• İlkel dediğimiz kabilelerde bile günde 2 saat çalışmak hayatta kalmalarına yetiyorken, biz günde 12 saat köpek gibi çalışarak geçinemiyoruz. Yeni çıkacak cep telefonu, tablet gibi olmazsa olmaz ihtiyaçlarımız var ya, işte onları karşılamak zorundayız. İlkel bir kabilede yaşayan insanlar ile teknolojinin geldiği son noktada yaşayan insanların çalışma süreleri arasındaki farkı yeni çıkacak cep telefonuna sahip olma isteğinin belirlemesi ne büyük bir acizlik. 'Olur mu canım öyle şey?' demeden önce, yeni çıkan cep telefonlarından beş tanesinin parasına üç kişilik bir ailenin bir yıl geçinebildiğini göz önünde bulundurun. İlkel kabilelerdeki insanların yaşadığı hayatı görünce, sağlık ve teknoloji modern çağın illüzyonundan başka bir şey değilmiş gibi geliyor. Onlar ilkel ve özgürler, bizler ise daha iyi bir eve, daha iyi bir arabaya sahip olmak için çalışan medeni köleleriz.
  • 543 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
         Kuşkusuz ki Marksizmin ve diyalektik materyalizmin en büyüleyici yanı, ancak sonsuz bir devinimin iç çelişkileriyle çözümlenen bir kavrayışın toplum hayatına yansıması olan gelir dağılımında tutunduğu eşitlikçi yaklaşımıdır. Bu, Marksizmin kabul edilebilirlik boyutu en tartışmasız olan fikridir. Tabi bu yalnız bir fikir olarak kalmaz ve Marx, büyüttüğü yöntemi ve ideolojiyi, tarifleri ve uygulanabilitesi olan pratikleriyle bir reçete haline getirmiştir. Yalnız, kapitalizmin de kendi adına bildiği bir şey varsa o da eşitlikçiliğin veya diyalektiğin gerçekten de çok az sayıda insanın umrunda olduğudur,emekçi olsun olmasın. Çünkü gelenekçi veya modern insanın yapı taşı statükoculuğa evrilmiştir(metafizik miras) ki bilimin ilerleyişine oranla bu yöntemin toplum hayatındaki yeri ve önemi pek değişmemiştir. Çünkü herkes aynı şeyi yiyip içse,aynı şeyi giyse ve piramidin aynı haznesinde otursa da insan ruhunun dehlizlerinde tanımsız bir sınıf ve sınıflandırılma iç güdüsü yankılanmaktadır, kapitalizme göre. Salt bir içgüdü olarak doğrulayamasak da çokluk olan yerde bokluk olur demek daha yerinde olabilir belki. (Burda "cahil bırakılmış halk"tan bahsetmiyorum,en entelinden danteline kadar). (Gerçi Sosyalizm bir sınıfsızlıktan bahsetmez,daha çok "uzlaşmaz karşıtlık" seviyesindeki farkın "çelişki" boyutuna taşınmasını savunur. Komünizm sınıfsızdır). İnsan,yani beşer, kalıp halinde ona sunulan tanımları ve hap biçimindeki inan(ç)ları daha kolay hazmeder. Bunun tarihi tarım devrimine kadar uzanır(hatta öncesinde dahi vardır fakat hatlarının keskinleşmesini kastediyorum) ve malesef bir koyunu evcilleştirir gibi, yerleşik hayata geçen şeflikler ve devletler insanların genine binlerce yıl boyunca bu sınıf farklılığını olağanüstü bir sıradanlıkla! kodlamıştır. Din,para,hukuk,ahlak,kültür ve medeniyet kavramları birer enstrüman olmaktan öte müziğin ve notaların kendisine evrilmiştir ya da hep öyle olagelmiştir. Paradan önce,felsefeden önce,dinden önce hatta tarihten önce 15 20 kişilik gruplar halinde yaşayan avcı/toplayıcı kabilelerde bile bir eşitlik veya eşitlikçilik kavramı rağbet görmemiş,buna rağbet göstermeyen en koyu eşitsizlik taraftarları da kabilenin veya toplulukların statü olarak hep en alt sınıfında yer alan bireyler olmuştur nedense. (Marks bunu kabul etmez,kabile yaşantısını ilkel komün olarak tanımlar.)İşte ben tam da Politzer'i provake etmek adına "Bunun bir yazgı olduğu kanaatindeyim." dediğim anda Georges Politzer devreye giriyor ve bana "Sen lanet bir 19 yy. burjuvasısın ve dünyanın daha adil bir yer olabileceğini bilmene rağmen kendi konforundan ödün vermemek adına gerçekleri çarpıtıyorsun." diyor. Oysa ben eğer bir burjuvaysam yahut metafikizçiysem şöyle düşünüyorum; adalet, gelir dağılımdan veya yönetiminden ibaret değildir, gelir dağılımında ve yönetim mekanizmasında moda mod bir eşitliği(çelişkiyle sınırlandırılmış)yakalasak ve bütün formülasyonunu çözümlesek bile başka bir etiketle yine uzlaşmaz karşıtlıklarla dolu sınıflara ve savaşçı kabilelere ayrılacağız. Kolektif bir mülkiyet söz konusu bile olamaz. Bilakis özel mülkiyet kavramı, devletin bize sağladığı güvenli alan içinde yaşamak için bildiğimiz tek yöntem. Tabi burda bahsi geçen devletin kimin devleti olduğu ve kimleri güvenli alan içinde yaşattığı sorusu tartışmalıdır, o ayrı. (Bu da anarşizmin konusu)

