Sadık Cemre Kocak, Asteriks ve Roma Dünyası'ı inceledi.
23 saat önce · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 9/10 puan

İlki 1968 yılında yayınlanan Asterix Çizgi Roman serisi, bu kitapta biraz daha farklı olarak –belirtildiği gibi çizgi roman değil- Tarih kitabı rolü olduğu rolü. Kitabımız “Asterix’in Dünyası & Sezar ve Kleopatra & Korsanlar, Ozanlar ve Büyücüler & Hatipler, Oyuncular ve Sporcular & Asterix ve Eskiçağ Tarihi Araştırmaları” olarak beş bölümden oluşuyor.
İlk bölüm yani “Asterix’in Dünyası” bölümü oldukça çekici geldi çünkü daha önsöz kısmında hoş başladık –ki bu serinin doğasında var sanırım- kitabın anlatımında da filmde duyduğumuz Klasik Sözlerin anlatımı ve nereden geldiklerine değiniliyor. Mesela ‘Bu Romalılar Kafayı Yemiş’ sözünün gelişi ve Latinceyle dalga geçilmesi olayı anlatılıyor. Galya’nın gerçekten bir Tarih kitabı varsa Sezar’ı bayağı yerden yere vurmuş desek yeridir. Tabi gerçekten var mı o yörenin tarihini bilmiyorum pek araştırasım da yoktu yalan olmasın o yüzden kitap üzerinden ilerlemek en iyisi.
İkinci bölüm de “Sezar ve Kleopatra” kısmında Asterix’in, Sezar ve Kleopatra ile yaşadıkları çizgi roman destekleri ile anlatılıyor. Yaşananlar oldukça hoş aslında, gerçekten filmde de çok güzel yansıtılmış. Kitabı bitirdikten sonra iftara kadar seyrederim gibime geliyor. :) Özellikle Sezar’ın yaptığı tüm işlerde yaşadığı ‘Üstünlük’ duygusundan söz ediliyor. Kleopatra için mükemmel (!) bir burun ve hayat hikâyesi kısmı vardı –ki bölüm bitti hayat hikâyesi bitmedi kadının- ancak aklıma en çok takılan erkek kardeşiyle evlenip evlenmediği? Yuh ama ya.
Üçüncü kısım yani “Korsanlar, Ozanlar ve Büyücüler” kısmında da, Asterix Dünyasında Korsanlar bölümünde dönemin tüm korsanları ve neler yaptıkları anlatılıyor. Korsanların oldukça iyi betimlendiğini de belirtmek gerek. Aynı zamanda bu bölümde Asterix ve Din bölümü mevcut. Konu din olunca haliyle meşhut Tutatis unutulmamış ancak geneli Roma üzerine yazılmış desek yalan olmaz. Burada eklemek istediğim bir yer de var müsaadenizle.
https://i.hizliresim.com/yq890y.png
Bir sonraki bölümüz “Hatipler, Oyuncular ve Sporcular” ve bildiğiniz üzere artık kitaplarımı oldukça yavaş okuyorum. Ramazan nedeniyle vakit geçmesi için yoksa akşam olmadan kitap bitiyor ben ortada kalıyorum. :) Bu bölümüzde mahkeme sanatı, hatiplik ve eğlenceli birkaç resim üzerinden geniş bir bilgi veriliyor aslında bizlere. Oldukça hoş bilgiler de mevcut tabi. Romalıların araba savaşları -yarışları- üzerine olan sevgisini ve Olimpiyat Oyunları için oldukça güzel anlatımlar ve minik görseller mevcut.
Asterix ve Eskiçağ Tarih Araştırmaları yani son bölümüze de geldik. Sezar'ın, Belçika ile yaptığı savaş ve yaşananlar oldukça garip. Kim demiş en güçlü Belçika diye? Gereksiz kalabalık fazla güç değilmiş bunu öğrendik. Kitabımız hoş bir finalle bitiyor. Galya Tarihi kitabı gerçekten var mı merak ediyorum. Bir de bilinçaltına yerleşen Galya, Roma’dan büyüktür anlayışını silmemiz gerekebilir ancak bu filmin güzel olmadığı anlamına tabi ki gelmiyor. Şimdiden mutlu sabahlar dilerim, bana pek öyle olmadı..

