• Hayat ,ancak bir kere oynanan kumardır ben onu kaybettim ikinci defa oynayamam
  • Kadınlar öykü ve şiir dışındaki yazılarında, özellikle eğitim taleplerini dile getiriyor, basın ve eğitim alanında kadınlarla ilgili hareketlerin canlanmasını, hızlandırılmasını istiyorlar. Yazılarında, dergi sayfalarında buluşmanın, yalnız olmadıklarını görmenin memnuniyetini, teşvikini hissetmek hiç zor değil. Ama bunun hemen yanı başında kadınlarla ilgili girişimlerin ikinci plana atıldığını, yeterince destek görmediğini yaşamaktan gelen şikayetçi, kırgın bir anlatım ağırlık kazanmaya başlıyor.
  • Uc kapı.
    Olum sonrası hayat, olum ile dünyaya karışma yok oluş, ölümden sonra olan ama henüz bilinmeyen bir hayatın varlığı ve işte bu harbiden ahmak insanların din kitaplarından yola çıkarak uydurduğu kendi aklının yarattığı bir inanç sistemini kabul eden bir inanç hali. Benim aklım hala var olacak ya da yaptıklarının karşılığını alacak olmanda, hayatın ikinci aşamasına katılabilecek kadar değer görmende, sen onu bile hak etmiyorsun.
  • 64’lerin Feriköyü’ne dönelim…

    - Dönelim… Nüfus az. Herkes birbiriyle dost, arkadaş. Daha çok azınlıkların yaşadığı bir muhit. Mahalle kültürü hakim. Irk, din, dil ayrımı yok. 12 yaşındayım. Cumbalı bir evde yaşıyoruz. Babam, Nestle Fabrika’sında çalışıyor, annem ev hanımı, bir kardeşim var. Annemle babamın en yakın arkadaşları Rum ve Ermeni. Hep birlikte, güle oynaya yaşıyoruz. Ve Kostas… Ah Kostas…

    Kostas kim?

    - Benim ilk aşkım… Sonsuz aşkım… Benden dört yaş büyük. O kadar yakışıklı ki, ona bakarken yüzüm kızarıyor. 16 yaşında, çok iyi bir futbolcu, bütün mahalle onu seviyor, motoru var, hep bizim evin önünden geçiyor, ben camdan ona bakıyorum. Sevdiğini camdan seyrettiğin, masum ve güzel yıllar... Ve tabii aşkıyla kavruluyorum.

    Sizin varlığınızdan haberi var mı?

    - Olmaz mı? Bu kadar güçlü duygular ancak karşılıklı yaşanır. Bir gün top sahasında, avucumu açıyor, içine bir kağıt bırakıyor. Heyecanla açıp bakıyorum. Bir kalp çizmiş, “Benim olur musun?” yazıyor. Çok uzun süre o minik notu hiç yanımdan ayırmıyorum, kim bilir kaç kere bakıp, sonra tekrar katlamışımdır.

    Platonik aşk…

    - Dibine kadar. Ama daha güzel değil midir platonik aşklar? Arkadaş doğum günleri oluyor, orada bir-iki dans ediyoruz, heyecandan ikimiz de titriyoruz. “Bakkala ekmek almaya gidiyorum” diyorum, Kostas köşede bekliyor beni. Bir-iki dakika onu görüyorum. Onun için yaratılmış olduğumu ruhumun taa en derinlerinde hissediyorum. Ben Kostas’nın Gülçin’iyim, o da benim Kostas’ım, biz birbirimize aidiz. Geri kalan herkes, her şey bu evrende teferruat. Üç yıl bu böyle devam ediyor…

    Kostas’nın ailesi…

    - Onlar da seviyor beni, bizi, mahallemizi. Babasının Beyoğlu’nda 'Şık Excelsior' diye bir kumaş dükkanı var, evlendirme dairesinin karşı köşesindeki güzel binanın altında. Ama işte gel zaman, git zaman, ülkenin siyasi iklimi değişiyor. “Ermenidir, Rumdur” gibi ayrımlar başlıyor. Tedirginlik, korku, üzerimize bir kara bulut gibi çöküyor. Yavaş yavaş, alttan altta bir düşmanlık yayılıyor, Kostas’nın ailesi bir süre direniyor ve sonunda, “Burada artık bize ekmek yok” diye tüm aile göç ediyor. Bir gece, aniden toplanıyor, gidiyorlar…

    BANA ÖLDÜĞÜNÜ SÖYLEDİLER

    Sonra?

