• Dünyada iki türlü insan vardır: çarpan, çarpılan. Çarpılanlardan olmak istemiyorsan, başkalarını çarpmaya bak. Fazla okumak lazım değil. İnsanı delirtir ve hayatın gerisinde bırakır. Ama matematik dersinde dikkatli ol. Dört işlemi bilmen yeter. Para hesabını becerebilirsen kazıklanmazsın, anladın mı? Hesap önemli; en kısa zamanda hayata atılman lazım. Gazeteyi okuyabiliyorsun ya, kâfi. Ticaret öğrenmeli, insanlarla muhatap olmalısın. Beni dinlersen eğer, bir ton kitap okuyacağına, git ayakkabının bağını isporta tahtasına koyup sat, daha iyi. Yüzsüz olmaya çalış; unutulma sakın! Elinden geldiğince ortalarda boy göster. Kendi hakkını al; küfürden, hakaretten yılma. Laf dediğin havada kalır. Bu kapıdan kovulursan, öbür kapıdan gülümseyerek gir. Anladın mı? Yüzsüz, kaba ve cahil. Bazen işlerin yolunda gitmesi için doğruymuş gibi davranmak gerekir. Memleketimizin bugün böyle adamlara ihtiyacı var. Günün adamı olmak lazım. İtikat, din, ahlak bunlar hepsi laf salatası. Ama takiye yapmak gerek. Çünkü halk için önemlidir. İnsanlara itikat gerek, yular takmak lazım onlara. Yoksa toplum dediğin bir engerek yuvasıdır; nereye elini soksan, sokarlar. İnsanlar itaatkar, kaza ve kadere itikatlı olmalı ki sırtlarında güvende iş yapmak mümkün olsun. Önemli olan yemek yemek, selam vermek, insanların arasına karışmak, kadınlara sırnaşmak, dansetmek, yapmacık yapmacık gülmektir. Hele hele yüzsüz olmayı mutlaka öğren. Bu devirde böyle şeyler geçerli olduğuna göre, ayak uydurmak lazım.
  • Dünyada iki türlü insan vardır: çarpan, çarpılan. Çarpılanlardan olmak istemiyorsan, başkalarını çarpmaya bak. Fazla okumak lazım değil. İnsanı delirtir ve hayatın gerisinde bırakır. Ama matematik dersinde dikkatli ol. Dört işlemi bilmen yeter. Para hesabını becerebilirsen kazıklanmazsın, anladın mı? Hesap önemli; en kısa zamanda hayata atılman lazım. Gazeteyi okuyabiliyorsun ya, kâfi. Ticaret öğrenmeli, insanlarla muhatap olmalısın. Beni dinlersen eğer, bir ton kitap okuyacağına, git ayakkabının bağını isporta tahtasına koyup sat, daha iyi. Yüzsüz olmaya çalış; unutulma sakın! Elinden geldiğince ortalarda boy göster. Kendi hakkını al; küfürden, hakaretten yılma. Laf dediğin havada kalır. Bu kapıdan kovulursan, öbür kapıdan gülümseyerek gir. Anladın mı? Yüzsüz, kaba ve cahil. Bazen işlerin yolunda gitmesi için doğruymuş gibi davranmak gerekir. Memleketimizin bugün böyle adamlara ihtiyacı var. Günün adamı olmak lazım. İtikat, din, ahlak bunlar hepsi laf salatası. Ama takiye yapmak gerek. Çünkü halk için önemlidir. İnsanlara itikat gerek, yular takmak lazım onlara. Yoksa toplum dediğin bir engerek yuvasıdır; nereye elini soksan, sokarlar. İnsanlar itaatkar, kaza ve kadere itikatlı olmalı ki sırtlarında güvende iş yapmak mümkün olsun. Önemli olan yemek yemek, selam vermek, insanların arasına karışmak, kadınlara sırnaşmak, dansetmek, yapmacık yapmacık gülmektir. Hele hele yüzsüz olmayı mutlaka öğren. Bu devirde böyle şeyler geçerli olduğuna göre, ayak uydurmak lazım.
  • 96 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    “Bir kuşu özgür olduğuna ikna etmek niye dünyanın en zor işi? Üstelik çok kısa süren bir çalışmayla bunu kendilerinin de anlaması bu kadar mümkünken?” Şartlanmışlıklar, düşünce ve ruhlarımızdaki prangalar. Görmek istemeyenden daha kör olan var mı?
    Richard Bach tarafından 1972 yılında yazılan öykünün yayınevi Epsilon Yayınları ve yaklaşık 150 sayfa. “Martı Jonathan Livingston”, bir martının kendi sürüsünün alışılagelmiş günlük aktivitelerinden uzaklaşıp kendi yeteneklerinin farkına varma, sınırlarını zorlama, tabulaşmış sürü psikolojisinden ayrılıp özgür olma arayışlarını anlatan bir masal tadında yetişkinlere mesajlar veren ebatı küçük etkisi büyük bir kitap. Farklı olunca sürüden de atılacaksın. İyi kötü sonuçlarına katlanacaksın. Martılar üzerinden insanoğluna seslenmiş yazar. Kaçımız bu cesaretteyiz. Canlılar içerisinde en akıllı olan insanoğlu da bir martı kadar özgür olamaz mı? Kuş beyinli derken artık daha dikkatli söylemeliyiz bence. Kuşlara haksızlık olarak nitelendirebileceğim bir  söz bu. Kargalar cevizi kırmızı ışıkta yere bırakıyor, arabalar üzerinden geçince de gelip yiyor. Bazı kuşlar insanoğlundan akıllı.
    Jonathan Livingston’ın diğer martı arkadaşlarından farkı diğer martılar yemek için uçarken, o sevdiği işi yapmak ve öğrenmek için uçar. Sınırlarını zorlar, başardıkça özgür olur, özgür oldukça kendi mutludur. Sürüden ayrılanı kurt kapar psikolojisini çoktan aşmıştır o. Farklıdır. Farklı olmak risk olsa da o bunu göze almıştır. İnsan da bazen hayatta risk almalı mıdır? Yaşamın gerçek anlamını öğrenmeli midir? Öğrenmeyi, keşfetmeyi, özgür olmayı… Yoksa ölene kadar kendisine çizilen sınırlar içerisinde mi kalmalıdır? Hayat boyu avlayacakları balık peşinde koşmak mı?
    “Yaşamın gerçek anlamını arayan, bulmaya çalışan bir martıdan daha sorumluluk sahibi biri olabilir mi?” Sorumlu olmak evreni sorgulamakla başlıyor. Kendi yeteneklerinin farkına varmakla, sınırlarını zorlamakla, özgür olabilmekle…
    Jonathan, kendisi gibi düşünen martılarla birlikte olmasına rağmen kalabalık içinde yalnızdı. Belki de onu anlayacak canlılar çok azdı. Yeni fikri alışılmışın dışında olduğundan kabul görmesi de zaman alacak. Zamanla onun gibi düşünenleri bulacak yeteneklerini diğer martılara gösterecek ve yalnız olmadığını anlayacaktı. Ona göre Jonathanlar çoğalmalıydı. Sürüde tek bir liderin peşinde sürüklenmek, onun her dediğini yapmak onun yapısına ağır geliyordu. Hiçbir zaman denemekten, öğrenmekten, yanlış yapmaktan korkmayan, öğrenme hırsı ile dolu olan Jonathan sonunda kendi gibi martılarla er ya da geç tanışıyor.
    Yazar, Jonathan’ı özgür insanın sembolü olarak yaratmıştır. Kitaptaki olaylar, insan yaşamıyla bağlantılıdır. Örneğin; insanlar nasıl kurallara uymayıp cezalandırılırsa, Martı Jonathan da yaşamın kurallarına uymayıp Sarp Kayalıklarda sürgüne gönderilmiştir… Ancak, Jonathan orada kendi dünyasını, yazarın deyişiyle kendi ‘cennet’ini yaratmıştır. Onun cenneti ‘özgürlüğü ve öğrenme çabasını’ oluşturur. Ayrıca Jonathan öğrenmeyi seven bir martı olduğu için, uçmanın inceliklerini bilmek ister; kendisini her an geliştirmeyi ve asla boşa zaman geçirmemeyi hedefler.
    Martı Jonathan’ın kendisi gibi düşünen birçok arkadaşı vardır. Bunlardan biri Chiang’dir. Chiang onun arkadaşı değil, öğretmeni sayılır. Chiang yaşlı; ama hiçbir şeyden yılmayan bir martıdır. Onun da Martı Jonathan gibi uçma tutkusu vardır. Jonathan’a bütün teknikleri, uçma becerilerini o öğretmiştir. Yaşlı martı Chiang, Jonathan?a en büyük desteği verir. Jonathan kendini geliştirdikten sonra küçük martıları uçmaya hazırlamıştır. Bu öğrencilerinden Kirk, Maynard ve Fletcher en başarılı öğrencilerindendir. Onlar da Martı Jonathan gibi aynı felsefeye sahiptir.
    Kitabın konusuna gelince Martı Jonathan’ın birlikte yaşadığı martı sürüsü tüm gününü  balıkçı teknelerinin attığı birkaç parça bayat ekmeği kapabilmek için birbiriyle didişerek geçirirler. Martıların tek derdi budur. Ekmek kapıp midelerini doyurabilmek. Martı Jonathan’ın ise  istediği sadece mutlu olmak,kendi yeteneklerini keşfetmek,daha yükseklere uçabilmek.
    Gökyüzünde dolaşmak ona mutluluk verir. Belki fizyolojik ihtiyaçlar hayatta isteklerden önce gelse de Martı Jonathan gerekirse aç kalmayı mutlu ve özgür olmaya yeğlemektedir. İnsanoğlundan da Martı Jonathan gibi olabilenler hayatta azınlıkta olsa da o farklı olmayı tercih etmiştir.
    Jonathan’ın alışılmışın dışında bu tavırları Yüce Martı Konseyi’nin tepkisini çeker. Martı Jonathan’ın ailesi de onun  vaktini boş geçirdiğine inanır ama Jonathan aldırış etmez ve kafasına koymuş olduğu uçuş yeteneklerini geliştirmeye devam eder. Hedefine kitlenir. Kendisi hakkında söylenen olumsuz sözlere kulak asmaz. Konsey toplandığında Martı Jonathan’ın yaptıklarından martı sürüsünün duyduğu utanç duyulduğu kendisine söylenir  ve Jonathan martı sürüsü ile ilişkisi kesilir yani kovulur. Martı Jonathan adeta ölene dek tek başına kalmaya mahkum edilir.
    Martı burada tek başına uçuş yeteneklerini geliştirir, yeni yerler keşfeder ve böylece yeni arkadaşlıklar edinir. Arkadaşları  farklı uçuş teknikleri gösterir, yeni yiyecek kaynakları da bulur. Martı Jonathan artık tüm zamanını kendini geliştirmek için harcamaktadır. Kendini geliştiren Jonathan yıllar yıllar sonra doğup büyüdüğü kıyılara geri gelir ve burada martılara çok üst düzey uçuş hareketleriyle martıları etkiler. Önce kendisi gibi kayalıklara kovulan martıları kendisine öğrenci edinmeye başlayan Jonathan yavaş yavaş kıyıda huzursuzluğa neden olur. Gittikçe öğrencileri artar. Zamanla ilah olarak kabul edilir. İyice yaşlandığı ve uçuş denemeleri yaptığı bir gün de Martı Jonathan hayatını kaybeder.
    Kitaba sonradan eklenen Dördüncü Bölüm Martı Jonathan’ın ölümünden sonrası üzerine bazı toplumsal mesajlar vermek üzere yazılır. Kitabın ilk üç bölümü sıradan bir öykü özelliğini taşımaktayken dördüncü bölüm ilk üç bölümle uyumlu değil geldi bana. Martı Jonathan’ın ilk ve en becerikli öğrencisi olan Martı Flynn hayatının geri kalanını genç martıları eğitmek ve Martı Jonathan’ın öğretilerini yaşatmak üzere geçirmek ister. Başlarda işler Martı Flynn’in istediği gibi gitse de zamanla Martı Jonathan’ın fiziksel özelliklerindeki gelişim  onun öğretilerinin önüne geçmeye başlar. Çok çalışmak martıların işine gelmediği için merak ettikleri şeyler de onun nasıl başarılı olduğu ilgi çekmemeye başlar. Martı Jonathan gibi çalışmak ve kafa yormak değil dış görünüş olarak Jonathan’a benzemek daha önemli olur hale gelmiştir. Martı sürüsü Jonathan’ın yaptıklarını üstün güçleri olduğuyla açıklarlar. Onun azminin çalışmasının ve başarısının hiçbir önemi kalmamıştır. Jonathan onlar için kutsal bir kuş olarak kalır önlerinde başarıyı yakalayan Martı Jonathan’ı gördükleri halde çalışmamayı seçerler.
    Martı Jonathan’ın “Gözünle gördüklerine sakın inanma. Görünenlerin hepsi sınırlıdır. Anlayarak bakmaya bildiklerinin ötesine geçmeye çalış. O zaman uçmanın anlamını da daha iyi öğreneceksiniz.” sözü rafa kaldırılmış olur ve özgürlük adımı da sonlanmış olur.
    Özgürlük gerçekten sonlanır mı? Bu  insanların o an bulunduğu şartların  ötesine geçebilmesiyle, sınırlarını kaldırabilmesi veya genişletebilmesiyle mümkün? Gerçekten özgür dediğimiz anda özgür müyüz?Özgürlük aslında mutluluğu tattığımız an mıdır? Kafesler, parmaklıklar, dünya sınırları içerisinde özgür kalamayan ama mutlu olan insanlar yok mu?Esareti bilerek seçen, aman bana dokunmasın düşüncesinde olan insanlar… Özgürlük aslında biraz mutsuzluğa talip olmak değil mi son an mutlu olup olmayacağını bilmeyerek. Yoksa gerçekten o mutluluğa değer bir risk mi? Fırsat mı? Özgürlük nedir?
    Yeni Martı Jonathanlar aramızda mı? Martı Jonathan sizleri izliyor… Özgür müyüz? Kişinin fikirlerini söyleyememesi bile bir köleliktir. Biz gelecek endişesiyle bize çizilen sınırlarda kalan, bir dilim ekmek için birbirimizi ezen martı sürüsünden miyiz! Özgür olmayı seçen Martı Jonathanlardan mıyız?