BERFİN SITKI TARANCI, Yüzbaşının Kızı'ı inceledi.
 Dün 00:23 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Bir kitap etkinliğinde tanıştığım kitap arkadaşım sayesinde kitaplığıma ilk kez bir Puşkin romanı eklendi. Üzerinde “World Romance Classics” yazan Rus romanları hep gözümü korkutur benim. Daha doğru düzgün telaffuz edemediğim karakter isimlerine, bir de Rus halkının karışık ilişkileri eklenince Çıkılmaz mahallesinin çıkmaz sokağından çıkamıyor insan. Yüzbaşının Kızı’nı okurken hiç o sokaklara uğramıyorsunuz. Yazarın sade üslubu ve anlaşılır anlatımı açık bir denizin tertemiz ve serin sularındaki küçük bir teknedeymiş hissi veriyor.
Daha önceden Puşkin’in şiirlerini hayranlıkla okuyan ben, bu romanını okuyunca hayranlığım daha çok yazım tekniğine yöneldi. Anlatımı, dili kullanışı, tasvirleri, örneklendirmeleri ile benim -ve eminim ki çoğu okurun- idolü olmuştur.
Bir de konusuna gelelim: Aşk ve savaşın iç içe olduğu bir roman. İki konununda baskın olduğu bir roman. (Ama benim için aşk biraz daha ikinci planda kaldı) Tabii ki sadece bunlar değil; dürüstlük, sadakat, cesaret,kin ve nefret gibi duyguların karakterlerle özdeşmesi hatta karakterlerle yaşamış olması çok hoşuma gitti.
Madem konusu açıldı. Biraz daha derinlere inecek olursak, dürüstlük ve cesaretin kesinlikle ana karakter Pyotr Grinyov olduğunu görebilirsiniz. Açık sözlü ve doğru olması ona her daim her konuda kazandırmıştır. Aşkı uğruna pek çok kez kendi canını hiçe saymıştır.
Aşk demişken, o da kitabın diğer ana karakteri, Pyotr’un sevgilisi Maria’dır. Maria, sessiz ama güçlüdür. Kimseye boyun eğmez, aşkı için her şeyden vazgeçmeye razıdır.
Sakadat, kesinlikle Andreyeviç ailesinin hizmetçisi Savalyeviç’tir. Kin ve nefret ise kötü komutan, Çariçe’nin yaverlerinden iki yüzlü Şvabrin.
Kitabın ana fikrinin kapısını da çalarsak, çoğu insanı “aşk için her şeyi yapmalı, gerekirse ölümü bile göze almalı” fikri karşılar. Ama biraz daha irdelerseniz asıl fikrin “ dürüst ve doğru olursanız hayat size güzel kapılar açar” olduğunu görürsünüz.
Alexandre Puşkin, bu romanı ile hem kendi siyasal fikrini hem de Rusya halkı için düşündüklerini dantel gibi işlemiştir. Kullandığı dilin yalınlığından, sıcak ve akıcı üslubu sayesinde okurun beynini yormamış, son sayfasını okuduğunuzda damağınızda tanıdık olmayan çok farklı ve hoş bir tat bırakmayı başarmıştır.