    - Sonrası benim için kabus. 15 yaşındayım, bir sabah uyanıyorum ki 'varlık sebebim' gitmiş, Kostas’ım artık yok! O kadar büyük bir acı yaşıyorum ki, yemeden, içmeden kesiliyorum. Ailem hayata devam edebileyim diye, “Duyduk ki Kostas Yunanistan’da trafik kazası geçirmiş ve vefat etmiş” diyor. O daha da büyük darbe oluyor. Mahvoluyorum. Bir çiçek gibi küsüyorum dünyaya. Ve bir daha Kostas’tan hiç haber alamıyorum. Tam 20 yıl! Karşılıklı izimizi kaybediyoruz. Ama kalbimin bir yerinde o tertemiz gülüşlü genç adam duruyor! Benim ebedi aşkım olarak…

    Ve siz kızlarınızın babasıyla tanışıyorsunuz…

    - Evet. İyi bir insan, efendi bir insan. Tanışır tanışmaz, “Benim niyetim ciddi” diyor. O yıllarda önemli olan bu, iyi bir izdivaç yapmak. Kızların 20’sine gelmeden evlenmesi uygun bulunuyor. Ailem de onaylıyor, altı yıl nişanlı kalıyoruz ve evleniyoruz.

    Üzülmüyor musunuz?

    - Üzülmez olur muyum? Ama Kostas yoksa, kiminle evlenmişim ne önemi var? Eşime ilk günden anlatıyorum, “Bak başkasından duyma, böyle böyle biri vardı hayatımda” diyorum.

    Eşinizi seviyor musunuz?

    - Elbette. Ama iyi bir arkadaş gibi. Gerçek aşk, başka bir şey. Dünya güzeli iki kızım oldu eşimden, çocuklarımın üzerinde de çok emeği var ama ona aşk hissettiğimi söyleyemem.

    Ne işi yapıyor çocuklarınızın babası?

    - Türk Hava Yolları’nda çalışıyor. Ben liseyi bitiriyorum, bana hosteslik formları getiriyor. “Sen de çalışırsan, aile bütçesine katkın olur, bir an evvel evlenebiliriz” diyor, nişanlıyız o yıllarda. Gerçekten de sınavlara giriyorum ve kazanıyorum…

    Kaç sene hosteslik yapıyorsunuz?

    - Uçmaya başlamam 71. Evlenince, yer hizmetlerine geçiyorum. O zamanlar öyle, evlileri uçurmuyorlar. Dokuz yıl dış hatlarda, yerde çalışıyorum. Bir süre sonra eski hostesleri tekrar geri çağırıyorlar, yine imtihan, tekrar uçmaya başlıyorum. Evliliğimizin 13'üncü yılında ayrılıyoruz çünkü anlaşamıyoruz. Annemin evine taşınıyorum…

    Arada Kostas düşmüyor mu aklınıza?
    Düşmez olur mu? Sanırım herkes için geçerlidir: İlk aşk unutulmuyor. O ilk heyecanlar, korkular, kalp çarpıntıları… Tarifi olmayan bir masumiyet ilk aşk. Belki de masumiyetimizi, çocukluğumuzu özlüyoruz…

    BİR TEPSİ BAKLAVA

    Sonra?

    - Sonra… İşimi yapmaya devam ettim. Otomatiğe bağladım. Hayat şartları, iş, güç, maddi zorluklar, hep bir mücadele. Aşk, çooook geride kalan güzel bir masal oldu. O zamanlar nereden bilebilirdim ki, bir gün bir şey olacak ve benim ikinci hayatım başlayacak…

    O şey neydi?

