• 65 syf.
    İçinde büyük bir sanat tutkusu olan, özgür ruhlu bir kadın, aşkı için hayallerinden vazgeçerek fedakarlık edebilir mi? Aşk için kendinden vazgeçmek mi gerekir? Aşk için kendi olmaktan vazgeçmeyi seçmek yüce gönüllülük mü, yoksa hayatını cehenneme çevirmenin ilk adımı mıdır? Bütün bu sorular ışığında okuyucu düşünüyor ister istemez. Doğrusu nedir, ne yapmalıdır?

    Üstteki sorulardan da anlaşılacağı gibi bir kadının kendi olmakla aşkı için kendinden vazgeçme çelişkisini anlatıyor kitap. Hayata gözünü açar açmaz ilk sevdiği adamın delicesine aşkını tüm benliğinde hisseden, kendi deyimiyle “kölece bir sevgi hisseden” karakterimiz hayatının kararını küçük bir ayrılık esnasında almaya çalışmaktadır. Bir yanda aşık olduğu adam, diğer yanda aşkı uğruna vazgeçmek zorunda kalacağı sanatsal zevk ve uğraşları, yani onu kendi yapan her şey vardır. Bu arayış anında kendi olmayı seçen karakterimiz, kadınlara aşkı için köle olmaktansa, kendi olarak özgürleşmeyi öğütlüyor aslında. Yetiştiği kapalı çevrenin görüşleri ne olursa olsun hayallerinin peşinden giden karakterimiz tüm kadınlara örnek teşkil edecek bir sağlam duruş sergiliyor kitapta. Her kadının ve genç kızın okuması gereken bir klasik ARAYIŞLAR...
  • 208 syf.
    ·2 günde
    Özet halindedir, spoiler vardır..

    İtfaiyeci olan Guy Montag işini seven birisidir. Kitap günümüzden yıllar sonrasını ele almış ilginç bir dünyadan bahsetmektedir. Güzel bir bilimkurgu. Tazı denen köpek gibi ama canlı değil, hayvan değil, yaşayan değil mekanik bir alet ve suçluları kokusundan yakalama özelliğine sahip. Böcek denen arabalar çok hızlı. İtfaiyeciler yangını söndürmek yerine yangın ortaya çıkarıyorlar fakat bu tamamen halkın mutluluğu halkın huzuru ve refahı için yapılan bir davranış. Çünkü halk televizyona, teknolojiye eğlenceye o kadar alışmış ve hayatına dahil etmiş ki kitap okumak, kitaptakileri düşünmek tamamen halkın kendisini üzmesine, mutsuz olmasına ve gergin olmalarına sebep vermekte. Bundan dolayı kitaplar yakılıyor. İtfaiyeci olan Montag Clarissa adında 17 yaşındaki bir genç kızla tanıştıktan sonra hayatı değişmeye başlıyor. Kendisinin mutsuz olduğunu farkediyor aşık olmadığını farkediyor derken daha önceden sakladığı kitaplar ve son yangında gizlice aşırdığı kitap ile birlikte kendini ve itfaiyeciliği sorguluyor. Eğer elindeki kitaplardan diğer itfaiyecelerin haberi olursa bu sefer yanma sırası kendi evi olacaktır. Evler zaten o dünyada yanmama özelliğine yanmaya karşı dayanaklı maddeden yapılmıştır. Sadece evin içindeki cansız nesneler ve kitaplar yangında yanmaktadır. Kitaplar yandıkça kopyaları yok olmakta ve birgün o kitaptan artık hiçbir yerde rastlanmamakta haliyle yok olmaktadır. Sadece o kitabı okuyanların zihinlerinde saklıdır. Faber adında yaşlı adamdan yardım ister Montag. Artık yakmak istememekte düzene karşı durmak istemektedir. Karısıyla paylaşır bu durumu fakat kadın kitapların yakılmasını istemektedir. Derken birkaç gün sonra kendisi ihbarda bulunmuş ve sıradaki alarmın yeri Montag'ın kendi evi olmuştur. Yüzbaşı bu işi zevkle izlemekte ve Montag'ın kendi evini yakmasını beklemektedir. Montag evini yakar kitaplarını yakar fakat en son yüzbaşıyı da yakarak öldürür. Tazıyı da yakar ve kaçmaya başlar. Kurtulur ve başka kaçaklarla tanışır. Onların her biri aslında birer kitaptır. İnsandır ama zihinlerinde bir kitap ya da kitabın bir bölümü vardır. Birgün gelip onların zihinlerindekileri kağıda dökecek olan birilerini beklemektedirler. Kitaplar yasak olan dünya çok ürkütücü, korkunç ve etkileyici. Bu kitabı okurken bir ara arkamdan polisler geçti ve telsiz sesinden bir an irkildim ve sanki mevcut durumda da yasakmış da ben suç işliyormuşum gibi bir etkide kaldım. Gerçekten çok korkunç. Kıymet bilmek lazım. Belki de kitaptaki gelecek çok gelecekte değildir.

