İnsan baş edemeyeceği kadar büyük olduğu için bilinç düzeyine taşıyamadığı şeyleri
zihninin çok derininde bir yere gömmek istiyor. Gömüyor da. Bir süre için. Bu sırada unutmasına yardımcı olacak her şeyi kabule hazır oluyor.
İnkâr mı? Hemen.
Yalan mı? Derhal.
Yok sayma mı? En güzeli.
Öyle bir şey olmadı ki.
Zihin çalışıyor, bellek unutuyor, bilinç pırıl pırıl ileriye bakıyor.
Oh, ne kadar güzel. Ne kadar kolay!
Bunlar gerçekten oluyor, tecrübeyle sabit.
İnsan gömdüğü şeyin gömüldüğü bu çok derin yerden asla çıkamayacağını, orada çürüyüp yok olacağını sanıyor. Ama öyle olmuyor, aksine gömülen şey katılaşıyor, zonklayan bir ağrı haline geliyor ve katılaşan bu kitle bir de üstüne enfekte oluyor, insanın bilincine de belleğine de irin gibi, ince ince sızıyor.
Zehirliyor
Geçerken, Voltaire'in mantıksızlığına da değinelim; çünkü Voltaire hem İsa'yı hem Calas'ı savunuyordu ve insanüstü varlıkları inkar edenler için bile haç neyi ifade ediyor? Katledilen aklı.
İmam Ebü Hanife (Allah ondan razı olsun) şöyle demiştir: Allah Teâlâ'nın sıfatları ezelidir, sonradan meydana gelmiş (muhdes) veya yaratılmış (mahlûk) değildir. Kim bu sıfatların yaratılmış veya sonradan meydana gelmiş olduğunu söylerse yahut bu hususta duraklar (tevakkuf eder) veya şüphe ederse, Allah Teâlâ'yı inkâr etmiş olur.
Kur'an, Allah Teâlâ'nın kelâmıdır. mushaflarda yazılı, kalplerde muhafaza edilmiş, dillerle okunmuş ve Hz. Peygamber'e indirilmiştir. Bizim Kur'an'ı telaffuz etmemiz (lafzımız), yazmamız ve okumamız mahlüktur; fakat Kur'an'ın kendisi mahlük değildir.
".... Yoksa siz, Kitab'ın bir kısmına inanıp geri kalanını inkâr mı ediyorsunuz?...."
-Bakara 85
Kendime not:
Allah'ın Kitap'da koyduğu hükümlerden nefsine uyanı almak uymayanı almamak Müslümanlık değil, işine gelse de gelmese de uymak zorundasın
Yusuf Ali, "Timur amcam aradı," dediğinde sesindeki korkunun farkındaydım. "Güneş seninle mi, dedi. Altıma sıçmak üzereydim. O telefonun umarım sessizde değildir. Adam kırk kere aramış. Şu an her an buraya geliyor olabilir."
Babamdan deli gibi korkuyordu. Garip bir ilişkilerinin olduğunu asla inkâr edemeyecektim. Babam her bayramda ona sıkıca sarılır, saçlarından öperdi ama arada ensesine şamarı indirip kıçına tekme attığı anlara şahit olmuyor değildim. Murathan amcam oğlunu korumak için derin bir mücadele veriyordu. Lise sona gittiğimiz yıl sevgili olduğumuzu öğrendiği an ise korkunçtu.
Murathan amcaların evinin kapısına dayanmış, o oğlunu bana ver, diye olay çıkarmıştı. Gökçen teyzem oğlunu kurtarmak adına odaya saklarken annemle benim de babamı dizginlememiz bir hayli uzun ve meşakkatli olmuştu. Benimle küslüğü ise sadece bir hafta sürmüştü. Daha fazla dayanamayıp, kolunun altına sığınarak barışalım diye ağlayan bendim. Dayanamazdı Güneş kızına, biliyordum. Bir şekilde Yusuf Ali'yi de kabullenmek zorunda kalmıştı ama hala tekmeliyor, oradan oraya savurup ters ters bakmayı ihmal etmiyordu.
Kendine, babamın her sözünü yerine getirmeyi misyon ve vizyon edinen Yusuf Ali, "Seni hemen eve götürmem lazım," dedi. "Yoksa götüme kırk kazık sokacak gibi hissediyorum."
Haklıydı. İtiraz etmeden beni çekiştirmesine izin verdim.