    Gerek felsefesi gerek insanlık tarihinde yarattığı çalkantılarıyla Marksizmi topyekün hiçe saymak yahut dikkate almamak mümkün değil. Marksizmin iyi yanlarını alıcaz bilader. Lakin gerçekten de sosyalizmin kağıt üzerindeki tariflerinin çok çarpıcı vaadleri bulunsa da, en az kapitalizm kadar suistimale açık bugları olduğu da tecrübeyle sabit. Fakat şu da gayet açık bir şey ki, Marx'ın ve Engels'in kim olduğunu bilen ve ne söylediklerine kafa yoran bireylerin yaşadığı bir toplum,kapitalist bir düzensizlikle idare ediliyor olsa dahi daha ferah,daha aydınlık ve daha adil bir düzensiliğe(evet düzensiliğe,diyalektik)kanalize olacaktır. İşte bu noktaya gelmiş insanların okumaya başlaması gereken kitaplardan biridir "Felsefenin Temel İlkeleri". İsmindeki ciddiyet, insanda alengirli bir iç sıkıntısı yaratsa da, her şeyin net ve yalınca izah edildiği daha ilk sayfadan anlaşılacaktır. Yer yer diğer temel yaklaşımlara göz atsa da(varoluşçuluk,bilinemezcilik,olguculuk,gizemcilik,adcılık,pragmacılık vb.) kitabın adı "Marksizmin Temel İlkeleri" olsa daha uygun düşerdi ki bu, komünistlerde gördüğümüz kapalılığın bir tezahürü olsa gerek, yani felsefeyi Marx'la başlatıp, Marx'la bitirmek. Mesela Freud'e ve psikanalize duyduğu ilgiden sırf Freud'un öğretileri,kendi sosyalist tavrıyla ve partisiyle çeliştiği için vazgeçmiştir Politzer. Bu minvalde bir "Sofi'nin Dünyası" beklentisi yaratmasın kimsede, fakat dolu bir kitap ve onurlu bir duruş. Nitekim Georges Politzer Naziler tarafından kurşuna dizilirken de bu onurlu duruşundan vazgeçmemiştir.

         Marksizmle beraber, felsefenin, burjuvanın elinden sıyrılıp proleteryanın da anlayabileceği hatta yapabileceği bir şey haline gelme süreci(tekrardan diyelim)daha doğrusu bu sürece olan katkısı da işlenmiş ufaktan. Keza bu kitapta kullanılan dil bile kendince bir katkıdır bu sürece.

    Kızıl kafalı filozof "Yoldaş" Georges'un(ve Guy Besse'in ve Maurice Cavering'in. Kitap, Politzer'in notları baz alınarak bu ikilinin eklentileri ve kitaplaştırmasıyla oluşturulmuştur) savaşçı,sivri ve kararlı bir dili, tarzıyla ikna edici bir üslubu ve birikimiyle doyurucu bir arşivi var. Dünyanın değişmesi gerektiğine sarsılmaz bir inançla bağlanmış ve bunu kitabında kabak gibi de resmetmiş. Konular müthiş bir matematikle ve izana zorluk çıkarmayan bir yöntemle bölümlendirilmiş ve sıralanmış. Her bölümün sonunda "Yoklama Soruları" var ki kendinizi bir sınava tabi tutuluyor gibi hissedebilirsiniz. Tabi aleni bir propaganda kokusu kitabın geneline hakim. "Düşünmek yetmez pratiğe dökmeliyiz." diye her fırsatta söylenip duruyor zira yazar(lar). Lenin'e olan düşkünlüğü bir nebze olsun anlayabiliyorum ama kitapta Stalin gibi bir ucubeden bu kadar bahis açılması ve alıntı yapılması neden kaynaklanıyor bilemedim veya yakıştıramadım. Fakat kabul etmek gerekir ki sincap Stalin'in, SSCB'nin kendi özgüllüğü içinde evrensel proleter devrim düşüncesinin neresinde,nasıl ve hangi süreçlerden geçerek kendine yer edindiğine dair dikkate değer çözümlemeleri, sıkı felsefi ve ekonomik tezleri, politik görüşleri ve kehanetleri var.

    Gelgelelim,

    Sosyalizm fikri yeterli mi veya şart mı bilemem fakat acı çeken her beynin, dönüşen ve gelişen bir dünya için savaş verdiğini göz önünde bulundurursak,bu kitap, sosyalistlerin elinde bir kılıç kadar keskin kanaatimce. Fakat her türden düşünce veya ideoloji bu eserdeki içerikten kendine pay çıkaracak bir derinlik de bulacaktır, bulması gerekir.