    ---

    9 puan vermemin sebebi ise aslında gelecekteki dünyayı anlamakta zorlandım yani duvarlar tazı vs vs derken iyice karıştı kafam ama bir zaman sonra oturdu her şey yerli yerine.
  • Ben elli bir yaşındayım bir bakın bana
    Genç bir güzele aşığım
    Kötü saplandım bu işe ama O'nun da hali kötü
    Fakat olacaksa böyle olsun
    Kanlarına giriyorum onların ve kurtulamıyorlar benden
    Herşeyi deniyorlar kaçmak için
    Ama sonunda hep geri dönüyorlar
    Hepsi geri dönmüştür bana
    Ama gördüğüm bir tanesi dışında
    Ağlamıştım ardından
    Ama kolay ağlardım o zamanlar
    Çocuklar sert içkileri yaklaştırmayın yanıma
    Acımasız oluyorum o zaman
    Burada oturuyor bütün gece
    Bira içebilirim siz hippilerle birlikte
    Bu biradan on beş litre içerim ve
    Bana mısın demem, su gibi gelir bana
    Ama bir defa koklatın sert içkileri
    Pencereden dışarı atmaya başlarım insanları
    Kim olursa olsun fırlatırım dışarı
    Bunu yaptım daha önce
    Ama siz aşk nedir bilmezsiniz
    Bilmezsiniz çünkü hiç aşık olmamışsınızdır
    İşte iş bu kadar basit
    Genç bir fıstık buldum şimdi, öyle güzel ki..
    Bukowski diyor bana, Bukowski diyor o minicik sesiyle
    Bense ne var diyorum
    Ama aşk nedir bilmezsiniz siz
    Size ne olduğunu anlatıyorum ama dinlemiyorsunuz
    Aşk buraya kadar gelip kıçınızı dürtse
    Bu odada içinizden birinin ruhu duymaz
    Şiir okuma toplantılarının boktan bişey olduğunu düşünürdüm
    Bana bak ben elli bir yaşındayım ve çok dolaştım
    Boktan diyorsam öyledir
    Ama sonra dedim ki kendime Bukowski
    Aç kalmak daha boktan
    Sonuçta işte buradasın ve hiçbirşey olması gerektiği gibi değil
    O adam neydi adı Galway Kimel
    Bir dergide resmini gördüm
    Yakışıklı bir suratı var ama öğretmen
    Tanrım düşünebiliyor musunuz
    Eyvah sizler de öğretmensiniz
    Size de küfrediyor oluyorum o zaman
    Hayır o adamın adını hiç duymadım
    Ne de ötekinin, hepsi birer asalak
    Belki egom yüzünden artık çok fazla okumuyorum
    Ama, şu ünlerini beş altı kitap üstüne
    Kuran insanlar var ya,
    Hepsi birer asalak
    Bukowski diyor bana bu kız
    Niçin klasik müzik dinliyorsun bütün gün
    Sizi şaşırttım değil mi
    Benim gibi kaba ayyaş birisinin
    Klasik müzik dinleyeceğini düşünmezdiniz
    Brahms, Rachmaninoff, Bartok, Tdeman
    Kahretsin burada yazamıyorum
    Çok fazla sessiz, çok sayıda ağaç var burada
    Şehirleri severim, en uygun yerler benim için
    Her sabah koyarım klasik müziğimi
    Ve oturup yazı makinemin başına
    Bir puro içerim bakın işte böyle
    Ve Bukowski derim sen şanslı bir adamsın
    Bukowski bu belaların hepsini atlattın
    Ve sen şanslı bir adamsın
    Ve mavi duman yayılır masamın üstüne
    Ve pencereden dışarı Delengpre Caddesi'ne bakarım
    Ve derin nefes alır ve yazmaya başlarım
    Bukowski işte yaşam budur derim kendi kendime
    Yoksul olmak iyidir, basur olmak iyidir, aşık olmak iyidir
    Ama siz nasıl birşey olduğunu bilmezsiniz
    Sevgilimi görseydiniz ne dediğimi anlardınız
    Buraya gelince baştan çıkacağımı düşündüm
    Tam böyle olacağını bildi, böyle olacağını bana söylemişti
    Allah kahretsin ben elli bir yaşındayım o ise yirmi beşinde
    Birbirimize aşığız ve o beni kıskanıyor, Tanrım bu güzel birşey
    Buraya gelip baştan çıkarsam, gözlerimi oyacağını söylemişti
    Alın işte aşk sizlere
    İçinizden hangisi bilir böyle birşeyi
    Sizlere birşey söylemeliyim
    Öyle adamlarla tanıştım ki hapishanede
    Üniversitelere ve şair toplantılarına giden
    İnsanlardan çok daha fazla yol-yordam bilen insanlardı
    Kan emicidirler onlar, bütün görmek istedikleri
    Şairin çorapları kirli midir acaba ya da koltukaltları kokuyo mudur
    Ama sizden şunu hatırlamanızı istiyorum
    Bu odada yalnız bir tane şair var bu gece
    BELKİ DE BU ÜLKEDE YALNIZ BİR TANE ŞAİR VAR BU GECE
    O DA BENİM
    İçinizden kim biliyor yaşamı, içinizden kim biliyor herhangi birşeyi
    Hangi biriniz hayatında işinden kovuldu?
    Ya da sevgilisine dayak attı ya da sevgilisinden dayak yedi
    Beş defa kovuldum ben Senis and Rocbuck'tan
    Kovmuşlar, tekrar kovmuşlardı beni
    Otuzbeş yaşındayken tezgahtarlık yapıyordum onlara
    Sonra kurabiye çalarken yakalandım
    Ben nasıl olduğunu bilirim çünkü ONLARDAN GELİYORUM
    Elli bir yaşındayım ve aşığım
    Şu gencecik güzel şey diyor ki bana: Bukowski
    Ve ne var diyorum, O ise
    Sen pisliğin tekisin diyor bana
    Ve bebeğim beni anlıyorsun diyorum
    Bu dünyadaki tek güzel şey O
    Kadın ya da erkek bu tür hareketine katlanacağım tek kimse
    Ama siz aşk nedir bilmezsiniz
    Hepsi geri döner bana sonunda, her biri geri döner
    Yalnız o sözünü ettiğim bir tanesi,
    Hani o sözünü ettiğim bir tanesi
    Yedi yıl birlikte yaşamıştık, çok içerdik
    Bir avuç memur görüyorum ben bu odada
    Şair filan yok aranızda, hiç şaşırmadım bu işe
    Şiir yazmak için aşık olmak gerekirdi
    Ve siz aşık olmak nedir bilmiyorsunuz ki
    Sizin derdiniz bu!
    Şu ağır içkiden verin biraz bana
    Tamam buz istemem güzel
    Güzel işte çok güzel böyle
    Haydi bakalım gösteriye başlayalım
    Ne dediğimi hatırlıyorum
    Ama bir tek atacağım yalnızca
    Ne de güzel tadı var şu meretin
    Haydi uzatmadan bitirelim bu işi
    Yalnız bundan sonra kimse durmasın
    Açık pencerenin yanında