İbrahim (Sisifos), Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine'yi inceledi.
 Dün 00:20 · Kitabı okudu · 2 günde · 9/10 puan

Hepimizin felsefeye az buçuk kenarından köşesinden dokunmuşluğu vardır. Üniversite zamanı felsefe; coolluğun, aykırılığın belirtisi olarak görülür. Lise zamanı ise zorunlu dersler sebebiyle- ne kadar anlayacaksak- felsefenin figüranları aykırılıkları ile hepimizin ilgi odağı olmuştur. Hatta bu etkiden dolayı çoğumuz felsefe hocalarımızı da aykırı adamlar olarak tasavvur etmişizdir. Gerçi çoğu öyledir her ne kadar biz kendilerini yeterince tanımasakta..

Benim de herkes gibi temasım vardır. Felsefecileri de az çok bilirim. Öncelikle İmmanuel Kant. Lise hocamız Kant’a hayrandı, ağzından düşürmezdi. Oradan bilirim. Nietzsche , Sartre ve Camus’u ise populeritelerinden. Bir dönem felsefe ile de ilgilenmiştim, daha doğrusu ilgilenmeye çalışıp Platon’un Devlet’inden üç kitap okuyunca pes etmiştim. O dönemden de ilk dönem filozoflarını bilirim. Haklarında tek kelime bilmediğim filozoflarda vardır.

Bunlardan birisi de daha bir ay önceye kadar Schopenhaur’du. Ta ki https://dusunbil.com/...rir-zihni-felc-eder/ makalesini görene kadar. Bilmemenin, duymamanın cezasını da ağır ödedim diyebilirim. Adam beni eline bir aldı, yer misin yemez misin, okuduğumdan beri sopalıyor. Hayatımda ben böyle dayak yemedim. Tüm tabularımı sarstı. Bu dayak iyi de oldu. Biraz kendime çeki düzen verdim, vermeye çalışıyorum.

Öyle sarsıldım ki anlatamam. Hala da tam bir çıkışı yolu bulabilmiştim değilim. Mesele okuma meselesi. Ben bulduğum tüm boş zamanlarda okurum. Heralde bana 1 hafta kitap okumayı yasaklasalar kafayı yerim, boşluktan.

Peki niçin okuyorum? Bunun cevabı yok. Keyif almak için mi, hayır. İnsan tüm zamanını keyif almak için harcamaz. Yazmak için mi, kendim öyle desem de düşününce hayır. Yazmak için neredeyse hiçbir çabam yok. Yazmak isteyen insanın; okumak kadar yazmaya da vakit ayırması icap eder. Ayrıca yazmak isteyen insanın da sistematik olarak okuması icap eder. Bir dönem bu sistematiği tuttursam da bunu sürekli hale getiremiyorum. Bir öyle bir böyle olmuyor.

Diyebilirsiniz ki kitaplar hayattan bir kaçıştır illa sebebi olması gerekmez. O halde şunun cevabını da vermemiz icap eder, kitaplar için yaşanan bir hayat hayat mıdır? Bana kalırsa hiç kitap okumamak ne kadar kötüyse sadece kitaplar için harcanan hayatta bir o kadar kötüdür. Kitap hayatımızın tamamı değil bir parçası olmalıdır. Kitap tüketmemeli kitap okumalıyız. Okuduğumuz kitaplardan da gerekli donanımı sağlayıp bunu hayatlarımıza yansıtmalıyız. Bir an kendimi okul hocası gibi hissettim. Neyse kitaba geçelim :)

Kitapta sizi ilk karşılayan çevirmenin makalesi, şu felsefe kitaplarında en kızdığım mevzuu. Vallahi kendimi keriz gibi hissediyorum onları gördükçe. Yahu 150 sayfa kitap alıyorsun, filozofun yazıları 50. Sayfada başlıyor. Buradaki metine de aynı derece de gıcık oldum. Çok da karışık yazmış. Filozofu anlamak daha kolaydı vallahi.

İkinci kısımda ise beni, https://www.cafrande.org/...intisi-schopenhauer/ makalesi karşıladı ki kitabın en sevdiğim kısmı oldu. Yukarıda bahsettiğim sorunlarım karşısında yalnız olmadığımı anlayıp bir vicdan rahatlaması yaşadım. Tavsiye ederim çok güzel konulara değinmiş.

