir tek kere yalan
    soyledim... Tuzlu kahvede... Ilk bulustugumuz gunu hatirliyor musun?.Oyle
    heyecanli ve gergindim ki, seker diyecekken 'Tuz' cikti agzimdan... Sen ve
    herkes bana bakarken, degistirmeye o kadar utandim ki, yalanla devam ettim.
    Bu yalanin bizim iliskimizin temeli olacagi hic aklima gelmemisti. Sana
    gercegi anlatmayi defalarca dusundum. Ama her defasinda korkudan vazgectim.
    Simdi oluyorum ve artik korkmam icin hicbir sebep yok...

    Iste gercek... Ben tuzlu kahve sevmem. O garip ve rezil bir tat.. Ama seni
    tanidigim andan itibaren bu rezil kahveyi ictim. Hem de zerre pismanlik
    duymadan. Seninle olmak hayatimin en buyuk mutlulugu idi ve ben bu mutlulugu
    tuzlu kahveye borcluydum.

    Dunyaya bir daha gelsem, herseyi yeniden yasamak, seni yeniden tanimak ve
    butun hayatimi yeniden seninle gecirmek isterim, ikinci bir hayat boyu daha
    tuzlu kahve icmek zorunda kalsam da.."

    Yasli kadinin gozyaslari mektubu sirilsiklam islatti. Lafi acildiginda,
    birgun biri kadina "Tuzlu kahve nasil bir sey" diye soracak oldu...

    Gozleri nemlendi kadinin...

    "Cok tatli!..." dedi...