    Charles Bukowski
  • 72 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Sheldon 1967 yılında Tiptree Jr. adıyla bilimkurgu yazmaya başladı. Uzunca bir dönem U.K.Le Guin ile mektuplasti.Yakin dost oldular.Guin çok iyi tanıdığı Tiptree nın bir gun zihninde hayal ettiği atmış yaşlarında bir erkek değilde kadın olduğunu öğrenince hayatinda ki en büyük şaşkınlığı yaşadı. Tiptree bu kısa romanına ön söz yazmasını istedi Guin den.Kitabin ön sözüde kitap kadar ilgi çekici.
    Ağır , zor okunanlardan iki kitap üst üste okuyunca 72 sayfalık hoş hafif bir bilimkurgu okuyum diye elime aldım. Uzaktan Kumandalı Kız ı....Ne büyük yanılgı hızla okudum bir gecede de ...ama gel gör ki içimde şişti kitap, bölünerek çoğalan bakteriler gibi..Ben hazmedemedim başa sardım bida bida okudum.
    Tiptree o yıllarda ınstegram i hayal etmiş olmalı...bir idol bulursun kendine o ne yer ne içer ne giyer aynen taklit edersin ınstegram eşliğinde...Günümüz gençliği bu yönde...Düşünün gelecekte reklam yasak...ve bir avatar geliştiriliyor ..Herkes ona hayran ve onun beynini canlı bir insan bir hücreden yönetiyor. Kendi hayatını bir avatara adiyor. Birde avatar aşık olursa ...okuyun bakalim neler oluyor.Kapitalist distopik bir hikaye.Ben çok etkilendim
  • Birkaç yıl önce Brüksel’de yaşayan bir kadından bir mektup aldım. Mektupta bana bir arkadaşının, çocukluğundan beri tanıdığı bir erkeğin öyküsünü anlatıyordu.

    Bu adam 1940 yılında Belçika ordusuna yazılmış. Aynı yıl, ülkesi Almanların eline geçince adam tutuklanıp bir savaş tutsakları kampına konulmuş. 1945 yılında savaş bitene kadar da kampta kalmış.