    Tüm okurlara keyifli okumalar dilerim!
  • Merhaba Arkadaşlar,
    Aşağıda paylaştığım hikâye, 100 ülkede 100 türkü çığırmak amacıyla kendisini yollara vuran/arayan bir gezginin hikâyesidir. Takip etmek isteyenler için hikâye sonunda arkadaşın youtube ve instangram adresleri vardır.
    Sabırla hikâyeyi bitirmenizi öneririm.

    İLKESİZ VE TUTARSIZ OLMAK AHLÂKÎ MİDİR?

    Kuşluk vakti güneşi gökyüzü mü, deniz mi olduğu açık seçilemeyen, beyaza çalan bir mavilikte yüzüyor; gittikçe yoğunlaşan sıcak bir buğunun içinden, etrafa boğuk bir ışık saçıyordu. Ara ara arabayı sarsan kasisler dışında, kimi zaman rengini bile yitiren bu cansız mavilik, kesintisiz, dipsiz bir uzay boşluğu hissini veriyordu.

    Putri, beş saatlik yol boyunca ağzını bile açmamıştı. Güzel veya çirkin olduğuna karar veremediğim yüzü, karakteristik ifadelerle yüklüydü. Kapakları etli kapkara gözlerinin yankısı, öylesine güçlüydü ki bakışlarını üzerime diktiğinde, zihnime vuruyordu. Açık kahve teninin üzerinde belli belirsiz seçilebilen ipeksi tüyleri, yüzüne doğal bir çekicilik katıyordu. Alınmamış kaşları, gelişi güzel başını örttüğü siyah başörtüsü ve vücudunu örtmenin dışında misyon yüklemediği uyumsuz kıyafetleriyle, adeta kendisinde görülmeye değer, akıl ve mantık ilkelerinin çöktüğü bir iç dünyaya insanları davet etmek istiyordu.
    "Üzerinde bulunduğumuz köprü, Güney Asya'nın en uzun köprüsü." dedi.
    Konuşmuş olmak için bu bilgiyi verdiği her halinden belliydi. Gözlerini yoldan ayırıp bana baktı:
    "Yirmi dört km uzunluğunda." diye devam etti.
    Uzun bir sessizlikten sonra kurduğu cümlenin, üzerimde bıraktığı etkiyi ölçmek için yüzümü inceliyordu. Onun bu çabası, içimi çocukça bir sevinçle doldurdu:
    "Bence biraz daha yavaş gitmeliyiz." dedim.
    "Manzara öylesine sıra dışı ki, hemen bitmesin."
    Putri, ayağını gazdan çekti; fakat artık bir yararı yoktu. Lüks araba, çoktan mesafenin çoğunu yutmuş, etrafı saran buğuyu, adanın hemen kıyısından itibaren yükselen binalar, delik deşik etmeye başlamıştı.
    "İnsan elinden çıkmış yapıların kirletmediği bir dünyaya bakmak, güzeldi." dedim.
    Putri kahkaha attı:
    İnsan yapımı bir köprünün üzerinde giden, insan yapımı bir arabanın içindeydin." dedi.
    "O sendin, ben değildim." dedim.
    "Çok saçma." diye omuz silkti.

    Son bir aydır Putri'nin evinde kalıyordum. Penang diye bir eyaletin olduğunu ondan öğrenmiştim. Georgetown'ı ziyaret etmemi şiddetle öneriyordu. Kedah eyaletinde, onun katılması gereken bir haftalık seminerin tarihi netleşince, bugün şafakla birlikte yola çıkmış, beni de aynı istikamette bulunan Penang'a bırakmak için yanına almıştı.

    Köprüyü geçmiş, Penang'a varmıştık.
    "Kalacak yer ayarladın mı?" diye sordu.
    "Evet." dedim.
    "Seni oraya kadar bırakayım." dedi.
    Kalacağım yerin konumunu ona gönderdim. Telefonundan açıp baktı:
    "Adanın ta diğer ucunda!"
    "Oraya yol yok." dedi.
    "Milli parkın arkasında kaldığı için, tekne kiralaman gerekiyor veya yürüyeceksin."
    "Yürürüm" dedim.
    Putri, beni milli parkın girişinde bırakıp yoluna devam etti.

    Kimi zaman dar patikalardan geçmek zorunda olduğum ormanın içinde, bir buçuk saat kadar yürüdükten sonra, evinde konaklayacağım adamın bana gönderdiği konuma ve fotoğraflar üzerinde işaret ettiği bölgeye vardım. Duvarları bambu ağacından, çatısı ise tung ağacı yapraklarından örülmüş evin içinden elektrikli süpürge sesi geliyordu. Girişi bulmak için evin etrafını dolandım. Zili çaldım, duyulmadı. Geri çekilip etrafa bakındım. Etrafta başka yapılaşma yoktu. Elektrikli süpürgenin sesi kesilir kesilmez tekrar zili çaldım. Otuzlu yaşlarda, tepeden saçları dökük, Hint asıllı, göbekli bir adam kapıyı açtı. Sıkılgan bir tavır eşliğinde beni içeri buyur edip, buzlu su ikram etti. Evin içi, dış görüntüsünün aksine modern mobilyalar ve lüks elektronik cihazlarla donatılmıştı. Salondaki beyaz deri koltuğa oturdum. Adam ayakta dikiliyor, ben konuşmadıkça, benimle iletişim kurma ihtiyacı duymuyor, sorduğum soruları, bakışlarını benden kaçırarak cevaplıyordu. Eve gelen misafire, mesafeli bir tavır takınan hizmetçi veya temizlikçi izlenimini uyandırıyordu. Ayrıca, kapı açılmadan önce, elektirikli süpürge sesinin gelmesi, evin özgün mimarisi ve zengin işi döşemesiyle adamın giyiminin uyumsuzluğu, bu izlenimi güçlendiriyordu. Bunun üzerine:
    "Flavio evde mi?" diye sordum.
    "Flavio benim." dedi.
    Ne diyeceğimi şaşırmıştım. Durumu kurtarmaya çalışarak:
    "Telefonda sesin farklı gelmişti sanki." diyebildim.
    Karşımdakinin yüzünde soğuk bir gülümseme belirdi.

    Gece, odaya geçip yatağa uzandım. Çok geçmeden, Flavio odaya girdi ve soyunmaya başladı. Onun, üstünü değiştirdikten sonra karşıdaki odaya geçeceğini düşünüyordum. Geldi ve yanıma uzandı. Kenara çekildim. Bir an yanlışlıkla onun odasına girdiğimi sandım. Telaşla:
    "Kusura bakma." dedim.
    "Sanırım odaları karıştırdım. Karşıdaki odaya mı geçmem gerekiyordu?"
    "Hayır." dedi.
    "İkimiz de burada yatacağız. Diğer odadaki yatağı kirletmek istemiyorum." diye sakin bir üslupla devam etti.
    "O halde ben yerde yatmak istiyorum." dedim.
    Flavio'nun birden suratı düştü:
    "Merak etme, sana dokunacak değilim." diye çıkıştı.
    Matımı yere sererken:
    "Onu ima etmedim." dedim.
    Tekrar tekrar özür dileyip, yerde yatarsam daha rahat edeceğimi söyledim.
    Flavio, hiçbir şey demeden, sadece ışığı kapatmakla yetindi...

    Küçük çantamı yastık yapıp sağıma yattım. Odanın içi zifiri karanlıktı. Ormanın odaya dolan tekdüze uğultusunu, ara ara Flavio'nun düzensiz nefes alışverişleri bölüyordu. Flavio'nun bu son davranışı beni tedirgin etmiş, onun diğer hallerine şüpheyle bakmaya sevk etmişti. Altı aydır burada yaşadığını söylüyordu; fakat yerleşim yerinden bu denli uzak bir evin mutfağında, ne kap kacak vardı ne de daha önce yemek pişirildiğine dair bir emare görülüyordu. Yine, mimar olduğunu ve bu evin projesini kendisinin çizdiğini söylüyordu; fakat hayranlık uyandıran böyle özgün bir mimariyi tasarlayacak bir birikime sahip olduğu kanaati, onunla geçirdiğim bir günün sonunda, nedense bende hasıl olmamıştı.

    Yorgun olmama rağmen uyuyamıyor, Flavio ile yüz yüze gelmekten kaçındığım için, uzun süredir sırtım dönük yattığım sağ tarafımı, boydan boya bir ağrı sarmıştı; fakat fiziksel yetersizliklerin yarattığı hoşnutsuzluğun bir eşiği vardı. O eşiği aşmak için bünyeden hâli, zatı ile kaim bir bilincin varlığına önce güven duymak, sonra da meditasyon yapıyormuşçasına bir rahip sabrıyla beklemek gerekiyordu. Nitekim bir süre sonra, artık ne uyuşan gövdemin ağırlığını ne de zeminin sertliğini hissediyordum. Zaman, buharlaşıp dağılmış; kopuk ve ayrı olduğum varlık bütününün kendisi olmuştum. Yayılan, sınırsız bir genişleme ve büyüme halinde olan egoist bir tanrı edasıyla, derin bir nefes aldım. Nefesimi geri verirken, gün boyu bastırmaya çalıştığım vedalaşma hüznü, denize karşı yükselen bir yalı yar gibi içimde yükseliverdi. Neden? Neden, yol boyunca benle çok az konuşmuş, vedalaşırken ne sarılmış ne de tokalaşmak için elini uzatmıştı? Yalnızca:
    "Güvenli yolcuklar." demişti, yapmacık bir duygusallıkla.
    Neden?

    Gerçi o, öngörülebilir davranışlar sergilemekten uzak bir karektere sahipti. Beni evine davet ettiği ilk geceyi hatırlıyorum: Sabah ezanıyla birlikte yaşanan hareketliliğe uyandığımda, duşunu almış, yatağın ayak ucunun karşısındaki duvarda bulunan antika bir piyanoya paralel serili seccadede ağır ağır namaz kılıyordu. Benim uykum kaçmış, yatakta yarı oturur pozisyonda onu izliyordum. Sağa selam verdi. Abajurun loş ışığıyla buluşan açık kahve teni, tunç rengini aldı. Sonra, usulca sola selam verdi. O pozisyonda, omuzlarına kadar inen siyah başörtüsüyle bir karaltı halinde bir süre hareketsiz kaldı. Göz kapaklarıma ağırlık çökmüş, tekrar uyuklamaya başlamıştım.
    "Gitmeni istiyorum."
    Putri'nin sesi, yüzüme dökülmüş soğuk bir su etkisi yarattı. Yataktan gayriihtiyari fırladım. Kızgınlıktan değil; fakat benden evini terk etmemi isteyen bir yabancı karşısındaki alınganlığımdan, ürkekliğimden. Alelacele üstümü giyindim. Fermuarı yarı açık çantamdan sarkmış bir kaç çamaşırı, çantanın içine sokuşturup, saygılı bir telaşla çantalarımı yüklendim. Putri'ye arkamı dönüp evden çıktım. Alkol ve uyuşturucu sarhoşluğuyla, insanlar beni evlerinden kovmuşlardı; fakat namaz sarhoşluğuyla ilk kez bir yerden kovuluyordum.

    Gün boyu sokaklarda dolaşıp durdum. Akşam, Putri'nin bir mesajı telefonuma düştü:
    "İstersen, geri gelebilirsin."
    "Bir saat içinde orada olurum." diye mesajı cevapladım.

    Yine bir keresinde:
    "Onlara yanaş ve yakından bak, baştan ayağa samimiyetsizlik koktuklarını göreceksin." demişti.
    "Kimler?" diye sormuştum.
    "İlkeli olmaya çalışanlar."
    Belki de haklıydı; kaos üzerine kurulu bir evrende, ilkeli ve tutarlı olmaya çalışmak, beyhude bir çaba olmalıydı. Yorum yapmadan onu dinliyordum.
    "Çıkarları etrafında fırıldak gibi dönen zavallı ruhlardan bahsetmiyorum." diye devam etmişti.
    "Din öğretisi ilkeler ve kurallar üzerine kuruludur, ayrıca kendi içinde tutarlı olmak zorundadır. Sen de dindar göründüğüne göre..."
    Putri, sözümü kesip:
    "Nasıl göründüğüm üzerinden düşüncelerimi kategorize edemezsin." diye bana çıkıştı.
    Putri'nin içinde yaşadığı kültürle uyumlu, namazında niyazında biri olmasına rağmen, aykırı düşüncelere sımsıkı sarılması, onu benim gözümde ilginç bir kişilik kılıyordu. Vahiy, hala modern düşüncede bile, ahlakı besleyen temel kaynaklardan birisi olarak kabul görüyorsa; neden evrenin işleyiş ilkeleri ve kuralları da ahlakın bir kaynağı olarak kabul edilmesindi? Putri'nin, kendi ilkesizliğini ve tutarsızlığını evrendeki kaosa dayandırması, anlaşılabilir bir yaklaşımdı.