    - Bir kutu baklava! Atina’ya uçuşum vardı. Havaalanında birlikte çalıştığım insanlardan biri dedi ki, “Atina’daki bir arkadaşıma baklava göndermek istiyorum. Götürür müsün?” “Tabii” dedim. O kadar sıradan, olağan bir talep ki. İnince, “Sizi dışarıda biri bekliyor” dediler. Aval aval oraya doğru yürüdüm. O beyefendinin karşısına geldiğimde, dizlerimin bağı çözüldü! Düşecek gibi oldum. Bu bir mucize! O adam, karşımda duran adam, Kostas, benim Kostas’ım! Yıllar önce öldüğünü söyledikleri Kostas’ım! O kadar büyük bir şok yaşadık ki karşılıklı! “Gülçin sen misin?” dedi. “Evet” dedim. “Gerçekten sen misin?” Ağlamaya başladık. Aradan 20 yıl geçmişti ama Kostas fazla değişmemişti. Aynı güzel yüz, gözler, o sıcak gülümseme. Korka korka birbirimize sarıldık.

    bir şey demediniz ki?

    - O bana sordu: “Evli misin?” “Ayrıldım” dedim, iki kızım olduğunu söyledim. O da demesin mi, “Ben de ayrıldım. Benim de iki oğlum var!”

    Sormadınız mı, “Beni bunca yıl neden aramadın? Niye gelip beni bulmadın?” diye…

    - Sormadım. Onu yeniden bulduğuma o kadar memnundum ki, mutluydum ki, sormadım, aklıma bile gelmedi. Zaten kendisi anlattı, aramış, izimi bulamamış, o da benim gibi kendine zaman içinde yeni hayat kurmuş…

    Peki nasıl izah ediyorsunuz 20 yıl sonra tekrar karşılaşmayı…

    - Edemiyorum. Allah’ın bir lütfu. Hediyesi. Şansı. Nimeti. Yarım saat sohbet edebildik ancak çünkü benim geri İstanbul’a uçmam gerekiyordu. Üç-dört gün sonra ben yine bir uçuştan dönerken, baktım Atatürk Havalimanı’nda karşımda. “Seni bir kere kaybettim. Bir daha kaybedemem. Hayatımın geri kalanını seninle geçirmek istiyorum. Benimle evlenir misin?” dedi. Ve evlendik. Ben ikinci hayatımı yaşıyorum, hep beklediğim hayatı. 25 yıldır diz dize, el eleyiz sevdiğim adamla…

    Son 25 senedir Yunanistan’da mı yaşıyordunuz, Türkiye’de mi?

    - Hep gittik geldik, iki ülkede de yaşadık. Bir gün Atina’dayız, hiç unutmuyorum dedim ki, “Kostas iyi güzel ama sonunda biz yine ayrılacağız!” Gözlerimin içine baktı: “Hayrola?” dedi. “Sen Hıristiyansın, ben Müslümanım” dedim, “Benim mezarım İstanbul’da olacak, seninki Atina’da.” Durdu, durdu, “Merak etme, biz o zaman da ayrılmayacağız!” dedi. O hafta da İstanbul’da fıtık ameliyatı olacaktım. Aynı hastanede, ben fıtık ameliyatı olurken, o sünnet oldu. Birlikte yan yana yataklarda yattık. Benim için bunu bile yaptı, 39 yaşında sünnet oldu. Sonra Müftülüğe gittik, Müslüman da oldu, Koray ismini aldı. Kostas Koray.

    Zamanı geldiğinde ikimiz de artık doğduğumuz yere, Feriköy’e gömüleceğiz…
  • Kitaplara bakalım. Özellikle ortalıkta duranlara bakınca kitabın senin gözündeki işlevinin hemen oturup okumak olduğu anlaşılıyor; inceleme, başvuru aracı olmayan yapıtlar belli bir düzen içinde kitaplığa dizilecek unsurlar da değil. Belki arada sırada kitaplık raflarını şöyle bir elden geçirmişsindir, ama bütün sınıflandırma çabaların farklı öğelerin yanaşmasıyla hızla boşa çıkmıştır. Ciltleri yan yana dizerken gözetilen ilk nokta uzunlu kısalı boyutları olurken, ikinci nokta da kronolojik olarak kitaplığa kaldırılış sıraları; belli ki aradığın kitabı hemen bulabiliyorsun; zaten fazla sayıda kitap da yok (öteki kitaplıklarını başka evlerinde, varoluşunun farklı süreçlerinde bırakmış olmalısın), kaldı ki okuduğun bir kitabı yeniden aramak zorunda kalmadığın da ortada.