    Marx öyle bir diyalektik geliştirmiştir ki kendi "madde ve hareket" usavurumuyla açıklanmayan bir tanrıtanımazlığı dahi kabul etmez ve metafizikten ayırmaz. Sosyalizmin bir bilim olduğunu varsayar. Varolmuş ve varolagelen bütün toplumları ve yönetim biçimlerini üretim ilişkileriyle açıklar ve tezlerini iktisadi temeller üstüne oturtur. Bu görüşünü, madde kadar nesnel bir gerçeklik sayar. Maddenin de ezeli ve ebedi olduğunu söyler ve eğer bir tanrı varsa o da maddenin özgül ve evrensel doğasındaki hareket zorunluluğundan başka bir şey değildir der. Yani "Eğer bir yansıma varsa bu maddeden bilince doğrudur bilinçten maddeye değil"der.

    Şöyle yazmış mesela Stalin "Anarşizm mi Sosyalizm mi?" adlı yapıtında:

    "Marksizm-ister doğa yasaları, ister ekonomi politik yasaları olsunlar- bilim yasalarını, insan iradesinden bağımsız olarak etkilerini sürdüren, nesnel süreçlerin yansımaları olarak anlar."


    Doğrudur yanlıştır tartışılır fakat diyalektik materyalizm gerçekten de olağanüstü farkındalıklı bir kavrayışın ürünüdür. Mesela önceki ekollerden farklı olarak, herşeyin tamı tamına birbirine bağlı olduğunu ve birbiriyle içiçe geliştiğini söyler ve detaylandırır. Üstelik belki de bilinemeyecek hiçbirşey kalmayana kadar. (Karşılıklı etki ve evrensel bağlantı yasası)...

    Misal:

    Metafizik yöntem bir bilim adamının yalnızca bilim yapmasını,iyi bir bilim adamı olmasını, gerisini kilisenin(veya otorite kimse artık) ve devlet adamlarının işi olduğunu öğütlerken;diyalektik, iyi bir bilim adamı olmakla beraber masum insanların hayatlarına mal olacak bir atom bombasını üretirken bu işin ahlaki ve vicdani boyutunu da göz önünde bulundurmasını bekler o bilim insanınından. Bir yüzücü "Ben siyasete karışmam,ben bir sporcuyum,siyaset benim işim değil." derse, yarışın yapılacağı olimpik havuzun ödeneğini karşılayamayan bir iktidar partisi yüzünden sporunu yapamayacak hale gelecektir. İşte buna diyalektikte evrensel bağlantı yasası denir, ki haçlı ordusuna katılanlara cennetten tapu dağıtan papanın renkli fantezi dünyasına(metafizik yöntem) oranla gayet realist bir yaklaşımdır.

    Diyalektiklerin karışmaması açısından belirtmek gerekir ki, Hegel'in idea adını verdiği dünyanın yalnızca "Fikir"in dışsal ve görüngüsel biçimi olduğu savına karşılık, Marx'ın diyalektiği, tersine,fikrin, maddi dünyanın insan aklındaki yansıması olduğunu savunur. Adı da bu yüzden "materyalist"tir ki bu iki düşünce de diyalektiğe dayanmasına rağmen neredeyse taban tabana zıt bir güzergah izlerler doğal olarak.Şunu da belirtmek isterim ki "materyalist" tanımının maddeye,zevke,hazza ve eşyaya tapınan bir zihniyeti tanımladığı yanılgısı, üstünde çalışılmış emperyalist bir projenin tezahürüdür. Bu oyunla ilgili bir kısım kitapta da mevcut.

    Velhasıl kitap, diyalektik materyalist felsenin diğer felsefi görüşlere( özellikle metafizik görüşe) olan üstünlüğünü ve uygulanabilirliğini, doğa yasalarıyla toplumsal yapılar ve olaylar arasındaki nesnel, diyalektik ve evrimsel paralelliği dizgelemiş.

    Okunması ve üstünde durulması gereken, kendine ait görüşü savunabilme noktasında, iddiasının hakkını veren başarılı bir çalışma.