    Sabah saat dokuza doğru, Flavio'nun sesiyle uyandım. Kahvaltıyı Georgetown'da yapmayı, sonra da bana etrafı gezdirmeyi öneriyordu. Dün geceki olaydan sonra, bugün ayrılmayı planlıyordum; fakat öncesinde, evinde üç gün kalacağımı söylediğim için, sebep göstermeden hemen ayrılmak, uygun olmayacaktı. Kararımı, günün ilerleyen saatlerine erteledim. Georgetown'a, Flavio'nun arkasında motosikletle giderken, Putri'den bir mesaj aldım. Seminerin ilk iki gününde yoklamanın alınmayacağını yazıyordu.
    "O halde buraya gel, sana ihtiyacım var."
    Mesajı gönderir göndermez pişman oldum. Yüzüm kızardı. Bu ruh halinin etkisiyle, tuhaf sesler çıkarıp söylenmeye başladım. Flavio, bu durumu fırsata çevirmekten geri durmadı. Bana dokunmak için, ona yeni bir fırsat doğmuştu. Motoru kenara çekti. Ellerimi okşayıcı dokunuşlarla tutmaya çalışıyor, sahte bir merakla, "İyi misin?" diye sorup duruyordu. Niyetini bu denli gülünç bir kılıfla örtmeye çalışması, içimde acıma ve kızgınlık duygularının kabarmasına neden oldu. Aman Tanrım! İnsan tanımında skala, ne korkunç genişlikteydi! Bir yandan skalanın en tepesinde Putri, diğer yandan skalanın en altındaki Flavio... Araya, kim bilir, kaç çeşit canlı türü sığdırılabilirdi!

    Georgetown'a varıp küçük bir restuarantta kahvaltıya oturduğumuzda, Putri mesajımı cevapladı:
    "Öğle ezanından sonra yola çıkacağım."
    Putri, günlük hayatta sık kullanılan kavramların, insanın zihin dünyasını şekillendirmekte çok etkili olduğunu söylerdi. Bu yüzden, saat kavramı yerine, namaz vakitleri ile konuşmaya özel bir duyarlılık gösterirdi. "Ezandan sonra" ile "namazdan sonra" arasında fark vardı. İlki, ilgili vaktin hemen sonrasını; ikincisi ise, iki vakit arası harhangi bir zaman dilimini ifade ediyordu.

    Putri, "Vardım." diye mesaj attığında, ikindi sonrasıydı. Flavio ile hâlâ Georgetown'daydık. Putri'nin beni beklediği konuma gitmek için ondan ayrıldığımda:
    "Hava kararmadan evde olmaya çalış, yoksa tekne bulamayabilirsin." diye arkamdan seslendi. Çantam ve sazım Flavio'nun evindeydi. Ona ayrılacağımı henüz söyleyememiştim. Önce Putri'ye olup bitenleri anlatmanın daha doğru olacağını düşünüyordum. Çünkü Flavio'nun gün içinde de devam eden şüpheli ve dengesiz tavırlarını, evden erken ayrılma kararım karşısında göstereceği tepkiye, daha farklı bir biçimde yansıtmasından çekiniyordum...

    Putri'ye olup bitenleri anlattığımda, ilk tepkisi, elleriyle yüzünü kapatıp kahkaha atmak oldu. Sonra, durumun ciddiyetini anlayınca:
    "Merak etme, daha fazla orada kalmak zorunda olmayacaksın." dedi.
    Putri, Georgetown'da iki gecelik bir otel odası tutmuştu.
    "Gel hava kararmadan gidip o adamın evinden eşyalarını alalım." dedi.
    Flavio'ya, beni misafir ettiği için teşekkür mesajı atıp, sakıncası yoksa bu akşam ayrılmak istediğimi yazdım. Neden ayrılmak istediğimi sordu.
    "Arkadaşımla karşılaştım, onun yanında kalacağım." dedim.
    "Madem öyle, başta onun yanında kalacaktın. Evimi bir otel gibi kullandığın için, sanırım senden bir bedel talep etmem gerekecek."
    Mesajı Putri'ye gösterdim.
    "Numarasını ver." dedi. "Onunla ben konuşacağım."
    Flavio'yu aradı. Malayca bir, iki dakika kadar konuştuktan sonra telefonu kapattı:
    "Bu adam hiç normal değil." dedi.
    Hava kararmaya başlamıştı. Putri, Flavio'yla ne konuştuğunu, anlatmıyordu. Israrım karşısında:
    "Acele etmemiz lazım! Sonra anlatırım." dedi. Arabaya atladık. Milli parkın sınırına vardığımızda:
    "Eve girmeden önce beni arayıp telefonun hoparlörünü aç." dedi.
    Şalvarımın fermuarsız ön cebini işaret ederek:
    "Telefonu buraya, baş aşağı koy. Ne olup bittiğini dinlemek istiyorum."
    "Tamam." dedim.
    Ben kayıkla ormanlık alanı geçecektim. Putri ise, milli parkın girişinde beni bekleyecekti. Kayığa bindim. Arkamdan bağırdı:
    "Sakın telefonunu açmadan eve girme."
    "Tamam."
    Kıyıya çıktığımda, kayıkçıya hemen döneceğimi söyleyip, eve yöneldim. Eve yaklaştığımda, başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Sim kartın aramalara kapalı, internet paketinin ise aramaları desteklemediğini nasıl hesaba katmamıştım. Putri'ye mesaj attım; fakat mesaj iletilemiyordu. Şebeke yoktu. Bu aksiliğe, tuhaf bir şekilde sevindim. Artık içerde bir şeyler başıma gelecekse, bu benim aptallığım yüzünden olmayacaktı; zira en korktuğum ölüm şekliydi basit ve aptalca hatalara kurban gitmek. Yaşama dipsiz bir arzu ve onur kırıcı bir çabayla tutunurken, aptalca bir hata yüzünden ölmek... Aman Allahım! Yer yüzünde bundan daha zelil bir ölüm şekli var mıdı?

    Hâlâ Putri'yi aramak için bir şansım vardı. Evdeki Wi-Fi'a bağlanmak için kapıya iyice yanaştım. Dün Flavio, şifreyi girerek Wi-Fi'a bağlanmıştı. Telefonum şimdi de otomatik olarak bağlanması gerekiyordu, fakat bağlanamıyordu.
    "Bütün aksilikler aynı anda mı gelir?" diye yakındığımız durumlar, hayatın çok önemli bir sırrına işaret ediyor olmalıydı: Tekamül halinde olan bir yaratıcıya. Çünkü evrimini tamamlamış, öte yandan da dinlerin iddia ettiği gibi, gizemini korumakta ısrarlı bir yaratıcı; amatör bir senaristin bile, seyircideki gerçeklik algısına gölge düşürmemek için bir araya getirmekten kaçındığı tesadüfleri, bu denli amatörce bir yöntemle bir araya getirmemesi gerekirdi.

    Kaygı düzeyim iyice yükselmişti. Acaba Flavio, kafasında benimle ilgili kurduğu plan dâhilinde mi şifreyi değiştirmişti? Tedirginliğim, korkaklığım midemi bulandırıyor. "Aşağılık bir ruhun var." diye söyleniyorum. İntihar düşüncesini, cebinde ülke ülke dolaştıran bir adam, tehlike bile sayılmayacak, sadece bir belirsizlikten ibaret olan bir olay karşısında, bu denli alçalmamalıydı.

    Cesaretimi toplayıp zili çaldım.
    "Kapı açık."
    Ses arka odaların birinden geliyordu. İçeri girdim. Flavio, odanın dört bir yanına, çantamdan çıkarıp saçtığı eşyalarımın arasında ayakta bekliyordu. Telaşlı gözlerle sazımı aradım. Köşede, kılıfından çıkarılmış bir şekilde yüzüstü yatıyordu. Kendimden beklemediğim bir çeviklikle köşeye atıldım. Sazımda bir sorun yok gibiydi. Onu kılıfına koydum ve hiçbir şey demeden, sessizlik içinde diğer eşyalarıma yönelip onları çantama yerleştirmeye başladım. Flavio, odanın ortasında dikilmeye devam ediyordu:
    "Eşyaların için üzgünüm. Çantanda uyuşturucu olup olmadığından emin olmam gerekiyordu." dedi.
    Yüzüne takındığı sahte üzüntünün altında, hıncını bu yolla almış olmanın memnuniyeti açıkça görülebiliyordu. Tepki vermedim. Çantalarımı yüklenirken, saati kontrol ettim. Eve girmeden önce, dışarda farkında olmadan ne kadar çok oyalandığımı şaşkınlıkla fark ettim. Putri, uzun süredir haber bekliyor olmalıydı. Koşar adımlarla dış kapıya yöneldim. Flavio'nun bütün tahriklerine rağmen, tek bir kelime etmeden kapıdan çıktım. Bu durum onu daha da sinirlendirmişti:
    "F..k yourself!" diye arkamdan bağırdı.
    Bahçe kapısından ona doğru dönüp sessizliğimi bozdum:
    "Senin için bunu yapacağım; ama üzülerek belirtmeliyim ki bütün zevk bana ait olacak."

    Kayıkla sahilden ayrıldım. Az ilerleyince, telefonun şebekesi geri geldi. Putri'den onlarca mesaj ve farklı numaralardan birçok cevapsız arama telefonun ekranına hücum etti. Kıyıya çıktığımda, bir polis arabasının içinde iki polis memuru bekliyordu. Putri, uzun süre benden haber alamayınca polisi aramış; fakat evin adresini bilmedikleri için Putri'nin onlara verdiği Flavio'nun telefon bilgilerini merkeze göndermişler, oradan cevap bekliyorlardı.

    Polis arabasını karakola kadar takip ettik. Putri, olayı tüm detaylarıyla polislere anlatıp şikayetinden vazgeçti. Orada, bizlere bir form doldurttular. Formu imzalayıp karakoldan ayrıldık.

    İki gün boyunca, Putri ile birlikte Ernest Zachaveric'in renkli sokak sanatı karikatürlerinin damgasını vurduğu şehirde sarhoş gibi dolaştık. Pervazdaki kahveye ulaşmaya çalışan bir duvar karikatürün önünden geçerken, resmedilen çocuğu işaret ederek:
    "Şu kahveyi görüyor musun?" diye sordu Putri.
    "İşte o kahve, insanın emelidir. O fincanı pervazdan çekip alırsan, çocuk büyümeyecektir." dedi.
    "Ama bardağa ulaşmasına da asla izin vermeyeceksin." diye ekledi.
    Birçok kişinin, önünde fotoğraf çekinerek, eşe dosta burada olduğunu kanıtlama aracı gördüğü her bir sanat eseriyle iligili Putri'nin bir düşünceye ve yoruma sahip olması, ona olan hayranlığımı arttırmıştı. Anı yaşamak ve mekânın ruhunu hissetmek yerine, telefonlarının kamerasını gözlük niyetine kullanan turist kalabalığının arasında, bir masal kahramanı kadar saf ve yapmacıksızdı.

    Son gece, ertesi gün için bana otobüs bileti satın aldık. Putri sabah erkenden, seminerin devam ettiği Kedah eyaletine gitmek için ayrılacaktı. Ben ise akşam saatlerinde, ülkenin güneyindeki Malacca şehrine hareket edecek, oradan da ülkeden ayrılacaktım. Sabah saat dokuza doğru uyandığımda, komidinin üzerinde Putri'nin bıraktığı bir not vardı:
    "Yaşlı bir mutlulukla doğduğunu söylemiştin, hatırlıyor musun?"
    Notun devamını okuyamadan boğazım düğümlendi.
    "Bir gün o mutluluğu tamamen yitirirsen, benimkini seninle paylaşmaya hazırım."

    Otelin dışına attım kendimi. Cannon Caddesi boyunca yürüyorum. İşte sağlı sollu, Putri'nin her birisi hakkında dolu dolu sözler ettiği duvar karikatürleri. Sırtımdaki çantalara aldırmadan adımlarımı sıklaştırdım. Ermeni Caddesine sapıyorum. "Bisikletteki Küçük Çocuklar" adlı karikatüre gözüm ilişiyor. Hayır, daha fazla bakmayacağım. Sokaklar neden bomboş? Tepemdeki güneş, neden bu kadar kızgın? Bu şehir öylesine yalnız, öylesine ıssız ki, işte birkaç insan ve gölgesi... Ne arıyorlar burada? Kimse uğramasın bir daha bu şehre. Ne ruhum var, ne bedenim. Acı ve hüzünden başka bir şey değilim.

    Akşam üzeri şehirden ayrılmak için, otobüs garına doğru yürürken, insana meydan okuyan bir yağmura ve bu yağmuru daha yere düşmeden havada bir sele dönüştüren korkunç bir rüzgâra yakalandım. Bir şehir, bir insanla bu denli empati kurabilir miydi? Sırılsıklamdım. Yağmur durdu. Ay geldi, üzerime ışıdı.