Üçüncü kısımda yer alan okumak konusunun özünü filozof ile tanıştığım kısımda verdim :)

Dördüncü kısımda yer alan yazmak ve üslup konusu da benim için çok keyifliydi, her ne kadar bazı kısımlarda anlaşamasakta. Özellikle üslup konusu çok iyiydi. Ayrıca Alman dilinde verilen yapıtların neden başarılı olduğunun ve daha önceden sitede yazmaya ilişkin sormuş olduğum iki sorunun cevabını filozofun ağzından aldım.

Son kısımda yer alan düşünmek konusu ise hiç anlaşamadığımız konu oldu. Kitabı okuyan arkadaşlarla bu konuya ayrıca tartışabiliriz.

Kitap genel olarak iyiydi. Ufkunu genişletmek isteyenlere tavsiye ederim. Ancak şunu da belirteyim ki biraz ağır tabirler ile– ahmak, bön vs- karşılaşacaksınız. Zira filozofun eli baya sopalı.

Herkese keyifli okumalar dilerim.

Kardelen ∵, Piruze ve Oğulları'ı inceledi.
20 May 17:03 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 10/10 puan

Birinci kitap "Piruze"yi okuduktan sonra devamı niteliğindeki bu kitabı da okumadan edemedim. Yaşanmış bir hayat hikayesi olması beni çok etkiledi. Sinan Akyüz bu kitabı yazarken Piruze'nin oğullarıyla da görüşmüş ve gerçeği bir de onların gözünden yansıtmış. Piruze bu ikinci kitabı okumamış; yaşadıklarını tekrarlamamak için sanırım. Şuan da Suriye'de oğlu ve torunuyla birlikte yaşıyormuş. Kitabın hikayesine değinecek olursak;

21 yıl 4 ay sonra annesiyle görüşen Amer geri döndüğünde babasına hesap sorar. Babası bunca yıl içinde annesini sürekli onlara kötülemiştir ve başka bir adamla kaçtığını iddia etmiştir. Bu yüzden bu süre boyunca çocuklarına anne sözcüğünü yasaklar fakat çocuklara da çok iyi bir babalık gösterir. Piruze’yi hiçbir zaman unutamaz. 

Piruze ondan boşanmıştır fakat çocuklarını alamamıştır sadece çocuklarını görme hakkını almıştır. Ama Wassim ona çocukları göstermez. Bunun üzerine Piruze herşeyi göze alarak Şam’a gider. Wassim bunu öğrenince Piruze’yi tutuklattırır ve cezaevinde yatmasını sağlar. Piruze cezaevinden sonra Türkiye’ye dönmek zorunda bırakılır ve yine çocuklarını göremez. Piruze umudunu kaybetmez ve bir sene sonra tekrar Şam’a gider. Bu kez de Wassim’in kardeşi Mazen onu ölesiye döver. Bunun üzerine Piruze yine çocuklarını göremeden dönmek zorunda kalır. 

Amer yıllar sonra annesi ile konuştuktan sonra babası ile de konuşmak ister fakat babası ona çok kötü davranır. Bunun üzerine Amer gizliden kardeşlerine annesi ile konuştuklarını anlatır. 

Annesi Amer’e araba alır ve kız arkadaşları ile düğünlerini yapar. Diğer oğulları ile ise sadece internet üzerinden konuşur. Amer annesi ile kardeşlerini görüştürmek için plan yapar ama İmad buna karşı çıkar. Bunun üzerine Amer diğer kardeşi Rami’yi de alarak annesi ile görüşmeye Lübnan’a gider. 

Piruze iki oğlunu da görünce göz yaşlarına hakim olmaz ve ikisine de sarılır. Fakat onu bir sürpriz beklemektedir. İmad da dayanamamıştır ve sonradan görüşmeye gelmiştir. İkisi de birbirlerine sımsıkı sarılırlar. Böylece Piruze yıllar sonra oğullarına kavuşur.