    Işıklar içinde uyusun Politzer reis.
  • “Hasta toplumlar kendi bireylerine o kadar çok acı verirler ki, birey o toplumdan kaçmak ister.Fırsatını bulduğunda da kaçar.” Bunun çeşitli örnekleri de var: ilkel kabilelerde bir insan, biraz daha az ilkel bir yer bulduğu vakit oraya kaçar. Berlin duvarı yıkılmadan evvel,insanlar hayatlarını tehlikeye atıp, duvarın üstünden atlayarak Doğu Almanya’ dan Batı Almanya’ya kaçıyordu. Demek ki orada rahat değil, demek ki o toplum hasta. Atatürk kendi toplumunu da hasta görüyordu.Haklıydı da, çünkü o dönemlerde, “bizim halimiz iyi değil,” diyen herkes dışarı baktı.”kendimiz içeriden nasıl düzeltiriz,” merakı yoktu. Dışarı bakanlardan ilki gericilerdi. “ Biz geriye giderek kendimizi tedavi edebiliriz. Biz çok eskiden toplumumuzun uyduğu ve mutlu olduğu zamanlardaki özelliklerini kaybettik, o döneme geri dönelim dediler. Bunu diyen din yobazları, tarihi yada dinin eski halini bilmiyorlardı.Bildikleri hurafe ve efsanelerden ibarettir.Gerçek tarih hakkında herhangi bir fikirleri dahi olmayan bu insanların dönmek istedikleri gerçek bir yerde yoktur.
  • 80 syf.
    ·3 günde·Beğendi·6/10
    Eğitim sistemindeki amaç bir şey öğretmek mi? Kişiyi eğitmek mi? Ya da hiçbiri. Eğitim ve öğretimden hareketle bazı şeylerin de aydınlatılmasında yarar var. Eğitmekten kastedilen; kendi amaç, felsefe, düşünce, inanç ve ideoloji çerçevesinde bir kalıp oluşturmak yani önce mengenede tutmak sonra fazlalıkları törpülemek. (mi)?

    Eğer bir çocuk eleştirebilir ve sorgulayabilirse gelecek açısından kendini daha da geliştirmiş olmaz mı? Hazır düşüncenin bir kalıp olarak çocuğun önüne gelmesi ve o kalıbı da hap niyetine içip o doğrultuda hareket etmesi ne kadar insani ya da ahlaki?

    Dinin içinde ahlak var mı? Ayrıca ahlakın içinde din var mı? Ve bir ateist, ateist olduğu için ahlaklı olur mu, olmaz mı? Çeşitli sorular arka arkaya sıralanıyor ve benim de ilk aşamada anladıklarım bunlar (ya da anlamaya çalıştıklarım).

    Ahlak ve ahlaksızlık, inanç, felsefe ve toplumlara göre değişkenlik gösterirken, acaba ilkel kabilelerde durum nasıldı diye düşünmeden edemiyor insan. Mesela hırsızlık olayı ilkel diye tarif edilen toplumlarda nasıl görülür. Günümüzde ise hırsızlık, dini, toplumsal, siyaset açısından hor görülen bir durumken nasıl oluyor da hoş görülen bir durum olabiliyor? Bir toplumda örneğin X bir topluluk şöyle bir cümle söylese 'çalıyor ama ...' anlayışı nereye konulabilir? Dini açıdan
    yanlış, siyaset açısından yanlış, toplumsal açıdan yanlış, ahlaki açıdan yanlış ama ortada somut bir olgu var. Bu olguyu Kropotkin'in şu cümlesiyle açıklayabilir miyiz? "Yerleşik ahlakın,
    daha doğrusu bunun yerine geçen ikiyüzlülüğün temelleri yıkıldıkça toplumda ahlak düzeyi yükselir (s10)"
    O zaman bir ikiyüzlülükten bahsetmekte fayda var. Bizden veya bizden değil. Karşıt gibi gözüken ama temelde aynı şekilde hareket eden bir düşüncenin varlığıyla karşı karşıyayız. Bizden o çünkü tanıdık. O yüzden onun yaptıklarını görmemezlikten gelebiliriz. Bizden değil o yabancı. O yüzden onun yaptıklarını görmemezlikten gelemeyiz. Bizden olmayan kişi/toplum/düşünce de bizi aynı şekilde sorguladığında bu görüşler aynı düzlemde buluşmazlar mı?

    Peki anarşizm nedir? Kime anarşist denir? Bu soruya kitap şu şekilde cevap veriyor: "ne kadar saygıdeğer olursa olsun,
    hiçbir otorite önünde eğilmemek, akıl tarafından ortaya konulmadıkça hiçbir ilkeyi benimsememek (s12)". O zaman okuyucu kendisini ne kadar anarşist sayabilir diye ayrı bir soru başlığı açılabilir. Ama buradan hareketle benim anarşist olmadığım ortaya çıkıyor.

    Tüm gelenek, felsefe, din gibi emir kiplerine sahip düşünceleri yıkarak kendilerini kalıpların üstünde görmek ve bunu esas 'erdem' olarak öne sürmek de ne kadar 'ahlaki' ve ne kadar anarşist oluyor o da ayrı bir konu.


    Peki, mutluluk ya da mutsuzluğun anahtarı nerede? gibi bir soru daha ortaya çıkıyor. Buradan hareketle "insan, bilinçli ya da düşünülmüş davranışlarında daima kendisini mutlu edecek şeyi arar (s19)" cümlesi de farklı bir pencere açıyor.

    Kitap 'niçin ahlaklı olayım' sorusunu da yanıtlamaya çalışıyor.