    Otobüs hareket ettiğinde, içimdeki dünya kelimelere tutunamayacak kadar soyut ve silikti. O dünyada, hücrelerim adedince insan taşımama rağmen, aşağılık bir benliğin kekremsi tadını bir türlü damağımdan söküp atamıyordum. Arkamda bıraktığım şehirlerin kargaşasında, tek tek yitirdiğim uzuvlarımın acısını duyuyorum. Doyuma ulaşmaya çalıştıkça git gide yoksunlaşıyorsam, bu yaşama arzusu da neyin nesiydi?

    https://www.youtube.com/user/ozkemm/about
    https://www.instagram.com/loudingirra/?hl=tr
  • Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen

    1. Mihenden kaçma ger mahsûd-ı ihvân olmak istersen
    Yetiş imdâd-ı mazlûmâna arslan olmak istersen
    Yapış bir kâmilin destinden insan olmak istersen
    Nebiyy-i Efhamı medh eyle Hassân olmak istersen
    Rızâ bâbında bekle rahme şâyân olmak istersen
    Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen
    Dokunma hâtır-ı mûra Süleymân olmak istersen

    Mihenden kaçma ger mahsûd-ı ihvân olmak istersen
    [Dostlarının imreneceği örnek bir insan olmak için sıkıntılardan kaçmamalısın. Rahat döşekte olmaz o iş. Şairin dediği gibi:
    Kâmilin taş yasdınıp toprak döşenmekdir işi
    Bâliş-i râhatda dâim câhil ü nâdân yatur - Rahmî
    (Olgun insanlar taşı tastık, toprağı döşek ettiler; rahat yatakta olmaya bilgisiz ve değersiz kişiler özenir.)]

    Yetiş imdâd-ı mazlûmâna arslan olmak istersen
    [Sana ‘arslan gibidir’ denilmesi için zulme uğrayanların yardımına yetişmelisin.]

    Yapış bir kâmilin destinden insan olmak istersen
    [Olgun bir kimsenin eteğine yapışmadan iyi insan olamazsın. Kendi başına kalan nefsinin esiri olur; hayvandan aşağı olur da farkına varmaz.]

    Nebiyy-i Efhamı medh eyle Hassân olmak istersen
    [Meşhur şair Hassan bin Sâbit, Hazreti Peygamberi (aleyhisselâm) medh eden şiirleriyle o mertebeyi kazandı. Malûm O’nu övmek bizâtihî ibadettir, fazilettir. O’nu öven ancak kendisi yücelir ve esasen O’nu övmeye güç yetirebilecek kimse yoktur.]

    Rızâ bâbında bekle rahme şâyân olmak istersen
    [Rıza kapsında bekle ki; merhamete kavuşabilesin. Sen razı olmazsan senden kim razı olur?]

    Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen
    [Kimseyi ağlatma ki gülebilesin. Başkalarının felâketi üzerine saadet bina edemezsin. “Acımayana acınmaz” duymadın mı?]

    Dokunma hâtır-ı mûra Süleymân olmak istersen
    [Karıncayı incitmezsen ancak, Hazreti Süleymana benzeyebilirsin.]




    2. Meserret-bahş olur gerçi ‘âdüvden ahz-ı sâr etmek
    Fakat îcâb eder birçok mezâhim ihtiyâr etmek
    Benim re’yimce hattâ nâ-becâdır inkisâr etmek
    Fazîlettir onu ‘afv-ı keremle şerm-sâr etmek
    Cinâyettir dil-i ebnâ-yı cinsi dâğ-dâr etmek
    Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen
    Dokunma hâtır-ı mûra Süleymân olmak istersen

    FENNÎ’NİN MÜSEBBÂ’ININ İKİNCİ KIT’ASININ ÎZÂHI:

    Meserret-bahş olur gerçi ‘âdüvden ahz-ı sâr etmek
    [Sana kötülük yapan düşmanından intikam almak, içini rahatlatır; bu doğru…]

    Fakat îcâb eder birçok mezâhim ihtiyâr etmek
    [Fakat yerinde olan davranış bu değildir. Sıkıntılara tahammül gösterme yolunu seçmelisin. Evliyânın vasıflarından biri ‘hamul’ imiş; insanlardan gelen sıkıntılara dayanmak yani…]

    Benim re’yimce hattâ nâ-becâdır inkisâr etmek

    [Geç tahammül etmekten; kırıklık göstermen, yüzünü ekşitmen bile yersizdir…]
    Fazîlettir onu ‘afv-ı keremle şerm-sâr etmek

    [Sana kötülük yapana iyilikle, yumuşaklıkla karşılık verip utandırman ne büyük erdemdir…]

    [Bu noktada hatırlamalıdır; harp ettiği hasmını mağlup edip tam kılıcını kaldırdığı anda, yerdeki Hazreti Alinin yüzüne tükürünce, O, Allahın arslanı kılıcını indirivermişti. Adamcağız da şaşkınlık ve sevinçle sebebini sorunca şu cevabı almış ve insafa gelerek Müslüman olmuştu: “Bana hakaretinden sonra seni öldürüp katil olmaklığımdan korktum.”]

    Şu da hatırlanmalıdır: Malazgirt Meydan Muharebesinin galibi Alp Aslan, mağlup ordunun başındaki Romen Diyojen’i affedip memleketine salimen ulaşmasını temin etmişti. Halbuki kendisine “sen beni esir alsan ne yapardın” sualine “kafes içinde memleket memleket teşhir eder, sonra bedenini köpeklere parçalatırdım” cevabını almıştı.

    Not: Gel gör ki Diyojen, kendisini affeden Alp Aslan’ a reva gördüğü muameleye kendi adamları eliyle maruz kalmış. İbret işte

    Cinâyettir dil-i ebnâ-yı cinsi dâğ-dâr etmek

    [Kim olursa olsun, insanı incitmek büyük suçtur. İnsana muamele insanca olmalı; dini, milleti farklı olsa da, hasmın olsa da… Zalime dahî zulmetme!]




    3. Şu meydâna niçindir bu geliş ettinse ger tahkîk
    Bütün ef’âlini eyle Kitâba sünnete tatbîk
    Gönül yıkma gönül yap cins ü mezhep etmeyip tefrîk
    Eder bu hak sözü yerde beşer gökte melek tasdîk
    Mezâlim âdemiyyetle değildir kâbil-i telfîk
    Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen
    Dokunma hâtır-ı mûra Süleymân olmak istersen


    FENNÎ’NİN MÜSEBBÂ’ININ ÜÇÜNCÜ KIT’ASININ ÎZÂHI:

    Şu meydâna niçindir bu geliş ettinse ger tahkîk

    [Bu dünyaya gelişinin sebebini merak etmişsindir herhalde, etmelisin; insanın taştan, hayvandan farkı bu değil mi?]

    Bütün ef’âlini eyle Kitâba sünnete tatbîk

    [Allah insanı kendine kulluk etmesi için yarattı, bildiğin gibi…]
    Gönül yıkma gönül yap cins ü mezhep etmeyip tefrîk

    [Kimsenin gönlünü yıkma; bilakis gönül yapıcı ol. Hem de insanlar arasında ayrım gözetmeden…

    Hani demedi mi Yunus Emre: (Ben gelmedim da`vi için / Benim işim sevi için / Dostun evi gönüllerdir / Gönüller yapmaya geldim)]

    Eder bu hak sözü yerde beşer gökte melek tasdîk

    [Söyleyeceğim sözü melek de doğru bulur, insan da; dikkat et:]

    Mezâlim âdemiyyetle değildir kâbil-i telfîk

    [Zulüm, insanlıkla bir araya getirilemeyecek bir yüz karasıdır.]



    4. Gözetmekte rızâ-yı Hakk’ı çeşmin hurdebîn olsun
    Ehemm-i kâr u bârın hidmet-i dîn-i mübîn olsun
    Ta’ârruz etme bir şahsa cesûr olsun cebîn olsun
    Sitem lâyık mıdır nâsa husûsâ mü’minîn olsun
    ‘Umûmen halk-ı ‘alem şerr ü mekrinden emîn olsun
    Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen
    Dokunma hâtır-ı mûra Süleymân olmak istersen

    Gözetmekte rızâ-yı Hakk’ı çeşmin hurdebîn olsun

    [Hurde-bîn, mikroskop demek; küçük şeyleri de gösteren gibi yani… Çeşm ise göz demek bilindiği gibi. Hakkın rızasını gözetme işinde küçük ayrıntıları da dikkatten uzak tutma! Bu küçük bir sevap falan deme; ahiret yolcususun, sevabın azında çoğuna da ihtiyacın var. Yarın pişman olmamak için iyiliğin büyüğüne olduğu gibi küçüğüne de dikkat et; kazancını çoğatmaya bak. Malûm ya ömrün kazası yok. Cennetlikler de pişman olur o günde; daha fazlasını niye kazanmadım diye…]

    Ehemm-i kâr u bârın hidmet-i dîn-i mübîn olsun

    [En çok önem vereceğin işin, faaliyetin din hizmeti olsun. Bir kimseye para versen, bir iyiliktir, ihtiyacını görür, sevap kazanırsın. Karnını doyursan da öyle; iş sağlasan da, evlendirsen de ve saire… bütün bunlar iyidir, güzeldir, sana sevap kazandırır, tamam da, eğer onun dinine hizmetin olursa; onun doğru yolda olmasını sağlarsan, imanını kurtarmasına hizmert edersen meselâ, sonsuz felâketten kurtulup sonsuz saadete kavuşmasına sebep olmuş olursun ki, bundan âlâ iş mi olur? Hepsi önemli ama, bu en önemli. İşte ehemm ve mühim kelimeleri kullanımımızda olursa, önemli, daha önemli ve en önemli kavramlarını idrak etmemiz de kolayca mümkün hale gelir. Lisan meselesi bundan dolayı mühim değil, ehemm cümlesinden işte!
    İrfan ehli tasavvufu şöylece tarif etmiş: “Ehemmi mühimme tercih”. Şimdi bunu iyice anlayabilmek için kelimelerin gücüne ihtiyacımız ortada değil mi?]

    Ta’ârruz etme bir şahsa cesûr olsun cebîn olsun

    [ne güzel söylemiş şair ve ne güzel nükte yapmış. Gözüne kestiremediğin ve “ilişmeyelim şimdi, başımıza belâ olur” diyeceğin bir kabadayıya belki saldırmazsın, hatırlatmaya gerek yok ta; sen sen ol, korkak olan, zayıf olan, vurunca yatıracağını düşündüğün kimseye de saldırma.]

    Sitem lâyık mıdır nâsa husûsâ mü’minîn olsun

    [İnsanları üzmek yerinde bir davranış mıdır? Hele mümin ise.]

    ‘Umûmen halk-ı ‘alem şerr ü mekrinden emîn olsun

    [Sözün aslı şu; iyi ve kötü herkes senin zararından, hile yapmandan falan korkmasın. Senden kötülük beklemesin kimse. İyi insan şöyledir ki, yapanı bilinmeyen bir iyilik söz konusu olduğunda derler ki “bunu filân kimse yapmıştır, ona yakışır böyle bir iyilik”. Kötü kimse de odur ki, yapmadığı kötülüğü bile ondan bilirler.]




    5. Yakışmaz bir sıfattır dil-şikenlik tab’-ı merdâne
    Bu gülşende gül ol hâr olma çeşm-i andelîbâne
    Geçinmekse merâmın istirâhatle hakîmâne
    Elinden geldiği müddetçe sa’y et bezl-i ihsâne
    Sezâ ancak budur her sâlik-i şeh-râh-ı ‘irfâne
    Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen
    Dokunma hâtır-ı mûra Süleymân olmak istersen


    Yakışmaz bir sıfattır dil-şikenlik tab’-ı merdâne

    [Mert insanların tabiatına hiç yakışmayan bir sıfattır gönül kırıcı olmak. Mert adam gerektiğinde sert olur. Kadife eldiven içinde demir yumruk gibi yani. Yoksa, katıra cilve et demişler, çifte atmış.]

    Bu gülşende gül ol hâr olma çeşm-i andelîbâne

    [Gül bahçesinde gül, bülbül ve diken vardır malûm; sen bülbülün gözüne batan diken gibi olma da, onu hayrân eden gül gibi ol. İyi insan aranan insandır, özlenen insandır. Derler ki “Ah! Nerede? Görsek, sohbet etsek de içimiz açılsa, kasvetimiz dağılsa…”]

    Geçinmekse merâmın istirâhatle hakîmâne

    [Eğer bu dünyada arzun iç rahalığı ve huzur ile geçinip gitmekse, arkanda güzel bir isim bırakmaksa…]

    Elinden geldiği müddetçe sa’y et bezl-i ihsâne

    [Elinden geldiğince ve saymadan iyilik yap; serveti biriktirme kaygısında olma! Ne olacak biriktiğinde? Mirasçılar kavga edecek, seni de hayırla anan olmayacak; değil mi? Akıllı ol akıllı! Duacılarını arttır.]

    Sezâ ancak budur her sâlik-i şeh-râh-ı ‘irfâne

    [Ana yolun yolcusuna yaraşan ancak bu davranış biçimidir.]