Piruze fakir bir hayat yaşayan oğullarına iş kurar, tüm ihtiyaçlarını karşılar ve onların iyi bir hayat sürmesi için her şeyi yapar. 

Bir süre sonra Rami annesini arar ve babasının öldüğünü söyler. Kayınvalidesi de Piruze ile konuşur ve oğlu adına Piruze’den özür diler ve onu affetmesini ister. Wasssim öldüğünde cebinden Piruze’nin resmi çıkar. Piruze bunun üzerine Wassim'i affeder.

Bir Harfle Başlayıp Hayatı İstemek
Bu düz yazıyı bir zamanlar ömrümüzün kesiştiği bölümünde 6 ayımı beraber geçirdiğim Erzurumlu Mesut kardeşime adıyorum. Yaşadığımız zorlu ama öğretici günlerin hatrına yazılmıştır...

Her zaman olmasa da: yeri geldiğinde insanları kırabilecek kadar "dürüst" olmalısınız. Çünkü; asıl o zaman gerçek dostları kazanıp -sepetteki sağlam elmaları çürüklerin içerisinden ayıklamaya başlarsınız: Ya da en kötü ihtimalle (bir dostu-bir gerçeği söylemek uğruna) kaybedersiniz. Hayat bu riski almaya değer. Çünkü; kaybedeceklerimizin yanında kazanacağımız şeylerin sayısı çok daha fazla...

Kocaeli'nin Gebze ilçesine bağlı Çayırova beldesinde zorunlu sebeplerden dolayı inşaatta çalışırken Erzurum"lu bir arkadaşla tanışmıştım. Adı Mesut'tu. Saf, iyi niyetli, bir köylü çocuğuydu. Güçlü, kuvvetliydi. Tek eksiği okumamış olmasıydı. 5 yıldır çalıştığı şantiyede onunla aynı zamanda işe başlayanlar kalfa sınıfına ayrılmışken o hala inşaat işlerinde ömür törpülüyordu. Kendisine verilen işleri özverili ve gayet iyi şekilde yapıyordu. Ustabaşları her zaman sırtını sıvazlayıp zor ve ağır işleri sözde iş bölümünü göre ona veriyorlardı. O da sesini çıkarmadan -gık demeden hallediyordu işleri genelde. Ne iş verilse en büyük görev verilmişcesine itinayla yapıyordu.

Fakat Mesut'u diğerlerinden ayıran bir gerçek vardı. O da yöneticilik vasfını -yani insanları yönetme sanatını öğrenememiş olmasıydı. Köylü olmanın -şehirdeki insanlarla aynı vasfa sahip değilmiş gibi davranılmasına ve -sanki bir alt sınıftan gelmişçesine hak ettiği yere bir türlü gelememişti.

Çalıştığımız günlerden bir akşamüstü yemek yapma sırası bendeyken; Mesut'a veresiye defterine aldığım malzemelerle ilgili birşeyler sordum. Bakkala yazdırıyorduk aldığımız herşeyi o zamanlar. Aybaşlarındaysa ben ya da Mesut gidip kapatıyorduk hesabı. Bakkalçının tuttuğu veresiye defterinin yanında -birde bizde küçük not defterimiz vardı. Herkesin tahmin edeceği gibi bakkalçının kelek atmasını önlemek için.

Mesut'a bakkaldan aldığımız ekmeğin, tuzun, makarnanın ve 1 kilo pilavlık pirinçi not defterine yazıp yazmadığını sordum. Eğer eklememişse unutmadan veresiye defterine eklemesini söyledim. Mesut önce cevap vermedi. Elinde olmayan birşeyi yanlış yapmış küçük bir çocuk gibi sustu bir süre. Sonra oturduğu yerden "Benim hesabım kuvvetli. Yalnız, okumam yazmam pek yok. Paraları da üzerlerindeki şekillerden ve renklerinden ayırt ediyorum" dedi biraz utanarak ve sıkılarak.