    İyi ve kötü davranış üzerine hem hayvanlar aleminden hem de insan topluluklarından çeşitli örneklerle durumu sorgular.
    Kropotkin bazı sorular sorar. Bir çeşit mantık soruları gibi. Onları düşünmek bile bir beyin jimnastiği olabilir. Somuttan soyuta dönen bir durumun aynası yani tenle ruhun birleşmesi gibi. Eğer tenle ruh birleşmemişse o ayna ---dengenin olmadığı--- ifrat ve tefrit içinde kalmaz mı?

    Hayvanlar aleminden örnekler veriyor: Karınca, kuş, köstebek.
    Ne Musa'yı okumuş ne de aziz pederleri okumuş, yine de iyi ve kötü kavramlarına sahipler diyerek iyi ve kötü düşüncenin din ya da mistik düşünce ile ilgili olmadığını savunur.

    Örneğin, bir hayvan sadece ihtiyacı olacak kadar yiyecek peşinde koşarken, insan sınırsız bir sahip olma dürtüsüyle her şeye sahip olmak ister.

    O zaman ahlak nedir? Ahlaksızlık nedir? İyi insan ya da kötü insan kime denir? Ateist bir memleket -örneğin Çin, Küba gibi-, ahlaksız bir toplum mu oluyor veya olur mu? Ya da Vatikan devleti ile Suudi Arabistan devleti çok mu ahlaklı toplumlardan oluşuyor?

    Uzun ve derin düşünmeyi gerektirecek bir konu ve tartışma. Din, felsefe, mantık, akıl, gelenek gibi çeşitli kavramların birbirleriyle benzerlikleri, ayrılıkları ve tarihsel gelişimleri hakkında kısa bir inceleme okuyoruz.

    Din, dinsizlik apayrı bir tartışma konusu ve ayrıca dini salt ahlaka indirgemek de yanlış olur. Hayvanlar aleminde dayanışmanın, bireysel veya çıkar ilişkisinden daha üstün bir duygu olduğu sonucuna varılabilir diyor yazar.


    Sırf dinler ya da gelenekler bazı şeyleri yasakladı diye mi insanlar bazı şeylerden uzak durur. Yoksa bu yasaklardan -bilimsel sonuç, ahlaki durum veya toplumsal baskı- uzak durması gerektiği için mi uzak durur? Ben sadece anlamaya çalıştığım kadarıyla bir şeyler yazmaya çalıştım. Bu konu da derin bilgisi olan varsa yazarsa da memnun oluruz.

    Anarşist ne ister 'Devleti, Kilise'yi, sömürüyü, yargıcı, papazı, yöneticiyi ortadan kaldırmak (s55)' ister. Ama ileride bu gerçekleşebilir mi o da bilinmez?

    Ezcümle: Ahlakın dinle ve/veya ahlaksızlığın dinsizlikle eş değer tutulması doğru mu? Yaşadığı dönem ve yer itibarıyla (19.yüzyıl Avrupa'sı) özellikle de kilise ve papazların halkı sömürmesine ve buna karşı çıkanların da 'afaroz'la tehdit edilip, toplumun korkutulmasına karşı çıkar.
    Toplumda soyluların yanında din adına ahkam kesen din soylularının (ya da din baronları) da halkı sömürmesine karşı çıkıp, onları eleştirir ve doğal olarak sevilmez, hor görülür. Çünkü yaşadığı çevreden gördükleriyle, ona öğretilen bilginin çatışmasını yaşar.

    Kitabın bazı sayfalarında hem olumlu hem de olumsuz kelimelerin bir arada olması anlaşılmayı güçleştirmiş.

    Kropotkin'i bir arkadaş önermişti. İlk kez duymuştum ve ilk kez bu kitabını okudum. Anarşizm hakkında hiç bir bilgim yok diyebilirim. Anarşist Ahlak ismi ise gerçekten de dikkat çekici bir başlık. Kropotkin de anarşist düşüncenin akıl hocalarından biriymiş. Kitabı okuyup bitirdim. Tavsiye eder miyim. Evet. Ahlak, ahlaksızlık, din, siyaset, kültür gibi kavramlarla bazı olaylar anlatılıyor ama basit bir mevzu da değil. Tekrar okunması gereken bir kitap ve buradan hareketle yeni ufuklara yolculuk bile yapılabilir.