    6. Ne lâzım hasmı ta’kîb eylemek ta’dîl-i efkâr et
    Gelirse nefse hiddet kibriyâ-yı Hakk’ı tezkâr et
    Edip mahv-ı enâniyyet ‘ubûdiyyette ısrâr et
    Leyâlîde le’âlî-i şirişki durma îsâr et
    Garaz kâşânesin yık hıtta-i ‘irfânı i’mâr et
    Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen
    Dokunma hâtır-ı mûra Süleymân olmak istersen


    Ne lâzım hasmı ta’kîb eylemek ta’dîl-i efkâr et
    [Düşmanının peşine düşmekte ne fayda var? Kafayı değiştirsene!]
    Gelirse nefse hiddet kibriyâ-yı Hakk’ı tezkâr et
    [Hiddetin seni mağlup edecek gibi olduğu zaman Allahü teâlânın büyüklüğünü düşün.]
    Edip mahv-ı enâniyyet ‘ubûdiyyette ısrâr et
    [Benliğini yok et ve kullukta ısrar et.
    Şuracıkta Usûlî’nin bir beytini derc etmeli:
    Bunluğu ko, benliği terk eyleyuben ol şehin
    İtlerinden olmağa sa’y et Usûlî sen sen ol
    (Tembelliği bırak, benlikten kurtul da o şahın isimsiz kölelerinden biri olmağa canına minnet bil ey kişi; sen sen ol!)]
    Leyâlîde le’âlî-i şirişki durma îsâr et
    [Gecelerde inci tanesi gibi gözyaşlarını hesapsızca saç! Gülmekten ne buldun, ağla biraz, ağla!]
    Garaz kâşânesin yık hıtta-i ‘irfânı i’mâr et
    [Kin ve garez tutma yolunu bırak da, arif kişi ol!]



    7. Tuz ekmek hakkını hıfz eylemekte i’tinâ göster
    Hudâ’dan gayre ‘arz-ı ihtiyâç etme gınâ göster
    Şikâyet etme Hak’tan halka her hâle rızâ göster
    Tama’dan kıl ferâgat ehl-i îsâr ol sehâ göster
    Düşen bî-keslere rahm et tarîk-i i’tilâ göster
    Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen
    Dokunma hâtır-ı mûra Süleymân olmak istersen


    Tuz ekmek hakkını hıfz eylemekte i’tinâ göster
    [Üzerinde bulunan hakları korumak, gereğini yerine getirmek, vefalı olmak hususunda azami derecede özen göster!]
    Hudâ’dan gayre ‘arz-ı ihtiyâç etme gınâ göster
    [Allah’tan başka kimseden bir şey bekleme, tok gözlü ol. En kötü şey (bir) el açmak; en iyi şey de (iki) el açmak. Uyanık ol!]
    Şikâyet etme Hak’tan halka her hâle rızâ göster
    [İnsanlara karşı halinden şikâyetçi olmak, dikkatle bakarsan ne kadar çirkin bir iştir; Allah’ını kullarına şikâyet etmiş oluyorsun, öyle değil mi? Bu ne densizliktir; dikkat et!]

    Tama’dan kıl ferâgat ehl-i îsâr ol sehâ göster
    [Açgözlülükten uzak dur; kendi ihtiyacın varken bile başkalarına vermekte tereddüt etme; cömert ol!
    Şuracıkta da Hâzık Mehmed’den bir beyt kayd etmeli:
    Yeten ancak gürisne-çeşme müşt-i hâk-i lahdidir
    Halâs olmaz hezârân gence mâlik olsa zilletten
    (Aç gözlü dünyanın hazinelerine sahip olsa da zelil ve tatminsiz olmaktan kurtulamaz; onu gözünü ancak kabrinin bir avuç toprağı doyurur)]
    Düşen bî-keslere rahm et tarîk-i i’tilâ göster
    [Düşmüş kimsesizlere acı; yücelik göster. Acımayana acınmaz bilirsin.]




    8. Tesâdüf eyledikçe bir fakîr ebnâ-yı âdemde
    Edip taltîfîne himmet bırakma berzah-ı gamda
    Ne buldun saklamakla surre-i dînâr u dirhemde
    Gerek sahn-ı kenîsâda gerek Beyt-i mükerremde
    Hüner bir kalb-i mahzûnu sevindirmektir ‘âlemde
    Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen
    Dokunma hâtır-ı mûra Süleyman olmak istersen


    Tesâdüf eyledikçe bir fakîr ebnâ-yı âdemde
    [İnsanoğullarından bir fakire rastladığında…]
    Edip taltîfîne himmet bırakma berzah-ı gamda
    [Gönlünü al, işini gör; üzüntü koridorunda bırakma onu. Desin ki “iyi insanlar hâlâ var”]
    Ne buldun saklamakla surre-i dînâr u dirhemde
    [Parayı pulu biriktirip saklamakta ne gibi bir fayda olabilir? Ölüp gideceksin; arkandan bir sürü dava, dedikodu ve saire…]
    Gerek sahn-ı kenîsâda gerek Beyt-i mükerremde
    [Nerede olursa olsun; gerek Kâ’be-i Şerîf’in civarında, gerek kilisenin avlusunda…]
    Hüner bir kalb-i mahzûnu sevindirmektir ‘âlemde
    [Hüzünlü bir kalbi sevindirmektir hüner.]


    9. Fesâd ü mekri çoktur çerh ile ahz ü ‘atâdan geç
    Haşv ü hâşâk ile doldurma kalbi mâsivâdan geç
    Girip ihlâsla meyhâne-i ‘aşka riyâdan geç
    Eğer pîrân ile ünsiyyet istersen hatâdan geç
    Garaz hammâlı olma kîni terk et mâ-mezâdan geç
    Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen
    Dokunma hâtır-ı mûra Süleymân olmak istersen


    Fesâd ü mekri çoktur çerh ile ahz ü ‘atâdan geç

    [Hilesi de bozuklukları da çoktur; dünya ile alışveriş yapma!]

    Haşv ü hâşâk ile doldurma kalbi mâsivâdan geç

    [Çer-çöp ile doldurma kalbini; ma-sivayı terk et. Ma-siva Allah’dan gayrı her şey demektir. Kalp Allah evidir; başka sevgiye yer vermek doğru değildir; hane sahibine hıyanet olur.]
    Girip ihlâsla meyhâne-i ‘aşka riyâdan geç

    [Tam bir ihlas (samimiyet, duruluk; daha doğrusu yalnız Allah için yapmak) üzere ol; gösterişi terk et. Ne ‘desinler’ için iş tut ne ‘demesinler’ için! Hesabını insanlara vermeyeceksin ki… Seni yoktan var eden insanlar değil ki… Rızkın insanlardan gelmiyor ki… Veren de O, alan da O nedir senden gidecek/Telâşını görenler can senin zannedecek.]

    Eğer pîrân ile ünsiyyet istersen hatâdan geç

    [İlim-irfan sahipleri ile beraber olmak için edebi gözetmelisin; hatalarından dönmelisin.]

    Garaz hammâlı olma kîni terk et mâ-mezâdan geç

    [Garaz bir yüktür, ona hamal olma. Kin zehirdir, kendini zehirleme. “Olan oldu” güzel sözdür; kendine şiâr edin.]



    10. Edersen bir iyilik intîzâr eyle mükâfâta
    Yaparsan bir fenâlık hâzır ol ‘ayn-ı mücâzâta
    Lihâzâ müstâkîm ol inhimâk etme huzûzâta
    Eğer kîsende pâren var ise sarf eyle hayrâta
    Şu nushi dinlemezsen dûş olursun çok beliyyâta
    Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen
    Dokunma hâtır-ı mûra Süleymân olmak istersen


    Edersen bir iyilik intîzâr eyle mükâfâta

    [İyilik yaparsan hiç tereddüt etme, karşına çıkar. Balık bilmezse Hâlık bilir.]

    Yaparsan bir fenâlık hâzır ol ‘ayn-ı mücâzâta

    [Kötülük yapınca da görürsün karşılığını. İnsan ektiğini biçer. “Eden kendine eder” unutma!]

    Lihâzâ müstâkîm ol inhimâk etme huzûzâta

    [Sonuç itibariyle dosdoğru ol. Zevklere aldanma. İki zevk [(tegaddî (gıdalanma) ve tenâsül (üreme)]’e dikkat. Bunlardan ilki olmasa insan çalışıp kazanmaya üşenir, ikincisi olmasa nesil devam etmez. İşte bu lezzetlerin, işbu varlık gayesini unutup ahmakça kapılma! İnsanlığını kaybedersin.]

    Eğer kîsende pâren var ise sarf eyle hayrâta

    [Kesende, kasanda paran varsa da akıllı ol, hayra sarf et. Yoksa ya yersin, kanalizasyona gider; ya da bırakırsın, başında mirasçıların kavga eder; ikisi de akıl kârı değil.]

    Şu nushi dinlemezsen dûş olursun çok beliyyâta

    [Dediğimi ve diyeceğimi dinlemezsen çok belâlara düşersin; pişman olursun. (Dediği hemen yukarıda, diyeceği birinci kıt’anın sonunda. Yani ‘Sakın bir dîdeyi ağlatma… diye başlayan mütekerrir beyt’)]



    11. Ekâbir meclisinden çıkma FENNÎ mahrem-i râz ol
    Kanâat göster aza devlet-i fakr ile mümtâz ol
    Te’âlî kıl şikâr-ı himmeti kapmakta şahbâz ol
    Târîk -i dil-nüvâzîde alıklık yapma kurnaz ol
    Nüfûzun nisbetinde derd-mendâna devâ-sâz ol
    Sakın bir dîdeyi ağlatma handân olmak istersen
    Dokunma hâtır-ı mûra Süleymân olmak istersen
    Ekâbir meclisinden çıkma FENNÎ mahrem-i râz ol

    [Büyüklerle oturup kalkmaya gayret et; sırları da saklamasını bil.]

    Kanâat göster aza devlet-i fakr ile mümtâz ol

    [Azla yetin. Kanaat hazinedir.]

    Te’âlî kıl şikâr-ı himmeti kapmakta şahbâz ol

    [Çer-çöple uğraşma. Sen armudun sapı, üzümün çöpü derdinde olursan kaybedersin, himmet kuşunu kapamazsın.]

    Târîk -i dil-nüvâzîde alıklık yapma kurnaz ol

    [Gönül okşama bir sanattır. Akıllı ol da fırsatı kaçırma. Aramanı bekleyen annen veya baban, belki komşun filan vardır; arayıversen gönüllerini fethedersin. Sana da lazım olan odur. Akıllı ol.]

    Nüfûzun nisbetinde derd-mendâna devâ-sâz ol

    [Servet veya makam gibi bir imkâna sahipsen eğer dertlilere deva olmaya çalış. Kabir karanlıktır.]