Bende böyle diyince konuyu değiştirerek üzerine gitmedim. Üstelemedim. Aldım yazdım bakkaldan aldığımız malzemeleri deftere. Arkasından iki kalas üstüne serdiğimiz gazete eşliğinde yedik yemeğimizi. Bulaşıkları yıkayıp, ranzalara geçince günlük işlerden konuştuk. Muhabettimizi ettiğimiz konuların hepsi günlük işler ve ortak sıkıntılarımızdı. Genelde sorunlarımız; maaşların azlığı, sigorta primlerimizin zamanında yatırılmamasıydı.

En kötüsüyse bizimde başımıza da gelebilecek bir iş kazasıydı. Çalıştığımız inşaatın karşısında bir inşaat işçisi asansör boşluğuna düşüp ölmüştü. Herkesin dilindeydi bu olay. Cinayet diyende oldu. Kader diyende. Çünkü; inşaatta böyle şeyer çok normal karşılanıyordu.

Sonunda iş kazası bilirkişinin düzenlediği raporla kesinleşti. İşçi arkadaşımızın ölüm nedeni tamamen kendi hatasından kaynaklandığı anlaşıldı. Hayatın hatasındaysa ölen işçinin geride bıraktığı dul eşi ve çocuklarıydı.

Bunları konuşuruken uygun bir anı kollayarak muhabbet arasında "Erzurumlu istersen sana okuma yazma öğretebilirim" dedim. Başta istemedi. Çekindi. "Boşver, zaten bütün gün çimento taşımaktan belin ağrıyordur. Birde benimle mi? uğraşacaksın!" demek istedi.Cümlemeye tamamlamasına izin vermeden araya girip "Benim için sorun olmaz. Yeter ki: sen okuma yazma öğrenmek iste" diyerek üsteleyince; sonunda kabul etmek zorunda kaldı.

Ertesi gün bakkaldan veresiye defterine yazdırarak aldığımız 3 ortalı çizgili küçük bir defterle başladık derslere. Alfabenin A"sından Z"sine tek tek, yanında sayıları da yad ederek ortalama 50 gün içinde hecelere geçtik. A ile B yan yana gelince AB şeklinde heceleyerek yol almaya devam ettik. Mesut'ta arada boş durmadı. Defterine en az bir harfi 2 sayfa yazarak çalıştığı heceleri belli bir zaman içinde şeklini de kuma, toprağa çizerek -geceleri hecelerden birer birer kelimeleri vagonlar misali birbirine birleştirerek kelimelere dönüştürme gayretini gösterdi. İkinci ayın sonuna doğru yavaş yavaş sökmeye başladı okumayı. Şantiye şefine durumu anlatınca yerleşim merkezine uzak olan inşaat alanına bir dahaki gelişinde oğlunun bir kitabını Mesut'a getireceği sözünü verdi bana. Mesut'a ilk kitabını Şantiye şefi Murat Bey'den aybaşından maaşı ile birlikte aldı. Hemde paketlenmiş mavi bir kağıdın içinde.

Mesut"un ilk kitabı: John Steinbeck"in Fareler ve İnsanları oldu.Hatta kitabı eline alıp kitabın ismini okuduğunda; "Burada yeterince tarla faresi var. Birde farelerin özel hayatlarını mı? okuyacağım dostum" demişti bana. Bende bu farklı. 'Okuyunca anlarsın Erzurumlu.' demiştim kendisine.