    + 19-22 Aralık 2018 tarihleri arasında okunup, 2 Ocak 2019 tarihinde siteye yazısı eklendi. Bu yazıyı okuyup, gördüğü hatalı yerleri söyleyen site üyesi Ayfer Hanım'a da teşekkür ederim. Yine de hata varsa onlar tabii ki bana ait.
  • İlkel dediğimiz kabilelerde bile günde 2 saat çalışmak hayatta kalmalarına yetiyorken, biz günde 12 saat köpek gibi çalışarak geçinemiyoruz. Yeni çıkacak cep telefonu, tablet gibi olmazsa olmaz ihtiyaçlarımız var ya, işte onları karşılamak zorundayız. İlkel bir kabilede yaşayan insanlar ile teknolojinin geldiği son noktada yaşayan insanların çalışma süreleri arasındaki farkı yeni çıkacak cep telefonuna sahip olma isteğinin belirlemesi ne büyük bir acizlik. 'Olur mu canım öyle şey?' demeden önce, yeni çıkan cep telefonlarından beş tanesinin parasına üç kişilik bir ailenin bir yıl geçinebildiğini göz önünde bulundurun. İlkel kabilelerdeki insanların yaşadığı hayatı görünce, sağlık ve teknoloji modern çağın illüzyonundan başka bir şey değilmiş gibi geliyor. Onlar ilkel ve özgürler, bizler ise daha iyi bir eve, daha iyi bir arabaya sahip olmak için çalışan medeni köleleriz.
  • 176 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Biraz eski biraz yeni kitap okumalarımda bu sefer çok taze yani Ekim 2018 tarihinde çıkmış bir kitapla buradayım. Yine kitabevleri dolaşmalarım sırasında 'yeni çıkanlar' rafında görüp
    (yine kapak önemli) şöyle üstün körü bakmam ve almam bir oldu. Okuma fırsatı ancak bu zamana kaldı.

    Mete Gündoğan'ın daha önce, yine yakın bir tarihte 'Narkoz' #34512777 isimli kitabını okumuştum ve güzeldi.

    "Para Bok Gibi" kitabı da güzel ve bunu baştan söyleyeyim, öneririm.

    Çoğumuzun kullandığı 'vay be, adamda bok gibi para vermiş' lafına benzer cümleyle kitaba başlıyor. Bizde günlük hayatta bu cümleleri kullanmıyor muyuz. O yüzden bazıları başlığa eleştiri getirebilir ama oldukça çarpıcı ve doğal bir başlık.

    Sonra birden geçmişe dönüp, yakın zamanda sonsuzluğa uğurladığım çok değerli arkadaşımı andım. Muhabbetlerimizde şunu söylerdi: "Ben paranın kölesi olacağıma, para benim kölem olsun, para bu dünyada geçerli, para biriktirmekle hayat yaşanmaz" derdi. Dediği gibi standart bir vatandaş olarak aramızdan ayrıldı. Bunu niye yazdığıma gelince kitabın 14.sayfasında geçen,
    "İnsan mı paraya bağlı, para mı insana bağlı" Özdemir Asaf cümlesi idi.
    Gerçekten de kitapta güzel bir şekilde anlatılan örnekler misali hayatı yaşıyoruz.

    Tefe, tefecilik, faiz, artırma, borç-alacak, arz, talep şimdinin değil insanlık tarihi boyunca irdelenmiş bir konu ve bu kitapta bunu anlatıyor. Tefe, tefecilik kavramlarına da açıklık getiriyor.


    Kitap, Mekke'de gücü elinde bulunduran kabilelerin Kabe'deki putlar vasıtasıyla çevrede oluşan ekonomik imkanları kullanarak (bunun içinde borç para verme ya da faizle borç verme de var), insanları kendilerine bağlayıp, buradan geçinmelerini anlatarak başlıyor.

    Buradan hareketle 'Haram Aylar'a oradan kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesi sebeplerini de anlatır. Hz.Muhammed'in niçin Medine'ye gitmek zorunda kaldığı da yine başka açıdan burada anlatılır. Ki, bu yaklaşımda o bütünün bir parçası sayılabilir. O zaman burada Mekke'nin
    dinini sorgulayp, Hz. Muhammed'in çatışma sebeplerini de insan kendi içinde düşünmeli ya da benim çok sevdiğim bir kitap olan, Ali Şeriati'nin Dine Karşı Din (#28428143 ) kitabı, aradığınız
    çoğu şeyi de bulmanıza yardımcı olabilir. İslamiyet geldiğinde kimin ona muhalefet ettiğini ve İslamiyetin kiminle çatıştığını anlatması bakımından çok iyi bir kitaptır.

    Tevrat, İncil ve Kur'an'da faizin yasaklandığını belirttikten sonra örnekler üzerinden hareket ediyor ama o kadar teolojik bilgim olmadığından dolayı bu konularda fazla bir şey diyemiyorum. Ama anlatım dili açısından değil sadece verilen örnekler babında.

    Konunun anlaşılması açısından buraların çok daha dikkatli okunmasında fayda var. Esas okuması kesim ise hurafelere din diye tapanlar ama onlar kendi dinlerini yarattıkları için zaten bu tür kitapları da okumazlar, bu da ayrı bir konu. Çünkü anlasalar o taptıkları hurafelerden sıyrılırlar diye düşünürken yine Ali Şeriati, Dine Karşı Din'in ( #28428143 )
    eğer okunmadıysa mutlaka okunmasında fayda var diyerek sonlandırıyorum.

    Yazar Mete Gündoğan o kadar güzel anlatmış ki, yani laf cambazlığı, uzun diyaloglar, anlaşılmayan cümleler ya da
    artık devrini tamamladığı halde hala o çok eski kelimeleri de (sanki onlar yazılmazsa millet dinsiz olacak yahu)
    kullanmayarak herkesin rahatlıkla anlayabileceği bir hale getirmiş konuyu.