    Sözün kısası Yeniden Okuyan Bir Kadın Okur'a benzemiyorsun. Okuduğun her şeyi gayet iyi anımsıyorsun (kendin hakkında öğrenilmesini sağladığın ilk konu buydu); belki de senin için her kitap okunduğu belli bir zamanla özdeşleşiyordun Belleğinde sakladığın gibi, kitapları birer nesne olarak hemen elinin altında tutmaktan hoşlanıyorsun.

    Kitapların arasında, bir kitaplık oluşturmayan, bu bütün içerisinde ölü ya da uyuyan bir bölüm olduğu dikkati çekiyor; burası bir kenara kaldırılmış, bir veya ender olarak ikinci kez okunmuş ya da okumadığın, okumayacağın ama gene de sakladığın (ve tozunu aldığın) kitaplara ait; canlı olduğu gözlenen bölüm ise okumakta olduğun, okumaya niyet ettiğin, henüz kopamadığın, elinin altında tutmayı, yeniden görmeyi sevdiğin kitaplardan oluşuyor. Mutfaktaki malzemelerin tersine, burası canlı bir bölüm, tüketim bekletmeden yapılıyor, sanki daha sana ait şeyler bunlar. Pek çok kitap çevreye dağılmış durumda, kimi açık, kiminin arasına bir ayraç sokuşturulmuş, kiminin sayfası köşesinden kıvrılmış. Belli ki birkaç kitabı aynı anda okuma alışkanlığın var, günün farklı saatlerinde dar da olsa evinin farklı köşelerinde farklı okumalar yapmayı seviyorsun: Komodin için seçilmiş gece kitapları da var, koltuğun yanına, mutfağa, banyoya yakıştırılan kitaplar da. Portrene eklenen önemli bir temel bilgi daha olabilir: Zihninde durulacak ya da koşulacak zamanları birbirinden ayırmaya yarayan içsel duvarlar var; böylece paralel yollarda seçenekler yaratarak bunlara yoğunlaşabiliyorsun. Aynı anda birkaç hayat yaşamak istediğin anlamına gelebilir mi bu? Ya da gerçekten öyle mi yaşıyorsun? Bir kişiyle ya da bir mekânda yaşadığın şeyi bir başkasıyla ve başka bir yerde yaşadığından ayırıyor musun? Her deneyiminde bir hoşnutsuzluk yaşayacağını ve bunun bütün hoşnutsuzlukların toplamıyla denkleşeceğini mi düşünüyorsun?
  • Elmayı Nasıl Yemek Lazım

    İşte, Hazret-i Gavs'ın bu emrinin mânâsı şudur ki: Ne vakit senin oğlun da ruhu cesedine, kalbi nefsine, aklı midesine hâkim olsa ve lezzeti şükür için istese, o vakit leziz şeyleri yiyebilir.

    RUHUN CESEDE, KALBİN NEFSE, AKLIN MİDEYE HÂKİM OLMASI manasını nasıl anlamalıyız?..

    Mesnevide:

    Ve keza insanın vücudunda birkaç daire vardır. Çünki hem nebatîdir, hem hayvanîdir, hem insanîdir, hem imanî. Tezkiye muamelesi bazan tabaka-i imaniyede olur. Sonra tabaka-i nebatiyeye iner. Bazan da yirmidört saat zarfında her dört tabakada muamele vaki’ olur. İnsanı hata ve galata atan, bu dört tabakadaki farkı riayet etmemektir.