    Tutukluların Belçika’daki Kızılhaç görevlileriyle mektuplaşma hakları varmış. Bu adama da rasgele bir mektup arkadaşı verilmiş: Brükselli bir Kızılhaç hemşiresi; ondan sonra beş yıl boyunca bu adamla kadın her ay birbirlerine mektup yazmışlar. Zaman geçtikçe yakın arkadaş olmuşlar. Bir gün gelmiş (bunun ne kadar zaman aldığını tam bilemiyorum) aralarında arkadaşlıktan öte bir şey gelişmiş olduğunu fark etmişler. Yazışmaya devam etmişler, her mektupta birbirlerine daha da yakınlaşıyorlarmış, sonunda birbirlerine aşklarını itiraf etmişler. Böyle bir şey mümkün olabilir miydi? Birbirlerini hiç görmemişlermiş, bir dakika bile birlikte olmamışlarmış.

    Savaş bitince adam özgürlüğüne kavuşmuş ve Brüksel’e dönmüş. Hemşireyle buluşmuşlar ve ikisi de hayal kırıklığına uğramamış. Kısa bir süre sonra da evlenmişler.

    Aradan yıllar geçmiş. Çocukları olmuş, yaşlanmışlar, dünya eskisinden biraz farklı bir dünya olmuş. Oğulları eğitimini Belçika’da tamamlamış ve lisansüstü eğitimi için Almanya’ya gitmiş. Oradaki üniversitede genç bir Alman kadına aşık olmuş. Annesiyle babasına mektup yazarak o kadınla evlenmek istediğini bildirmiş.

    Her iki aile de çocuklarının bu kararına çok sevinmiş. Aileler buluşmaya karar vermişler ve kararlaştırılan günde Alman aile, Belçikalı ailenin Brüksel’deki evine gelmiş. Alman baba salona girip de Belçikalı baba onu karşılamak üzere ayağa kalktığında iki adam göz göze gelmişler ve birbirlerini tanımışlar. Aradan yıllar geçmiş olmasına karşın her ikisinin de karşısındakinin kim olduğu konusunda en ufak bir kuşkusu yokmuş. Hayatlarının bir bölümünde birbirlerini her gün görmüşlermiş. Alman baba, Belçikalı babanın savaş sırasında tutsak olarak bulunduğu kampta gardiyanmış.

    Bana mektup yazan kadın, bu iki erkeğin aralarında bir düşmanlık olmadığını da hemen eklemişti. Almanların rejimi ne kadar korkunç olursa olsun Alman baba, Belçikalı babanın kendisinden nefret etmesine neden olan hiçbir şey yapmamış o beş yıl boyunca.

    Öyle olmuş ki bu iki adamın aralarından şimdi su sızmıyormuş. Hayatlarının en büyük sevinci, müşterek torunlarıymış.
  • 232 syf.
    ·2 günde·5/10
    Duygu Asena okumak insanı dinlendiren bir okuma için çok yerinde bir tercih. Kitabı elime aldığımda öyle 2 günde hemen bitireyim gibi bir derdim olmamasına rağmen kitap, dilinin basitliği sadeliği ile beni kendisine bağladı ve bu akıcılık sayesinde çok kısa bir sürede okudum. Aşırı söz sanatları, uzun cümleler, ağdalı kelimeler, karmaşıklık yok. Bunların hepsinden uzak bir anlatımı var. Kitap bu basitliği ile okunduğu zaman sadece bir kadının aşk maceralarıymış gibi görünebilir. Oysa kitabı elinize aldığınızda, ben bir kadının kendi olma çabasını okuyorum diyerek okuduğunuzda çok daha farklı anlamlara gelecektir sizin için. Yani okurken ne okuduğunuzu, kendiniz için bu kitaptan ne alacağınızı bilerek okumanız çok önemli. Kitap neden yazılmış bakılmaksızın okunduğunda çok basit bir ilişki kitabı olarak da görülebilecektir. Ancak şunu da söylemek gerekir ki ben bazı yorumlara kendimi zorlayarak ulaştım. Kadının o kendi olma çabası anlatılırken bence kadın daha özgür daha tek olmalıydı ve bu sonuca ben kesin ve net bir şekilde varabilmeliydim ve bunu okuyan herkes okuduğunda ne anlatılmak istendiğini anlayabilmeliydi. Burada bahsettiğim şey yoruma fazla açık olması değil aslında çok basit olduğu için anlatmak istediğini okuyucuya tam olarak veremediği düşüncesi. Kadının var olması, kadının özgür olması, kadının tek başına bir birey olması, kadının hakları üzerine düşünen bir insan tarafından hissedilebilir şekilde anlatılıyor. Bu kişiler olaylar esnasında her olayda kendisine bir ders çıkarabilir. Kendi bakış açısına yorumlar katabilir.

    Günümüzde sosyal medyada, belli konuşmalar ve savunmalarda kullanılan sözlerin aslında yıllar öncesinde Duygu Asena tarafından yazılmış olduğunu ve bugünlerde de yazarın model alındığını fark ettim.