    Herkesimden insanın okunmasında fayda olacağına inandığımı belirterek, belki okuyanlar arasında hurafe bataklığına düşmüş olanlar da tekrar 'imana :)' gelir diye de düşünüyorum. Mesela "Zekat" konusu çok fazla konuşulmaz. Varsa yoksa 'namaz kıldın mı, oruç tuttun mu, kurban kestin mi' eee, Zekat verdin mi ve Zekatla ilgili ne biliyoruz?

    Ayetler eşliğinde faiz almadan da ticaret yapılacağını ve borç verileceğini, anlaşılır bir dille 'herkesin anlayabileceği şekilde'
    anlatıyor yani anlatmaya çalışmıyor, doğrudan anlatıyor. Faiz yerine Zekat üzerinden işler yürütülmeye çalışılsa o zaman
    çoğu şeyin daha hızlı çözüleceğini de belirtiyor.

    İslam'da Riba ya da faizin her durumda yasaklandığını anlatması bakımından ve kullandığı dilinde aydınlatıcı ve anlaşılabilir olması dolaysıyla kitap çok rahat bir şekilde okunup, anlaşılabilir.

    Osmanlı'ya vakıflar aracılığıyla bu faizin girmesini de örneklerle anlatırken yine buna karşı çıkan ve öncülük edenleri de gösteriyor.

    Mete Gündoğan, varolan düzenin yanlışlarını anlatıyor. Bunu yaparken de deyimleri yerinde kullanıp, olayların daha da netleşmesini sağlıyor. Zor, çetrefilli bir konuyu anlatmak gerçekten de zor ama yazar bunu güzel bir şekilde başarmış. Okuyucuya 'bildiği' ya da 'duyduğu' düzenin 'yanlışlarını' anlatarak 'doğruya' ulaşmasını hedefliyor. Ama bunu yaparken de beni takip edin demiyor. Kitapta çok güzel belirttiği gibi 'imamlar ve hocalar bize bunları böyle anlatmıyor' cümlesini sorgulamaya başlıyor. İşte çoğu sorunun da kaynağı bu maalesef. Gelenekler din olmuş, o imamlar ve hocalar da o dinin ruhbanları olmuş. Örneğin, X hoca diyorsa doğrudur cümlesini ele aldığımızda o X hocanın doğru bildiğini
    nereden biliyoruz, 'okumuş o bilir', peki, yanlış biliyorsa, 'günahı onun boynuna' diyerek kurtuluşa ermeyi amaçlayan bir sistemin içindeyiz. Hatta hocaya güvenmekle ilgili Kanuni Sultan Süleyman'a adfedilen bir alıntıyı paylaşmak istedim. Gerçekten de ibretlik bir olay diyelim:

    "Bunun artık efsaneleşen bir fıkrası vardır :

    Kanunî, bir gün ölünce, beni husûsî çekmecemle gömünüz, demiş. Cenazesine, birlikte gömülmesi vasiyeti var, diye bunu da getirmişler. Kanûnî gömülmüş ; sıra çekmeceye gelmiş, ulemâ, birlikte gömülmek caiz değildir, ama padişah vasiyet etmiştir, yerine getirilmesi vaciptir, diye münakaşalar olurken çekmece taşıyanın başından kurtularak yere düşmüş, parçalara bölünmüş ve içinde bir çok ufak ufak kâğıtlar etrafa dağılmış. Defin merasimi esnasında hazır bulunan Şeyhülislâm Ebussuud Efendi bunlardan birkaçının yerden alarak bakmış,
    hemen hepsi Kanunî’nin emriyle kendisinin verdiği fetvalar.

    Bunun üzerine : Ey Süleyman! Rûzi cezâda sen bu işi neye böyle yaptın? Ebussuud fetvasını verdi. Buna neden lüzum gördün. Ebussuud reyiyle hareket ettim. İşte fetvası diye kendini bütün sorgulardan kurtaracaksın.
    Ya ben de oraya varınca halim nice olacak, diye ağlamış.

    Resimde görülen bu çekmece ile bir münasebeti olabilir mi diye buraya naklettim." (Kanuni Armağanı, TTK, 2.Baskı 2001,S.306, Süheyl Ünver)

    O resim: https://resmim.net/f/nnbbny.jpg


    Şimdi rivayete göre Kanuni kendini bu şekilde kurtarmaya çalışırken biz bu devirde nasıl kurtulacağız.