    Cesed ve mide, nebati daire... Nefis ise hayvani dairedir. Ruh, kalb ve akıl ise, imani, insani ve meleki dairedir.

    Rızık zahirde nebati ve hayvani yönümüzün zaruri ihtiyacıdır. Fakat o rızkı, yalnız cesed ve mide için yemek, insanın şehvani, gadabi ve hayvani yönlerini ön plana çıkarır ve ruh, kalb ve akla hakim olur, onları istediği yerde istihdam eder. Bu nebati ve hayvani yönümüzün yenilmesi gerektigini Peygamberimizin ASM.

    En büyük cihad nefisle olan cihaddır.

    Hadisinden anlıyoruz.

    O zaman yapmamız gereken:

    hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir...

    emrine riayet etmekle olur. Peki bunu nasıl yapacağız? 3. Lem'adaki şu ifadeler çok mühim:

    Hayat-ı kalbî ve ruhîye medar olan marifet-i İlahiye ve muhabbet-i Rabbaniye ve ubudiyet-i Sübhaniye ve marziyat-ı Rahmaniye..

    Demek kalb ve ruh ve aklın hayatlanması, kalb ve ruhun hayat dercesine çıkabilmek için şu sayılan dört hususa dikkat ve riayet edeceğiz.

    Marifet-i İlahiye: Baştan aşağı Risaleler, Esma-i İlahinin tecellilerini göstermekle, bizi marifet-i İlahiye sevkediyor. Amma okuduklarımızı tatbikde gayretli olmalıyız.

    Risalelerde ELMA ile alakalı o kadar marifet-i İlahiye misali olduğu halde, elma yerken bunlar hatırımıza gelmezse, elmayı hayvan gibi ve mide için yemiş oluyoruz.

    Ama renginden, koku ve tadından, anbalajından ta çıktığı yere nazar edip... Bir elmadan bütün elmalara, bu mevsimdeki elmalardan bütün zamanlardaki elmalara oradan bütün rızıklara intikal ettiğimizde ruhumuzdan ALLAHU EKBER, kalbimizden ELHAMDÜLİLLAH, aklımızdan SÜBHANALLAH sadalarının çıktıını göreceğiz. Böyle bir yemek cesed, mide ve nefisden ziyade ruh, kalb ve akla... gıda, nur ve huzur verecek. Bu da bizi önce muhabbet-i Rabbaniye götürecek. Hasr-ı muhabbet ve Tahsis-i taabbüd ile ubudiyet-i Sübhaniye manasına çıkaracak. Bu üç hakikat en büyük mana ve makam olan marziyat-ı Rahmaniyeye çıkaracak.

    ALLAHI razı ve memnun etmekten daha mühim ne olabilir?... Bu dünyada ana- babamızı, kocamızı veya karımızı, çocuğumuzu, akrabamızı, patronumuzu, amirimizi.... memnun etmek için, rıza ve takdirinini kazanmak için neler yapıyor; Ne zamanlarımızı, ne arzularımızı terk ve feda ediyoruz. Evet, Marziyat-ı Rahmaniye ile herşeyde Allahın rıza ve memnuniyetini aramak.

    Hakikî ehl-i şükrün ve ehl-i hakikatın ve ehl-i kalbin kuvve-i zaikası -Altıncı Söz’deki müvazenede beyan edildiği gibi, kuvve-i zaikası- rahmet-i İlahiyenin matbahlarına bir nâzır ve bir müfettiş hükmündedir. Ve o kuvve-i zaikada taamlar adedince mizancıklarla nimet-i İlahiyenin enva’ını tartmak ve tanımak; bir şükr-ü manevî suretinde cesede, mideye haber vermektir. İşte bu surette kuvve-i zaika, yalnız maddî cesede bakmıyor. Belki kalbe, ruha, akla dahi baktığı cihetle midenin fevkınde hükmü var, makamı var.

    Lezzetli bir nimeti insan yese, eğer şükür etse; o yediği nimet o şükür vasıtasıyla bir nur olur, uhrevî bir meyve-i Cennet olur.