    Kitabı okuduktan sonra elimde kalakaldım. Ne kadar etkilendiğimi inkar edemem. Kesinlikle bende de değişimlere yol açtı. Ama bu biraz da benim buna yönelmem ile alakalıydı. Biraz kitaptan bahsedeceğim ama herkes gibi övgüler sıralamak yerine ben en çok aklımda kalanlardan bahsedeceğim ve olumlu eleştirilerden sonra biraz olumsuz eleştiri yapacağım. Kendim bile ne hissettiğimi bilemeyerek yazdım övgülerim ve yergilerim hep birbirini izledi.

    Bir kitapta veya bir yazıda kadın kelimesi geçiyorsa, bir yerlerde kadın bahsi varsa hemen tahmin edilebiliyor konusu. Babası, ailesi, çevresi, erkek arkadaşı, kocası, hemcinsi, iş arkadaşı tarafından hırpalanan, sırf kadın olduğu için suçlanan, aşağılanan, eşit muamele görmeyen, görevleri ezbere sayılabilen, bir hakkı varsa bu yalnızca anne veya eş olması sebebiyle ona tanımış bir kadın vardır orada. Bu kitaba başlarken de Asılacak Kadın'dan sonra yine acılı bir kadın hikayesi okuyacağım zannedip ağırlığını hissederek başlamıştım. Yine zamanın birinde yasaklanmış bir kitap. Kitap okuyan insan sayısı ne kadar az olursa olsun duyulmak, dillendirilmek istenmeyen konularda yazılan kitapların bile hemen yasaklanması şaşırtıcı olmamalı. Yine de bana kalırsa kitap kadına tanıdığı o aydınlanmadan değil içerdiği cinsellik dolayısıyla yasaklanmıştır. Oysa bundan çok daha tehlikeli şeyler var. Mesela değişmek isteyen kadınlar ve değiştirmek isteyen kitaplar. Değişimler öyle bir anda büyük bir hareketle başlamaz her zaman. Bazen bir kitap dünya düzenini değiştirebilir. Bana kalırsa kitaptan da kadından da korkuluyor. O küçük hareketleri devleştirebilecekleri için.

    Bana kalırsa kitabın kapağında bile kadın yine pembe ile simgelenmiş, yine kalıplardan çıkılamamış. Duygu Asena anlatımda kurmaya çalıştığı düzeni, kitap kapağıyla dağıtmış denilebilir bence. Kadının Adı Yok kitabının kapağı neden pembe renk?

    Kitap bir kadının ömrünü anlatıyor, varoluşunu anlatıyor. Ama öyle felsefi bir varoluş bana kalırsa yok. Onun varoluşu yalnızca kendi için ayakta kalmaya çalışmaktan hatta bana kalırsa sadece özgür nefes almaktan ibaret. Bu yoldaki davranışların yarısı onaylanabilirse bence yarısı da onaylanamaz . Kitap boyunca en çok hissedilen kadının kendi olmak istemesi, sadece kendi olarak kabul edilmek istemesi. Eşit olmak istemesi. Adının tek de anılması. Annelikten, karı ya da eş olmaktan ziyade toplumsal görevlerinin anılmadığı şekilde var olması. Bunlar ne kadar güzel anlatılmışsa kadının kadınlığı üzerinden anlatılanlar bence o kadar kötü ifade edilmiş.

    Ben bu konuların aşırı dramatize edilmesinden bir mağduriyet olarak anlatılmasından çok da hoşnut değilim. Var olan şeyleri zaten hepimiz bilmekteyiz. Peki buna karşı nasıl bir çözüm üretilebilir? Ben bu kitaptan bunun cevabını hem aldım hem alamadım çünkü kadın olmak tam olarak nedir? Bunu anlatmak zor olduğu gibi bu konuda kişisel yorumlar yapmak da her zaman doğru sonuçlara ulaştırmıyor bizi.

    Kitaba geçecek olursak ilk sayfalarda yaşına göre fazla olgun konuşan bir kız çocuğu ile başlıyor kitap. Ben karakterlerin yaşına göre konuşmasını tercih ederim. Normal hayatta karşılaşılamayacak her şeyi bilen dahiyane çocuklar oluşturmak neden diye soruyorum hep. Kitaplar insana her zaman gerçek dünyayı sunmak zorunda elbette değil ama bunun da bir sınırı olmalı 5 6 yaşlarında bir çocuk o yaşa göre konuşturulmalı. Onun sorduğu soruları, ki yerleşik bir düzen içinde büyümüş bir ailede sormaya cesaret edecek kadın hatta belki erkek bile pek mümkün değil. Çünkü doğduğumuz üzere yaşıyoruz, yaşadığımız, bize yaşatılan üzerine inşa ediyoruz hayatımızı. Hayat akışı içinde bir an durup sorgulayanlar ya da sorgulamaya cesaret bulanlar çok az. Sorgulayıp kendine cevap bulabilenler ise bunu uygulamaya artık kendi bildiği gibi olmaya ne kadar muktedir olabilirler bilmiyorum ama kolay görünmüyor. Çünkü bu durumda kişi kendi alışkanlıklarını değiştirmeye çalışırken çevresi ile de bir savaşa girmek durumundadır. Bu tür düşüncelerin mutlaka bedeli olacaktır. Kadın da bu bedeli yaşıyor aslında. Ona yüklenen sorumluluklara karşı ben buna mecbur değilim der demez yükleniliyor dört koldan üzerine.