Fareler ve İnsanlar'ı okuyarak başladı hayata Mesut. Kitap bitince veresiye defterini elden geçirdi. Okudu ve tam hesabını yaptı bütün aldığımız malzemelerin. Hesapladı kafa matematiğiyle. Hatta alay bile etti bakkal Hüseyin Amca'nın el yazısıyla. Son maaş günü vedalaştık. O Erzurum'a ailesinin ve nişanlısının yanına döndü. Bense okul sınavlarımı verip en kısa zamanda mezun olma telaşına düştüm.

Yıllar geçti aradan. Bir iş için gittiğim Kadıköy'de Erzurumlu Mesut kardeşimi yanında bir bayanla gördüm. Tanıştırdı. Eşiymiş yanındaki hanım. Evlenmiş bizim kalfa. Bir kızı olmuş. İstanbul'a yeni bir iş görüşmesi için gelmiş. Bu sefer niyeti ailesini yanına aldırmakmış. Onun için uğraşıyormuş buralarda. Ayrılırken bana teşekkür etti. Bana hayatta bir insanın bir insana verebileceği en güzel şeyi hediye ettiğimi. O hediyeninde okuma-yazma olduğunu söyledi.

Şimdiyse bir şirketten teklif aldığını. Şantiya şefi olarak proje çizimlerini ustalara anlatıp, onları yönlendirip beraber insanlara ev yapacaklarını söyledi. Hayatımda üniversiteden mezun olduğumda kürsüde diploma alırken bile bu kadar bambaşka duygular hissetmemiştim. Kucaklaşarak vedalaştık Erzurumlu Mesut kardeşimle. Ve eşiyle otobüse binip uzaklaştılar asfaltlı eskimiş İstanbul'un çukurlu yollarında; o gün sıcak bir yaz akşamı hatırası kaldı bende...

Küçük Şair, bir alıntı ekledi.
19 May 18:12

Yaşadıklarımı galiba bir tek ben biliyorum. Kimsenin bilmediği ve zannediyorum hiç bir zaman bilmeyeceği ikinci bir hayat yaşıyorum. Herkesten gizli saklı; kuş uçmayan, denizi olmayan, karanlık bir hayat...

Sakın Büyüme Çocuk, Muhammet Recep Arar (Sayfa 125 - Hayykitap)Sakın Büyüme Çocuk, Muhammet Recep Arar (Sayfa 125 - Hayykitap)
Kardelen ∵, Piruze'yi inceledi.
18 May 18:01 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 10/10 puan

Yazar yine gerçek bir hayat hikayesini bizlere sunmuş. Piruze’nin gözüyle aslında bize Doğu ve Batı yaşantısının farklılıklarını göstermiş. Hatta yazar eserini kaleme almadan önce Kur’an-ı Kerim’i, İncil’i, Tevrat’ı okumuş.

Kitabın konusu ise, diplomat kızı Piruze’nin Arap bir gence âşık olmasıyla başlıyor masalsı hayat. Huzurlu geçen aylardan sonra hamile kalan Piruze tam anlamıyla prenses hayatı yaşamış. Kocası Wassim eve yardımcı almış, kayınpederi onu değerli hediyelerle mutlu etmiş..

İkinci çocuğuna hamile kalmasıyla da hayatının şenleneceğini düşünür Piruze. Tabi bu sırada kayınpederi ölmüş, onlarda kaynanasının evine taşınmıştır. Ama hiçbirşey düşündüğü gibi olmaz. Tam bir cehennem hayatı yaşamaya başlar. Nihayetinde kocasının gönlündeki yerinin giderek doldurulduğunu fark eder. Defalarca aldatılır, dayak yer.. Yine bir gün evin hizmetlisiyle aldatıldığını öğrenince kaçmaya karar verir. Çocuklarıyla kaçmak için havaalanında uçağını beklerken, kocası onu yakalar. Piruze çocuklarını ardında bırakıp İstanbul'a kaçar. Çocuklarına tekrar döneceğine söz vererek.