    Verdiği lezzet ile, Cenab-ı Hakk’ın iltifat-ı rahmetinin eseri olduğunu düşünmekle, büyük ve daimî bir lezzet ve zevk veriyor.

    Bu gibi manevî lübleri ve hülâsaları ve manevî maddeleri ulvî makamlara gönderip, maddî ve süflî (posa) ve kışrî, yani vazifesini bitiren ve lüzumsuz kalan maddeleri fuzulât olup aslına, yani anasıra inkılab etmeğe gidiyor.

    Eğer şükür etmezse; o muvakkat lezzet, zeval ile bir elem ve teessüf bırakır ve kendisi dahi kazurat olur. Elmas mahiyetindeki nimet, kömüre kalbolur.

    Şükür ile, zâil rızıklar; daimî lezzetler, bâki meyveler verir.

    Şükürsüz nimet, en güzel bir suretten, çirkin bir surete döner. Çünki o gafile göre rızkın akibeti, muvakkat bir lezzetten sonra fuzulâttır.

    Nimetin lezzeti içinde, o lezzetten yüz derece daha ziyade lezzetli bir iltifat-ı rahmeti hamd ile düşünüp, lezzeti birden yüz derece yapabilirsin.

    Nasılki bir padişah-ı zîşanın sana hediye ettiği bir elma lezzeti içinde yüz belki bin elmanın lezzetinin fevkinde, bir iltifat-ı şahane lezzetini sana ihsas ve ihsan eder.

    Öyle de: لَهُ الْحَمْدُ kelimesiyle, yani hamd ve şükür ile, yani nimetten in’amı hissetmekle, yani Mün’imi tanımakla ve in’amını düşünmekle, yani onun rahmetinin iltifatını ve şefkatinin teveccühünü ve in’amının devamını düşünmekle; nimetten bin derece daha leziz, manevî bir lezzet kapısını sana açar.

    Nasılki bir padişah-ı âlî, sana bir elmayı ihsan etse, o elmaya iki muhabbet ve onda iki lezzet var:

    Biri; elma, elma olduğu için sevilir ve elmaya mahsus ve elma kadar bir lezzet var. Şu muhabbet padişaha ait değil. Belki huzurunda o elmayı ağzına atıp yiyen adam, padişahı değil, elmayı sever ve nefsine muhabbet eder. Bazan olur ki; padişah o nefisperverane olan muhabbeti beğenmez, ondan nefret eder.

    Hem elma lezzeti dahi cüz’îdir. Hem zeval bulur; elmayı yedikten sonra o lezzet dahi gider, bir teessüf kalır.

    İkinci muhabbet ise: Elma içindeki elma ile gösterilen iltifatat-ı şahanedir. Güya o elma, iltifat-ı şahanenin nümunesi ve mücessemidir diye başına koyan adam, padişahı sevdiğini izhar eder.

    Hem iltifatın gılafı olan o meyvede öyle bir lezzet var ki, bin elma lezzetinin fevkindedir.

    İşte şu lezzet ayn-ı şükrandır. Şu muhabbet, padişaha karşı hürmetli bir muhabbettir.

    Aynen onun gibi bütün nimetlere ve meyvelere, zâtları için muhabbet edilse, yalnız maddî lezzetleriyle gafilane telezzüz etse, o muhabbet nefsanîdir. O lezzetler de geçici ve elemlidir.

    Eğer Cenab-ı Hakk’ın iltifatat-ı rahmeti ve ihsanatının meyveleri cihetiyle sevse ve o ihsan ve iltifatatın derece-i lütuflarını takdir etmek suretinde kemal-i iştiha ile lezzet alsa; hem manevî bir şükür, hem elemsiz bir lezzettir…

    --Bediüzzaman Said Nursi Hz.--
  • Senin hakkında verdiğim yanlış bir hükme dayanarak bütün insanları suçlu tuttum; onlardan kaçtım. Bugün hakikati anlıyorum; fakat nefsimi ebedi bir yalnızlığa mahkûm etmeye mecburum. Hayat ancak bir kere oynanan kumardır, ben onu kaybettim. İkinci defa oynayamam...