    Bizler çocuklarımıza birçok şeyi anlatmakta eksik kalıyor veya geri duruyoruz. Bunlardan en önemlisi de çocuğun kendini tanıması konusunda da büyük role sahip olan cinsellik konusu. Bazı şeyler ne kadar anlatılmazsa o kadar esrarengiz o kadar araştırılası o kadar tecrübe edilesi görünüyor insanlara ve de çocuklara. Ki çocuklar insanlar arasında en çok merak edendir, en çok soru sorandır. Kitap bu konuda bir eleştiri getiriyor. Aslında çocuklara dayatılan bazı şeyleri yapmamaları, sormamaları konusundaki ısrarlara karşı çocukların bunları bir şekilde deneyimlediklerini ve hiçbir zaman net bir bilgiye ulaşamadıkları ve kimse de onlara doğru veya yanlış bir bilgi vermediği için evlendiklerinde, belli bir yaşa geldiklerinde dahi hala kendilerini tanımadıklarını ve kendilerini tanımadıkları gibi kendilerini karşı tarafa da tanıtamadıklarını söylüyorlar. Kitapta bir kadın yaşadıklarını anlatırken ben kendimi tanımıyorum, neleri sevip neleri sevmediğimi bilmiyorum böyle olunca karşımdakinin benim sevdiğim şeyleri yapmasını ya da beni etkileyecek şeyler yapmasını bile isteyemiyorum çünkü en başta ben bile kendimi tanımıyorum ki diye bir serzenişi vardı. Hayatımızda var olan var olacak bir şeylerin üstünü kapatmaya çalışmak yokmuş gibi davranmak kime ne fayda sağlıyor bilmiyorum ama yine de uzun süre gizlemeye devam edeceğiz diye düşünüyorum.

    Kitapta günümüzde gelenek olarak devam eden sünnet düğünleri eleştiriliyor ve bunun aynısının ya kadınlar için de bir benzerinin yapılması ya da tamamen ortadan kaldırılması isteniyor. Eğer utanılacak bir şey varsa bu herkes için geçerli olmalı , hayır utanılacak değil kutlanacak bir şey varsa bu da yine her iki cins için de geçerli olmalıdır diyor adı olmayan kadın.

    Sonra mesela yaşanmayan şeylerin ne kadar büyük göründüğü ne kadar gözde yükseldiği, yüceldiği anlatılıyor. Oysa gerçek hayatta hiçbir şey o kadar etkili o kadar hisli o kadar duygusal değil kitaplarla, anlatılanlarla, hayallerle yaşayan insanlar gerçek hayattaki deneyimleriyle mutlu olamıyorlar. Genç kız hayalleri suya düşüyor. Oysa ilk evlenen arkadaşlarına evlilik nasıl diye sorduklarında harika bir şey olduğu cevabını alacaklarına emindiler.

    Bir şey ilk defa yaşandığında hep çok daha taze çok daha sıcak çok daha kıpır kıpır eder insanın içini. Ama sonra bu şeyi on kere yüz kere tekrarladığınız zaman artık onun hayatınızda hiçbir önemi olmadığını, sizi yaşamaya bunun bağlamadığını anlarsınız. Ne zamanki hayatınızı varlığına bağladığınız şeye son verirsiniz bence artık bundan sonra hayatınızın asıl anlamını bulmak için yola çıkabilirsiniz.

    Özet olarak burada söylemek istediğim şey çocuklara gerekli olan konularda bilgi verilmesi ve bunların yaşlarına uygun olarak yapılması, sordukları sorulara kendilerinin cevap bulmak zorunda kalmamaları ve böylelikle de yanlış yollara düşmemeleri. Bu en iyi aile içi eğitim ile sağlanabilecektir.

    Normal hayatta eşitlik sağlamak çok zor. Ancak bunu kendi kurallarımızla kendi koyduğumuz sınırlamalarla da artırıyoruz. İş hayatında da kadın ve erkek bir arada, esit sartlarla çalışamıyorlar. Kuralları erkeklerin koyduğu kurumları erkeklerin kurduğu yerlerde kadınların tutunmaları ve kadınların erkeklerle eşit şartlarda çalışmaları da yine pek mümkün olmuyor. Ya aldıkları maaş hakettikleri olmuyor, daha aşağı bir yere çekiliyorlar ya yaptıkları görevlerle hak ettikleri yere gelemiyorlar ya da yükselmelerinin yolu kendilerinden vazgeçmeleri, kendilerini bir kadın olarak kullanmalarına bağlanıyor kitapta.