    Mete Gündoğan durumu anlatırken kimseyi de rencide etmeden bunu gerçekleştiriyor. Çünkü derdi bağcıyı dövmek değil üzüm yemek.
    Ama okurken de şunu görüyoruz: Kendisini 'İslamcı' addedenlere de savaş açmış. Sizlerin bunu söylemesi lazımken siz kalkmış 'eski düzen ve gelenekleri' tekrarlayarak varolan yanlışı yanlış olarak devam ettiriyorsunuz. O zaman sizin o mesleğiniz yani 'imam, hocalık' nerede kaldı'. Esas sizlerin konuşması var diyerek, bu cenaha da sesleniyor. Ama bu cenahın belli bir kesimi hurafe, biat, bidat, tağut, tarikat, cemaat içine o kadar batmış (ya da girmiş) ki, zaten görmez, duymaz, bilmez olmuşlar. (Herkese söylemiyorum, yanlış anlaşılmasın, önemli bir kesmi tenzih ederim)

    Örneğin, yakın zamanda yeni bir kavramla tanıştık. Kripto para. Bitcoin. Belki de çoğu kişi bunu duymamıştır ve tam olarak ne olduğu da şu aşama da -anlatıldığı kadarıyla - bilinmiyor. Mesela bu konuyu da işlemiş ve gidilen yolun önündeki sis perdesini aralamaya çalışmış.
    Niçin kayıt para, mal para, kripto paraya doğru gidildiğinin sebeplerini de anlatıyor.


    Kitabın sonlarına doğru 'Yeni Bir Model Yeni Bir Dönem' başlığı altında anlatılan ise oraya kadar anlatılanların nasıl değişeceğine dair yeni dönem düşünceleri. Ama bunu yaparken de ben buldum da demiyor, sadece Kur'an'da bundan zaten bahsedildiğini belirterek bir yol çizmeye çalışıyor.

    Şimdi kitabın bu kısmını okuyan çoğu kişi hemen şunu söyleyebilir: 'Bu olmaz ya!', 'Tutmaz' (ne yani balık mı tutuyoruz:)), 'Mantığı yok' (sanki şu andakiler çok mantıklı da), 'Yürümez' (sanki ötekiler çok iyi yürüyorda) veya 'bu zamanda olmaz, imkansız, yanlış, hatalı' gibi gibi çeşitli savlar ortaya atabilirler.

    Bu sefer de ben yazarın yerine geçerek niyet okuma yapıyorum: 'Ey muhterem! Ben bunu daha yaşanabilir dünya için öneri olarak sundum. Kur'an'da faizin yasaklandığı ve yasaklanma sebebi aleni anlatılıyor ve ben de buradan hareket ediyorum. Bugün yani şu an hemen bunu uygulayıp da yine hemen mükemmel sonuç alırız demiyorum ki. Şu anda varolan sistemler zaten binlerce yıldır değişe değişe buraya kadar geldi. Bak, şimdi de tek para, tek dünya ve kripto paraya doğru gidiyor. Tabi ki, bahsettiğim düzenin de yerleşmesi, kabul edilmesi, insan unsuru, inanç, felsefe, karakter, zaman gibi çeşitli etkenlere bağlı.' (Bu kısım tamamen niyet okumadır yazarı bağlamaz, bana ait)

    Kısaca, Mekke'deki müşriklerin faizli borç para düzeninden bu zamana kadar geçen sürede ve dinler içinde faizle ilgili kavramlara kadar ve oradan da şu andaki sistemler ve kripto paraya kadar varolan yapının temelden bozuk, yanlış ve insan onuru için ahlaksızca bir sistem olduğunu anlatıp, çıkış yolu olarak da, Kur'an'da faizin yasaklanma sebeplerinden hareketle yeni bir bakış açısı (bu tarz başka kitap okumadığım için)
    getiriyor. Mekkeli müşriklerin İslam öncesi dönemde yaptıkları rezilliğin devamının şu an hala nasıl devam ettiğini anlatması açısından önemli.
    Tabi kitabın temeli olan, İslam öncesi müşriklerin faiz sarmalına Kur'an'nın verdiği cevap (ve çözüm) ve oradan hareketle 'İslami bir çözüm sunuyor'.
    Tüm şeylerin kaynağının bu faiz, borç sarmalı olduğunu da belirtiyor.

    Ezcümle: Beğendim, tavsiye ederim. Sıradan bir okur olarak anlayabildiklerimi aktarmaya çalıştım. Yazamadığım, değinemediğim konular da var.
    Mutlaka alın, okuyun diyorum. Sonuç kısmı belki şu anki dünya şartlarında yazarın belirtiği şekilde olması zor gözüksede, yarının ne göstereceğini kimse de bilmiyor. O çerçevede biraz daha geniş açıdan son bölüme bakmakta fayda var diye düşünüyorum. Sadece yazara şunu sormak isterim. Anlattığınız düzen (hedeflenen) şu an ki dünyada örneğin bizlerin ilkel diye nitelendirdiği kabilelerde yaşanıyor mu? Hiç bu konuda araştırma yapmış mı? Ya da bir benzerlik kurulabilir mi? Çünkü orada 'ortak payda', bölüşüm var diye biliyoruz? (ya da belgesellerden gördüğümüz kadarıyla)
    Teşbihte hata olmaz diyerek, konuyu kapatıyorum.

    + Bu kitabı 21-22/Kasım/2018 tarihinde okuyup 23 Kasım 2018 tarihinde inceleme yazısını siteye ekledim.