    Yozgatlı Mehmet Said - Fenni - Müsebba
  • “Dünyada iki türlü insan vardır: Çarpan, çarpılan. Çarpılanlardan olmak istemiyorsan, başkalarını çarpmaya bak. Fazla okumak lazım değil. İnsanı delirtir ve hayatın gerisinde bırakır. Ama matematik dersinde dikkatli ol. Dört işlemi bilmen yeter. Para hesabını becerebilirsen kazıklanmazsın, anladın mı? Hesap önemli; en kısa zamanda hayata atılman lazım. Gazeteyi okuyabiliyorsun ya, kâfi. Ticaret öğrenmeli, insanlarla muhatap olmalısın. Beni dinlersen eğer, bir ton kitap okuyacağına, git ayakkabının bağını işporta tahtasına koyup sat, daha iyi. Yüzsüz olmaya çalış; unutulma sakın! Elinden geldiğince ortalarda boy göster. Kendi hakkını al; küfürden, hakaretten yılma. Laf dediğin havada kalır. Bu kapıdan kovulursan, öbür kapıdan gülümseyerek gir. Anladın mı? Yüzsüz, kaba ve cahil. Bazen işlerin yolunda gitmesi için doğruymuş gibi davranmak gerekir. Memleketimizin bugün böyle adamlara ihtiyacı var. Günün adamı olmak lazım. İtikat, din, ahlak, bunların hepsi laf salatası. Ama takiye yapmak gerek. Çünkü halk için önemlidir. İnsanlara itikat gerek; yular takmak lazım onlara. Yoksa toplum dediğin bir engerek yuvasıdır; nereye elini soksan, sokarlar. İnsanlar itaatkâr, kaza ve kadere itikatlı olmalı ki sırtlarında güven içinde iş yapmak mümkün olsun. Önemli olan yemek yemek, selam vermek, insanların arasına karışmak, kadınlara sırnaşmak, dansetmek, yapmacık yapmacık gülmektir. Hele hele yüzsüz olmayı mutlaka öğren. Bu devirde böyle şeyler geçerli olduğuna göre, ayak uydurmak lazım. Yüksek makamlarla irtibat kurmaya çalış. Herkesle, her akide ile uyum içinde ol ki daha iyi söğüşleyesin. Senin hayat adamı olarak yetişmeni ve halka muhtaç olmamanı istiyorum. Kitapmış, dersmiş, on para etmez bunlar. Dağ başında yaşadığını farzet; dalgaya düşersen, yolarlar seni. Birkaç yabancı terim, birkaç büyük laf öğren yeter. İçin rahat olsun. Ben bu bakanların, milletvekillerinin topuna ders veririm. Önemli olan, becerikli bir hırsız olduğunu, elindekini kolay kolay kaptırmayacağını, onlardan biri olduğunu ve uyum sağlayacağını göstermektir. Güvenlerini kazanmalısın ki seni kendilerinden bilsinler. Biz kurtlar sofrasında yaşıyoruz. Ama her şeyin aslı paradır. Dünyada paran varsa, onurun, itibarın, namusun, her şeyin var demektir. Herkesin gözdesi olursun. Böyle vatansever ve akıllı biri olursan, seni pohpohlarlar, bütün işlerini yaparlar. Para ayıpları örter. Para çalıntı ise helale çevirebilirsin; ananın ak sütü gibi helal olur. Öbür dünya için de namazı, orucu, haccı satın almak mümkündür. Hem bu dünyada, hem öteki dünyada işin iş olur. Paran çoğaldı mı, Kâbe'yi ziyaret edebilirsin. Her yer senin olur; herkes çekinir senden; herkesin üstünde oturursun. Bir dediğin iki edilmez. Parası olan bunların hepsine sahip olur; parası olmayan da hiçbirine sahip olmaz. Aç kulağını. Parayı bulmak kolay ama parayı tutmak zordur. Para biriktirmenin yolunu öğrenmelisin. Ben Saçlarımı değirmende ağartmadım. Parayı hangi yolla bulursan bul, mübahtır. İnsan adam yerine konulur. Benden sana nasihat bunlar. Böyle yaparsan, okumuş yazmış mühendis fabrikandaki makineyi çalıştırrnakla övünür; mimar evini yapmak ister; şair gelir, yaltaklanır, metheder seni. Bir ömür açlık çekmiş ressam resimlerini yapar. Gazeteci, milletvekili, bakan hepsi sana uşak olur. Tarihçi biyografini yazar, ahlakiyatçı ahlakındaki üstün vasıfları örnek getirir. Bütün bu boynu bükükler paranın uşağıdır. İlim ve okumak niye hayatta işe yaramaz biliyor musun? Okursan, yine para babalarına uşak olursun da ondan. Zaten bunları yapana kadar ömrün geçmiş olur. Sen henüz hayatın ne demek olduğunu bilmiyorsun. Sanıyor musun ki sabahtan akşama kadar boşuna dil döküp çenemi yoruyorum, insanlarla cedelleşiyorum? Paramı daha iyi korumak için. Para parayı çeker. Mesela sabah, önceden görmediğim ve “nerede olduğunu bilmediğim iki balya pamuğu satın alırım; akşam üstü sattığımda parası iki katı olarak elime geçer!”
  • 304 syf.
    Takip: Darok denen şamanın Delkarna Sarayının hazinesinden bir parşömen kağıdı almasıyla başlar her şey. Darok parşömeni şatodan çıkarırken epey bir zorlandı. Başta bir arıya dönüşerek ve insan ebatında bir ak kartala dönüşerek düşmanları olan Delkarnalardan parşömeni almayı başarır...
    Bu olaydan sonra sultanlık sarayında parşömen kağıdını kimin çaldığı ve nasıl çaldığıyla ilgili sarayın büyücüsü Derian olayla ilgili en olası görüşü ortaya atar. Bunun bir şamanın yaptığına önce bir arıya dönüşüp parşömenin olduğu odanın kapısını açtığını sonra tekrar bir insana dönüşüp parşömeni alıncada, kaçtığı esnada bir kartala dönüştüğünü söylüyor. Darok parşömeni alınca arkadaşlarının yanına gidip Gura Kaptanın gemisiyle yola çıkarlar. Bu esnada Delkarlar sarayında sultan öncülüğünde Derian, Olein, Terikan ve Başkomutan Gadek ile birlikte toplanırlar. Bu toplantı sonucu sultan Alterus Derian ve Olein'nin birlikte parşömeni bulmalarını ister... Sonrasında on iki katlı bir araba ve otuz iki süvariden oluşan ordularını hazırlayınca sarayın gizli örgütü olan Zincir Örgütünün başı Olein ve büyücü Derian yola çıkarlar. Derian buna çok sevinir. Çünkü, Oleine'e karşı ne hissettiğini tam anlamlandıramasa da ondan hoşlanmaktadır. Ve onunla bu yolculuğa çıkmak onu epey heyecanlandırmaktadır... Bu yolculukta Derian Olein'nin ne kadar cesur olduğunu bir kez daha anlamış, Olein de Derian'nın sultana ne kadar bağlı olduğunu ve işini hakkıyla yapmak için ne kadar uğraştığını görmüştür.

    Onlar ilerlerken Karou yanlarına gelir. Ülkedeki Nasraların gözbebeklerini siyaha çevirerek kendilerini gizlediklerini bunu anlamak için bir büyü geliştirdiğini söyler. Onlar daha uzaklaşmadan herkese bu büyüyü yapacaklarından onlara da yapması gerektiğini söyler. Başta Derian kontrolden geçti, gözlerini kapatıp kendini büyülü sözlere bıraktı, garip şeyler hissetti. Ama kontrolden başarılı geçti. Garip şeyler hissetmesinin sebebi ise; hafif gözbozukluğuna sahip olmasıymış, büyü sırasında bu da tedavi edilmiş. Daha sonra Olein de kontrolden başarılı geçince tüm askerler bir teki hariç bu kontrolden başarılı geçmiştir. O kişi de başına gelecekleri bildiği için uzaklaşmaya çalışırken arkadaşları tarafından öldürülür.
    Orduları akşam olunca bir ormanda dinlenmeye karar verir. Bu esnada Derian iki süvarinin, Nasra çetesi kılığına girmiş askerlere para verdiğini görür. Bunu Olein'e anlatır. Olein bunu sultana haber verir, sultan bu işten haberi olduğunu söyleyip, kendi işlerine odaklanmalarını ister. Sultan daha sonra Gadek'i odasına çağırıp neden böyle bir şey olduğunu sorar. O da "Birlik zaten zorunlu olarak o rotadan ilerleyecekti, yol üzerinde küçük bir işi halletmelerinin sorun olmayacağını düşündüm." der. Sultan onu sert bir şekilde uyarıp ve işine dönmesini ister.


    İki Kızın Hikayesi: Natensi sabah yumurta ve ekmek almak için abkadı ve amcası uyanmadan pazara gider. Orada Gadulayla sohbet ederken, at üstündeki bir süvarinin pazarda yarattığı angaryadan nasibini alacakken Gadulo'nun sayesinde kurtulur...Bu süvari getirdiği haber yüzünden çevredeki köylerde bulunan Nasralı çetelerce saldırıya uğramıştı. Etrafını göremediği için böyle bir angarya yarattığını köydekilere anlatır. Tabii bunu Natensi duymadan eve gider, olanları ablasına endişelenmemesi için tamamıyla anlatmaz. Ablasına Nasralıların kuyruğu var mı diye sorar. Daha sonra köyde olanlardan haberdar olan amcaları morali bozuk bir şekilde eve gelir.

    Natensi ve Eymar bir akşam Nasralı çeteler trafından Kaptan Gura'nın gemisine götürülürler. ilk defa bir gemi gördikleri için çok şaşkındırlar. Hem korkuyorlar hem de onların kaçıranların onlara çok iyi davranmalarına hayret ediyorlardı.

    İki kardeşi kaçıran Darok ve Gura Kaptan başta Eymar'a her şeyi anlatırlar. Amcalarıyla iyi bir müttefik olduklarından söz ederler... Ve ona amcasının yazdığı mektubu verirler. Mektupta amcaları babalarının bir Delkar olduğunu ama bir Nasra kızı sevdiğini iki ailenin buna saygı duyduğunu ama toplumun annelerini kabul etmesi için annelerine bir büyü yapılarak gözbebeklerinin siyah yapıldığını, bu yüzden onların da gözbebekleri Nasralı bir anneden doğdukları için beyaz olduğunu ama doğar doğmaz büyü yapılarak gözbebeklerini siyaha çevirdiklerini anlatır...Şimdi de duyduklarına göre Delkar Sarayında bunu açığa çıkaracak bir büyü bulduklarını onları da bu yüzden güvende tutmak için çok güvendiği Gura kaptan ve Darok'a teslim ettiğini söyler. Bütün bunlardan sonra Eymar ağlar ama durumu da güvende olduğunu da anlamış olur. Kardeşine de korkmaması ve oradakilere güvenmesi gerektiğini söyler.


    Kiralık Kılıç: Ayron köylerine Delkarlı çetelerce yapılan katliamdan kurtulup, onun oeşindeki çetrlerden kaçmaya çalışırken, ormanda onlara esir olur. Tam bu esnada Kaye denen Kiralık Kılıç onu çetelerden kurtarır. Onu güvenli bir yere götüreceğini söyler. Yolda Ayron'un köylüsü Durkayla karşılaşırlar. Başta Kaye buna sevinir. Ama Durkan'nın Ayron'nu zorla yanına alıp onu Nasralı bir çete yapmak istediğini söyleyince ve kızın bunda isteksiz olduğunu anlayınca bir Nazkor ayısına dönüşerek onu kurtarır... Abla kardeş olarak Kaye'nin güvenli dediği yere doğru yol alırlar.


    Setiran Limanı: Gura Kaptan ve Darok hazırlıkları yaparken Kaye yanlarına gelir. İki şaman yıllardır birbirlerini göremedikleri için özlemlerini giderirler. Kaye Kılıçbalığı adındaki gemilerine binmeyeceğini yanında getirdiği Ayron'u onlara emanet etmek istediğini söyler... Bu sırada Olein ve askerleri gemi limana yaklaşmadan limana komşu tepeyr yerleşmişlerdi. Saldırmak için uygun anı bekliyorlardı. Askerler Orsalin' ni yani sultanın baş düşmanını orda görünce çok şaşırdılar. Aralarından biri hesapta yokken ona saldırmaya çalıştı ve ortalık kızışmaya başladı. Orsalin'i korumaları korudu. Olein çatışmanın başladığını anlayınca kendilerine yardıma gelecek gemileri beklemeden saldırımaya başladılar. Derian gördüğü şamanı Karuo'ya gösterir sonrasında ikisi de Darok'a saldırmak için hazırlanırken Olein ve Kaye savaşıyorlardı. İkisi de karşılarında ilk defa bu kadar güçlü bir rakip görüyorlardı. Kaye Olein'i tanıdı. Sen "şaman avcısı olan kadınsın" deyip tüm gücüyle bir ayı olmaya çalıştı ama Olein'nin taşıdığı efsunlu kolye yüzünden bunu başaramıyordu. Muhtemelen Olein bunu ölmüş bir şamandan almıştı. Karou bu esnada onlarca yaşlının, çocuğun, hem Nasra hem de Delkar tarafının zülmünden kaçan yüzlerce insanın bulunduğu gemiye bir gülle attı. Orada olanların çoğu hayatlarını kaybettiler. Kaye bunlar arasında Ayron'nun da olduğunu anlayınca Karou'ya doğru koştu o esnada Oleinden uzaklaştığı için ayıya dönüşmeyi başarabildi ve Karou'yu parçaladı. Bu sırada Derian kaçmayı başardı. Sonrasında Olein de uzaklaşmanın daha iyi olacağını düşünerek oradan uzaklaştı... Daha sonra ikisi birbirini bulup, sonrası için plan yapacaklardır.
    Eymar ayıdan tekrar insana dönüşen Kaye'yi tedavi ediyordu. Eymar bir şifacının yanında çalıştığı için önceden bu işlerden anlıyordu ve yaralı olarak kurtulanlara yardım eden şifacıya yardım ediyordu... Bu sırada Kaye'nin Darok'un kardeşi olduğunu öğrenir ve bu şaşkınlık içinde gemilerinde ilerlemeye başlarlar.


    Torin Prensliği: Kaptan Gurave Darok'un himayesindeki insanlarla dolu olan Kılıçbalığı adındaki gemileri şamanların atası Melkara'yı bulmak için Torin Prensliğine doğru ilerlerler. Melkara'yı bulmalarının amacı ise kapalı hücrede tuttukları Zorgoydu. Zorgo çok zaman önce Delkar ülkesinde Nasralar ve Delkarlar tarafından katliama upraya bir harnandı. Darok'a göre gemideki barış yanlısı insanları ancak onların ülkesinde rahata kavuşturabilirdi. Bu ülkenin yerini de ancak çok zaman önce Delkar ve Nasraların birleşerek gerçekleştirdiği katliamdan sağ kurtulan ve batmak üzere olan bir gemiden son anda Gura Kaptan tarafından kurtarılan Zorgo biliyordu. Ama atalarını yok eden insan ırkına Zorgo güvenemiyordu. Onlar da kendisine zarar vermemesi için onu bir kafese koymuşlardı. Ama onun sadece Melkara'yla konuşacağını bildikleri için onu ancak Melkara'nın ikna edeceğini anlayıp onu ikna ettikten sonra harnankar ülkesine gidebileceklerini düşünüyorlardı... Bu amaçla yola çıktılar. Yolda bir ormanda Oranekler adında vahşi yaratıklarla karşılaştılar. Onların saldırısına uğradılar ama neyseki bulmaya geldikleri Melkara dev bir yaratığa dönüşerek onları yok edebildi. Sonrasında bir sineğe dönüşüp ordan uzaklaştıktan sonra gerçek haline dönüp şaşkınlık içinde onların yanına gelir. Olup bitenleri Darok'tan öğrenir. Eymar ve Natensi'yi yanında getirmesinin nedenini açıklar. Zorgo'yla olan sorunlarını bunun ancak kendisinin çözebileceğini söylerler çünkü Melkara harnanların atalarını yok olmaktan kurtaran kişiydi ve tüm harnan halkı bunun farkındaydı. Melkar Zorgo'yla konuştuktan sonra Zorgo ataları için çok şey yapan Melkara'ya güvenip ülkelerinin yolunu göstereceğini söyler. Tam yola çıkacakları sırada sultanın askerlerinin donanmasını çok yakınlarında fark ederler. Başta bir şansları olmadığına kanaat getirirler. Daha sonra Melkara'nın Yavurta Örümceğine dönüşmesiyle bir kurtuluş olduğını anlarlar. Kaye ve Darok da birer kartala dönüşerek ateşlenmiş iki gülleyi düşman gemilerinin mancınıklarına atmak için havalanırlar tam bir işbirliği içinde dülmandan kurtulmayı başarırlar... Düşman yaralılarını düşman gemisilerine aldıktan sonra kendi yaralılarını toplanıp hazırlanıyorlarken Melkara'nın bir tahta parçası üstünde çok bitkin olduğunu görürler. Çünkü, Melkara'nın onları kurtarmak için asırlarca biriktirdiği bilgi ve ilmini son zerresine kadar kullandığı için kendine gelmesi uzun olacaktı. Onlar da bunun farkındaydı.