    Evlenmek yalnızca maddi bir temas olarak gösteriliyor. Bana kalırsa insanların gönülleri arasına kurulan bir köprüdür evlilik. Kişilerin birbirleri için bir şeyler yapması ve bunu yaparken hiçbir çıkar gözetmemesidir. İnsanlar yalnız yaşamazlar hani sosyal hayvan diyorlar. İşte öyle bu sosyalliğin kurulmaya çalışıldığı en doğal en çıkarsız ortamlar da bence aile ortamları. Evet aile olmanın olumsuz yanları olmuş, evlilik güzel amaçlarla hedeflenmiş ama kötü sonuçlanmış olabilir ama bu evliliğe bir kurum olarak hakareti haklı çıkarmaz. Bu hayata dayanmak, bu hayatı yaşanılabilir kılmak için bir yoldur evlilik. Tek yol değildir. Bahsetmek istediğimiz mecburi ya da tek yol olmayan bu evliliğin doğru şekilde kurulmasının hayatı güzelleştirdiği. Oysa kitap sanki distopik bir dünya sunuyor bize. Bizde aile dendiği zaman akla kötü şeyler gelmez. Manası maddi değil manevidir. Oysa burada evlilik maddi bir temasın meşrulaştırılması rolünü üstlenmiş. Ve bu yine de kişilerin alanlarını daraltmamış.

    Evlilik bireyleri korur ama en çok da çocukları korur. Çocukla beraber kadını korur. Kadınla beraber erkeği korur. Kitapta mağdur olan ne çok kadın vardı. Aldırılan bebekler... Kıyılan canlar..

    Biz kadın hakları denildiği zaman bunun kadını erkeği olmaz insan hakları demeliyiz diyoruz. Oysa kitapta bunu pek göremiyoruz yani yazarın özellikle yaptığı bir şey mi bilmiyorum ama kadın üste çıkarılmaya çalışırken erkekler hep geri plana atılıyor. Sonuç olarak onların ne hissettiği pek de önemsenmiyor. Hep kötü olarak gösteriliyor. Kimi güçsüz, kimi umursamaz, kimi işe yaramaz, Yalnızca kadına odaklanmış bir kitap var ve bu aslında kadını daha değerli görmekten çok birini üste çıkarırken diğerini aşağı itmekle alakalı bir durum ve baktığımız zaman eğer ki böyle bir duruma sebep olacaksak bu defa da erkek hakları diye bir şey çıkarıp bunu konuşmamız lazım yani terazinin kefesi asla düz olamıyor ikisi birbiriyle barış içinde uyum içinde ve eşit bir şekilde yan yana duramıyor. Eğer ki kadını savunuyorsanız erkeği alçaltmak yok erkekle ilgili bir şey yazıyorsanız kadını küçültmek zorundayız sanki. Hatta kitapta şöyle bir şey var ki kadını yüceltmeye çalışırken kadın yaptığı işlerde kadınlığı ile ön plana çıkıyor ilişkilerinde kadınlığını kullanıyor kadını bir birey olarak görmek için bir yanda çaba varken diğer yanda kadın sadece cinselliği ile ön planda gösteriliyor. Kadının özgür olması istediği gibi yaşaması bunlar yalnızca ilişkisel manada şeyler olarak gösterilmiş ve çok dar bir alanda kalmış yani kadınlar araba kullanmak isteyebilir, kitap okumak isteyebilir belki çiçekler ekmek belki anne olmak isteyebilir, iş insanı, bilim insanı olmak isteyebilir, müzisyen ya da tamirci olmak isteyebilir. Kadına davranış özgürlüğü vermek sanıyorum ki cinsel özgürlük vermekten çok daha değerlidir. Kadınlar birçok şey isteyebilir ama bunları yalnızca kadınlık üzerinden ve bunu erkeği ezerek erkeğin duygularını hiçe sayarak yaptığınızda yine bir yan eksik kalır.

    Kitabı fazlaca eleştirerek birçok yerinden memnun olmayarak okudum. Çünkü nasıl ki bir dönemler yanlış batılılaşmayı yaşamışız görmüşüz burada da ben yanlış bir feminist hareket yanlış bir kadın yüceltilmesi görüyorum. Bu kitabı okuyup simdi babam abim düşünsün biraz da onlara göstereceğim diyen insanlar gördüm. Bizler birlikte olmak mı istiyoruz birbirimizi kırıp geçirmek mi ? Erkek düşmanlığı yapmak icin bu kitaplara gerek yok diye düşünüyorum ve sanmıyorum kadınlara yapılan ayrımların kitaplardan öğrenildiğini.