Kitabın devamı olan "Piruze ve Oğulları"nı okumak için sabırsızlanıyorum :)

Hayat, iki perdelik oyun gibidir. Birinci perde: geride bıraktıkların. İkinci perde: geride bırakacakların.

Zihin(sel)
"İlk gözümüze çarpan şey, psiko Genetik açıklama yolları aramak, düşüncenin insanı şaşkına çeviren karmaşıklıklarını, yalın sinirsel işlemlere indirmek, en sonunda da maddenin hareketine varmak sözkonusudur. Bu çabanın işe yaramadığı doğrudur. Ancak, bu teşebbüste başarı kazanan var mıdır? Spencer, bilinci geliştiren süreçlerin üstündeki örtüyü kaldırmak için, muhteşem bir programla işe başlıyor. Sonunda bilinci geliştirmek amacıyla, onu her yerde gerçek diye kabul etmek zorunda kalıyor. Yıldızlar yığınından zihne kadar, sürekli bir evrim olduğu fikrinde direnmektedir. Sonunda da maddenin ancak zihin aracılığıyle bilindiğini itiraf etmektedir. Bu ciltlerdeki en ilginç paragraflar, içinde belki de maddeci felsefenin bırakıldığı paragraflardır:

Molekülün salınımı, bilinçte bir sinir şoku ile yan yana görülebilir mi? Ne yaparsak yapalım, onları birbirlerine benzetmeyiz. Bir duygu biriminin, bir hareket birimiyle ortak hiçbir yanı olmadığı, ikisini yan yana getirdiğimizde daha açıkça ortaya çıkıyor. Bilincin bu biçimde dolaysız olarak verdiği karar da, analitik bakımdan doğrulanabilir… Çünkü salınım hâlindeki bir molekül kavramı, birçok duygu birimlerinden meydana gelmiştir (Yani, madde üstündeki bilgimiz, zihin birimlerinden –duyular, anılar ve fikirlerden- meydana gelmiştir.) “Zihin olgularını zihinsel olgulara çevirmekle, fiziksel olguları zihinsel olgulara çevirmek arasında seçim yapmak zorunda kalsak, ikinci şık birincisinden daha kabul edilebilir görünmektedir.”

Yine de, bir zihin evrimi vardır elbette. Tepki biçimlerinin yalından birleşik ve karmaşığa, refleksten tropizme ve içgüdüye, hâfıza ve muhayyile yoluyla zihin ve akla doğru bir gelişimi vardır. Bu 1400 sayfalık fizyolojik ve psikolojik incelemeyi, sağ salim okuyup bitiren kimsenin üzerine, zihnin ve hayatın sürekliliği konusunda alabildiğine güçlü bir duygu çökecektir. Ağır tempoda oynatılan bir sinema filmi görür gibi, sinirlerin biçimlenmesini, adaptiv refleksin ve içgüdülerin gelişimini ve çatışan dürtüler sonucu çıkan bilincin meydana gelmesini görmekteyiz. “Akılda farklı aşamalar olmadığı gibi, gerçekte birbiriyle ilişkisi olmayan melekelerden de meydana gelmiş değildir. En yüksek belirtileri, yalın ögelerden derece derece ilerleyen bir karmaşıklığın sonucudur.” İçgüdü ile akıl arasında bağ yoktur. Her biri iç ilişkilerin dış ilişkilere ayarlanmasıdır. Tek fark, içgüdünün karşılık verdiği ilişkiler oldukça, bir örnek ve yalın olduğu sürece, derece farkıdır. Oysa, aklın verdiği karşılıklar epeyce yeni ve karmaşıktır. Akla dayanan bir eylem, bir durumun meydana getirdiği başka içgüdüsel karşılıklarla olan mücadelede, sağ kalmış olan içgüdüsel bir cevaptır. “Düşünceyle bir şeyi tartma” rakip dürtülerin biribirlerini kırıp öldürdüğü bir mücadeledir. Aslında, akıl ve içgüdü, zihin ve hayat birdir."