    Bilinmayene Yolculuk: Sultanın emrindeki büyücüler halkın arasına karışmış Nasraları bulmak için bir köye baskın yaparlar. Orada Nasra bir çetenin çok eskiden başka bir Nasralı çetenin öksüz kalan çocuğunu Nasralara düşman olmayan Azarna adında bir kadına vermişti. İşte Delkarlı askerler onu zorla alıp, tutsak aldılar. Köyde buna üzülen de oldu, tepkisiz kaln da Delkar askerleri gibi düşünenler de vardı... Bu durumu Ulkon adında bir çocuk mağarada gizlenen Nasra çetelerine bildirir... Onlar da o esnada Nasra ve Delkarlarla işbirliği içinde olan Herioyla konuşuyorlardı. Bundan sonra bağımsız bir Nasra ülkesi için hızlanmaları gerektiğine karar verdiler.
    Derian ve Olein de ülkedeki kaosu düşünerek Kaptan Gura'nın gemisinin peşindeydiler. Kaptan Gura'nın gemisinde ise durumlar iyileşmeye başlıyordu. Eymar ve Zorgo sohbet edip, kendileri dışında da burada Nasralar arasında yalnız hissedenlerin olduğunu anladılar.

    Kaplan Adası: Gidecekleri uzun yolda erzak ve yenilecek hayvan bulmak için Zorgo'nun tarif ettiği Kaplan Adasının yanında buldular kendilerini... Şaşırmışlardır. Orada ikiye bölündüler; Kaye, Darok ve bazı korsanlar adaya gitti geride kalanlar ise gemide bekledi. Ama adada kendilerini şaşırtan Maymun Adamlar ve kaplanlara rastlamışlardı. Onların tuzağına düşmüşlerdi. Ama içlerinden bir kaplanın Kaye'yle akıl üzerinden görüntüler göndermesiyle bunların bunların kötü olmadıklarını onlardan istediklerine karşılık, yavru bir kaplanı kurtarmaları gerektiğini anladılar. Ve Maymun Adamların kaplanları değil, kaplanların Maymun Adamları evcileşttirdiğini gördüklerinde şaşkına dönmüşlerdi. Kaye yavru kaplanı kurtarmak için gösterilen mağaraya indi orada iradesini yok edecek bir kokuya maruz kaldı. Başta halüsinasyon gördü. Oleinle savaştığını ona yenik düştüğünü ve bunun en büyük korkusu olduğu için bundan utandı.
    Derian ve Olein ise Yüzen şehre gelmişlerdi. Gura kapta'nın gemisine yaklaştıklarını anladılar. Bu şehirde kimsenin olmaması şaşırtmıştı onları. Askerleri orada bazı notlar bulmuş, bu notlar üzerinde eskiden burada bir salgın hastalık olduğundan söz etmişler, bunun üzerine Olein bazı askerlerin güvertede bekletilip sonra denize atılmasına karar verdi.
    Bu arad sultanın oğlu Torin'nin yanına Başkomutan Gadek gitmişti. Ülkede olanlardan, babasının planlarından, ondan yapmasını istediği şeylerden bahsetti. Tabbi ki babası gibi düşünmeyen Torin'nin canı sıkılmıştı bunları duyunca. Gadek gittikten sonra danışmanı Kanara geldi. Prens ona her şeyi anlattı. Be bir Nasra olduğu için onun adına endişelendiğini ondan vazgeçmek istemediğini söyledi...

    Harnan şehri:Ve sonunda gemidekiler amaçları olan Harnenik Şehrini sisli bir gecede Zorgo'nun dikkati sayesinde buldular. Bu sırada Melkara da iyileşmiş, Kaye o zamana kadar başlarından geçenleri ona anlatır. Melkara ve Zorgo meclis başkanı olan Zorgo'nun dostu olan Norlo'yla görüşürler. Olanları anlatırlar. Şehir halkı Melkara'ya ve şamanlara karşı çok minettard, bu minettarlıklarını onların istediklerini yerine getirmekle sağlamaya çalışıyorlardı... Gemidekilerin kalabileceği bir yer ayarlayıncaya ve halkın bununla ilgili düşüncesini anlayana kadar Zorgo ve Melkara dışında herkes gemide kaldı...
    Bir gün sultanın gemilerini fark ettiler harnanlar. Gemidekiler epey kaygılandı onları nasıl bulduklarına şaşırıp harnanları da tehlikeye attıkları için üzülüyorlardı. Ama neyseki harnanlıların bunu için alınmış önlemleri vardı... Düşmana önce onlar saldırdı. Sultan askerleri neye uğradıklarını şaşırarak yok olmaya başlamışlardı ki Derian, Olein'e olnları ve parşömeni alanların saklandığı şehri sultana yüzüğü aracılığıyla haber vermesini istedi. Olein aldığı büyük darbe yüzünden gücünü toplayamıyordu. Derian kendisi yüzüğü alıp bunu gerçekleştirmek istedi Olein buna kaln gücünü kullanarak karşı çıktı. Ve Derian'ı istemese de öldürmek zorunda kaldı...
    Düşman gemisinin içinde Olein'i fark eden Melkara kartala dönüşerek onu karaya çıkardı. Arkadaşlarına zarar vermemesi için de ellerini, kollarını bağladı. Kaye beklediği günün geldiğini Olein kendine gelir gelmez onu öldüreceğini söylüyordu. Olein kendine gelince iki kadın arasında ve oradakiler arasında tartışmalar oldu. Çünkü bilmedikleri şeyler vardı. Sonrasında Melkera'nın orada olduğunu gören Olein olan biteni anladı. Melkara Olein'e bir can borçlu olduğunu, onun için onu kurtardığını , onu aslında sultandan nefret ettiğini, farklı yollarda olsalar da aynı menzile gitmeye çalıştıklarını anlattı. Olein başından geçenleri, kendini ve amaçlarını belli etmemek için insanları ve şamanları öldürmek zorunda olduğunu anlattı. Tabii buna hepsi kuşkuyla baktılar Melkarna dışında o Olein'nin ne yapmaya çalıştığını gayet iyi biliyordu.
    Olein daha sonra ya kendisini öldürmelerini ya da parşömeni vermeleri gerektiğini, çünkü amaçlarını gerçekleşmesi için başka bir seçeneklerinin olmadığını anlattı. Melkarna parşömeni vereceğini ama içinde ne olduğunu öğrenmek istediklerini söyler. Olein de içindekini bilmediğini ama şifreyi bildiği için parşömenin içinde bulunduğu kutuyu açar. İçinde kaşif Oregtorn tarafından "perg" denilen bir adanın haritası olduğunu görürler...
    Daha sobra Olein Kaptan Gura'nın gemisinde kensisine casusluk yapan Redie'yi de yanına alarak Delkarna'ya dönmeden önce ona hala öfkeli olan. Kaye'ye Redie'yle iletişim kurduğu yüzüğü ona verir. Perg'e giderlerken açık denizlerde onlara yardımcı olacağını, aynı zamanda Olein hayallerini gerçekleştirdiğini bu yüzük sayesinde haber vereceğini ve sonrasında herkes mutluluk,huzur ve barış içindeyken gelip Kaye'nin kendisini öldürmesini isteyeceğini söyler. Olein öldürdüğü onca insanın kabuslarını görmekten anca böyle kurtulacağını söyler.
    Darok ve Kaye iki kardeş şaman bulmak için yola çıktıkları Per'in herkesin barış, huzur içinde yaşadığı bir yer olduğunu umut ederek yola çıkarlar.

    Eserde Aktarılan İletiler:
    1)"Koledion bile, o eşi benzeri olmayan kahraman bile ölümün karşısında duramadı."(syf-48- Üzüntü, veda temaları)
    Burada Arterus yanına gelen Başkomutan Gadek ile konuşması sırasında böyle bir cümle kullanıyor. Demek istediği kimsenin ölüm karşısında direnemeyeceği elbet bir gün sultan da olsa öleceğini anlatmak istemiş. Yazar bir nevi bunu kitabın tamamına aktarmış ve bunu bir nutuk çekerek değil kitapta genelde üst mevkilerdeki kişilerin konuşmalarıyla vererek bunu "davranışçı yaklaşıma" göre aktarıyor diyebiliriz.


    2)"'Çıkmasa iyi olur,' dedi Arterus. Askeri kararlarını sorgulamam, ama sonuçlarını sorgularım." (syf-50- bağışlama, sorumluluk temaları)
    Burada aslında yazar sistemi eleştirmektedir bazı insanların neden sistem karşıtı olduğunu dikkatli okuyuculara sezdirerek aktardığı için "yapılandırmacı yaklaşıma" göre ileti aktarılmıştır diyebiliriz.


    3)"Herio gibi adamlar sadece çıkarlarına sadıktır"(syf-55- kişilik tipleri taması)
    Yazar burada ikiyüzlü insanların tek amaçlarının çıkarları olduğunu belirmiştir. Herio burada söz konusu karşıt iki grubada menfaatleri gereği yardım etmektedir. Bunu yazar kitapta Herio'nun bazı davranışlarıyla zaten belirtiyor. Burada özet geçmesi iletiyi "davranışçı yaklaşıma" göre aktardığını gösterir.



    4)"Bunun olmasını istemem, ah, hem de hiç, ama Delkarna'nın geleceği duygularımızdan önemli."/"Anlamlı bir ideal için savaştığını düşünmek duygularına hakim olmasını sağlamıştı." /"Görev doğrudan ve yanlıştan önemliydi, zaten doğru olan neydi ki, birine göre doğru olan diğerinin gözünde yanlışa dönüşüyordu. Kafasındaki karmaşadan ancak bu inanca sımsıkı tutunarak kurtulabilirdi."(syf-56/142/216- vatan sevgisi, millet sevgisi, bayrak sevgisi, sorumluluk temaları)
    Bu sözüyle Alterus eğer ki Torin kendisine karşı çıkarsa toprakları diğer iki çocuğu arasında mecburen paylaşacağını dile getiriyor. Ve aynı zamanda bir amaç uğruna ölmenin kutsiyetinin kişiyi nasıl ayakta tuttuğundan söz ediliyor. Burada vatan sevgisinin her şeyden önce geldiği anlatılmak isteniliyor. Bunu yazar "yapılandırmacı yaklaşıma" göre yapmaktadır.



    5)"Hepsini sürmeli buralardan. Ataları neydi ki bunlar ne olsun." /"Bütün insanlar aynı değil Zorgo. Asırlar önce yaşananlar yüzünden hepimizden nefret edemezsin."/"Biz harnanlar çocuklarımıza sürekli bu acılı öyküleri anlatarak belki de iyi bir iş yapmıyoruz, bilemiyorum. İnsanlara karşı kendilerini kollamaları için yapıyoruz bunu, ama nefreti de canlı tutmuş oluyoruz." (syf-63/161/218- insan sevgisi, geçmiş, gelecek temaları)
    Delkarların Nasraların köylere yaptığı saldırılardan sonra söylenen bir söz. Burada geçmişte Nasraların atalarının yaptığı hataların şimdiki nesile ödetilmeye çalışılması anlatılmaktadır. Bunu yazar kitabın tamamında Nasralar ve Delkarlar sonrasında Harnanlar(Zorgo) üzerinden, bu üç milletin birbirinden ayrılmaz yazgısı üzerinden sezdirerek aktardığı için iletinin aktarılma biçimine "yapılandırmacı" diyebiliriz.


    6)"Kalabalıkta önce bir uğultu, sonra derin bir sessizlik oldu. Nasralara duydukları tüm nefrete rağmen, bu uygulama onlara bile ağır gelmişti." (syf-65- empati, insan sevgisi temaları)
    Sultanlığın kararına göre tüm Nasraların alınlarına asla çıkarılamayacak bir damga vurulacakmış, bunun üzerine Nasra çetelerinin yaptıkları saldırılara rağmen Delkar halkı içinde derin üzüntü duymuşur. Bunu yazarın kitapta bu şekil belirtmesi iletinin aktarılma biçimini "yapılandırmacı" yapar.