    Kadının özgürlüğü evliyken bir başkasının kocasına aşık olması ile ölçülemez diye düşünüyorum kadının özgürlüğü her gün bir başka insanla bir ilişkide bulunabilmesi ile ölçülemez diye düşünüyorum bizim şimdi burada ihtiyaç duyduğumuz özgürlüğün bu kitapta anlatıldığı gibi bir özgürlük olmadığını düşünüyorum. Ayrıca kitaptan aldığım beğendiğim sonunda memnun kaldığım kısım şuydu; bir insanın tek başına da var olabilmesi isminin başına şunun karısı şunun kızı getirilmeden de yalnızca kendi adının kullanılması. Mademki bizler birer bireyiz kendi isimlerimizle kendi ayaklarımız üzerinde durabiliriz bunu da yine yalnızca kendimiz yapabiliriz. Ve bunu yapmak için sadece zeka sadece çalışma sadece emek yetecektir. Ne zamanki kişiler birbirlerini özgür bırakırlar kişiler birbirlerine güven duyarlar kişiler kendilerine güvenirler herkes olmak istediği yerde olmak için çaba gösterir birbirine saygı gösterir ne zaman ki birbirimizi bir insan olarak sevmeyi öğreniriz sevmenin yanına saygı eklemeyi öğreniriz o zaman bence kadın hakları erkek hakları çocuk hakları hayvan hakları gibi ayrımlara gerek olmaz. Bugün kadın haklarını savunurken erkeklere karşı tavır almanın ne erkeklere ne kadınlara ne de insanlığa bir faydası olduğunu düşünüyorum. Eğer ki bu dünyada kadın erkek hep birlikte yaşıyorsa buradan bir ayrılık bir eşitsizlik değil bir birlik kurmalı. Hepimiz insan olduğumuzun farkına varmalıyız ve bolca sevmeliyiz bence.

    Hırslarından arınan ve yüreğinde sevgi taşıyan insanların artması dileğiyle..
  • 312 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Ayşegül Çiçekoğlu'nun seri kitaplarından ikincisi Ada'yi da bitirdim. Şimdi size okuduğum karakterden kısaca bahsetmek istiyorum. Lütfen kafanızda canlandırmaya çalışın. .

    5 yaşında küçük bir kız Ada ve sevgi dolu bir ailesi var. Evlerinde çıkan yangın sonucu annesi, babası ve anneannesini kaybedip tek başına kalıyor. Önce amcasına daha sonrada dayısının yanına gönderiliyor. Küçükken yaşadığı o sevgi dolu aile ortamı bir daha hiç bir zaman gerçekleşmiyor. Dayısı, yengesi ve kuzeni Duru, en kötü günleri yaşamasına neden oluyorlar. Onu yıllarca ayakta tutan, annesinin günlükleri ve babasının kaleme aldığı seyir defterleri. Bir de kendisine yakınlık gösteren ilk aşkı, ilk ve tek arkadaşı, guvenebilecegi bir insan, Yankı. Maalesef ki Yankı Duru'ya aşık. Durumlar ve olaylar öyle bir hale geliyor ki Yankı ve Ada evlenmek zorunda kalıyorlar. Ada istemeden de olsa Yankı'yla mutsuz bir evlilik yapsa da bir yandan onun karısı olmaktan mutlu. Ama kendi hatalarının ve pismanliklarinin üstesinden gelemeyen Yankı, Ada ve ailesini düğünün ertesi günü bırakıp kaçıyor. Ve yedi yıl gelmiyor. İşte aslında kitap Ada, yaşadıkları, karekteri ve hayata bakış açısıyla tam da burada başlıyor. .

    Ben bu kadına bayıldım. Hayata bakışına, acılara katlanma gücüne, azmine, ne olursa olsun insan sevgisine hayran kaldım. Bir insanın yüreği ve göğsü ne kadar eziyet görürse görsün bu kadar mı merhametli olur...bu kadar mı sabırlı olur. İyi insan ve iyi aile terbiyesi almak işte bu olmalı. Romanın konusundan çok kadın katekterin duruşuna odaklandığım bir kitap oldu. Ayşegül hanım'i ve kalemini bir kez daha takdir ettim. Mutlaka birilerinden, bir yerlerden esinlenilmistir. Ama ben şuna inanıyorum ki, bir yazar her kitabında kesinlikle kendinden bir parça bir köşeye birakiyordur. Bu romanda da yüreğindeki sevginin, merhametin ve affedici yönünün Ada'ya yansıdığını tahmin ediyorum. Zaten kendisi ile tanisanlar da eminim benimle aynı kanıda olacaklardır. .

    Kitaplığıma sevdiğim bir yazarın kitabını okuyarak eklemekten aldığım zevkle güne devam etmek istiyorum. Size de keyifli bir gün diliyorum. ...