    7)"Kavga ederken büyüklerin Nasra kelimesini küfür yerine kullandıklarını de az işitmemişti. Gadulo, gençliğindeki yolculukları sırasında pek çok Nasra tanıdığını söylerdi, bizden farkları yok derdi, sadece gözbebekleri beyaz ve galiba ortalamada biraz kısa boylular, hepsi o kadar işte... Ama öğretmeninin anlattıkları çok farklıydı, Nasraların kolayca şiddete sapabildiğini, kan dökmekten hiç kaçınmadıklarını okulda defalarca dinlemişti."/"Bir Nasra olduğunu duymak onu pek etkilememişti, Nasraların kuyrukları olmadığını öğrendikten sonra Delkar ya da Nasra olmanın ne fark edeceğini zaten pek anlayabilmiş değildi."(syf-66/67/89- insan sevgisi, empati temaları)
    Natensi'nin ablasına Nasralar hakkında soru sormasıyla aralarında geçen konuşma sırasında böyle bir diyalog geçer. Bununla aslında bir çok milletin gerçeğine de işaret etmektedir.Yazar bu iletiyle aktarmak istediğini insan sevgisi çercevesinde "yapılandırmacı" olarak aktarmaktadır.



    8)"Eskiden bizim atalarımızla onların ataları savaşmışlar. Bizi sevmemeleri sadece geçmişte yaşanmış olaylardan. Cahiller dedim ya sana." (syf-70/71 geçmiş zaman teması)
    Yine iki kardeş arasındaki konuşma sırasında söylenmiş bir söz. Yazar burada geçmişte yaşanılanların bedelini şimdiki kuşağın ödediğini bunun da sebebinin cahilik olduğunu anlatmak istemektedir bunu kitaptaki karakterlerin konuşmalarıyla vermesi iletinin aktarılma biçimini "yapılandırmacı" yapmaktadır.



    9)" Ben sadece bir şamanım, diye gülümsedi Darok. 'Bunun ötesini hiçbir zaman önemsemedim. Çünkü şaman olmayı kendim seçtim, Nasra ya da Delkar olmayı ise seçemezsin. Öyle doğarsın, kimse tercihini sormaz. Kendi seçmediğim bir şeyle tanımlanmayı kabul etmiyorum'."/"Bu çatışmalarda iki taraf da birbirine kötü şeyler yaptı, diye başını salladı Darok. İnan bana, onların da sana anlatabileceği bir sürü acı öyküsü var. Ama Nasralar ve Delkarlar isimli iki kişi yok bu olayda. İki halk da birbirinden farklı on binlerce insandan oluşuyor. Bazıları zayıf, bazıları güçlü karakterde, kimi bencil ve zali, kimi yardımsever ve sevgi dolu. Nasralar Delkarları katlediyor ya da Delkarlar Nasralara zulmediyor demek doğru değil. Bazı Delkarlar bazı Nasraları, bazı Nasralar ise bazı Delkarları öldürdü, tek diyebileceğimiz bu. Bir kişiye sevmediğimiz insanlarla aynı milletten diye kötü gözle bakamayız, bunu kendileri seçmiyor, değiştiremezler de." "Ben seni kurtardım.Bir Nasra kızını değil. Sana baktığımda bşr Nasra görmüyorum, sadece Ayron'u görüyorum. Korunmaya ihtiyacı olan küçük ve tatlı bir kız. Sen de bana baktığında bşr Delkar görme. Sadece Kaye' yi görmeye çalış. Böylesi daha iyi." (syf-91/94/95/105- insan sevgisi, insan hakları, kendini tanıma temaları)
    Bence bu ileti kitabın ana teması olan insan sevgisi çercevesinde oluşmuş olup kitabın tamamına hakim olan iletidir. Yazar bunu Delkarlar ve Nasralar arasındaki geçmişten gelen çatışmlar üzerinden "yapılandırmacı yaklaşıma" göre iletmektedir.



    10)"'Ailen ve köydekiler öldüler,' dedi kadın soğuk bir sesle. Ölmek bir zafer değildir."(syf-103- yaşama hakkı teması)
    Kaye' nin Ayran'a yaptığı konuşmadan alınan bir kesittir. Ölmenin kolay olduğu asıl yapılması gerekenin ve zafer olcak olanın zorluklar altında yaşamayı sürdürmek asıl önemli olan budur demek istemiştir. Yazar bu iletiyi hem Ayron üzerinden hem de Olein'nin hayat hikayesi üzerinden sezdirerek aktardığı için aktarma biçimine "yapılandırmacı" diyebiliriz.



    11)"İnsan bazı idealler için fedakarlıkta bulunmayı göze almalı. Bunu en iyi siz şamanlar bilirsiniz."(syf-125- sorumluluk, takdir etme temaları)
    Yazar bu iletiyi Darok, Kaye, Melkara, Olein ve Gura Kaptan'nın hayatı üzerinden "yapılandırmacı"olarak aktarmaktadır.



    12)" Hayır, kaza değildi. Karuo yaptı. Bilerek ve nişan alarak. Onu durdurmaya çalıştım, ama beni dinlemedi. Çok kötü bir iş yaptı Olein, tüm o yaşlılar ve çocuklar...Bu bizim yolumuz değil, bu Sultan Arterus'un, şanlı Koledion'un yolu değil...Olein hemen karşılk vermedi. Saray zindanlarında yılardır süregelen, bazılarına bizzat iştirak ettiği ilkenceleri düşündü, çoğu o kayıktakiler gibi silahsız köylülere, çetelere hakkında bilgi almak için yapılıyordu. Bu sultanın yolu değil, diye içinden tekrarladı, Derian yanılıyordu, bu onun pek çok yolundan biriydi."(syf-144/145-yaşama hakkı, üzüntü, sitem temaları)
    Yöneticilerin idealleri ile onların idealleri için çalışanların yaptıkları farklı olabilir. Birileri bir şeyin farkında değilken, ki bunlar başkasının amaçları uğruna ölmeyi göze alanlardır. Birileri de her şeyin farkındadır ve planladığı şeyler için uygun anı beklemektedir. Yazar bunu özellikle Olein'nin hayatı üzerinden "yapılandırmacı"olarak aktarmıştır.



    13)"Geçmişte harnanlar katledilirken Nasralar Delkarlarla işbirliği yaptılar. Hatta bazı eskiler bizi en çok öldüren Nasralardı derler. Şimdi Delkarlar onları katledecek diye oturup ağlayacak değilim. Herkes ettiğini bulur."(syf-162- geçmiş, şimdi, gelecek ve yaşama hakkı temaları)
    Burada yazar birçok millete ait bir gerçeğe işaret etmektedir. Bunu Zorgo'nun geçmişte yaşanılanlar yüzünden tüm insanları aynı kefeye koyması üzerine Gura Kapta'nın onunla konuşması üzerine "yapılandırmacı"olarak aktarılan bir iletidir.



    14)"Zaman ilerledikçe şunu fark ettim, bugün zayıf olan, birkaç nesil sonra güç kazandığında, başkalarına kendisine yapılan zulmün aynısını yapmaktan geri durmuyordu. Buna defalarca şahit olduktan sonra, verdiğim mücadelenin anlamını sorgulamaya başladım."(syf-177- insan sevgisi, insan hakları, kendini tanıma temaları)
    Burada aslında dünyada yaratılmaya çalışılan ve başarılı olunan sisteme bir gönderme yapılıyor. Bunun farkında olan Melkara'nın da yaptıklarının nedenini sorgulamaya başlamasını sağlıyor. Bunu yazar hem Melkar hem de Kaye ve Darok üzerinden "yapılandırmacı" olarak aktarmaktadır.



    15)" Birilerine faydası dokunmayacaksa, ilmin ne anlamı var ki?"(syf-180- bilim teması)
    Burada her şeyin farkına varan insanların kendilerini her şeyden soyutlayıp salt ilme adamlarının yanlışlığı anlatılmak istenmektedir. Bunu da melkara'nın köşeye çekilmesinden sonrasında tekrardan barış yanlısı insanlar yardım etmek için mücadeleye başlamasıyla yazar "yapılandırmacı" olarak bu iletiyi aktarmaktadır.



    16)"Galiba biz şaman olduğumuz için iyi şeyler yapmıyoruz, iyi şeyler yapmak istediğimiz için şaman oluyoruz. Bu içimizde olan bir şey..."/ " İnsanlarda en dibe düşme potansiyeli olduğu kadar yüce şeyler yapma potansiyeli de vardı ve kendisi asırlar önce şaman olmayı seçerken, insan denen varlığın genelde olduğu şeye değil, isterse olabileceği şeye duyduğu sevgiyle bu kararı almıştı." (syf-183/193- karar verme, kendini tanıma temaları)
    Burada bazı insanların içindeki iyiliğe işaret edilmektedir. Görev gereği değil de içlerindeki iyilik gereği bunu yapmalarına işeret etmektedir. Yazar bunu şamanlar üzerinden sezdirmeden aktardığı için "yapılandırmacı" olarak aktarmıştır diyebiliriz.



    17)"Ben ne yaptıysan doğru olduğu için yaptım!"(syf-274- insan sevgisi, özgürlükler teması)
    Bu sözü Olein Derian'ı öldürmek zorunda kaldığı zaman söylüyor. Onun aksine görev gereği değil, doğru bildiği şeyi yaptığını dile getiriyor. Yazar bu gerçeği gerçekte birbirine zıt iki karakter üzerinden vererek anlatmak yerine bir durum üzerinden sezdirdiği için iletinin aktarılma biçimine "yapılandırmacı" diyebiliriz.



    18)"Yollarımız farklı olsa da, hepimiz aynı menzile gitmeye çalışıyoruz."(syf-278- insan sevgisi, dayanışma temaları)
    Burada barış yanlısı insanların farklı yollardan olsa da hep aynı amaç için "barış, huzur, mutluluk" için mücadele ettiğinin üzerinde durulmaktadır. Kitapta bu düşünce şamanlar, Olein çizgisinde sezdirilerek aktarıldığı için iletinin aktarılma biçimine "yapılandırmacı" diyebiliriz.



    19)"Gücü elinde tutanlar çıkarları için halkı birbirine kırdırıyor."/"Arterus bu sistemin bir ürünü, her şeyin tek sorumlusu değil. O giderse yerine gelecek çocukları ondan daha iyi olmayacak."(syf-280/281- insan sevgis, insan hakları temaları)
    Burada aslında tüm dünyada var olan büyük bir soruna işeret ediliyor; gücü elinde bulunduranların egemenliğine dikkat çekiliyor. Sultan Arterus'un böyle bir sistemin ürünü olduğuna dikkat çekiliyor. Bu görüşler kitapta birebir değil de kişiler üzerinden sezdirilerek okuyucunun çıkaracağı anlama burakılarak aktarıldığı için iletinin aktarılma biçimine "yapılandırmacı yaklaşım" diyebiliriz.



    20)"Orada kimse kimseyi incitmez, farklı olduğu için dışlanmaz. İnsanlar birlikte kardeşçe, dostluk içinde yaşarlar. Kan dökmeden, kavga etmeden..."(syf-294- insan sevgisi, insan hakları, umut, heyecan, rüya, düş, hayal temaları)
    Parşömen kağıdının üzerinde haritası çizilen Perg'e gitmeden önce Darok ve Kaye'nin orası hakkındaki dileklerini dile getirdikleri konuşmadan alınan bir kesittir. Kitabın temelinde aktarılmak istenilene vurgu yapılmıştır. Kitapta bu olay ve kişiler üzerinden sezdirilerek okuyucuya aktarıldığı için iletinin aktarılma biçimine "yapılandırmacı" diyebiliriz.



    Değerlendirme:
    Kitabı içerik yönünden değerlendirmek gerekirse,
    Kitap şu an dünyanın gözü önünde Orta Doğu'da, Kırım, Irak, Suriye, Pakistan, Afganistan, Doğu Türkistan ve daha bir çok yerde yaşanılanlarda insanların kendilerinden olmayanlara karşı duruşlarına bir nevi işaret ediyormuş gibi geliyor insana kitabı okurken... Kitap genel olarak insanların mutluluk, huzur, barış içinde yaşamalarının çok zor olmadığını bunun için sadece "insan olmak" gerektiği ve bunun gereklerini yerine getirmek gerektiği üzerinde duruyor. Ve bunu kitapta sık sık vurgulamaktadır, bir nevi yakın tarihte yaşanılanlar yüzünden sesini insanlara duyurmaya çalışmaktadır gibi geliyor insana. Bazen hayatımızı anlamlı kılmak için uğruna mücadele edeceğimiz amaçlar seçtiğimize bunlar gerçekleştirmek istediğimizde doğru ya da yanlış olduğuna bakmaksızın sadece görev olarak bunu yapmak istediğimize ve bunun belki de hayattaki en büyük yanlışlardan birisi olduğunu anlatmak istemektedir. Böyle yaparak aslında hayatımızı ne kadar anlamsızlaştırdığımızı vurgulamaktadır. Yazar sade bir dil ve akıcı bir üslup kullanmıştır. Betimleme çok az kullanmıştır. Bu kitabı birazcık olsa edebi yönden geri planda bırakmıştır diyebiliriz.
    Kitap yapı ve içerik yönünden sıkılmadan bir solukta okunacak türden bunu da yazarın anlatımına borçluyuz diyebiliriz. Betimlemelerin azlığı ya da vurgulanan iletiyi çok sık tekrarlaması kitabın eleştirilecek yönleri arasında olsa da Türkiye' de fantastik/kurgu kitap türünün durumu göz önüne alındığında Barış Müstecaplıoğlu'nun bu kitabı yadsınamayacak bir öneme sahiptir. Fantastik kurgu kitap okumayı sevenlerin yanında benim gibi Türk yazarlara bu konuda ön yargıyla yaklaşanların okuyup bu konuda yanıldıklarını görecekleri bir kitap Şamanlar Diyarı. Bir çok milletin gerçeğini yansıtması açısından sosyal olay ve olgulara duyarlı insanlar için ilgi çekici olabilir.